louis aragon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
louis aragon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.12.2021

din

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

mark twain: onunla baş başa giden saflık dışında, hiçbir şey bir mucizeden daha fazla huşu uyandırıcı değildir.

chapman cohen: tanrılar kırılgan varlıklardır; bir bilim esintisi ya da biraz aklıselim onları öldürmek için yeterlidir. 

peter atkins: din, hakikati asla idrak edemeyeceğimizi söyleyip bizi araştırma yapmaktan vazgeçirerek, varoluşa ilişkin en önemli soruları sormamızın önüne geçiyor. din bizim oldukça önemsiz olduğumuzu belirtiyor. bu kadar aptal tasvir edilmemizin ortaya çıkardığı korku sayesinde din, insanın idrak gücünün sınırsızlığını reddediyor. görünmeyen şeylerin gözümüzü korkutmasına yol açıp inancın boşluğunu vurgulayarak ilerlemeye engel oluyor. bilim bizi mantıklı tartışmalara götüren önemli soruların önünü açıyor. en önemlisi, bilim insanın zihinsel yeteneklerinin gücüne saygı duyuyor. bilim insanlığın potansiyeline dinin yapabileceğinden çok daha fazla saygı gösteriyor.

louis aragon: tüm olası cinsel sapkınlıklar arasında, bilimsel olarak sistematikleştirilmeyen tek şey dindir.

benjamin disraeli: bilimin bittiği yerde din başlar.

decca aitkenhead: bilime başvurarak dini savunmaya çabalamak, tıpkı üç artı dördün bir dondurma olduğunu iddia etmeye benziyor.

19.07.2021

şiir

schopenhauer: şair, tek bir özel yaşamdan yola çıkarak onu bütün bireyselliği içinde olduğu gibi dile getirir; ama bunu yaparken aslında insan yaşamının bütününü yansıtmaktadır. tek bir özel yaşamla ilgileniyor gibi görünse de, asıl ilgilendiği her yerde, her zaman yaşanandır. işte bu yüzden, özellikle dramatik şairlerin cümleleri, özlü söz olmadıkları halde tıpkı özlü sözler gibi, gerçek yaşamda sıklıkla kullanılır.

claude roy: ilkin şiiri, şairane duyuşla karıştırmak kolaycılığına düşmemeliyiz. şiirin sonuçlarından biri, okuyanın ya da dinleyenin düşüncesinde bir tür şiir heyecanı ve duygusu yaratmaktır. ama şairane duygu olan her yerde mutlaka şiir bulunmaz. dünyanın beklenmedik bir aydınlanışı, bir müzik, bir mutlu karşılaşma, kendiliğinden şairane görünebilir; zihninde yankılar, hazlar, güzel bir şiirin uyandırdığına benzer duygular uyandırabilir. bir yazar da böyle bir heyecanı pekala duyabilir. şiirini yazarken bundan esin de alabilir; ama yine de anlatmak istediği şeye o kadar ihanet edebilir ki yapıtında o heyecandan hiçbir şey kalmaz.

louis aragon: şiirin ozanlardan başkası için bir rezalet olması, ozanların her dönemde başlarına gelen bir şeydir. şiirin yeni çağına egemen olan arthur rimbaud bunun en büyük örneğidir. ozanları cumhuriyet'ten kovacak olanların gözlerinde bu adamcağızların başlıca günahı, düşüncenin ve şarkının sınırlarında günlük aklı şaşırtan bir oyuna girişmeleridir. ozandan beklemedikleri bir ses gelince kızıyorlar; tıpkı yankı karşısında, dağ benimle alay ediyor diye kızan, kendini hakarete uğramış sayan adam gibi.

2.08.2020

evlilik

hans habe: evlilik, acının yumuşak örgüsüdür.

elia kazan: bir kişinin bir başka kişiden ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlaması, elde etmesi olanaksızdır. kimsede apaçık kabul etmeye yürek bulunmayan şey budur.

thomas hardy: insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

ahmet ada: cemal süreya, evliliğin aşkı yok ettiği kanısındaydı: "aşk, meşru bir şey olamaz. o da şiir gibi, meşrulaşınca ölür. aşk da şiir de uzlaşıcı olunca ölür."

mo yan: nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. iyi günde, kötü günde. horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.

louis aragon: her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

christine arnothy: evlilik, ancak her şey karşılıklı ve açıkça söylendiği zaman iyi işleyen bir kurumdur. evlilikte aşk, hiçbir zaman temel bir mesele olmamıştır.

neval el-saadavi: cennette nikahlı eşler için yer yoktur. aksi takdirde dünyadaki yaşantımız ile cennetteki arasında ne fark olurdu?

saul bellow: sen kendine benzeyen bir kadın arayıp duruyorsun. öyle bir canlı yok. ama kızlar sana "arayışın sona erdi. işte buradayım. o benim." diyeceklerdir. sonra sıra sözleşmeyi imzalamaya gelir. kimse sözünü tutmaz elbette ve cehennem acıları başlar.

25.04.2020

kalbim

louis aragon

kalbim senin sesinde çırpınıyordu bir yelken gibi

sen olan bir akşamdı kapılar örtüldüğünde

ve bir giysinin dinlenişi gibi sandalye üzerinde

görülen şeylerin bütün çıplak ve uzun geçmişi


akşamdı bütün var olmamış akşamları andıran

dünya kendiliğinden hatırladığında hemen her şeyi

gazete okumak için vakit çok geç değil mi

ancak kendi nabzının atışını duyuyor insan


bir bahçenin hıçkırığı kanıyor bir yerlerde

belki de bir tedirginlik köpeğiydi bu

kulak uzun uzun inceler suskunluğu

dinlerim dirseğime dayanarak ve birdenbire

düş görmektesin işte

19.02.2020

elsa'nın gözleri

louis aragon

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm

öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde


uçsuz bir denizdir bulanır kuş gölgelerinde

sonra birden güneş çıkar o bulanıklık geçer

yaz meleklerinin eteklerinden bulutlar biçer

göklerin en mavisi buğdayların üzerinde


karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgâr

göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

camın kırılan yerindeki maviliğini de

yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar


ben bu radyumu bir pekbilent taşından çıkardım

benim de yandı parmaklarım memnu ateşinde

bulup yeniden kaybettiğim cennet ülke

gözlerin peru'mdur benim golkond'um, hindistan'ım


kâinat paramparça oldu bir akşam üzeri

her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

gördüm denizin üzerinde parlarken elsa'nın 

gözleri, elsa'nın gözleri, elsa'nın gözleri

25.01.2020

mutlu aşk yoktur

louis aragon 


aslında hiç bir şey kâr değil insana

ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği

gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa

ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi

tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara

mutlu aşk yok ki dünyada


hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya

işte o silahsız askerlere benzer hayatı

sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da

tükenmişlerdir ve kararsızdırlar akşamları

söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama

mutlu aşk yok ki dünyada


yaşamayı öğrenmek bizim için geçti çoktan

ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana

en küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran

her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya

ve gitar havası beslenir hıçkırıkla

mutlu aşk yok ki dünyada


acılara batmamış bir aşk söyle bana

yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle

bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama

inan ki senden artık değil yurt sevgisi de

bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına

mutlu aşk yok ki dünyada

ama şu aşk ikimizin öyle de olsa

7.05.2019

mutlu aşk yoktur

louis aragon

ey akşamüzerleri geçen hava perileri ey kırlangıçlar


insanlar sinekler gibi ölüp gidiyorlar

yanılgımı söylüyorlar alçak sesle

mavi güneş çatlak dudaklar korku

sokaklarda dolaşıyorum kötülük düşünmeden 

şairin imgesiyle ve tuzakçının gölgesiyle

bana eğlenceler sunuyorlar portakallar


biz palmiye ağacının yaprakları gibi değil miyiz

onlar ki yapışık büyür çiçek açar ve meyve verirler

bir imge sunmak için olgun aşktan


sonbahar ışıklı düş dolu elleriyle geliyor

nedir bana gözyaşı döktüren bu suç


haftanın bu son günü senin de

dostum gözlerin kapanıverir

sabah kendiliğinden çıkıp gelir

rengi uçmuş tören alayı ile


yaz sona erdi işte sonbahar

kış ise sevmez çıplak ayakları

hiç kimseden bir şey ne istedi ne aldı

yanımıza kadar gelen çocuklar


ey dönen dünya ey atlıkarınca

ama kasanın başındaki patronlar

bizi zehirleyen havayla yaşıyorlar

kar yine kar yine kar  


ellerinin renginden anlıyorum güneşi 

aşksız güneş rastlantısal bir ömür

aşksız güneş bu yarınsız bir dündür


ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin

hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde

hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak


bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin

sensin sızlayan yürek hareket edince tren

sensin tek eldivene eş olacak eldiven


insanı solduran her bir düşünce sensin

uzun uzun sallanan mendiller de sen

sensin gemilerin güvertesinde giden


susan hıçkırıklar sen agucuklar sen

ve akşam eşikteki sessiz itiraflar sen

ağızdan kaçan fısıltı uykuda söylenen sözler 

yakalanmış bir gülücük uçuşan perde

bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin

bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde 

geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi

hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi

şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr ile


sarhoş olmak isteyen varsa olsun

bu kötülükten ve zehirden

ama senin yüzündeki güneş

daha da güçlüdür yarattığı gölgeden


hava kadar saf olan bu mutlulukta

ne diye arayayım kafiyeleri

bir tek gülücük anlatmaya yeter

insan olmanın müziğini


fakat sana bu maviyle dolu kadeh

bu garip ses titreşimi benim şarkım

tankların ve silahların arasından

yükseliyor yeteri kadar saftır

üzerinden geçmek için duvarların

ve tanıdığımız insanların

ey sevgilim ey içimde kanayan yara


yalnız adam bir merdiven

bir yere götürmez insanları

ve sarayların bütün kapıları

farksızdır ona bir zulümden


garip bir şeydir dünya şunun şurasında artık

bir gün gideceğim söyleyemeden her şeyi

bu mutluluk anlarını yangın öğlelerini

sarışın yıldızlarıyla gece sonsuz ve karanlık

hiçbir şey değil sanıldığı kadar öyle değerli


aklımın ermediği bir şeydir işte

o ölüm korkusu insanın içindeki

yeterince güzel değilmiş gibi

göğün bir an için tatlı görünmesi bize


hiçbir şey yaşam kadar geçici değildir

hiçbir şey geçici değil var olmak kadar

bu kırağı için biraz da erimektir

ve hafif olmayı çağrıştırır her rüzgâr


ey acı deniz ey derin deniz

nedir saati gelgitlerinin

kaç saniye-yıl gereklidir dersiniz

insanın insanı saptırması için

niçin bu kadar naz niçin


insan kurtarmalı sevdiğini

kendisini kendisini kendisini

4.06.2014

kibar semtler

louis aragon

insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.

bir kadın hiçbir zaman gerçek anlamda bizim olamaz; kendine özgü bir dünyası vardır kadının.

her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

inanılmaz bir doymazlık vardır sanatçının yapısında, hep arar sanatçı ve neyi arar? hiç kuşkusuz kendini aramakta, bir hayaletin, bir çiçeğin bile peşinde koşmaktadır.

bu dünyadaki en sevimli, en çekici yaratıktır şeytan.

kumarhaneler ve oyun salonları, kendilerini ikiyüzlüce mahkum eden bir sistemin en üstün biçimleridir, salt borsa sayesinde yaşayan bir sistemin.

şu da bir gerçektir ki, kötülüğün aşırısı hep iyilik yaratmıştır, tarih bu gerçeğe tanıktır.

hiç adam öldürdünüz mü? sanıldığından çok daha karışık iştir. her şeyden önce, insanlar kendilerini savunurlar. üstelik, örneğin bir tabancanız varsa, bir şey değil. o sayılmaz. hile yapmaktır bir anlamda. ellerinizle, kollarınızla, bedeninizle adam öldürmekten söz ediyorum. birçok kişiyi öldürülmekten kurtarmış olan şey, işin ortasında öldürme isteğinin gevşemesidir. öldürme isteği, temel olan budur. iki güç an vardır: başlamak ve bitirmek. insanın birini öldürürken yüzünün aldığı biçimler hayal edilemez.

10.10.2012

hiçbiryer'e dönüş

oya baydar

bitince, çekip gitmeli. uzatmalarda gol atma hayaline kapılmadan, sessizce, efendice terk etmeli sahayı. ister bir iklim, bir şehir, ister bir aşk, bir insan, ister bir savaş, bir inanç olsun; yenilince, tüketince direnmemeli. bırakıp gitmeyi, yaşanmış olanın güzelliğini korumayı bilmeli.

her hazzın, her mutluluğun bir bedeli vardır; kedi okşamanın bile. keyif alıyorsan, bedelini ödeyeceksin.

insanlar efsane ve kahraman yaratmaya bayılırlar.

sezgi, dikkat ve ilginin ürünüdür.

artık hiçbir şey onu geri getiremez. cinayetin işlendiği anın bir saniye bile öncesine dönemezsin. köpek gibi pişmansındır; ama boşuna.

"ben uzunminareliyimdir doğma büyüme
ne yapıp yapıp denizi görmek isterim."

insanın içinde sakladığı korkuları, acıları, hesaplaşmaları kim bilebilir?

insan ilişkilerini ertelememek gerektiğini öğrenmeliyim.

ela'yı arıyorum ben. kuş adlı, çiçek kaldırımlı yollardan birine açılan bir sokakta, sarmaşık güllü bir evde otururdu. kedileri vardı. hayal kurardı. güzeldi, çocuktu. ellerimizde ağır okul çantalarıyla koşa koşa yetiştiğimiz kalabalık sabah otobüslerinde en çok onun kahkahaları duyulsa da, geçtiği yerlere hüzünler bırakırdı.

sonunda hepimiz, tıpkı kediler gibi, kokumuzun olduğu yerlere dönüyoruz. ya her şey yıkılmış, toprak sürülmüş, kokular yok olmuşsa kediler nereye gider, kedi yavruları nereye döner o zaman?

hayatımdan onlarca hayat çıkar, hiçbiri de bir işe yaramaz.

bir adam ya da bir kadın girer hayatınıza. bedeniniz, duruşunuz, bakışınız, hayatınız, onunla bir renk, bir anlam, bir özellik kazanır. sonra bir gün renkler solar. birbirinizi tüketirsiniz. yollarınız ayrılır. bu kadar basit işte.

amaca ulaşılan noktada, mutluluk değil boşluk başlıyor.

louis aragon: bir başka kader için donatılmış şu silahsız askerlere benziyor hayat.

özgünlükleri yok ederek özgür bir dünya kurabileceğinize nasıl inandınız?

"uyan artık uykudan uyan
uyan esirler dünyası."

tam o sırada içeri giriyorlar. ellerinde kalın dosyalar, ince çubuklar ve elektrik kabloları var. dehşet içinde, bağırmak, kaçmak, bir fare olup deliklere sığınmak istiyor. sonraki günlerde, her şey bitip külçe halinde koğuşa atıldığı zaman, işkencenin en müthiş anının, çırılçıplak soyulduğunuz, üzerinize soğuk sular boşaltıldığı, elektrik verildiği veya filistin askısına asıldığınız dakikalar, saatler değil, hazırlıkları izlediğiniz anlar olduğunu anlıyor; acı duyma ve ölüm korkusunun, acının ve ölümün kendisinden daha müthiş olduğunu öğreniyor.

new york süt mavisi, moskova nefti yeşil, atina kum rengi, prag gülkurusu, madrid kızıl, parma sarı, oslo gri, berlin sincabi, istanbul ta bizans'tan beri erguvan rengiydi.

"kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin."

insanı değiştirmeye yetmiş yıl, yüz yıl yetmiyor. binlerce yılın tortuları, içgüdüleri birkaç yüzyılda değişmiyor. yeni insanın yaratıldığını, yeni dünyanın filizlendiğini sanmıştık. belki de asıl yanlışımız, bu kadar aceleci olmaktı, erişilmez olanın adı olan ütopyaya birkaç on yılda yaklaşabileceğimizi sanmaktı. belki yanlışımız daha derindeydi; ilerlemeyi insanlığın mutlak kaderi saymaktaydı. insanı ve dünyayı değiştirmek için verilen iktidar savaşındaydı, iktidar olgusunu mutlaklaştırmaktaydı. bütün bunları yeterli güçte sorgulayamamakta, ilkel din duygusunu aşamamaktaydı yanlışımız.

dönüş bazen güç olur. aradıklarınızı bıraktığınız yerde bulamazsınız. ne eşyayı, ne de insanları. bulduklarınız da siz yokken değişmiş, yabancılaşmış gibidir. en kötüsü de, umut. umutlanmadın mı, bir beklentin olmadı mı, hayal kırıklığı da olmaz. bir yer düşlersin ya da bir insan; bir kadın mesela.. kafanın, yüreğinin içinde, o yeri, o insanı süsler püslersin. kendine yaşamak için bir neden yaratırsın. sonra bir gün, tam o yere ya da insana vardığında, yabancıdır. daha erişmeden yitirmişsindir onu.

yeni bir ülke bulamazsın
başka bir deniz bulamazsın
bu şehir arkandan gelecektir
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda
başka bir şey umma (konstantin kavafis)

ben herkesin alim sandığı bir cahilim.

insan, aslında, sadece kendisi için, kendi hayatına bir anlam kazandırmak için savaşıyor. uğrunda savaşıldığı sanılan amaç, ütopyalarımız, hepsi kendi yaratmalarımız.

önemli olan insanın ne yaptığı değil, nasıl olduğu.

31.07.2009

uzun lafın kısası

jorge semprun:
 bilgeliğin doruğu, peşlerinden koşarken gözden kaybetmeyecek kadar büyük düşlere sahip olmaktır.

vasili grossman: faşizmin en büyük düşmanı insandır.

chamfort: hiçbir değerli insan yoktur ki kırk yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın.

gandhi: insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır.

liam o'flaherty: yoksullar kuşlara benzer. yavrularına yiyecek toplamak için şafakla birlikte yola düşerler.

jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.

marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

louis aragon: insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.

balzac: acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

lou andreas-salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir; yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır.

14.12.2008

bu ülke

cemil meriç

bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. kronoloji aptalların tarihi.

ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. tekrar çarka takıldım. ölümü bir münci olarak arıyordum. meselelerimi ancak o çözebilirdi. korkak olduğum için intihar edemedim.

neden işçi partisine girmiyorsun? girmem, çünkü benim yerim kütüphane. ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi. zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma. kalabalık kasırgalı bir umman.

münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size.

sağ ve sol: anladım ki bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.

"birini tanımak, hepsini tanımaktır."

sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?

"hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın 'benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" (daniel defoe)

ve yehova, 'bunların hepsi tek kavim' dedi. 'konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: birbirlerini anlayamaz olsunlar.' ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. oraya babil dendi. babil, yani karışıklık. (tevrat)

"rabbin sevgili kulları sağında oturacaklar." (tevrat)

hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne çirkin kelime.

dergi korkak, pısırık bir kelime, mecmuanın kötü bir tercümesi.

"suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur." (publius syrus)

kitapta okudum, gazete yazıyor gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir.

okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. bu hastalık da afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar. illetin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.

aşk da tanrı gibi öldüğüne göre, cinsiyet tek değer.

"bizim kanunlarımız avam içindir, dahiler için değil." (papa)

"katıksız demokrasi ayaktakımının despotizmidir." (voltaire)

izm'ler, insan idrakine giydirilen deli gömlekleridir.

aşk yoktur sade için. çiftleşme vardır. kadın bir zevk makinesidir. insana işkence en büyük haz kaynağı.

kanun, eski yunan'dan beri, "büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı" avrupalı için.

katili göklere çıkarır sade, ayaktakımının peşin hükümlerinden sıyrılmış bir gerçekçi olarak alkışlar.

büyük adam için kanun yoktur.

bütün kanun koyucular; solon, muhammet veya napolyon, suçludurlar. suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gören yasaları çiğnemişlerdir.

söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.

"ebediyete giden yol tımarhaneden geçer." (st. simon)

"yetenek, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok atmak; deha, oklarını başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak." (schopenhauer)

"her dahi bir parça delidir." (seneca)

"dahinin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara düşünceler ilham etmesidir." (aragon)

gördüklerinizi anlamak için daha önce yaşamış olmalısınız.

"burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir." (tagore)

"bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli." (tagore)

gandhi hakikatti, tagore rüya.

ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişirmiş.

hapishane, maskelerin çıkarıldığı yerdir.

hatalar bıçakla düzeltilir dam'da.

"gerçek kendisini zor teslim eder; çünkü canlıdır, değişkendir. canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. bu savaşın zaferi sürekliliğindendir." (kemal tahir)

ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

her kitapta kendimizi okuruz. kendimizle yatarız her kadında.

aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

yaratmak yabancılaşmaktır.

ıtır gülün sesi, ışık sonsuzun. geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

"seni görmesem buddha olurdum, seni gördüm budala oldum." (özdemir asaf)

"dilin görevi gerçeği gizlemektir." (talleyrand)

"ha gayret yağmacılar, salaklar, sayın baylar
hazların etrafına çöreklenin, şölen var
koşun yeriniz hazır
baylar, hayat kısadır, yiyin, için, eğlenin
sizlersiniz sahibi bu talihsiz ülkenin
bu millet malınızdır" (victor hugo)

"ırmak kenarına otur ve hayatın akışını seyret." (şirazlı hafız)

"amaç, araçları meşru kılar." (machiavelli)

mistisizm: inceleme ve akılyürütmeden çok, duygu ve sezgiye dayanır

"insanlık belli bir gelişme aşamasına ulaşınca devlete ihtiyaç kalmayacaktır." (proudhon)

voltaire, halkı sever fakat halka güvenmez.

tantalos: zeus onu cehenneme yollar. zebaniler bir gölün ortasındaki ağaca bağlar. tantalos susuz mu susuzdur. dudakları uzadıkça göl çekilir. ağaç meyvelerle yüklü, altın meyvelerle. ama tantalos'un elleri uzadıkça bir rüzgar bulutlara kadar yükseltir dalları. ve bu işkence kıyamete dek sürer. tantalos, elde edemeyeceği şeyi veya şeyleri isteyen; varlık içinde yokluk çeken kimse anlamında kullanılır.

21.11.2008

yürekteki ok

cevat çapan



kasırga nasıl sökerse
meşeleri kökünden
öyle sarsıyor yüreğimi aşk
(sappho)

batan gün her sabah yeniden doğar
ama bu bizdeki süreksiz ışık
bir kere söndü mü ötesi gece
(catullus)

ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
kainat ne derindir, kalp ne kudretle çarpar
üstüne eğilirken ey akşamın pınarı
sanırdım ciğerimde kanın kokusu var
ne güzeldir güneşler sıcak yaz akşamları
(charles baudelaire)

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğinin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri
(andre verdet)

bir yıldız ve bir damla gözyaşım
değdiler birbirlerine ve birden
bir tek damla oldular
tek bir yıldız
kör olup kaldım sevda ile
ve sevda ile kör olup kaldı gökyüzü
bütün evrendi -ne fazla ne eksik-
yıldızın kaygısı, gözyaşının ışığı
(juan ramon jimenez)

inci çiçeklerinin
solgun ıslak yapraklarınca suskun
yattı yanımda şafakta
(ezra pound)

kolayca açar beni en ürkek bir bakışın
parmaklar gibi kapamış olsam bile kendimi
sen hep yaprak yaprak açarsın beni, baharın
-dokunup ustaca, gizlice- açışı gibi ilk gülünü
(e.e. cummings)

öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de
bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm
orada bütün ümitsizleri bekleyen ölüm
öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde
(louis aragon)

üç kibrit çaktım karanlıkta arka arkaya
birincisi yüzünü görmek için toptan
ikincisi gözlerini görmek için
üçüncüsü ağzını görmek için
sonra kararttım dünyayı
hatırlamak için bütün bunları
kollarımda sıkarak seni
(jacques prevert)

binbir zambak ekiyorum hayatın tarlalarına
ak alınlı rüzgara binbir çocuk
iyilik tüten güzel sağlıklı çocuklar
ve ufka nasıl bakacaklarını biliyorlar
ezgilerle yükselirken adalar
(odisseus elitis)

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu
(andre verdet)

dudaklar, öpüşler, aşk; her şey yeniden doğar
ölümsüz, o yalın unutuşla
gecenin kızlarıdır yıldızlar
(octavio paz)

"şairlerin gerçek yaşamöyküleri, onların yapıtlarıdır."