george orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
george orwell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.05.2022

aforizmalar

~criminal minds

albert einstein: kendini hakikat ve ilme hakim olarak gören herkes tanrıların kahkahasıyla alabora olur.

george orwell: tüm dünyada yalan söylendiği bir zamanda, doğruyu söylemek devrimci bir harekettir.

norman mcclain: birlikte yaşadığımız ve sevdiğimiz kişilerin bizi yaralayacağını bilmeliyiz.

elbert hubbard: hiç kimsenin, zaten tatilde olan biri kadar tatile ihtiyacı yoktur.

rose kennedy: zaman bütün yaraları iyileştirir derler. katılmıyorum. yaralar kalır. zamanla, akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır ama asla tamamen kapanmaz.

george bernard shaw: bir amerikalının gizlilik duygusu yoktur. ne anlama geldiğini bilmez. ülkede böyle bir şey yoktur.

mahatma gandhi: eğer kalbimizde şiddet varsa; acizliğimizi gizlemek için sessizliğin örtüsüne bürünmek yerine şiddet uygulamak daha iyidir.

w.h. auden: şeytan her zaman gösterişsizdir ve genelde insandır. yatağımızı paylaşır ve masamızda yemek yer.

31.07.2021

paris ve londra'da beş parasız

george orwell

dış görünüş her şeydir.

patronu kolla, müşteriyi siktir et.

hemen her zaman sadaka alan, sadakayı verenden nefret eder. bu, insan doğasının değişmez bir özelliğidir.

insanın ilk on sekiz yılının satılabilecek bir yazıya ne malzeme ne de esin sağladığı pek görülmüş şey değildir.

zafer en uzun çarpışmayı yapanındır.

garsonluk kumardır. insan ölünceye kadar yoksul kalabileceği gibi, bir yılda servet de yapabilir. ücret vermezler. garson bahşişe bağımlıdır.

hiçbir vakit insan, talihin ne zaman güleceğini kestiremiyor.

zeki bir insan için olanaksız şey yoktur. bir insan akılla neler yapmaz ki! akıl, hiçten para yaratır. bir zamanlar bir arkadaşım vardı, bir polonyalı, tam bir dâhi. ne yapardı, biliyor musun? bir altın yüzük alır, sonra onu on beş franka rehine koyardı. bilirsin, görevliler o rehin makbuzlarını ne kadar üstünkörü doldururlar. adamın "altından" yazdığı yere "pırlantalı" ekler, on beş frankı da on beş bin frank yapardı. temiz iş değil mi? sonra o makbuzu başka birine rehin bırakıp bin frank alırdı. işte akıl diye buna derim.

insanlar aç birini görünce, onu tekmeleme isteğine kapılıyorlar.

oteller her ne kadar her şeyin tıkır tıkır işlediği akıl almaz yerler gibi görünürlerse de, gerçekte, önemli konularda, en kötü yönetilen evden daha kötüdürler. insan yiyeceğe ne kadar çok para verirse, yiyecekle birlikte o kadar çok ter ve tükürük de yemek zorunda kalır.

kötü bir restoranın en belli işareti, müşterilerinin tümünün yabancı olmasıdır.

insan bir sözcüğün kötü bir anlamı olduğu için hakaret diye kullanıldığını sanır ama, uygulamada hakaret değerle gerçek anlam arasında pek zayıf bir ilişki vardır. çünkü sözcükler, özellikle küfürler, kamunun genel eğilimi onları ne diye seçtiyse odurlar.

dervla murphy: zengin kitlesiyle yoksul kitlesi yalnızca gelirleriyle birbirlerinden ayrılır, başka hiçbir şeyle değil. ortalama bir milyonerle sırtında yeni bir giysi bulunan ortalama bulaşıkçı arasında hiçbir ayrım yoktur. eşit koşullarda yoksullarla yan yana gelmiş herhangi bir kimse bunu böyle bilir.

bana katıksız sevgimizin günlerini, dudaklarından aldığım o tatlı öpücükleri hatırlatan sevimli mektubunu ne büyük sevinçle aldım. böyle anılar, solmuş bir çiçeğin kokusu gibi, insanın kalbinde sonsuza dek kalır.

sana daha önce söylemiş miydim, dostum, eski rus ordusunda bir yahudinin yüzüne tükürmek görgüsüzlüktür. evet, bizce, bir rus subayının tükürüğü yahudinin suratına harcanmayacak kadar değerlidir.

yunanlıya güveneceğine yahudiye, yahudiye güveneceğine yılana güven; ama ermeniye hiç güvenme!

tam bir darbe oldu bu. korkunç bir düş kırıklığına uğradım; çünkü midemin yiyecek ummasına izin vermiştim. bu ise, bir insanın açken yapmaması gereken önemli bir yanlıştır.

kadınlar hiçbir zaman ya da hemen hemen hiçbir zaman kendilerinden fakir erkeğe tenezzül etmezler.

cinsel dürtü, hiç abartmadan, yaşamın asal dürtülerindendir. o dürtünün karşılıksız bırakılması, fiziksel açlık kadar çökerticidir.

yoksulluğun en kötü yanı insana acı çektirmesinden çok, hem fiziksel hem ruhsal olarak çürütmesidir. hiç kuşkusuz, bu çürümeye cinsel açlık da katkıda bulunur. bir insanın kendine duyması gereken saygıya bundan daha fazla zarar verecek bir şey de olamaz.

gerçekçi gözle bakarsanız dilenci, bir iş adamından başka bir şey değildir. öteki iş adamları gibi yaşamını, önüne hangi yol çıkmışsa o yoldan kazanan bir iş adamı. onurunu günümüzdeki pek çok insandan daha fazla satmış değildir; sadece zenginleşmenin olanaksız olduğu bir iş alanı seçme yanlışına düşmüştür.

meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız oluğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım, selamet ordusuna para vermeyeceğim, giysilerimi rehine koymayacağım, sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. bu bir başlangıç.

19.01.2020

aspidistra

george orwell

her kadın aynı kafadadır.

bütün insan türleri arasında, "çalışamıyorum" mazeretine sık sık sığınan sadece sanatçıdır.

şiir! ne boş şey! tıpkı kendi hayatının, kendi otuz senesinin boşluğu, beyhudeliği gibi.

eğer bir ölünün akrabalarının müteveffa hakkındaki gerçek düşüncelerini bilmek istiyorsanız, onun için yaptırdıkları mezar taşının ağırlığını öğrenmeniz yeterlidir.

"cennette hizmet etmektense cehennemde hüküm sürmek evladır."

hiçbir zengin, kendisini yoksul bir adam gibi göstermeyi başaramamıştır. zira para, aynı cinayet gibidir; kısa zamanda ortaya çıkar.

karl marx: "her ideoloji, ekonomik şartların ürünüdür."

daima böyledir zaten: ikinci şişeyi ısmarlamak yersizdir. bu, bir yaz günü, ikinci defa denize girmeye benzer: ilk banyo ne kadar büyük bir zevk vermiş olursa olsun, aldığınız ikinci banyo, sizi mutlaka hayal kırıklığına uğratacaktır.

bir gün gelir, her kafası çalışan insan, paranın egemenliğine başkaldırır.

31.12.2019

uzun lafın kısası

fernando pessoa:
iyi bir düşçü asla uyanmaz.

osho: bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

bertrand russell: hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum.

pascal: kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.

raoul vaneigem: tek bir insan kıyımı bile yoktur ki, doğal eğilimlere karşı kolektif ya da bireysel olarak sürdürülen kutsal bir savaştan kaynaklanmasın.

eduardo galeano: dünya giderek devasa bir karakola ve bu karakol da dünya boyutunda bir tımarhaneye dönüşüyor. bu tımarhanede deli olanlar kim? kendilerini öldüren askerler mi yoksa onlara öldürmeyi emreden savaşlar mı?

george orwell: hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

herman melville: ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

etgar keret: bu ülkede güçlü olan haklıdır; siyaset, ekonomi ya da park yeri, fark etmez. sadece kaba kuvvetin dilinden anlarız biz.

sigmund freud: dinsel doktrinlerin doludizgin hüküm sürdüğü dönemlerde insanların genellikle daha mutlu oldukları kuşkuludur, daha ahlaklı olmadıklarıysa kesindir.

halil cibran: hepimiz mahpusuz; ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

walter benjamin: insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

13.01.2019

hilda

george orwell

hilda turp gibiydi. beni faka bastırmıştı. ağlasam mı gülsem mi, bilemiyordum. açık bıraktığım arka kapıya doğru yürüdüm. hilda sapasağlam, bahçedeki patikadan eve doğru geliyordu.

akşamın sönen ışıklarında bana yaklaşırken onu seyrettim. ne tuhaf, daha üç dakika önce, onun ölmüş olabileceği düşüncesiyle soğuk terler döküyordum. hayır, ölmüş mölmüş değildi, her zamanki haliyle işte karşımdaydı. sıska omuzları, endişeli yüzü, gaz faturaları ve okul taksitleriyle bizim emektar hilda işte. ve tabii yağmurluk kokusuyla, pazartesi sendromunu da unutmamak lazım -dönüp dolaşıp kafanı vurduğun duvar ya da ebedi hakikatler. hilda'nın keyfinin pek de yerinde olmadığı belliydi. bana, kafasında bir şeyler varken hep yaptığı gibi şöyle bir baktı, böyle bir bakış ancak küçük, sıska bir hayvanda, örneğin bir gelincikte filan olabilirdi. beni gördüğü için hiç de şaşırmışa benzemiyordu.

"demek geri döndün, öyle mi?" dedi.

geri döndüğüm açıkça ortada olduğu için, buna cevap vermedim. bu arada herhangi bir hoş geldin öpücüğü filan da yoktu.

"yemek yok." diye alelacele söze devam etti. işte hilda budur. eve adımınızı attığınız anda canınızı sıkacak bir şey söylemeyi başarır. "seni beklemiyordum. sadece ekmek-peynir var -ama peynir de olmayabilir."

onun arkasından içeri girdim, yağmurluk kokularına doğru ilerledik. oturma odasına gittik. kapıyı kapatıp ışıkları yaktım. söze ilk başlayanın ben olmasını istiyordum; çünkü o zaman ipler de insanın elinde oluyor.

"anlat bakalım." dedim, "bana bu lanet oyunu niye oynadın?"

çantasını radyonun üstüne bıraktı, sahiden şaşırmış gibi bir hali vardı.

"ne oyunu? ne diyorsun?"

"o verdiğin ilandan söz ediyorum."

"ne ilanı? neler söylüyorsun, george?"

"yani, şimdi beni, o ilanı senin vermediğine mi inandırmaya çalışıyorsun?"

"tabii ki ben vermedim. neden vereyim? ben hasta masta değildim ki. böyle bir şeyi niye yapayım?"

açıklamaya koyuldum; ama biraz erken davranmıştım. çünkü gerçek birden kafama dank etti. evet, baştan sona yanılmıştım. kayıp ilanının sadece son birkaç kelimesini duymuştum; oysa belli ki, orada bahsedilen bir başka hilda bowling'di. insan rehbere baksa, yüzlerce hilda bowling bulurdu. her zamanki o aptalca yanlışlıklardan biri olmuştu gene. hilda'da, ona yakıştırdığım o muhayyile ne gezerdi? bütün bu olanlarda dikkat ettiği tek nokta, onu ölü sandığım ve ona ne kadar düşkün olduğumu anladığım beş dakika olmuştu. ama bu da olup geçmişti işte. bu arada konuşurken beni gözlüyordu ve bakışlarından, yaklaşmakta olan fırtınayı sezinliyordum. sonra birden beni, üçüncü tekil şahıs dediğim bir ses tonuyla sorguya çekmeye başladı. yani tahmin edebileceğiniz gibi, kızgın ve azarlayıcı değil de, sakin ve anlayışlı bir ses tonuyla.

"demek bu kayıp ilanını birmingham'daki otelde duydun."

"evet, dün gece, ulusal yayında."

"peki birmingham'dan ne zaman ayrıldın?"

"bu sabah, elbet."

"yani dün gece ağır hasta olduğumu duydun da yola çıkmak için bu sabaha kadar bekledin, öyle mi?"

"ama hasta olduğuna inanmadığımı söylemedim mi sana? anlatmadım mı her şeyi? bunun da bir hile olduğunu sanıyordum."

"iyi ki lütfedip de yola çıkmışsın." diyen sesten, asıl fırtınanın kopmak üzere olduğu anlaşılıyordu. ama sükunetini koruyarak devam etti:

"demek bu sabah yola çıktın, öyle mi?

"evet. 10'da yola çıktım, coventry'de öğle yemeği."

"öyleyse buna ne diyeceksin, bakalım?" diye haykırarak çantasından çıkardığı kağıt parçasını, sanki sahte bir çek ya da benzeri bir şeymiş gibi yüzüme çarptı.

sanki biri beni alıp yere savurmuştu. ama bunu tahmin etmeliydim! ne yapıp edip beni yakalamıştı. üstelik elinde kanıt da vardı, dava dosyası. bunun ne olduğunu bilmiyordum; ama benim bir kadınla beraber olduğumun belgesi olduğuna kalıbımı basardım. ipin ucu kaçmıştı. daha bir dakika önce, bir hiç uğruna birmingham'dan çağrıldığım için ben ona kafa tutarken, şimdi birden durum tersine dönmüştü. sakın bana, o anda neye benzediğimi söylemeye kalkmayın. biliyorum. her yerimde suçlu olduğum yazıyor, hem de büyük harflerle. ve aslında suçlu bile değildim! ama bu bir alışkanlık meselesi. ben daima yanlış tarafta yer almışımdır. ona cevap verirken sesime sinmiş olan suçluluk duygusunu, yüz papele bile silip atamazdım.

"ne demek istiyorsun? neymiş o elindeki?"

"okuyunca anlarsın."

alıp baktım. rowbottom's oteli'yle aynı sokakta bulunduğunu fark ettiğim bir avukatlık firmasından gelen bir mektuptu bu. "sayın bayan," diyordu, ".. tarihli mektubunuza cevaben, ortada bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruz. rowbottom's oteli iki yıl önce kapanmış ve işyerine dönüştürülmüş bulunmaktadır. burada kocanızın eşkalinde kimseye rastlamadık. muhtemelen.."

devam edemedim. durumu çakmıştım. fazlaca işgüzarlık etmiş ve her şeyi ayağıma dolandırmıştım. ufukta pek cılız bir ümit kalmıştı -genç saunders'in, ona rowbottoms'dan postalaması için verdiğim mektubu unutmuş olması. ama hilda bu ümidi de anında söndürdü.

"eee george, mektupta yazanlara ne diyeceksin? senin buradan ayrıldığın gün rowbottom's oteli'ne yazıp sordum. işte aldığım cevap. ve aynı gün, senden otelde olduğunu belirten bir mektup aldım. herhalde postalasın diye birine vermiştin. senin birmingham'daki işin işte buydu."

"ama hilda, bak! her şeyi yanlış anlamışsın. sandığın gibi değil. anlamıyorsun."

"ah, anlıyorum george. hem de çok iyi anlıyorum."

"ama hilda, bak-"

faydası yoktu. yüzüme bakmıyordu bile. kalkıp kapıya doğru yürüdüm.

"arabayı garaja sokayım." dedim.

"ah, hayır george. bu işten böyle sıyrılamazsın. burada kalacak ve söyleyeceklerimi dinleyeceksin, tamam mı?"

"ama, lanet olsun! farları söndürmem lazım. karartma vakti yaklaşıyor. ceza ödememizi istemezsin, değil mi?"

bunun üzerine gitmeme izin verdi de çıkıp farları söndürdüm. geri döndüğümde, önünde, biri avukatlardan biri benden gelen iki mektup, put gibi oturuyordu. bu arada ben sinirlerime biraz olsun hakim olmayı başarmıştım. bu yüzden bir deneme daha yaptım:

"dinle hilda. bu konuyu tamamen yanlış değerlendiriyorsun. her şeyi açıklayabilirim."

"her şeyi açıklayacağına eminim de, acaba ben buna inanır mıyım, sorun burada."

"ama hemen hüküm veriyorsun. hem durup dururken şu oteldekilere mektup yazmayı da nereden çıkardın?"

"mrs. wheeler'ın aklına geldi. ve gördüğün gibi, son derece harika bir fikirmiş."

"tabii, tahmin etmeliydim. yani demek o kahrolası kadının özel hayatımıza burnunu sokmasına izin veriyorsun, öyle mi?"

"ben izin filan vermedim. senin niyetlerin konusunda beni o uyardı. sanki içime doğmuştu. ve haklı da çıktı. o senin ciğerini okuyor george. kcoası da tıpkı senin gibiymiş."

"ama hilda-"

ona baktım. yüzü, benim başka bir kadınla beraber olduğumu sandığı her sefer olduğu gibi, bembeyazdı. başka bir kadın! keşke doğru olsaydı!

ve tanrım, beni nelerin beklediği ayan beyan ortadaydı. haftalar boyu süren dırdır ve küslük, tam sulh olduk derken gelen laf sokuşturmalar, daima geciken yemekler, neler olup bittiğini ölesiye merak eden çocuklar. ama benim asıl ağrıma giden, aşağı binfield'a gerçek gidiş nedenime hiçbir biçimde akıl erdirilemeyen o zihinsel fakirlikti. beni o anda asıl çarpan da bu olmuştu. hilda'ya, aşağı binfield'a gidiş nedenimi isterse bir hafta boyunca anlatayım, asla anlamazdı. peki ama şu ellesmere sokağı'nda bunu kim anlardı ki? ben kendimi anlayabiliyor muydum? olanlar yavaş yavaş yitip gitmeye başladı. aşağı binfield'a niye gitmiştim ki? aslında oraya hiç gitmiş miydim? bu atmosfer içinde bu çok gerçekdışı görünüyordu. zaten ellesmere sokağı'nda gaz faturaları, okul taksitleri, haşlanmış lahana ve pazartesi sendromu dışında hiçbir şey gerçek değildir.

bir deneme daha yaptım:

"bak hilda. ne düşündüğünü biliyorum. ama kesinlikle yanılıyorsun. yemin ederim."

"ah, hayır george. eğer yanılıyor olsaydım, bunca yalanı uydurmazdın, değil mi?"

anlaşılan kurtuluş yoktu.

kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. yağmurlukların kokusu öyle keskindi ki.. neden öyle kaçmıştım? geçmişin ve geleceğin hiç öneminin olmadığını bildiğim halde, geçmiş ve gelecek için neden bu kadar kaygılanıyordum? yola çıkış nedenlerim ne olursa olsun, bunların hepsini unutmuştum. aşağı binfield'daki eski hayat, savaş ve sonrası, hitler, stalin, bombalar, makineli tüfekler, ekmek kuyrukları, kauçuk coplar -hepsi giderek sönüyordu, eski yağmurlukların kokusuna gizlenmiş şu sefil tartışma dışındaki her şey.

son bir deneme daha:

"hilda! bir dakikacık dinle beni. bak, bütün bu hafta boyunca nerede olduğumu bilmiyorsun, öyle değil mi?"

"nerede olduğundan bana ne. ne yaptığını biliyorum ya. bu kafi."

"ama.. lanet olsun-"

elbette hiç faydası olmadı. beni suçüstü yakalamıştı ve şimdi hakkımda ne düşündüğünü söylemeye hazırlanıyordu. bu, birkaç saatini alabilirdi. ve daha sonra bir kıyamet daha kopacaktı; çünkü o zaman sıra bu tatil için parayı nerden bulmuş olduğuma gelecek ve benim ondan gizli gizli 17 pound biriktirmiş olduğumu keşfedecekti. yani bu tartışmanın sabahın üçüne kadar sürmemesi için hiçbir neden yoktu. artık masum rolü yapmanın da gereği kalmamıştı. tek istediğim, en kolayı neyse ona kaçmaktı. kafamdan üç olasılık geçiyordu:

a. ona gerçekten ne yaptığımı anlatmak ve ne yapıp edip onu ikna etmek.

b. hafızamı yitirmişim ayağına yatmak.

c. bir kadınla beraber olduğumu sanmasına izin verip, baş ağrısı ilacımı almak.

ama lanet olsun! hangisini seçeceğim zaten baştan belliydi.

30.07.2018

altın horoz

george orwell

iki yıl önceydi. ağabeyim paris'e gelmişti. kendisi avukattır. annem, babam beni bulmasını, yemeğe çıkarmasını söylemişler. ikimiz, birbirimizi hiç sevmeyiz ama, annemize babamıza karşı gelmezsek daha iyi olur, diye düşündük. birlikte yemek yedik. ağabeyim üç şişe bordeaux şarabı içip de kafayı bulunca kendisini oteline götürdüm, yolda da bir şişe konyak aldım.

otele gelince ağabeyime kendisini ayıltacak bir şey diye bir su bardağı dolusu konyak içirdim. içti ve hemen sızıp külçe gibi yere yığıldı. kaldırıp sırtını karyolaya dayadım. ceplerini karıştırdım. bin yüz frank varmış, aldım, hemen aşağı indim ve bir taksiye atlayıp oradan kaçtım. ağabeyim adresimi bilmiyordu. güvendeydim.

bir erkeğin cebinde para olunca gideceği yer neresidir? bordel (genelev) elbette. fakat sanmayın ki, yapı işçilerinin gittikleri o adi yerlerden birine gittim. olacak şey mi? uygar adamız biz! cebimde bin frankla, anlayacağınız gibi, zor beğenir olmuştum. aradığımı ancak gece yarısından sonra bulabildim. pek şık giyinmiş, on sekiz yaşında bir gence rastlamıştım. üzerinde smokin vardı, saçlarını amerikalılar gibi kestirmişti. bulvarlardan uzak bir yerde, sessiz bir bistroda söyleşiyorduk. iyi anlaşmıştık delikanlıyla. şundan, bundan, çeşitli eğlencelerden söz ettik. sonra bir taksiye binip gittik.

taksi tenha bir sokakta durmuştu. sokağı öteki uçtaki tek bir havagazı fenerinin titrek ışığı aydınlatıyordu. yerde, taşların arasında koyu renk su birikintileri vardı. bir yanımızda bir manastırın yüksek, dümdüz duvarı uzanıyordu. rehberim beni dar ve yüksek, harap, pencereleri kapalı bir eve doğru yöneltti ve kapıya birkaç kez vurdu. ayak sesleri, kilit şakırtıları duyuldu, kapı aralandı. dışarıya bir el uzandı. avucu yukarıya dönük, görünümü çirkin bir eldi. burnumuza dayanmış para istiyordu. rehberim ayağını kapı arasında koydu ve "ne kadar istiyorsun?" diye sordu. "bin frank" dedi bir kadın sesi, "hemen ödeyin, yoksa giremezsiniz." bin frankı uzanan avuca koydum, geri kalan yüz frankı da beni getiren delikanlıya verdim. iyi geceler dileyip uzaklaştı.

içeride bir sesin paraları saydığını işittim. sonra, siyahlar giymiş, sıska, karga gibi bir kadın burnunu dışarı uzatıp beni kuşkulu bir bakışla süzdükten sonra içeri aldı. içerisi çok karanlıktı. kireç sıvalı duvarın ufak bir kesimine çipil bir ışık veren lambasız bir gaz bekinden başka bir şey göremiyordum; o da geri kalan her şeyin büsbütün karanlığa gömülmesine neden oluyordu. kötü bir şeyler seziliyordu ve toz vardı. ihtiyar kadın, bir şey söylemeden gaz bekine bir mum tutup yaktı, önünde durduğum taş geçitten geçip taş basamaklardan çıkmaya başladı.

"haydi" dedi, "bodruma iner, istediğinizi yaparsınız. ben hiçbir şey görmeyeceğim, hiçbir şey işitmeyeceğim, hiçbir şey bilmeyeceğim. istediğinizi yaparsınız, anlıyor musunuz? istediğiniz her şeyi."

ah, beyler, size anlatmama gerek var mı, bilmem. elbette, böyle durumlarda insanın içine düştüğü o titremeyi, o yarı ürküntü yarı neşe olan şeyi siz kendiniz de bilirsiniz. ellerimle yanımı yöremi yoklayarak aşağıya indim. kendi solumamı, kunduralarımın taşın üzerinde çıkardığı tırmalama sesini duyuyordum. bunların dışında tam bir sessizlik egemendi. merdivenin alt başında elime bir elektrik düğmesi geldi. çevirdim, tavanda on iki ampullük kırmızı bir avize yandı.

meğer, sıkı durun, bir mahzende değil, yatak odasındaymışım. geniş, zengin, cafcaflı bir yatak odasında. tabandan tepeye kıpkırmızıydı. düşünün bir hanımlar, beyler! yerde bir kırmızı halı, duvarlar kırmızı kağıtla kaplı, sandalyelere kırmızı pölüş geçirilmiş, tavan bile kırmızı, her yer kırmızı, ışık sanki kan dolu kaselerden fışkırıyormuş gibiydi.

odanın ta öteki ucunda kocaman, dört köşe bir yatak duruyordu. yatak örtüsü de geri kalan her şey gibi kırmızıydı. üzerine, kırmızı kadifeden bir şey giymiş bir genç kız uzanmıştı. beni görür görmez toparlanıp dizlerini kısa eteklerinin altında saklamaya çalıştı. kapıda durmuştum. "buraya gel, piliç!" diye kızı çağırdım. korktuğunu belli eder bir ses çıkardı. bir sıçrayışta yatağın yanına gittim. elimden kaçmaya çalışıyordu, fakat boynunu kavradım. direndi, ağlayıp aman diledi; ama sıkı sıkıya tutuyordum. başını arkaya devirdim, yüzüne bir iyi baktım. belki yirmisinde vardı. yüzü ablak, çekiciliği olmayan bir yüzdü, aptal bir çocuğun yüzü. fakat boya ve pudra ile kaplıydı. kırmızı ışık altında parlayan mavi, budala gözlerinde ancak bu tür kadınlarda rastlanan o afallamış, çarpık bakış vardı. kuşkusuz, annesi babası tarafından esir gibi satılmış bir köylü kızıydı. 

hiçbir şey söylemeden kızı yataktan çekip yere fırlattım. sonra üzerine bir kaplan gibi atıldım. ah, o anın tadı, hiçbir şeye benzemez coşkusu! işte beyler, hanımlar, size anlatmak istediğim; işte aşk! gerçek aşk vardır, uğrunda çarpışılacak tek bir şey vardır; tüm becerilerinizi ve ülkülerinizi, tüm felsefe ve inançlarınızı, tüm ince sözlerinizi, yüce davranışlarınızı bir kül yığınına çevirecek, gölgede bırakacak tek şey vardır, gerçek aşk. insan bir kez aşkı, gerçek aşkı yaşadı mı, artık bu dünyada neşe hayalinden başka bir şey bulabilir mi?

gittikçe daha yabanıl bir biçimde saldırımı yineledim. kız yine kaçmaya çalıştı, yine bağışlayayım diye ağladı. güldüm. "bağışlamak mı?" dedim. ben buraya senin yalvarmanı seyretmeye mi geldim sanıyorsun? ben bin frankı bunun için mi ödedim sanıyorsun? yemin ederim, beyler, hanımlar, şu elimizi kolumuzu bağlayan başımızın belası yasa olmasa kızı o anda öldürürdüm.

ah, nasıl çığlıklar atıyordu, canını alıyorlarmış gibi acı çığlıklar. fakat işitecek kimse yoktu. paris sokaklarının altında, bir piramidin gizli odası gibi erişilemez bir yerdeydik. yaşlar kızın yanaklarından süzülürken eriyen pudra, yüzünde kirli izler bırakıyordu. ah, o bir daha geri gelmeyecek zaman! sizler, beyler, hanımlar, sizler ki aşkın bundan daha incesini yaşamamışsınız, sizin için böyle bir haz neredeyse düşlenemez bir şeydir. ben de artık gençliğimi geride bıraktığım için, -ah gençlik!- yaşamı artık bir daha hiçbir zaman bu kadar güzel olarak göremeyeceğim. bitti. evet, gitti, bir daha dönmemecesine.

ah, yoksulluk, yokluk, insanın hazlarının düş kırıklığına uğraması! çünkü, aslına bakılırsa, aşkın o en coşkun anı ne kadar sürer ki? hiç, bir an, belki bir saniye. bir saniyelik kendinden geçme, ötesi toz, kül, hiçlik.

işte öyle, bir an için o en yoğun mutluluğu, insanoğlunun erişebileceği en ulu, en ince şeyi yakaladım. o anda da bitmiş oldu. kalakaldım. elimde ne vardı? tüm yabanıl gücüm, tutkum solmuş bir gül gibi yaprak yaprak dökülüvermişti. donmuş, uyuşmuş kalmıştım; içimde belirsiz bir pişmanlık vardı. hatta, yerde ağlayan kıza bir çeşit acıma bile duyuyordum. böyle aşağılık heyecanların esiri olmak zorunda kalmamız ne kadar kötü, değil mi?

kıza bir daha bakmadım. tek isteğim oradan uzaklaşmaktı. acele acele merdivenleri tırmandım ve kendimi sokağa attım. dışarısı karanlıktı ve zehir gibi bir soğuk vardı. sokaklar bomboştu. ökçelerimin taşlar üzerinde çıkardığı ses sanki uzaklardan, bir boşluktan gelir gibiydi. tüm param bitmişti. taksiye verecek kadar bile bir şey kalmamıştı. soğuk ve boş odama yürüyerek döndüm.

işte, beyler, hanımlar, size anlatmaya söz verdiğim şey işte buydu. bu, aşk işte. yaşamımın en mutlu günü bu oldu.

11.12.2017

aslan ve unicorn

george orwell

yüz bin pound yıllık geliri olan bir insanla bir pound haftalık geliri olan bir insan arasında ortak bir şeyler olduğunu kim söyleyebilir?

yurtseverliğin ve ulusal bağlılığın karşı konulmaz gücü tanınmaksızın modern dünya kavranamaz. o belirli çevrelerde yok olabilir, uygarlığın belirli düzeylerinde var olmamış olabilir; fakat pozitif bir güç olarak onun yanında yer alabilecek hiçbir şey yoktur.

en fazla yetenek içeren bir sanat dalı edebiyattır. ama o da sınırları geçemeyen tek sanattır.

edebiyat, özellikle şiir ve dahası lirik şiir bir çeşit aile şakasıdır ve kendi dil grubunun dışında ya çok az ya da hiç değeri yoktur.

shakespeare dışında en iyi ingiliz şairleri salt isimleri ile bile nadiren tanınır avrupa'da. yaygın bir şekilde okunanlar yalnızca yanlış nedenlerden ötürü hayranlık duyulan byron ve ingiliz ikiyüzlülüğünün bir kurbanı olarak acınan oscar wilde'dır. ve bununla bağlantılı olarak, çok açık olmamasına rağmen, hemen hemen her ingiliz'de düzenli bir düşünce sistemine hatta mantık kullanımına karşı felsefi yetenek azlığı vardır.

"aydın" olarak tanımlanabilecek herkes var olan düzenle sürekli bir uyuşmazlık halinde yaşamıştır.

eğer t.s. eliot'un şiirlerini ya da karl marx'ın teorilerini anlayabilecek cinsten bir beyne sahipseniz, otoriteler bundan, sizin herhangi bir önemli işin dışında tutulmanız gerektiğini çıkaracaklardır. aydınlar, kendileri için bir işlevi sadece edebi dergilerde ve sol kanat partilerde buldular.

göze çarpan başka bir özellikleri de düşünceler dünyasında yaşayan ve fiziksel gerçeklikle çok az ilişkisi olan insanların duygusal sığlığıdır.

churchill hükümeti, süreci bir anlamda durdurana kadar yanılmaz bir güdüyle 1931'den beri hep yanlış şeyler yaptılar. aptal olmayan herkes faşist bir ispanya'nın ingiltere'nin düşmanı olacağını onlara söyleyebilirdi; buna rağmen ispanya hükümetini devirmesi için franco'ya yardım ettiler. 1939-40 boyunca, italya'yı, bütün dünyanın baharda saldırıya geçeceklerini bilmesine rağmen savaş malzemesiyle beslediler. birkaç yüz bin hisse senedi sahibinin hatırı için bir müttefik olan hindistan'ı bir düşmana dönüştürdüler.

sadece doğum rastlantısı, yetenekli bir çocuğun hak ettiği eğitimi alıp alamayacağına karar verirken bizim demokrasiyi savunmak üzerine bütün konuşmalarımız anlamsızdır.

hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

20.04.2017

din

h.l. mencken: tanrı yeteneksizlerin, çaresizlerin ve perişanların ezeli sığınağıdır. onun kollarında sadece bir sığınak değil, yumuşamış egolarını okşayan bir üstünlük duygusu da bulurlar; o kendilerini diğerlerinden üstün kılacaktır.

george orwell: kişinin tanrı ve insan arasında bir seçim yapması gerekir ve tüm radikaller ve ilericiler, en yumuşak liberalden en aşırı anarşiste varıncaya dek, seçimlerini insandan yana kullanmışlardır.

seneca: halk, dinin gerçekleri yansıttığını düşünürken, bilgeler bunun bir yalan, yöneticiler ise yararlı bir araç olduğunu söylerler.

william w. reade: eğer gerçekten bir yargı günü olsaydı, parmaklıkların önünde duran insan bir suçlu değil, davacı konumunda olurdu.

george bernard shaw: şehit düşmek, hiçbir yeteneği olmayan insanların ünlü olmalarının tek yoludur.

george h. smith: tanrı madde değildir, yokluk da öyledir. tanrı sınırsızdır, yokluk da öyledir. tanrı görünmezdir, yokluk da öyledir. tanrı tanımlanamaz, yokluk da öyledir.

30.07.2016

bulaşıkçı

george orwell

bulaşıkçı, modern dünyanın kölelerinden biridir. elbette bulaşıkçı için yanıp yakılmak gerekmez; çünkü birçok el işçisinden daha iyi durumdadır. fakat yine de alınıp satılan bir insandan daha özgür değildir. yaptığı iş köle işidir ve o işte herhangi bir hüner yoktur. ancak ölmeyecek kadar ücret alır. tek tatilini kovulduğunda yaşar. yaşamında evlilik diye bir şey yoktur ya da evlense bile karısı da çalışmak zorundadır. bu yaşamdan kurtulup kaçacağı tek yer hapishane olabilir.

şu anda paris'te günde on saat, on beş saat tabak ovan üniversite mezunu erkekler bulunduğundan eminim. bunun sadece bu adamların aylaklığından, işe yaramazlıklarından kaynaklandığını söyleyemeyiz; çünkü aylak adam, avare adam bulaşıkçı olmaz. bu insanlar düşünceyi olanaksız kılan bir çarkın tuzağına kapılmış kimselerdir. şayet bulaşıkçılar düşünmüş olsalardı, çoktan bir sendika kurar, ücretlerini artırmak için greve giderlerdi. ama düşünmezler, çünkü düşünecek vakitleri yoktur. yaşamları onları köle yapmıştır.

sorun şu: neden bu kölelik sürüp gidiyor? insanlar her çalışmanın doğru dürüst bir amaç için olduğunu peşinen akıllarına koymuşlar bir kez. birinin hoş olmayan bir iş yaptığını görüyorlar. "o iş gereklidir." deyip kendilerini sorunu çözdüklerine inandırıyorlar. örneğin, madenden kömür çıkarmak çetin iştir ama zorunludur. çünkü kömür bizim için gerekli bir şeydir. lağımcılık hoş iş değildir ama birinin lağımda çalışması gerekir. bulaşıkçının işi için de aynı şekilde düşünülür. bazı kimseler restoranda karınlarını doyurmak zorunda, bazı kimseler de haftanın seksen saatini onların tabaklarını temizleyerek geçirecek. bu, uygarlık gereğidir; o halde sorgulanamaz bir durumdur. işte dikkate alınması gereken şey, bu nokta.

yoksulluk

george orwell

insanın yoksullukla ilk karşılaşması tümden acayip bir şeydir. yoksulluk konusunda o kadar düşünmüşsünüzdür. yoksulluk, yaşamınız boyunca korktuğunuz, er ya da geç başınıza geleceğini bildiğiniz bir şey iken yine de apayrı, tümden değişik bir şeyle karşılaşmışsınızdır. pek basit olacağını sanmaktayken olağandışı karmaşık bir şeyin içine düşmüşsünüzdür. çok korkunç olacağını sanmışsınızdır ama, bir de bakarsınız ki, meğer sadece tiksindirici ve sıkıcıymış. önce fark edilen, yoksulluğun kendine özgü çapsızlığı olur, sonra sıra karmaşık pintiliklere, kırıntıları silip süpürmeye gelir.

insan, yolunu bilirse, günde bir şiline yaşayabilirse de, bu hiç kolay bir iş değildir.

örneğin, yoksulluğa bağlı gizliliği keşfedersiniz. birdenbire günde altı franklık bir gelire düşüvermişsinizdir. bir anda günde altı frank gelirli biri oluvermişsinizdir. elbette bunu kabul edemezsiniz. yaşamınızda hiç değişiklik olmamış gibi davranmak zorundasınızdır.

yoksulluk, daha işin başında sizi bir yalan ağının içine alır. yine de, o yalanlara karşın, yoksullukla zor baş edersiniz. yıkanacak çamaşırlarınızı çamaşırhaneye gönderemezsiniz. çamaşırcı kadın yolunuzu kesip ne oldu, diye sorar. ağzınızın içinde bir şeyler gevelersiniz. kadın, başka bir çamaşırhane bulduğunuzu sanarak can düşmanınız kesilir. tütüncü neden sigarayı bıraktığınızı sorup durur. yanıtlamak istediğiniz mektuplar vardır, yapamazsınız; çünkü posta pulunun parasını denkleştiremezsiniz.

bir de yemek sorunu vardır. yemekler, zorlukların en sunturlusudur. her gün yemek saatlerinde sokağa çıkacaksınız. görünüşe göre lokantaya gidiyorsunuz, gerçekteyse lüksemburg bahçesi'nde güvercinlere baka baka bir saat geçirecek, sonra gerçek yemeğinizi cebinize tıkıp gizlice odanıza döneceksiniz. yemeğiniz de ya ekmekle margarindir ya da şarapla ekmek. yiyeceğin çeşidini bile yalan belirler. alelade ekmek yerine çavdar ekmeği almak gerekir. çünkü çavdar ekmeği yuvarlak olduğundan cepte daha iyi gizlenir. bu da insana bir frank zarar ettirir.

bazen görünüşü kurtarmak için bir bardak içkiye altmış santim verirsiniz. bunun sonucu olarak da yiyeceksiz kalırsınız. çamaşırlar elek gibi olur, sabun biter, jiletiniz kalmaz. saçınız kesilmek ister, kendiniz kesmeye kalkarsınız ama, öyle bir sonuç alırsınız ki, sonunda berbere gitmek zorunda kalırsınız ve bir günlük yiyeceğinizin karşılığını harcarsınız. bütün gün yalan söyleyip durursunuz. hepsi de pahalı yalanlardır.

günlük altı frankınızın son derecede dayanıksız, güvenilemez bir şey olduğunu görürsünüz. önemsiz ufak tefek aksilikler çıkıp elinizden yiyeceğinizi çalar. cebinizdeki son seksen santimle yarım litre süt almışsınızdır. ispirto ocağının üzerinde kaynatırken kolunuzdan aşağı bir tahtakurusunun indiğini görüp tırnağınızla bir fiske vurursunuz. cup! hayvan doğru sütün içine! sütü döküp aç oturmaktan başka bir şey yapılamaz artık.

yarım kilo ekmek almaya fırına girip tezgahtar kız başka bir müşteriye yarım kilo keserken beklersiniz. kız beceriksizdir, kestiği parça yarım kilodan fazla gelir. o müşteriye "pardon, mösyö" der, "iki lesou fazla olsa olur, değil mi?" ekmeğin yarım kilosu bir franktır, sizin cebinizde de tam bir frank vardır. sizden de iki lesou fazla isterlerse veremeyeceğinizi söylemek zorunda kalacaksınız diye yüreğinizi sıkan bir korkuya kapılırsınız. başka bir fırına girme yürekliliğini gösterinceye kadar saatler geçer. zerzevatçıya girersiniz, bir kilo patates alıp bir frank vereceksiniz; meğer elinizdeki maden paralardan biri belçika frankı imiş. zerzevatçı kabul etmez. o dükkandan sıvışır, bir daha da semtine uğramazsınız.

nasıl olmuşsa yolunuz temiz pak bir mahalleye düşmüştür. varlıklı bir tanıdığınızın size doğru geldiğini görünce karşılaşmamak için en yakındaki kahveye kapağı atarsınız. kahveye girdiniz mi elbette bir şey ısmarlayacaksınız. son elli santiminiz de içinde bir tatarcık ölüsü yüzen bir fincan kahveye gitti işte. böyle yüzlerce örnek verilebilir. bu olaylar fakirlik sürecinin birer halkasıdır.

açlığın nasıl bir şey olduğunu ilk kez keşfedersiniz. midenizde ekmek ve margarinle sokağa çıkar, vitrinlere bakarsınız. her yerde savurganca yığılmış besin tepecikleri sizi aşağılar. parçalanmış ya da bütün domuzlar, sepetler dolusu sıcak somunlar, koca kalıplarla sarı sarı tereyağları, kangal kangal sucuklar, patates dağları, değirmen taşları gibi gravyerler.. bu kadar çok yiyeceği bir arada görünce insan kendini ağlamaklı bir sızıldanmaya kapıp koyuverir. bir somun alıp kaçmayı, adamlar sizi enselemeden tümünü gövdeye indirmeyi tasarlarsınız. yine de kendinizi tutarsınız; korkudan ha, başka bir şeyden değil. yoksulluğun ayrılmaz bir parçası olan iç sıkıntısıyla tanışırsınız.

nasıl para insanları çalışmaktan bağışık kılarsa, yoksulluk da bunları olağan davranış biçimlerinden bağışık kılmıştır.

yapacak bir işi olmayan, midesi boş insan hiçbir şeyle ilgilenemez. yarı gün boyunca yatakta yatar, kendinizi baudelaire'in şiirindeki genç iskelet gibi hissedersiniz. sizi yattığınız yerden kaldırabilecek tek şey yiyecektir. bir hafta gibi kısa bir sürede de olsa, yalnız ekmek ve margarinle beslenmiş bir insanın artık insanlıktan çıktığını, birkaç yardımcı organı da bulunan bir mideden başka bir şey olmadığını anlarsınız.

günde altı franklık yaşam için daha pek çok şey söylenebilir ama, hepsi aşağı yukarı birbirine benzer. paris'te binlerce kişi bu yaşamı sürer. zar zor tutunmaya çalışan sanatçılar ve öğrenciler, işleri kesat giden sokak kadınları, her çeşit işsiz bunlardandır. burası kenar mahallesi, yoksulluk mahallesidir.

yoksulluğa karşı büyük bir avunma olan başka bir duygu daha vardır, sanırım bir gün on parasız kalmış herkes bu duyguyu tatmıştır. bu, insanın yolun sonuna gelip hiçbir şeysiz kaldığını bilmesinden kaynaklanan bir rahatlama, neredeyse bir keyiftir. sokakta kalma deyimini her zaman duymuşsunuzdur. işte kaldınız. o noktaya vardınız, yine de dayanabiliyorsunuz. bu duygu, o sıkıntılı korkuyu önemli ölçüde hafifletir.

insanlar aç birini görünce onu tekmeleme isteğine kapılıyorlar.

meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız oluğunu düşünmeyeceğim. bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim. işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım. selamet ordusuna para vermeyeceğim. giysilerimi rehine koymayacağım. sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim. şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. bu, bir başlangıç.

30.07.2013

aşk

george orwell

ah, o anın tadı, hiçbir şeye benzemez coşkusu! işte beyler, hanımlar, size anlatmak istediğim; işte aşk! gerçek aşk vardır, uğrunda çarpışılacak tek bir şey vardır; tüm becerilerinizi ve ülkülerinizi, tüm felsefe ve inançlarınızı, tüm ince sözlerinizi, yüce davranışlarınızı bir kül yığınına çevirecek, gölgede bırakacak tek şey vardır, gerçek aşk. insan bir kez aşkı, gerçek aşkı yaşadı mı, artık bu dünyada neşe hayalinden başka bir şey bulabilir mi?

ah, o bir daha geri gelmeyecek zaman! sizler, beyler, hanımlar, sizler ki aşkın bundan daha incesini yaşamamışsınız, sizin için böyle bir haz neredeyse düşlenemez bir şeydir. ben de artık gençliğimi geride bıraktığım için, -ah gençlik!- yaşamı artık bir daha hiçbir zaman bu kadar güzel olarak göremeyeceğim. bitti. evet, gitti, bir daha dönmemecesine. 

ah, yoksulluk, yokluk, insanın hazlarının düş kırıklığına uğraması! çünkü, aslına bakılırsa, aşkın o en coşkun anı ne kadar sürer ki? hiç, bir an, belki bir saniye. bir saniyelik kendinden geçme, ötesi toz, kül, hiçlik.

13.02.2013

savaş

george orwell

savaş, değiştirici etkenlerin en büyüğüdür. bütün süreçleri aşar. önemsiz farklılıkları yok eder, gerçekleri su yüzüne çıkarır.

bütün bunların üzerinde savaş, kendi içlerinde bir bütün olmayan bireyleri birleştirir. bu, yalnızca, savaş meydanlarında insanların öleceğinin farkında olunduğu için böyledir. o anda yaşamı feda etmek, tatili, konforu, ekonomik özgürlükçü, toplumsal prestiji feda etmekten daha büyük bir sorun değildir.

ben bu satırları yazarken, son derece uygar ademoğulları tepemde uçuyor ve beni öldürmeye çalışıyorlar. ne onlar bana birey olarak düşmanlık duyuyorlar ne de ben onlara. onlar, söylendiği gibi "görevlerini yapıyorlar" sadece. birçoğunun özel hayatlarında cinayet işlemeyi akıllarından bile geçirmeyecek kadar yufka yürekli, yasalara bağlı insanlar olduğundan hiç şüphem yok. öte yandan, onlardan biri eğer hedefini bulan bir bomba ile beni paramparça edecek olsa, bu, uykularını hiç mi hiç kaçırmayacaktır. çünkü o, günahları affetme gücüne sahip olan ülkesine hizmet etmektedir.

1.02.2013

ütopya

john reader

thomas more, utopia'sında (çevresi 500 mil olan, bilinen dünyanın ötesinde bir yerlerde bulunan bir adadır) hiçbirinin yanındakinden, bir günlük yürüme mesafesinden daha uzak olmadığı tarzda bölge sathına dağılmış 54 şehir yaratır. başkent amourote'dur; fakat diğer 53 şehirden hiçbir farklı özelliğiyle ayrılmaz; ne de olsa hepsi aynı boyutta ve benzer planda inşa edilmiştir.

more'un anlatıcısı, "birini tanıyan, hepsini tanır; hepsi birbirine benzer" der. "evler iyi ve görkemli binalardır ve birbirine bitişik, uzun bir sırada, tüm cadde boyunca herhangi bir taksim ve ayırma olmaksızın dururlar. caddeler yirmi ayak genişliğindedir." her 10 yılda bir ev sahipleri çekiliş yapmalı ve buna göre evlerini değiştirmelidirler.

herkes bir iş sahibidir (marangoz, taş işçisi, nalbant, terzi) ve belli sayıda şehir sakininin her yıl taşradan aynı sayıda insanla yer değiştirmesi gerektiğinden, herkes deneyimli bir çiftçidir de. 6 saatlik bir işgünü kuraldır ve herkese her şeyden yeteri kadar sağlamak için kafidir. gıda ve tüm ihtiyaçlar, her bölgede görevli yetkililerin serbestçe gerekenleri temin ettiği ambarlarda muhafaza edilir. ailelerin evlerinde yemelerine izin verilir; fakat genelde müzik ve eğitici okuma eşliğinde, mükemmel yiyecek bulunan (görev planına göre kadınlar pişirmektedir) toplu alanlarda yemeyi tercih ederler. boş vakit bahçe işleriyle, konferanslara katılarak, satranç ve benzeri oyunlarda zihin egzersiziyle geçirilir. şarap tavernaları ya da birahaneler yoktur; "ne gizli saklı bir köşe ne de art niyetli meclisler ya da kanundışı toplantılar" olur. herkes saat sekizde yatağa girer.

utopia'da para diye bir şey yoktur; hatta bir değer karşılığı mal kavramı da. utopialıların deniz kenarından topladıkları inciler ve belli kayalıklardan kopardıkları elmaslar çocukları donatmak üzere kullanılır ve büyüdüklerinde bizzat çocuklar tarafından atılırlar. değerli metaller sadece faydaları ölçüsünde değerlenirler: "altın ve gümüşten ekseriyetle, sadece ortak alanlarda değil, özel evlerinde de lazımlık ve son derece bayağı işlerde kullanılan diğer araçları yaparlar."

mahremiyet görece bir kavramdır. kırsal kesimde kırk kişiden az olan hane veya çiftlik yoktur; komün halinde, "hem bilge, ağırbaşlı hem de kadim kişiler olan evin iyi adamı ve iyi kadınının kuralı ve düzeni altında" yaşanır. şehirlerde her evin önde ve arkada kapısı olur; fakat bunlar asla kilitlenmez ya da sürgülenmezler ve açmak o kadar kolaydır ki, bir parmakla dokunmak yeter. herkes herhangi bir eve çekinmeden veya hırsızlıkla suçlanma korkusu olmaksızın girebilir; "çünkü evde özel ya da herhangi bir kişiye ait hiçbir şey yoktur."

more'un utopia'sı her şeyi paylaşan ve hayatlarını yöneten kurallara kesinlikle bağlı; mutlu, sağlıklı, iyi huylu ve halk ruhu taşıyan insanların ülkesidir. herkes kişisel çıkarlarını ortak iyilik için feda eder. bu önerme, platon'dan marx'a, üretilen her ütopyada bulunur. sıkı davranış kurallarına herkesin memnuniyetle uyuşu, rekabet olmaması, her konuda herkese eşitlik. bu bir mümkün olabilse, insanlığın sorunları ve şehir bir hamlede yok olurdu. fakat tabii ki ütopya idealinin kalbinde bir paradoks yatar: sıkı kurallar ve "dayatma eşitlik", neyin eşit olup olmadığına karar verecek bir otorite gerektirir. george orwell'in işaret ettiği gibi, bazıları kendilerini diğerlerinden daha eşit göreceğe benzerler.

evrim, insan biyolojisi, sosyolojisi ve politika hakkındaki bilginin modern haline bakılırsa, bütün ütopik masallara resmen sinmiş hakikatsizlik gözden kaçacak gibi değil. bunlar oldukça ilginç ve eğlendirici olabiliyorlar; fakat tamamen gerçekdışı haldeler. ayrıca her şeyin son derece düzenli, mükemmel ve tahmin edilir halde olduğu ütopya'da hayat aşırı sıkıcı hale gelmez mi? insanlar iyi bir şeye bu kadar dayanabilir mi? muhakkak birisi bir ara, bir yerde geç yatacak, altın bir lazımlık çalacak veya başka şekilde sınırı aşacaktır; sadece mükemmeliyetin monotonluğundan kurtulmak için de olsa. victoria dönemi romantiklerinden william morris'in ütopik fablı "olmayan yerden haberler"de kırgın bir büyükbabanın ağzından söylediği gibi:

"sanırım insan, hayatında nemli bir bulutun üzerine oturup ilahiler söylemekten daha iyi şeyler yapabilir."

2.09.2012

sürgünlüğün bin yüzü

feridun andaç

juan goytisolo: atatürk yurdunuzu kurtardı, bağımsızlığa kavuştunuz. ama modernleşme girişimini başlatırken geçmişi köktenci bir biçimde yadsımaya kalkıştı. bu girişim bana italyanca bir deyimi anımsatıyor: "çocuğu da banyonun kirli suyuyla birlikte atmak." osmanlı kültür mirası biraz da böyle atıldı gibime geliyor.

edward said: sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkar; hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. sürgün bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir. 

lamennais: dostlar, eşler, babalar, kardeşler yalnızca sıladadır. sürgün her yerde yalnızdır.

rainer maria rilke: içinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! seni hiçe sayanlar, sana karşı çıkarlarsa, tanıdığın, görüştüğün kimseler senden büsbütün el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse, seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

walter benjamin: kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?

juan goytisolo: sürgündeki yazar için dil, gerçek vatan yerini tutar.

ali akay: sürgün insan ilkede yalnızdır. yol üzerinde kendini kurarken rastladığı kimlikler hep maskelerdir. bütün görüntü gözükmekte olan varlıktadır. arkasında ise bir kimliksizlik durumu yatar.

ernesto sabato: eğer bir insanın düş kurmasını engellerseniz, deli olur. edebiyat her zaman için bir karşı çıkma belirtisidir. edebiyat öncelikle bir eylemdir. insanı engellemelerden ve delilkten kurtaran bir başkaldırıdır. en ağır durumlarda, sanatçılar yasadışı olarak ilan edilmişlerdir; ama edebiyat en güçlü olarak kalır.

witold gombrowicz: sürgün bir mezarlıktır.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

theodor adorno: sözcüğün bilinen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilemez bir hale gelmişlerdir. bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

george orwell: hangi ülkeden olursa olsun, ingiltere'ye ayak basan insanlar, burada soludukları havanın farklı olduğunu hissedeceklerdir. evet, ingiliz uygarlığında kavranılabilen ayırt edici bir şey var. bu özellik ünlü doyurucu kahvaltılara, az ışıklı pazar günlerine, kurumlu kentlere, dönemeçli yollara ve kırmızı posta kutusu direklerine bağlı. özel bir tadı var bunların.

edward said: sürgün soylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığını değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, olduğu yerde saymayı değil.

gündüz vassaf: sanatçı ancak kaçtıktan sonra sığındığı yerde yaratır.

tahar ben jelloun: yazmak, ayrılmaktır. ananın bedenin terk etmektir, doğduğun yerlerden -bir zaman- uzaklaşmaktır. yazmak, adında yaşamaktır.

edward said: yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayat kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

bahar lemee: yolculuk, insanlar arasında milliyet ve din kavramlarını ortadan kaldıran en son birleşme aracıdır.

megaralı theogonis: kimse sürgünün dostu değildir; budur sürgün olmaktan daha zor olan.

rafael alberti: dönüşün olanaksız olduğu duygusuna ulaştığınız zaman, gerçekten sürgünde olduğunuzu duyarsınız.

demir özlü: edebiyatçılar genel kültürlü insanlardır. türkiye'nin en parlak insanları edebiyat alanındadır. türkiye'deki kurumları en gelişmişlik açısından ele alırsak, en gelişmiş kurum edebiyattır. her kuşaktan.. bugün salah birsel, oktay akbal, adnan özyalçıner, ahmet cemal.. daha birçok ad. aklımıza kim gelirse, en gelişmiş insanlardır.

22.12.2011

hayvan çiftliği

george orwell

özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da.

tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da.

evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? açıkça söylemekten korkmayalım: şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki? işte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur.

insan, üretmeden tüketen tek yaratıktır.

kuzgun moses, gammazın, dedikoducunun tekiydi; ama ağzı iyi laf yapardı. gene bir masal uydurmuştu: sözümona, balbadem diyarı denen gizemli bir ülke vardı, bütün hayvanlar öldükleri zaman oraya gidiyorlardı. moses'a bakılırsa, bu ülke gökyüzünde bir yerde, bulutların az ötesindeydi. balbadem diyarı'nda her gün pazardı; dört mevsim yonca biter, ağaçlar ve çalılar, kesmeşeker ve keten tohumu küspesinden geçilmezdi. gerçi hayvanlar, gününü masal anlatmakla geçirdiği ve hiç çalışmadığı için moses'tan nefret ediyorlardı; ama gene de, balbadem diyarı masalına inananlar çıkmadı değil. domuzlar, onları böyle bir yer olmadığına inandırabilmek için az dil dökmediler.

yoldaşlar! balbadem diyarı, biz zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke orada, şu gördüğünüz kara bulut var ya, onun hemen ardında' dahası, bir gün çok yükseklerden uçarken oradan geçtiğini, alabildiğine uzanıp giden yonca tarlalarını, keten tohumu küspesi ve kesmeşekerlerle kaplı çalılıkları gözleriyle gördüğünü ileri sürüyordu. hayvanları birçoğu ona inanıyordu.  bu dünyada açlık ve yoksulluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi? asıl anlaşılması zor olan, domuzların moses'a karşı tutumuydu. hem onu aşağılayarak balbadem diyarı'yla ilgili masallarının palavra olduğunu söylüyorlar, hem de hiç çalışmadan çiftlikte kalmasına ses çıkarmıyorlar; dahası her gün bira içmesine izin veriyorlardı.

iki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.

doğrusu, kedi de bir tuhaftı. bir süre sonra, yapılacak bir iş çıktığında hiçbir zaman ortalıkta görünmediği anlaşılmıştı. saatlerce ortadan kayboluyor; ama yemek vakti geldiğinde ya da akşamüstü işler sona erdiğinde hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıyordu. ama her seferinde öyle güzel bahaneler uyduruyor, öylesine sevecen mırlıyordu ki, herkesi iyi niyetine inandırmayı başarıyordu. bir gün bir de bakmışlardı, damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.

yoldaşlar! umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığımızı sanmıyorsunuzdur. aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. ben de hoşlanmam. bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. biz domuzlar düşün emekçileriyiz. bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? jones geri gelir! evet, jones geri gelir! bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar.

squealer, bazılarının kafalarındaki kuşkuların gene de dağılmadığını fark ederek, kurnazca sordu: "bu, sakın düşünüzde gördüğünüz bir şey olmasın, yoldaşlar? böyle bir kararın belgesi var mı? bir yerde yazılı mı?" gerçekten de, ortalıkta böyle bir yazılı belge bulunmadığından, hayvanlar yanıldıklarını kabullenmek zorunda kaldılar.

squealer, pazar sabahları, ayağıyla tuttuğu uzun bir kağıt parçasından birtakım rakamlar okuyarak, çeşitli gıda maddelerinin üretiminin yüzde iki yüz, yüzde üç yüz, yüzde beş yüz arttığını açıklıyordu. hayvanlar, ayaklanmadan önceki koşulları artık doğru dürüst anımsamadıklarından, ona inanmamak için bir neden göremiyorlardı. ama gene de, öyle günler oluyordu ki, daha az rakam dinleyip daha çok yemek yiyeceğimiz günleri ne zaman göreceğiz, diye düşünmeden edemiyorlardı.

clover, yaşlanıp şişmanlamıştı. eklemleri sertleşmiş, gözleri sulanmaya başlamıştı. emekliliği geleli 2 yıl olmuştu; ama o güne değin hiçbir hayvanın emekliye ayrıldığı görülmemişti.

en iyi insan, ölü insandır.

ayaklanmanın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarmaya çalışıyorlar; ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı elleirnde; önlerinde yalnızca squealer'ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini gösteren rakamlarla dolu listeleri vardı. bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak..

bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.

işçi sorunu her yerde aynı değil miydi?

sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız, bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız!

içeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

29.10.2011

the secret life of chaos

nic stacey

bu, çok basit bir soruya yönelik bir filmdir: buraya nasıl geldik?

insanları meydana getiren element ve bileşikler, inanılmaz biçimde, neredeyse utandıracak kadar yaygındır. insan vücudunun %99'u hava, su, kömür ve kireç karışımıdır. çok az da demir, çinko, fosfor ve sülfür gibi egzotik elementlerin izleriyle birlikte. aslında insan vücudunun çoğunu oluşturan elementlerin sadece birkaç pound tuttuğunu söyleyebiliriz. fakat bir şekilde, trilyonlarca sıradan atom mucizevi biçimde anlaşarak, kendilerini, düşünen, nefes alan, yaşayan insanlara dönüştürürler. bu basit yapıtaşlarının bir araya gelmesi mucizesinin nasıl olduğu sorusu hakikaten de sorabileceğimiz en kafa karıştırıcı sorudur. bu sorunun cevabının bilimin haddini aştığını düşünebilirsiniz. fakat bu değişiyor.

o, hem büyük bir bilim insanı hem de trajik bir kahramandı. 1912'de londra'da doğdu. adı, alan turing'di. alan turing olağanüstü bir adam ve şimdiye dek yaşamış en büyük matematikçilerden biriydi. modern bilgisayarı ortaya çıkaran pek çok temel fikri keşfetti. ayrıca, 2. dünya savaşı sırasında, alman askeri kodlarını kırmak için kurulan "x istasyonu" adlı gizli bir devlet projesinde çalıştı. fakat şifre kırıcılığı, turing'in dehasının sadece bir yönünü oluşturuyordu.

turing'in esrarengiz yeteneğinin bir parçası, geri kalanımızın hepsinden saklı olan örüntüleri görebilmesiydi. doğal dünya turing için nihai kodlarını sunuyordu. turing, nevi şahsına münhasır bir insandı. basit matematiksel denklemlerin, biyolojik dünyanın çehresini açıklama ihtimalinin bulunduğunu fark etmişti. ve bunu daha önce hiç kimse düşünmemişti.

süreç, "morfogenez" olarak bilinir ve çok kafa karıştırıcıdır. başlangıçta, embriyodaki her hücre aynıdır. sonra, hücreler bir araya gelmeye ve ayrıca diğerlerinden farklı olmaya başlarlar. herhangi bir düşünce veya merkezi eşgüdümleme yokken bu nasıl cereyan edebilir? aynı başlayan hücreler, bazıları gözün parçası olmayı bilirken diğerleri "deri ol" demeyi nereden bilirler? morfogenez, "öz-örgütlenme" denen şeye dikkat çekici bir örnektir. ve turing öncesinde, nasıl işlediği hakkında hiç kimsenin hiçbir fikri yoktu.

morfogenez üzerine kırılma yaratan raporundan az sonra, korkunç ve bütünüyle kaçınılmaz bir trajedi hayatını mahvetti. turing eşcinseldi. morfogenez raporunu yayınladığı yıl, arnold murray isimli bir adamla kısa bir ilişkisi oldu. ilişki iyi gitmedi ve murray turing'in evinde hırsızlığa karıştı. fakat turing bunu polise bildirdiğinde, murray'ın yanında onu da tutukladılar. mahkemede iddia makamı, turing'in üniversiteli eğitimiyle murray'ı sapıklığa yönlendirdiğini savundu. ağır ahlaksızlıktan hüküm giydi. sonra mahkeme hakimi, turing'e korkunç bir seçenek önerdi. ya hapishaneye gider ya da eşcinselliğini iyileştirmek için kadınlık hormonu enjeksiyonu uygulamasını kabul ederdi. ikincisini seçti ve bunun anlamı depresyonlar anaforuna gönderilmekti. 7 haziran 1954'te turing'in cesedi temizlikçisi tarafından bulundu. bir gün önce siyanürle zehirlediği elmadan bir ısırıkla kendi hayatına son vermişti. alan turing öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. bilimin kaybı hesapsızdır.

kaos, dilde yerli yersiz en çok kullanılan kelimelerden birisidir; fakat bilimde çok belirli bir anlamı vardır. bilim der ki: "matematiksel denklemlerle tamamı tarif edilmiş bir sistem, herhangi bir dış müdahale olmaksızın, 'öngörülemez olmak'tan daha fazlasına muktedirdir. kaos, içinde hiç tesadüfi bir şey olmayan, çok ama çok basit, hakkında her şeyi bildiğimiz, tamamen determinist denklem kuralları, tümüyle tahmin edilemez çıktılara sahip olabilir."

kaos, bilimde hiç mi hiç hoş karşılanmayan keşiflerden birisidir. bilim camiasını bununla yüzleşmeye zorlayan adam edward lorenz adındaki bir amerikalı meteorologdur. 1960'ların başlarında, hava tahmini yapmasına yardım edebilecek matematiksel denklemler bulmaya uğraştı. fakat yanılmıştı. lorenz, mevcut hava hareketlerini tanımlamak için basit görünen matematiksel denklemleri yazdığında, denklemler kendilerinden bekleneni yapmadılar. esasında, belirli şartlar altında, dişlilerin başlama noktasındaki en küçük pozisyon farkı, ölçülemeyecek kadar küçük bir fark, kolun her bir dönüşünde giderek büyüyebilir. süreçteki her bir adımla, sistem gidiyor olduğunu düşündüğünüz yerden giderek daha fazla uzaklaşacaktır. lorenz etkileyici bir demecindeki şu radikal fikrini hep korudu: "bir kelebeğin brezilya'da bir kanat çırpışı, teksas'ta bir kasırgayı tetikler mi?" kudretli ve unutulmaz bir imajdı ve birkaç ay içinde dilimize yeni bir terim girdi: "kelebek etkisi". ve kelebek etkisi, bütün kaotik sistemlerin ayırıcı damgası, her yerde dönüşüm başlattı.

yüzyılların bilimsel katılığı birkaç yıl içinde çözüldü. saat gibi işleyen evren gerçeği yalnızca bir ilüzyona dönüştü. çünkü kaos her yerdedir. görünen o ki, öngörülemezlik içinde yaşadığımız dünyayla her yönden sıkıca bağlıdır. küresel iklim birkaç yıl içinde dramatik biçimde değişebilir. borsa ansızın çökebilir. bir gecede gezegen yüzeyinden silinebiliriz ve hiç kimsenin bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur.

bilim insanları, doğal dünyanın; derin, temelden öngörülemez olabileceğini keşfettiler. fakat, onu öngörülemez yapan aynı nedenler, onun ayrıca örüntü ve yapılar yaratmasına imkan veriyordu. düzen ve kaos. görünen o ki, bu ikisi şimdiye kadar tasavvur edebildiğimizden çok daha derinden bağlantılı.

benoit mandelbrot sıradan bir insan değildi. alan turing gibi, mandelbrot'un da doğanın gizli örüntülerini görmekte doğuştan kabiliyeti vardı. geri kalanımızın anarşi gördüğü yerde o kurallar görebilirdi. herkesin sadece biçimsiz bir yığın gördüğü yerde o, şekil ve yapıları görebiliyordu. mandelbrot'un ömür boyu arayışı, gerçek dünyanın kaba ve düzensiz şekillerine basit bir matematiksel temel bulmaktı.

mandelbrot, doğadaki bütün değişik şekilleri tanımlayan benzersiz bir şey olup olmadığını sordu. bulutların kabarık yüzeyleri, ağaçların dalları, nehirlerin kolları, girintili çıkıntılı kıyı hatları, ortak matematiksel bir özellik taşıyor mu? evet, taşıyor. doğal dünyanın neredeyse tüm şekillerinin altında yatan, "öz-benzerlik" olarak bilinen matematiksel bir ilkedir. bu, giderek daha küçük ölçeğine indikçe, aynı şeklin hep kendi kendini tekrarladığı her şeyi tarif eder. güzel örneklerden biri ağaçların dallarıdır. küçük ölçeklere gidildikçe bu basit süreci tekrarlamak suretiyle hep çatallanırlar. aynı dallanma prensibi akciğerlerimizin yapısında, bütün vücudumuza dağılan damar yollarımızda vardır. bu, nehirler daha küçük akarsulara nasıl bölünür, onu bile açıklar. ve doğa, her türlü şekli bu yolla tekrar edebilir.

mandelbrot öz-benzerliğin tamamen yeni bir tür geometrinin temelini oluşturduğunu fark etti. ona bir isim bile verdi: "fraktal". mandelbrot kümesi. "tanrı'nın baş parmak izi" olarak adlandırılıyor. tıpkı ağaç veya brokoli gibi resmi daha yakından etüt ettikçe daha fazla ayrıntı görüyorsunuz. kümenin içindeki her şekil sonsuz sayıda daha küçük şekiller içerir. mandelbrot'un bebeği sonsuza dek devam eder. yine de tüm bu karmaşıklık sadece tek bir basit denklemden kaynaklanmaktadır: z=z^2+c. bu denklemin çok önemli bir özelliği vardır: kendini geri-besler. bir video döngüsü gibi, her çıktı, bir sonraki için girdidir. bu geri besleme, olağanüstü basit bir matematiksel denklemin sonsuz karmaşıklığın resmini üretebileceği anlamına gelir.

doğal dünya hakikaten de büyük, çiçekli ve uğultulu bir karmaşadır. garip şekiller ve lekelerin bir karmaşası. karmaşık sistemler, basit kurallar üzerinde yükselebilirler. büyük ifşaat işte budur. ve bu, hayranlık uyandırıcı bir fikirdir. evrenin tüm karmaşıklığı, bütün o sonsuz zenginlik, sürekli tekrar eden, akılsız, basit kurallardan çıkar. bu süreç güçlü olduğu kadar özünde öngörülemezdir de.

bu fikir hakkında insanları rahatsız eden şeylerden biri, kendiliğinden model oluşumuyla, şu ya da bu şekilde bir yaratıcının zorunlu olmamasıdır. tasarım, aktif müdahaleci bir tasarımcıyı zorunlu kılmaz. dizayn zaten evrenin kendisinin ayrılmaz bir parçasıdır. fakat belki gerçekten zeki bir tasarımcının yapacağı şey; evrene dev bir simülasyon tarzında muamele etmek, başlangıç koşulunu kurup bütün her şeyin tüm harikaları ve güzellikleriyle kendiliğinden olmasına izin vermektir.

george orwell: özgürlük, iki kere ikinin dört olduğunu söyleyebilmekle başlar.