hasan sabbah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hasan sabbah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.06.2022

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

22.04.2022

alamut kütüphanesi

amin maalouf

166 yıl boyunca her türlü istilacıya kafa tutmuş haşşaşiyun kalesi de teslim olmayı tercih etti! cengiz han'ın torunu olan hülagu han bu askeri inşaat mucizesini bizzat gelip gözleriyle gördü; efsaneye göre, orada hasan sabbah devrinden beri el sürülmeden duran ve hiç bozulmamış erzak depoları buldu.

yaverleriyle birlikte kaleyi ve civarı teftiş ettikten sonra askerlerine her şeyi yıkmalarını ve taş üstünde taş bırakmamalarını emretti. kütüphaneyi de esirgemedi. bununla birlikte orayı ateşe vermeden önce, cüveyni adındaki 30 yaşında bir tarihçinin içeri girmesine izin verdi. cüveyni, hülagu'nun isteğiyle, cihan fatihi tarihi'ni yazmakla meşguldü. bu eser bugün bile moğol istilaları hakkında elimizde bulunan en değerli bilgi kaynağıdır. cüveyni, on binlerce yazmanın raflara dizilmiş, paketlenmiş veya rulo yapılmış halde beklediği bu gizemli yere girebildi; dışarıda bir moğol subayı ve el arabasına yapışmış bir asker bekliyordu. o el arabasına sığdırılabilen eserler kurtulacak, geri kalanlar alevlere yem olacaktı. ne metinleri okumaya ne de başlıkların fihristini çıkarmaya vakit vardı.

ateşli bir sünni olan cüveyni, birinci vazifesinin allah kelamını ateşten kurtarmak olduğuna hükmetti. kalın ciltleriyle kolayca ayırt edilen ve hepsi aynı yerde toplanmış mushafları telaşla toplamaya başladı. en az yirmi nüsha vardı; onları üç seferde el arabasına taşıdı ve el arabası hemen hemen doluverdi. peki şimdi hangi kitapları seçecekti? ciltlerin daha düzgün dizildiği bir duvara yöneldi ve orada hasan sabbah'ın otuz yıllık gönüllü inzivası sırasında yazdığı sayısız eseri buldu. bunlardan birini, bir öz yaşam öyküsünü kurtarmayı seçti. daha sonra kendi eserinde buradan bazı bölümleri alıntılayacaktı. yakın bir tarihte yazılmış ve belgelere dayandırıldığı anlaşılan ve mehdi'nin öyküsünü ayrıntılarıyla nakleden bir alamut tarihçesine de rastladı. onu da hemen yanına aldı; çünkü ismaili cemaatleri dışında bu hadiseyi bilen hiç kimse yoktu.

tarihçi, ömer hayyam'ın semerkant yazması'nın varlığından haberdar mıydı? herhalde değildi. böyle bir eserden bahsedildiğini duymuş olsa onu arayıp bulur ve sayfalarını karıştırdıktan sonra kurtarır mıydı? bilmiyoruz. rivayet edilen o ki, gizli ilimlere hasredilmiş bir deste eserin önünde çakılıp kalmış ve onlara öyle dalmış ki saati unutmuş. ona saatin geç olduğunu hatırlatmaya gelen moğol subayının sırtında kırmızı şeritli kalın bir zırh varmış, başındaki miğferin arka tarafı da kabarık bir saç gibi genişliyormuş. elinde bir meşale taşıyormuş. acelesi olduğunu iyice göstermek için, ateşi tozlu bir rulo yığınına yaklaştırmış. tarihçi daha fazla ısrar etmemiş, taşıyabileceği her şeyi hiç bakmadan ellerine kollarına ve koltuk altlarına sıkıştırmış, "gökcisimlerinin ve sayıların ebedi sırları" başlıklı yazma da elinden kayıp düşünce eğilip yerden alma zahmetine katlanmamış.

haşşaşiyun kütüphanesi yedi gün yedi gece boyunca yanmış, hiçbir yedek nüshası da bulunmayan sayısız eser kül olmuş. bunların içinde kainatın en iyi korunan sırlarının bulunduğu rivayet edilir.

1.12.2021

hasan sabbah

amin maalouf

bütün zamanların en korkutucusu olan haşhaşi tarikatını 1090'da kuran hasan sabbah geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir adamdır. 1048'de rey kentinde doğmuştur. burası birkaç on yıl sonra tahran kasabasının kurulacağı yerin hemen yanındadır. efsanede öyle anlatıldığı üzere, gençliğinde şair ömer hayyam'ın çok yakın dostu olmuştur. hayyam da onun gibi matematik ve astronomi tutkunudur. fakat böylesine bir dostluğun gerçek olup olmadığı tam bilinmemektedir. buna karşın, bu parlak adamın hayatını tarikatını örgütlemeye adamaya götüren koşullar bütün ayrıntılarıyla bilinmektedirler. onlara "batınîler" denilmiştir, yani "halkın önünde gözüktüklerinden farklı bir inanç taşıyanlar."

13.02.2019

haşşaşin örgütü

amin maalouf

hiyerarşinin en tepesinde şeyh, imam, her türlü sırrın sahibi hasan sabbah vardı. yakın çevresinde bir avuç propagandacı derviş, yani "dai"ler bulunuyordu, bunlardan üçü şeyhin yardımcılarıydı. biri doğu iran, horasan, kuhistan ve maveraünnehir'den sorumluydu; diğeri batı iran ve ırak'tan; üçüncüsü de suriye'den sorumluydu. onların bir basamak altında hareketin kadroları, yani "refik"ler bulunuyordu. gerekli eğitimi aldıkları için bir kaleye komuta etme, bir kent veya eyalet örgütünü yönetme yetkileri vardı. en yeteneklileri zamanı geldiğinde dai yapılıyordu.

hiyerarşinin daha aşağısında ise "lesik"ler, yani örgüte bağlı olanlar yer alıyordu. bunlar ilme veya şiddet eylemlerine özel bir yeteneği olmayan, tabandaki müritlerdi. aralarında alamut civarından pek çok çoban, ayrıca çok sayıda kadın ve ihtiyar vardı.

daha sonra sıra "mücib"lere, "icabet edenler"e, "teklif verenler"e yani örgüt üyeliğine aday olanlara geliyordu. bunlar aldıkları ilk eğitimin ardından yeteneklerine göre ya refik olmak üzere daha ileri eğitim aşamalarına, ya müritler kitlesine ya da o dönemde yaşayan müslümanlarn gözünde hasan sabbah'ın gerçek gücünü oluşturan kategoriye, "fedai"ler sınıfına doğru yönlendirilirdi. şeyh onları imanı çok sağlam, çok becerikli ve dayanıklı; ama ilme, eğitime fazla yeteneği olmayan müritlerin arasından seçerdi. dai olabilecek çapta birini asla fedai yapmazdı.

fedainin eğitimi, hasan'ın tutkuyla ve incelikle uğraştığı hassas bir görevdi. hançerini gizlemeyi, hiç belli etmeden çıkarmayı, kurbanın tam kalbine veya göğüs bir zırhla korunuyorsa boynuna saplamayı öğrenmek; alamut'la hızlı ve gizli haberleşmenin araçları olan posta güvercinlerine alışmak, şifreli alfabeleri ezberlemek; kimi zaman yerel bir lehçeyi, bir ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmayı becermek, orada haftalarca, aylarca kendini belli etmeden yaşamak, infaz için en uygun anı kollarken her türlü kuşkuyu yatıştırmayı bilmek; avını bir avcı gibi izlemek, nasıl yürüdüğünü, neler giydiğini, alışkanlıklarını, dışarıya hangi saatlerde çıktığını inceden inceye araştırmak; bazen, çok iyi korunan biri söz konusuysa, yanına kapılanmanın, ona yaklaşmanın, bazı yakınlarıyla dostluk kurmanın yolunu bulmak. iki fedainin, kurbanlardan birinin canını alabilmek için, iki ay boyunca bir hristiyan manastırında keşiş kılığında yaşadıkları rivayet edilir. afyon, esrar kullanan birinden böyle çarpıcı bir bukalemunluk yeteneği sergilemesi beklenemez. ama hepsinden önemlisi, müridin ölüme meydan okuyabilmek için gerekli inancı kazanması; taşkın kalabalık tarafından canı alındığı anda şehitlik mertebesi sayesinde önünde kapıların derhal ve anında açılacağı bir cennete iman etmesidir.

23.01.2014

üç arkadaş

amin maalouf

"üç arkadaş iran'ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.

pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra üzerlerine doğru koşmaya başlamış.

birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. haykırmış: "ben buraların hakimiyim, bana ait olan bu toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem." yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. köpekler parsı ısırmayı başarmışlar gerçi; ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş.

nizamülmülk'ün payına bu düşmüş.

ikincisi şöyle demiş kendi kendine: "ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayayım?" dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. o zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi izinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş.

ömer hayyam'ın payına bu düşmüş.

üçüncüsü bir inanç adamıymış. ellerini açıp, hakim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek parsa doğru ilerlemiş. "bu topraklara hoş geldin." demiş. "arkadaşlarım benden daha zengindi, onları soydun, benden daha gururluydular, onları alçalttın." hayvan büyülenmiş, uysallaşmış bir halde dinliyormuş. adam onun üzerinde egemenliğini kurmuş, onu evcilleştirmeyi başarmış. o zamandan beri hiçbir pars adama yaklaşmaya cesaret edememiş, insanlar da ondan uzak durmuşlar.

kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz, kimse ondan kaçamaz; ama bazıları onu kullanmayı becerir. bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini hasan sabbah'tan daha iyi evcilleştirecek birisi çıkmadı. alamut'ta çekildiği inde kendine küçücük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı."

19.06.2012

üç arkadaş

denis guedj

ömer hayyam 18 haziran 1048'de iran'da, doğan güneş ülkesi horasan'ın küçük bir köyünde dünyaya geldi. çadır satan babasının adı abraham'ın arapçadaki karşılığı olan ibrahim'di. ömer şair olup kendine bir ad seçmek zorunda kalınca "el-hayyam"ı (çadırcının oğlu) tercih etti. çok uzun seyahatlerin yapıldığı ve kervanların çok bol olduğu bir dönemde iyi bir işti çadırcılık. ibrahim oğlunu nişabur medresesine gönderdi. ömer kısa sürede dostlar edindi. özellikle abdülkasım ve hasan'la çok yakın dostluk kurdu. ayrılmaz bir üçlü oluşturdular. gençler birlikte güzel günler geçirdiler, hem okudular hem eğlendiler. dünyanın gelmiş geçmiş bütün öğrencileri gibi sonu gelmeyen şenliklerde çılgın geceler yaşadılar.

bu çılgın gecelerden birinin sonunda, üç arkadaştan hangisi olduğu bilinmeyen biri öbür ikisine bir anlaşma önerdi: "sadakat yemini edelim. üçümüz de bir ve eşitiz. sürmesi gerekir bunun. hangimiz ilk önce şöhret ve paraya kavuşursa, ötekilere yardım edecek." ant içtiler.

ilk önce üne kavuşan abdülkasım oldu. "nizamülmülk" adıyla sultan alparslan'ın veziri oldu. iki arkadaş onu görmeye gittiler. kendilerini bağlayan anlaşmayı unutmamıştı.

nizamülmülk ömer'e sarayda önemli bir görev teklif etti. ömer kabul etmedi: "ben iş istemiyorum, bana yapabileceğin en büyük iyilik ihtiyacım kadar öğrenmeyi sürdürmem için gerekli olanakları sağlamak olabilir." nizam ona sürekli bir gelir sağladı ve isfahan kentinde bir gözlemevi kurdu.

sıra hasan'a geldi. hasan nizam'ın teklif ettiği görevi anında kabul etti. zeki ve kültürlü biri olan hasan kısa sürede sultan'ın takdirini kazandı. ama nizam'a karşı fesatlıklar düşündü ve göz koyduğu yerine geçmek için entrikalar çevirmeye başladı. uyanık ve zengin bir haberalma ağına sahip olan vezir, hasan'ın teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı ve onu ölüme mahkum etti. ömer, sultan'dan, hasan'ın hayatını bağışlamasını rica etti. hasan kentten kovuldu. ne var ki, intikam yemini eden nizam'ın adamlarından kaçmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı. kendisini izleyenlerin ulaşamayacağı güvenli bir yer aradı.

hazar denizinin güneyinde elbruz yükselir; en yüksek noktası 6000 metreyi bulan uzun bir dağ zinciridir elbruz. hasan bu dağlarda küçük bir kale bulunduğunu öğrendi. oraya sığınmaya karar verdi.

küçük bir arkadaş grubuyla yola çıktı. karlar ve buzlar içinde, son derece tehlikeli yollardan, dar boğazlardan, dolambaçlı geçitlerden geçtikten ve günlerce yol aldıktan sonra hasan dağın tepesinde gerçek bir kartal yuvası gördü. alamut kalesiydi burası! buzlu sularla dolu çukurlarla çevriliydi. içeri girebilmek için tek bir yol vardı: sivri tepeli dar vadilerin üstündeki bir iner-kalkar köprü.

hasan, bakar bakmaz, kalenin fethedilemez olduğunu anladı. kaleyi fethetmeye karar verdi. ama fethedilemez olduğundan güç kullanarak yapamazdı bu işi. yandaşlarına gizlenmelerini emrettikten sonra, tek başına gitti ve kumandanla görüşmek istediğini bildirdi. köprüyü indirdiler ve hasan geçer geçmez de tekrar kaldırdılar. hasan şunları söyledi kumandana: "yanımda bir öküz postu getirdim." postu serdi. "bana sınırları bu postla belirlenebilecek büyüklükte bir arazi satarsan 5000 altın vereceğim sana."

kumandan kulaklarına inanamadı. altınları görmek istedi. hasan altınları gösterdi. kumandan altınları saydırdı: 5000! akıldan yoksun biriyle iş yapacağına inanarak öneriyi kabul etti: "bana bu altınları ver, ben de sana derhal istediğin yeri vereyim." köprü tekrar indirildi. hasan kale duvarlarının dibine doğru yöneldi, parmağını yere doğru uzattı. ama öküz postunu, işaret ettiği yere sermedi, buraya bir kazık dikti, uzun bir bıçak çıkardı, postu ince parçalar halinde doğradı, bu parçaları uç uca bağladı, deriden bir ip oluşturdu, ipin bir ucunu kazığa bağladı. öteki ucunu tutarak duvar boyunca ilerlemeye başladı. kısa sürede kalenin çevresini dolaştı. kaleyi deri iple çevirmiş oldu böylece. kale onundu! zaten arkadaşları da durumdan yararlanarak kaleden içeri girmişlerdi. eski kumandan 5000 altını alarak kaleyi terk etti.

hasan kaleye yerleşir yerleşmez büyük değişiklikler yaptı. karanlık duvarların arka tarafında, kalenin uzak bir köşesinde, gözden uzak bir yerde gerçek bir cennet kurdu! büyüleyici bahçeler, billur gibi dereler, korular, çiçeklikler. gözü gibi koruduğu gerçek bir zevk ü safa bahçesi. birkaç yakını dışında kimse haberli değildi bu yerden. hasan için çok özel işlevi olan özel bir yerdi burası.

hasan büyük bir titizlikle 20-30 kişiden oluşan bir grup oluşturdu. bu grupta yer alan gençler bütün doğuda enerji ve silahşörlükleriyle ün salmıştı. bu gençler alamut'a götürüldü ve orada aylar boyunca ağır eğitimlerden geçirilerek her türlü dövüşe hazır savaşçılar durumuna getirildiler. eğitimlerinin son gününde hasan büyük bir ziyafet verdi onlara. yemeğin sonunda bol bol uyuşturucu verildi kendilerine. çok büyük ölçüde uyuşturucu içeren bir ottu verdiği. savaşçılar derin bir uykuya dalınca zevk ü safa bahçesine götürüldüler. ertesi gün uyandıklarında gözlerine inanamadılar: cennetteydiler! her birinin başucunda, kendilerini okşayarak uyandıran çok güzel bir kız olan bir cennetti burası. en çılgın düşlerinde bile beklemedikleri bir eğlence günü başladı onlar için. akşam, bahçede gene büyük bir ziyafetten sonra, tuhaf etkileri olan o ottan verildi kendilerine. sonra da odalarına taşındılar hepsi.

uyandıklarında müthiş bir coşku içindeydiler, hiçbir şey durduramıyordu onları; güzel ve tatlı kızlara, sevgilerine, muhteşem meyve bahçelerine, binbir renkli kuşlara, yemeklere, meyvelere, şaraplara doyamıyorlardı. bir düştü bu. ama son derece yoğun, son derece gerçek bir düş. hasan rahatlatıyordu onları. bütün otoritesiyle, gördüklerinin hayal olmadığına, cennetin ta kendisi olduğuna inandırıyordu. ve kendinden son derece emin bir tavır içinde bu cennete yeniden döneceklerini garanti ediyordu. ama, başarılı olmak için haftalar boyunca hazırlık yaptıkları o verilen görevler uğruna öldükleri takdirde dönebileceklerdi bu cennete. ve bu görevler için hemen ertesi gün hareket etmeleri gerekiyordu.

hangi görevler?

hasan çok değişmişti; yasaklı biriyken, bir mezhebin, ismailiye mezhebinin çok güçlü lideri oldu. vezirler, halifeler ve sultanlar inançları dolayısıyla ismailiyelilerin peşine düşmüşlerdi. hasan da amansız bir savaş açtı bunlara, bu dünyanın önde gelenlerini yok etmeye karar verdi. silahı, gösterdiği hedeflere doğru gönderdiği bu genç fedailerdi. bunlar her türlü tehlikeyi göze alıyorlardı, ölümden korkmuyorlardı. ölmek istiyorlardı; ölüm, hasan'ın kendilerine vaat ettiği cennete giriş belgesiydi. hedeflerini hiç şaşırmadılar.

görevlerini yerine getirmeden önce bu bitkinin, haşhaşın içerdiği uyuşturucudan bol miktarda tükettikleri için ya da bu cennet delileri hasan tarafından gönderildiğinden "haşhaşiler" adıyla anıldılar.

bir sabah, vezir nizamülmülk krallık ordugahının ortasında, çadırında bıçaklanmış halde bulundu. eski gençlik arkadaşı hasan sabbah'ın gönderdiği haşhaşi de hemen oracıkta öldürüldü. cellat kafasını keserken, bir an önce vaat edilen cennete kavuşacağı umuduyla gülümsüyordu haşhaşi.

hasan, ilk kez girdiği günden beri terk etmediği alamut kalesindeki yatağında öldü. "şeyh-ül cebel"den, yıllarca korku ve endişeyle söz edildi.

hasan'ın hayran olduğu tek insan hayyam'dı. dostuydu, ölümden kurtarmıştı onu ve büyük bir bilgindi. defalarca alamut'a gelip yerleşmesini istemişti ondan. arkadaşının, istediği bütün yapıtları bulabileceği muazzam bir kütüphane oluşturmuştu. hayyam reddetti. tıpkı ısrarla saraya yerleşmesini isteyen sultanı reddettiği gibi. buna karşılık yeni takvimin hazırlanması etkinliğine katılmayı kabul etti. hayyam arap dünyasının en büyük astronomlarından biri olmuştu. bunu kendi niteliklerine olduğu kadar, nizamülmülk'ün isfahan'da kendisi için kurduğu gözlemevine de borçluydu. arap dünyasında uzun yıllar "hayyam'ın takvimi"nden söz edildi.

hayyam aynı zamanda müneccimlik yapıyordu. doğum ve ölüm tarihinin tam olarak bilinmesinin nedeni de budur; o dönemde çok az rastlanan bir şeydir bu. hayyam bir gün öğrencilerinden birine mezarının kuzeyden gelen rüzgarlara açık ve ağaçların çiçeklerini yılda iki kez döktükleri bir yerde olacağını söyledi.

aradan oldukça uzun bir süre geçtikten sonra, öğrencisi nişabur'a gidip şairin ölümünü öğrendiğinde, nereye gömüldüğünü sordu. onu, hayyam'ın gömülü olduğu yere götürdüler. mezar, sürekli rüzgar alan bir bahçede, şeftali ve armut ağaçlarının dallarını sarkıttığı alçak bir duvarın dibindeydi. mezar taşının üstünde soluk çiçek motifleri olan iki halı vardı.

25.02.2011

hasan sabbah

harold lamb

kendine soruyorsun, kim bu hasan diye. duy işte! hasan biçare bir can, öncelikle yaşamın bir talebesi. iyi olan, insanların vücudunu olduğu kadar, ruhlarını da yöneten hükümdarların ve vezirlerin bilgeliğini kazanmaktır. kahire'nin silahlı muhafızları tarafından sokak köpekleri gibi kamçılandım, günahı da tattım, teselli olsun diye kendimle alay da ettirdim. evet, çok küçük yaşta bir çocuk babası oldum. fakat, kahire'de ismaili mezhebinin üstatlarından, senin deyiminle "yediler"den, bilgeliği öğrendim. deniz üzerinde yolculuk yaptım, deniz seviyesinin de altındaki celile gölünün yanında bulunan tiberias'ta kabala alimlerinin, o yaşlı adamların ayaklarının dibinde oturdum. neyse, bu kadarı yeterli. çok sözü sevmiyorum ve sen de üzerinde yıldızların doğduğu belirsiz toprakların gizlerini yeterince inceledin zaten. bilgelik meyvesinin acı çekirdeğini tattım. ulaştığım nokta şu: tanrı yoktur. dünyadaki dinleri yaşlı kadınlara benzetiyorum. güzel ve bereketli oldukları çağlar çok gerilerde kalmış. batıl inançların kuru kemiklerine dönüşmüşler. sonunda onlardan geriye kutsal emanet mahfazalarında saklanan öteberiden başka hiçbir şey kalmayacak. mekke'deki hacer'ül-esved, demire benzeyen tuhaf bir taştan başka ne ki? söylemek istediğimi dünyadaki insanlara ifade edebilme fırsatını yakalayabilseydim, şöyle derdim: "bütün tapınakları ve tahtları yıkın. tahtlarda oturanlar ve tapınakları yönetenler, alçakça yalanları kendilerine siper etmiş sıradan insanlardır." allah'a tapan müslümanlar, zamanın başlangıcında güneşe armağanlar sunan putperestlerden daha bilge değiller. doğru değil mi?

23.01.2010

nizam ve melikşah

amin maalouf

alamut kalesi'nin hasan sabbah tarafından alındığı haberi ısfahan'a ulaştığında fazla bir yankı uyandırmadı. şehir şimdi nizam ile saray arasında şiddetlenen çatışmaya kilitlenmişti. terken hatun, ailesinin topraklarına karşı vezir'in yürüttüğü harekatı affetmemişti. fazlasıyla güçlü vezirinden bir an önce kurtulması için melikşah'a baskı yapıyordu. babası öldüğünde sultan'ın bir vasisi bulunmasından doğal bir şey yoktu, daha on yedisindeydi çünkü; bugün otuz beşine geldi, kemale ermiş bir erkek oldu, işlerin yönetimini sonsuza dek ata'sının eline bırakamaz; imparatorluğun gerçek hakiminin kim olduğunu anlamanın vakti geldi, diyordu. semerkant hadisesi, nizam'ın kendi iradesini dayatmaya çalıştığını, efendisini oyuna getirdiğini ve ona tüm dünyanın gözleri önünde henüz reşit olmamış bir çocuk gibi davrandığını göstermemiş miydi?

melikşah bu adımı atmakta duraksıyordu; ama bir olay onu bu yöne itti. nizam kendi torununu merv şehrinin valiliğine atamıştı. bu kendini beğenmiş yeniyetme, dedesinin gücünün her şeye yeteceğine de güvenip yaşlı bir türk komutana herkesin içinde hakaret etme cüretini göstermişti. ihtiyar gözyaşları içinde melikşah'a gelip olan biteni şikayet etti, çileden çıkan hükümdar hemen o anda nizam'a şöyle bir mektup yazdırttı: "eğer sen benim yardımcımsan bana itaat etmeli ve yakınlarının benim adamlarıma saldırmasını yasaklamalısın; eğer kendini benimle eşit, benim iktidar ortağım olarak görüyorsan, o zaman ben de gereken kararları alırım."

devlet ricalinden oluşan bir heyetin getirdiği mesajı alan nizam cevabını gönderdi: "mademki bugüne dek anlayamamış, gidin sultan'a söyleyin, ben tabii ki onun iktidar ortağıyım ve ben olmadan böyle bir gücü ve devleti asla inşa edemezdi! babası öldüğünde her işini elime aldığımı, taht üzerinde hak iddia eden diğerlerini benim saf dışı bıraktığımı ve tüm asilere boyun eğdirdiğimi unuttu mu? dünyanın bir ucundan diğerine kendisine gösterilen itaat ve saygıyı bana borçlu olduğunu unuttu mu? gidin, söyleyin ona, evet, külahının kaderi benim mürekkep hokkamın kaderine bağlıdır!"

heyet üyelerinin ağızları şaşkınlıktan açık kalmıştı. nizamülmülk kadar bilge bir insan sultan'a hitap ederken gözden düşmesine ve kuşkusuz ölümüne sebep olacak bu sözleri niye kullanıyordu? kibri çılgınlık noktasına mı varmıştı?

o gün, böyle bir kararlılığın gerçek sebebini bilen tek insan hayyam'dı. nizam, geceleri gözüne uyku sokmayan ve gündüzleri de işine yoğunlaşmasını engelleyen korkunç acılarından dert yanmıştı. onu uzun uzun muayene eden, sağını solunu yoklayıp sorular soran ömer, bağdokusunda bir ur teşhis etmiş, nizam'ın günlerinin sayılı olduğunu anlamıştı.

dostuna sağlık durumu hakkındaki gerçeği açıklamak zorunda kaldığı gece hayyam için çok zor geçmişti.

- ne kadar vaktim kaldı?

- birkaç ay.

- ıstırabım sürecek mi?

- acılarını azaltmak için afyon verebilirim sana; ama o zaman da bilincin sürekli uyuşur ve çalışamazsın.

- peki, yazamaz mıyım?

- uzun uzadıya sohbet bile edemezsin.

- o zaman ıstırap çekmeyi tercih ederim.

sorularla cevapların arasına uzun suskunluklar ve vakarla bastırılan ıstırap giriyordu.

- ahiretten korkuyor musun hayyam?

- niye korkayım ki? ölümden sonrası ya hiçlik ya da mağfiret.

- peki, ya kötülük ettiysem?

- günahların ne kadar büyükse, allah'ın merhameti de o oranda artar.

nizam'ın içi biraz rahatlamış gibiydi.

- sevap da işledim, camiler, medreseler inşa ettim, zındıklarla savaştım.

hayyam karşı çıkmayınca devam etti:

- yüz yıl, bin yıl sonra beni hatırlayacaklar mı?

- bunu nereden bilebiliriz ki?

nizam inanmayan gözlerle süzdü onu, sonra devam etti:

- şunu sen söylememiş miydin bir gün: "hayat yangın gibidir. yoldan geçenin unuttuğu alevler, rüzgarın önüne katıp savurduğu küller; işte, bir insan ömrü gelip geçmiştir." nizamülmülk'ün kaderi de bu mu olacak sence?

soluk soluğa kalmıştı. ömer'in ağzından hiçbir söz çıkmamıştı henüz.

- arkadaşın hasan sabbah, benim alçak bir türk uşağı olduğumu etrafa yayarak dolaşıp duruyor memleketi. hakkımda yarın böyle mi diyecekler gerçekten? arilerin yüz karası olarak mı anılacağım? otuz yıl boyunca sultanlara kafa tutup onlara kendi iradesini dayatabilmiş benden başka kimsenin çıkmadığı unutulacak mı? türk orduları zaferi kazandıktan sonra elimden başka ne gelirdi? hiç konuşmuyorsun.

dalgınlaşmıştı.

- yetmiş dört yıl, tam yetmiş dört yıl geçiyor yeniden gözlerimin önünden. hayalkırıklıkları, pişmanlıklar, başka türlü yaşamak isteyeceğim bir sürü olayla dolu yıllar!

gözleri yarı yarıya kapanmış, dudakları büzülmüştü:

- yazıklar olsun sana hayyam! hasan sabbah bugün tüm kötülüklerini sürdürebiliyorsa, senin suçun bu.

ömer cevap vermek istedi: "hasan ile senin ne çok ortak noktanız var! gönlünüzü kaptırdığınız dava için, bir imparatorluk kurmak veya dünyayı imamın saltanatına hazırlamak adına, adam öldürmekten çekinmiyorsunuz. benim gözümdeyse, adam öldüren her dava cazibesini yitiriyor. ne denli güzel olursa olsun, çirkinleşiyor, bozulup alçalıyor. ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz." bunları haykırmak geçti içinden; ama tuttu kendini, sustu, bıraktı dostu kaderine doğru huzur içinde sürüklensin.

o dayanılması güç gecenin ardından, nizam sonunda kaderine razı oldu. bu dünyada artık olmayacağı düşüncesine alıştı. ama o günden tezi yok devlet işlerinden elini ayağını çekti ve kalan tüm zamanını "siyasetname" adındaki kitabına hasretmeye karar verdi. dört yüzyıl sonra macchiavelli'in "prens"i batı için ne anlama gelecekse, müslüman doğu için aşağı yukarı aynı şeyi ifade eden çarpıcı bir eserdi bu. ama aralarında hatırı sayılır bir farklılık vardı yine de: prens, siyasette hayalkırıklığına uğramuş, her türlü iktidardan yoksun kalmış birinin eseriydi. siyasetname ise bir imparatorluk banisinin yeri doldurulmaz tecrübesinin ürünüydü.

yani hasan sabbah uzun süredir düşünü kurduğu, silah zoruyla ele geçirilemez o tapınağı fethettiğinde, imparatorluğun güçlü adamı tarihteki yerinden başka bir şey düşünemeyecek durumdaydı. gerçek sözleri hoşa gidecek sözlere yeğliyordu ve sultan'a sonuna dek meydan okumaya hazırdı. hatta kendi çapına uygun, dillere destan olacak bir ölümü istediği bile söylenebilirdi.

bu isteği yerine gelecekti.

melikşah, nizam'ı ziyarete giden heyeti kabul ettiğinde, nakledilenlere inanamadı.

- bana ortak, bana denk olduğunu mu söyledi gerçekten?

elçiler ezik bir vaziyette bunu onaylayınca, sultan'ın öfkesi kabından taşıp patlayıverdi. vasisini kazığa oturtmaktan, canlı canlı parçalatmaktan, kalesinin surlarında çarmıha gerdirmekten söz ediyordu. sonra nizamülmülk'ü tüm görevlerinden almaya ve öldürtmeye nihayet karar verdiğini terken hatun'a bildirmeye koştu. artık iş, bu idamın nizam'a bağlılıklarını koruyan çok sayıda askeri birlikte bir tepkiye yol açmayacak şekilde nasıl gerçekleştirilebileceğini bulmaya kalıyordu. ama terken'in aklında başka bir fikir vardı: mademki hasan da nizam'ın öldürülmesini istiyordu, o zaman onun işi biraz kolaylaştırılsa ve böylece melikşah da üzerine hiç şüphe çekmese daha iyi olmaz mıydı?

alamut'a sultan'a bağlı bir adamın komutasında bir ordu gönderildi. görünürdeki amaç ismaililerin kalesini kuşatmaktı; aslında, kuşku uyandırmadan pazarlık masasına oturmak için bir sis perdesi yaratmak söz konusuydu. olayların nasıl cereyan edeceği en küçük ayrıntısına varıncaya dek ayarlandı: sultan, nizam'ı nihavend'e, ısfahan ile alamut'un ortasında kalan bir şehre çekecekti. orada da haşşaşinler devreye girecekti.

dönemin metinlerine göre hasan sabbah adamlarını toplamış: "hanginiz bu memleketi nizamülmülk'ün şerrinden kurtaracak?" diye sormuş. arrani lakaplı bir adam elini göğsüne koyarak gönüllü olduğunu belirtince, alamut hakimi görevi ona vermiş ve eklemiş: "bu iblisin öldürülmesi ahiret mutluluğunun başlangıcıdır."

bu sırada nizam evine kapanmıştı. divan'ından hiç ayrılmayanlar gözden düştüğünü öğrenince yanından uzaklaşmıştı; hayyam'dan ve nizamiye muhafız alayının subaylarından başka evine uğrayan yoktu. vaktinin büyük bölümünü yazarak geçiriyordu. kendinden geçercesine bir tutkuyla yazıyor ve zaman zaman ömer'den yazdıklarını okumasını istiyordu.

hayyam'ın gözleri satırları dolaşırken yüzünde kah bir gülümseme beliriyor, kah yüz hatları birden geriliyordu. başka birçok büyük adam gibi nizam da ömrünün bu son demlerinde oklarını sağa sola fırlatmaktan, bazılarıyla hesabını görmekten kendini alamamıştı. bunlardan biri de terken hatun'du. kitabının 43. faslına şöyle bir başlık koymuştu: "perdelerin arkasında yaşayan kadınlar." "bir zamanlar bir melikin kendisine hakim olmuş bir karısı vardı. bunun sonucu ihtilaf ve kargaşadan başka bir şey olmadı. bu konuda daha fazla konuşacak değilim; çünkü herkes başka dönemlerde de benzer olayların yaşandığını gözlemleyebilir." bunları yazdıktan sonra ekliyordu: "bir işin başarılı olması için, kadınların dediğinin aksini yapınız."

sonraki altı bölüm ismaililere ayrılmıştı ve şöyle sona eriyordu: "onların mezhebi hüdavend-i alemi uyarmak için anlatıldı. bendelerinden bir kısmı dünya malına aşırı düşkünler. hak sahiplerinin haklarından bir bölümünü heri alarak bu kısmın fazla olduğunu iddia ediyorlar. eteği yırtıp kola eklemekle asla gömlek yapılamaz. bendenize öyle geliyor ki bu gibiler ulu ve büyük kişileri makamlarından etmek istiyorlar. davulların sesi kulaklara ulaşıyor, sırları ortaya çıkıyor. bu hususta kulunuz hangi konuda konuştuysa, doğru söyleyip şefkat ve nasihat etme vazifesini yerine getirdi. allah, onun düşmanları kahreden gücünü ve devletini kem gözlerden uzak tutsun."

gelen bir ulağın donu bağdat'a yapılacak bir yolculukta sultan'a eşlik etmeye çağırdığı gün, vezir kendisini neyin beklediğini gayet iyi biliyordu. vedalaşmak için hayyam'ı çağırttı.

- bu halinle bu kadar uzun yola çıkmamalısın, dedi hayyam.

- bu halde hiçbir şeyin önemi kalmaz ve zaten ölümüm de yoldan olmaz.

ömer ne diyeceğini bilemedi. nizam onu kucaklayıp dostça uğurladıktan sonra hakkındaki fermanı verenin huzuruna gidip önünde eğildi. zarafetin, düşüncesizliğin ve pervasızlığın en uç noktasıydı bu: hem sultan hem de vezir bile bile ölümle oynuyorlardı.

infazın yapılacağı yere doğru yolda giderlerken melikşah "ata"sına sordu:

- sence daha ne kadar yaşarsın?

cevap verirken nizam'ın kılı bile kıpırdamadı:

- uzun, çok uzun süre.

sultan ne diyeceğini şaşırdı:

- haydi bana karşı kibirli davranıyorsun diyelim; ama allah'a karşı bu kibir de ne oluyor? ağzından böyle laflar çıkacağına, allah ne derse o olur, herkesin vadesini o bilir, desene!

- öyle dedim; çünkü geçen gece bir rüya gördüm. peygamber efendimiz, allah'ın selamı üzerine olsun, bana göründü, ona ne zaman öleceğimi sordum ve içimi rahatlatan bir cevap aldım.

melikşah sabırsızlandı:

neymiş o cevap?

- resulullah bana şöyle dedi: "sen islam'ın temel direklerinden birisin, etrafına hep iyilik yapıyorsun, varlığın müminler için çok değerli, bu yüzden sana, ne zaman öleceğine karar verme ayrıcalığını tanıyorum." ben de şu cevabı verdim: "allah korusun, hangi insan böyle bir günü seçebilir ki? insan hep biraz daha yaşamak ister ve mümkün olan en uzak tarihi seçsem bile sürekli olarak o günün giderek yaklaştığı saplantısı ile yaşarım ve ister bir ay ister yüz yıl sonra olsun, o günün arifesinde, korkudan tir tir titrerim. ben tarih seçmek istemiyorum. istediğim tek lütuf, sevgili peygamberim, efendim sultan melikşah'tan daha fazla yaşamamaktır. elimde büyüdü, bana "ata" dediğini işittim; bu yüzden onun ölümünü görmek gibi bir utanca ve ıstıraba katlanmak istemem." dileğin olacak" dedi resulullah, "sultan'dan 40 gün önce öleceksin."

melikşah'ın beti benzi atmıştı, tir tir titriyordu, neredeyse kendisini ele verecekti. nizam gülümsedi:

- görüyorsun hiç de kibirli değilim, uzun süre yaşayacağıma eminim dediysem bir sebebi var.

acaba o sırada sultan'ın aklından vezirini öldürtmek fikrinden vazgeçmek geçmiş miydi? vazgeçse iyi ederdi. çünkü rüya hikayesi sadece bir teşbih olsa da, nizam gerçekten ürkütücü tedbirler almıştı. yola çıkmadan bir gün önce yanında toplanan muhafız subayları, şayet nizam öldürülürse düşmanlarından hiçbirinin sağ kalmayacağına kuran'a el basarak yemin etmişlerdi.

nizam'ın ölümü: nizam'ın son yemeği bir iftardı. ramazanın onuncu günüydü. devlet ricali, saray erkanı, komutanlar, bu kutsal aya gösterilen saygı gereği, alışılmamış bir sadelik içindeydi. iftar sofrası muazzam bir yurtta kurulmuştu. birkaç köle herkes ne seçtiğini görsün diye ellerinde meşaleler tutuyordu. geniş gümüş tepsilere, en yağlı deve veya kuzu parçasına, en semiz keklik buduna doğru altmış aç el uzanıyor, etlerin ve sosların arasında dolanıyordu. etler paylaşılıyor, parçalanıyor, yenilip yutuluyordu. eline iyi bir parça geçiren, onu iltifat etmek istediği komşusuna sunuyordu.

nizam az yiyordu. o akşam ıstırabı her zamankinden fazlaydı, böğrü yanıyor, iç organları gözle görülmez bir devin pençesine düşmüş gibi buruldukça buruluyordu. dik durmak için çaba harcadı. sofrada komşularının sunduğu her lokmayı çiğneyip yutan melikşah yanında oturuyordu. zaman zaman yan yan süzüyordu vezirini, herhalde korktuğunu düşünüyordu. birden elini kara incirlerle dolu bir tepsiye uzattı, en olmuşunu seçti, nizam'a ikram etti. sunulan yemişi terbiyeli bir hareketle alan nizam kenarından bir parça ısırıp bıraktı. insan, hem tanrı, hem sultan hem de haşşaşinler tarafından ölüme mahkum edildiğini bile bile incirden tat alabilir miydi?

nihayet iftar sona erdi, gece olmuştu. melikşah bir sıçrayışta kalktı ayağa, terken hatun'a koşup vezir'in yüzündeki sıkıntılı ifadeyi yetiştirmek için sabırsızlanıyordu. nizam ise önce dirseklerine dayanıp güç aldı, sonra büyük zorlukla doğrulup ayağa kalkabildi. harem çadırları uzakta değildi, yaşlı amca kızı ona acılarını biraz dindirecek etkili bir çay hazırlayacaktı. gideceği yer en fazla yüz adım uzaktaydı. çevresinde imparatorluk ordugahlarının o kaçınılmaz hayhuyu ve gürültüsü hüküm sürüyordu. zaman zaman bir cariyenin boğuk kahkahası işitiliyordu. yol bitmek bilmiyor, nizam tek başına adımlarını sürüklemeye çalışıyordu. her zaman çevresinde bir sürü yardımcı koştururdu; ama gözden düşmüş biriyle kim birlikte gözükmek isterdi ki artık? dilenciler bile yollarını değiştirmişlerdi, gözden düşmüş bir ihtiyardan ne koparılabilirdi?

yine de birisi yaklaştı yanına, sırtına yamalı bir aba geçirmiş bir yiğit. hayır dualar mırıldanıp duruyordu. nizam elini kesesine atıp üç altın çıkardı. hala yanına gelmeye cesaret eden bu yabancıyı ödüllendirmek lazımdı.

şimşek gibi bir parıltı, havada şimşek gibi çakan bir bıçak. her şey çok çabuk olup bitti. nizam'ın elin havaya kalktığını görmesiyle hançerin giysisini, tenini delip kaburgalarının arasına saplanması bir olmuştu. bağırmadı bile. sadece şaşkınlığını belirten bir hareket yaptı, ciğerlerine son kez bir soluk çekti. karanlıkta şimşek gibi çakan hançer, o kalkıp inen el ve tükürür gibi "al bakalım bu armağanı, ta alamut'tan geliyor sana!" diyen o gerilmiş ağız, yere devrilirken ağır ağır akan görüntüler halinde gözlerinin önünden bir kez daha geçti belki.

o zaman haykırışlar yükseldi. haşşaşin koşmaya başladı, çadırdan çadıra kovaladılar adamı ve sonunda buldular. derhal gırtlağı kesildi, sonra da ayaklarından sürüklenip ortalıkta yanan büyük ateşlerden birinin içine atıldı.

nizam'ın intikamı: melikşah çok tuhaf davranıyordu. vasisinin ölümünden yararlanıp imparatorluğun dizginlerini sonunda eline alacağı beklenirdi. ama hiç de öyle olmadı. yakıcı isteklerine ket vuran adamdan nihayet kurtulduğuna çok sevinen sultan, tek kelimeyle, çocuklar gibi eğleniyordu. tüm iş toplantıları, elçi kabulleri iptal edilmiş, gündüzler cirit ve av partilerine, geceler ise içki alemlerine ayrılmıştı.

daha da kötüsü bağdat'a gelir gelmez halife'ye haber göndermişti: "bu şehri kış payitahtım yapmaya niyetliyim, emirülmüminin en kısa sürede kendine başka bir yer bulup taşınsın." ataları üç buçuk yüzyıldır bağdat'ta yaşamış halife, işlerini düzene sokmak için bir ay mühlet istedi.

terken, dünyanın yarısına hakim olan 37 yaşındaki bir hükümdara hiç yakışmayan bu hoppalıktan kaygılanıyordu; ama onun melikşah'ı böyleydi işte. o da sultan'ın gülüp eğlenmesine göz yumup kendi otoritesini kurmak için bu durumdan yararlandı. emirler ve devlet ricali terken'e başvuruyor, nizam'a sadık adamların yerini onun güvendikleri alıyordu. sultan da iki gezi veya iki içki alemi arasında bu kararları onaylıyordu.

18 kasım 1092'de melikşah bağdat'ın kuzeyindeydi, ormanlık ve bataklık bir bölgede yabaneşeği avlıyordu. son on iki okundan sadece birini isabet ettirememişti, yanındakiler ona övgüler düzüyor, hiç kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceğini söylüyorlardı. dolaşmak karnını acıktırmıştı, sövüp sayarak ifade etti bunu. köleler koşuştu. bir düzine adam yaban hayvanlarını kesip, derilerini yüzüp, içlerini temizleyip şişe geçirdiler. bir süre sonra açıklık bir alanda etler kızarmaya başladı. en yağlı but hükümdara sunuldu, o da eti büyük bir iştahla dişleyip bir yandan da mayalı bir içkiyi kafasına dikerek zevkle karnını doyurmaya koyuldu. ara sıra da turşu atıştırıyordu; bu onun en sevdiği yiyecekti ve aşçısı asla tedbirsiz yakalanmamak için gittiği her yere küp küp turşu taşırdı.

birden bağırsakları yırtılıyormuş gibi bir ağrı saplandı karnına. melikşah acıyla böğürdü, yanındakilerin dizlerinin bağı çözüldü. sinirle elindeki kadehi fırlatıp attı, ağzındakileri tükürdü. iki büklüm oldu, içi boşaldı, sayıklamaya başladı, sonra da bayıldı. çevresindeki onlarca musahip, asker ve hizmetkar titriyor, birbirlerini kuşkuyla süzüyorlardı. içkiye zehri kimin karıştırdığı hiç öğrenilemeyecekti. belki de turşuya katılmıştı. yoksa av etine mi? ama herkes aklından hesap yaptı: nizam öleli 35 gün olmuştu. vezir, "kırkını göremeyecek" demişti. öcünü alanlar verilen mühlete uymuşlardı.