andre gide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
andre gide etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.10.2022

hürriyet

hegel: hürriyet, zaruretin şuuruna varmaktır.

william blake: hakikati söyle, bırak alçak senden uzaklaşsın.

vico: halkın sırtına bindiği için büyük görünür başbuğlar.

blanqui: kılıcı olanın ekmeği olur.

durkheim: eğer insanlığın ıstırabını dindirmeyecek, toplumun işine yaramayacaksa, sosyoloji bir saatlik zahmete değmez.

michelet: tarih kaderle hürriyet, maddeyle zekâ, insanla tabiat arasındaki savaştır.

andre gide: büyük dediğimiz kitaplar, klasik dediğimiz kitaplar, herkesin kendini okumuş farz ettiği, fakat kapağını dahi açmadığı kitaplardır.

montesquieu: tımarhanedekiler, dışardakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış bedbahtlardır.

sighele: hapishaneler dışardakiler kendini namuslu sansın diye yapılmıştır.

napoleon: bir memlekette hem fakir hem zengin varsa o ülkede mutlaka bir din de olmalıdır."

jonathan swift: meyhane, çılgınlığın şişe ile satıldığı yerdir.

emerson: eğer kainat mahvolsa yalnız eflatun'un 'devlet'iyle yeni bir medeniyet kurabilirdik.

cenap şahabettin: yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok patırtı eder.

sadi şirazi: dünyanın bütün toprakları bir damla kan dökülmesine değmez.

rabelais: tanıdığım en dürüst hakim, zar atarak idam veya beraata karar verirdi.

via cemil meriç

31.05.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
yoksunluğundan dolayı ardından gözyaşı dökeceğimiz yeni hiçbir şey yok dünyada.

paulo coelho: yalnızlık insana göre değildir, kendimizi ancak başkalarının gözlerinde gördüğümüz zaman tanıyabiliriz. kim olduğumuzu anlamanın en iyi yolu, çoğu zaman başkalarının bizi nasıl gördüğünü öğrenmektir.

cenap şahabettin: kimi yaşamlar kırık doğarlar, onları hiçbir şey onaramaz.

goethe: hangi okuyucuyu mu isterim? en bağımsızını; beni, kendini ve dünyayı unutup yalnız kitabın içinde yaşayanı!

halil cibran: kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

adam phillips: hiç kimse övgüye karşı kayıtsız değildir; ama bir kişinin övgüyü karşılama biçimi en iyi karakter testidir.

andre gide: en güzel yollar uçurumlarda biter.

balzac: ben âşığımı rakibemin yatağı yerine bir çukurun dibinde görmek isterim.

jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.

john fowles: dünyada hiçbir zaman bu kadar çok içi boş insan olmamıştı ve bu dünya tıpkı boş deniz kabuklarıyla dolu büyük ve yükselen bir kıyıya benziyor.

kierkegaard: ben özgürlük tutkunuyum ve bana özgürce gelmeyen bir şeyle uğraşmam bile.

mario puzo: insanı yalnız bir kişiyle birlikte olmaya iten şu sapıkça ihtiras insanca bir şey midir acaba? birkaç yıl geçtikten sonra karısından zevk alan adam var mıdır?

30.11.2021

uzun lafın kısası

alain:
yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

ayn rand: insani içgüdülerin eksikliği hep yoksullarda ortaya çıkıyor. insanın hayırseverlik inceliklerini bilmek için paralı doğmuş olması şart.

doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

jodi picoult: bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

kierkegaard: insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

mario puzo: kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

cenap şahabettin: meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu, kendilerini meşe fidanı sanırlar.

goethe: hiç kimse sanmasın ki gençliğin ilk izlenimlerini aşabilecektir.

halil cibran: meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler.

31.08.2021

uzun lafın kısası

a. l. kennedy:
insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

andre gide: hiçbir başyapıt bir iş birliği ürünü değildir.

charles baudelaire: hemen hemen bütün yaşamımızı sersemce meraklar uğruna harcarız. buna karşılık öyle şeyler vardır ki insanların meraklarını en yüksek düzeyde kamçılaması gerekirdi; oysa yaşayışlarına bakınca bu şeylerden hiç mi hiç esinlenmediklerini görürüz.

elfriede jelinek: bütün satıcılar bilir: önemli olan ambalajdır.

hakan günday: yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez.

jiddu krishnamurti: dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

kierkegaard: insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

nâzım hikmet: kapitalizm, gelişerek öyle bir merhaleye varır ki, yalnız maddi eşyalar değil, manevi değerler de mal olur, alınıp satılır.

cenap şahabettin: yaşamak çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir.

goethe: mükemmel olan her şey kendiliğinden klasiktir, hangi türe ait olursa olsun.

halil cibran: yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

16.05.2021

aleladenin zaferi

andre gide

her yıl bahçeme kavuşunca aynı aksilikle karşılaşıyorum; en az yetişen cins ve türlerin yok olması. darwin'e karşı koyan nietzsche'nin dediği gibi, alelade ve değersizlerin zaferi, başarılı oluşların silinmesi. orta değerde, hatta ortanın altında olan tiplerin, önüne geçilmez bir hakimiyeti. nietzsche şunu da söylüyordu: üstün gelen mutlu tesadüfler seçkin türler değil, ama soysuzlaşmaya yüz tutan türlerdir. daha ileride: tabiat, talihi yaver olanlara karşı amansızdır; gösterişsiz, orta ve aşağı çapta olanları gözetir, korur ve sever. bu sonuncuların verimlilik ve sürekliliği büyük olur. halbuki birincilerde çarçabuk yok olmak, sayısı azalmak tehlikesi artar.

kedim bir kuş yakalar yerse, bu hep, serçe yerine bir ötleğendir.

çiçekler de nefis, nadir olduğu kadar güç elde edilir.

bir mucize, korularımıza fevkalade bir orkide bağışlasa, derhal onu koparmak, soldurmak için yüz el uzanır; zümrüdüanka göklerimizde görünecek olsa bütün tüfekler omuzlanıp ona çevrilir, sonra da bunların pek az olduğuna şaşarız.

25.04.2021

sanat

andre gide

sanat gösterilerinde bulunanlardan sakın. gerçek sanatçı ne kırmızı yelek giyerek dikkati çeker ne de isteyerek sanatından söz eder.

bir sanatçı için şu şeyin lüzumunu savunacağım: anahtarı yalnız kendisinde bulunan özel bir dünya. her ne kadar büyük bir şeyse de sanatçının yeni bir şey getirmesi yetmez; ama kişiliğindeki her şeyin yeni olması veya yeni gibi görünmesi, her şeye kudretle renk veren mizacının aralığından gözükmesi lazımdır.

kişinin kendisinde duyumsadığı farklılık kesinlikle ender olarak sahip olunan şeydir, her kişiye değerini veren şeydir ve işte ortadan kaldırılmaya çalışılan şey de budur. herkes öykünüyor. ve herkes yaşamı sevdiğini ileri sürüyor.

aptal görünmeye cesaret etmek büyük bir akıllılıktır.

alkışlar, nişanlar, ünler, gözde salonlara çağrılmak, bunların ardından hiç mi hiç koşmadım. tek önem verdiğim şey, ender rastlanan, kafaca üstün birkaç kişinin bana değer vermesidir. herkesin hoşuna gitmeye hiç çalışmadım; ama birkaç kişinin görüşüne aşırı önem veririm.

24.03.2021

paradoks

andre gide

kim olacağımı bilmemekten ötürü tasalanıyorum. kim olmak istediğimi de bilmiyorum; ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. nereye gitmeye karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum. kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremiyorum. ve her an, her yazdığım sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak anılacak.

tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.

insanın hayatı, insanın hayalidir. ölüm saati gelince, kendimizi, geçmişte aksetmiş göreceğiz ve yaptıklarımızın aynasına eğildiğimiz zaman, ruhlarımız ne olduğumuzu anlayacaktır. bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer. işin korkunç tarafı bunu bilmememizdir. kendimizi güzelleştirmeyi hiç düşünmeyiz. bunu ancak kendimizden bahsederken hatırlarız; kendimizi överiz; fakat o müthiş portremiz sonunda, bizden yana olmayacaktır. hayatımızı anlatırız ve kendimize yalan söyleriz; fakat hayatımız yalan söylemeyecektir. o, tanrının huzuruna her zamanki haliyle çıkacak olan ruhumuzu hikaye edecektir.

27.04.2020

ayrı yol

andre gide

her şey insanın içindedir.

özgür olmasını bilmek hiçbir şey değil; güç olan, özgür olduğunu bilmek.

ölümün kanadıyla sıyırıp geçtiği bir kimse için, eskiden önemli görünen artık önemli değildir; başka şeyler önemlidir, eskiden önemli görünmeyen ya da var oldukları bilinmeyen şeyler.

edinilen bütün bilgiler, aklımızın üstünde bir boya gibi ufalanır, sonra yer yer etin kendisini, gizlenen gerçek yaratığı gösterir.

insanların en güzel yapıtları acılı yapıtlardır hep. bir mutluluğun öyküsü ne olabilirdi? mutluluğu hazırlayan, sonra da yıkan şeylerden başka hiçbir şey anlatılamaz.

insan her zaman yalnız yaratır.

ilkelere bağlanan bütün insanlardan nefret ederim. - onlar bu dünyanın en nefret uyandırıcı varlıklarıdır, içtenliğin hiçbir türlüsü beklenemez onlardan; çünkü ancak ilkelerinin gerektirdiği şeyleri yaparlar, böyle yapmadılar mı kötü görürler yaptıklarını.

insan yaşamın binlerce biçiminden yalnız birini tanıyabilir. başkasının mutluluğunu kıskanmak çılgınlıktır; insan o mutluluktan yararlanamaz ki.. mutluluk hazır bir şey değildir, ölçü üzerinedir.

insan bir şeye sahip olduğunu sanır; oysa sahip olunan kendisidir.

kaynaşma duygusundan nefret ederim; bütün bulaşmalar onda saklanır; insan ancak güçlülerle kaynaşmalıdır.

yoksulluk tutsaklıktır, karın doyurmak için tatsız bir işi kabul eder. keyifli olmayan her iş nefret vericidir.

yapıtlarını görenlere: "bunun da güzel olduğunu o zamana kadar nasıl anlamadım?" dedirtecek kadar doğal şeylere güzellik hakkı vermeyi göze alanların büyük sanatçı olduklarına her zaman inanmışımdır.

anı, mutsuzluğun uydurmasıdır.

gökyüzünün bu mavi sürekliliği kadar hiçbir şey cesaretini kıramaz düşüncenin.

14.04.2020

poetika

muzaffer tayyip uslu

şiir kelimelere tasarruf etmek sanatıdır.

"gerçek şair, yaşadığının farkına varan insandır, halis şiir yaşamak sevincinin bir tezahüründen başka bir şey değildir."

nurullah ataç şiire dair bir konuşmasında andre gide'in bu fikri şöyle hulasa ettiğini zikrediyor: "sanatkâr güzel odalar yapsın, okuyucu ona kiracı bulur."

bugün artık inkar edilmez bir gerçektir ki bütün sermayesi vezin ve kafiyenin temin edeceği ahenkle; teşbih, istiare gibi söz sanatlarından ibaret olan şiir tarzı iflas etmiştir ve şiirin kapıları insanı ilgilendirmeyen problemlere çoktan kapanmıştır.

biliyorum, edebiyatımızın teşbihler ve mecazlar dünyasında yüzmesi ekonomik, sosyal, tarihsel sebeplerin zaruri bir neticesidir. medreseden gelen skolastik zihniyete karşı tekke edebiyatının epiküryenci dünya görüşünün teşbihe ve mecazlara sığınacağı muhakkaktır. fakat bilmem bugün ortada böyle bir sebep var mı? niçin ağacı ağaç, bulutu bulut ve denizi deniz olarak seyretmeyelim? niçin çiçek açmış canım erik ağacını ciğeri beş para etmez bir teşbih uğruna feda edelim?

şair harcıalem şeylere teşbih ve mecazlarla layık olmadığı bir değeri vermek için çabalayan bir sahtekar değil, bulanık düşünceleri berraklaştıran bir hakikat arayıcısıdır.

31.01.2020

uzun lafın kısası

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. 

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.08.2019

uzun lafın kısası

spinoza: yüce mutluluk erdemin ödülü değildir; ödül, erdemin kendisidir.

jean meslier: toplumun hoşuna gitmek arzusu, gelenek ve göreneklerin baskısı, gülünç olma korkusu, "alem ne der?" endişesi, bütün dini fikirlerden daha güçlüdür.

maurice pradines: kişinin, elde etmek için kendini feda ettiği diğerinde sevdiği şey kendisidir.

yuval noah harari: eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ıstırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

esther vilar: bir kadın için başarıya giden en kestirme yol, başarılı bir erkekle evlenmektir.

charles bukowski: hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

jorge luis borges: her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor.

marquis de sade: ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

dostoyevski: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taşyüreklilik dışında her şeye razıyım.

paulo coelho: aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

15.08.2019

şarlatan

andre gide

hiçbir başyapıt bir iş birliği ürünü değildir.

hiçbir şey herkes için iyi veya doğru değildir; herkese uygulanabilecek hiçbir yöntem, hiçbir kuram yoktur.

herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

yeryüzünde kötü olan ne varsa hepsinin şeytandan geldiğine inanmaya çalışıyoruz; başka türlü yapsak, tanrı'yı bağışlamaya güç bulamazdık.

güçlü bir kafanın kaçamadığı düşünsel zindan yoktur.

her güzel nedenin altında, çoğu zaman, kendisinden aşırıldığı sanılan şeyden kazanç sağlamayı bilen becerikli bir şeytan gizlenir.

başkalarının dumanından zehirlenmemek için kendisi de tüttürmeli insan.

aynı kalamamak, azalmak korkusuyla, gelişmek zorunda bulunmak aşka vergidir, aşkı dostluktan ayıran şey de budur.

ön yargılar uygarlığın temel direkleridir.

namuslu kentsoylular kendilerinden başka türlü de namuslu olunabileceğini anlamazlar.

en güzel yollar uçurumlarda biter.

kendi eğimine uymak iyi şeydir; yeter ki yukarı doğru olsun. yaşamda önemli olan, akıntıya kapılmamaktır. bir şey bir başkasını getirir, sonra insan nereye gittiğini bilmez artık.

29.12.2018

factotum

charles bukowski

büyük âşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

11.11.2018

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.

16.05.2016

kalpazanlar

andre gide

kadında hayranlık verici bir bağlanma eğilimi vardır. sevdiği adam, çoğu zaman aşkını asacağı bir askıdan başka bir şey değildir.

en acınacak kurbanlar, dalkavukluğun kurbanlarıdır.

gizemcilik olmayınca yeryüzünde büyük olan, güzel olan hiçbir şey yapılamaz.

kendini beğenmişlik, ikiyüzlülük, hırslılık, değişkenlik ve bencillik, bir yazarda bulunması gereken niteliklerdir.

bizi dünyaya getirenlere beslediğimiz duyguları fazla aydınlatmaya çalışmamak daha doğru olur.

duygu alanında gerçek düşten ayrılmaz.

istenen sevgiden çok daha fazlasını verdiğimiz sahneler her zaman üzücüdür.

sözcükler ancak basıldıkları zaman solarlar.

hasta bir imgelemin her buluşu aydınlatıcıdır.

her şeyin gevşekliğinden kuşku duyabilirim ama kuşkumun gerçekliğinden kuşku duyamam.

gerçek budala, kendi düşüncesinden öte bir düşüncenin bilincinde değildir.

deniz ki
büyük aynası
umutsuzluğumun

maddesel bir karşılığı olmayan hiçbir gizemsel devinim yoktur.

bir kadın ne kadar boyun eğmiş gibi davranırsa o kadar mantıklı görünür.

kimileri, heyecanlar karşısında kendilerini tutabilmelerini çoğu zaman yaratılışlarının güçlülüğünden çok, yoksulluğuna borçlu olduklarını bilmezler.

18.12.2014

sanat ve özgürlük

albert camus

güzellik, hiç bir insanın hizmetine girmemiştir. ve binlerce yıldır, her gün, her saniye, insanların kulluğuna ferahlık vermiştir. ve bazen, bir kısmını, o kulluktan büsbütün kurtarmıştır. sonuçta, belki de böylece, güzellikle ıstırap, insan sevgisi ile yaratma çılgınlığı, dayanılmaz yalnızlık ve yorucu kalabalık, ret ve rıza arasındaki ezeli gerginlik içinde sanatın büyüklüğüne eriyoruz. sanat, iki uçurum arasında gidip geliyor: propaganda ile havailik. büyük sanatçının yürüdüğü bu tepe yolunda her adım bir macera, sonsuz bir tehlikedir. gene de bu tehlikede ve sadece bu tehlikede, sanatın özgürlüğü vardır.

özgür sanatçı, özgür insan gibi, rahatını düşünen adam değildir. özgür sanatçı, güçlükle, kendi düzenini yaratandır.

andre gide'in bir sözü vardır: "sanat baskı ile yaşar ve özgürlükle ölür."

sanat, kendi kendisine yaptığı baskı ile yaşar, başkalarının baskısı ile ölür. aksine kendi kendisine baskı yapmazsa çıldırır nihayet ve birtakım hayaletlerin kulu olur. böylece en özgür, en isyancı sanat, en klasik sanat olacaktır; en büyük gayreti armağanlandıracaktır. bir toplum ve sanatçıları bu uzun ve özgür gayrete razı olmadıkça, eğlencelerin rahatına, konformizme, sanat sanat içindir oyununa ya da gerçek sanat vaizlerine kendilerini bıraktıkça kısırlık ve hiçlik içinde kalırlar.

sanat, açıklamaya çalıştığım bu özgürlük esası sayesinde, istibdatın ayırdığı yerde, birleştirir. böyle olunca, bütün baskı yapanların onu düşman edinmelerinde şaşılacak ne vardır? şaşılacak ne vardır, ister sağcı, ister solcu olsun, günümüz istibdatlarında sanatçı ve aydınların ilk önce kurban gitmelerinde?

müstebitler, sanat eserinde, inanmayanlara esrarlı gelen bir kaçış kuvveti olduğunu bilirler. her büyük eser, insanlığın çehresini daha zengin, daha hayran olunacak şekle sokar, bütün sırrı buradadır. ve bu muazzam vakar tanıklığım karartmak için binlerce kamp ve hücre demiri gene azdır. bunun için de, bir yenisini hazırlamak bahanesi ile de kültür, geçici bir zaman için de olsa ortadan kaldırılamaz. insanın, sefaleti ve büyüklüğü üzerine bitmeyen tanıklığı ortadan kaldırılamaz, bir nefes durdurulamaz.

sanatçı için, kavganın en şiddetlisinden başka yerde rahat yoktur.

30.12.2013

edebiyat ve yeni zamanların kültürü

semih gümüş

gustave flaubert: yazmak, yaşamanın bir biçimidir.

mario vargas llosa: üslubun doğru veya yanlış olmasının hiçbir önemi yoktur. önemli olan, etkili olup olmadığı ve anlattığı öykülere yaşam sanrısı katma amacına uygunluğudur.

zadie smith: bir karaktere hikaye yazmadan, odada yürümesine izin veremezsiniz.

siegfried kracauer: yenilikçi ve önemli yapıtlar, derinliklerinde ne kadar çok altın damarı saklı olursa, ille de karşılanması gereken istekleri olan kitle tarafından o kadar görmezden gelinir.

semih gümüş: bir edebiyatçı ne üstüne yazarsa yazsın, sonunda kendine dönük bir soruna dokunur.

andre gide: en çok, düşünmekte ve yazmakta hiçbir şahsi menfaat bulunmadığı zaman iyi düşünülür, iyi yazılır.

murathan mungan: yazmak en iyi başlangıçtır. yazmak aynı zamanda affetme isteğidir. ilkin anamızla babamızı affederiz, sonra sıra bize gelir, kendimize. affetmesi en zor kişiye.

mehmed uzun: yazmak, yazı da bir tür yolculuktur. deniz dalgaları arasında bir yolculuk. yolumuzu bulabilmek, doğru yola girmek için deniz dalgalarına karşı savaşırız. yaşanmış şeyleri yeniden diriltmek istediğimizde gereklidir bu savaş.

16.07.2013

sanat

albert camus

andre gide'in bir sözü vardır: "sanat baskı ile yaşar ve özgürlükle ölür."

sanat, kendi kendisine yaptığı baskı ile yaşar, başkalarının baskısı ile ölür. aksine kendi kendisine baskı yapmazsa çıldırır nihayet ve birtakım hayaletlerin kulu olur. böylece en özgür, en isyancı sanat, en klasik sanat olacaktır; en büyük gayreti armağanlandıracaktır. bir toplum ve sanatçıları bu uzun ve özgür gayrete razı olmadıkça, eğlencelerin rahatına, konformizme, sanat sanat içindir oyununa ya da gerçek sanat vaizlerine kendilerini bıraktıkça kısırlık ve hiçlik içinde kalırlar.

sanat, açıklamaya çalıştığım bu özgürlük esası sayesinde, istibdatın ayırdığı yerde, birleştirir. böyle olunca, bütün baskı yapanların onu düşman edinmelerinde şaşılacak ne vardır? şaşılacak ne vardır, ister sağcı, ister solcu olsun, günümüz istibdatlarında sanatçı ve aydınların ilk önce kurban gitmelerinde?

müstebitler, sanat eserinde, inanmayanlara esrarlı gelen bir kaçış kuvveti olduğunu bilirler. her büyük eser, insanlığın çehresini daha zengin, daha hayran olunacak şekle sokar, bütün sırrı buradadır. ve bu muazzam vakar tanıklığım karartmak için binlerce kamp ve hücre demiri gene azdır. bunun için de, bir yenisini hazırlamak bahanesi ile de kültür, geçici bir zaman için de olsa, ortadan kaldırılamaz. insanın, sefaleti ve büyüklüğü üzerine bitmeyen tanıklığı ortadan kaldırılamaz, bir nefes durdurulamaz.

sanatçı için, kavganın en şiddetlisinden başka yerde rahat yoktur.

16.11.2011

pastoral senfoni

andre gide

gerçeğin rengi gridir.

bunun üzerine amélie itirazlarına başladı: bana söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını -en uzun tartışmalarda bile sözlerine böyle başlar- ne akla, ne de düzenimize uymayan saçma sapan icatlarıma, her zamanki gibi katlanmaktan başka çaresi olmadığını söyledi.

insanoğlu bu dünyayı çirkinleştiren, kirleten, acılar veren günah ve düzensizliklerden çok; güzelliği, refahı, düzeni ve ahengi sağlayan şeyleri hayal eder. ruhumuzun buna daha çok eğilimi vardır ve bunu yaparken de beş duyumuzyol gösterir bize. aynı zamanda da doğruyu bulmamıza yardım eder.

küçük şeylere sadık kalanlar, büyük şeylere de sadık kalırlar.

gözleri olan insanlar bakmayı bilmeyenlerdir.

aşkın içinde hiçbir zaman kötülük bulunmaz.

kalbimde iyi şeylerden başka hiçbir şey hissetmiyorum. kimseye acı vermek istemezdim. kimseye mutluluktan başka bir şey vermek istemezdim.

gerçek aşk insanı şaşkına çevirir, utanıp kızarmadan yaşanmaz gerçek aşk denilen şey.

incil'e bakıyorum, emir, tehdit, gözdağı, yasaklama arıyorum; boşuna, yok.. bütün bunlar yalnızca saint paul'de var. jacques'ı rahatsız eden şey de isa'nın sözlerinde bunları kesinlikle bulamaması. onunki gibi ruhlar, etraflarında onlara yol gösteren birinin, engellerin ve demir parmaklıkların olmadığını hissettiklerinde kendilerini kaybolmuş hissederler. vazgeçtikleri özgürlüğü başkalarında gördüklerinde bundan rahatsız olurlar. aşkla ve iyilikle kolayca alabilecekleri şeyleri baskı ve zorlamayla elde etmeyi tercih ederler.

biliyorum ki huzuru, onu yalnızca huzur sonucunda hissedebileceğimiz duygularla elde etmeye çalışarak tehlikeye atmış oluruz. seven bir ruh gönüllü olarak itaat etmekten mutluluk duyar; ancak hiçbir şey huzuru aşksız bir itaat kadar gölgeleyemez.

"eğer küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerdeki krallığa giremezsiniz."

her canlı huzurlu olma yeteneğine az ya da çok sahiptir. her canlı huzura doğru ilerlemelidir.

gertrude'un tekbir gülüşü bana, benim ona ders vererek öğrettiklerimden çok daha fazla şey öğretti.

günah ruhu karartan, onun huzuruna gölge düşüren şeydir. gertrude'un bütün varlığından etrafa yayılan o eksiksiz ve mükemmel huzur, günahı hiç tanımıyor olmasından kaynaklanıyor. onda açıklıktan, duruluktan ve aşktan başka bir şey yok.

"eğer bir kardeşin herhangi bir nimet için üzülmüşse, sen aşkla yürümüyorsun demektir."

allah'ım! kalbimde aşka ait olmayan ne varsa al benden.

mutlu bir insandan yayılan aşk etrafa mutluluk saçar.

ben kötülüğe hiçbir şey eklemediğimden emin olmak isterdim.

"ben, kanunların olmadığı zamanlarda gerçekten yaşıyordum; ama ne zamanki gökten emirler geldi, günah tekrar canlandı ve işte şimdi ben öldüm."

ağlamak isterdim. yazık ki kalbimi bir çölden daha çorak hissediyorum.

20.01.2011

öteki renkler

orhan pamuk

şeyh galip: her renge boyan da renk verme.

mutlu olabilmem için her gün bir mikta edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.

benim gibilerin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır.

insan ne kadar sıkılırsa o kadar hayal kurar.

edebiyat, yazdıklarımızı insanların hayallerinin bir parçası yapabilme sanatıdır.

yazarlık okura "bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.

yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır.

çekici olan şey bir yol seçmek değil, galiba bütün yolları seçebileceğimiz bir yerde olmaktır.

bir gün bir kızım oldu, bütün hayatım değişti.

yırtmak en büyük eleştiridir.

hemingway: akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz.

yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz zamanlar her şeyi söylemeye kalkarız. bu korku da bize herkesin söylediği şeyleri söyletir.

"paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez."

aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur.

ben her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam.

aşırı paranoya ve akılsız kumpas teorisinin en kuvvetli yanı karşı çıkılmaz oluşudur.

1991 doğumlu rüya hakkında hiç zorlanmadan, kendiliğinden yazabiliyorum. birisi hakkında kolayca ve istekle yazabilmek sorunsuz bir aşkın işareti midir?

herkes mutluyken mutsuz olmayı başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır.

bir kitap, bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır.

kafasını büyük hakikate takmış yazarlar bana kalırsa hayatın renklerini ve neşesini göremezler. büyük hakikatler konusunu hiç düşünmemiş, kendi sıradan hatıralarını ya da basit, hayali bir fanteziyi anlatmaya başlayan hünerli bir romancı ise bir gün öyle bir şey yazar ki o hakikat bu gündelik detaylar arasından beliriverir.

gençliğin acı verici yanı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü görmek, buna karşı bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak ve sonraları da bunu doğal karşılamaktır.

benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar. oradaki bir ayrıntıdan, bir cümleden. cevdet bey'deki gençlerden bir anlamda sessiz ev doğdu. sessiz ev'deki tarihçi faruk'tan beyaz kale çıktı. beyaz kale'nin düşsel ortamından, oradaki kimi tarihi sahnelerden, esrarlı mavi gece diyebileceğim karanlık sahnelerden kara kitap çıktı.

sanki saat bizde kesinliğine, matematikselliğine ulaşamadığımız batı dünyasını bu nesneyi kullanarak elde edebileceğimizi sandığımız bir tesellidir.

bizi modernlikten, modern olmaktan uzaklaştıran şey, alelacele bir an evvel modern olma gayretimizdir.

yahya kemal: resmimiz ve nesrimiz olsa, başka bir millet olurduk.

yağmurla keder, dağlarla coşku arasında zorunlu bir ilişki mi vardır, yoksa bunlar sanatın, edebiyatın, resmin bize öğrettiği şeyler midir?

borges: elbette, bütün genç insanlar gibi, ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; hamlet'le raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız.

valéry bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler.

kendi özel hayatını sıkı sıkıya koruyan, içine kapanık, yalnız, utangaç bir adamdır philip larkin. hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış, gezip tozmamış, şu veya bu şekilde iyi yaşamaktan ya da hayata sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmıştır hep.

mario vargas-llosa, kendini "dünyada margaret thatcher'a hayran olup fidel castro'dan nefret eden iki yazardan biriyim." diye tanımlamaya başladı. öteki yazar, daha doğrusu şair philip larkin'di.

salman rushdie: gerçek her zaman olağanüstü, acayip ve ihtimal dışıdır.

bütün modern ulus-devletlerin doğuşunun arkasında bir çeşit etnik temizlik, dil birliğinin sağlanması ve yerel özelliklerin ve iktidarların tahribi yatar.

başbakan erbakan'ın koltuğuna oturur oturmaz, dünyanın en yalnız, en batı karşıtı ve insan haklarına saygısızlığıyla en ünlü libya, nijerya, iran gibi devletlerine ziyarete gitmesi bu taşralaştırma azminin en belirgin işaretleri.

sinemada yalnızca "öteki" ile yüz yüze gelmeyiz; sinemanın gösterdiği her şey bir anda "öteki" oluverir.

o zamanlar niye mimar olmadığımı bana sordukları vakit aynı cevabı başka bir dille verirdim: "apartman yapmak istemediğim için!" apartmandan kastettiğim bir hayat tarzı, bir mimari anlayışıydı.

çetin altan: bizimki gibi köylü toplumlarında ise cinayetlerin zekaya dayalı bir özelliği pek yoktur. kıskançlıktan kafası bozulan koca, kaptığı gibi bıçağı karısını doğrayıverir orada, iş olup biter. yahut kan davasında hazırlıklı dolaşan kişi hasmını görünce beynine boşaltıverir kurşunları. kırsal kesimlerdeki tarla veya su kavgalarında ise çifteyi alıp pusuya yatma geleneği vardır. herkes de kimin kimi neden öldürdüğünü bilir. baltayla kabak yarar gibi pek kabasından işlenen bu tür cinayetler yazarları etkilemediği için bizde polis romancılığı gelişmemiştir.

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri.

maupassant: paris'in en güzel manzarası eyfel kulesi'nin tepesindedir; çünkü oradan eyfel kulesi görünmüyor.

ben dünyada yazdığı konuyu parmağı ile işaret ederek gösterebilen tek tarihi romancıyım.

türkiye'de özgürlüklerin kısıtlanması, kitapların yasaklanması, farklı düşünenlerin vatan haini ilan edilmesi için her gün çırpınan pek çok gazeteci, köşe yazarı var. sınırlı da olsa zihinsel faaliyet gösterdikleri için bu kişilere entelektüel denebilir belki ama bence onlar entelektüel değil de devleti, hükümeti destekleyen teknisyen konumundalar.

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son yirmi yılda türkiye'nin en önemli üç gazetesinin en önemli üç köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, otuz yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

günümüzün tabii ki en büyük entelektüel zevki iyi edebiyat. iyi edebiyat, iyi entelektüelden de az bulunur.

disiplinli modern ordular gibi rafları dolduran ciltli kitaplara düşkırıklığıyla baktım.

"avrupalılar görse ne der?" bir korku ve bir arzu. onlara benzemeyen yanlarımızı görüp bizi ayıplayacaklar diye hepimiz çok korkarız. hapishanelerde işkencenin azaltılmasını ya da iz bırakmadan yapılmasını bu yüzden isteriz. bazen de onlar gibi hiç olmadığımızı onlara teşhir etmenin zevklerini yaşamak isteriz: islamcı bir teröristin tanınma isteği, papa'yı vuran ilk türk olma isteği böyle duygulardır.

bu içe dönüş tepkim beni hayatın zorluklarından korudu; ama zenginliklerinden de uzak tuttu.

andré gide: bu topraklardan hiçbir şey çıkmamış. onca ırkın, tarihin, inancın ve medeniyetin sürtüşmesinin ve çatışmasının yarattığı kalın köpüğün altında yerli hiçbir şey yok. (istanbul hakkında)

andré gide: türklerin kıyafeti aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafet. ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ırk da bu elbiseyi hak ediyor.

andré gide: orada yaşayanları sevemeyince, dünyanın en güzel manzaralarına bile gönül veremiyorum.

andré gide: bu seyahatten payıma düşen hisse, ülkeye duyduğum tiksintiyle orantılı. bu ülkeyi daha fazla sevmediğim için memnunum.

gidé'in güncesinden bir seçme türkçeye çevrilmiş ve milli eğitim bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. bu kitapta türkiye hakkında notlar tabii sessizce dışarıda bırakılmıştır.

batılılaşmacı önce avrupalı olmadığı için utanır. sonra avrupalı olabilmek için yaptıklarından utanır (her zaman değil). avrupalı olabilmek için yaptıklarının yarım kalmasından utanır. avrupalı olacağım diye kendi kimliğini kaybetmekten utanır. kendi kimliğine sahip olmaktan ve olmamaktan utanır. zaman zaman şiddetlenip, zaman zaman kabul ettiği bu utançlarından da utanır. bu utançlarından söz edilmesinden de utanır.

israil'in filistin topraklarını zaptettiği, onlara haksızlık ettiği inancındayım. israil'de barışçı, uzlaşmacı bir çevrenin hakim olmasını, anlaşmazlıkların barışla halledilmesini isterim. israil'in filistinlilerden aldığı, üzerinde hala yerleşmiş olduğu topraklardan çıkmasını isterim. ama bu demek değildir ki fkö ile her konuda hemfikirim.

ilk büyük felaketle öğrendiğim şaşırtıcı hayat gerçeği, felaketlerin her zaman mutluluktan daha eğlenceli ve seyredilebilir olmalarıydı.

öte yandan, yakında ama kendisine zarar vermeyecek bir uzaklıkta bir felaket, bir dehşet olduğu hissi gecenin ortasında uyananlar için en iyi uyku ilacıdır.

beklenti gerginliğine, "ne olacağız" havasına karşın, gelecekten hep geçmişte kalmış bir şey gibi söz ediliyor.

sığınmacı kampına giderken, şırnak'ta yaşlı bir kürt bakkalın duvarına asılı bir eski levha görmüştüm: "dilerim benim hakkımda düşündüğünün iki misli senin başına gelir!" kürtlerin hiç bitmeyen çilesi düşünülürse, kötümser bir levha!

bizlere, fotoğraf makinelerine bakan herkes, "gazeteciler yazın!" diye başlayıp devletten, hırsız müteahhitlerden ve belediyelerden haykırarak şikayet ediyorlardı. çıkardıkları şikayet sesleri basında ve medyada iyi yansıtılıyordu; ama büyük ihtimal bütün bu insanlar şikayet ettikleri bu siyasetçileri, devlet adamlarını ve rüşvetçi belediye başkanlarını yeniden seçmeye ve verdikleri oylarla mağrurca övünmeye devam edecekler. ayrıca, bu şikayetçiler de büyük ihtimal hayatlarının bir döneminde yaptırdıkları inşaatların kuraldışı yanlarını onaylatmak için belediyelere rüşvet vermiş, vermemeyi de akılsızlık olarak görmüşlerdi.

cumhurbaşkanlarının rüşveti "pratik" bir iş olarak övdüğü, dolandırıcılarla senli benli olduğu bir kültürde hayali bir gelecekte olacak ve başkalarına zarar verecek depremin korkusuyla müteahhitlerin demir ve çimentodan çalmamalarını, kurallara uymalarını, bunun için fazladan "masraf" etmelerini sağlamak çok zor.

bu yalnızca bir organizasyon sorunu değil! vurmak, bastırmak, korkutmak, yasaklamak ve şiddet kullanmak mantığıyla örgütlenmiş devlet yardım etmeyi, yaraları sarmayı, halka hizmet etmeyi beceremiyor.

ben insanoğluna inanırım ve görüşlerini değiştirdi diye kimseyi ayıplamam.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız.

bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

madımak otelinde, 17. yüzyılda yaşamış, devletçe idam edilmiş sivaslı halk şairi pir sultan abdal'ı anmak için şehre gelmiş 60-70 kişilik bir yazar, müzisyen, gazeteci topluluğu kalıyordu. ama "şeytana ölüm" sloganlarından kalabalığın asıl hedefinin türkiye'nin en ünlü mizah yazarı aziz nesin olduğu anlaşılıyordu. toplantıya katılanlar arasındaki 78 yaşındaki aziz nesin, salman rüşdi'nin şeytan ayetleri'nin bir kısmını çevirtip başyazarlığını ve kısmen sahipliğini yaptığı aydınlık gazetesinde yayımlamıştı.

"halk ile polisi karşı karşıya getirmek" istemeyen hükümet kararsız kalınca, meraklıların, eğlenmek için toplananların katılımıyla iyice büyüyen kalabalık, akşam bastırırken, oteli yaktı. bütün ülkenin televizyonlardan seyrettiği görüntüye, tıpkı basit oryantalist, şematik ve anti-islam nitelikli propaganda filmlerinde olacağı gibi, kalabalığın duaları ve "işte cehennem ateşi" sözleri eşlik etti. aralarında ünlü şair, yazar ve eleştirmenlerin de olduğu otuz yedi kişi yanarak, boğularak öldü. 78 yaşındaki aziz nesin ise, son anda yetişebildiği itfaiye merdiveninden inerek ve bir itfaiyecinin "linç edilsin" diye kendisini kalabalığın ortasına atmasına rağmen, sopa darbeleriyle yaralanmış olarak kurtuldu.

sivas'taki otelin yakılmasından hemen sonra, yalnız ülkenin kadın başbakanının değil, kamuoyu denilen hakim gücü oluşturanların sesleri de, olayı onaylamadılarsa da, fundamentalist öfkeyi sert biçimde kınamaktan kaçındılar. "orada" oteli yakan kalabalıklar kışkırtılmıştı; şeytan ayetleri'ni yayımlayan biri "oraya" gitmemeliydi vs. herkesin bildiği; ama bildiğini bilmediği ya da söylemekten çekindiği şey "orası"nın, "taşra"nın, özellikle orta ve doğu anadolu'nun bambaşka yerler olduğuydu. insan ilişkilerinin, hukukun, demokrasinin, siyasetin, özgürlük düşüncesinin "orada" aldığı biçimler bambaşkaydı. "orası" da türkiye'nin sınırları içindeydi; ama başka bir ülkeydi de "orası".

on yıl önceki askeri darbe döneminde, kürt kelimesinin bile kullanılmasının yasaklandığı, kürt kimliğinin ve kültürünün ortaya konması için gösterilen her türlü demokratik ve barışçı çabanın şiddet ve işkenceyle ezildiği bir dönemde silaha başvuran pkk'nın prestiji ve gücü arttı. ülkenin ekonomik olarak da bu en az gelişmiş bölgesinin, gelişen sanayileşmenin nimetlerinden yararlanması için hiçbir şey yapılmadı ve bu, ülkenin yalnız kültürel olarak değil, ekonomik olarak da bölünmesine, kürt milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. pkk'nın acımasız terör yöntemlerine aynı acımasızlık ve kanla cevap veren türk ordusunun savaş yöntemleri de, kendini doğu anadolu'da yaşayan kürtlerin en güçlü siyasi temsilcisi olarak sunmak isteyen pkk'nın işine yarıyor. bugün pkk'ya destek veren gençler, kendi kürt kimliklerinin, radyo ve tv'de yasaklanan dillerinin, en basit demokratik haklarının şiddetle ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, bölgesel eşitsizlik, işsizlik kadar, inanılmaz boyutlara varan insan hakları ihlallerine, faili belli olmayan siyasi cinayetlere, kürt gazetecilerinin, milletvekillerinin öldürülmesine ve özellikle her iki yandan küçük köyleri, kasabaları sıkıştıran çirkin savaşa isyan ediyorlar. pek çok kürt, evlerini, topraklarını terk ederek doğu'dan batı anadolu'ya göç ediyor.

bir zamanlar askeri darbeciler tarafından radikal sola karşı bir panzehir olarak düşünülen din ise, siyasal islam'ı körüklemeye yatkın olduğunu çoktan ispatladı.

anadolu mutasavvıflarının sık sık kitaplarına aldıkları eski mi eski bir hikaye vardır, severim. aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

on yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

kuzey ırak'ta girişilen en son askeri harekattan çıkan yeni sonuç artık televizyon ekranlarında ceset gösterildiği için üzülmemek değil, gösterilmediği için üzülmek. yıllardır süren savaşın ta hücrelerimize kadar işlemiş zehiriyle kafaları iyice afyonlanmış olan bazıları kuzey ırak'ın işgali sırasında yeterince ceset ele geçirilemediği için bu askeri harekatın başarısından şüpheye düşüyor, kederleniyor, bu üzüntülerini de soğukkanlılığını hızla kaybetmekte olan kamuoyu önünde dile getiriyor, sorular soruyor.

bütün bir kültürün insani değerlerinin ayaklar altına alındığı, binlerce yıldır birlikte dostça kardeşçe aynı topraklarda yaşayan türklerle kürtlerin ağır ağır ve sinsice bir kardeş kavgasına itildiği bir noktadayız.

merkezi bir mantığın olmadığı zamanlarda anadolu'nun tasavvufi şairleri açıklamaktan çok ima etmeyi severlerdi.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden on beş yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

faili meçhul cinayetlere, mafya benzeri ölüm ve uyuşturucu çetelerine bulaşmış eski polis şefleri itibar kazanmak için siyasal islam'a karşı atatürkçü havaları atıyorlar.