.monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
.monolog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.11.2022

epilog

samuel beckett

bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. kendini tanımlama biçiminin ne önemi var? burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gibi görünüyor, kolay olmayacak bu.


her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman. bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve katedilecek uzamdan soyutlanış.

bir uçurumdan aşağı atmayı denedim kendimi; sokağın ortasına, ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim.

beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu.

bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.

yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. sussam, işitmezdim hiçbir şey. ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. ağlıyorum da, hiç durmadan.

sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. düşünmeye zaman kalmıyor. ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. belki de. daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. belki de. ayırdında değilim bunun. böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım.

söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.

muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka var olan bir şeyin olmaması.

17.11.2022

insanlar arasında

charles bukowski

gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir, hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. sonuçta kimse kazanmaz. geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak.

denedim hipodromdan uzak durmayı. ama asabi oluyorum, bunalıma giriyorum ve gece bilgisayara verecek hiçbir şeyim olmuyor. sanırım kıçımı evden çıkarmak beni insanlıkla karşı karşıya getiriyor ve insanlığa baktığınızda tepki göstermeden edemiyorsunuz. dayanılır gibi değil, kesintisiz bir korku gösterisi. evet, sıkılıyorum orada, dehşete kapılıyorum; ama aynı zamanda bir tür öğrenciyim hâlâ. cehennem öğrencisi.

hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü: hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. gidecek bir yer, yapacak bir şey. erken eğitilmişiz bu konuda. kımılda, katıl. dışarıda ilginç şeyler oluyor belki? kaçırma! ne kadar boş bir düş! barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. aradığım kadın belki budur ümidi. bir başka rutin. düzüşürken bile içimden "bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum." diye geçirirdim. kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. başka ne yapabilirdim ki? durmalıydım. hatunun üstünden inip, "bak güzelim, saçmalıyoruz. doğanın oyuncaklarıyız." demeliydim. "nasıl yani?" "yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "sapıksın sen! ben buradan gidiyorum!"

insan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapamaz, yaşam durur. bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. aşikâr olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. mat olmuşuz.

at yarışları cehennemdir oysa. herkesten uzak dururum. kimse ile konuşmam. yararı olur. gişeciler kim olduğumu bilirler ama. gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. zamanla seni tanırlar. ve iyi insandır çoğu. yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. insanlığın neredeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin.

ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. insanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. bunu evde oturarak da yapabilirim. ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın neredeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. sanki değişebilirlermiş gibi!

aklımı kaçırmış olmalıyım. yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. insan orada öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. iki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. mümkün değil. hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki.

ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. biraz ama. çok değil. ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. ne zaman? önümüzdeki çarşamba gecesi mi? uykuda mı? direksiyonda mı? ve inançsız gidiyorum. böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır.

yazmayı özleyeceğim ama. yazmak içmekten de iyidir. içerek yazmaksa duvarları hoplatır. bir cehennem var belki de, ne dersiniz? şayet varsa ben kesin oradayım. ve ne olacak biliyor musunuz? bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.

3.11.2022

kuşku

vincent van gogh

geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir? anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.

yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.

yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak, tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.

güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.

bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.

25.10.2022

mucize

ahmet hamdi tanpınar

insan için asıl saadet bu, anladın mı mümtaz? sonunu bile bile ve o sona rağmen, kendisini idrak etmek. basit bir jest değil mi?

kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturuyorum. adalelerimi yokluyorum. basit bir şey. fakat bütün ölüm çarkına rağmen kendimi ikrar ettim. varım, diyorum; fakat yarın olmayabilirim, yahut bir başkası, bir budala, bir bunak olabilirim. fakat şu dakikada varım. varız, anladın mı mümtaz?

varlığını sevebiliyor musun? uzviyetine dua edebiliyor musun? ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım! size şükrediyorum, bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için; sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için; anları birleştirip düz ve yekpare zaman kurabildiğim için.

benim şaşırdığım şey bir taraftan insanın ve manevi kıymetlerin etrafında ısrar ederken, öbür taraftan cemiyet içinde bir kalkınma işi ile uğraşmanız, her şeyin başında iş hayatının tanzimini istemenizdir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz; diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.

o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir; fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur; düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür, cemiyette bazı boş ferdî gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikâyet ediyoruz?

22.10.2022

raphaël

balzac

"işte, sevgili dostum émile, geleceğimi belirleyen düşüncelerimi yönlendiren ve beni genç yaşta toplumun en alt tabakalarına iten olaylar böyle gelişti." dedi raphaël konuşmasına bir süre ara verdikten sonra.

"kapılarını henüz horgörü ve kayıtsızlıkla yüzüme kapamasalar da, nüfuzlu ve savurgan kişilere hamilik yapan, gururumun gitmeyi yasakladığı zengin ve yakın ilişkiler içinde olmadığımız akrabalarım vardı. hiç durmadan engellenen benliğim sonunda içine kapanmıştı. içten ve doğal olmama rağmen, soğuk ve kapılarını kimseye açmayan biri olarak görünmem gerekiyordu.

babamın despotluğu kendime olan tüm güvenimi yitirmeme yol açmıştı; çekingen ve beceriksizdim, sesimi kimsenin duymayacağına inanıyor, kendimden hoşlanmıyor, çevremi utangaç bakışlarla süzüyordum. yetenekli insanları savaşımlarında teşvik etmek için, 'cesaret! yoluna devam et!' diye haykıran iç sesime, yalnızlığımın içinde gücümün ani ayaklanışlarına, herkeste hayranlık uyandıran yeni yapıtlarla, zihnimde uçuşanları kıyasladığımda, içimde doğan umuda rağmen, bir çocuk gibi kendime güvenemiyordum.

büyük bir tutkunun kurbanıydım, büyük işler başaracağımı düşünüyor ama kendimi hiçliğin içinde buluyordum. insan sıcağına ihtiyacım olsa da, hiç dostum yoktu. kendime bir yol çizmek istiyor ama ürkek ve utangaç ruh halimle kendimi yalnız hissediyordum. babam tarafından toplumsal girdabın içine itildiğim yıl, yenilenen yüreğimde bazı kıpırdanmalar başlamıştı. tüm delikanlılar gibi içten içe ateşli aşkların özlemini duyuyordum.

yaşıtım gençler arasında, burunları havada yürüyen, boş sözler eden, içimi titreten kadınların yanında hiç aldırmadan oturan, densizlikler yapan, bastonların ucunu kaldıran, en güzel kadınların yastıklarına başlarını koyduklarını iddia eden, kendilerine, basit bir sözcükle, kendinden emin bir hareketle, küstah bir bakışla en erdemli kadınları bile elde edebilecekleri havasını veren bir grup vardı.

sana içtenlikle şunu söyleyebilirim ki, gücü elinde bulundurmak ya da ünlü bir edebi şahsiyetle dost olmak, bana üst sınıftan, genç, nüktedan ve kibar bir hanımefendi ile ilişki kurmaktan daha kolay geliyordu. yüreğimin, duygularımın sarsıntılarının toplumun değerleriyle uyum içinde olmadığını fark ediyordum. yürekliydim ama bu özelliğim sadece sözde kalıyor, dışarıya yansımıyordu.

çok sonraları, kadınların sevgilerini açıkça belli eden erkeklere itibar etmediklerini öğrendim; uzaktan hayranlıkla izlediğim ve yüreğimi sonuna kadar açacağım, onun için fedakârlıkları, işkenceleri göze alacağım pek çok kadının, yüzlerine bile bakmayacağım ahmaklarla birlikte olduğunu gördüm.

bilmem kaç kez, zihnimde kurguladığım bir baloda, varlığımı sonsuz okşayışlara adayarak, tüm umutlarımı bir bakışa bağlayarak, sahte sevgilerin üzerine giden bir delikanlının esrikliğinde aşkımı sunarak, hayallerimin kadınını sessiz ve hareketsiz bir şekilde izliyordum.

bazen tek bir gece için hayatımı verebilirdim. böylece, tutkulu sözcüklerimi dinleyecek bir kulak, bakışlarıma karşılık verecek bir bakış, benim için atacak bir yürek bulamadan, kâh çekingenlik ya da fırsatları değerlendirememek, kâh deneyimsizlik yüzünden kendi kendini yiyip bitiren güçsüz bir enerjinin ıstırabını çektim. belki de kendini anlatamamanın ya da anlaşılamamanın sıkıntısıyla ürperdim.

yine de, içimde bana yöneltilecek kibar bir bakışa karşılık verecek şiddette fırtınalar kopuyordu. bu bakışa ya da vaatler sunarmış gibi görünen sevgi dolu sözcüklere karşı aşırı duyarlı olmama rağmen, zamanında konuşmayı ya da susmayı beceremedim. duygularımı dışa vurmaya çalışırken sözcüklerim anlamsız, suskunluğum aptalca kaçıyordu.

hiç kuşku yok ki, parıltılı ışıklar altında yapmacık bir dünyada yaşayan, düşüncelerini uygun cümleler ya da modanın dayattığı sözcüklerle ifade eden bir toplum için fazlasıyla saftım. ayrıca konuşurken susulacak zamanı, susarken konuşulacak zamanı bilmiyordum.

nihayet, kadınların karşılaşmayı arzu ettikleri, ateşliliğine hasret kaldıkları bir yürekle, ahmakların sahip olduklarını sanarak övündükleri sevme kararlılığıyla, içimi kavuran ateşi kendime saklayarak, kadınları sinsi, acımasız yaratıklar olarak görmeye başladım. bu durumu kabullenip, burnu havadakiler zaferlerini kutlarken yalan söylediklerinde, kuşkulanmadan onları hayranlıkla izledim.

hiç şüphesiz, sözde bir aşkı, ihtişamla tatmin olmak, gösterişle sarhoş olmak isteyen uçarı ve hafifmeşrep bir kadınla yaşamayı, yüreğimdeki fırtınalı tutkuları böylece tatmin etmeyi arzulamakla hata ettim.

ah! aşk için, bir kadını mutlu etmek için doğmak ama yürekli ve soylu bir marceline ya da ihtiyar bir markizle bile birlikte olamamak! heybende hazineler taşımak ve onu hayranlıkla izleyecek meraklı bir çocuk, bir genç kız bulamamak. umutsuzluk sıklıkla hayatıma son vermeyi düşündürüyor.

ama artık bu bahtsızlıkları renklendiren ışık onlara yeni bir görünüm kazandırıyor. olayların, bir zamanlar felaket olarak kabullendiğim gidişatı belki de artık gurur duyabileceğim güzel yetenekler kazanmamı sağladı.

yedi yaşımdan hayata atıldığım güne kadar tüm zamanımı dolduran felsefeye olan merakım, yoğun çalışmalarım ve okuma aşkım, düşüncelerimi belli bir konu üzerinde kolayca yoğunlaştırmamı ve bilginin uçsuz bucaksız enginliğinde önde gitmemi sağlamadı mı? mahkum olduğum yalnızlık, duygularımı bastırma alışkanlığım ve yüreğimin derinliklerinde yaşamam, bana düşünme ve mukayese etme gücünü kazandırmadı mı? en güzel ruhu yıpratıp paçavraya çeviren dünyevi tahribatın ortasında kaybolmadığım için, duyarlılığım tutkunun istediğinden daha üstün, mükemmelleşmiş bir iradeye sahip olmamı sağlamadı mı?

kadınların değerimi anlamamasının, onları önemsenmeyen aşkın etkisiyle daha nesnel bir şekilde gözlemlememe neden olduğunu hatırlıyorum. şimdi içten kişiliğimin pek de rağbet görmediğini anlıyorum. kadınlar belki de biraz ikiyüzlülükten hoşlanıyorlar. ben aynı anda, hem erkek hem çocuk, hem boş kafalı hem düşünür ve sıklıkla onlar gibi hem önyargılı hem de boş inançlı olabiliyorum. saflığımı hayasızlık, iyi niyetli düşüncelerimi hovardalık olarak yorumlayamazlar mı?

bilim, kadınsı kararsızlık ve zafiyet onlara sıkıcı gelir. şairlerin, hayal güçlerinin aşırı hareketli oluşundan kaynaklanan bahtsızlığı, hiç şüphe yok ki beni düşünceleri her an değişen, kararsız ve âşık olmak için uygun olmayan biri gibi gösteriyor. sustuğumda aptal gibi görünüyorum ve neşelendirmeyi denediğimde onları ürkütüyorum; böylece kadınlar beni mahkum ediyor.

herkesin vardığı bu yargıyı gözyaşları ve kederle kabullendim. bu keder meyvesini verdi. toplumdan intikam almak, zekâmı kullanarak tüm kadınların yüreğini hoplatmak ve ismim bir salonun kapısında anons edildiğinde tüm bakışların üzerimde toplanmasını sağlamak istedim.

büyük bir adam olmak üzere yetiştirilmiştim. çocukluğumdan beri, alnıma vura vura andré de chénier gibi, -'bunda bir iş var! ifade etmem gereken bir düşünce, kurmam gereken bir sistem, açıklamam gereken bilgiler var.' derdim.

ah sevgili dostum émile! bugün neredeyse yirmi altı yaşındayım ve tanınmamış, düşlediği kadınla birlikte olamamış biri olarak öleceğimden eminim. bırak sana çılgınlıklarımı anlatayım. hepimiz arzularımızı gerçekler gibi kabullenmez miyiz? rüyalarında taçlar örmeyen, yükselişin basamaklarını inşa etmeyen, gösterişli metresleri olmayan genç bir dostum olsun istemezdim.

ben! sıklıkla kendimi general, imparator, lord byron, sonra da bir hiç olarak gördüm. insanoğlunun ulaşacağı doruklarda gezindiğimi sandıktan sonra, dağları, aşmam gereken zorlukları fark ediyordum. içimde kaynayan öz saygım, karşılaştığım zorluklar karşısında, yününü çalılıkların dikenine kolayca kaptıran bir koyun gibi, ruhumun paramparça olmasına izin vermediğimde olağanüstü bir güce dönüşen kadere olan ulvi inancım ayakta kalmamı sağladı.

bir gün, şana şöhrete kavuşup, hayalimdeki metrese sahip olmak için bir köşeye çekilip sessizliğin içinde çalışmaya karar verdim. tüm kadınlar tek bir kadında bütünleşiyordu ve onun bakışlarıma karşılık verecek ilk kadın olacağına inanıyordum; ama her birinin içinde bir kraliçenin var olduğunu görünce, tıpkı âşıklarına doğru ilerleyen kraliçeler gibi karşıma çekingen, muhtaç, yoksunluklar çeken bir halde gelmesi gerektiğine karar verdim.

ah! yüreğimde, beğendiğim, ömür boyu tapacağım kadına aşk kadar minnet dolu duygulara da yer vardı. daha sonraki deneyimlerim bana acımasız gerçekleri öğretti. işte sevgili émile, böylece sonsuza dek yalnız yaşamayı göze alıyordum. 

kadınlar, düşüncelerindeki hangi eğilimden kaynaklandığını bilemediğim bir nedenle, yetenekli bir adamda yalnızca kusurlarını, bir ahmakta ise iyi yanlarını görmeye alışmışlardı. kusurlarını fark edemeyip kendilerini sürekli pohpohlayan ahmaklara karşı büyük bir sempati besliyorlardı. oysa zeki bir adam hatalarını telafi etmeleri konusunda onlara fazla yardımcı olmayacaktı.

deha, hiçbir kadının sıkıntılarını tek başına paylaşmak istemeyeceği kronik bir ateşli hastalığa benzer. hepsi âşıklarında doyumsuzluklarını tatmin edebilecek özellikler görmek ister. işte bizde sevdikleri yan bu!

yoksul, gururlu, yaratıcı bir sanatçı yaralayıcı bir egoizme sahip değil midir? etrafında bilmem hangi düşüncenin, her şeyi hatta metresini bile sürüklediği bir düşünce kasırgası vardır. pohpohlanmak isteyen bir kadın böyle bir adamın aşkına karşılık verebilir mi? bu âşığın kendini bir divana bırakıp kadınların sevdiği aşk oyunlarına harcayacağı zamanı yoktur, işte ahmakların kadınlar konusundaki başarısı bundan kaynaklanmaktadır. başını işinden kaldıramayan sanatçı, zamanını böyle sıradan sevgi gösterilerine harcayabilir mi? bir sözü için canımı vermeye hazır olsam da, bu tür oyunlara ben de katlanamazdım.

solgun ve kırıtkan bir kadının para işlerini yürüten bir simsarın portföyünde, bir sanatçıya tiksinti verecek bu tür soysuzluklara yer vardır. soyut bir aşk yoksul ve soylu yürekli bir adama yetmez, eşinden tüm fedakârlıkları ister. hayatlarını kaşmirleri denemek ya da gardıroplarını modaya uygun giysilerle doldurmakla geçiren kadınlar aşkta itaatin değil hükmetmenin zevkini çıkarmak isterler. 

yürekten seven gerçek bir kadın, hayatını, gücünü, mutluluğunu bağlı olduğu adama adar. güçlü erkeklere, tek düşüncesi eşinin ihtiyaçlarını karşılamak olan doğulu kadınlar gerekir; çünkü onlar için eşlerinin arzularını yerine getirememek felaketlerin en büyüğüdür. kendimi bir deha sanan ben, kesinlikle bu minik metresçikleri tercih ediyordum!

geçerliliğini yitirmiş hazineler, zihnimde henüz ne özümseyip ne tasnif edebildiğim, dahası içselleştiremediğim bilgiler ve gökyüzüne merdivensiz çıkma iddiasıyla, o güne dek kabullendiğim düşüncelerin tam tersini benimseyip, annesiz, babasız, dostsuz bir halde, herkesi düşman gibi gördüğüm o ürkütücü, kaldırımlı, kalabalıklarla dolu korkunç çölde aldığım karar çılgınca görünse de doğaldı. gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünenleri içerdiği için bana cesaret veriyordu. kendi kendime oynadığım bir kumara benziyordu.

planım şöyleydi: bin yüz frankın, herkesin dikkatini üzerine çekeceğim ve bana para kazandırıp isim yapmamı sağlayacak bir yapıt ortaya koyana kadar yetmesi gerekiyordu. bir tebai keşişi gibi yalnızca ekmek ve sütle beslenmeyi düşünmek, bu gürültülü paris'in ortasında krizalitler gibi parlak ve görkemli bir kimlikle yeniden doğmak üzere bir mezar kazarcasına sessiz bir mekânda kitaplara ve düşüncelere gömülmeyi hayal etmek bana mutluluk veriyordu. yaşamak için ölümü göze alacaktım. üç yüz altmış beş frankın, yoksul bir yaşam sürdürerek, yalnızca en acil gereksinimlerimi karşılayacağım bir yıl boyunca bana yetmesi gerekiyordu. gerçekten de, bir manastır rahibinin disiplinli yaşamını sürdürerek bu düşük meblağ ile geçinebilmeyi başardım.

yakından bakıldığında, toplum, alışkanlıklarımız, geleneklerimiz bana masum inancımın tehlikesini ve bu ateşli çabaların gereksizliğini anlatmaya çalışıyordu. bu sıkıntılar tutkulu insanlar için gereksizdi. başarının peşinde koşanın yükü hafif olmalıydı. üstün kişiliklerin hatası gençlik yıllarını başarıyı hak ettiklerini kanıtlamak için harcamaktı. oysa yoksun insanlar ellerinden kaçan bir gücün ağırlığını kolayca taşıyabilmek için kudretlerini ve bilgilerini biriktiriyorlardı. düşünceden yoksun, ağzı kalabalık entrikacılar gidip gelip ahmakları şaşırtıyor, yarı ahmakların güvenini kazanıyorlardı.

birileri çalışıyor, diğerleri ilerliyordu, birileri mütevazı, diğerleri cüretkârdı. üstün yetenekli kişi gururu nedeniyle suskun kalırken, entrikacı, niteliklerini sıralamaktan geri kalmıyordu. sözde güç sahibi kişi hazırlop bir itibara, küstah bir yeteneğe ihtiyaç duyarken; gerçek bilge, çocuksu düşler içinde insani armağanlarla ödüllendirileceğini umut eder."

michel houellebecq: raphaël

15.10.2022

hayal

ahmet hamdi tanpınar

mümtaz mavi zarfı cebine soktu. gözleri, başka bir öğreteceğin var mı? diye telefona dikili, kiracıya veda etti. adamın yüzüne garip bir utanma hissiyle bakmamıştı. hiçbir siyasi münakaşa, hiçbir sefir dosyası, yalnız bir tarafına şahit olduğu bu konuşma kadar ona vaziyeti öğretemezdi. harp olacaktı. sendeleye sendeleye yürüyor, ikide bir alnını siliyordu. "harp olacak" diyordu. bu herhangi bir seferberlikten başka türlü; daha emin, daha kat'i bir hazırlanıştı. bu yüzde yüzün, yüzde binin kat'iliği idi. demek bütün bu dükkânların içinde bu sessiz hazırlanış vardı. telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve makine eşyası kalkıyor; rakamlar değişiyor, sıfırlar çoğalıyor, imkânlar azalıyordu.

"harp olacak. gideceğiz, hepimiz gideceğiz." korkuyor muydu? kendisini iyice yokladı. hayır, korkmuyordu. hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. sadece rahatsız olmuştu. içine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. ne olduğunu anlamak için beklemek lazımdı. "ölümden korkmuyorum." diyordu. bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki.. ondan korkmama sebep yok. fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. tek başına ölüm basit bir şeydi. bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi.

kaç defa mümtaz, tıpkı, şurada sekiz, on kulaç su kaldı; ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. -bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek.

acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü, hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak ki bir akıbet. "fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. mademki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak, satıhta yüzmekti.

kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye eteklerine yapışıyoruz. hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz. bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz. hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gibi kabul etmiyoruz. hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. ne ölüm var, ne de hayat var. biz varız. ikisi de bizde. onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.

merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgârların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.

yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor; içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi. onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; her şey bitti. mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmaya razı olduk, bunu kabul etmek lazım. fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor. hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

insanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. insanlığın hakiki talihi buydu. küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeye mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük homunculos'un peşine takılıp koşmasıydı. fakat asıl homunculos bir aksülamelden doğmuştu. onun için daha anlayışıydı. kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. onun için galathe'nin arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu.

kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. onun için ölümün sofrası oluyordu. büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. orada her türlü arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. insanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! şuurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu.

hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu. hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,  -mademki düşünüyorum. o halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! sefilim varım, budalayım varım! varım, varım, diyordu.

insanlıktan ümit kesmedim fakat insana güvenmiyorum. bir kere bağları çözüldü mü o kadar değişiyor, o kadar kurulmuş makine oluyor ki.. bir de bakıyorsun ki, o sağır ve duygusuz tabiat kuvvetlerine benzemiş. harbin, ihtilalin korkunç tarafı, asırlarca gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birdenbire başı boş bırakmasıdır.

ben insanı seviyorum. onun şartlarıyla dövüşme kudretini seviyorum. kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyla sırtımızda taşımayız? hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz.

hayatında bir yığın hülyadan başka ne vardı; yarın sabah, sen de bir hayal olmayacak mısın?

14.10.2022

büyüklerin yolu

ahmet hamdi tanpınar

şair olsaydım tek bir manzume yazardım, büyük bir destan. iki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın macerasını anlatırdım. ilk düşünceler, ilk korkular, ilk sevgi, kainatı gittikçe kuşatan, kendi başlarına mevcut olan her şeyi birleştiren zekânın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler..

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

meselelerin halledileceğine inanmıyorum. daima öleceğiz ve öldüreceğiz. daima bir tehdit altında kalacağız. ben trajedinin kendisini seviyorum. asıl büyüklük, ölüm şuuruna rağmen gösterdiğimiz cesarette.

asıl mühim olan şey insandır. gerisinden bana ne? belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kâğıt kadar çabuk yanıyor. belki hayat, hakikaten bazı filozofların dediği gibi, gülünç bir oyundur. tam bir ümitsizlik içinde bir yığın karar kılıklı tereddüt ve küçük, ümitsiz savunmalardır; hatta hülyadır. ama gerçekten yaşamış bir insanın ömrü yine de mühim bir şeydir. çünkü ne kadar gülünç olursa olsun biz yine hayatı tam inkâr edemiyoruz. onda kafamızın vehimleri olsa bile iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz. aşka, ihtirasa yer veriyoruz. sanatkârcasına yaşamanın, küçük hesap ve israflarda kaybolmanın farklarını buluyoruz.

yolun büyüğü, küçüğü yoktur. bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız vardır. fatih, yirmi bir yaşında istanbul'u fethetmiş. descartes da yirmi dört yaşında felsefesini yapar. istanbul bir kere fethedilir. usul üzerinde konuşma da bir kere yazılır. fakat dünyada milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. fatih veya descartes değillerdir diye ölsünler mi? kesif yaşasınlar yeter. yani büyük yollar dediğiniz şeyin büyüklüğü bizim içimizdedir.

herkes bir şey yapmaya mecbur. herkesin bir talihi var. ne bileyim, ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından bir şeyler katarak yaşamayı seviyorum. yani sanatı seviyorum. belki o bizi ölümün en iyi, en rahatça kabul edebileceğimiz çehreleriyle karşılaştırıyor. şurası muhakkak ki, bir insanın hayatı bazen bir sanat eseri kadar güzel olabiliyor. onu bulduğum zaman.. mesela.. mesela şeyh galib.. genç yaşta, en parlak devrinde ölüyor. başlı başına hikmet olan bir terbiyeden geçmiş. bu terbiye onda birçok şeyleri, muzır şeyleri, başında öldürmüş. ne sabahı, ne ikindisi var. sakin bir akşam gibi, hareket, ışığın oyunundan, sevilen şeylere sadakatten ibaret.

mesela, dede. bine yakın eseri var. hayatına bakıyoruz, herhangi bir hayat. fakat sade kendisinin. devir de yardım etmiyor mu bunlara? elbette. fakat istisnaları devrin üstünde gibi görünüyor. insan neredeyse şartların üstünde yaşıyor sanacak. mesela bunların hiçbiri dünyayı ıslaha kalkmıyor. halbuki sizin komşunuz vani efendi, o kalkıyor, insanoğlunun huzuruyla, saadetiyle oynuyor. ümitsizlik onu yenmiş.

birinciler nefsine sadık olarak yaşamanın sırrını bulmuşlar. öbürleri kendilerini aldatıyorlar gibi geliyor bana.

13.10.2022

29 ekim 1942

cemil meriç

elazığ'dayım. arkamda kirli, korkulu, karanlık yirmi beş sene. attila'nın atlılarından daha zalim yıllar, rüyalarımın hepsini çiğnemiş. dost bi-perva, felek bi-rahm..

tesadüfün yoluma çıkardığı çakıl taşlarıyla bir kulübe, bir liman inşa etmek istiyorum. yeni bir dünya burası. belki, belkileri olan bir dünya.

kader karşıma hapishane gardiyanı olmak için yaratılan bir müdür çıkarıyor. berber çıraklığından gelme bir müdür.

çocuklarımı seviyorum, mesleğimi seviyorum. az sonra kader tırnaklarını göstermeye başlıyor, çok az sonra.

yağmurlu bir kış akşamı. karım sancılanıyor. kimseyi tanımıyorum henüz. param yok. at hırsızına benzeyen sarhoş bir doktor karıma kürtaj yapıyor. kan revan içinde sedire bırakılan kadınla aynı yatağa uzanıyorum. sonra ikinci bir çocuk daha kaybediyoruz. haksızlıklar birbirini kovalıyor. solculuğumuza dair rivayetler dolaşıyor. içimde iki büyük korku: polis korkusu, frengi korkusu.

polisin beni neden bu kadar ısrarla takip ettiğini hâlâ anlamış değilim. bu, insanda itisaf manisi [paranoya] yaratacak kadar garip bir kovalama.

bahaettin stajyerliğimi öğretmenler kuruluna getirmedi. maarif vekaletinden bir de ihtar aldık. halbuki bütün zamanımı, bütün enerjimi mektebe veriyordum. iki yıl böyle geçti. karıma elazığ lisesinde açık bulunan coğrafya hocalığını vermediler. neden vermediler? hâlâ bilmiyorum.

karım yeniden gebe kaldı. doktor bu defa hayatı tehlikede dedi. istanbul'a döndük. gözlerim hayli yorgundu, rapor aldım. ikinci raporum tıp fakültesindendi, kabul etmediler. meğer hâlâ stajyermişim. gelmezsen malulen mütekait [emekli] sayılırsın dediler. koştuk. müdür inetaş "geç kaldınız" dedi, "sizi yardımcı öğretmenliğe başlatırım, vekalete yazarız, kararınız çıkar."

karım istanbul'daydı, yalnızdım ve elli lira geçiyordu elime. otele 60 lira veriyordum. iki sene cansiperane hocalık yaptıktan sonra, yardımcı öğretmenlik! soğuk bir kış. ve gurbet.. 

anadolu'da bekârlık bir kabustur. kitap yok, arkadaş yok. mektep, meyhane, otel.. donmamak için içmek.. düşünmemek için içmek.. delirmemek için içmek.. galiba bir ay dayanabildim. pek sayın vekaletten haber çıkmadı. hayatımı devam ettirmek için tek yol kalmıştı: dolandırıcılık.

istifa ettim. daha doğrusu çok acı bir mektupla durumu vekalete arz edip istanbul'a döndüm. ve anladım ki elazığ'daki hayat bütün mihnetleri, bütün mahrumiyetleriyle güzelmiş. ben değildim artık yaşayan. karım zeynep kamil'e gitti. caddebostan'dan zeynep kamil'e bir kaç defa yürüyerek gittim. işim yoktu, param yoktu, dostum yoktu. ufak tefek sattım. satacak bir şey de kalmadı.

kayınbirader her gün yeni bir hakaretle şahsiyetimi ezmeye memur bir işkence memuru idi. vazifesini bir an bile ihmal etmeyen bir işkence memuru. hayatından sorumlu olduğum bir kadın vardı. bu kadına frengi aşılamış olmaktan çok korkuyordum. bir davalaciro mu doğacaktı?

mahmut ali üç aylıkken plajdan kaçtık. elli lira avans almıştım. duvarından yıldızlar görünen soğuk bir odada yatıyorduk. gece yarılarına kadar çalışıyordum. ama bahtiyardım. bahtiyardık. haftada bir et yiyemiyorduk. aylarca evden çıkmıyordum. çocuğum büyüyordu. sonra gümüşarayıcı'ya taşındık. karım tekrar gebe kaldı. kayınbirader çocuğu aldırmamıza taraftardı. daha çok çalışmak zorundaydım. kitap bitmeden para vermiyorlardı. kitap bitmiyordu.

iki küçük odaya sıkışmıştık. karım mutfakta çalışıyordu. mahmut ali arabasında oynuyor veya ağlıyor, ben çalışıyordum, otomat gibi çalışıyordum. karım da ben de çok zayıfladık. veremden şüphelendim. bedava gittiğim bir doktor arkadaş "yorgunluk ve gıdasızlık" dedi. hanımı tedavi ettirmek lazımdı. tek sefahatim vardı: arada bir üsküdar kahvesinde dama oynamak.

ümit doğdu. erenköy'e taşındık. yahut ümit erenköy'de doğdu. ev kirasını kayınbirader veriyordu. ve babıali kurudu. o sırada beklenmedik bir kapı açıldı. üniversiteye girdim, nacak sokağa taşındık. hayatımın en güzel yılları orada geçti. yoksulluk devam ediyordu. ama yorulmuyordum. çocuklar tabiatın kucağında sere serpe büyüyorlardı.

ilk büyük hatam, oğlumu şişli terakki'ye vermek oldu. esaret halkası tekrar takıldı boynuma. ve çocuklarım benden uzaklaştı. hastane bu uçurumu genişletti, paris büsbütün derinleştirdi. sonra birbirini kovalayan felaketler.. karımın hastalığı, hasanpaşa. karımın tekrar hastalığı.

bu trajediyi sayfa sayfa yazmak lazım. ıstırap hülasa edilmez. zaten birçok şeyleri söyleyemiyorum ki.. tablo onun için silik ve ahenksiz. çocuklarımı mahalle mektebine vermeliydim. galiba bu konuda işlediğim en büyük hata onları şişli terakki'ye yollamam oldu. lükse alıştılar. sahte bir takım kıymet ölçüleri edindiler. onları da mahvettim, kendimi de. ama gözlerimin beni yarıda bırakacağını kestirebilir miydim? bu, içinde bulunduğum şartlar yüzünden büyük bir hata oldu. şimdi, şimdi ne yapacağım?

22.09.2022

korku

ahmet hamdi tanpınar

ümitsizlik, ölümün şuuru, yahut bizdeki terbiyesi.. onun hayatımızdaki bir yığın kıskacı.. dört tarafımızı saran mengene dişleri, ne bileyim. her hareket, cinsi ne olursa olsun, onun neticesidir. hatta şu devrimizde olduğu yerde kabuklaşmadan korku var ya.. sevilen şeylerin birbiri peşinden inkârı. babam gibi olacağım korkusu. nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamayacağım. hiç olmazsa beni bir uçta, bir kutup yolculuğunda bulsun. yahut toplu bir halde enternasyonal söylerken, yahut, kaz ayağı adım atarken..

sonu ne olacak bu işin? en iyisi, unutmak, bir şey düşünmemekti. yaşadığı ana kendisini bırakmanın sükunetini tadıyordu. fakat iclal düşünüyordu. iclal akşamın iradesine tabi değildi. o ölümün terbiyesini bir kere bile aklına getirmemişti. küçük, temiz, etrafındaki her şeyde vefalı genç kız hayatını yaşıyordu. önünde sayısız günler vardı ve onları küçük kuklalar gibi ümitleriyle giydiriyordu. aşkın, arzunun, sakin evin, çalışma saatlerinin, beklemenin hatta icap ederse çalışmanın, dostlukların kumaşlarıyla, süsleriyle hepsini giydiriyordu. üstlerinde olan her şeyi biliyordu; fakat yüzlerini göremiyordu. yüzleri gelecek dediğimiz duvara dönüktü. saati gelince bu yüzler geriye dönüyor, iclal'le karşılaşıyor, önünde bir reverans yapıyorlar, sırtından o süslü elbiseleri, parlak kumaşları yavaşça ve hiçbir şikâyetsiz çıkarıyor, ben değilmişim, muhakkak öbürüdür, diye uzaktakilerden birini işaret ediyorlar, sonra arkasına geçiyorlar, orada kendinden evvelkilerin yanına diziliyorlardı. işte bu bahar da böyleydi. bu bahar, kışın ortasında o kadar beklediği, özlediği bahar..

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

21.09.2022

mektup

cemil meriç

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

hayatın dört yol ağzındasın delikanlı! ve şehzadelerin karşısında yollar üçe ayrıldı. bu yolların yalnız biri mutluluğa gider. sarp, dikenli, gösterişsiz bir yol. ama uçuruma açılmayan, yalnız o. seninle yeniden dünyaya geldim. sende yaşamak istiyorum. sende veya sizde.

ben ezeli bir mağdurum, coğrafi kader, siyasi kader, biyolojik kader. başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım. hayatım bir bozgunlar silsilesi. hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. ben ezeli bir mağlubum. ama tarihi yaratan bu mağluplar, bir ülkeyi onlar ebedileştirir. sen, tek mükafatım benim. bensiz çektiğin her acı ihanetlerin en kepazesidir. sevenler arasında her ketumiyet ihanettir. ruhunu bir dağla çevrelemektir. küfür, hakaret, hezeyan. hepsi güzel, ekmek gibi bölüşülüyorsa. samimiyet bütün buzları eritir, saklanmak artık sevişmemektir.

ve günler uzaktan geçen yelkenliler. onları şiire kalbetmiyorum. ve günler boşuna şarkı söylüyor, boşuna gülümsüyor, boşuna ağlıyor. çığlıkları, adem ummanının dalgaları içinde kaybolan birer martı sesi. yaşamıyorum ve yaratmıyorum. yaşamak yaratmaktır.

benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır.

okumak istediğim kitaplardan pek azını okuyabildim. tanışmak istediğim kadınlardan hiçbirini tanıyamadım. görmek istediğim şehirlerden yalnız istanbul'u görebildim.

zaafım da, gücüm de şuradan geliyor: gündelik tutkulardan uzağım.

7.09.2022

adem'in hazzı

carlos fuentes

dünyamızdan daha kötü bir yer olamayacağına göre araf ve cehennem gerçek değildir. insan doğuştan günahkâr olduğu ve bu lekeyi dünyada edindiği için günahlar burada temizlenmelidir. insan şehvet yüzünden kovuldu cennetten, onun için cinsel aşırılıklar içinde cehennem hızıyla kendini tüketmeli ve bu hayvani eğilimin bıraktığı her türlü izden arınmalıdır. böylece temizlenmiş olacaktır ve öldüğü zaman yaradan'la bir olacaktır. işte bu yüzden isa mesih'in ve havarilerinin kıyamet zamanı gelip iyilerin ruhunu kurtaracağını reddediyoruz; çünkü ıstırap çekmek hayatın ta kendisidir ve hiçbir ruh en ağır ıstırapları çekmeden bu dünyayı terk etmez. bizim inancımıza göre, hiçbir ruh hayattayken sevdiği şeylerin bilincini ya da anısını dünyada çekilen ıstırapları telafi etmek için yanında götürmez.

dünyanın ilk hükümdarı adem'di. krallığına ilk geldiğinde kaderi kulağına fısıldandı. adem dininin birinci buyruğu budur: bedenin bugün günah işlesin ki yarın ruhun arınsın ve ölümü yenebilesin. bedenin yeniden diriltilmeyecek ama zevk yoluyla bedenini temizlersen, arınmış ruhun tanrı'nın ruhuyla bir olacak, sen tanrı olacaksın, tıpkı tanrı gibi senin ruhun da dünyada yaşadığın döneme ait tüm hatıraları unutacak. ama eğer zina etmezsen kendi cehennemini boylayacaksın, bir hayvan olarak dirilecek ve insan aklına sahipken yenemediğin şeyi hayvani içgüdülerle tüketene kadar da öyle kalacaksın.

lyon'dan provence'a, provence'tan flandre'a kadar insan gövdeleri hakikatle tutuştu. ne ordun ne de zaferlerin onların üstesinden gelebilir. biz vaizlerin nesli sizin prensler soyunuzdan daha eskidir. bizans'tan geldik biz, trakya'da ve bulgaristan'da oradan oraya sürüldük, bilinmeyen yollarla ispanya'ya, akitanya ve toulouse'a ulaştık; senin atan katolik pedro evlerimizi yaktırdı ve halk dilinde yazılmış dua kitaplarımızı yok etti, bizim yoksulluk seferimize katılan zenginlerin şatolarına el koydu. senin atan fatih don jaime bizi katalan ve aragonlu engizisyoncuların işkencelerine ve zulümlerine terk etti, harap edilen provence'ımızda ozanların söyleyebileceği tek bir şarkı kaldı:

"seni şimdi gören daha önce de bir kez görmüştü!" 

bugün son kez yendiğini sanıyorsun bizi. ama senin ölümünden sonra da yaşayacağımızı bil. senin gücünün erişemeyeceği orman kuytularında, buz gibi ay ışığının altında bedenler çiftleşiyor, göksel âleme günahsız varmak için zevk duygusundan arınıyor. ne zindan ne işkence, ne savaşlar ne kazığa oturtma iki bedenin doğal birleşimini önleyebilir. sunağın önüne bak ve ordularının kaderini gör: bok. gözlerimin içine bak ve benim kaderimi gör: cennet. bedenin zevklerini ve mistik yücelişi birleştiren dünyevi bir cennetin sevincini silemezsin. ebeveynimiz âdem ile havva'nın yaptığı gibi cinsel birleşmenin hazzını yaşarken hissettiğimiz vecdi yenemezsin. sevişmek günahtan önceydi; bizim sırımız budur.

insani kaderimizi sonuna dek yaşıyoruz ki sorumluluklarımızdan sonsuza dek kurtulalım, böylece yeryüzünü umursamayan bir göğün ruhları olacağız. bunu yaparken aynı zamanda ilahi alın yazımıza uyuyoruz. senin paralı orduların bizi yenemez. sen ölümü temsil ediyorsun, biz üreyip çoğalmayı. sen cesetleri üst üste yığıyorsun, biz ruhları. görelim bakalım bugünden sonra hangisi daha hızlı çoğalacak: senin ölülerin mi yoksa bizim canlarımız mı? hiçbir şey yapamazsın. bizim özgür ruhlarımız gecenin diğer kıyısında yaşayacak ve orada günah denilenin aslında aciz bir fikrin unutulmuş ismi olduğunu, masumiyetin de ölümlü olduğunu fark ettiği andan beri dünyadaki alın yazısını izlerken âdem'in hissettiği haz olduğunu haykıracak.

1.09.2022

transhümanizm

dan brown

şunu bir düşünün: bir milyar insana ulaşmak, ilk insandan 1800'lere kadar dünya nüfusunun binlerce yılını aldı. ama 1920'lerde nüfusun iki katına çıkıp iki milyara ulaşması şaşırtıcı bir şekilde sadece yüz yıl aldı. bundan sonra nüfusun yeniden ikiye katlanıp 1970'lerde dört milyara ulaşması ise sadece elli yıl aldı. tahmin edebileceğiniz gibi, pek yakında sekiz milyara ulaşacağız. sadece bugün, insan türü dünya gezegenine çeyrek milyon kişi daha kattı. çeyrek milyon. ve bu her gün oluyor.

kişi başına daha fazla temiz su düşmesini istiyorsanız, yeryüzünde daha az insan olması gerekir. araçların sebep olduğu kirliliği azaltmak istiyorsanız, daha az şoför olması gerekir. okyanusların yeniden balıkla dolmasını istiyorsanız, daha az insanın balık yemesi gerekir.

gözlerinizi açın! insanlık yok olmak üzere. liderlerimizse toplantı odalarında oturmuş güneş enerjisi, geri kazanım ve hibrit otomobil pazarlıkları yapıyor. ozon tabakasının delinmesi, susuzluk ve kirlilik birer hastalık değil, belirti. hastalık ise nüfus artışı. ve biz dünya nüfusuyla baş etmedikçe, hızla büyüyen kanserli bir tümöre yara bandı yapıştırmaktan başka bir şey yapıyor olmayız.

"kanser, kontrol dışı büyümeye başlayan sağlıklı bir hücreden başka bir şey değildir. fikirlerimi nahoş bulduğunuzu anlıyorum; ama sizi temin ederim, vakti geldiğinde diğer seçeneği çok daha nahoş bulacaksınız. cesur bir karar veremezsek..."

"örgütünüz doktorlardan oluşuyor ve bir hastası kangren olduğunda, hayatını kurtarmak için bacağını kesmekte tereddüt etmez. bazen insan kötünün iyisine razı olmak zorundadır."

dante'nin cehennemi kurmaca değil, kehanettir. berbat sefalet. ıstıraplı acı. bu, geleceğin manzarasıdır. insanlık eğer denetlenmezse veba ya da bir kanser gibi işler. bir vakitler faziletimizi ve kardeşliğimizi besleyen yeryüzü refahı tamamen tükeninceye dek, her yeni nesille birlikte artar sayımız. içimizdeki canavarlar ortaya çıkar. çocuklarımızı doyurmak için ölümüne bir savaş veririz. burası dante'nin dokuz daireli cehennemidir. bizi bekleyen budur. malthus'un matematiğiyle alevlenmiş gelecek üzerimize doğru savrulurken, cehennemin ilk dairesinde, tahminimizden çok daha hızlı bir şekilde düşmeye hazırlanarak.. yalpalarız.

transhümanizm bir tür felsefe, bir aydın hareketidir. bilim dünyasında hızla yayılmaya başladı. esasen, insan bedenindeki kalıtımsal zayıflıkları aşmamız gerektiğini ileri sürer. başka bir deyişle, insan evrimindeki bir sonraki aşamada, kendimizi biyolojik olarak düzenlememiz gerektiğini söyler.

transhümanizm, en basit şekliyle, insanların mevcut olan tüm teknolojileri kendi türünü daha güçlü kılmak için kullanması gerektiğini söyleyen, en güçlünün hayatta kalmasına dayanan bir felsefedir.

transhümanizm hareketi, genelde sorumluluk sahibi bireylerden oluşur. etik açıdan güvenilir bilim adamları, vizyon sahibi bireyler, hayalperestler. ama birçok harekette olduğu gibi bunda da hareketin yeteri kadar hızlı ilerlemediğini düşünen militan bir grup var. bunlar dünyanın sonunun yaklaştığına ve birinin türlerin geleceğini kurtarmak için harekete geçmesi gerektiğine inanan apokaliptik düşünürler.

hiçbir şey yapmamak; sıkışıp kalarak, açlık çekerek, günah içinde yuvarlanarak dante'nin cehennemine kucak açmaktır. ve ben de cesaretle eyleme geçtim. kimileri dehşetle bakacaktır; ama kurtuluşun bir bedeli vardır. dünya bir gün fedakârlığımın güzelliğini kavrayacaktır. çünkü ben sizin kurtuluşunuzum. ben gölge'yim. ben insanlık sonrası çağının kapısıyım.

geleceği senin zarif ellerinde terk ettiğimi bilerek huzur bulacağım. aşağıdaki görevim tamamlandı. artık, benim için yukarıdaki dünyaya tırmanma ve yeniden görme vaktim geldi yıldızları.

29.08.2022

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

28.08.2022

geçmiş

henry miller

kimi zaman, geçmişten tamamen kopamadığımız takdirde insanlar için bir umut olmadığına inanırım. yani değişik düşünüp değişik yaşamadığımız takdirde. bayağı gibi göründüğünü biliyorum. binlerce defa tekrarlanmış; fakat sonuç alınamamıştır. çevremizi saran büyük güneşleri, kimsenin, varlığı dışında bir şey bilmediği cennetteki bu büyük güneşe ait kütleleri düşünüyorum. bunlardan birinin yaşantımızı temin ettiği kabul edilmiştir.

kimisi ay'ın da dünya yüzündeki varlığımızın hayati bir faktörü olduğunu kabul eder. başkaları yıldızların yararından ya da zararından söz eder. fakat düşünmekten vazgeçecek olursanız, her şey -her şey dediğim zaman, var olan her şeyi kastediyorum!- görünsün ya da görünmesin, bilinsin ya da bilinmesin, var olmamız için hayati önem taşır.

birçok yönden tarif edilmesi mümkün olmayan ve kesiksiz işleyen manyetik güçteki bir şebekenin tam ortasında yaşarız. bunların hiçbirini biz yaratmadık. güya uygulamak, kullanmak üzere birkaç şey öğrendik. küçük çalışmalarımız nedeniyle gururumuzdan patlayacak hale geldik. fakat günümüzün sihirbazları arasındaki en cesur, en kibirli olanları bile bilmediklerimizle karşılaştırılacak olduğu takdirde bildiklerimizin bölünemeyecek kadar küçük olduğunu kabul etmek zorunluluğundadır.

rica ederim, bir an durun ve düşünün! günün birinde her şeyi öğrenebileceğimize içtenlikle inanan birisi var mı, dürüst olarak söylesin? daha da ileri gideceğim. içtenlikle soruyorum. kurtuluşumuzun bilgiye dayandığına inanıyor musunuz?

bir an için insan beyninin, evreni yöneten tüm gizli gelişmeleri esrarlı kıvrıntıları arasına alabildiğini kabul edelim, sonra? evet, sonra? düşünülemez ki bu bilgiyi, biz insanlar ne yapacağız? ne yapabiliriz? bu soruyu kendi kendinize hiç sordunuz mu?

herkes bilgi kümesinin çok iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyor. kimse "bilgiye sahip olduğum zaman ne yapacağım?" diye soruyor mu? artık kimse, kısa bir hayat dönemi içinde, var olan tüm insan bilgisinin kısa bir zamanda kazanılmasının mümkün olacağına inanmak cesaretini gösteremez.

6.08.2022

sol azınlık

osho

dünya bir gökkuşağıdır, zihin bir prizmadır ve varlık beyaz ışındır. modern araştırma çok önemli bir gerçeğe, bu yüzyılda ulaşılan en önemli gerçeklerden birine ulaştı ve o da bir zihne değil, iki zihne sahip olduğun. beynin iki yarımküreye ayrılıyor: sağ yarımküre ve sol yarımküre. sağ yarımküre sol elle bağlantılı ve sol yarımküre de sağ elle bağlantılı - çapraz. sağ yarımküre sezgisel, mantığa aykırı, akıl dışı, şiirsel, platonik, hayalci, romantik, efsanevi, dinseldir; sol yarımküre mantıklı, akılcı, matematiksel, aristotelesçi, bilimsel, hesabidir. bu iki yarımküre sürekli çatışma içindedir.

sol el sezgi, hayal gücü, efsane, şiir, din demek olan sağ yarımküreyle ilişkilidir.

sol el çok fazla kınanır. toplum, sağ elini kullananlarındır; sağ eli kullanmak sol yarımküre demektir. doğan çocukların yüzde onu solak doğar ama onlar da sağ ellerini kullanmaya zorlanırlar.

solak doğan çocuklar temelde mantık dışıdır, sezgiseldir, matematiksel değildir, öklidci değildir. onlar toplum için tehlikelidir, toplum onları her yoldan sağlak olmaya zorlar. bu, ellerle ilgili bir mesele değildir, bir iç politika meselesidir: solak çocuk sağ yarımküreye dayanarak faaliyet gösterir. toplum buna izin veremez, tehlikelidir; çocuğun olaylar çok ileri gitmeden durdurulması gerekir.

başlangıçta oranın elli-elli olması gerektiği sanılıyor: solak çocuklar yüzde elli ve sağlak çocuklar yüzde elli. ancak sağlak taraf o kadar uzun zamandır yönetimde ki, oran yavaş yavaş yüzde on ve yüzde doksan oldu. pek çok kişi solaktır ama bunun farkında olmayabilir. sen sağ elle yazıyor, işini sağ elle yapıyor olabilirsin ama çocukluğunda sağlak olmaya zorlanmış olabilirsin. bu bir hiledir; çünkü bir kez sağlak olduğunda sol yarımküren çalışmaya başlar. sol yarımküre mantıktır, sağ yarımküre mantık ötesidir. onun işleyişi matematiksel değildir - ışıltılar halinde çalışır, sezgiseldir, çok incedir ama akıl dışıdır.

solak azınlık dünyada en ezilen azınlıktır; zencilerden bile daha fazla, yoksullardan bile daha fazla. bu ayrımı anladığın takdirde, birçok şeyi anlayabilirsin.

burjuvazi ve proletarya: proletarya daima beynin sağ yarımküresiyle iş görüyor. yoksul insanlar daha sezgiseldir. ilkel insanlara bak -daha sezgiseldirler. kişi ne kadar yoksulsa zihinsel becerileri o kadar azdır. yoksulluğunun nedeni bu olabilir. zihinsel becerileri az olduğu için mantık dünyasında rekabet edemez: dil söz konusu olduğunda, mantık söz konusu olduğunda, hesap söz konusu olduğunda ifade gücü zayıftır; adeta aptaldır. yoksulluğunun nedeni bu olabilir.

zengin, beyninin sol yarımküresiyle iş görüyor: her konuda daha hesabi, aritmetikseldir; kurnaz, akıllı, mantıklı, planlıdır. zenginliğinin nedeni bu olabilir.

proletarya ve burjuvazi komünist devrimlerle ortadan kalkmaz; çünkü komünist devrim de aynı tür insanlar tarafından yapılır. çar rusya'yı yönetti, bunu beyninin sol yarımküresiyle yaptı. sonra yerine, yine aynı tipteki lenin geçti. lenin'in yerine de daha da aynı tipte olan stalin geçti.

devrim düzmecedir; çünkü özünde aynı tip insanlar yönetiyor: yöneten ve yönetilen aynı kalır, yönetilenler sağ yarımküreye göre faaliyet gösterenlerdir. dolayısıyla dış dünyada ne yaparsan yap gerçekte fark yaratmaz, yüzeyseldir.

aynısı kadın ve erkekler için de geçerlidir. kadınlar sağ yarımküre insanlarıdır, erkekler sol yarımküre insanlarıdır. erkekler yüzyıllardır kadınları idare etti. şimdi birkaç kadın başkaldırıyor; ama şaşırtıcı olan bunların da aynı tip kadınlar olmaları. aslında erkek gibiler: mantıklı, tartışmayı seven, aristotelesçi.

erkek zihin berlinli, dişi zihin viyanalıdır. dişi zihin naziktir, erkek zihin verimlidir. elbette uzun vadede, eğer sürekli bir kavga varsa, nezaket yenilmeye mahkumdur. verimli zihin kazanacaktır; çünkü dünya matematiğin dilinden anlar, sevginin değil. fakat verimin zarafete üstün geldiğin anda, olağanüstü değerli bir şeyi kaybetmiş olursun, kendi varlığınla bağlantıyı kaybedersin. son derece verimli olabilirsin ama artık gerçek bir insan olmayacaksın. bir makine, robot gibi bir şey olacaksın.

hayatı takip etmenin bir yolu matematiktir, diğer yolu da rüyalar ve hayallerdir. ikisi tamamen farklıdır. daha geçen gün birisi sordu: "hayaletler, periler, bunun gibi şeyler var mı?" evet, var - sağ yarımküre beyinle hareket edersen var, sol yarımküre beyinle hareket edersen yok. bütün çocuklar sağ yarımküreyi kullanır: her yerde hayaletler, periler görürler. fakat sen konuşur durursun, onları yerlerine oturtur ve "saçmalama! aptal. peri nerede? hiçbir şey yok, o sadece gölge!" dersin. yavaş yavaş çocuğu, çaresiz çocuğu ikna edersin; onu yavaş yavaş ikna edersin ve sağ yarımküre yöneliminden sol yarımküre yönelimine geçer.

geçmek zorundadır; çünkü senin dünyanda yaşamak zorundadır. rüyalarını unutmak zorundadır, bütün masalları unutmak zorundadır, bütün şiiri unutmak zorundadır - matematiği öğrenmek zorundadır. elbette matematikte becerikli olur ve yaşamda eli ayağı tutmaz ve felçlidir. varoluş giderek uzaklaşmaya devam eder ve çocuk pazardaki bir mala dönüşür. bütün yaşamı yalnızca süprüntüdür; ama elbette dünyanın gözünde değerlidir.

sağ yarımküreden baktığında her şey ilahidir, kutsaldır. din, sağ yarımküreden gelir.

lao tzu, "bütün dünya akıllı görünüyor, bir ben ahmağım. bütün dünya kesin görünüyor, bir benim kafam şaşkın ve kararsızım." der. kendisi sağ yarımküreyi kullanan bir insandır.

ancak bilinmeyen bir şeyi öğretmenin tek yolu budur, sağ yarımküre beyne ait bir şeyi öğretmenin tek yolu budur. sol yarımküre okullarda öğretilebilir: öğrenmek mümkündür, disiplin mümkündür, aşamalı kurslar mümkündür. sonra yavaş yavaş, bir dersten ötekine ilerleyerek sanat, bilim ve birçok şeyde usta olursun. fakat sağ yarımküre için hiçbir okul olamaz: sezgiseldir, aşamalı değildir, anidir. bir ışık çakması, karanlık gecede bir şimşek gibidir. olursa olur, olmazsa olmaz - bu konuda hiçbir şey yapılamaz. en fazla kendini gerçekleşme olasılığının daha fazla olduğu belli bir durumun içinde bırakabilirsin.

29.06.2022

gerçek iyi

pascal

"ey insanlar!" der tanrı, "hakikati de teselliyi de insanlardan beklemeyin. sizi yaratan, size kim olduğunuzu öğretecek olan sadece benim. fakat sizi yarattığım gibi değilsiniz artık. ben insanı kutlu, masum, mükemmel yarattım. onu ışıkla ve akılla donattım. ona ihtişamımı ve mucizelerimi gösterdim. böylece gözüyle gördü insan tanrı'nın yüceliğini. onu kör eden karanlıklar içinde değildi henüz, ne faniliği ne de onu mutsuz eden sefilliği bilirdi. ancak bunca yüceliği küstahlığa düşmeden kaldıramadı, yardımımdan bağımsız olmak, kendi kendine efendi olmak istedi. benim nüfuzumdan uzaklaştı, saadeti kendi içinde bulma arzusuyla kendini benimle eş tuttu. ben de onu sahipsiz, kendi haline bıraktım. vaktiyle ona boyun eğmiş yaratılmışlara başkaldırtarak, onun düşmanları kıldım. böylece insan artık hayvanlar gibi olmuştur. benden o kadar uzağa sürüklenmiştir ki içinde yaratıcısının ışığı pek cılız bir iz olarak kalmıştır. bilgisi de o derece sönük ve bulanık hale gelmiştir. akıldan bağımsız ve çoğu zaman akla hakim olan duyuları, onu zevk peşinde koşmaya sürükler. bütün yaratılmışlar ya ıstırap verir ya da ayartır onu, kâh kuvvetleriyle boyun eğdirerek kâh lefatetleriyle cezbederek onu etki altına alırlar, ki bu sonuncusu daha beter ve daha zararlı bir zorbalıktır.

işte insanların bugünkü durumu. ilk doğalarından zayıf bir mutluluk dürtüsü kalmıştır geriye. fakat bu dürtü de insanın ikinci doğası haline gelmiş heves ve körlüğün sefaleti içinde, derine gömülüdür.

size gösterdiğim bu ilkeden yola çıkarak, insanları şaşırtan ve onları farklı kanaatlere sürükleyerek birbirinden ayıran çoğu tezadın sebebini kavrayabilirsiniz. şimdi yücelik ve şeref duygusunun bunca sefaletin ortasında boğulmadığını görün ve sefaletin sebebinin bir başka, ikincil bir doğadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırın."

"ey insanlar, sefilliklerinize kendi içinizde çare aramanız boşunadır. bütün bilgi birikiminizin sizi getireceği nokta, ne gerçeğin ne de iyiliğin kendi içinizde olduğunu fark etmektir sadece. felsefeciler size bunu vaat ettiler ve vaatlerini yerine getiremediler. ne gerçek iyiliğin ne de insanlık durumunun ne olduğunu bilir onlar."

dünyada tatmin peşinde koşmayın, insanlardan hiçbir şey ummayın. sizin için gerçek iyi tanrı'dır.

ne olduğunu bile bilmedikleri sıkıntılarınıza nasıl çare bulabilirlerdi ki? asıl hastalığınız, sizi tanrı'dan uzaklaştıran gurur, sizi dünyaya bağlayan heveslerinizdir. felsefecilerin tek yaptığı ise bu hastalıklardan en az bir tanesini büyütmektir. tanrı'yı amaç olarak gösterenler de bunu ancak kibri beslemek için yaptılar. çünkü böylece tanrı gibi olduğunuza, doğaca tanrı'ya benzediğinize inandırdılar sizi. bu düşüncedeki boş gururu görenlerise sizi bir başka uçuruma sürüklediler ve doğanızın hayvanlarınkiyle aynı olduğunu söyleyerek iyi olanı hayvanlarla müşterek olan iştiha ve heveslerinizde aramaya sürüklediler.

bilgelerin ne olduğunu hiç bilmediği izansızlıklarınıza çare bulmanın yolu bu değildir. kim olduğunuzu size ancak ben anlatabilirim."

15.05.2022

din

sevan nişanyan

din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

din vazgeçemeyeceğimiz bir olgudur, ortadan kaldırılması yahut da dine ihtiyaç kalmadı noktasına gelinmesi mümkün değildir. din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir. bu felsefi, edebi, sanatsal ve sosyal bir alanda kaldığı sürece, anlam veremediğin birtakım şeylere – yani doğumdu, ölümdü, haksızlıktı, kaderdi, evrendi gibi anlam veremediği şeylere – bir hikâye anlatarak, bir mite yaslayarak anlam verme çabası, insanlığın bugüne dek en değerli meyvelerinin bir bölümünü vermesine vesile olan bir davranış biçimidir.

bunlarınki din değil ki, bunlarınki putperestlik, dinin sosyal iktidar aracı haline getirilmesi. empoze edilmeye çalışılması. benim mitlerime inanmazsan senin kafanı keserim, sustururum, ayıplarım diyen bir yaklaşım. bu çok tehlikeli bir şeydir, bununla her ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesi gerekir, bunun engellenmesi gerekir. maalesef bütün dünyada, özellikle islam dünyasında ve islam dünyasının göçmen kesimlerinde, yani kendi yurtlarından ayrılıp başka ülkelere giden kesimlerinde bu iş çığırından çıkmış bir şarhoşluğa dönüşmektedir.

dinin bir zorbalık unsuru olarak kullanılmasıyla mücadele etmek gerekir. ki bu mahkemenin kararı zorbalık unsuru haline getirilen dinin son derece tipik bir örneğidir.

peki itirazımız ne? üç tane. bir. tanrı -daha doğrusu tek tanrı- fikri sakattır. rasyonel düşünceyi ciddiye alan birini bu devirde ikna etmesi mümkün değildir. kadir-i mutlak'ın günah ve zulüm karşısında aciz kalması absürd bir düşüncedir. kendi mutlak kudretine tabi olanlara kızıp onları orantısız güçle cezalandırması ahlaksız bir düşüncedir. o paradoksu çözmek için iki bin seneden beri döktürdükleri argümanları da toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz. "canım o da irrasyonel olsun, ne zararı var, insan yaşamı sırf akıl mı" diye soracaklardır. kanmayın. mesele felsefi tutarlılık meselesi değil, felsefi tutarlılıktan vazgeçmeyenleri harcama meselesidir. akılcı düşünceyi şiar edinenler isterse küçük bir azınlık olsun. manevi emsal ve öncü olma hakkını onlara tanımayan bir sistem kaç para eder? voltaire ve einstein'ı dışlayan, ama alabama'lı bir kasaba vaizini yahut aşağı güngören'in cahil şeyhini mutlak'ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?

iki. kitaplar eskimiştir. interneti, ikinci dünya harbini, amerika'yı ve çin'i, matbaayı, insan hakları beyannamesini, profesyonel orduyu, ssk'yı, dna'yı ve organ naklini bilmeyen bir çağda bir cahil filistinli derviş ile bir cahil arabistanlı hocanın söylemiş olduğu sözlerden, ne kadar zorlarsan zorla, bugün için bir ahlak öğretisi çıkaramazsın. bugünün sorularına cevap bulamazsın. ha, vardır elbet orada da bir-iki hikmet incisi: sonuçta insanlığın ahlaki sorunlarının bir kısmı yeniyse, bir kısmı dünden beri var olan sorunlar. ama ona bakarsan sophokles'te de vardır hikmet incisi, karagöz ile hacivat'ta da. üç tane vasat amerikan filmi izlesen, kuran'ın toplamından fazla çıkaracak ahlak dersi bulursun.

üç. aidiyet ahlak bozar. hakikatin tekeli bizimkiler'e verilmiş ise, ötekiler, tanım gereği, hakikat dairesinin dışında kalırlar. kâfirdirler. tahammül edebilirsin, hoş görebilirsin, ama inanamazsın. hemen kılıcı alıp kafa kesmezsin belki, ama riyanın ve çifte standardın çürütücü zehrinden ruhunu kolay kolay arındıramazsın. yarın öbür gün kafa kesenler sahneye çıktığında da, onlara verecek güçlü bir cevabın olmaz. ama peygamberimiz onlara da fazla şey yapmayın demiş, liküm diniküm, kem küm…

o yüzden, sevdiklerini seven arkadaşlarımızı bazen incitme pahasına diyoruz ki, tuttuğunuz yol yol değildir. ufkunuzu kısmaktadır. hakikatin pek çok vechesinden, ve onlara dair birkaç şey bilen insanlardan, sizi soyutlamaktadır. sizi cehele ile aynı kaptan yemek yemeğe mahkum etmektedir. bugünün konularını anlamaktan aciz bırakmaktadır. kontrol edemeyeceğiniz bir öfkenin kollarına sizi teslim etmektedir. sorumsuzluktur. peki seviyorsun, anladık da, dünyayı bu kadar fakirleştirmeye hakkın yok ki?