david hume etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
david hume etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.03.2020

din ve bilim

carl sagan

dinler her zaman sahte bilimi yuvalandırıp onun yayılmasını sağlayan, devlet korumasındaki barınaklar olmuştur.

gerçek şu ki tanrı, isa ve muhammed adına yobazlarca işlenen suçun ve çocuk tacizinin oranı, şeytan adına işlenen suçları defalarca kez aşıyor. bu ifade çoğu kişinin hoşuna gitmese de hiç kimse aksini öne süremez.

samuel butler: saf bir akıl garip şeylere inanmaktan büyük haz alır. bulduğu ne denli garipse onun için o kadar iyidir. sade ve anlaşılır şeylere ise yüz vermez; çünkü onlara zaten herkes inanır.

t. h. huxley'in bu konudaki çözümlemesi ise şöyle: ahlakın temeli, hakkında kanıt olmayan şeylere inanır görünmekten ve bilgi sınırlarının ötesindeki sorgulanamaz önermeleri yinelemekten vazgeçmeye dayanır.

thomas hobbes: görünmeyen şeyden duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.

öğretisel dinler konusunda, filozof david hume şöyle diyor: "insanların öyle konularda besledikleri kuşkuları kendilerine bile itiraf etmeye cesaretleri yoktur. ölçüleri sorgusuz inançtır ve asıl inançsızlığı, verdikleri güçlü hükümler ve yobazlıkla göstermiş olurlar."

albert einstein: gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır; ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

vücut için önce yaşamayı sürdürmek, sonra gelişmek geliyor. beslenmenin dayattığı bu önem sıralaması uyarınca vücut öğrenmeyi son sıraya koymak zorunda kalıyor. sonuç olarak organizma için zeki ve ölü olmaktansa aptal ama canlı olmak önemlidir.

hippokrates hastalık tanısında bilimsel yöntemin ögelerini devreye soktu. dikkatli ve titiz gözlemi salık verdi: "hiçbir şeyi şansa bırakmayın. hiçbir şeye göz yummayın. farklı sonuçlar veren gözlemleri bir arada kullanın. kendinize yeterli zaman tanıyın."

4.04.2016

dinin kökenleri

sigmund freud

korku arzudan daha güçlüdür.

tabu, dışarıdan bir otoriteyle zorla empoze edilen ilkel bir yasaktır ve insanlardaki en güçlü özlemlere yöneliktir. tabunun temeli, bilinçdışında güçlü bir eğilim duyulan yasak bir eylemdir.

david hume: insanlarda, her türlü varlığı kendileri gibi değerlendirmeye ve her nesneye yakından bildikleri ve bilincinde oldukları özellikler atfetmeye yönelik evrensel bir eğilim vardır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olduklarının itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüklere dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

büyünün her şeye kadirliği sadece düşüncelere atfetmesine karşılık, animizm bu gücün bir kısmını ruhlara devrederek dinin oluşumuna giden yolu hazırlar. ruhlar ve kötü ruhlar -iblisler- insanın kendi duygusal dürtülerinin yansımaları olmaktan öte bir şey değildir. kendi duygusal yüklerini kişilere dönüştürür, dünyayı onlarla doldurur ve kendi iç ruhsal süreçleriyle tekrar kendi dışında karşılaşır.

hepimiz zavallı birer günahkarız.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir.

20.06.2011

empati

adam fawer

maya angelou: insanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur; ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.

kişinin asıl efendisi zihni değil bedeniydi.

kişi istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini isteyemez.

daha ilk çatışmada ölürsen savaşı kazanma şansını da kaybedersin.

o duyguyu tanımlamanın tek yolu, sevişme sonrası gibi olduğunu söylemekti: bitkin, mutlu, tükenmiş, eksiksiz.

dukkha. yaşam acı çekmektir.
samudaya. arzu tüm acıların kaynağıdır.
nirodha. acı çekmek yalnızca arzuların bertaraf edilmesiyle sona erdirilebilir.
marga. sadece asil sekiz katlı yol arzuyu bertaraf edebilir.

yin ve yang: çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları ve evrendeki her devingen nesnede bulunduğuna inanılan doğal karşıtların genel tanımlamaları. edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimleyen yin geceye, etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betileyen yang ise gündüze karşılık gelir. sürekli bir mücadele içinde olan yin ve yang birlikte bütün’ü yaratırlar.

yin ile yang, dünyadaki tüm yaratıklarda bulunan ilkel karşıt güçlerdir. yin genellikle su olarak betimlenir. üzgün, edilgen, karanlık ve dişildir; geceyi simgeler. yang ise genellikle ateş olarak betimlenir. mutlu, etken, aydınlık ve erildir; gündüzü simgeler.

doğrudan ruhunun içine bakmak..

nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

ouroboros: kusursuz bir daire şeklinde kıvrılmış, kendi kuyruğunu yutan bir yılan simgesi. dünyada umutsuzca hapsolmuş bir ruhun sürekli reenkarnasyonunu betimleyen gnostik bir sembol.

edison puştun tekiydi.

biraz daha bağır, çin’de seni duyamayan yaşlı bir keşiş var.

yüzünde kanarya kapmış kedi gülümsemesi vardı.

atom, bir elemanın tüm kimyasal özelliklerine sahip en küçük parçasıdır. atomlar üç atomaltı parçacığa bölünebilir: elektronlar, protonlar ve nötronlar. protonlar ve nötronlar atomun merkezinde ya da çekirdeğinde çok yoğun halde sıkıştırılmış olarak bulunurken, elektronlar da aynı çekirdeğin etrafında bir bulut halinde döner. elektronlar negatif yüke, protonlar pozitif yüke sahiptir; nötronlar yüksüzdür.

yeteneklerinizi sakladığınız sürece ne kadar dostunuz olursa olsun hep yalnız kalıyorsunuz.

schopenhauer pek mutlu bir kişi değildi. yaşamı acılarla dolu bir süreç olarak görüyor ve kurtuluşun sadece iradenin egemenliğinden kaçarak elde edilebileceğini düşünüyordu.

schopenhauer tüm sıkıntı ve üzüntülerin kaynağında iradenin arzuları olduğuna inanır; çünkü tatmin edilmemiş bir arzu bizi özlemle dolu olarak bırakır, tatmin edilen bir arzunun yerini bir yenisi alıncaya kadar da can sıkıntısı yaşarız. iradenin egemenliğinden kurtulmanın tek yolunun, estetik beğeniye layık bir nesnenin üzerinde derinlemesine yoğunlaşmak olduğunu düşünüyordu. schopenhauer o tür nesnelerin kendi benliğimizi içlerinde kaybedeceğimiz, kişiliğimizi unutacağımız ve nesnenin aynası haline dönüşeceğimiz özel bir algısal bilinç halini tetiklediğini söylüyordu.

schopenhauer müziğin yapısının doğal dünyayı kopyaladığına inanır: bas sesler cansız maddeleri, armoniler hayvanlar dünyasını, melodiler ise insan düşüncesini betimler. müzik, evrensel iradenin kopyasıdır. müziğin öteki sanat türlerinden farkı, kendi kendini içermesidir.

hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi önyargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir.

unicorn: alnının ortasında tek bir boynuzu olan mitolojik bir hayvan.

hume, imgelemeyi iki kaynağa ayırdı: fantezi ve anlama. sonra fanteziyi de dört tip fikre böldü: bütünleştirici, değiştirici, artırıcı ve indirgeyici.

zihnin ve bedenin arasındaki bağlantı tam bir muamma.

zihnin beden üzerindeki etkisi, sana zihnimle dağları yerinden oynatabileceğimi söylememden daha akıl dışı değil.

tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı’ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

ockham’ın usturası: en az varsayımı olan teori genelde doğrudur. ve tanrı da oldukça büyük bir varsayımdı. 

ögeler gerekenin ötesinde çoğaltılmamalıdır.

tanrı her zaman en doğru olanı seçtiğine göre, üstünde yaşadığımız dünya, olası dünyalar içinde en iyisi olmalıdır.

yüz binde birlik oranda yer alan kimilerinin yetenekleri o kadar güçlüdür ki, davranış bozuklukları sergilerler. etraflarındaki insanların duygularını algılamayı engelleyemedikleri için onların altında ezilirler. bazıları zihnini perdelemeyi öğrenir. ama çoğu bunu yapamaz. cinnet geçirirler. intihar ederler. ve bunu sadece beyinlerinde duydukları o son derece gerçek seslerden dolayı yaparlar. geleneksel bilimin ve toplumun inanmadığı sesler nedeniyle yani.

tüm duyuların merkezi olan beynin acı hissetmeyen tek organ olması ona hep garip gelmişti.

14.04.2009

filozof

charles bukowski

filozofları okuyorum son günlerde. gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. mekanizm. derken hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. sonra kierkegaard, "parmağımı varoluşa daldırıyorum-kokusu yok. nerdeyim?" diye soruyor. derken sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. seviyorum bu adamları. dünyayı sallıyorlar. bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? ani bir kasvet kükremesi çıkmadı mı dişlerinin arasından? böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor.

8.04.2008

tarihin yaşam için yararı ve yararsızlığı üzerine

nietzsche

insan yaşamının tüm saatleri içinde sonuncusunu en önemlisi olarak göz önüne alan, genelde bu yeryüzü yaşamının sonunu önceden haber veren, bildiren ve bütün canlıları tragedyanın beşinci sahnesinde yaşamaya mahkum eden din, her yeni aşılamaya, dikmeye, gözüpek araştırmaya, özgür isteğe düşmandır; bu din bilinmeyene doğru her uçuşa karşı koyar; çünkü orada seveceği ve umacağı hiçbir şey ama hiçbir şey yoktur.

bizler kendimizi aldatmaktan hoşlanırız; çünkü gururumuz bundan hoşlanır.

bütün organik yaşamın temel özünü bir tek içgüdü oluşturur: güçlü ve egemen olup yönetme arzusu.

düşüncelerimiz tıpkı coğrafyacının dünyanın üzerinden geçtiğini tasarımladığı enlem ve boylam dereceleri gibidir, soyut bir özellik taşırlar ve gerçeklikten tümüyle yoksundurlar. mantık değişmez kavramları kabul eder, gerçeklik ise bu bağlamda irrasyoneldir, usdışıdır.

umarlar bir şeyler bulmayı yaşamın arta kalan kırıntılarından
o taşkın ilk koşudan eli boş dönenler (david hume)

kitle, dört beş büyük adamın meydana gelmesini sağlayan dolambaçlı bir yoldan başka bir şey değildir.

uygarlık, yaratıcı atılımların birikimidir. bu yaratıcı atılım kişinin çağını aşmasını, bütün evreni kapsayan geniş bir bakış açısı kazanmasını sağlar. yaratmanın gerçekleşmediği yerde insanın kendini aşması ve onunla bağlantılı olan uygarlığın doğması söz konusu değildir.

tarih, büyük yaratmaların, uygarlığın özünü kuran geliştirici ilkelerin, insanı aşamalı olarak başarının en yüksek doruğuna ulaştıran girişimlerin, kendi varlığında evrenin yaratıcı özünü dile getiren "üstinsan"ın bilimidir.

insan kirli bir ırmaktır. bu kirli ırmağı da içine alarak bozulmadan kalabilmesi için engin bir deniz olması gerekir.

goethe: etkinliğimi artırmadan ya da doğrudan doğruya canlandırıp yaşamıma bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum.

yok, yaşamıyor hiçbir nesne
değseydi eğer çabaların, önem vermez miydi hiç toprak, iç çekmene
acıdır, sıkıntıdır varlığımız ve pis bir çamurdan dünya -başka şey değil
sakin ol öyleyse, sesini çıkarma (giacomo leopardi)

insanın yaşayabilmesi için geçmişi kırıp dökmeye ve ortadan kaldırmaya bir gücü olması ve bunu zaman zaman uygulaması gerekiyor.

yaşamın yargısı her zaman adaletsizdir, haksızdır, kayırması yoktur onun; çünkü hiçbir zaman bilginin salt bir kaynağından çıkmaz; ama birçok durumlarda adaletin kendisi bu yargıyı yargıladığında, aynı biçimde düşer bu yargı.

hiç kimse aynı zamanda büyük bir tarihçi, bir sanatçı ve dar kafalı bir kimse olamaz.

yalnız geleceği kuran kişinin, geçmişi yargılamaya hakkı vardır. ileriyi görmekle, kendinize büyük bir erek koymakla, aynı zamanda, şimdi size bugünü çöle çeviren ve her dinginliği, her barışsever gelişme ve olgunlaşmayı hemen hemen olanaksız kılan o basmakalıp çözümleyici içgüdüyü de boyunduruk altına almış olursunuz.

hans sachs: biraz hayal olmadan ulaşılamaz hiçbir başarıya.

en kötü liman bile, ümitsiz ve kuşkulu sonsuzluklar içinde durmadan, yeniden dönüp dolaşmaktan iyidir.

bilimsel insan, yaşamı iyice açık ve seçik olarak tanımak için yaşamın ötesine çıkıp yerleşen insandır.

defienda me dios de my: tanrım, beni benden koru!

her süs süsleneni saklar.

tarih, genelde, "tutku ve yanılmaların evrensel sistemi"nden başka bir şey olmasyadı eğer, goethe'nin "genç werther'in ıstırapları"nı okuyanlara öğütlediği gibi insanın tarihte, sanki tarih sesleniyormuşçasına şunu okuması gerekirdi: "adam ol ve ardımdam gelme, beni izleme!"

büyüklüğün başarıya bağımlı olmaması gerekir, demosthenes'in bir tek başarısı bile olmasaydı, o yine de büyüklüğü hak ederdi.

24.03.2008

filozofun ölümü

oruç aruoba

felsefenin 'sonuna ulaşma' düşüncesi bakımından, filozofların ölüm anlarında ilginç ipuçları bulabiliriz. bunlarda, ucu açık bir süreci sona erdirmenin verdiği rahatlama gibi ya da tersine; ama aynı anlamda sonu gelmeyecek bir sürecin artık bitmesinin verdiği dinginlik gibi yaşantılar görebiliriz. bu açıdan, bir tür huzur, hatta neşe, sevinç bile görülebilir bu ölüm anlarında.

sokrates, baldıranı kendisi diker kafasına. hoşsohbet, biraz da muzip bir havadadır. gitmek üzere yüzünü kapamışken, yeniden açar, sağlık tanrısı askleipos'a bir horoz borcu olduğunu hatırlatır dostu kriton'a. nietzsche'ye göre bu sözler, sokrates'in, yaşamı bir sayrılık, ölümü de bundan sağalma saydığını gösterir.

hume şakacıdır son demlerinde. adam smith'in anlattıklarına göre, ölüm kayığına binişini geciktirsin diye kharon ile pazarlığa girişir. kharon'un ağzından kendine verdiği yanıtlar, sonunda, "bu işin sonu yok dostum; haydi, bin artık şu kayığa" 'rica'sına, sonra da 'küfür'lere gelip dayanır.

kant, hiçbir şey olmayacakmış gibi davranır; gücü tükenene dek, dizgesinin tamamlayıcısı olacak en son yapıtını yazmayı sürdürür. yalnız, arada, her bahar gelip penceresinin önünde öten çit serçesini özler; pirene dağlarının doruklarındaki soğuğu düşünüp "küçük kuşum artık hiç gelmeyecek" der, hüzünlenir. yapıt tamamlanamadan, çit serçesi de gelmeden önce, "bir mum gibi" söner.

nietzsche'nin fiziksel ölümü de kant'ınki gibi sessiz sedasızdır; ama tinsel ölümü sırasında, bir piyanoyu yumruklarıyla, dirsekleriyle döverek bağıra çağıra şarkı söyler. en son yazdıkları ise, buram buram ölüm özlemi kokan bir dizi coşkun şiirdir.

wittgenstein ise, ölüm anında, öğrencilerine aktarılmak üzere -ve onlardan en azından birini de derin bir hayrete düşüren- sözü söyler: 

"harikaydı yaşamım."