gonçarov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gonçarov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.09.2019

oblomov

ivan gonçarov

insan hayatta iki kez sevemez.

dostluk denilen şey genç bir kadınla genç bir erkek arasında aşk, yaşlılar arasında ise aşk hatırası olduğunda iyi bir şeydir. ama eğer bir taraf için dostluk öbür taraf için aşk ise o zaman tanrı yardım etsin!

onu unutmak demek bir zamanlar yaşadığımı, cennette olduğumu unutmak demektir.

herkes nefes almadan koşuşturuyordu. bir iş biter bitmez, sanki önemli olan tek şey buymuş gibi kendilerini bir başkasına atıveriyorlar, onu da bitirince hemen bir tarafa koyup bir üçüncüsüne saldırıyorlardı, bu böyle devam edip gidiyordu. iki kez gece onu uyandırıp not yazmaya zorlamışlardı. birkaç kez arkadaş ziyaretindeyken işe çağrılmıştı, hep bu notlar yüzünden. bütün bunlar onu dehşete düşürüp korkunç sıkmıştı. "peki ben ne zaman yaşayacağım?" deyip duruyordu.

böyle gereksiz okumalar ona zor ve garip geliyordu. bu kadar çok zaman, kağıt ve mürekkep harcanan bütün bu kitapların ne yararları vardı? ders kitapları neye yarardı? okula tıkılmış olarak geçen hayatın altı yedi yılı neden ziyan ediliyordu? bütün bu sıkı disipline, azarlamalara, ders boyunca sınıfta oturma sıkıntısına, hayat önümüzde, etrafımızda dururken dolaşma, oynama, eğlenme kısıtlamalarına neden katlanılıyordu?

parlak günler kalmaz, uçup gider ve hayat akar, bir bunalım ötekini izler.

insan hayatının amacı dört mevsimi de ani değişimler olmadan yaşamak, hayat bidonunu tek bir damla bile dökmeden en uzağa kadar taşımaktır. ağır ağır yanan bir ateş, alev alev bir yangından daha iyidir.

okuryazarlık köylülere zararlıdır. onları yetiştir sonra da sabanın başına bir daha geçmesinler.

bazıları taşınmayı sever. ev değiştirmek onların hayatlarındaki tek eğlence gibidir.

ölümden korkmayabilirsin. kötü olan infaz değil infaza hazırlıktır, infazdan önceki saatler işkencedir.

aşk maceraları böyledir. insan önce evlenmeli ondan sonra pembe hayallere dalmalı.

borç para alan insanlar sanki ruhuna şeytan girmiş gibi koşuşturup durur, çalışır, uykuları kaçardı. borç bir şeytandır, sadece parayla def edilebilen bir kötü ruhtur.

aşkta arkadaşlık kadar ince eleyip sık dokunmaz. genellikle gözü kördür, değer diye bir şey aramaz. hepsi bu. ama aşk için özel bir şey gereklidir, bazen küçük bir şey, adını koyamadığın, tanımlayamadığın, benim kimseyle karşılaştırılamayacak arkadaşım ılya'da olmayan bir şey.

o akıldan çok daha önemli bir şeye sahip: dürüst ve sadık bir kalp! bu, hayatı boyunca zarara uğratmadan taşıdığı eşi görülmemiş bir define. insanlar onu devirdiler, o bunlara kayıtsız kaldı, sonunda uyuştu, kırıldı, hayal kırıklığına uğradı, yaşama gücünü kaybetti; ama dürüstlüğünü ve sadakatini kaybetmedi. kalbinden bir kez olsun kötülük geçmedi, karakterinde hiç leke olmadı. en cazip bir kötülük bile onu kandıramaz, doğru yoldan çıkaramazdı. etrafını kötülükler sarmış olabilir, bütün dünya zehirle dolmuş olabilir, tersine dönebilir ama oblomov yalanın önünde eğilmez, ruhu daima saf, asil ve dürüst kalır. kristal kadar berraktır. böyle insanlar az bulunur. kalabalık içinde bir inci tanesi gibidirler! kalbinin satın alınması imkansızdır. ona her zaman ve her yerde güvenilebilir. onu bir kez tanıyan insan onu sevmekten vazgeçemez.

2.08.2016

oblomov

ivan gonçarov

o, akıldan çok daha önemli bir şeye sahip: dürüst ve sadık bir kalp! bu, hayatı boyunca zarara uğratmadan taşıdığı eşi görülmemiş bir define. insanlar onu devirdiler, o bunlara kayıtsız kaldı, sonunda uyuştu, kırıldı, hayal kırıklığına uğradı, yaşama gücünü kaybetti; ama dürüstlüğünü ve sadakatini kaybetmedi. kalbinden bir kez olsun kötülük geçmedi, karakterinde hiç leke olmadı. en cazip bir kötülük bile onu kandıramaz, doğru yoldan çıkaramazdı. etrafını kötülükler sarmış olabilir, bütün dünya zehirle dolmuş olabilir, tersine dönebilir ama oblomov yalanın önünde eğilmez, ruhu daima saf, asil ve dürüst kalır. kristal kadar berraktır. böyle insanlar az bulunur. kalabalık içinde bir inci tanesi gibidirler! kalbinin satın alınması imkansızdır. ona her zaman ve her yerde güvenilebilir. onu bir kez tanıyan insan onu sevmekten vazgeçemez.

12.01.2016

aşk

ivan gonçarov

keşke insan hiçbir endişe yaşamadan aşkın sıcaklığını duyabilse! hayat seni rahat bırakmaz. nereye gitsen yanarsın! bir sürü duygu ve kaygı birden hayatını dolduruverir. aşk hayatın en zor okuludur!

aşkın insanı birden hastalık gibi etkileyen esrarlı ve uçarı bir duygu olduğu söylense de onun da bazı nedenleri ve kendine ait kuralları vardır. eğer bu kurallar şimdiye dek pek öyle incelenmediyse bunun nedeni aşka düşen kişinin bu duygunun ruhuna nasıl hakim olduğunu, sanki derin uykudaymış gibi duygularını uyuşturduğunu, ilk andan itibaren görme yeteneğini kaybettiğini, ne zaman kalbinin ve nabzının hızlandığını, nasıl ölene kadar bağlandığını, kendisini feda etmeye hazır olduğunu, "ben" kavramının nasıl "o" kavramına dönüştüğünü, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da inceldiğini, nasıl baş eğdiğini, dizlerinin titrediğini, ateşinin yükselip gözlerinin yaşardığını bilmemesidir.

23.11.2013

gölge

ivan gonçarov

yaşı ve tipi belli olmayan bir adam odaya girdi. yaşını tahmin etmek pek kolay değildi. ne çirkin, ne yakışıklı, ne uzun, ne kısa, ne sarışın, ne esmerdi. doğa ona göze çarpan ya da dikkati çeken ne güzel ne de çirkin bir özellik vermişti. bazıları ona ivan ivanich, bazıları ivan vassilyevich, bazıları da ivan mikhaylovich derlerdi. soyadı konusunda da hiç kimse kesin bir şey bilmiyordu. kimisi ivanov, kimisi vassilyev ya da andreyev kimisi de alexeyev olduğunu sanıyordu. onunla ilk karşılaşan bir yabancı sadece adını unutmakla kalmayıp suratını da unutuyor, ne söylediğini fark etmiyordu. varlığı topluma hiçbir şey kazandırmadığı gibi, yokluğu da bir şey kaybettirmiyordu. zekası, herhangi bir orijinalliği ya da bir özelliği yoktu. tip olarak da bir belirginliği yoktu. sadece gördüğü ya da duyduğu şeyleri aktararak insanları eğlendirebilirdi belki ama hiçbir yere gittiği yoktu ki. petersburg'da doğmuş ve hiç dışarı çıkmamıştı. bu yüzden de onun duyduğu ve gördüğü şeyler ötekilerin zaten bildikleri şeylerdi. böyle bir adam çekici midir? sever, nefret eder, acı çeker mi? sevmesi, nefret etmesi ya da acı çekmesi gerekir; çünkü hiç kimse bu duygulardan bağışık olamaz. ama o, her nasılsa herkesi sevmeyi başarır. ne kadar denerseniz deneyin, düşmanlık ya da öç alma duygularını uyandıramadığınız insanlar vardır. onlara ne yaparsanız yapın, onlar size sokulup durmaya devam ederler. ama şunu da söylemek gerekir ki sevgilerini derecelendirmek gerekirse onlarınki hiçbir zaman en sıcak noktada olmaz. bu insanlar herkesi sevdikleri için iyi diye düşünülseler de aslında hiç kimseyi sevmezler ve kötü olamadıkları için iyidirler. eğer böyle birinin yanında bir dilenciye sadaka verecek olursanız o da bir peni verecektir. tam tersine dilenciyi tersleyip alay ederek kovacak olursanız o da aynı şeyi yapar. pek varlıklı olduğu söylenemez; çünkü değildir ama onun için fakir de denemez; çünkü ondan daha fakir bir sürü insan vardır.

yılda 300 rublelik özel bir gelire sahiptir. ayrıca devlet dairesinde, küçük bir maaş aldığı önemsiz bir görevi vardır. yokluk içinde değildir. kimseden borç almadığı gibi kimsenin de ondan borç aldığı görülmemiştir. pek öyle önemli ya da düzenli bir işi yoktur. çünkü onun bir işe uygun olup olmadığına karar vermek oldukça zordur. ne üstleri ne de meslektaşları herhangi bir işi başkalarından daha iyi ya da daha kötü yaptığını görmüştür. ondan herhangi bir şey yapması istendiğinde onu öyle bir şekilde yapar ki amirlerinin iyi mi yoksa kötü mü yaptığını söylemeleri imkansızdır. işine şöyle bir bakar, birkaç kez okur ve "bırak, bırak, daha sonra bakalım. pek fena değil herhalde" derler.

yüzünde herhangi bir endişe ya da güçlü bir arzunun izine bile rastlanmaz. o anda düşündüğünü gösteren bir şey yoktur. herhangi bir şeye özel ilgi gösterdiğini belli etmek için bir şeyi yakından incelediğini de göremezsiniz.

yolda bir tanıdığıyla karşılaştığında nereye gittiği sorulacak olursa işe, alışverişe ya da bir arkadaşı görmeye gittiğini söyleyecektir. ama o tanıdığı kendisiyle pastaneye, terziye ya da yürüyüşe gelmesini isterse bunu hemen kabul eder ve onunla terziye, pastaneye ya da yürüyüşe gider. bu tam ters yöne gitmek olsa bile.

annesi hariç herhangi birinin doğduğunu fark etmesi imkansızdır. zaten yaşadığını da çok az kişi bilir ve ölecek olsa onu pek kimsenin özlemeyeceği de kesindir. kimse onu merak etmeyecek, öldüğüne acımayacak ya da sevinmeyecektir. dostu da, düşmanı da yoktur; ama pek çok tanıdığı vardır. sadece cenaze töreni yoldan geçen birinin dikkatini çekecek, bu kimliği belirsiz kişiye saygı göstererek eğilecek, belki de meraklı olan bazıları öne doğru koşup kim olduğuna bakacak, sonra da unutacaktır.

bu alexeyev, andreyev, vassilyev ya da adı her neyse, insan soyunun yarım, bulanık ve soluk bir hayali, bir gölgesiydi.

7.11.2011

stolz

ivan gonçarov

stolz oblomov'la aynı yaştaydı. o da otuzun üzerindeydi. devlet memurluğu yapmış, çekilmiş, iş dünyasına atılmış, bir ev ve sermaye sahibi olmuştu. yabancı ülkelerle ticaret yapan bir şirketin yönetim kurulundaydı. sürekli hareket halindeydi. şirketin belçika'ya ya da ingiltere'ye temsilci göndermesi gerektiğinde onu gönderirlerdi. yeni bir plan yapılması gerektiğinde ya da yeni bir fikir uygulamaya konacağında bu iş için o seçilirdi. aynı zamanda sosyal bağlantılarını da koruyor, okumaya zaman bulabiliyordu. bunu nasıl yapıyordu, tanrı bilir..

ingiliz yarış atları gibi kemik, kas ve sinirden oluşuyordu. zayıftı. yanak diye bir şey yoktu. bir damla yağ yoktu. teni düz ve koyu renkti. hiçbir yerinde kırmızılık yoktu. açık yeşil gözleri anlamlıydı.

gereksiz hiçbir hareketi olmazdı. oturuyorsa sakin sakin oturur, bir iş yapıyorsa gerektiği kadar hareket ederdi. vücudunda da bir fazlalık yoktu. pratik hayatı ile manevi gereksinimleri arasında denge kurmayı amaç edinen birisiydi. iki yönü de, zaman zaman kıvrılıp bükülerek ama hiçbir zaman zorlu problemlerle karışıklığa uğramadan birbirine paralel gidiyordu. sebatla ve ciddiyetle yoluna devam etti, kendi yağıyla kavruldu. her gününü ruble harcıyormuş gibi harcadı. zamanını, işini, zihinsel ve duygusal güçlerini ciddiyetle ve sürekli olarak kontrol etti.

neşesini ve üzüntüsünü el ve ayak hareketleri gibi kontrol edebiliyor, onları iyi ve kötü hava gibi görüyordu. sıkıntısı varken çektiği acı, yağmur yağarken şemsiye açması gibiydi. ama o zaman bile ürkek bir şekilde boyun eğmeden çok gurur ve kızgınlık gösteriyordu. problemleri için kendisini sorumlu tuttuğundan bunlara sabırla katlanıyor, kimsenin üzerine yıkmaya çalışmıyordu. yol kenarından kopartılmış bir çiçek gibi sevinçlerinin tadını çıkarır ve dibindeki acı tortuyu tatmamak için daha solmadan atardı. daima basit ve gerçek bir yaşam tarzını amaçlardı ve yavaş yavaş buna ulaştıkça ne kadar güç olduğunu anlıyor, doğru yoldan sapıp tekrar yola girdiği zaman gurur duyuyor ve seviniyordu. "basit yaşamak zor ve ustalık isteyen bir iştir." derdi kendi kendine sık sık. nerede yanlışlık yaptığını, hayat ipinin hangi noktada kıvrılıp düğümlendiğini bulmaya çalışırdı.

her şeyden çok hayalcilikten korkardı. çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir ikiyüzlüydü hayaller. inanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. rüyalardan da korkardı. eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde "ma solitude, mon ermitage, mon repos" (yalnızlığım, inzivam, rahatım) yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu.

doğaüstü şeylerle ilgilenme, bin yıl sonrası için varsayımlarda bulunma gibi merakları yoktu. esrarlı şeylerin eşiğinde inatla durur ve bir çocuk sadakati ya da kuşkulu bir adam tavrı takınmadan sadece bu durumu çözecek bir yasal formül beklerdi.

hayalgücünü olduğu gibi kalbini de dikkatle izlerdi. içine kapandığı dönemlerden sonra, duygu dünyasının kendisi için hala terra incognita (bilinmeyen toprak) olduğunu kabul etmek zorunda kalırdı. süslü yalanlarla soluk gerçekler arasında doğru ayrımı yapabildiği zamanlarda talihine şükrederdi. çiçekler arasında başarıyla gizlenmiş bir yalana aldandığında, düşmeyip sendelediği, kalbi kan ağlamayıp hızla çarptığı, hayatını kara gölgeler kaplamadığı, sadece soğuk soğuk terlediği için sevinirdi. hep belirli bir düzeyi koruduğu için kendini şanslı sayar, duygularının peşinden sürüklendiği zamanlar, duygu dünyasını aşırı duyarlılık ve yalan dünyasından, doğruluk dünyasını anlamsızlıklar dünyasından ayıran ince çizgiyi geçmezdi. ters yöne giderken bile sert fikirlerin, ukalalığın, kalpsizliğin, güvensizliğin çölüne sürüklenmezdi. sürüklense bile bunun üzerine fazlaca düşmez, kesinlikle gerekli olduğu durumlarda özgürlüğünü elde edecek kadar güçlü olduğunu hissederdi. güzellik gözünü kör etmez, bir erkek olarak asaletinden asla taviz vermezdi. hiçbir güzel kadının kölesi olmadı ya da "ayaklarına kapanmadı" ama ateşli zevkler de yaşamadı. hiç kimseye tapmadı, bu yüzden de ruhunun ve bedeninin gücünü korudu, hem iffetli hem de gururlu kaldı. en gösterişli kadını bile kıskandıracak kadar diri bir adamdı.

bu, az bulunan, güzel niteliklerinin değerini biliyor ve kullanırken öylesine cimri davranıyordu ki duygusuz bir bencil izlenimi uyandırıyordu. felaketin içine tepetakla dalıp hem kendinin hem de başka insanların hayatını mahveden insanlar beğenilip kıskanılırken, o kendini kontrol edebilmekle, akılcı davranabilmekle ve ruh özgürlüğünü koruyabilmekle suçlanıyordu. etrafındaki insanlar "tutku her şeyi affettirir, sen bu bencilliğinle hep kendini düşünüyorsun, bakalım bunu kimin için yapıyorsun, göreceğiz." derlerdi.

"birisini buluruz herhalde" derdi düşünceli düşünceli, sanki uzaklara bakıyormuş gibi. tutkunun şiirselliğine inanmaz, fırtınalı kanıtları ve yıkıcı sonuçları kabullenmezdi. ciddi bir yaşam tarzı, idealiydi. insanlar onunla tartıştıkça daha da inatçı oluyor, bütün tartışmalarda aşırı bir fanatikliğe kapılıyordu. "insan hayatının amacı dört mevsimi de ani değişimler olmadan yaşamak, hayat bidonunu tek bir damla bile dökmeden en uzağa kadar taşımaktır. ağır ağır yanan bir ateş, alev alev bir yangından daha iyidir." derdi her zaman. bunları gerçekleştirebildiği zaman çok mutlu olduğunu ama çok zor olduğu için yapabileceğinden pek umutlu olmadığını söylerdi. kendi çizdiği yolu sebatla izlerdi. onun hiçbir şey için kara kara düşündüğünü gören olmamıştı. vicdan azabı çekmezdi. kalbi sıkışmazdı. yeni, karmaşık ya da zor durumlarda soğukkanlılığını kaybetmez, sanki bildik olaylarmış gibi davranırdı. kendi hayatını tekrar yaşıyor, eski, tanıdık yerleri tekrar ziyaret ediyor gibiydi. belinde asılı duran anahtar tomarı içinden kapıyı açacak olan doğru anahtarı seçen bir kahya gibi her acil durumda doğru yöntemi uygulardı. belli bir amacın peşinden gösterilen sebat en değer verdiği şeydi. bu, gözlerinden belli oluyordu. amaçları ne kadar önemsiz olursa olsun sebatlı insanlara hep saygı duyardı. "işte erkek diye buna denir!" derdi. amaçlarının peşinden korkusuzca, yolundaki her engeli atlayarak koşar, ancak önünde tuğla bir duvar yükselir, ayaklarının dibinde geçilmez bir uçurum belirirse geri dönerdi. belki başarırım diye gözleri kapalı uçurumdan atlayacak, kendini duvara doğru atacak cesaretteki insanlardan değildi. önce duvarı ya da uçurumu ölçüp biçer, engeli aşmanın hiçbir yolu yoksa, başka insanların ne söyleyeceğine aldırmadan geri dönerdi. onunki gibi bir karakter ancak onun yaşadığı şartlarda meydana çıkardı.

bizim işadamlarımız hep beş altı basmakalıp modele uymaktadır. yarı açık gözlerle uykulu uykulu etrafa bakarlar, devlet motoruna ellerini koyup herkesin gittiği yolda uyuşuk uyuşuk iterler, ataların ayak izlerinden ayrılmazlar. ama gözlerinin açılacağı ve ciddi adımlar atmaya başlayacakları günler uzak değil.. rus adları taşıyacak kaç tane stolz olacak acaba?

stolz'un oblomov gibi, tüm varlığıyla, her özelliği, her adımıyla kendisinin temsil ettiği şeylere ters düşen bir adamla nasıl bir dostluğu olabilirdi? demek ki zıtlık, karşılıklı bir sevgi yaratmıyorsa da öyle düşünüldüğü gibi bu sevgiye engel de olmuyordu. üstelik onların çocuklukları ve öğrencilikleri birlikte geçmişti, bu da çok önemli iki bağdı. oblomov ailesi bu alman çocuğuna, bol bol dağıtılan bir sevgi sunuyordu, sonra stolz hem fiziksel hem de ruhsal olarak daha güçlüydü. ayrıca oblomov'un doğasında, iyi, saf ve güvenilir olan her şeye karşı sevgi besleyecek bir özellik vardı. onun saf ve çocuksu ruhuyla şu ya da bu şekilde karşılaşan herkes -ne kadar kötü niyetli ve katı olursa olsun- onu sever, eğer şartlar dost olmalarını engelliyorsa, asla unutamazdı.

andrey işlerinden, kalabalıktan, partilerden ya da balkonlardan kaçıp oblomov'un geniş kanepesine kendisini atar, yorgun kalbinin dertlerini açıp dolmuş ruhunu rahat bir sohbetle dinlendirirdi. bu evde, şahane salonlardan kendi sade evine gelen, güneyden, çocukluğunun kayın ormanına dönen bir adamın yaşadığı sakinlik duygusunu yaşardı.

andrey duygularına gem vurmazdı; hatta hayallerinin dizginlerini serbest bırakacak kadar ileri giderdi. sadece ayaklarının yerden kesilmemesine dikkat ederdi o kadar. bu hayallerden uyanınca, ya alman doğası sayesinde ya da başka bir sebeple hayati problemlere pratik çözümler bulurdu. ruhsal olarak güçlü olduğu için bedensel olarak da güçlüydü. çocukken afacan ve oyun meraklısıydı. oyun oynamadığı zamanlarda babasının nezaretinde ciddi işler yapardı. hayallere kapılacak zamanı yoktu. hayalgücüne ve kalbine kötülük işlememişti. annesi hem hayal gücünün hem de kalbinin saf ve temiz kalmasına dikkat etmişti.

gençken güçlerini içgüdüsel olarak korumuştu, böylelikle de neşesini ve canlılığını koruyabileceğini, ruhunun güçlenip, her ne şekilde olursa olsun hayat şartlarına teslim olmayacağını anladı. hayata bir yük olarak değil, görev olarak bakıp seve seve mücadele etti. kalbini ve karmaşık kurallarını derin bir merakla inceledi. güzelliğin hayalgücü üzerindeki etkisini, izlenimlerin duygulara dönüşmesini, belirtilerini, rolünü ve sonuçlarını bilinçli ya da bilinçsiz gözlemledikçe, etrafına bakıp deneyimlendikçe, aşkın dünyayı arşimed'in kaldıracı gibi yerinden oynattığını anladı. aşkın içinde yalanlar ve çirkinlikler olduğu kadar, evrensel ve inkar edilemez doğrular olduğunu gördü. iyi nedir? kötü nedir? aralarındaki ayırıcı çizgi nedir? "yalan nedir?" sorusunda geçmişindeki ve bugünündeki renkli maskelerin geçit törenini izledi. bir gülerek, bir kızararak, bir kaş çatarak aşkın kahramanlarını seyretti: çelik zırhlar içindeki don kişot'lar, elli yıllık ayrılıktan sonra bile sadık kalan ideallerindeki sevgilileri, gül yüzleri, yapmacıksız, iri gözleriyle çobanlar, kuzular, pudralı perukları, dantelli giysileri, zekayla parıldayan gözleri, çapkın gülüşleriyle markiler, kendilerini asan, vuran werther'ler, gözyaşları döken, manastırlara kapanan soluk yüzlü bakireler, gözlerinde vahşi pırıltılar olan bıyıklı kahramanlar, hem saf hem bilinçli don juan'lar, hem aşkın en küçük bir kuşkusundan bile korkan, hem de hizmetçilerini seven uyanıklar.. hepsi.. hepsi.

"gerçek nedir?" sorusuna cevap verebilmek için bir kadına aklıyla ya da gözleriyle, sıradan, dürüst, derin ve koparılamaz bağlarla bağlanmış insanları aradı ama bulamadı. bulduğunu sandığı zamanlar oldu ama sonradan gözleri açıldı. bu onu melankoliye, hatta ümitsizliğe sürükledi. "bu nimetin tamamen bahşedilmediği çok açık" diye düşündü kendi kendine "ya da böyle bir aşkın parlak ışınlarını alan biri utangaç ve ürkek olur, insanlarla tartışmaktansa onlardan saklanmayı tercih eder, belki de sığ topraklarda kök saldıkları için dallarını yayan kocaman ağaçlara dönüşemeyecek olan çiçeklere basıp çamura batıran bu aşksız insanları sırf kendi mutlulukları adına bağışlayıp onlar için üzüntü duyarlar."

evliliğe, kocalara ve karılarına karşı olan davranışlarına bir baktı, hepsinde gizemli bir taraf gördü. bunlarda hep anlaşılmamış, konuşulmadan geçiştirilmiş bir şeyler vardı. erkekler karmaşık problemlerle kafalarını yormuyorlar, evlilik hayatında sanki keşfedilecek ve çözülecek hiçbir şey yokmuş gibi emin ve ağır adımlarla ilerliyorlardı. bazı erkeklerin aşkı evliliğin alfabesi ya da bir çeşit yiğitlikmiş gibi gördüklerini ve bir odaya selam verip girer gibi aşka dalıp sonra da başka konulara atladıklarını görünce, "acaba haklı olabilirler mi? belki de gerçekten başka bir şeye ihtiyaç yoktur." diye düşünürdü kuşkuyla. onlar hayatın baharını sabırsızca harcarlar, içlerinden pek çoğu ömürlerinin geri kalanını sanki onlara aşık olmakla yaptıkları aptallığı asla bağışlayamıyormuş gibi eşlerine yan gözle bakarak geçirirlerdi. bazıları da vardı ki aşk onları uzun yıllar, yaşlanana dek bırakmazdı ama çapkın bir gülümseme de yüzlerinden hiç eksik olmazdı. çoğunlukla insanlar bir çiftlik alıp onu keyfini sürer gibi evliliğe giriyorlardı. kadın evi mükemmel bir şekilde çekip çeviriyordu. ev kadınıydı, anneydi, mürebbiyeydi. aşka, kıvrak zekalı bir çiftçinin güzeller güzeli arazisine baktığı gibi bakıyorlar, bu güzelliğe hemen alışıp bir daha fark etmiyorlardı.

"peki neden böyle?" diye sordu stolz kendi kendine. "doğanın kanunlarına bağlı olarak doğuştan gelen bir güçsüzlük mü, yoksa eğitim eksikliği mi? doğal büyüsünü hiç yitirmeyen, gülünç durumlara düşmeyen, değişikliğe uğrayan ama asla yok olmayan sevgi nerede? bu her yerde var olan nimetin, hayatın özünün doğal rengi ne?"

25.09.2011

zahar

ivan gonçarov

zahar ellinin üzerindeydi. rus caleb'lerin, yani efendilerine çıkarsız bağlılık gösteren, kusursuz ve erdemli, korkusuz ve hoşgörülü şövalyelerin soyundan gelmiyordu. bizim şövalye korkak ve kusurluydu. o, her biri kendisinde ayrı bir iz bırakan iki farklı çağın adamıydı. bir tanesi ona oblomov ailesine sınırsız bir bağlılık mirasını, öteki de kurnazlık ve ahlaksızlık bırakmıştı. bir gününü bile, kendisini tutkuyla adadığı efendisine yalan söylemeden geçirmezdi. eskiden bir uşak efendisini israftan ve aşırılıktan korurdu ama zahar arkadaşlarıyla beraber efendisinin kesesinden içki içmeye meraklıydı. eski uşaklar harem ağası gibi olurlardı ama bizimki ne olduğu belli olmayan kadınların peşinden koşup dururdu. eskiler efendilerinin paralarını kasadan daha iyi korurlardı ama zahar alışverişten artan her bir kopeği cebine atar, masada unutulmuş bozuklukları kendine ayırmayı ihmal etmezdi. hele bir de oblomov zahar'a paranın üstünü sormazsa bir daha asla göremezdi. daha büyük miktarlarda para çalmazdı ama bu dürüstlüğünden değildi. ya ihtiyaçları için bu kadarı yetiyordu ya da yakalanmaktan korkuyordu. iyi eğitilmiş av köpeği gibi olan eski bir caleb kendisine emanet edilen bir yiyeceğe dokunmaktansa ölmeyi tercih ederdi. zahar ise dokunmaması istenen bir şeyi yemek ya da içmek için fırsat kollardı. eskiler efendileri gerektiği kadar yemediği zaman huzursuz olur hatta hiç yemediğinde çok üzülürdü. bizimki de eğer efendisi tabağa konanların hepsini yerse bozulurdu.

üstelik zahar dedikoducunun biriydi. mutfakta, alışverişte ve kapıda günlük ağır yaşamından yakınıp dururdu. onunkinden daha kötü bir efendi olamayacağını, oblomov'un kaprisli, cimri ve aksi olduğunu, hiçbir şeyin onu sevindirmeyeceğini söylerdi. kısacası onunla yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdi. zahar bunları kötü niyetinden ya da efendisini incitmek amacıyla yapmıyordu. iyi niyeti her fırsatta suistimal etme alışkanlığı ona babasından ve dedesinden miras kalmıştı.

bazen de sırf sıkıntıdan, sohbet konusu bulamamaktan ya da dinleyicileri etkileme arzusundan dolayı oblomov hakkında inanılmaz hikayeler uyduruyordu.

"benim efendim" derdi hırıltılı bir fısıltıyla, "şu dulu ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirdi. dün ona bir mektup gönderdi."

bazen de efendisinin dünyadaki en büyük kumarbaz ve ayyaş olduğunu, bütün gece kağıt oynayıp içtiğini söylerdi. bunda hiçbir gerçeklik payı yoktu. oblomov dulu ziyarete falan da gitmiyordu. gecelerini huzur içinde uyuyarak geçirir, kağıtlara da elini bile sürmezdi.

zahar pasaklının biriydi. nadiren tıraş olurdu. ellerini ve yüzünü gösteriş olsun diye yıkardı. hiçbir sabunun o pisliği temizleyebilmesine olanak yoktu. ancak hamama gittiği zaman elleri birkaç saat için kızarır sonra tekrar siyaha dönüşürdü. çok beceriksizdi. kapıyı açmaya çalışırken bir kanat açılınca öteki kanat kapanırdı. yere düşen bir mendili ya da herhangi bir şeyi asla bir seferde alamaz, sanki yakalamaya çalışıyormuş gibi üç defa eğilir ve ancak dördüncüde tutsa da sonra tekrar düşürürdü. birkaç tabak çanağı üst üste taşımaya kalksa daha attığı ilk adımda üstteki tabaklar şangırdamaya başlardı. bir tanesi düşünce birden geciken ve yararı olmayan bir hamle yaparak durdurmaya çalışır ama ikisini daha düşürürdü. hayretten ağzı açık kalmış bir şekilde düşen tabaklara bakarken elindeki diğer tabaklar dikkatinden kaçar ve tepsiyi eğik tuttuğu için onlar da yere düşerdi. daha odanın kapısına bile varmadan tepside tek bir tabak ya da şarap kadehi kalmış olurdu. küfür ve beddua ederek elinde kalan son parçayı da kasten yere atardı. odanın içinde yürürken bile mutlaka masaya ya da sandalyeye takılır yarı açık kapıya omzunu vurmadan geçemezdi. böyle anlarda ev sahibine ve onları yapan marangoza küfürler savurmayı ihmal etmezdi. oblomov'un odasındaki bütün eşyalar, özellikle de özen gerektiren küçük şeyler zahar'ın sayesinde ya kırılır ya da hasara uğrardı. eşyalara dokunmaktaki bu üstün becerisini her şeye eşit oranda dağıtırdı. örneğin bir mumu söndürmesi ya da bardağa su koyması istendiğinde kapıyı açmak için gerekenden daha fazla kuvvet harcardı. ama asıl tehlike, zahar'ın birden efendisini sevindirmek isteyerek ortalığı düzeltip temizlemeyi aklına koyduğu zaman başlardı. işte o zaman kırılıp dökülenlerin haddi hesabı olmuyordu. eve giren bir düşman askeri bile böyle bir zarar veremezdi. eşyalar yere düşer, tabak çanaklar kırılır, sandalyeler devrilirdi. sonunda ya odadan kovulur ya da küfürler ve beddualar savurarak kendiliğinden giderdi. allahtan ki böyle bir şey yapmayı pek o kadar sık istemezdi.

bütün bunların sebebi zahar'ın dar, karanlık ve süslü eşyalarla dolu salonlarda ve çalışma odalarında değil, geniş odalı, kocaman evlerde büyümüş olmasıydı. oralarda istediği gibi hareket etmeye, kürekler, demir parçaları, kocaman sandalyeler, zorlukla kaldırabildiği büyük ve ağır eşyalarla haşır neşir olmaya alışmıştı.

şamdan, lamba veya biblo gibi narin şeyler zahar'ın eli değene kadar sağlam kalabiliyor, o, elini sürer sürmez paramparça oluyorlardı. kırıldıkları zaman da, "inanılmaz bir şey, elime alır almaz paramparça oldu. çok garip!" diyordu.

bazen de hiçbir şey söylemiyor, kırdığı şeyi gizlice yerine koyup sonra da efendisinin kendisinin kırdığına onu inandırmaya çalışıyordu. zaman zaman da, demir bir eşyanın bile sonsuza kadar dayanamayıp nasıl olsa günün birinde kırılacağını söyleyerek bahane buluyordu. ilk iki örnekte insan onunla kavga edebilirdi ama köşeye sıkıştırıldığında, üçüncü bahanesiyle savunmaya geçerdi. hiçbir itirazın yararı yoktu. dünyada hiçbir şey onu hatalı olduğuna ikna edemezdi.

zahar istese de değiştiremeyeceği bir çalışma programı çizmişti. sabahları semaveri hazırlar, sadece efendisinin istediği elbiseleri ve ayakkabıları temizler, on yıldır dolapta asılı dursalar da diğerlerine hiç dokunmazdı. sonra köşe bucağa hiç bulaşmadan odanın ortasını süpürür, bir şeyleri kaldırmamak için sadece boş olan masanın tozunu alırdı. bunlardan sonra, sobanın üzerinde şekerleme yapma ya da mutfakta anisya ile kapıda da uşaklarla sohbet etme hakkını kendinde bulurdu. eğer bunlardan başka bir şey yapması istenirse, istenilen şeyin gereksiz ve imkansız olduğu konusundaki uzun tartışmalardan sonra istemeye istemeye yapardı. günlük sıradan işlerine ek olarak yeni ve düzenli bir başka iş yaptırabilmek olanaksızdı. bir şeyi yıkayıp temizlemesi, bir şeyleri götürüp getirmesi istenirse bunu alışılmış homurdanmalar eşliğinde yapardı. ama oblomov bunu söylenmeden düzenli olarak yapmasını sağlayamazdı. ertesi ya da daha ertesi gün yine aynı tartışmalarla aynı işin yapılması tekrar istenmeliydi.

zahar içmeyi ve dedikodu yapmayı sevdiği, oblomov'un bozukluklarını aldığı, tabak çanağı kırdığı, mobilyalara hasar verdiği, işten kaytardığı gerçeğine rağmen yine de kendisini efendisine adamıştı. değip değmeyeceğini düşünmeden, hiç karşılık beklemeden efendisi için kendisini ateşe bile atabilirdi. bunun, olması gereken çok doğal bir şey olduğunu düşünüyor hatta belki de hiç düşünmüyordu. bu konuda herhangi bir varsayımı bile yoktu. oblomov'a olan duygularını analiz etmek hiç aklına gelmemişti. bu duygular ona babasından, büyükbabasından, kardeşlerinden, birlikte büyüdüğü uşaklardan miras kalmış, benliğinin bir parçası olmuştu. zorunlu görevi gibi düşündüğünden efendisi için ölüme bile giderdi. ormanda vahşi bir hayvanın arkasından koşan bir köpek gibi ölümün arkasından koşar, neden bunu efendisi değil de kendisi yapıyor diye düşünmeden ölüme atılırdı. ama öte yandan, efendisi hasta olan ve bütün gece başında durup onu uyanık tutması gerekse hatta ölüm kalım meselesi bile olsa ilk önce uyuyacak olan zahar olurdu.

dışarıdan bakıldığında efendisine karşı büyük bir saygı göstermiyor, ona karşı senli benli ve kaba davranıyor, küçük şeylere sinirleniyor; hatta daha önce de söylediğim gibi kapı eşiğinde dedikodusunu yapıyordu. ama bütün bunları bir tarafa bırakırsak, onun doğuştan gelen kendini adama duyguları sadece oblomov'a karşı değil oblomov adını taşıyan, onun için yakın, aziz ve değerli olan her şeye karşıydı. bu duygusu zahar'ın oblomov hakkındaki kişisel düşüncelerine ters düşüyordu. efendisinin karakterini yakından incelese kanısı değişebilirdi. oblomov'a olan düşkünlüğü ona söylense buna karşı çıkardı.

zahar oblomovka'yı, kedinin tavanarasını, atın ahırını, köpeğin doğup büyüdüğü kulübesini sevdiği gibi seviyordu. bu sevgi çerçevesinde bazı kişisel izlenimler geliştirdi. örneğin oblomovların arabacısını aşçısından, sütçü kız varvara'yı da hepsinden çok severdi. oblomov da bu sevgide en son sırayı alıyordu. ama yine de oblomovka'nın aşçısı onun gözünde diğer bütün aşçılardan, oblomov da diğer bütün efendilerden daha iyiydi. baş uşak taras'a hiç dayanamıyordu ama oblomov'a hizmet verdiği için onu da dünyanın en iyi adamına bile değişmezdi.

oblomov'a, bir şaman'ın putuna davrandığı gibi kaba davranıyordu. şaman da putunun tozunu alır, yere düşürür; hatta bazen sinirle vurur ama kendisinden üstün olduğunu içten içe kabullenirdi. zahar'ın da ruhunun derinliklerinde bulunan bu duygu her fırsatta ortaya çıkıyor ve efendisine derin bir bağlılık göstermesine neden oluyordu. hatta bazen gözlerinden yaş gelirdi. başka hiç kimseyi efendisinden üstün görmediği gibi eşit olduğunu bile kabul etmezdi. hele biri çıkıp da efendisinin aleyhine konuşacak olursa vay haline!

oblomov'u ziyarete gelen beyefendilere tepeden bakmamak zahar'ın elinde değildi. efendisinin ikramda bulunmakla onları onurlandırdığını hissettirerek çay servisi yapardı. bazen ziyaretçiyi kibirle tepeden tırnağa süzerek, "efendim uyuyor" deyip kabaca geri çevirirdi. bazen de orada burada oblomov hakkında hikayeler uydurmak ve onu kötülemek yerine, onu göklere çıkarırken coşkusunun sonu gelmezdi. erdemlerini, zekasını, ustalığını, cömertliğini, iyi huyluluğunu sayıp dökmeye başlardı. efendisinin özelliklerinin yetmediği yerlerde başka özellikler ödünç alarak oblomov'u nüfuzlu, zengin, olağanüstü etkili bir adam olarak anlatırdı. kapıcıyı, ev sahibinin vekilini, hatta ev sahibinin kendisini korkutması gerekse efendisini ileri sürer ve "sen dur bakalım" derdi, tehditkar bir havayla, "efendime söyleyeyim de sen gör." dünyada ondan daha üstün bir güç olabileceğini düşünemezdi.

dışardan bakıldığında oblomov'un zahar'la olan ilişkisi oldukça düşmanca gibi görünüyordu. birlikte yaşadıkça birbirlerinin sinirine dokunmaya başlamışlardı.

iki insan arasındaki yakın dostluğun elbette bir bedeli vardır. iki insanın birbirinin eksiğini görmeksizin ve bunlar için birbirlerini suçlamaksızın, iyi tarafları görerek yaşaması için çok büyük bir yaşam deneyimi, mantık ve içtenlik gerekir.

oblomov zahar'ın en azından paha biçilmez erdemini biliyordu -kendisine olan bağlılığı- ve tersi olamayacağına daha doğrusu olmaması gerektiğine inanarak buna alışmıştı. alışınca da bu erdemin değerini anlamıyor, tadını çıkaramıyordu. her şeye karşı gösterdiği kayıtsızlığı zahar'ın kusurlarına karşı gösteremiyordu. kendisini tamamen efendisine adayan zahar nasıl ki yeni kusurlarıyla eski uşaklardan farklılık gösteriyorsa, oblomov da uşağının sadakatinin değerini bilmesiyle birlikte uşaklarına dostça ve sevgi dolu yaklaşan eski efendilerden farklıydı. bazen zahar'la ağız kavgasına giriyordu.

zahar da efendisinden sıkılmıştı. gençliğini uşak olarak geçiren zahar genç efendisine de bakmakla görevlendirildi. o günden itibaren de kendisini aslında bir işe yaramayan ama görevi köklü ailenin şanını ve prestijini korumak olan lüks ve aristokratik bir aksesuar olarak değerlendirirdi. bu yüzden bütün gününü, efendisini sabahları giydirmek, akşamları da soymakla geçiriyor, başka hiçbir şey yapmıyordu. doğuştan tembel olan zahar uşak olarak yetiştirilince daha da tembelleşti. uşakların önünde havalara girdi, semaveri hazırlamayı ya da yerleri süpürmeyi kendine hiç görev edinmedi. ya holde uyukluyor ya da diğer uşaklarla şurada burada çene çalıyordu. bazen de hiçbirini yapmayıp kollarını kavuşturarak saatlerce kapıda dikiliyor, dalgın dalgın etrafına bakıyordu. böyle bir yaşamdan sonra birdenbire bütün ev işinin ağır yükünü tek başına üstlendi. efendisine bakmak, ortalığı süpürüp temizlemek ve ayak işlerine koşuşturmak zorundaydı. somurtkan, kötü ve kaba oluşunda, efendisinin sobadan inmesini emreden sesine homurdanmasında şaşılacak bir şey yoktu. dıştan görünen asık suratlılığı ve tersliğine rağmen zahar'ın yumuşak ve sevecen bir kalbi vardı. zamanını çocuklarla geçirmeyi severdi. sık sık avluda ya da kapıda bir grup çocukla otururdu. kavgaları yatıştırır, onlara takılır, oyunlar uydurur ya da her birini bir dizine oturtur, arkasında da bir başkası boynuna sarılıp favorilerini çekiştirirdi.

oblomov sürekli hizmet bekleyerek ve yanına gelmesini isteyerek zahar'a hayatı zehir ederdi. halbuki zahar'ın kalbi, geveze doğası, aylaklık aşkı, sürekli bir şeyler atıştırma gereksinimi onu kapıya, bir bayan arkadaşına, bir dükkana ya da mutfağa çekerdi.

çok uzun zamandır birbirlerini tanıyorlar ve birlikte yaşıyorlardı. zahar küçük oblomov'u kollarında sallamıştı. oblomov da onu olağanüstü iştahlı, atik ve kurnaz bir genç olarak hatırlardı. dünyadaki hiçbir şey aralarındaki eski bağları koparamazdı. nasıl ki oblomov zaharsız yatıp kalkamıyor, saçını tarayıp ayakkabılarını giyemiyor ya da yemek yiyemiyorsa, zahar da oblomov'dan başka bir efendi, giydireceği, yedireceği, kabalık gösterip kandıracağı, yalan söyleyeceği ve aynı zamanda da içten içe saygı göstereceği başka bir varlık düşünemiyordu.

1.02.2011

oblomovka

ivan gonçarov

o günlerde insan hayatı güvensizlik ve tehlike içindeydi. insanın kendi kapısının eşiğinden çıkması bile riskliydi. her an önüne vahşi bir hayvan çıkabilir ya da bir haydut onları doğrayabilirdi. bir tatar her şeylerini çalabilirdi; hatta hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolabilirdi. göklerden bazı işaretler gelebilir, direkler ve ateş topları yağabilirdi. yeni bir mezardan bir ışık yükselebilir, havada asılı bir fener gibi bir yaratık gözlerinden ışıklar saçıp hain hain gülerek ormanda dolaşabilirdi. insanlara da garip şeyler olabilirdi. hiçbir aksilik olmadan mutlu mutlu yaşayıp giderken birden tuhaf tuhaf konuşup vahşi vahşi bağırmaya, uykusunda yürümeye başlayabilirdi. bir başkası hiç sebepsiz, yerlerde debelenip durabilirdi. bu olaylardan önce de bir tavuk horoz gibi öter ya da bir kuzgun çatının tepesinden atlardı. zayıf bir yaratık olan insanoğlu şaşkına döner, kendine ve onu çevreleyen muammalara, zihninde bir anahtar bulmaya çalışırdı. belki de sonsuz uyku hali, durgun hayat, hareketsizlik ya da gerçek tehlikelerin, maceraların ve korkunç olayların olmayışı, onun böyle gerçek hayatın içinde eğlenebileceği, tembel hayal gücüne gerçek bir konu, sıradan olaylara bir açıklama, kendi dışında gelişen olaylara nedenler bulabileceği fanteziler yaratmasını sağlamıştı. zavallı atalarımız yaşamlarına el yordamıyla bir yol bulmuşlardı. sonra da hayatın sıkıntılarına ve kötülüklerine safça şaşmışlar ya da dehşete kapılmışlar, doğanın dilsiz ve gizemli resimlerine bir açıklama aramışlardı.

onların inanışlarına göre, çok kısa bir süre önce ölen biri evden dışarı çıkarılırsa, bu başka bir ölümün habercisi demek oluyordu. pencerenin altında üç gece üst üste köpek ulursa yangın çıkacağına işaretti. ölüyü dışarı taşırken önce ayaklarını çıkarmaya çok dikkat ediyorlardı ama yine oburca aynı yemeği yemeğe, çimenlerde çıplak yatmaya devam ediyorlardı. uluyan köpeği dövüp kovalıyorlar ama yanan bir odun parçasından ahşap döşemeye düşen kıvılcımlara aldırmıyorlardı.

oblomovka'da masallar, sadece çocukları değil, yetişkinleri de hayatlarının sonuna kadar etkiledi. evde ve köyde, efendisinden hanımına, iri yarı demirci taras'a kadar herkes karanlık gecelerde bir şeylerden korkardı. her ağaç bir dev, her çalı bir hayduta dönüşürdü. bir kepengin gıcırtısını, rüzgarın bacadaki uğultusunu duyan kadın, erkek, çoluk çocuk herkes sapsarı kesilirdi. epiphany'de gece ondan sonra kimse tek başına kapıdan dışarı çıkmazdı. paskalya gecesi cinle karşılaşma korkusuyla hiç kimse ahıra girmeye cesaret edemezdi.

oblomovka'da her şeye inanılıyordu. hortlaklara, kurt adamlara. tarlada bir yığın kuru ot kalkmış yürüyor deseler, hiç düşünmeden inanırlardı. biri çıkıp da bir koçun koç değil de başka bir şey olduğunu, marfa'nın ya da stephanida'nın aslında bir cadı olduğunu yayacak olsa, hem koçtan hem de marfa'dan korkarlardı. hiçbir zaman, koç neden koç değil ya da marfa neden cadı olsun, diye sormazlardı. tersine, kuşkulanmaya cesaret eden biri çıkacak olursa, üstüne yürüyüverirlerdi. işte oblomovka'da mucizelere bu denli güçlü inanç vardı!

oblomovka'da yetişkinler nasıl yaşıyorlardı? bu hayatın kendilerine neden verildiğini hiç kendilerine sormuşlar mıydı? tanrı bilir! sorsalardı da buna ne cevap verirlerdi? büyük olasılıkla cevap vermezlerdi. onlar için her şey çok basit ve açıktı. bir şeylerin endişesini yaşayan, bir yerden bir yere koşuşturup duran, hayatlarını bitmek tükenmek bilmeyen işlere adayan insanların çileli hayatlarından haberleri bile yoktu. zihinsel endişelere de inanmazlardı. insanoğlunun bazı amaçlar için sürekli didinmesi gerektiğini akıllarından bile geçirmezlerdi. güçlü tutkulardan korkarlardı. başka insanların bedenleri ruhlarının ateşiyle yanarken, onların yumuşak bedenleri huzur ve rahat içinde yüzerdi. yaşam, diğer insanlara yaptığı gibi onları da erken kırışıklıklarla, ruh sıkıntılarıyla ve hastalıklarla sarsmazdı.

bu iyi insanlara göre hayat, zaman zaman hastalıklar, para kaybı, kavga ve bazen de çalışma gibi hiç de hoş olmayan çeşitli şeylerle rahatsız edilen huzurlu bir hareketsizlikti. çalışmayı dedelerine yüklenen bir cezalandırma olarak kabul ederler ve onun için de sevmezler, her fırsatta çalışmaktan kaçınırlar, üstelik de bunun böyle olması gerektiğine inanırlardı. hiçbir zihinsel ve ahlaki probleme kafa yormazlar, bu yüzden de daima iyi, mutlu ve uzun yaşarlardı. kırk yaşındaki adamlar çocuk gibi görünürler, yaşlılar güçlü ve acı veren bir hastalıkla mücadele etmezler, inanılmayacak kadar uzun yaşayıp sanki gizlice soğumaya başlayarak hissedilmez bir şekilde son nefeslerini verirlerdi. işte bu yüzden eski insanların daha sağlıklı oldukları söylenir. evet, gerçekten de öyleydiler. o günlerde bir çocuğa hayatın anlamını anlatmak, sanki karmaşık ve ciddi bir işe hazırlar gibi hayata hazırlamak için acele edilmezdi. ortaya koyduğu bir sürü sorunla kalbinizi ve ruhunuzu yıpratan, ömrünüzü kısaltan kitaplarla başları ağrıtılmazdı. yaşam tarzları hazırdı. bu tarz çocuklara, aynı şeyi kendi ebeveynlerinden öğrenmiş olan anne babaları tarafından eğitilirdi. zaten büyükbabalar da bunları büyükbabalarından öğrenmişlerdi. herkes bunu vesta (ocak tanrıçası) ateşi gibi bütün olarak, kutsallığını lekelemeden saklamaktan çok memnundu. oblomov'un babasının zamanında yapılanlar büyükbabasının ve büyük büyükbabasının zamanında da yapılmıştı. belki oblomovka'da hala yapılmaktadır.

öyleyse endişelenecek, heyecanlanacak ya da öğrenilecek ne vardı ki? varılacak ne amaçları olacaktı? hiçbir şeye gereksinim duymuyorlardı. yaşam sakin bir ırmak gibi yanlarından akıp geçiyor, onlar için sadece kıyısında oturup çağrılmadan gelen kaçınılmaz olayları seyretmek kalıyordu.

oblomov'un kendi ailesinde, akrabalarında ve arkadaşlarında zaman zaman görülen hayatın üç ana olayı onun rüyasında önüne seriliyordu: doğum, evlilik, ölüm. bunun arkasından da kimi kederli kimi çeşitli olaylar geçit töreni yaptılar: vaftiz törenleri, isim günleri, isim günleri, aile kutlamaları, oruç ve bayram günleri, gürültülü yemek partileri, akraba ziyaretleri, buluşmalar, kutlamalar, yaslar ve gülücükler. her şey büyük bir açıklık, ağırbaşlılık ve vakarla yapılıyordu. tanıdık simaların farklı olaylara karşı ifadelerini, dalgın bakışlarını ve telaşını görüyordu. en ince çöp çatma işi, kutsal bir düğün ya da ad koyma gibi nazik bir olay bile kabul görmüş kurallara göre yerine getirilir, en küçük bir ayrıntı bile ihmal edilmezdi. oblomovka'da hiç kimse, bir masada konuğun oturacağı yer, ikram edilecek yemek, davet edilecek konuklar, uyulacak kurallar konusunda hata yapmazdı.

çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğini iyi bilirlerdi. bunda ne vardı ki? gül yanaklı, tombul ufaklıkları kucağına almış ya da elinden tutmuş annelere bir baksanıza! çocuklarının tombul, beyaz tenli ve sağlıklı olması onların tek arzularıydı.

kuş biçiminde bir pasta yapmadan bahar karşılanır mıydı hiç? bunun ne kadar önemli olduğunu bilirler ve asla ihmal etmezlerdi. bütün hayatları ve bilgileri, sevinçleri ve kederleri bunlara bağlıydı. bunlar dışındaki bütün kederleri ve endişeleri başlarından savarlar, bunlardan başka sevinç tanımazlardı. hayatları, kalplerini ve zihinlerini besleyen bu kaçınılmaz olaylarla doluydu. kutlamaları, törenleri ve bayramları kalpleri çarparak beklerler, vaftiz, düğün ya da cenaze törenlerinden sonra olayı tamamen unutup benzer bir olay tekrar olana dek kendi doğal ilgisizliklerine geri dönerlerdi.

bir bebek doğar doğmaz, ailesinin en önem verdiği şey, kuralların gerektirdiği geleneksel töreni eksiksiz, doğru dürüst yerine getirmekti. vaftiz töreninden sonra bir kutlama yaparlar ve ancak ondan sonra bebeği özenle büyütmeye başlarlardı. çocuğun sağlıklı yetiştirilmesi, soğuktan, kem gözlerden ve diğer düşmanca etkilerden korunması görevi anneye ve dadıya düşüyordu. çocuğun daima mutlu olması ve çok yemesi için büyük özen gösterirlerdi.

çocuk kendi ayakları üzerinde durmaya başlar başlamaz, yani artık bir dadıya gereksinimi kalmayınca annesi ona mümkün olduğunca tombul ve sağlıklı bir eş bulmak için gizli bir arzu beslerdi. işte yine törenler, bayramlar ve düğünler için zaman gelirdi. onlar bunun için yaşıyorlardı. sonra tekrarlar başlıyordu: doğumlar, törenler, bayramlar, ta ki bir cenaze töreni manzarayı değiştirene kadar. ama bu pek uzun sürmezdi. gelenler gidenlerin yerini doldururdu. çocuklar delikanlı olurlar, evlenirler, çocuk sahibi olurlar ve böylece yaşam bu programa göre kesintisiz ve monoton olaylar dizisi olarak hissedilmeden, mezarda son bulana dek devam ederdi.

bazen başka sıkıntıların onlara baskı yaptığı oluyordu ama oblomovka'nın sakinleri bunlara büyük bir kayıtsızlıkla gık demeden katlanıyor, kafalarını çevirdiklerinde sorunlar, düz bir duvara doğru gelip sığınacak yer bulamayan ve boşu boşuna kanat çırptıktan sonra uçup giden kuşlar gibi yanlarından uçup gidiyorlardı.

evde yapılmayan, dışarıdan satın alınması gereken şeyleri çok idareli kullanırlardı. harika bir hindiyi ya da bir düzine pilici misafir ağırlamak için seve seve keserler ama tabağa fazladan tek bir kuru üzüm bile koymaz, konukları kendisine bir bardak şarap daha doldurma cesaretini gösterirse sapsarı kesilirlerdi. gerçi oblomovka'da böyle bir ahlaksızlığa pek rastlanmazdı. bunu sadece toplum dışına itilmiş bir serseri yapardı ve bir daha eve davet edilmezdi. orada oldukça farklı davranış kuralları vardı. bir misafir en az üç kez ısrar edilmeden hiçbir şeye dokunmazdı. bir şeyi tatması ya da biraz şarap içmesi bir kez sorulursa reddetmesi beklendiğini çok iyi bilirdi. ayrıca her konuk için de iki mum yakılmazdı. mumlar kasabadan satın alınır ve satın alınan diğer şeyler gibi kilit altında saklanır, anahtar da evin hanımında dururdu. mum dipleri dikkatle sayılır ve saklanırdı.

genel olarak oblomovka'da para harcamayı sevmezlerdi ve bir şeyin satın alınması ne kadar gerekli olursa olsun, harcanacak miktar az da olsa yine de para büyük bir üzüntüyle harcanırdı. önemli miktarlardaki harcamalar homurdanmalar, çığlıklar ve küfürler eşliğinde yapılırdı. oblomovka'da bütün sıkıntılara katlanılır; hatta para harcamaktansa bunları sıkıntı saymamak yeğlenirdi. bu yüzden oturma odasındaki kanepe yıllardır leke içindeydi. bu yüzden oblomov'un babasının deri koltuğu sadece lafta deriydi. beş yıldır her tarafı soyulmuş, sadece arkasında bir parça deri kalmıştı. belki de bu yüzden kapı yan yatmış, merdiven çürümüştü. bir şey için iki yüz, üç yüz ya da beş yüz ruble birden vermek, ne kadar gerekli olursa olsun, onlara intihar gibi geliyordu. moskova'ya gidip gelen bir çiftlik sahibinin 300 rubleye bir düzine gömlek, 25 rubleye bir çift ayakkabı, düğünü için kırk rubleye bir frak aldığını duyan baba haç çıkarıp dehşet içinde "böyle bir müsrif hapse atılmalı." demişti. sermaye dolaşımı, üretim artışı ya da takas gibi ekonomik olaylara karşı kayıtsızdılar. basit anlayışlarına göre sadece tek bir para kullanma yöntemleri vardı: kilit altında tutmak.

evin sakinleri ve sürekli misafirler, salondaki koltuklarda güçlükle nefes alarak her biri bir yere serilirdi. kural olarak evde derin bir sessizlik hakimdi. birbirlerini her gün görürlerdi ama konuşulacak şeylerini yıllar önce bitirmişlerdi. dış dünyadan da pek fazla haberleri olmuyordu.

ilkbaharda günler uzadığı için şaşırırlar ve mutlu olurlardı. ama eğer uzun günün onlara ne yararı olacağını soracak olursanız ne diyeceklerini bilemezlerdi.

zamanı kutsal günlere, mevsimlere, çeşitli ailevi ve yerel olaylara göre hesap ediyorlar, tarihlere hiç başvurmuyorlardı.

hayatlarının monotonluğunu hiçbir şey bozmadı. oblomovka sakinleri bundan hiç bıkmıyorlardı; çünkü başka türlü bir yaşam tarzı düşünemiyorlardı. düşünseler bile hemen bu düşünceden vazgeçerlerdi. başka bir yaşam istemiyorlar; hatta bundan nefret ediyorlardı. eğer şartlar yaşam biçimlerine bir değişiklik -nasıl olursa olsun- getirecek olsa canları sıkılırdı. yarın düne, bir sonraki gün yarına benzemezse perişan olurlardı. diğer insanların çok meraklı oldukları değişiklikler, hiç görülmemiş tesadüfler, onların ne işlerine yarayacaktı ki? bırakın ötekiler ne isterlerse yapsınlar. oblomovka'dakilerin böyle şeylere hiç niyeti yoktu. bırakın ötekiler istedikleri gibi yaşasınlar. sonu iyi de olsa görülmemiş tesadüfler insanın huzurunu kaçırırdı. sürekli bir endişe, koşuşturma, huzursuzluk, alım satım, yazışmalar -yani kısacası aceleyle bir şeyler yapma- başlardı. bunlar şakaya gelecek şeyler değildi.

onlar yıllarca burunlarını çekip esnemeye, basit şakalara gülmeye, toplanıp birbirlerine rüyalarını anlatmaya devam ettiler. kabus gören olduysa hep beraber endişelenip ciddi ciddi korkuya kapıldılar. gelecekle ilgili rüya gören olduysa; rüyanın anlamına göre gerçekten üzüldüler ya da memnun oldular. rüya bazı kuralların tekrar gözden geçirilmesini gerektiriyorsa, hemen gerekli adımları attılar. bir de kağıt oynarlardı. hafta içi günler sıradan oyunlar, kutsal günlerde de konuklarıyla boston oynarlardı. patience oynarlar, kupa papazı ya da sinek kızıyla fal bakarlar, evlilik tahminlerinde bulunurlardı. bazen natalya faddeyevna bir ya da iki haftalığına kalmaya gelirdi. önce, iki kadın birbirlerine çevrede gelişen haberleri verirler, herkesin ne yaptığını ve nasıl yaşadığını anlatırlar, sadece aile hayatlarının ayrıntılarını ve olayların perde arkasını değil en gizli düşüncelerini ve niyetlerini de tartışır, ya kocalarına dua ederler ya da kötülerler, değersiz olanları özellikle de sadakatsizleri kınarlardı. sonra, yaş günleri, vaftizler, doğumlar, kim kimi davet etmiş, kim kimi etmemiş, davet edilenler nasıl ağırlanmış gibi konular hatırlanırdı. bundan bıkınca birbirlerine yeni giysilerini, mantolarını, hatta etek ve çoraplarını gösterirlerdi. evin hanımı keten gömleği, ipliği ve el yapımı danteli ile övünürdü. bu konu da bitince çay, kahve içilir, reçel yenirdi. ancak ondan sonra sessizleşirlerdi. bir süre birbirlerine bakarak otururlar, ara sıra derin derin iç geçirirlerdi. bazen içlerinden biri ağlamaya başlardı.

"neyin var hayatım?" diye sorardı diğeri endişeyle.

"çok kötüyüm canım." diye cevap verirdi derin bir iç geçirmeyle. "tanrı'yı kızdırdık. biz günahkarız. bu hiç de iyi olmayacak."

"beni korkutma." diye araya girerdi evin hanımı.

"evet, evet" diye devam ederdi natalya faddeyevna, "kıyamet günü yaklaşıyor uluslar uluslara, krallıklar krallıklara saldıracak, dünyanın sonu geliyor!" diye bağırırdı sonunda. iki kadın da acı acı ağlamaya başlardı.

çıkardığı sonuç için natalya faddeyevna'nın hiçbir ciddi nedeni yoktu. kimse kimseye saldırmıyordu. kuyruklu yıldız falan da olmayacaktı. ama yaşlı kadınlar zaman zaman böyle kötü önsezilerde bulunuyorlardı.

böyle zaman geçirme durumu ancak çok nadiren ortaya çıkan, beklenmedik bir olayla -örneğin sobadan çıkan dumanın bütün eve yayılması gibi- kesilebilirdi. bazen biri karanlıkta bir direğe çarpıp sendeler, yere yuvarlanır ya da çatıdan kafasına bir şey düşerdi, bunun dışında ne evde ne de köyde herhangi bir hastalık duyulmazdı. ama böyle olaylar da zaten çok nadirdi. bu tür kazalara karşı bazı denenmiş kocakarı ilaçları vardı. çürükler tatlı su süngeri ya da defneyle ovulur, yaralanan birine okunmuş su içirilir ya da yara okunup üflenirdi. o zaman iyileşirdi. ama soba kömürünün dumanıyla zehirlenmek çok sık rastlanan bir olaydı. böyle bir durumda herkes yataklara serilir, evin her tarafında inlemeler, sızlanmalar duyulurdu. kafalara salatalık turşuları bağlayanlar, kulaklarına kızılcık dolduranlar, yaban turpu koklayanlar, tek gömlekle soğuğa çıkanlar, baygın bir halde yerlerde yatanlar, ne isterseniz vardı. bu olay ayda bir iki kez olurdu; çünkü sıcağın boşa gitmesini istemediklerinden sobalarda şeytan robert gibi alevler titreşirken bacaları kapatırlardı. o zaman soba el değmeyecek hale gelirdi.

sadece bir kez gerçekten beklenmedik bir olay yaşamlarının monotonluğunu bozdu. bütün ev halkı ağır bir yemeğin ardından uykuya çekildikten sonra uyanıp çay masasının etrafında toplanmıştı. tam o anda kasabadan yeni dönen oblomovkalı bir köylü birden odaya girdi ve buruşturulmuş bir mektubu büyük bir güçlükle cebinden çıkarıp oblomov'un babasına verdi. herkes hayretten donmuştu. bayan oblomov sapsarı kesildi. herkes mektuba doğru boynunu uzatıp bakmaya başladı.

"ne garip! kimden olabilir?" diyebildi, şaşkınlığını atan bayan oblomov.

bay oblomov mektubu aldı ve ne yapacağını bilemeden şöyle bir evirip çevirdi.

"bunu nereden aldın?" diye sordu köylüye. "kim verdi sana?"

"kasabada kaldığım handa verdiler." diye cevap verdi köylü. bir asker iki kez geldi ve orada oblomovka'dan bir köylü olup olmadığını sordu, "efendilerine bir mektup var." dedi.

"evet?"

"evet efendim, ben önce saklandım. adam da mektubu alıp gitti. ama verkhlyovo papazı beni görmüş ve ona söylemiş. adam tekrar geldi ve bana küfür etmeye başladı. mektubu elime tutuşturuverdi. beş kopeğimi de aldı. ona mektubu ne yapacağımı sordum, o da size vermemi söyledi."

"almasaydın." dedi oblomov'un karısı sinirle.

"almak istemedim madam. ona dedim ki, "senin mektubunu niye alalım? biz mektup falan istemiyoruz." dedim. "bana mektuplaro almamam söylendi, buna cesaret edemem." dedim. "mektubunu alıp git." dedim. ama beni polise şikayet etmekle tehdit edip küfür etmeye başladı. o zaman almak zorunda kaldım."

"aptal!" dedi bayan oblomov.

"kimden olabilir?" dedi bay oblomov merakla, adresi incelerken. "yazıyı bir yerden tanıyorum."

mektup elden ele geçti. herkes kimden ve ne hakkında olabileceğini tartıştı. hepsi şaşkındı. bay oblomov gözlüğünü istedi. bir buçuk saat kadar gözlük aradılar. gözlüğünü taktı. tam mektubu açmak üzereyken karısı engelledi.

"açma" dedi korkuyla. "kimbilir belki kötü bir şeydir. korkunç bir sorun olabilir. bugünlerde insanların nasıl olduklarını bilirsin. çok zaman var. yarın ya da öbür gün açabilirsin. kaçmıyor ya."

mektup gözlükle birlikte çekmeceye kilitlendi. hep birlikte çaya oturdular. olağanüstü bir olaydan büyük heyecanlar duymasalardı mektup yıllarca çekmecede kalabilirdi. çay boyunca ertesi gün mektuptan başka hiçbir şeyden söz etmediler. sonunda daha fazla dayanamadılar ve dördüncü gün kalabalık halinde toplandılar. heyecanla mektubu açtılar. bay oblomov imzaya bir baktı.

"radishchev" dedi. "yaa demek filip matveich."

"kimden olduğu ortaya çıktı!" diye bağrıştılar. "hala yaşıyor mu? tanrı'ya şükür ölmemiş! ne diyor?"

bay oblomov mektubu yüksek sesle okumaya başladı. radishchev, özellikle oblomovka'da yapılan biranın reçetesini soruyordu.

"gönderin! gönderin!" diye bağırdılar. "ona bir mektup yazın!"

on beş gün geçti.

"evet, yazmam gerek" deyip durdu bay oblomov karısına. "reçete nerede?"

"nerede olabilir?" diye tekrar etti karısı. "bulmaya çalışayım; ama bu acele neden? bayrama kadar bekle. oruç bitsin sonra yazarsın. daha bir sürü zaman var.."

"evet, gerçekten de öyle. bayramda yazmam daha iyi olacak." dedi bay oblomov.

mektup olayı bayram boyunca gündeme geldi. bay oblomov mektubu yazmak için kafasını topladı. çalışma odasına çekildi, gözlüğünü taktı, masaya oturdu. evi bir ölüm sessizliği kapladı. uşaklara ayaklarını yere vurmamaları ve gürültü etmemeleri söylendi. "efendimiz çalışıyor" diyordu herkes, sanki evde ölü varmış gibi ürkek ve saygılı konuşarak. yazmaya ancak zaman bulabilmişti. "sayın bay" diye başladı; titreyen elleriyle, ağır ağır, eğri büğrü bir yazıyla yazıyordu. sanki çok tehlikeli bir iş yapıyormuş gibi dikkatli davranıyordu.

"maalesef" dedi karısı, "reçeteyi bulamadım. yatak odasındaki dolaba da bir bakayım. belki orada olabilir. peki mektubu nasıl göndereceksin?"

"postayla" diye cevapladı oblomov.

"posta masrafı ne tutar?"

bay oblomov eski bir takvim çıkardı.

"kırk kopek" dedi.

"böyle bir saçmalık için kırk kopek ziyan olacak!" dedi. "gönderecek birini bulana kadar bekleyelim. köylülere de söyle birini bulmaya çalışsınlar."

"haklısın" dedi bay oblomov, "mektubu elden göndermek çok daha iyi olacak." kalemini birkaç kez masaya vurduktan sonra hokkanın içine koydu ve gözlüğünü çıkardı.

"tabii canım" dedi, "kaçmıyor ya. daha çok zaman var."

filip matveich'in reçeteyi alıp almadığını allah bilir.