simone de beauvoir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
simone de beauvoir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.02.2019

toplumsal cinsiyet kimliği

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

27.02.2018

uzun lafın kısası

karl marx: lanetlenmeyi göze almayan bir insan hiçbir şey yapamaz.

vasili grossman: savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

simone de beauvoir: biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.

stendhal: bana göre tiranlar hep haklıdır; asıl onlara boyun eğenlerdir gülünç olan.

kellner/ryan: kendi benliğini çoğaltmaya dönük yaratıcı uğraşların sağlayacağı özsaygıdan yoksun bırakılan kişi, militarizm ve milliyetçilik gibi ikame metaforlarla değerlilik duygusunu yerine koymaya çalışacaktır.

victor hugo: tek gözlü biri bir körden daha kusurludur; neyinin eksik olduğunu bilir.

charles dickens: dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.

g.k. chesterton: deli, aklı dışında her şeyini kaybetmiş kişidir.

halide edip adıvar: ben milliyetçiliğin muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim; fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya götürdüğünü, yeryüzünü bir mezbahaya döndürdüğünü gördüm.

23.09.2017

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

21.03.2016

marquis de sade

tomris uyar

"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."

milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.

"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)

sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.

beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.

insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."

kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.

tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.

"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."

zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.

camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.

camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.

fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.

4.11.2015

kadınların dünyası

alain touraine

simone de beauvoir: kadın doğulmaz, kadın olunur.

kadın benliğinin özne olarak bilinci en başta egemen sisteme karşı bir protestodur. üzerine o kadar hizmet ve görev dayatılan kadın, isyan eder ve kendi hakkındaki bilincini kurtarmak için savaşır.

kadınlar, erkeklerden daha çok, yaşam ve ölüm kuvvetleriyle birlikte, cinselliğin hep tamamlanmamış inşası karşısında ve doğurdukları çocukların imgesiyle haşır neşir olarak yaşarlar. böylesi formüller, kadınların toplumdaki rolleriyle, özellikle de kimi zaman yüksek mesleki niteliklere sahip, kimi zaman da yorucu ve monoton olan işleriyle özdeşleşen erkeklere göre aşağı olduğu fikrini altüst eder.

kadınların kendi kendilerine olan güvenleri, kişisel yaşamlarında cinselliğe verdikleri önemden ayrılamaz.

müslüman kadınların bazıları için, aşılacak engellerin zorluğuna karşın, kişisel yaşamlarının inşası sürecine girişmek mümkün müdür? esas engel, cinselliğin denetimi, bekaret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle, bunun denetlenmesidir. kadınlar açısından, özellikle türk ailelerde sıklıkla varolmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. ailenin güçlü olmasının ve kızların ebeveynlerine aşırı duygulu bağlarla bağlı olmaları, bu dramları daha da acılı bir hale getirir. genç erkekler (erkek kardeşler) kızlar kadar kötü muamele görmediği ve tersine, kız kardeşlerini şiddetle suçladıkları ama aslında onlar aile yaşamının kurallarına karşı çok daha ağır eylemlerde bulundukları için de acılıdır. birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular ve uzun süre çözümleme çalışmasını olanaksız kılacak bir duygu uyandırdılar.

23.11.2014

sessiz bir ölüm

simone de beauvoir

analar babalar oğullarının delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul eden kimselerdir.

uzmanların tanısı, ilerisi için tahminleri, kararları karşısında güçsüz, çaresiz kalan insan, bir dişli çark düzenine kısılıp kalmıştır. hasta, hekimlerin malı olmuştur. alın onu ellerinden güveniyorsanız kendinize!

yaşamaya sıkı sıkıya sarılmışsanız, sizce ister gökyüzünde, ister yeryüzünde olsun, ölümsüzlük ölümün acısını size unutturamaz; sizi avutamaz.

sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz. ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamımızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize: kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: o da, öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar, diyoruz. ancak, kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, kendimize, gene de bol bol sitem edecek nedenler buluruz.

nesnelerin gücü, bilinen bir şeydir: yaşayış bunlarda donuverir, katılaşıverir; hiç erişmediği ölçüde bir gerçeklik niteliği kazanır.

doğal ölüm diye bir şey yoktur: insanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. bütün insanlar ölümlüdür. ama her insan için, ölümü, bir çaparızdır; ölümünün geleceğini bilse bile, ona boyun eğse bile, insan için bu ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.

1.10.2013

yazboz

enis batur

forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."

sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.

gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.

bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.

orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.

bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.

22.06.2013

tüm insanlar ölümlüdür

simone de beauvoir

zaman zaman kalplerde bir ateş yanar; yaşamak dedikleri budur. 

hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.

insanlar birleşmeli; doğanın düşmanlığına karşı, sefalete, adaletsizliğe, savaşlara karşı mücadele etmeli; gereksiz tartışmalarla güçlerini heba etmemelidirler.

özgür olmak isteyen, güneşe doğru yürür.

bu yaşam bir hiçtir. hiç olan bir dünyaya egemen olmayı istemek nasıl bir deliliktir?

kuzular kurtların bekçiliğine emanet edildiğinde onları kurtarmanın hiç yolu kalmaz.

hiçbir şey telafi edilemez değildir.

ne akıl ne de ön yargılar bir işe yarar. hiçbir şey insana yaramaz; çünkü kendisiyle yapacak bir işi yoktur.

ölümlü iki insan birbirini sevdiğinde aşklarıyla birbirlerinin bedenini ve ruhunu şekillendirirler.

bir isyan basit bir ayaklanma olsa bile gereksiz değildir. bu isyanların her birinde halk kendi gücünün biraz daha bilincine varır, halkı yöneticilerden ayıran uçurum biraz daha derinleşir.

tek bir iyilik vardır, o da insanın kendi vicdanına göre hareket etmesidir.

insanlar asla mutlu olamayacaklar. akılcı oldukları gün mutlu olacaklar. bunu olmayı bile arzulamıyorlar. zamanın onları öldürmesini beklerken vakit öldürmekle yetiniyorlar.

yapılan her şey sonunda bozguna döner. insan doğduğu andan itibaren ölmeye başlar.

bu ölü yıldız asla sönmeyecek. yaşamımın bu yalnızlık ve sonsuzluk tadı asla silinmeyecek. 

27.02.2013

uzun lafın kısası

fernando pessoa: unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

buket uzuner: her yetenekli, yaratıcı, her zeki ve hırslı insanın içinde mutlaka bir salieri yaşamaktadır.

herman melville: güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

john fowles: faşistler seksten nefret eder ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

mihail bakunin: fırtına ve yaşam, işte bize gereken budur; yasasız, dolayısıyla özgür bir yeni dünya.

antoni casas ros: insan bedeninde geyiğin asaletini arayın. bulmak imkansız!

soti triantafyllou: kadınlar devrimci erkek istemezler. bankalar tarafından hürmet gören, akşam yemeği için evlerine vaktinde dönen sakin adamlar isterler.

mithat cemal kuntay: bazen biriyle yarım saat konuşmak yarım asırlık refahtır.

seneca: asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

simone de beauvoir: değişik nedenlerden dolayı insanlığın, duygu ve düşüncelerini anlatmasına olanak bırakmayan sorunlarla karşı karşıya kalacağı bir çağ başlıyor.

14.09.2012

mandarinler

simone de beauvoir

değişik nedenlerden dolayı insanlığın, duygu ve düşüncelerini anlatmasına olanak bırakmayan sorunlarla karşı karşıya kalacağı bir çağ başlıyor.

her şey kötüye gidiyorken yapılacak tek şey anlamsız oyunlar oynamaktır.

eğri bir yüzeyde dik bir doğru alınamaz! dürüst olmayan bir toplumda, böyle bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.

insanın birini sevebilmesi için onu kendi kafasında biraz büyütmesi gerekir.

insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!

insanları mutluluktan koparan, çoğu kez bir sürü saçma sapan şeydir.

cenneti düşleyip duran insanlar var ya.. ayakları bir ucundan basmayagörsün, bir anda tüm hevesleri kayboluverir.

biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir.

bir erkeği yeterince tanımanın en iyi yolu yatakta beraber olmaktır.

insan hiçbir şey yapmadığı sürece, kendini bir şey sanıyor. sonra işin içine girince, salt kendi yazdıklarıyla ilgileniyor. kendini başkalarıyla kıyaslamakla artık vakit kaybetmiyor.

gazetecilerle konuşmaktan sakınmak gerek. onlara göre yaşamın tek anlamı kariyer yağmaktır. çalışma, başarıya giden yolda bir araçtan başka bir şey değildir! başarıysa toz kaldırmak ve yeterince para kazanmak! onlara başka bir düşünce biçimi kabul ettirmek olanaksız.

insan kara cahil olunca, nedense kendini pek yürekli sanır.

insan sardalyelerin fiyatını düşünmeden de deniz kenarında gezinebilir.

insanlar artık dehşet içinde yaşamadıklarından olacak, her şeyi kendilerine yeniden dert edinmeye başladılar.

insan yaşamında önceden çizilmiş yollar yoktur.

zenginlik her zaman ortadadır; gözler önündedir yani.. yoksulluk ise daha özeldir, daha kendine dönüktür.

mutluluk ile mutsuzluk arasında sanıldığından çok daha az fark vardır.

yaşamayı sürdürmek sadece nefes almayı sürdürmek değildir. kimse kayıtsızlıkla yaşamayı beceremez; bazı şeyleri seversin, bazılarından da nefret edersin; öfkelenir ya da hayranlık duyarsın. bu, yaşamın değerlerini kabullendiğinin bir kanıtıdır.

anarşist olmak da bir tür konformizmdir.

aşk gibi duygular aldatıcıdır. dostluk ise yaşam gibi geçicidir. ama nefret, birini yakaladı mı bırakmaz  ve ölüm kadar kesindir.

aşka hem karşı koymaya çalışmak hem de onu sürdürmek oldukça tuhaf bir duygudur.

hiçbir risk almayan, hiçbir şey elde edemez.

bazı insanlar vardır, nasıl kitap yazılması gerektiğini anlatır durur; bazıları da yazar! ne garip ki aynı insanlar değildir bunlar.

ünlü birinin gölgesinde yaşamak kadar sakıncalı bir şey yoktur; insan tüm gücünü yitirir.

geçmişimin küllerini gülerek rüzgara savurmaktansa, ölesiye acı çekmek daha iyi.

insan gülüyormuş gibi yapar; ama son kaçınılmazdır; geçmiş asla olduğu gibi korunamaz.

dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

volange: insanoğlu ilgi gösterilmeye layık değildir.

savaş ölüm gibidir ve ona hazırlıklı olmanın hiçbir anlamı yoktur. ama uçak başaşağı gitmeye başlayınca, dehşete kapılmış bir yolcu olmaktansa, durumu kurtarmaya çalışan bir pilot olmayı yeğlerim.

bazı şeyleri zamanında feda edersek, ileride bize acı vermelerini engellemiş oluruz.

her birimiz yalnızız! kuruyan tenlerin altında donup kalan damarlarıyla, giderek yıpranan ciğerleri, böbrekleri ve çekilen kanıyla; içinde taşıdığı, sinsi sinsi hazırlanarak onu başkalarından ayıran ölümüyle, her insan yalnızdır.

29.09.2010

uzun lafın kısası

edith wharton: fikirlerin yarattığı hava, nefes almaya değer tek havadır.

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

g.b. shaw: allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

joyce carol oates: bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

ernst haeckel: üstün insanla sıradan insan arasındaki mesafe, sıradan insanla maymun arasındaki mesafeden büyüktür.

philipp vandenberg: hayat, beşikten ölüm yatağına kadar, istekler ve arzular yığınıdır.

fay weldon: umudumuz ne denli büyükse, mutluluğun ne denli yakınına tırmanmışsak, o denli derine düşer ve inciniriz.

ernest hemingway: savaş, devlet politikasının başka yollardan sürdürülmesidir.

simone de beauvoir: dünyayı aydınlatan salt sevgidir sanır insan. ama sevgiyi besleyen, olanca güzelliğiyle dünyadır aslında.

eugene varlin: bir insanın başka bir insanı çalıştırması gibi bir şey sürdükçe özgürlük olmayacaktır.

adam smith: bir fabrikada hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insan yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

31.08.2010

uzun lafın kısası

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

max frisch: her üniforma insanın karakterini bozar.

feridun zaimoğlu: bir erkeğin başına gelebilecek en güzel şey, kalbinin derinliklerine bakabilecek bir kıza rastlamasıdır.

hüsnü arkan: arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.

joyce carol oates: insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.

simone de beauvoir: hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.

muriel barbery: hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.

ernest renan: din ayırır, akıl birleştirir. semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.

ursula k. le guin: düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

felix nadar: yaşamak istiyorsan sıradan biri ol.

aslı erdoğan: insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür/görünmez polisler her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

31.07.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

aslı erdoğan: sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.

cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

balzac: devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.

fernand braudel: uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile hakikatin söylenmesi gerekiyor.

juli zeh: doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.

irvin yalom: zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.

muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

pierre assouline: hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

simone de beauvoir: insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!

29.06.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

aslı erdoğan: yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

juli zeh: bir güvenlik sistemini hayattan vazgeçmiş insanlardan daha çok korkutan bir şey yoktur. bu durum onları durdurulamaz kılar.

elia kazan: insanların içine düştükleri en zararlı ve aldatıcı yanılgılardan biri, bir defada yalnızca bir kişiyi fiziksel olarak sevebilecekleri kanısıdır.

muriel barbery: nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

erich auerbach: dinler, halkın saflığına dayanan kaba ikiyüzlülüklerden ibarettir; insanları, budalalıklarını istismar eden bir avuç açıkgözün boyunduruğu altına koymaktan başka bir işe yaramaz.

g.b. shaw: her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

ursula k. le guin: erkeğin istediği özgürlüktür. kadının istediği mülkiyettir. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. bütün kadınlar mülkiyetçidir.

pierre assouline: eğer gülüyorsan herkes seninle güler; ağlarsan yalnız ağlarsın.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

cemil sena: bazı mağlubiyetler vardır ki asildir; bazı galibiyetlerin de sefil olduğu gibi.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

29.04.2010

uzun lafın kısası

marcel proust: yeryüzünde haz kadar sınırlı bir şey yoktur.

frank zappa: mutlu, zihinsel açıdan sağlıklı bir çocuk yetiştirmek isteyen herkese verebileceğim en iyi tavsiye şudur: onu dinsel kurumlardan mümkün olduğunca uzak tutun.

gene merton: yeryüzündeki tek gerçek mutluluk, kendi sahte kimliğimizin zindanından kaçabilmektir.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

jiddu krishnamurti: bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz.

juli zeh: insan başka hiçbir şeye şiddet kadar çabuk alışmaz.

edwin fuller torrey: kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

napolyon: ahlaksızlıkların en büyüğü, insanın bilmediği bir işi yapmasıdır.

ahmet hamdi tanpınar: aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde. fakat daima ödersiniz.

simone de beauvoir: zaman zaman kalplerde bir ateş yanar; yaşamak dedikleri budur.

fernando pessoa: yanılıyordu vergilius. en çok anlamak yoruyor bizi. yaşamak, düşünmemektir.

forrest carter: uzakta bir yerde, hatta büyük sularda ölürsen, dağlıysan, yas tutan güvercin tarafından hatırlanacağını bilirsin. bunu bilmek bir insana huzur verir.

31.12.2009

uzun lafın kısası

louis althusser: bir sabah, seçiminin tutsağı olarak uyanır insan.

lord acton: güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır.

gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.

iris murdoch: alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.

matsuo basho: anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur; öyleyse kişi yalnızdır.

margaret atwood: her hayat, daha yaşanırken bile bir çöplük gibidir; bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.

narayana: dar kafalı "bu bendendir, bu yabancıdır." diye düşünür. geniş düşünceli olanlar ise tüm dünyayı kendi ailesi olarak görürler.

simone de beauvoir: eğri bir yüzeyde dik bir doğru alınamaz! dürüst olmayan bir toplumda, böyle bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.

sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.

mine söğüt: kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "neden?"

vasili grossman: yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.

nihat behram: bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.