novalis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
novalis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.07.2018

doğu yolculuğu

hermann hesse

"nereye bu yolculuk peki? evimize, hep evimize." (novalis)

bütün dünya tarihi çokluk resimli bir kitaptan başka şey değildir. insanların en güçlü ve gözü hiçbir şey görmeyen bir özlemini yansıtır: unutma özlemi.

annelerde de durum böyle değil midir? çocukları dünyaya getirip onlara süslerini

verdikten, güzelliklerini ve güçlerini bağışladıktan sonra kendileri gösterişsiz ve silik kimseler olup çıkarlar. bundan böyle kimse arayıp sormaz onları.

uzun yaşamak isteyen her varlık başkalarına hizmet etmek zorundadır. başkalarım buyruğu altına almak isteyenlerin ömrü ise uzun olmaz. başkalarına hükmetmek için doğmuş az insan vardır. bunlar bu işi yaparken neşe ve sağlıklarını yitirmezler. hırs ve tamahla hükümdarlık mevkine yükselenlere gelince, bunların tümü hiçlikte son bulur.

yaşantı açlığından sonra insandaki en güçlü açlık unutma açlığıdır.

yeni gelen her kuşak kendinden önceki kuşağın önemli bulduğu şeyleri yasaklara, sükutla geçiştirip örtbas etmelere, alay edip eğlenmelere başvurarak belleklerden silip atmaya çalışmıyor mu? yıllar yılı süren, tüyler ürpertici bir savaşın bütün uluslarca yıllar yılı unutmalara, inkârlara, bilinç dışına itmelere ve hokus pokus ortadan kaldırmalara konu edildiğini görüp yaşamamızın üzerinden topu topu ne kadar zaman geçti? ve şimdi bu uluslar, biraz toplanıp kendilerine geldikleri şu sıra, birkaç yıl önce başlarının altından çıkan ve başlarına gelen kötülükleri sürükleyici savaş romanları aracılığıyla yeniden amınsamaya çalışmıyor mu?

savaşa katılanların hepsinin de savaşı yaşadığı söylenemez asla. hatta pek çok kişi savaşı gerçekten yaşamış olsa bile, sonradan onu unutmuştur.

"sözcükler gizli anlamı ele geçirmeye elverişli şeyler değildir; her zaman biraz değişik gösterirler bu anlamı, biraz çarpıtır, biraz aptalca bir kimlikle donatırlar. evet -bu kadarı da iyidir yine, bir kimsedeki hazine ve bilgeliğin bir başkasına budalalık gibi görünmesine de doğrusu bir itirazım yoktur." (siddharta)

insanların bütün yaptıklarını bencil içgüdülere dayandıran hekim ve psikologlar belki de haklıdır.

umutsuzluk, insan yaşamım kavramaya ve haklı göstermeye yönelik her ciddi girişimin sonucu olarak açığa vurur kendini. umutsuzluk erdemle, adaletle, mantıkla yaşamaya ve yaşamın zorunluluklarım yerine getirmeye yönelik her ciddi girişimin bir sonucudur. umutsuzluğun bu yakasında çocuklar, öbür yakasında büyükler bulunur.

"uzaklara yolculuk eden bir kişinin 

yaşadıkları gerçek diye beklediklerinden uzaktır 

çokluk dönüp gelende yurduna 

sağda solda anlattıkları uydurma sayılır

ve palavracıya çıkar adı

gözleriyle görmediği, hissetmediği şeylere inanmaz insanlar 

kapalıysa gönül kapıları

biliyorum görüp geçirmemiş toy kişilerin 

benim anlatacaklarıma da yoktur pek inanacakları."

23.09.2017

düşlem

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

17.06.2017

jorge luis borges

andre maurois

borges yalnızca küçük denemeler ya da kısa hikayeler yazmakla yetinmiş büyük bir yazardır. kısalıklarına karşın, yazdıklarının olağanüstü zekice ve ince buluşlarla dolu olması, üslup açısından son derece inceden inceye hesaplanmış, neredeyse aritmetik bir kusursuzluk taşımaları, ona "büyük" sıfatını yakıştırmamıza yetmektedir.

arjantin'de doğan ve duygu ve düşünüş açısından tam bir arjantinli olan ama kaynakları tüm dünya edebiyatında bulunan borges'in tinsel vatanı yoktur. onun edebiyattaki yerini saptamaya çalışırken yalnızca kimi benzersiz ve kusursuz eserleri aklımıza getirmek durumunda olmamız, borges'in öneminin en iyi kanıtıdır. borges, kafka ve poe'yla, bazen da henry james'le akrabadır, paradokslarını kişisel metafiziğine yansıtması onun valery'le birinci dereceden akraba olmasını sağlar.

sayısız denecek kadar çok ve beklenmedik esin kaynağı vardır. borges her şeyi, özellikle de günümüzde kimsenin okumadığı şeyleri okumuştur: kabalacıları, iskenderiyeli düşünürleri, orta çağ düşünürlerini.. okuduklarından biriktirdiği bilgi derin değilse de -daha çok kıvılcımlar çaktırmak, parlak fikirler bulup çıkarmak için yararlanır bu bilgiden- son derece geniştir. örneğin pascal, "doğa, merkezi her yer, çevresiyle kapsanamayacak kadar geniş olan bir küredir." demiş değil mi; borges bu benzetmenin izini sürer, çağlar boyunca aldığı biçimleri saptar. giordano bruno'nun 1584'te şunları söylediğini bulur çıkarır: "evrenin tümüyle bir merkez noktası, bir orta nokta olduğunu ya da evrenin merkez noktasının ya da orta noktasının her yer, çevresinin ise kapsanamayacak kadar geniş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz." öte yandan giordano bruno, 12. yüzyılda yaşayan fransız dinbilimcisi alain de lille'in bir eserinde coepus hermeticum'dan (3. yüzyıl) ödünç alınmış şu tanımı okumak şansına ermiştir: "tanrı, orta noktası her yerde ve çevresi kapsanamayacak kadar geniş olan, varlığı akılla kavranabilir bir küredir."

çin, arap ya da mısır kültürlerinde böylesi araştırmalara girişmek borges'e büyük hazlar verir ve hikayelerinin konularını bulup çıkarmasını sağlar. ustalarının çoğu ingiliz'dir. wells'e büyük bir hayranlık duyar ve oscar wilde'in onu "bilimsel bir jules verne" diye nitelemesi karşısında küplere biner..

büyük ve kalıcı olan her kitapta belirsizlik, çok anlamlılık vardır, der borges; kitap, okurunun çehresini belirginleştiren bir aynadır; ama yazar eserinin önem ve anlatımından habersizmiş gibi davranmalıdır. borges'in yazarlığının dört başı mamur tanımıdır bu. "tanrı dinbilimle uğraşmamalı, yazar da insana özgü akıl yürütmelerle sanatın bizden beklediği imanı yok etmemeli." wells'e olduğu kadar, düşsel korku hikayeleri yazarı ve polisiye hikayenin babası poe'ya ve chesterton'a da hayrandır. kafka ise borges için doğrudan bir esin kaynağı olmuştu. şato'nun yazarı borges de olabilirdi; ne var ki, o bu romanı hem o şahane tembelliğinden, hem de kusursuzluk tutkusundan dolayı, on sayfalık bir hikayeye sığdırırdı. kafka'nın öncülleri kimdi derseniz, borges'in bilgi dağarı size onların elealı zenon, kierkegaard ve robert browning olduğunu söyleyecektir. bu yazarların hepsinde biraz kafka vardır, ama eğer kafka diye bir yazar var olmamış olsa, hiç kimse bunun farkına varmayacaktı - buradan da şu son derece borgesçi paradoksa varılır: "her yazar kendi öncüllerini yaratır."

ona esin kaynağı sağlayan yazarlardan biri de ingiliz yazarı john william dunne'dır. dunne zamanı konu edinen garip kitaplar yazmış; bunlarda geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğin, rüyalarımızın da kanıtladığı gibi eşzamanlı olarak var olduklarını öne sürmüştür. (schopenhauer, diyor borges, yaşamımızla rüyalarımızın aynı kitabın sayfaları olduğunu yazmıştır; onları sırayla okumak yaşamaktır, şöyle bir karıştırmaksa rüya görmek.) öldüğümüzde yaşamımızın bütün anlarını yeniden keşfedecek ve onları rüyalarda olduğu gibi keyfimizce bağdaştırabileceğiz. "tanrı, dostlarımız ve shakespeare yardım edeceklerdir bize." borges'e en büyük keyfi veren şey, zihinle, rüyalarla, uzam ve zamanla böyle oynamaktır işte. oyun ne kadar karmaşıklaşırsa o kadar çok keyif alır. sırası gelince rüyayı görenin de rüyası görülebilir. "zihin rüya görüyordu, gördüğü rüya dünyaydı." demokratius'tan spinoza'ya, schopenhauer'dan kierkegaard'a kadar bütün düşünürlerde paradoks niteliği taşıyan entelektüel olasılıkları arar durur borges.

novalis'in şu sözlerini aktarır borges: "en usta büyücü, sanrılı düşlerini bağımsız varlıkları olan hayaletler gibi gösterecek kadar güçlü bir büyüyü kendi kendisine yapabilen büyücüdür herhalde. yoksa bizim başımıza gelen de bu mu?"

borges'in hikayelerinde çatallanan yollar vardır, başka koridorlara çıkan koridorlar göz alabildiğine uzar gider. borges bu imgeleri neden-sonuç zinciri boyunca sonsuza kadar yol alan (sonsuzluğu bir türlü tüketmeyen) ve belki de insanlıkdışı bir şey olan kader karşısında şaşırıp kalan insan düşüncesini simgelemek için kullanır. peki neden gezinip durmalı bu labirentlerde? gene estetik nedenler için; çünkü hep şimdiki zamanda var olan bu sonsuzlukta, bu baş döndürücü simetrilerde trajik bir güzellik gizlidir. biçim, içerikten daha önemlidir.

borges'i valery'e bağlayansa özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır. "aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir."

borges'in buluşları hep son derece arı, son derece bilimsel bir üslupla kaleme alınır. bu da bize "valery'i doğuran mallarme'yi doğuran baudelaire'i doğuran" poe'yu hatırlatır ki, borges'i doğuran da poe'dan başkası değildir. borges'i valery'e bağlayansa, özellikle sarsılmazlığı, kararlılığıdır.

"aşık olmak, yanılgıdan uzak olmayan bir tanrının dinini yaratmak demektir." art arda yığdığı hikaye kipini sık sık kullanmasıyla bazen flaubert'i, sıfatlarının benzersizliğiyle st. john perse'i hatırlatır. "bir kuşun avuntu bulmaz çığlığı."

bunların hepsi bir yana, borges üslubunun düşünceleri gibi son derece özgün olduğuna da işaret etmek gerek. tlönlü metafizikçiler için şunları söyler: "tlönlü metafizikçiler gerçeğin, hatta gerçeğe benzerliğin bile değil, daha çok şaşırtıcı olanın arayışı içindedirler."

borges'in büyüklüğü ve sanatı bundan daha iyi özetlenemez.

13.01.2016

yalnızlık dolambacı *

octavio paz

cennet diye bir şey varsa eğer, şimdi ve buradadır, bedensel kucaklaşmadadır; yoksa zamandan ve bedenden yoksun öteki dünyada değil.

novalis: şiir, insanın doğal dinidir.

bilmek, bilineni değişime uğratan bir eylemdir.

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir; demokrasiden yoksun bir özgürlük de hayalden başka bir şey değildir.

"her şey boştur; çünkü her şey doludur. söz konuşmaz; çünkü konuşan, yalnızca suskunluktur." (sunyata)

özgürlük su kadar değerlidir ve üzerine titremediğimiz takdirde aynen su gibi akıp gider.

her şey bize bir konuda hizmet eder ve hepimiz birer aracızdır.

alışılmamışın ortaya çıkmasını sağlamanın bir yöntemi de, normal bir nesneyi hep ait olduğu yerden alıp başka bir yere koymaktır.

şiirle tarih, birbirlerini tamamlarlar; ancak bunun koşulu, şairin belli bir mesafeyi korumayı bilmesidir.

kendimize geri dönmenin koşulu, önce kendimizden çıkıp uzaklaşmaktır; ama boşlukta yitip gitmemenin koşulu da, yeniden çıkış noktasına geri dönmektir.

* "düşler boyunca yaratmak" ile birlikte.

7.03.2014

leş

ferit edgü

aşkın ışığa gereksinimi yoktur.

novalis: yaşam, bir ruh hastalığıdır.

sen aramadığın sürece kimse seni bulmaz.

bana mutluluğu aradığını, mutluluğun peşinde olduğunu, mutluluktan başka bir şey düşünmediğini söylemiş olsaydı, ben de yalan söyleyip umut vermezdim ona. böylece o, düş kırıklığına uğramaz, ben de, yıllar sonra, pek fazla pişmanlık duymuyor olsam da, bu satırları yazıyor olmazdım.

çölü görmeyen, hiçbir şeyi görmüş sayılmaz.

yaşamın dört ana yönü değil, bin bir bilinmez yönü vardır.
bunu bilmeden ne okusan, ne yazsan az.

korkunç bir ülke burası. insanları öldürüyorlar. birkaç yazar sesini yükseltiyor. bunu da demokrasi sanıyorlar. korkunç bir ülke burası.

sanatta her şey bir kişilik sorunudur.

gerçeği öğrenmek oldum olası benim çok zamanımı almıştır.

yalnız dağ başında değil, dağ başındaki inde yaşayan ayıda bile vardır utanç. ama kentte ya da köyde kimi insanoğlunda hiç mi hiç yoktur.

savaşa gitmedim
para sahibi olmadım
ünüm, unvanım olmadı

insan yalnız yaptıklarıyla değil
yapmadıklarıyla da insandır

yıllardır
"bana yaşamımı geri ver" diyeceğim
birini arıyorum

üç sözcükten oluşan bir cümleye
"hayat buymuş demek"
sığacak denli yalındır yaşam

tüm yaşamım boyunca eksik bir şey vardı
hiçbir zaman bulup çıkaramadım

9.07.2012

bir aşk söyleminden parçalar

roland barthes

usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda, usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

jacques lacan: size arzunuzun imgesini tam olarak verebilecek olan şeye öyle her gün rastlamazsınız.

teatral bir bitişi olmayan aşk kurbanlığı yoktur; gösterge her zaman baskın çıkar.

novalis: aşk dilsizdir; yalnız şiir konuşturur onu.

öteki için yazmadığımı bilmek, yazacağım bu şeylerin hiçbir zaman beni sevdiğime sevdirtmeyeceğini bilmek, yazının hiçbir eksikliği karşılamadığını, hiçbir şeyi yüceltmediğini, tam da senin olmadığın yerde olduğunu bilmek, yazının başlangıcı budur.

victor hugo: sürgün bir tür uzun uykusuzluktur.

dünya, ötekini kendileriyle paylaşmamız gereken patavatsız komşularla doludur.

"her zaman en karanlık yer lambanın altıdır."

2.01.2010

bozkırkurdu

hermann hesse

onun bir düşün ve kitap adamı olup bir işte çalışmadığı çok geçmeden anlaşılmıştı. gündüzleri uzun süre yataktan çıkmıyor, çokluk öğleye doğru kalkıp sırtında ropdöşambr, aradaki birkaç adımlık yeri yürüyerek oturma odasına geçiyordu. okuduğu kitapların büyük bölümü bilimsel içerikli değildi, çoğunluğunu çeşitli dönem ve ulustan edebiyatçının yapıtları oluşturmaktaydı.

novalis, "insanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez." der. ne anlamlı bir söz, değil mi? yüzmek istememeleri doğal; çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler, suda değil. ve düşünmek istememeleri de doğal; çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir, ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelip suda boğulur.

daha ilk konuşmada kendisi için bozkırkurdu ismini kullanmış, bu da beni yadırgatıp rahatsız etmişti. bu ne biçim isimdi böyle? ama sonradan yalnızca alıştığım için bu ismi kabullenmekle kalmadım, kendim de düşüncelerimde hep bozkırkurdu dedim onun için, bugün bile kendisini niteleyecek daha yerinde bir sözcük bilmiyorum. yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu -başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.

bay haller'ın ruhsal hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, bay haller'ın içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.

öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk çıkıp gider elden. kuşkusuz herkes aynı ölçüde ayrımına varmaz bunun. nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan çok daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı, onun tek başına, hiç anlaşılamadan, yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta.

harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, ayrı iki insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytani, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, insan ve kurt harry'deki gibi düşmanca ve karmakarışık, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. ve hayli tedirgin bir yaşam süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre için parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. böylece acılar denizi üzerinde bütün o sanat yapıtları değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup çatlayan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar da, eylemler de, düşüncelerde ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlam içermez. bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana'nın ölü doğmuş bir yavrusudur, doğanın çılgınca ve dehşet verici başarısız bir denemesidir.

gecelerin insanı olması da bozkırkurdu'nun belirgin özellikleri arasındaydı. sabah, onun için günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıksın, aklına parlak düşünceler gelsin, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilsin. ancak öğle sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de buradan kaynaklanmaktaydı. hiç kimse yoktu ki, bağımsızlığa bozkırkurdu'ndan daha güçlü, daha ateşli bir gereksinim duyabilmiş olsun. henüz yoksulluk içinde yaşayıp ekmeğini kazanmakta zorlandığı gençlik döneminde, yeter ki karşılığında birazcık bağımsızlığına kavuşabilsin, aç gezmeyi, yırtık giysilerle dolaşmayı yeğlemişti. kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu. bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı.

güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir.

yalnızca kendilerini öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipteki kişilerden pek çoğu; hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç. "intihar eden kişi"nin -harry de böyle biriydi- ölümle pek sıkı bir ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi benini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir. bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu böyle bilmesidir. hemen her vakit ilk gençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin, hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı bu kişiler de en küçük bir sıkıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterir.

bozkırkurdu, kendisine benzeyen binlerce kişi gibi o da ölüme giden yolun her an önünde açık beklediği düşüncesinden yola koyularak gençlere özgü, hüzün dolu bir hayal oyunu yaratmakla kalmamış, aynı düşünce temeli üzerinde kendisini avutacak, kendisine destek olacak bir yapı kurup çatmıştır.

bozkırkurdu özellikle söz konusu eğilimden yaşam için yararlı bir felsefeyi zamanla kotarmasını bilmişti. darda kaldı mı başvuracağı bir çıkış yolunun önünde sürekli açık durduğu düşüncesiyle içli dışlı oluşu kendisine güç vermiş, bir merak duygusu kendisini acıları ve sıkıntıları yaşamaya yöneltmişti. pek kötü durumlara düştüğü zamanlar bazen vahşi bir kıvanç, bir çeşit oh olsun duygusuyla şöyle düşünmüştü: "bir insandaki dayanma gücünün sınırını merak ediyorum doğrusu! baktım ki katlanılabilirliğin sınırına ulaştım, kapıyı açıverir, esenliğe kavuşurum." intihar eden pek çok kişi vardır ki, bu düşünce olağanüstü güç sağlar kendisine.

bozkırkurdu kendi düşüncesine göre burjuva dünyasının tümüyle dışında bulunmaktaydı; çünkü ne bir aile yaşamı vardı ne de toplumsal bir hırsın sahibiydi. kendine düpedüz yalnız ve acayip biri, bazen hasta bir münzevi, bazen de dahice yeteneklerle donatılmış, sıradan yaşamın üstüne çıkmış, normalin üstünde bir kişi gözüyle bakıyordu. burjuva sınıfına mensup insanları bile bile aşağılıyor, bunlardan biri olmadığı için de gurur duyuyordu.

içlerinde pek çok parçadan oluştukları sezgisi beliren ve kişiliklerinin bir bütünlük taşıdığı kuruntusunu her dahi gibi aşarak pek çok ben'den bir çıkın oluşturduklarını duyumsayan kişiler bunu açığa vurmayagörsün, hemen çoğunluk kendilerini deliğe tıkacak, bilimi yardıma çağırıp onlara şizofreni damgasını vuracak ve böylelikle insanlığın üzerine kol kanat gererek söz konusu talihsiz kişilerin ağzından gerçeğin sesini işitmek zorunda kalmamasını sağlayacaktır.

ben'inin hayali bütünlüğünün kapsamını genişleterek ikiliğe dönüştürebileceği bir düzeye gelen biri, bu konumuyla neredeyse dahiliğe ulaşmış demektir, en azından eşine seyrek rastlanır ilginç bir istisna oluşturur. ne var ki, en naifi de içinde olmak üzere hiçbir ben gerçekte bir bütünlük taşımaz, her ben çok yönlü bir dünyadır, yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kalıtsal ögelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır. bu karmaşaya bütünlük taşıyan bir nesne gözüyle bakması, sanki yalın ve sağlam bir biçime sahip, açık seçik hatlarla belirlenmiş bir nesne gibi ben'inden söz açması her insanın içerisine düşmekten kurtulamadığı bir yanılgı, bir zorunluluktur, adeta solumak ve yemek yemek gibi yaşamın bir dayatmasıdır.

insan süreklilik taşıyan, yerinden oynatılamaz bir yapı değildir; daha çok bir deneme, bir geçittir, doğayla us arasındaki dar ve tehlikeli bir köprüdür sadece.

burjuvazi "kişilik" diye nitelediği şeye göz yumar, hoş görüp katlanır buna; ama beri yandan kişiliği "devlet" denen semenderin eline teslim eder, her ikisini sürekli birbirine karşı koz olarak kullanır. burjuvazinin sonradan uğruna anıtlar dikeceği kimseleri kafir diye ateşte yakmasının, katil diye ipe çekmesinin nedeni de budur.

yıllardan, çetin ve amansız yıllardan sonra bir ara koyu bir yalnızlık ve zahmetli bir disiplin içinde kendime perhizkar -manevi, yeni bir yaşam ve ideal kurup çatmış, soyut düşünsel egzersizlere ve sıkı şekilde düzenlenmiş meditasyonlara başvurarak yaşamımı yeniden belli bir dinginlik ve yüceliğe kavuşturmuştum ki, bu varoluş biçimim de yine yıkılıp gitti, o soylu ve yüce anlamını yitirdi bir anda; çılgınca ve yorucu gezilere çıkarak bir kez daha dünyayı gezip dolaşmaya koyuldum, yeni çileler, yeni suçluluklar zamanla üst üste yığıldı. ve her defasında bir maskenin alaşağı edilmesinden, bir idealin yıkılmasından önce tüyler ürpertici bir sessizliği ve boşluğu yaşadım, şimdi bir kez daha yaşamak zorunda kaldığım ölümcül boğuşmayı, yalnızlığı ve çevreyle ilişkisizliği, sevgisizliğin ve umarsızlığın bu boş, ıssız cehennemini.

eskisi gibi burjuvazinin çizdiği sınırlar içinde yaşasam bile tüm duygu ve düşüncelerimle bu dünyanın ortasında yine de bir yabancıya dönüştüm. din, vatan, aile, devlet gözümde değerini yitirdi, beni şuncacık ilgilendirmez oldu, bilimin, loncaların, sanatların büyüklük taslamasından tiksiniyordum; görüşlerim, beğenim, bir zaman yetenekli ve sevilen bir adam olarak parlayıp öne çıkmamı sağlayan düşüncelerim gereken ilgiden yoksun kalmış, kendi haline terk edilmiş, herkesi huylandırmaya başlamıştı. bütün o büyük acılara mal olan değişimlerin sonunda pek küçük bir şey ele geçirebilmişsem, bedelini ağır şekilde ödemek zorunda kalmıştım. bir değişimden ötekine yaşamım daha sert, daha çetin, daha yalnız ve tehlikelere açık bir durum almıştı. nietzsche'nin güz şarkısı'ndaki gibi beni giderek solunmaz nitelik kazanan bir hava içine sürükleyen yolda daha fazla yürümeyi arzulamam için hiçbir neden yok.

intihar aptalca, ödlekçe ve sefil bir eylemmiş, övülmeyecek, yüz kızartıcı bir çıkış yoluymuş, varsın olsun; bu acılar değirmeninde öğütülmekten insanı kurtaracak en aşağılık çare bile yürekten özlenmeye değerdi, büyüklük ve kahramanlık oyununa yer yoktu bu konuda; geçici küçük bir acıyla akıl almayacak kadar yakıp kavurucu sonsuz acı arasında kısaca bir seçme yapmam gerekiyordu. öylesine eziyetli, öylesine kaçık yaşamımda sık sık o soylu don kişot gibi davrandım, onuru rahatlığa, kahramanlığı mantığa üstün tuttum. yeter artık, bitsin bu!

yüzümü sabunlarken, bugünkü gömütlük ve yabancı ölünün tabutunu iplerle indirdikleri çukuru anımsadım. gözlerimin önünde can sıkıntısıyla bekleşen hıristiyan kardeşlerin asık suratları canlandı. ne var ki, bu bile beni güldürmeye yetmedi. bana öyle geldi ki, o pis balçık çukurun başında vaazda bulunan rahibin aptalca şaşkın sözleri, yaslılar topluluğunun aptalca şaşkın mimikleri, demirden ve mermerden haç ve levhaların kasvetli manzarası, tel ve camdan yapılmış yalancı çiçeklerin arasında yalnızca tanımadığım adam gömülmeyecek ve yarın ya da öbür gün yalnızca ben kaldırılıp çukura bırakılmayacak, törene katılanların şaşkın bakışları ve ikiyüzlülükleri arasında o pis çukurda son bulmayacak, tüm çabalarımız, tüm uygarlığımız, tüm inancımız, alabildiğine hasta düşmüş kıvancımız ve yaşam isteğimiz, her şey çukuru boylayacaktı. kültür dünyamız bir gömütlüktü. isa ve sokrates, mozart ve haydn, dante ve goethe gömütlüğün paslanmış tabelaları üzerindeki isimlerden başka şey değillerdi artık, çevrelerinde alık alık dikilmiş yas tutan ikiyüzlü insanlar, bir zaman kutsal bildikleri demir tabelalara hala inanabilseler neler vermeyecek, bu batıp gitmiş dünyada ağızlarından yas ve umarsızlık içeren dürüst ve ciddi bir sözcük çıkabilse neler vermeyecek olan, gelgelelim mezarın başında şaşkın şaşkın sırıtarak dikilmekten başka ellerinden bir şey gelmeyen insanlar!

fazla dindarlık zaman ister; hatta daha da fazla bir şeyi, zamandan bağımsızlığı gerektirir. ciddi olarak hem dindarlığı elden bırakmayıp hem gerçeğin içinde yaşayamazsın.

ne bileyim, bir hayvana bak şöyle, bir kediye, bir köpeğe, bir kurda; hatta hayvanat bahçesindeki o canım, büyük hayvanlardan birine, bir pumaya örneğin ya da bir zürafaya bir bak. göreceksin ki hepsi de kusursuz yaratıklardır. hiçbir hayvan yoktur ki, bir ara şaşırsın da ne yapıp edeceğini, nasıl davranacağını bilmesin. hiçbiri sana yaranmak, kendini sana beğendirmek gibi bir amaç peşinde koşmaz. tiyatro nedir bilmez hayvanlar. nasılsalar öyledirler. taşlar, çiçekler gibi tıpkı ya da gökteki yıldızlar gibi. çokluk üzgün bir görünümleri vardır hayvanların. bir insan çok üzgünse, dişi ağrıdığı ya da para kaybettiği için değil, her şeyin gerçekte nasıl, yaşamın nasıl bir şey olduğunu hissettiği için üzgünse, gerçekten üzgün demektir; işte o vakit biraz hayvana benzer, o zaman üzgün görünür; ama her zamankinden daha gerçek ve güzeldir bu üzüntü.

iyi bir şey, ideal bir şey uğruna savaşıp amacına ulaşacağını sanman hayatını daha çok sığlaştırır. idealler ulaşılmak için mi vardır? bizler, biz insanlar ölümü ortadan kaldırmak için mi yaşarız? hayır, yaşamamızın nedeni ölümden korkmamız, sonra da onu yine sevmemizdir; özellikle ölümün varlığından dolayı elimizdeki birazcık yaşam bazen kısa bir süre işte öylesine güzel ışıldayıp durur.

başlangıçta koyu bir günahkar yaşamı sürmüş pek çok ermiş vardır, günah da ermişliğe götüren bir yol işlevi görebilir; günah da, kötülük de. evimize varmamız için pek çok pislik ve saçmalık içinden bata çıka yürümemiz gerekiyor. üstelik bize yol gösterecek kimsemiz de yok, tek kılavuzumuz içimizdeki özlemdir.

maria'yla hermine bana bu bahçeyi tüm masumiyetiyle göstermişti, bir şükran duygusuyla konuğu olmuştum bu bahçenin. ne var ki, çok geçmeden bahçeden çıkıp yeniden yola koyulmam gerekmişti, benim için fazlasıyla sevimli ve sıcaktı bu bahçe. yeniden yaşamın tacına talip olmak, yeniden yaşamanın sonsuz suçunun bedelini ödemek alnıma yazılmıştı benim. kolay bir yaşam, kolay bir sevgi, kolay bir ölüm, bunlar asla bana göre değildi.

yüksek düzeyde bir mizah yeteneğine kavuşmanın başlıca koşulu, kendi şahsını bundan böyle ciddiye almamaktır.

ileride kendiniz yaşamınızın oyununa dilediğiniz biçimi verebilir, dilediğiniz gibi onu canlandırır, karmaşık duruma sokar ve zenginleştirebilirsiniz, bu sizin elinizde. nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.

4.11.2009

su ve düşler

gaston bachelard

rüyalar ve düşler kimi ruhlar için güzelliğin maddesidir.

nesnelerle derin düşler kuramayız. derin düşler kurmak için maddelerle düş kurmak gerekir. aynayla yola çıkan bir ozan bütün şiirsel deneyimini vermek istiyorsa pınarın suyuna varmalıdır.

shelley: su, üstüne gökyüzünün görüntüsünün kazındığı bir değerli taşa benzer.

friedrich schlegel: şunu kesinlikle biliyoruz ki, dünyaların en güzelinde yaşıyoruz.

güzeli görmek için güzel olmak gerekir.

üç nokta işaretleri metnin 'ruh çözümlemesini' yapar.

lessius: safra (ateş) etkisindeki kimselerin rüyaları ateşle, yangınla, savaşla, katliamla doludur; melankoli (toprak) etkisinde olanlarınki gömülmelerle, mezarlarla, korkunçluklarla, kaçışlarla, çukurlarla, her tür hüzün verici şeyle doludur; sümük (su) etkisinde olanlarınki göllerle, ırmaklarla, sellerle, batan gemilerle doludur; kan (hava) etkisinde olanlarınki uçan kuşlarla, koşularla, şölenlerle, konserle, söylemeye bile cesaret edilemeyecek şeylerle doludur.

imgelem gerçekliğin birtakım imgelerini oluşturma yetisi değildir; gerçekliği aşan, gerçekliği mırıldanan birtakım imgeler yetisidir. bir insanüstülük yetisidir. bir insan, insanüstü bir konuma eriştiği ölçüde insandır. bir insanı, onu insanlık koşulu'nu aşmaya iten bütün eğilimlerle tanımlamak gerekir.

kuğu parlak sularda seyredilirken kadındır; hareket halindeki imgesiyle erkektir.

nehrin işlevi, kadın çıplaklığını çağrıştırmaktır.

kuğu, yazında çıplak kadının yerine geçer.

madde, biçimin bilinçaltıdır.

ruhumuzun geçmişi derin bir sudur.

onda derin düşüncelere dalarak geçirilen her saat pişmanlıkların suyuna kavuşacak canlı bir gözyaşı gibidir; zaman doğal saatlerden damla damla akar; zamanın canlandırdığı dünya ağlayan bir melankolidir.

üzüntüyle duyduğumuz acı her gün öldürür bizi; bu acı, dalgaya düşen gölgedir.

zenginleşen ağırlaşır da. bunca yansıma ve bunca gölgeyle zenginleşen su da artık ağır bir sudur.

eğer su, bilinçaltı için temel maddeyse, toprağa egemen olmalıdır. toprağın kanıdır zaten. toprağın yaşamıdır. bütün manzarayı kendi yazgısına doğru sürükleyecek olan sudur.

yalnızca bir yerde sevebildim, ölüm nerede
soluğunu güzelliğinkine karıştırıyorsa orada (edgar allan poe)

insan sevdi mi, hemen ardından hayranlık duyar, korkuya kapılır ve korur.

çayır, nehrin eseri olarak, kim ruhlar için başlı başına bir hüzün izleğidir.

yazık ki, insanoğlu o kadar kusursuz bir usa sahip değil. yararlı olanı da en az doğru olan kadar güç keşfediyor.

bu çerçevede, kıyıdan canlı olarak suya atılmış çocukların sulardan kurtulduklarında, neden bir anda mucizevi varlıklara dönüştükleri anlaşılabilir. suları geçerek ölümü de geçmiş olurlar. böylelikle kentler kurabilir, halkları kurtarabilir, dünyayı yeniden yaratabilirler.

edgar allan poe: bazen, bana yabancı olmayan nesnelerin izlenimi, tıpkı bir şimşek gibi zihnimden geçer sanki, belleğin su üstünde kalmış bu karaltılarına hep ihtiyar yabancı söylencelerin ve çok eskilerde kalmış yüzyılların açıklanamaz bir anısı karışır. 

uykumuzda söylencelerdir düş gören..

suyu, kadını ve ölümü içinde sentezleyen imge dağılamaz.

su gececidir. onun yanında her şey ölüme doğru gider. su gecenin ve ölümün bütün güçleriyle konuşur. ay suyun tözüne, onu bozacak bir etkiyle girer. uzun süre ay ışığına maruz kalan su zehirlenmiş bir su olarak kalır.

insan durgun bir suyun yanında düş kurmuş olmanın doğurduğu hastalıktan hiçbir zaman iyileşmez.

edgar allan poe: ruhum durgun bir dalgadır.

christopher marlowe: ey ruhum, küçük su damlacıklarına dönüştür kendini ve hiç bulunamayacak şekilde okyanusa düş.

novalis: su ıslak bir alevdir.

gecenin karıştığı su uyumak istemeyen eski bir pişmanlıktır.

canavar, geceleyin, gülen bir denizanasıdır.

victor hugo: her şeyin biçimi bozulur, biçimsiz olanın bile.

göz bile, arı görüş bile katı cisimlere bakmaktan yorulur. biçim bozukluğunu düşlemek ister. görüş gerçekten düşün özgürlüğünü kabul ederse, her şey canlı bir sezginin içine akar.

kül nasıl ateşin tozuysa, çamur da suyun tozudur. çamur en çok değer yüklenmiş maddelerden biridir. su, bu biçimiyle, toprağa sakin, ağır ve güvenli verimlilik ilkesini getirmiş gibi görünür.

yaratmak için her zaman su ile toprağın birleşmek üzere buluştukları bir kil, esnek bir madde, bulanık bir madde gerekir.

biçimler sona erer; ama maddeler, asla. madde belirsiz düşlerin şemasıdır.

bir imgeyi sevmek, bilmeden eski bir aşk için yeni bir eğretileme bulmaktır. sonsuz evreni sevmek, bir anneye duyulan aşkın sonsuzluğuna maddesel bir anlam, nesnel bir anlam yüklemektir. herkes bizi bırakıp gittiğinde, bir yalnızlık manzarasını sevmek, acı veren bir yokluğu telafi etmektir, bizi bırakıp gitmeyen kadını hatırlamaktır. insan bütün ruhuyla bir gerçekliği sevdiği anda, o gerçeklik çoktan bir ruha dönüşmüştür bile, o gerçeklik artık bir anı olmuştur.

iyimserlik bir bolluktur.

maurice kufferath: aşk iksirinin sihirli gücünün hiçbir fiziksel rolü yoktur, onun rolü bütünüyle ruhsaldır.

gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!

ey ayna
kendi çerçevende sıkıntıdan buz tutmuş soğuk su
kaç kez, saatler boyu, ruhumda düşlerin burukluğu
senin gayya kuyusu buzunun altında
gözlerim yaprak benzeri anılarımı aradığında
kendime göründüm uzak bir gölge gibi sende
ama eyvah! bazı akşam, vakur çeşmende
dağınık rüyamı çırılçıplak tanıdım ben (stéphane mallarme)

toprağı kazarsanız, su çıkar.

chateaubriand: soylu düşünceler soylu manzaralardan doğarlar.

en olağanüstü delilikler hiçbir zaman istisnai değildir.

öykünerek buluş yapılır.

10.10.2008

kardeş fırtınalar

gültekin emre



ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik
(şükrü erbaş)

ben hep sözcüklerle baktım dünyaya
yaralandım sözcüklerle
alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya
(metin altıok)

uyuyamayacaksın
memleketin hali
seni seslerle uyandıracak
oturup yazacaksın
çünkü sen artık o sen değilsin
uyuyamayacaksın
düzelmeden memleketin hali
düzelmeden dünyanın hali
(melih cevdet anday)

intihar
bir başka yoludur
dünyada varolmanın
(jean-paul sartre)

intihardır
tek felsefe sorunu
(novalis)

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün
anıtın yok ama ülken her yer
(ahmet oktay)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

hayatın bekleme odasında bir kadın
birbirine benzeyen ölümler biriktirir
çan susar, bir kuş uçar sesinden
camlara kendini yazar bir şair
(ayten mutlu)

bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz
(şükrü erbaş)

ayrılık bilmem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğiniz acıya bu dünyada
(ahmet oktay)

denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim
(melih cevdet anday)

gece, yalnızlığımıza çekilen gökperdeyse
şiir, içindeki aydınlığımızdır
(şükrü erbaş)

zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
(gülten akın)

gurbet elde baş yatağa gelende
gayet yaman olur işi garibin
(aşık garip)

sağolasın amerikan sigarası
sağolasın ara kültür
ezik heves, görgüsüz para, özenti ve şımarıklık
kimliksiz, adressiz, mihrapsız halk
(şükrü erbaş)

aşkın kuramı olmaz
yalnız eylemi vardır
(ferit edgü)

dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği
(ahmet oktay)

bulutlardan başka bir şeyin hareket etmediği
bu esmer, bu yılgın, bu sağır düzlükte
silinir her gün biraz daha yaşamla ölüm arasındaki çizgi
(şükrü erbaş)

aşkın kışlası yataktır
aşk her zaman çırılçıplaktır
(ferit edgü)