1.12.2022
gerçek barışın aracı
şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.
şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:
"kılıçları parçalıyoruz!"
ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. en silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.
bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.
29.11.2022
uzun lafın kısası
23.11.2022
üstinsan
nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.
nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."
nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.
kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.
buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.
nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.
nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.
dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.
7.11.2022
yedi ilke
friedrich nietzsche
madde bir: doğaya her türden aykırılık günahtır. en günahkâr insan din adamıdır. o, doğaya aykırılığı öğretir. din adamına gösterilecek olan, nedenler değil tımarhanedir.
madde iki: herhangi bir tanrıya tapınma ayinine katılmak, kamu ahlakına tecavüzdür.
madde üç: hristiyanlığın yılan yumurtalarını kuluçkaya yatırdığı lanetlenesi yerler yerle bir edilmeli ve yeryüzünün rezil yerleri olarak geleceğin korkulu ibret vesileleri olsunlar diye korunmalıdır.
madde dört: perhiz vaaz etmek, insan fıtratına karşı kamusal bir kışkırtmadır. cinsel yaşamın her horlanması, kirlilik kavramıyla her kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenmiş sahici bir günahtır.
madde beş: bir din adamıyla birlikte aynı masada yemek yemek insanı kusturur. bununla kişi kendini doğru dürüst insanlar topluluğundan aforoz etmiş olur. din adamı, bizim insan artığımızdır. onu kanun kaçağı ilan etmeli, açlığa mahkum etmeli, çöle sürmelidir.
madde altı: kutsal tarih, layık olduğu adla, lanetli tarih adıyla anılmalı. tanrı, mesih, kurtarıcı, aziz sözcükleri küfür olarak, canilere takılan adlar olarak kullanılmalıdır.
madde yedi: gerisi kendiliğinden gelir.
31.10.2022
uzun lafın kısası
4.07.2022
çölün kızları arasında
o vakit, "gitme kal!" dedi, kendine zerdüşt'ün gölgesi adını koyan seyyah, kal bizimle, -aksi takdirde o eski, boğucu hüzün, çöker tekrar üzerimize.şu ihtiyar büyücü, kendi fenalıklarının en iyisini bahşetti, bak işte, iyi, mutekit papa, gözünde yaş, malihulyalara dalıp gitmiş yine.
bırak şu krallar, istedikleri kadar, hallerinden memnun gözüksünler, hoş bir çehre takınsınlar: tanıkları olmasaydı eğer, bahse girerim ki, onlar da oynardı fenalık oyununu,
- sürüklenen bulutların, rutubetli karasevdaların, kapalı gökyüzünün, çalınmış güneşlerin, uluyan güz yellerinin fenalık oyununu,
- uğultularımızın, imdat feryatlarımızın fenalık oyununu; kal bizimle zerdüşt! burası dile gelmeyi arzulayan saklı sefilliklerle dolu, akşamla dolu, bulutla dolu, bunaltıcı havayla dolu!
besledin bizi erkeklere has yiyeceklerle, cesaret veren sözlerinle; izin verme, ziyafet sonrası zayıf, kadınsı ruhların üzerimize çökmesine bir kez daha!
sensin, tek başına, etrafımızdaki havayı sert ve berrak kılan! inindeki kadar güzel havayı, şu yeryüzünde, nerede bulabilirim ki?
ülke ülke gezip gördüm, öğrendi burnum pek çok havayı tecrübe ve takdir etmeyi; lakin burun deliklerim, ancak yanındayken varıyor tadına, hazlarının en yücesine!
yalnız -yalnız- ah, affet eski bir hatırayı! affet, çölün kızları arasında nazmettiğim, bir ziyafet sonrası türküsünü!
nitekim onların etrafında da bulunmakta temiz, aydınlık şarki hava; orada, en uzağındaydım, bulutlu, rutubetli, melankolik kadim avrupa'nın!
o vakit, meftunuydum şarklı kızların ve bir başka severdim üzerinde hiçbir bulutun ve hiçbir fikrin sarkmadığı diğer mavi gökyüzü krallığını.
inanmazdınız, nasıl da terbiyeli terbiyeli oturduklarına, raksetmezken, derin; ancak düşüncelerden uzak, minnacık sırlar gibi, kurdelelerle süslü muammalar gibi, ziyafet sonrası cevizleri gibi-
alacalı ve yabancı tanrı için! lakin bulutsuz: bilinebilir muammalar: böylesi kızların hatırı için bir ziyafet sonrası mezmuru nazmetmiştim o vakit.
böyle buyurdu seyyah, kendine zerdüşt'ün gölgesi adını koyan; henüz biri yanıtlamamışken onu, yapıştı ihtiyar büyücü'nün arpına, bağdaş kurup, istifini bozmadan etrafını bilgece süzdü: -lakin soludu havayı, burun delikleriyle usul usul ve sorarcasına, tadına bakar gibi, yeni ülkelerde, yeni havaların. nihayet başladı türküye, bir çeşit kükremeyle.
çöl çoğalır: vay haline, içinde çöller saklayanın.
2.07.2022
tanrı
jeremy konopka: her dindar insanın beyninde tanrı şeklinde bir boşluk vardır.
larry cohen: size tanrı'nın ne düşündüğünü söylemeye başlayan biri, vakit kaybetmeksizin bir yerlere kapatılmalıdır.
anne lamott: tanrı sizin nefret ettiğiniz tüm insanlardan nefret ettiğine göre, onu kendi suretinizde yarattığınızdan emin olabilirsiniz.
mihail bakunin: ilk ayaklanma dinin mutlak tiranlığına, tanrı'nın siluetine karşı gerçekleşmiştir. cennette bir efendimiz olduğu sürece dünyada köle olmaya mahkumuz.
woody allen: var olmayan yalnızca tanrı değil; hafta sonları tesisatçı bulmaya çalışın da görün.
nanrei kobori: tanrı insanın bir icadıdır. bu yüzden tanrı'nın doğası yüzeysel bir gizemdir. gerçek gizem insanın doğasında yatar.
bill maher: eğer tanrı dünyadaki tüm insanlar arasında george bush'u seçtiyse ne kadar iyi olabilir ki?
nietzsche: biz düşünenler için tanrı iğrenç bir yanıt, bir nezaketsizlik örneğidir; bize getirilen iğrenç bir yasaklamadır: "düşünmeyeceksin!"
terry pratchett: her istediğiniz şeyi veren bir tanrı ne işe yarar? önemli olan umuttur. insanlara bugün reçel verirseniz sadece oturup onu yerler. yarın reçel verirseniz bu, onların sonsuza dek size bağlı kalmalarını sağlar.
27.06.2022
dizeler
8.06.2022
aydaki kadın
para daima mühimdir. para daima mühim bir şeydir.
zavallı türkiye kendi kendine ihanet eden adamların memleketi oldu. bu medeniyet, enkazı bir işe yaramayacak kadar çürüdü.
geçmiş zaman rüya görmez, sadece hatırlar.
insan hayatından memnun olmayınca mazisini adeta inkar ediyor. cemiyetler de böyle değil mi? hakiki çözülüş birtakım yıkılışlarla kabil. bir taraf yıkılacak ki başka tarafa bağlanasın.. ya kendi hayatına veya birtakım fikirlere.. fakat biz fikirlere gidemiyoruz. fikirler bize kapalı. insanla birleşerek gelmiyorlar. sadece fikir olarak geliyorlar. onlara boşlukta rastlıyoruz.
hangimiz ahmak değiliz sanki..
güneş eşyayı hem yaratıyor hem yiyor. güneş hayattır, ışıktır, cüzzamdır. her şeydir. her şey her şeydir ve kendisidir. tıpkı leyla gibi. leyla bütün kadınlara benzer, ama yine leyla'dır.
senin çetin dediğin meseleler, halledilmeyeceğine yandığın davalar inkar ettiğin andan itibaren yokturlar.
talih.. herkes hayata koltuğunun altında gizli bir torbayla gelir. kimisininki bomboştur. kimisininki sıkı sıkıya doludur. benimkinde çok iyi şeyler vardı. güzel bir kadın, latif çocuklar, sevdiğim bir meslek.. az çok şöhret, itibar.. ne çare ki torba delikmiş.. hepsi, hepsi gitti. hepsini yarı yolda kaybettim.. hepsini..
bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? tekrar mavi gözler bütün endişesiyle, ıstırabıyla üzerine dikildi: talihini bilmek.. onu anlamak yok mu? o mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın..
hayat biraz da tefrika romanı değil mi? her gün bir yığın gizli tasavvurların, kararların tatbiklerine, neticelerine şahit olmuyor muyuz?.. bunu anlamadığımız, bilmediğimiz için biraz da dışarda kalmıyor muyuz?
aşk her şey değildir. huzur ve hürriyet de lazım. her şeyden evvel hürriyet lazım. çünkü bütün sonradan gelenler gibi her şeyi o tamamlar. kayboldu mu hiçbir şey yoktur.
nietzsche'nin bir sözünü pek beğeniyordu: "seksüalite köpeğini doyurmazsanız sonunda o sizi parçalar."
ahlak, refahın ve bilhassa gücünün boşa gitmediğini anlayan çalışmanın çocuğudur.
ah bu insan denen bu cezir ve med halindeki hayvan.. sonra birdenbire başlayan o iğrenme hissi.. biraz evvel haşrüneşr olduğu vücudu kendine ilelebet yabancı bulmanın azabı.. bütün o tecritler ve umumileştirmeler..
folklor sefaletin, biçareliğin tek mükafatıdır. nerde ki hayat aksar orada folklor vardır.
leyla arkamda iken.. niçin her fikir, üzerinde düşününce, biraz üzerine basınca bir lahzada öbür tarafına geçiliveren çürük bir tahta perde oluyor? aşk hiç de sağlam bir trapez değil. ihtirasın körlüğünden başka ne var bu işte? bir rüzgâr esiyor ve gözleriniz birdenbire hiçbir şey görmüyor. asabi cümlenizin oyuncağısınız o kadar. karanlıkta güller, ateş çiçekleri.
aldırma, bu dünya böyle işte. şurada kaç günlük ömrümüz var? ne diye meseleleri azdıralım. büyük davranışlara ne lüzum var sanki? bak hazların dünyası hazır. bir adım ötemizde bir uçurum gibi açılmış bizi bekliyor. sen benim uçurumum olacaksın, ben senin uçurumun. beraber yuvarlanacağız bir müddet. sonra birbirimize yabancı, birbirimize karşı terbiyeli, sakin ayrılacağız.
sakin ve terbiyeli. terbiyeli ve budala. daima aşağıya çökmeli. daima inmeli.
hayır, hayır. şüphesiz bu değiliz. bilmez misiniz, ben ne kadar idealistim. ama kıyafet değiştirerek yaşamanın ayn bir rahatlığı var. zaten istediğin zaman tekrar yükselirsin. lüzum görürsen eğer. kartıma bakın. bütün prensler öyle yapmazlar mı? mühim adamların hepsi.
tutunamayacağın yüksekliklerde ne diye kalmaya kendini zorlayacaksın? aşağıya, aşağıya in. bak bu caza, nasıl aşağıya doğru çekiyor insanı. tıpkı bir tirbuşon gibi. ben bile olduğum yerde iniyorum. boşaltılan bir havuzun suyu gibi döne döne aşağıya inmek. bir kere ayağın sağlam yere basacak. daha aşağısı yok. daha aşağıya hiç inmeyecek. sadece eninde sonunda olduğun şey olacaksın.
değişiklik dışarda.. bütün tezatlar, aksamalar, güzel, gülünç, manalı şeyler, her şey orada, suyun üstünde yüzüyor. derinlere inince herkes birbirine benziyor.
niçin bütün bir hayat derlenip toplanıp tek bir anımıza yüklenir? hafızanın hangi zalim iflasıdır ki bütün mazi artıklarını bir lahzada canlandırır ve bize yollar?
ciddi bir kadın dar ayakkabıdan daha berbat bir şeydir.
valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..
hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır.
feza hesapları beni korkutuyor. biyoloji daha rahat. orada bizden küçükler, çok küçükler, bizi hiçbir suretle aşamayanlar var. insan hepsine hakim. küçüğün en küçüğünde bize emniyet veren bir şey var.
kendini arayan bir adam.. hayatı ve kendisini olduğu gibi kabul etmeyenlerden.
ben tam sistem halinde bir estetiğe hiçbir zaman inanmadım. her eser kendi şartıyla doğar. hele bugünkü devirde. hepimiz parça parçayız. içimizde, dışımızda birtakım şeyleri lehimleyerek yaşıyoruz. co-existance kelimesini icat eden ve o kadar sık kullanan bir devrin insanlarıyız..
bilir misiniz ki hiçbir zaman artık yekpare olamayız. daima bildiklerimizi hatırlayacağız.
evet ama, o zaman sanat olmaz. olur, şartlarımızın sanatı olur. olmaz, o başka şey. belki istediğimiz sanat olmaz. sanata biz müzelerden bakıyoruz. ve hep tasnif edilmiş, musaffa eserler görüyoruz. halbuki sanat hayatın bir parçası. hayatın içinde onu görmeye çalışmıyoruz. sanat hiç de istisnai bir şey değil. aksine daima olagelen şey bence.
napolyon'un sözünü hatırlarsınız: "politika, modern zamanların afeti.."
bazı insanlar saltanat sürmek için yaratılırlar.
benim yaşta olanlar çökmemek için bir şeye tutunmak ihtiyacındadırlar.
politikanın fena tarafı, iş başına gelene kadar sarf edilen gayrette insanı yıpratması. sonra da tutunmak denen şey gelir.
hayvanlar, belki eşya bile bize kendimizden daha sadık. dünyaları dar da onun için. bizim dünyamız geniş. her lahza dağılıyoruz.
her şey yeniden başlayabilir. hiçbir şey bitmiyor, hiçbir şey. her şey birbirine karışıyor, kenetleniyor. en dipte olanı birdenbire en üstte görüyorsun. hepsi suyun yüzüne çıkmak için vaktini bekliyor.
niçin hepimiz sadece kendimizi göz hapsinde tutarak yaşıyoruz?
hiçbir zaman onun gibi rahat olamadım. daima küçük şeyler yolumu kesti. karşıma ilk çıkan meselede şaşırdım, kayboldum. daima yaşamak için bekledim. işin fenası bütün bunları en sonunda öğrenmiş olmam. şimdi ne yapabilirim artık?
bende hatıra denen şeyi arama. ne çocukluğum, ne ilk gençliğim.. benim için yalnız yaşadığım an vardır. senden hoşlanıyorum, onun için beraberiz. hatıralar.. gülünç şeyler. mezarlık otlarını ayıklamak daha iyidir.
bu kelime kendisine tıpkı bu gecede olduğu gibi, apansız, bir sapanla fırlatılmış büyük bir taş gibi gelmişti. başka yerime isabet etseydi muhakkak ölürdüm. fakat kelimeler böyleydi. insanın doğrudan doğruya kalbine veya gözüne, yahut kafatasına gelmezlerdi. düşünce denen o acayip ve gizli şeye, o jelatin yığınına isabet ederlerdi. onun için birdenbire öldürmezler, bir daha kaybolmamak, sizi bırakmamak için oraya gömülürler; oradan yavaş yavaş gizli ve açık, sizi zehirlerlerdi.
insan insana tahammül edemez. insan insana muhtaçtır. insan insana yüklenir, insan insanla yaşar. bütün felaketimiz ve tezatlarımız burada. daima birbirimizle haşır neşiriz ve birbirimize bir türlü tahammül edemeyiz.
15.04.2022
iç deney
georges bataille
hiç kimse sadece kendisinin göreceği, kendisininkinin dışındaki tüm yaşamın kaçınacağı bir anlamı yaşama vermeye cesaret edemez. her derin yaşam olanaksızla ağırlaşmıştır.
nietzsche: içinde derinlik ve neşenin sevecenlikle el ele tutuşmadığı hemen hemen hiçbir tümce yoktur.
daha önceden bilen biri, bilinen bir ufuktan öteye gidemez.
deney hiçbir şeyi ortaya çıkarmaz. ne inancı oluşturabilir ne de ondan yola çıkabilir.
insanın olabilirin ucuna yaptığı yolculuğu deney olarak adlandırıyorum. bu yolculuğu herkes yapamaz; ama yaparsa, bu yolculuk, olabiliri sınırlayan şimdiki değerlerin, otoritelerin yadsınmasını öngörür.
sessizlik daha önceden sözcüğün kendisi olan gürültüyü yok eder. sessizlik sözcüğü, sözcüklerin tümünün içinde en sapığı ve en şiirselidir: sessizliğin kendisi, ölümün güvencesidir.
artık her şey olmamak istemek insan için en üst tutkudur, insan olmayı istemektir.
hiçbir şeye bağlı olmayan, her şeye yeniden başlayan, taşı taş üzerine koyarak yaratmayan nietzsche her yöndeki güçleri ortaya koyan görüşlerle hareket etmiştir. sonunda zekanın yıkımından bahsetmiştir (eğer görmek istenirse). ilk sıraya bilinci koymuştur. çelişkilerden kaygı duymamıştır. sadece özgürlüğe tutkundur. uçuruma ulaşan ilk insandır ve uçuruma egemen olduğundan yenilmiştir.
gece aynı zamanda bir güneştir.
nietzsche: fakat insanlıkta büyük ve yüce olan unsurların selleri sonunda nereye akıyor? bu seller için bir okyanus yok mu? -bu okyanus ol: bir tane olacak.
tanrısal şeylerin içinde o kadar büyük bir saydamlık vardır ki gülüşün aydınlanmış derinliğine donuk eğilimlerden yola çıkarak bile sızılır.
uç nokta olmadan, yaşam uzun bir aldatmacadan, güçsüz bozgunun izlediği savaşsız yenilgiler dizisinden başka bir şey değildir. bu yaşam çöküntüdür.
çocuksu saçmalığa güldüğümüz zaman, bu gülüş, yokluktan çıkarken yaşamı neye indirgediğimizi görmekten duyduğumuz utancı gizler.
varoluş, içinde ateş ve parçalanmaların sarhoşluğa bağlandığı, şarkı söyleyen bir kargaşadır.
aşk, faydasızca, var olması duracak şeyi kavramak istiyor.
aşkta doymanın olanaksızlığı, aynı zamanda olduğu gibi önceden de tamamlayan sıçrayışa yönelen bir rehberdir. olabilir her yanılsamanın mezara konmasıdır.
"ey verenlerin tümünün mutsuzluğu! güneşin kararması! ey isteğin isteği! ey tokluğun içinde beni yok eden açlık!" (zarathustra)
tatmin eksikliği, yapıtın sonundaki zafer duygusundan daha derin değil midir?
marcel proust: yapıtlar, artezyen kuyularında olduğu gibi, acı ne kadar kalbi oyduysa o kadar yükseğe çıkarlar.
"tüm insanlar, der blake, şiirsel deha olarak birbirlerine benzerler." ve lautréamont: "şiirin herkes tarafından yazılması gerekir, biri tarafından değil."
şiirsel deha ne kadar ilham verirse o kadar acımasızca yalnızlaştırır.
her yalnız varlık, donmuş yalnızlığın yanlışlığını ele veren imgenin yararına kendi dışına çıkar. kendi dışına kolay bir parlaklıkla çıkar. aynı zamanda bir dalganın bulaşıcılığına açılır; çünkü gülen insanlar birlikte denizin dalgaları gibidir. gülüş sürdüğü sürece artık aralarında bir engel yoktur. iki dalga kadar birbirlerine yakındırlar ama bütünlükleri, suların çalkantısının bütünlüğü kadar belirsiz ve eğretidir.
bundan böyle batan güneş altında sonsuza kadar yalnızız.
31.03.2022
uzun lafın kısası
14.03.2022
şeytani
sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.
şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.
ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.
bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.
yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.
böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.
şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.
hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.
şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."
ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.
coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.
27.02.2022
uzun lafın kısası
4.02.2022
din
scott adams: insanların hiçbir güdüsü, gerçekleşme olasılıkları düşük olan sonuçların peşinden koşarak mantıksız şeyler yapma istekleri kadar güçlü değildir. bu durum lotonun, randevulaşmanın ve dinin temel prensibini oluşturur.
nathaniel branden: psikoterapiyle ilgilenen herkes, dini öğretilerin yarattığı tahribatla her gün karşı karşıya gelmektedir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
nietzsche: mistik açıklamaların derin olduğu varsayılır. gerçekte ise yüzeysel bile değillerdir.
michael martin: dini deneyimler; uyuşturucu, alkol, ruh hastalıkları ve uyku bozuklukları sonucunda yaşanan olguları andırmaktadır: belirgin ve tutarlı bir hikaye anlatmazlar ve aralarındaki çelişkileri mazur gösterecek, akla yatkın bir teori yoktur.
margaret mead: sonsuz ceza korkusu üzerine temellenen bir davranışın etik mi, yoksa sadece korkakça mı kabul edilmesi gerektiği, çözümlenmemiş bir sorundur.
john morley: güneşe tapınmanın bir görev olduğu yerde, ısı kanunlarını incelemek muhtemelen suç kabul edilir.
31.01.2022
uzun lafın kısası
7.10.2021
ölümden sonra
beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.yalnızca yarından sonraki gün bana aittir. bazıları ölümden sonra doğar.
bir gençliği bozmanın en iyi yolu, benzer düşünenleri farklı düşünenlerden üstün tutmaktır.
yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.
ölümün son ödülü, bir daha ölmemektir.
bana psikolojiyle ilgili birkaç şey öğreten iki kişi var: stendhal ve dostoyevski.
ölüler ölmez. ölülerin, yaşayanlarla kıyaslandıklarında tek üstünlükleri de budur.
insanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde bir kaosun olması gerekir.
bazı insanlar kendi zincirlerini çözemezler de dostlarının azatçısıdırlar.
yorulduğumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz düşüncelerin hücumuna uğrarız.
sevgi adına yapılan her şey her zaman iyi ile kötünün ötesinde bir yerdedir.
her acı, her mutsuzluk bir haksızlık, bir kusur düşüncesiyle bozulmuştur.
en güçlü ağaçlar en derinlere kök salmak zorundadır; karanlığa, kötülüğe kadar uzanmak zorundadır.
30.06.2021
uzun lafın kısası
25.06.2021
din
atatürk: egemenliğini sürdürmek için dine ihtiyaç duyanlar zayıftır. bu tıpkı halkı bir tuzağa düşürmeye benzer. benim halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin prensiplerini ve ilmin öğretilerini benimseyecektir. hurafeler tek tek yok edilmelidir.
nietzsche: dünyanın neresinde din nevrozu ortaya çıksa onun üç tehlikeli perhiz talebiyle bağlantılı olduğunu görürüz: inziva, oruç ve cinsellikten kaçınmak.
albert einstein: bir insanın etik davranışları; duygudaşlığı, eğitimi, sosyal bağları ve ihtiyaçlarıyla şekillenir; din üzerinden temellendirilmesi gerekli değildir. eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirilmeyi umdukları için iyi davranışlar sergiliyorlarsa bunu bilmek bizi oldukça üzer.
mark k. bilbo: apolejetik (dini savunma) denen şeye ihtiyaç duyulması bile, tanrı hakkındaki iddiaların ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesidir. tanrı her zaman savunmalara, bahanelere, açıklamalara, kelime oyunlarına ve mazeretlere ihtiyaç duyar.
robert g. ingersoll: din kimseye destek olmaz. dinin kendisinin desteklenmesi gerekir, daimi bir dilencidir. diğerlerinin çalışmaları sayesinde var olur ve kendisine bağışta bulunan kişileri destekliyormuş gibi davranacak kadar kibirlidir.
31.05.2021
uzun lafın kısası
16.05.2021
aleladenin zaferi
her yıl bahçeme kavuşunca aynı aksilikle karşılaşıyorum; en az yetişen cins ve türlerin yok olması. darwin'e karşı koyan nietzsche'nin dediği gibi, alelade ve değersizlerin zaferi, başarılı oluşların silinmesi. orta değerde, hatta ortanın altında olan tiplerin, önüne geçilmez bir hakimiyeti. nietzsche şunu da söylüyordu: üstün gelen mutlu tesadüfler seçkin türler değil, ama soysuzlaşmaya yüz tutan türlerdir. daha ileride: tabiat, talihi yaver olanlara karşı amansızdır; gösterişsiz, orta ve aşağı çapta olanları gözetir, korur ve sever. bu sonuncuların verimlilik ve sürekliliği büyük olur. halbuki birincilerde çarçabuk yok olmak, sayısı azalmak tehlikesi artar.kedim bir kuş yakalar yerse, bu hep, serçe yerine bir ötleğendir.
çiçekler de nefis, nadir olduğu kadar güç elde edilir.
bir mucize, korularımıza fevkalade bir orkide bağışlasa, derhal onu koparmak, soldurmak için yüz el uzanır; zümrüdüanka göklerimizde görünecek olsa bütün tüfekler omuzlanıp ona çevrilir, sonra da bunların pek az olduğuna şaşarız.

.jpg)





.jpg)
.jpg)

.jpg)
.jpg)

