sevan nişanyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevan nişanyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.10.2022

uzun lafın kısası

charles bukowski:
bir kaplanı yakalayıp kafese koyabilirsiniz ama onu kırdığınızdan asla emin olamazsınız.

dostoyevski: bilinç hastalıktır. her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır.

elias canetti: cennette doksan dokuz doğrudan çok, eğriyken doğrulmuş bir kişinin gelişine bayram edilir. 

emil cioran: hazların aksine, acılar doygunluğa ulaştırmaz. biraz olsun bıkkın olan hiçbir cüzzamlı yoktur.

goethe: bilgelik yalnızca hakikattedir ve yalın olandan başka hiçbir şey hakiki değildir.

halil cibran: aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

konfüçyüs: bütün gün payına düşecek yemeği düşünüp de kafasını başka bir şey için yormayan bir kişiyle birlikte olmak çok zordur.

murathan mungan: dünyada güzel olarak ne yapılmışsa halka rağmen yapılmıştır.

nietzsche: dünyayı yönlendiren düşünceler güvercin kanatlarıyla gelir.

pascal: insanlar iki türlüdür: günahkâr olduğuna inanan doğrular, doğru olduğuna inanan günahkârlar.

paulo coelho: aşkın gücü asla tükenmez; her şeyden daha güçlüdür ve kendini çok çeşitli biçimlerde gösterir.

sevan nişanyan: bir yerde ne kadar çok bayrak sallıyorlarsa bilin ki saklayacak o kadar çok şeyleri vardır.

26.10.2022

ateist ahlak

sevan nişanyan

ahlak normları şüphesiz insanlığın tecrübelerinden türer. zina -doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaştığı döneme dek- tüm toplumlarda ciddi bir suç/günah sayıldıysa elbette -en azından kısmen- haklı bir gerekçesi vardır diyeceğiz. ahlak normlarının

a) bir koda,

b) bir lidere,

c) bir cemaate endekslenmesidir tehlikeli olan. 

bir koda (kutsal kitaba/yasaya) bağlanan ahlak, birilerinin "ahlaksız" olarak tanımlanması sonucunu doğurur.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür. insan yüreğinde zulmü bastıran ve yumuşatan tüm mekanizmalar, o noktada iflas eder. yanılmaz sayılan bir lidere veya grup aidiyetine bağlanan ahlak, "bizden" olmayanların ahlak nesnesi olamayacağı anlamına gelir. dolayısıyla onlara yapılacak her türlü zulmü ve alçaklığı meşrulaştırır. "biz" kardeşiz. o halde "onlar" (kâfirler, barbarlar, ziyonistler vb.) kahredilmeli.

müslümanlık, kitap-peygamber-cemaat üçlemesini aşamadığı sürece ancak ahlaksızlık ve zulüm doğurur. çağdaş bir ahlak teorisi ancak ateizm üzerine inşa edilebilir.

21.10.2022

beni kureyza katliamı

sevan nişanyan

uhud savaşında sayıca üstün olan mekkelilerin müslümanları yeneceğine kesin nazarıyla bakılır. bu yüzden medine yahudilerinden beni nadir aşireti, müslümanların yenilgisi halinde başına geleceklerden korkarak, kararsız kalır. müslümanların beklenmedik zaferinden sonra toplanan mecliste beni nadir yargılanır. muhammed'in idam kararı vermesi beklenirken beni nadir'in koruyucusu (velisi) olan beni hazrec aşireti ileri gelenlerinin önerisiyle beni nadir tehcir edilir. malları müsadere edilir.

bir süre sonra beni nadir liderlerinden hüyeyy b. ahtab ve kinane b. el-rabi mekkelilerle temas kurarak onları medine'ye saldırmaya teşvik ederler. ayrıca doğudaki ğatafan aşiretini de mekkelilerle beraber savaşmaya ikna ederler. medine'deki diğer büyük yahudi aşireti olan beni kureyza lideri kâ'b b. esed muhammed'le ittifakını bozmama taraftarıdır. kapısına gelen hüyeyy'i hakaretle kovar. ancak hüyeyy ısrar eder, kureyşlilerin muhammed'i yeneceklerinin kesin olduğunu, bu durumdan beni kureyza'nın zarar göreceğini savunur. k'ab lanet okuyarak hüyeyy'e kapısını açar. uzun süre direndikten sonra muhammed'le (iddiaya göre yazılı belgeye dayanan) ittifakını bozar. mekkeliler ile ğatafanlılar medine'yi kuşatır. muhammed, iranlı kölesi selman'ın tavsiyesiyle kentin etrafına bir hendek kazdırır. 27 gün süren kuşatmada müslümanlardan altı ve karşı taraftan üç kişi ölür. kuşatma esnasında muhammed adamlar göndererek müttefikler arasına nifak tohumları eker.

kureyza aşireti, mekkelilerin kuşatmayı sonuçlandırmadan çekileceğinden korkmaktadır. müslümanlarla baş başa kaldıklarında başlarına geleceği bildiklerinden, adım atmak istemezler. ebu sufyan komutasındaki mekkeliler, yahudilerin savaşacağına güvenmezler, kureyza ileri gelenlerinden bazı kişileri rehin almadıkça kesin saldırıya girişmek istemezler. ğatafanlılar yahudilerin muhammed'le anlaşacağından ve mekkelilerin çekilip kendilerini muhammed'e karşı yalnız bırakacağından kuşkulanırlar. ittifak dağılır.

kuşatmanın kalktığı gün cebrail altın sırmalı bir sarık giymiş ve ipek örtülü bir katıra binmiş olarak zuhur eder. "silahları bıraktın mı ya rasulallah?" diye sorar. muhammed evet der. cebrail, "melekler henüz silahlarını bırakmadı. allah sana beni kureyza'ya saldırmanı emrediyor. ben de orada olacağım." diye cevap verir. muhammed tellal çıkararak, beni kureyza arazisinde toplanmadan kimsenin namaz kılmamasını emreder. kendisi de kureyza surlarının yanına gelerek "ey maymun soylular! allah sizi lanetledi ve intikamımı üzerinize saldı." diye seslenir. yahudiler cevaben ona hakaret ederler. aişe'nin anlatımına göre cebrail "melekler silahlarını bırakmadı, git ve onlarla savaş" der. muhammed zırhını kuşanır. yolda rastladığı kişilere "buradan kim geçti" diye sorar. onlar da "dihye b. halife geçti" derler. dihye'ye büyük sakalı ve ipekli eğeri nedeniyle "cebrail" adı verildiğini aişe belirtir.

25 gün veya bir ay süren kuşatmadan sonra kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. müzakere için muhammed onlara beni aws aşiretinden ebu lübâbe b. abdülmunzir'i gönderir. aws aşireti beni kureyza'nın koruyucusu (velisi) ve ebu lübabe onların dostudur. erkekler onu karşılarken yahudilerin kadın ve çocukları çığlıklar atarak etrafını sararlar ve merhamet göstermesi için yalvarırlar. "muhammed'in hakemliğini kabul edelim mi?" diye sorarlar. ebu lübabe "evet" der fakat bunu söylerken eliyle boğaz kesme işareti yapar. yapar yapmaz pişman olur. allah'a ve resulüne ihanet ettiği kaygısına kapılarak koşa koşa gider, camide kendini bir sütuna bağlatır. allah kendisini affetmedikçe oradan ayrılmayacağını bildirir. muhammed bunu duyunca güler. "bana gelseydi affederdim ama şimdi ancak allah affedebilir." der. birkaç gün sonra allah'tan gelen bir vahiyle ebu lübabe'yi affeder. (bahis konusu ayetin hangisi olduğuna dair tefsirciler arasında ittifak yoktur.)

kureyza lideri kâ'b, aşiretine hitaben konuşur. başlarına gelen beladan hüyeyy'i sorumlu tutar. üç seçenek sunar. ya topluca müslümanlığı kabul edeceklerdir. bu reddedilir. ya (masada'daki yahudiler gibi) kadınlarını ve çocuklarını öldürüp, ölünceye kadar savaşacaklardır. bu da reddedilir. ya da yahudiler için savaşmanın dinen haram sayıldığı şabat günü sürpriz bir saldırı düzenleyeceklerdir. tevrat'a göre şabat günü savaşmak yahudilerin domuza veya maymuna dönüşmesine yol açacağı için, bu seçenek de reddedilir. teslim olmaya karar verirler.

bağımsız yargı beni kureyza aws aşiretinin mevalisi olduğundan, hukuken muhammed'in yargıç olması mümkün değildir. bu nedenle aws aşiretinden sa'd b. muaz görevlendirilir. sa'd hendek savaşında yaralanmış ve yarası şişmeye başlamıştır (birkaç gün sonra ölecektir). hükmü açıklar: kureyza erkekleri öldürülecek, kadın ve çocuklar köle edilecek, malları müsadere edilecektir. muhammed "allah'ın ve resulunün yargısıyla yargıladın." diyerek onu onaylar. (yargı görevinin ölmekte olan birine aktarılması muhtemelen kan davası güdülmesini önlemeye yönelik bir tedbirdir.) nusra cephesi tesadüf mü? 

resulallah karardan sonra medine'nin çarşı alanına giderek hendekler kazdırır. beni kureyza erkekleri gruplar halinde buraya getirilerek hendeklerin başında kafaları kesilir. toplam katledilen sayısı bazı kaynaklara göre 600 ila 700, bazılarına göre 800 ila 900 kişidir. idamların çoğunu ali b. ebu talib (sonradan dördüncü halife) ve zübeyr infaz ederler. komplonun lideri hüyeyy getirilir. pembe kumaştan değerli giysisini (ganimet edilmesin diye) delik deşik etmiştir. muhammed'e hitaben "sana düşmanlık ettiğim için kendimi ayıplamıyorum, çünkü allah'ın terk ettiği kişi lanetlenmiştir." der. (bu sözün anlamı açık değildir. lanetlenen kişinin hüyeyy mi muhammed mi olduğu anlaşılmaz.) sonra halkına dönerek "allah'ın emrinde haksızlık yoktur. zira israiloğulları için büyük bir katliam olacağı kitabımızda yazılıdır." der. idam edilir. (hüyeyy'in son sözleri daha sonraki islami literatürde süslenip püslenerek, yahudilerin idam kararının kendi kitaplarına uygun olarak verildiği tezine dönüşecektir.)

aişe'nin ifadesine göre idam edilenler arasında tek bir kadın vardır. "rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. derken bir ses adını çağırdı. 'ne var?' dedim. 'öldürecekler' dedi. 'neden' diye sordum. 'yaptığım bir şeyden ötürü' diye cevap verdi. götürüp kafasını kestiler. neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. öldürüleceğini biliyordu."

vakıdî'nin anlatımına göre kadının öldürülmesinin nedeni, kuşatma sırasında sur üstünden bir değirmen taşı atarak hallâd b. süveyd'in ölümüne sebep olması idi. 

öldürülecekler arasında geçmişte müslümanlara iyiliği dokunmuş olan yaşlı ebu abdurrahman el-zebîr vardır. müslümanlardan sabit b. kays rasulallah'tan rica ederek yaşlı adamın canını bağışlatır. ebu abdurrahman "karım ve çocuklarım olmadan hayatın ne anlamı var?" diye sorar. onlar da bağışlanır. "malım ve servetim olmadan nasıl yaşayabilirim?" der. malına dokunulmayacağına söz verirler. "aslanlar aslanı, güzel adam kâ'b b. esed ne olacak?" diye sorar. öldürüldüğünü söylerler. aşiretinin akıbetini sorar, hepsinin idam edildiğini anlatırlar. "o zaman bana bir iyilik yapıp beni de öldürün." der. "akrabalarım olmadan yaşamanın faydası yok, öbür dünyada onlara kavuşmak için sabırsızlanıyorum." ebubekir bu sözleri duyduğunda "akrabalarıyla cehennemde buluşacak, orada sonsuz azap görecek" diye konuşur.

idamlar sona erdikten sonra rasulallah beni kureyza'nın mallarını, kadınlarını ve çocuklarını müminler arasında pay eder. beşte bir (kamu payı) çıkarıldıktan sonra geri kalandan süvarilere üçer pay, piyadelere birer pay verilir. bu savaş esnasında müslümanların otuz altı atlısı vardır. onların hakkı, bir pay ata, iki pay sürücüsüne olmak üzere üç pay olarak hesaplanır. ganimetin beşte birinin (muhammed'e) ayrılması kuralı ilk kez bu olayda uygulanır ve daha sonra gelenek (sünnet) olarak benimsenir.

rasulallah köle kadın ve çocukların bir kısmını sa'd b. zeyd ile orta arabistan'daki necd'e göndererek, karşılığında at ve silah satın alır. esir alınan kadınlardan reyhane bt. amr'ı kendine ayırır. cariye edindiği bu kadın, muhammed'in ölümünde hâlâ onun kölesidir. muhammed ona kendisiyle nikâhlanmasını ve hicaba girmesini teklif ederse de reyhane "ya rasulallah, senin kölen kalayım, böylesi senin için de benim için de daha kolay" diyerek reddeder. islamiyeti kabul etmeyerek yahudi dininde ısrar eder. bundan ötürü muhammed onu nikâhına almaz, fakat canı sıkılır. kimi anlatımlara göre daha sonra reyhane müslümanlığı kabul ederek muhammed'i sevindirir. ancak bu anlatımla, muhammed'in ölümünde reyhane'nin hâlâ köle olduğu bilgisi çelişir.

19.10.2022

kemalizm

sevan nişanyan

bana kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, nalan. "memleketteki her kötülüğün sebebi kemalistler mi yani" diye itiraz ediyorlar bazen. "kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, cemaat var, mit var, cia var, o var, bu var. "bir bebekten katil yaratan karanlığı" sadece kemalistlere yüklemek reva mı? kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!"

bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. hayatlarında tc'nin bir devlet dairesine gitmemişler. ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. askerde "gece eğitimi" adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. adli yıl açılış töreni görmemişler. on dokuz mayıslarda çocukların yaptığı nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. "türkiye türklerindir" gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. ardahan'ın kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 eylül anayasasını okumamışlar. ogün samast'ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. geçen gün paylaştığım o nevruz fotoğrafındaki zevatın -ve onların kardeşlerinin- yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş. yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.

saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? bir tür ikonadır, kutsal işarettir. sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. o ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, "terk et benim ülkemi" diye babalanabilirsin. oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürt'le yahut ermeni'yle yahut cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. ikonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. dünyaya bedel olan türkler ve horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. ikonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçak gönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. insanlığını paranteze alırsın.

şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. devlet dairesindeki atatürk portresinin anlamı nedir? sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden atatürk diye haykırır? hürriyet gazetesinin başlığında neden atatürk silüeti vardır? ardahan'da temsilî ermenileri süngülerken neden atatürk büstü taşırlar? vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allah aşkına. sebebini gayet iyi biliyorsunuz. "ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda yüce güç var," der o resim, "beni sakın ayıplamayın!" aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. kalbindeki yarayı atatürk'le örter.

bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. milliyetçi isteri. yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. hürriyet gazetesi. yargıtay. 6-7 eylül. göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. bürokratik hayasızlık. kürt düşmanlığı. soykırım inkârcılığı. ogün samast. devlet bahçeli. türk tarih kurumu. uzat uzatabildiğin kadar. hepsinin ama hepsinin referansı aynı kutsal figürdür. cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.

kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. evlere bak. köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, "ayıp" duygusu kuvvetli, devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!

cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz. bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. sebeplerini başka zaman konuşalım. "kemalizm" denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. o ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur. yoksa cumhuriyet gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut izmir'in gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.

put yıkmak tabii asıl maksat. yoksa özellikle kemal, trajik bir şahsiyet olarak, ilgimi çekiyor. trajikten kastınız nedir? yalnız, tatminsiz. büyük hırsları ile gerçeğin sıradanlığı arasına sıkışmış. çıkmazlarını alkolizmle örtmeye çalışan. büyük iktidar hastalarının hepsi gibi, özünde iktidarsız.

17.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

birkaç gün sonra düzeltme gereği duydum. geçen günkü "terminatör" yazımda "karabekir'in idamı için emir verdi; gene ismet'in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vazgeçirdiler." diye bir cümle kullandım. bu konuları iyi bilen bir dostum uyardı, hikâyenin aslını anlattı. meğer daha ilginçmiş.

15 haziran 1926'da "izmir suikasti" adı verilen tuhaf komplo ortaya çıkarılır. 26 haziran'da ankara'da istiklal mahkemesi kurulur. milli mücadele'nin örgütleyicisi ve ilk yöneticileri olan kadronun neredeyse tümü tutuklanır. bir hafta kadar süren duruşmalarda on dördü idama mahkum edilir. sıra karabekir'e gelince başbakan ismet paşa bir telgrafla gazi'ye başvurur, milli mücadele'nin iki numaralı kahramanını idam etmenin birtakım sıkıntılar doğuracağını belirterek şefaat önerir. bunun üzerine mahkeme başkanı kel ali (çetinkaya) inönü'nün de tutuklanmasını emreder. gazi bu kararı uygulatmaz.

duruşma günü elli kadar subay siyah sivil takım elbiseyle (ve şüphesiz silahlı olarak) mahkeme salonunda yer alır. mahkeme heyeti gelince ayağa kalkarlar. "otur" emrine rağmen oturmazlar, mutlak sessizlik içinde ayakta durmaya devam ederler. karabekir onlara dönüp "oturun çocuklarım" deyince otururlar. mahkeme heyetinde bet beniz atar. beraat kararı verilir. filmi yapılacak sahne, değil mi?

idam edilenler kimlerdir?

cavit bey: ittihat ve terakki'nin kudretli maliye bakanı; alman ittifakına ve enver'e muhalefetiyle ünlü; mustafa kemal'i lider olarak ilk öneren kişi; 1918 kasımında mustafa kemal'in fethi (okyar) ile birlikte kurduğu gazetenin finansörü; 1918-19'da memleketin her vilayetinde kurulan müdafaayı hukuk örgütlerinin, her kent ve kasabada aynı anda yayına geçen millici yayın organlarının ve kuvayı milliye çetelerinin tediye veznesi.

kara kemal:  milli mücadelenin istanbul ayağını örgütleyen kişi; 1918-1920 döneminde istanbul kadrolarının anadolu'ya geçmesini örgütleyen teşkilatın lideri.

doktor nazım: ermeni tehcirinin başlıca iki mimarından biri ve tek hayatta kalanı. sonradan "müdafaayı hukuk cemiyeti" adını alan teşkilat-ı mahsusa'nın liderlerinden biri.

albay arif: mustafa kemal'in ilk gençlikten beri en yakın arkadaşı; ankara'ya gelişini örgütleyen ve istasyon binasında bir süre onunla aynı odayı paylaşan kişi.

halis turgut ve rüştü paşa: milli mücadele'nin sivas ve erzurum ayaklarını örgütleyen, iki kongrenin yapılabilmesini sağlayan kişiler.

ismail canbulat: milli mücadele'nin iç terör örgütünün liderlerinden biri.

rauf bey: asıl idamı öngörülen örgüt başı rauf bey'dir (orbay); zamanında haber alıp yurt dışına kaçar. rauf, mustafa kemal olmasa milli mücadele'nin lideri olması düşünülen "ikinci adam"dır. gazi'den iki ay önce anadolu'ya "ayak basıp" milli mücadelenin ege ayağını örgütlemiştir. misakımilli'yi ilan eden meclis grubunun lideri ve ankara rejiminin ilk başvekilidir. milli mücadelenin başlangıç manifestosu olan amasya bildirgesindeki yedi imzadan ikincisi onundur. (atatürk meşhur nutuk'unda bildirgenin taslağını kaleme alan memurla yaverin adlarını anar, ama imzalayanları "diğer bazı kişiler" diyerek geçiştirir. internette kemal şakşakçılarının kaleme aldığı doksan bin anlatıda da o isimler "diğer bazı kişiler" olarak kalır.) 1938'de inönü'nün affıyla memlekete döner; ölünceye dek polis gözetimi altında yaşar.

amasya bildirgesinde imzası olan yedi askeri liderden beşi (rauf, karabekir, refet, cafer tayyar ve ali fuat [cebesoy]) idam istemiyle yargılanır fakat bir şekilde paçayı kurtarırlar. altıncısı (mersinli cemal) nutuk'ta gazi'nin alay ve hakaretlerine maruz kalır.

milli mücadele'nin en tanınmış ideologu adnan adıvar ile "star" ismi halide edip, yurt dışına kaçarak kurtulurlar. her ikisi de, 1920'de damat ferit hükümetinin idam hükmü verdiği isimler arasındadır. 

şöyle bağlayalım. sovyetler birliği'nde 1920 ve 30'larda stalin'in yaptığı "temizlikler" hakkında bugün tonla literatür var. bizde ise kemal tahir'den bu yana kimse bu konulara girmeye cesaret edemedi.

sizce vakti gelmemiş midir?

14.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

facebook profilimde gırgırına yazdığım bir cümle var. gencin biri ona takmış, bana sitem etmiş:

"merhaba sevan bey, ben sizin henüz kitaplarını okumadım ama bazı programlarda fikirlerinizi dinledim. facebook sayfanızda atatürk'ün insan öldürdüğünü ima etmişsiniz. lütfen sizden rica ediyorum beni aydınlatır mısınız atatürk nerede insan öldürmüştür? ha bizim namusumuzu, özgürlüğümüzü savunduğu savaşlarda insan öldürdüğünü söylüyorsanız o savaşta olmayı ben şeref kabul ediyorum onu da bilmenizi isterim!"

dayanamadım, etraflıca cevap yazdım.

dayı gazete de mi okumuyorsun? sırf dersim'de 13.000 kişiyi köpek gibi itlaf ettirdi, hem silahlarını toplatıp liderlerini bertaraf ettirdikten sonra. isyan misyan ettikleri yoktu, korkudan paniğe kapılmış taş devri aşiretleri idiler. devlet başkanının alkol ve iktidar hastalığıyla zıvanadan çıkmış fantezisinin eseri, "almanlar yapıyorsa bizim neyimiz eksik"ten öte bir mantığı olmayan bir manasız katliamdı. başbakan inönü'yü "olmaz artık bu kadar" dediği için görevden aldı, yerine emirlerine daha kolay boyun eğecek bir yalaka getirdi. av operasyonunu baştan sona bizzat idare etti.

1930'da zilan vadisinde katledilen köylülerin sayısı belirsizdir. devlet başkanının şahsi emriyle kadın, yaşlı, çoluk çocuk belki 10.000 kürt öldürüldü. daha geri git: 1925'te bütün kürdistan'da kaç bin kişi idam edildi, kaç on bin kişi dağda bayırda katledildi belli değildir. koskoca genç kasabası gazi hazretlerinin emriyle taş üstüne taş bırakmamacasına yok edildi. (şimdi adı genç olan kasaba değil, eski il merkezi; yerinde yeller eser.)

1930'da menemen kasabasının da havadan bombalanarak yok edilmesini emretti, gene ismet'in tavassutuyla vazgeçirdiler. 1925'te devlet başkanının kaprisi doğrultusunda şapka giymeyi reddetti diye memlekette onlarca kişi çarşı meydanlarında asıldı. şapkaya karşı gösteri oldu diye rize şehrini denizden topa tuttular. hasbelkader kendini devlet başkanı ilan ettirmiş generalin teki "herkes kafasına külah takacak" yahut "sakallar tıraş edilecek" diye emretse sen olsan ne yapardın? seni bilmem ama ben inadına sakal uzatırdım gibi geliyor bana. 

milli mücadele'nin ilk günlerinde yanında duran hemen herkesi 1925-26'da iktidarını pekiştirdikten sonra idam ettirdi, bilir misin? milli mücadelenin başlıca finansörü olan cavit, sivas kongresine ittihat ve terakki örgütünün desteğini getiren vasıf asıldı; milli mücadelenin istanbul ayağını örgütleyen kara kemal saklandığı kümeste kendini öldürdü. liseden beri en yakın arkadaşı ve ankara'daki ilk günlerinde oda arkadaşı olan albay arif bey'in idam kararını imzaladığı gece parti verip sabaha kadar dans etti, herkesi de zorla dans ettirdi. 

rauf'u, halide edip'i ve adnan adıvar'ı da astıracaktı; vaktinde haber alıp kaçtılar. karabekir'in idamı için emir verdi; gene ismet'in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vazgeçirdiler. karabekir kimdi? vahdettin'in ve ingilizlerin adamı diye bilinen mustafa kemal'i erzurum kongresinde milli mücadele ekibine kabul ettiren ve liderliğe gelmesini sağlayan kişiydi. onu da yok etmek istedi, beceremedi.

1923'te meclis'te kendisini diktatörlükle suçlayan ali şükrü bey'i çankaya bahçesinde şahsi muhafız alayının başı olan topal osman'a öldürttü. çok fazla tepki alınca bu sefer topal osman'ı öldürttü. bundan iki ay önce aynı yerde, 3 yıllık sevgilisi ve muhtemelen gayrimeşru çocuğunun anası olan fikriye'yi kafasının arkasından vurarak öldürdüler. tetiği bizzat kendisinin çektiği rivayet edilir ama kanıtı yoktur.

bundan bir süre sonra karısının kuzeni ve halit ziya uşaklıgil'in oğlu olan vedat, çankaya köşkünde intihar etti. onun da hikâyesi çoktur ama başka zaman anlatılması daha doğru olur.

milli mücadele sırasında bizzat başkomutana bağlı ve onun emriyle iş yapan istiklal mahkemeleri 9000 civarında insanı sorgusuz sualsiz idam etti. bunların ezici çoğunluğu yedi yıl süren savaşta sefil olmuş, ocağı batmış, ittihatçı manyaklığından takati tükenmiş zavallı anadolu köylüleriydi. "milli mücadele" adı verilen yunan harbinde şehit olan asker sayısı, istiklal mahkemelerince idam edilenlere eşittir, farkında mısın? (genelkurmay kayıtlarına göre yunan ve ermeni harplerinde şehit asker sayısı 9177.)

dünya harbinin son günlerinde filistin'de iki adet orduyu (merak ediyorsan 7. ve 8. ordular) bütün mevcuduyla ingilizlere esir verdi; beceriksizlik mi yoksa danışıklı döğüş mü, henüz aydınlığa kavuşmuş konu değildir. kalan bir avuç askeriyle ricat ederken halep'te araplar ayaklanıp gösteri yaptı diye kentin ana caddesinde mitralyöz kurup sivil halkın üstüne ateş açtırdı. kaç kişinin öldüğü belli değildir. çanakkale'de ve bitlis cephesinde hadi diyelim ki savaş vardı; aldığı emirleri yerine getirdi; onlar cinayet sayılmaz. ya libya'ya ne diyeceksin? osmanlı hükümetinin müdahale etmeme kararına rağmen, ittihat ve terakki'nin gizli teşkilatının emriyle tebdil-i kıyafet edip 1912'de libya'ya çıktılar; sözde italyanlara karşı direniş örgütlediler. italyanlara karşı tek kurşun atamadılar gerçi, ama arada yüzlerce gariban arabı direnişe karşı çıktı yahut italyanlarla yaşamaktan memnun oldu diye katlettiler. 

aklında bulunsun: cinayet işine gireceksen büyük gireceksin. on kişi öldürsen karındeşen jak diye namın çıkar. yüz bin kişi öldürsen vatan kurtaran kahraman olursun, ilkokul sınıflarına fotoğrafını asarlar. misal: 33 sivil kürdü öldürdü diye general mustafa muğlalı'yı katil ilan ettiler. adamcağız hapislerde öldü; van'da bir kıytırık kışlaya verdikleri adını zorla kaldırttılar. ötekisi zilan vadisinde 44 tane köyü yakıp ahalisini topyekün kılıçtan geçirdi. kışlayı bırak, memleketin her kasabasında caddesi, meydanı, heykeli, okulu, stadyumu var.

tahmin ediyorum ki gençsin. koyun güdücülerin propagandasından kendini kurtarmaya çalış, ilkokul kitaplarında okuduğun her şeye kanma. "o savaşlarda olmayı şeref kabul ediyorum." gibi afili cümlelere de boş ver, kendini gülünç duruma düşürmekten başka şeye yaramaz.

12.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

benim mustafa kemal'le çok fazla bir derdim yok. mustafa kemal'i siyasi olarak eleştiririm hatta yaptığı işlerin birçoğu yanlıştır. fakat kişi olarak benim saygım vardır, parlak bir insandır. böyle parlak insanlar dünyaya az gelir. böyle adamlara hayran olmak gerekir. her devlet dairesinde mustafa kemal'in bir fotoğrafı olmasaydı ya da her meydanda heykeli olmasaydı, gerekirse mustafa kemal'i savunan bir kitap da yazabilirdim. mustafa kemal benim için bir trajedi kahramanı ve büyük bir siyasi dehadır. büyük bir maceraya girişmiştir, bu macerada yaptığı işlerin çoğu kötü sonuç vermiştir, iyi olmamıştır türkiye için. fakat bu bir şeyi değiştirmez.

kötülenen bir kişi olan ııı. richard hakkında nasıl ki trajedi yazabiliyorsa shakespeare, mustafa kemal hakkında da bir trajedi kahramanı olarak bir eser yazılabilir. o ayrı bir mesele. şu anda bizim sorunumuz şudur: bu çürümüş sistemin emniyet pimidir mustafa kemal. onun tanrısıdır, onun simgesidir, onun ideolojik kilididir. bu kilidin kırılması gerekir.

seksen yıldır türkiye'nin kapısının önündeki ağaca tüneyen, bürokrasinin tanrısıdır. bürokrasinin her odasında o tanrının bir fotoğrafı vardır.

atatürk'ün bir simge olarak, türkiye'nin üstüne bir kâbus gibi çökmüş olan, türkiye'nin önünü tıkayan, türkiye'de demokratikleşmeyi imkânsız hale getiren bir işlevi vardır.

türkiye'deki totaliter ideolojinin meşruiyet kaynağıdır. bunun kırılması gerekir.

6.10.2022

din

sevan nişanyan

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dinî mantığı sonuna kadar götürürsen mutlak bir kayıtsızlığa, duyarsızlığa hatta ahlaksızlığa varırsın. allah elbet bilir ne yaptığını, ben ne diye düşüneyim? değil mi?

insanları kendilerinde gözü dönmüş bir sevgiyle bağlamanın sırrına sahipler. o sırrın özü ise, yanılmıyorsam, kırık ve yoksul ve kaybolmuş insanlara, gerçekte olağanüstü kıymetli oldukları mesajını vermektir. muhammed'in de yaptığı budur, isa'nın da, bhagwan'ın da, adnan oktar'ın da.

olağanüstü sevgi, olağanüstü iktidar doğurur. olağanüstü iktidar, gerçek dünyada, ancak gerçek ve potansiyel düşmanları ezerek korunabilir. dolayısıyla her aziz, kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir mantıkla, nihayetinde cinayetin, paranın ve evet seksin batağına batar. üzgünüm, muhammed'in farklı olduğunu düşündürecek en ufak bir belirti göremiyorum. arabistan'ı "sevgi ve dostluk" gücüyle mi fethetti? bu iş için kaç para harcadı ve o parayı nereden buldu? kaç eşi vardı ve eşlerinin ortalama yaşı adnan oktar'ın çevresindekilerden çok mu farklıydı?

evet, tüm azizler, gözü dönmüş bir sevgi kadar, onunla eş ölçüde, gözü dönmüş nefret de üretirler.

dine karşı argüman ileri sürmek boşa kürek çekmektir. hiç kimseye ve hiçbir şeye faydası yoktur. kimseyi ikna edemezsin. birkaç kişiyi ikna etsen de ilk fırsatta zalime dönüşürler.

dinin esas işlevi, zincirinden boşanmış cehaleti ve safsatayı dile getirmeye ruhsat vermesi olabilir mi acaba? normalde adam hicap edecek, susacak. ama din gazını aldı mı tutabilene aşk olsun! din mevzubahis olunca aklın, ilmin, sağduyunun kıymeti yok. sokaktaki meczup, aynştayn'dan daha kıymetli.

ahlak ve vicdan insanın doğasında olan bir şeydir. dünyada bin çeşit farklı inanç sistemine mensup olan insanlar arasında, ahlak ve vicdan bakımından herhangi bir fark gözlemlenmiş değil. ayrıca tanrıya ve dine inanmayanların, inananlara oranla daha az ahlaklı veya suça daha meyilli olduğuna dair en ufak bir belirti yok. tam tersi muhtemelen daha doğrudur; yani ortalama ateist, muhtemelen ortalama dindardan daha erdemli ve vicdanlıdır.

ceza korkusuyla günahtan kaçınan insan içten pazarlıklıdır, iki yüzlüdür. kalbinin sesi farklı, çıkarının veya korkularının dikte ettiği farklıdır. esas öylelerinden korkmak lazım. günahtan kaçınmak için, kendi iç sesinden başka hiçbir sese kulak vermemelisin. önemli olan o sesin temiz gelmesidir. o ses gür ve temiz geliyorsa, istersen adına allah de, zeus de, ne dersen de, bana uyar.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

din adına ne garip şeyler yapıyor insanlar, düşünseniz. tanrı zeus'u memnun etmek için erkek çocuklarının pipisinin ucunu kesenler bile var, bazı ilkel kültürlerde.

29.09.2022

bir mayıs

sevan nişanyan

1 mayıs 1977'yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 mayıs'ında, ecevit'e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. sular idaresi üstünden ve intercontinental otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980'lerin sonuna doğru itibar kazandı.

son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor. bir kere keskin nişancı filan yok. kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. sular idaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan -ya da çatışmadan kaçıp arazi olan- polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit. kazancı yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin disk'li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı, otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

kalabalığın üzerine beyaz renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis "bir şey" yapmak zorunda. aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor.

olayların, meydana girmeye çalışan halkın kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. ilk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. meydandaki sol grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. panik çıkıyor. bir sürü insan ezilip ölüyor. bir alaturka klasiği. 

bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, kültür sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. o sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. insanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı. 

mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? oradaki o akıl dışı çatışma ortamı tc veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü? mümkündür. hatta bence muhtemeldir. ama solun masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim. solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? yüz? bin? on bin? diyelim ki çok değildiler. etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? o gün o grupları çatışma hırsıyla taksim'e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? yarısı? hepsi?

25.09.2022

feminizm

sevan nişanyan

"şahit olduğunuz ve verdiğiniz onca savaş ve mücadelenin en hunharca olanı hangisiydi?"

feministlerle savaşım. onlardaki hunharlık ne kemalistlerde var, ne islamistlerde; ne sırplarda, ne azerilerde. ha, belki de zaafım var kadınlara, ondan o kadar acıtıyordur, kim bilir?

feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir.

belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.

bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.

küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

toplumun herhangi bir zümresini ötekileştirme, şeytanlaştırma, peşin hükümle reddetme üzerine kurulu her ideolojinin çirkin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

erkeklerin her kavgada haksız ve saldırgan olduğunu varsayan düşünce tarzıyla, mesela yahudilerin her kavgada haksız ve zorba olduğunu kabul eden düşünce tarzı arasında bir fark göremiyorum.

türk toplumunda kadınların aşağılanmasına ve ezilmesine yol açan iki önemli faktör görüyorum. birincisi geleneksel islami dünya görüşü ve söylemlerdir. bunlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. ikincisi köyden kente göçün doğurduğu, kırsal alanda geçerli cinsler arası dengelerin kent yaşamına uyum sağlayamamasından doğan ciddi problemlerdir. bu ikincisinin, sosyolojik süreçte zaman içinde aşılacak bir hadise olduğuna inanıyorum.

9.09.2022

hakikat

sevan nişanyan

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

11.08.2022

muhammed

sevan nişanyan

tarihteki tüm büyük insanlar ilgimi çeker. jül sezar da, muhammed de, kemal de. deha ile fırsatçılık, idealizmle gaddarlık, yüce gönüllülük ile kıskançlık, önderlik ve yalnızlık arasındaki gitgellerini pekala anlayabiliyorum, ibret ve belki biraz gıpta ile izleyebiliyorum. üçüncü sınıf müritlerinin zihinsel kısırlığına öfke duymam bundandır biraz da.

muhammed naif ve duygusal biri. zeki, alıngan, doğuştan gelen muazzam bir iktidar hırsına sahip. okuryazar olmayan insanlara has, hayal ile gerçeği ayırt edemeyen o garip kâbus mantığıyla dolu. tüm büyük liderler gibi ruhen cömert. kendisine boyun eğenlere karşı mütevazı ve kibirsiz, boyun eğmeyenlere karşı acımasız. bilgi evreni son derece kısıtlı. kişiliğinin en zayıf halkası kadınlara olan zaafı. peygamberliğini cinsel avantaj için kullanması, bu uğurda ipe sapa gelmez ayetler indirtmesi, belli ki kendi döneminde de kuşkuya ve eleştiriye neden olmuş. ha bunu eleştirecek olan sevan mıdır, tartışılır tabii. ama mesela buddha veya isa, bu açıdan kıyaslandığında, peygamberlik kalitesi açısından fark atıyorlar bence.

diğer önemli zaafı, geçen gün değindiğim mevzudur. gerçekten evrensel olduğuna inandığı bir mesajla başlamış. ama hristiyan ve yahudi direnişini kıramamış. onlara karşı bir hizip ve iktidar mücadelesi içine girmiş. bir ahlak ve felsefe öğretisi ile başlayıp, kılıç zoruyla aşiretler yok eden, ülkeler talan eden bir zorbalık düzeninin lideri olarak vefat etmiş.

bir insanın allah'la özel hattan mesajlaştığını iddia etmesini, şüphesiz aklıma hakaret olarak görüyorum. hem yalnız akla hakaret değil. gerçek bir tanrı duygusuna sahip olan biri için, bu iddianın tanrıya hakaret sayılması gerektiğini düşünüyorum. her şeye kadir olan tanrı, yaratıklarına vasıtasız hitap edemeyecek kadar aciz midir? eli silahlı, kıt görüşlü bir siyasi liderin aracılığına mı muhtaçtır?

tabii ki esas meselem muhammed'in şu veya bu olması değil. kendisini tarihteki herhangi bir büyük adamdan ve öğretisini de tarihteki herhangi bir mitolojiden farklı görmem için bir sebep yok. tartışmanın nedeni o değildir. zorbalıktır. 1400 seneden beri refleks haline gelmiş, "bir üstünüz, biz hakimiz, o yüzden bizi eleştiremezsin, eleştirirsen seni yaşatmayız." söylemidir. batı'nın emperyal ideolojisiyle kıyaslanmayacak derecede zorbalığı içselleştirmiş, kaba ve çiğ bir kuvvet söylemi!

mütevazı ve iyi yürekli müslümanlar da olduğunu biliyorum elbette. ama müslümanlığın ana damarı onlar değil; hiçbir zaman da onlar olmadılar. onlar, yaşadıkları toplumun egemen dini hangisiyse ona tevekkülle sarılan, o dinin dilini kullanarak kendi ahlaki dünyalarını savunmaya çalışan küçük insanlardır. islam'ın yolunu çizen ve islam'ı ayakta tutan onlar değil. "milleti hakime" zorbalığını çıkar, geriye islamiyet namına bir şey kalmaz.

gömlek ile sandaletten başka malı olmadığı hikâyesi inandırıcı değildir. bir düzineye yakın eşinin geçimini fazlasıyla sağlayacak miras bıraktığına dair yeterince delil vardır. ayrıca cariyelere sahip olduğu ahzab suresi 51 ile sabittir. cariye maldır. ölmeden hepsini saldıysa bilmem.

küçük çaplı insanlar parayla lüks ve konfor satın alır. büyük çaplı olanlar iktidar satın alır. büyük çaplı biriymiş, belli. ama şahsi zevki için 11 ila 13 eş alması, yeterince büyük olmadığının delilidir.

müslümanlık, zorbalık üzerinden varlığını sürdürebilmiş olan bir dindir.

gerçekten büyük maddi, siyasi ve dünyevi hırslara sahip olan insanlar genellikle hasır üzerinde yatmayı tercih ederler. çünkü kuş tüyü yastıkta yatmak küçük insanlara özgü bir zevktir. küçük çaplı insanlar maddi lükslerle, altın kaplama musluklarla ilgilenirler. büyük çaplı insanlar insanlara hükmetmekle, kıtaları fethetmekle ilgilenirler.

muhammed nefsine mağlup olmuş. hak ve adalet hissi körelmiş. söylemlerinin birçoğu (hepsi değil birçoğu) nefretle, partizanlıkla, cehaletle, bariz çıkar kaygılarıyla dopdolu.

3.08.2022

son peygamber

sevan nişanyan

son diyelim, başka çıkmasın muhammed, her toplumda dönem dönem çıkanlar cinsinden bir dini liderdi (bkz. martin luther, jean calvin, mormonluğun kurucusu joseph smith, bahailiğin kurucusu bahaullah, sikh dininin kurucusu guru nanak, koreli reverend moon, yezidiliğin kurucusu şeyh adi b. müsafir, dürziliğin kurucusu ahmed b. dürzi, said nursi, adnan oktar vb.). ötekilerden daha ilginç ya da "hakiki" bir özelliğini göremiyorum. uluslararası konjonktürün uygun olması nedeniyle, takipçileri çok kısa zamanda muazzam bir askeri-ekonomik başarıya ulaştılar. medeni dünyanın yarısını silah zoruyla zaptettiler. muazzam bir nüfus üzerinde, haraç ve cizyeye dayalı bir sömürü düzeni kurdular. muhammed'in "din kurucusu" diye kutsanması bu olayın sebebi değil sonucudur.

muhammed 7. yüzyılda yaşadı. fetih hadisesi olmasa, orta doğulu on binlerce dini reformcudan biri olarak kalır, unutulur giderdi. fetihten yüz yıl sonra, 8. yüzyıl sonu ile 9. yüzyıl başında, resmi tarih yeniden yazıldı, muhammed "son peygamber" ilan edildi. ne demek son peygamber? "bundan sonra her isteyen dini önderliğe soyunamaz, bizden ruhsat alması lazım" demek. o kadar."

itiraz üzerine, ilave notlar.

1. dini liderler: on tane isim saymışım, kılçık olsun diye eklediğim adnan oktar'a takılmanın manası yok. isterseniz emsalinden elli tane daha ekleyeyim, aziz francis, jan hus, kardinal newman, jonathan edwards, hasan sabbah, haydar ve cüneyd, hacı bektaş, sabetay zvi... entelektüel seviyelerinin ya da tarihi önemlerinin eşit olduğunu söyleyen yok. ama dini-karizmatik lider tipinin gayet belirgin ortak noktaları olduğunu görmezlikten gelemezsin. (mario vargas llosa, dünyanın son ucundaki savaş, bu konuda okuduğum en etkileyici kitaptı. brezilya taşrasında 19 yüzyılda zuhur eden bir mehdi'yi anlatır.)

"oktar'la muhammed'i aynı nefeste sayamazsın" diyenlere: esas luther'le muhammed'i aynı nefeste sayamazsın. luther derin bir kültürün ve muazzam bir tefekkürün temsilcisidir. muhammed'de böyle bir derinliğin izlerini göremiyorum. buna karşılık kişilik özellikleri ve yaşam tarzı bakımından, oktar'ı andıran yönleri yok değil.

2. uluslararası konjonktür: islam'dan önceki yüz yılda medeni dünyanın ekonomik ve kültürel ağırlık merkezi orta doğu'ya kaydı. iki büyük imparatorluğa bölünmüş süryani/arami kültürünün biti kanlandı, yeni siyasi arayışlara girdiler. iki imparatorluğun marjında yaşayan araplar güçlendi, etkinleşti. en önemlisi, 602-630 arası iki imparatorluk arasında müthiş travmatik bir "dünya savaşı" yaşandı. orta doğu'da egemen olan iki hristiyan mezhebinin (ve sanırım yahudilerin) bu yüzden pusulası kaydı, yeni tekliflere açık hale geldiler. 

3. sömürü: arap istilası tarihin en büyük soygun operasyonlarından biridir. suriye çölündeki emevi saraylarından bir ikisini görsen, servet aktarımının boyutu hakkında fikir edinirsin. abbasi devleti kurulurken, orta doğu dünyanın en mamur, en medeni, en şehirleşmiş bölgesi idi. nüfusun üçte ikisi, belki daha fazlası hristiyandı. ödedikleri cizyenin miktarını hesapla, dudağın uçuklar. 9. yüzyılda araplar o denli parlak bir kültürel yaşama kavuştularsa bedavadan mı oldu sanıyorsun? 

4. ama batılılar: peki, diyelim ki son iki yüzyılda müslümanlar durmadan dayak yiyor, onlara da yazık, günah. peki ama bunun 7. yahut 9. yüzyılda olanlarla ne ilgisi var? bugün dayak yiyorlar diye, geçmişteki soygunu ve onun üzerine kurulmuş soygun ideolojisini yok mu sayacağız? 

5. hz. muhammed'in öz hakiki islam'ını emevilerle abbasiler bozdu: hikâyedir. kaç defa yazdım, anlattım. gerek kuran'ın nihai metni, gerekse onlarsız kuran metninin hiçbir anlam ifade etmeyeceği biyografi ve hukuk çerçevesi, emevi ve abbasi devrinde şekillenmiştir. muhammed'in mesajını, eğer gerçekten muhammed'in ise, ancak emevi ve abbasi kaynaklarından öğrenebiliyoruz. siyeri, hadisi, tabakatı ve fıkıh mezheplerini çıkar, geriye islam kalmaz, hava kalır. m 632-800 arasında gerçekleşen islam fethi, tarihin en büyük siyasi devrimlerinden ve en müthiş iktidar kaymalarından biridir. tastamam bu zaman aralığında şekillenen islam dinini, bu muazzam siyasi-sosyal olaya bir ideolojik, ahlaki ve mitolojik kılıf uydurma hadisesi olarak oku. bak nasıl aydınlanıyor her taraf.

7.07.2022

özgürlük

sevan nişanyan

bundan yüzlerce yıl önce allah'la kontak kurduğunu iddia edip bundan siyasi, mali ve cinsel menfaat temin etmiş bir arap lideriyle dalga geçmek nefret suçu değildir. "ifade özgürlüğü" denilen şeyin, adeta anaokulu seviyesindeki bir test örneğidir.

kamuya mal olmuş ve uzun zaman önce ölmüş şahısları alay ve aşağılamadan koruyan herhangi bir hukuk ilkesi düşünülemez. jül sezar'a laf sokabiliyorsan muhammed veya isa'ya da sokabilmen gerekir. kişilerin bundan dolayı alınıp gocunmaları sadece kendilerini ilgilendirir. ahmet yahut mehmet gocunacak diye kimse hakikatleri söylemekten alıkonamaz. gocunma olgusundan bir hak doğmaz.

akıl, acımasız bir sürücüdür. aklın egemenliğine boyun eğen kişi, onun kendini sürüklediği yerlere gitmemezlik edemez. hakikatin tek ve alışıldık cephesiyle yetinemez. tutarlılığın, ancak dürüstlükten taviz vererek kazanılan bir erdem olduğunu bilir. "ben hakikati buldum, başka soru sormayacağım" diyen insan, aklıyla birlikte vicdanını uykuya yatırmış olandır.

düşüncesinin değişmeyen ekseni özgürlüktür. gençliğinde, ihtilalin verdiği sarhoşlukla, toplumun ortak iradesine dayalı kolektif bir özgürlüğü hayal eder. 28 yaşına gelmeden o rüyadan uyanır. tek gerçek özgürlüğün, kişinin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalma özgürlüğü olduğunu anlar. toplumsal örgütlenmenin tek meşru hedefi, siyasi tercihlerin tek geçerli kriteri budur. içinde yaşadığın düzen, hakikati arayan ve bulduğuyla yetinmeyen insanlara kapılar açıyor mu? onlara cesaret ve güven veriyor mu? veriyorsa iyidir, vermiyorsa kötüdür. az veriyorsa az iyidir, çok veriyorsa çok iyidir. bu kadar basit.

21.06.2022

muhammed vs. nişanyan

sevan nişanyan

22 eylül 2012 tarihli nefret suçları yazım için çeşitli kentlerde ondan fazla mahkemede dava açıldı. 6 mayısta selçuk sulh cezada talimatla yapılan duruşmada her üç dava için aşağıdaki ifadeyi verdim. hakim, kâtip ve mübaşir gülmemek için canhıraş çaba gösterdiler. 

sanık ifadesi 

muhammed adlı şahıs, kâinatın yaratıcısı olan yüce tanrı ile, neuzubillahi teala, iletişim kurduğunu ve ondan bir kitap aldığını iddia etmiştir. benim vicdanî ve dinî kanaatime göre bu davranış küfürdür ve küfürlerin en büyüğüdür. buna rağmen ben muhammed adlı şahıstan ve onun övücülerinden şikâyetçi değilim. herkes, başkasının haklarına tecavüz etmedikçe, dilediği yanlışa inanma ve dilediği hurafeyi hakikat sayma hakkına sahiptir. adı geçen şahıs, haşa sümme haşa, kâinatın yaratıcısı ile girmiş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, daha önce silik bir tüccar iken, kısa sürede bütün arabistan'ı kapsayan siyasi egemenliğe kavuşmuş, aynı zamanda 30.000 kişilik ordular sevk edecek mali kaynakları elde etmiştir. yine "peygamberlik" iddiasına istinaden, hadis ve siyer kaynaklarının bildirdiğine göre, toplam en az on bir eş ve iki nikâhsız cariyeye sahip olmuştur. dolayısıyla, adı geçen şahsın tanrı ile kurmuş olduğunu iddia ettiği iletişim sayesinde, siyasi, mali ve cinsel menfaat elde ettiği, aksi iddia edilemeyecek bir tarihî olgudur.

menfaat elde etmek suç değildir; ahlaken her zaman ayıplanan bir davranış da değildir. dolayısıyla, muhammed adlı şahsın "peygamberlik" iddia ederek menfaat elde ettiğini söylemek, ona suç veya ahlak dışı bir davranış isnat etmek anlamına gelmez. ahlaki yargılardan bağımsız bir tarihi olguyu ifade eder. buna rağmen ben, bazı insanları rahatsız edebileceğini düşünerek, iddia konusu yazımda bu tarihi olguları ileri sürmedim. muhammed adlı şahıs şöyledir veya böyledir gibi bir ifadeden dikkatle kaçındım. ancak, eğer muhammed'e ilişkin bu olguları ifade etmek isteyenler varsa, bunun onların en doğal hakkı olduğunu ve bu hakkın tecavüzkâr kişi ve zümrelere karşı kamu eliyle korunması gerektiğini belirttim. bunun aksini iddia edenlerin, temel hukuk terbiyesinden yoksun cahil kişiler olduğu kanısındayım.

tarihi ve hukuki olguları söylemek, birtakım kişilerin duygularının veya önyargılarının incinmesine yol açabilir. bu üzücüdür. ancak bundan hukuki anlamda bir zarar veya bir hak türetmenin, medeni bir hukuk sisteminde, mümkün olamayacağı kanaatindeyim. olguları söyleme hakkını birtakım kişilerin hisli duygularını incitmeme şartına bağlamakla elde edilebilecek herhangi bir kamu yararı bulunduğunu da tahmin etmiyorum.

ben, 7. yüzyılda yaşamış bir zat olan muhammed'in peygamber olduğuna, yani tanrı ile şöyle veya böyle bir iletişimi olduğuna inanmıyorum.

allah diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. herhangi bir kişinin allah'tan özel vahiy alma iddiasının absürd bir iddia olduğunu düşünüyorum böyle bir şeyin. yani esas akla, mantığa, hatta tanrı fikrine hakaret olan budur. evrenin yaratıcısı olduğu söylenen tanrı benle bir dağ başında görüştü ve bana bir kitap verdi demek bana absürd bir fikir geliyor.

bugün ve burada, benim muhataplarım arasında, epey bir kesim, bir: muhammed'i hakikatin ve ahlakın mutlak referansı sayıyor; iki: daha vahimi, insanları "bizler" ve "ötekiler" olarak ayırmak için muhammed'e itaati baz alıyor; en ötekisever ve en empatici olanlar dahi bunu yapıyor; üç: en vahimi, o referansı reddeden veya aleyhinde argüman serdedenleri, kâh şiddet diliyle, kâh alınganlık ve duygusallık diliyle susturmaya çalışıyor. mesele bu. davam 1400 sene önce ölmüş gitmiş bir adamla değil, bu arkadaşlarla.

17.06.2022

ağır kitap

sevan nişanyan

bir yerde ne kadar çok bayrak sallıyorlarsa bilin ki saklayacak o kadar çok şeyleri vardır.

avam ahlakının ağzı kalabalık savunucuları her zaman en büyük alçaklıkların, en tarife sığmaz zulümlerin müsebbibidir.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür.

bu kadar zulmün olduğu bir dünyada o tanrı eğer varsa ya acizdir, ya umursamazdır ya da zalimdir.

"zevk" deyince sadece yiyip içip para harcamayı anlayan insanları hep çok zavallı buldum. zevke daldıkları için değil, gerçek zevkin ne olduğunu bilmedikleri için.

ben gençliğimde devrimciydim. şimdi devrimin iyi bir şey olmadığı kanaatine vardım, zamanla tabi. büyük ümitlerle yapılan devrimlerin hiçbiri iyi sonuç vermemiştir tarihte. ne fransız devrimi, ne rus devrimi, ne iran devrimi, bunların hiçbiri iyi sonuç vermemiştir. bir toplumda otorite çöktüğü zaman, ortak birtakım değerler çöktüğü zaman, insanlar sokakta birbirlerini kesmeye başladığı zaman, o toplumda tekrar düzenin kurulması çok büyük acılar pahasına olur. şöyle söyleyeyim: her lenin'in arkasından bir stalin gelir.

nihal atsız türk nazizminin fikir önderidir. alparslan türkeş'i ve mhp'yi doğuran adamdır. bozkurtlar efsanesini kamuoyuna mal eden, kürşad adını icat eden, ermenilerin yok edilmesini teorik düzeyde savunan kişidir. alman ajanı olduğu rivayet edilir.

çoğunluk zorbalığının olduğu yerde azınlık olmak faydalı bir koltuk değneğidir, ayakta durma gücü verir insana.

türkiye'de biliyorsunuz, mantıklı olan şeyleri, aklı selimin gereği olan şeyleri sonsuza kadar erteleyip çürütmek devlet geleneğidir.

sabiha gökçen meselesini elbette duydunuz. yetimhaneden alınmış bir ermeni kızıdır. tartışacak bir yanı yok, akrabaları var hayatta.

halkın kendi geçmişine dair anlattığı her şey -hele kulağa ve ruha iyi geliyorsa- kesinlikle yalandır.

"topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır. "ahireti düşün" de deme bana: ahiret hesabı gözeterek yapılan her şey mutlak bir ahlak yoksunluğunun işaretidir, "bedeli yoksa kılımı kıpırdatmam" diyen bencilliğin başka türlü söylenişidir. ayrıca vaktiyle kant okumuşuz, üçüncü kritik üstünde de haftalarca kafa patlatmışız. "güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir." diye kalmış aklımın bir köşesinde.

doğru olduğuna inandığınızı söyleyebildiğiniz sürece insan olursunuz.

devlet görevlileri "insan" olarak düşünme kapasitesini yitirmişlerdir. daha ziyade kapıkulu olarak, devlet adı verilen kötülük çarkının birer temsilcisi sıfatı ile olayları algılayabilirler.

vali ve kaymakamlar halen türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur, ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar.

yunan ve ermeni harplerinde türk ordusunun verdiği şehit sayısı resmi rakama göre 9177. aynı dönemde asker kaçağı ya da "vatan haini" olduğu gerekçesiyle istiklal mahkemelerince idam edilenlerin sayısı da 9000 civarında tahmin ediliyor. yani milli mücadelede türk ordusu yunan ve ermeni'ye karşı savaştığı kadar türk halkına karşı da savaşmış. hangi iman, hangi serhat? peki, sonradan "kurtuluş savaşı" adını taktıkları milli mücadele neydi? "emperyalizm"e karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne? bir, mal kavgasıydı. iki, iktidar kavgasıydı. üç, islam kavgasıydı. o kadar.

ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir.

islamiyetin tüm diğer tek tanrılı dinler gibi gerçeğe dayanmayan bir din olduğu kanısındayım. çağı geçmiş ve gerçeğe tekabül etmeyen hurafeler üzerine kurulu bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bunu eleştirmeyi ise bir görev sayıyorum.

yahudiler, ilim, sanat, erdem ve zekâ bakımından dünyanın seçkin milletlerinden biridir.

toplum her zaman dinamizm ve denge unsurlarını eş ölçüde gözetmek zorundadır. türkiye'de eksik olan şey dinamizmdir. türkiye'de eksik olan şey özgür düşüncedir, değişik düşüncedir. insanları ve toplumu bir adım ileri götürecek özgün düşüncedir.

aklı başında insanlar, öncü ve deli olanları kritik anlarda daima akıl ve itidal yoluna davet etmişlerdir. değişmez kaderdir. aklı başında olanların dediği olsaydı bugün halâ atalarımız gibi taş devrinde yaşıyor olurduk.

hayat, bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetlidir.

selçuk kapalı cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın. acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. illa bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. kendinle yüzleşemezsin.

kötülük dediğin şey, insanın korkudan ya da çaresizlikten sığındığı bir zırhtır.

bilginin artması bilinmeyeni azaltmaz; tam tersine artırır. bilgi dairesinin çapı büyüdükçe, bilinmeyenin hududu genişler. denize ne kadar açılırsan, denizin büyüklüğünü o kadar kavrarsın. cahil, bildiğini zanneder. bilen, bilmediğini bilir. cahil, bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zannedendir. bilmenin şartı, bilmediğini itiraf etmektir. bilmediğini bilen, öğrenir. bilmediğini itiraf edemeyen, cahilliğe mahkûmdur. bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zanneden, cahilliğe mahkûmdur.

"lanet olsun, ne işim var bu memlekette?" duygusu türkiye'de yaşayan herkesin dönem dönem kalbinden geçen bir duygudur. türkiye zor bir yer, insanı köreltir, farklı olana acımaz. insanları birbirinin ayağından tutup zorla aşağı çekmeyi spor saydığı bir ülkedir. türkiye'de yaşayıp da "acaba burada yaşamakla doğru mu yapıyorum?" sorusunu kendine sormamış kimse yoktur.

her tanıştığın insan senin için bir var oluş alternatifidir. dolayısıyla her kaybettiğin insan senin hayatından bir şeylerin eksilmesi anlamına gelir.

uzun vadede türkiye'nin fırat'ın doğusunu kaybedeceğini düşünüyorum.

fuhuş sektörü özellikle türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki, ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

"medeniyet" ve barbarizm konusunda net bir ders oldu bana israil/filistin. dünyanın hiçbir yerinde ikisinin farkını bu kadar keskin ve acıtıcı bir şekilde görmemiştim. altı-yedi filistin kentini arka sokaklarına kadar gezdim. önceden az da olsa bir sempatim vardı; izi kalmadı. bahanesi ne olursa olsun ve başlarına ne gelmiş olursa olsun, akıldan, emekten, hakikatten ve güzellikten bu derece kopmuş bir topluma saygım yok. nokta.

feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir. feminizm faşist ideolojinin bir şubesidir.

belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.

bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.

küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

barış mutlak bir değer değildir. zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. gerekirse adam da öldürülür.

başkanlık sisteminin türkiye için en iyi sistem olacağını yirmi beş seneden beri savundum ve hâlâ savunurum. ama diyarbakır fatihi ve halep galibi bir erdoğan'ın rakipsiz egemenliğinden de, ne yalan söyleyeyim, ben korkarım.

türkiye'de liberalizm bir elit hareketidir.

ekşi sözlük ilk çıktığında muazzam bir fenomendi, türkçeye yeni bir ruh getirdi, müthiş bir yaratıcılık ve özgürlük rüzgârı estirdi. maalesef zamanla çapulcuların eline düştü. o kadar açılması yanlıştı belki de. şimdi peyderpey en ucuz televizyon kültürünün bir uzantısı olmaya doğru gidiyor. yazık.

bir insan neden ateist olur? aklın ve vicdanın sesini dinlediği için. yalana ve zorbalığa boyun eğmeyi onuruna yediremediği için.

adında "sol" olan bir partinin %1 barajını aşmasını hayal olarak görüyorum. bence vakit kaybı, enerji kaybı. hatta sorumsuzluk. memleketin siyasetinde söz sahibi olması gereken insanlar, boş işlerle uğraşıyor.

bireyin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalmasını teşvik eden siyasi sistemler ve siyasi akımlar iyidir. etmeyenler kötüdür. az edenler az iyidir, çok edenler çok iyidir.

"nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler.

türk yargısı köküne kadar çürümüştür. herhangi bir sosyal faydaya hizmet etmeyen bir zulüm ve zorbalık makinesine dönüşmüştür. bunu görmemek için ruhen ve aklen körleşmiş olmak gerekir.

din, insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

"konstantiniyye'yi alan asker ne kutlu askerdir" ne demek? konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. yağlı lokma. ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi? adamın kullandığı "kutlu" kavramını biri bana açıklasın. somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır? arabistan'da bugün adamın biri çıkıp "istanbul'u alan asker ne kutlu askerdir" dese tepkin ne olur?

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dört kelimede türkiye tarihinin özeti: yenikürtler > turanlar. karakilise > akmescit. sonra git, vikipedi'de köyün sayfasını oku. satır arasındadır bütün ipuçları. "köyün geçmişi hakkında bilgi yoktur, yakında bazı tarihi eserler bulunmaktadır" diye yazıyorsa, bil ki "eskiden köyün adı kilise milise bir şeymiş diyor yaşlılar, ama biz bunu hatırlamak istemiyoruz" demek istiyorlar.

türk kimliği, yüzyıllar sürmüş zorbalıkla sakatlanmış bir kimliktir. düzelmesi -eğer düzelirse- çok zaman alacak.

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

hrant dink cinayetine giden yolları manşetleriyle hürriyet gazetesi döşemişti.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

9.06.2022

islam

sevan nişanyan

islam'ın kuruluş yıllarına ait bildiğimiz her şey, hicretten 100 ila 200 yıl sonrasına ait resmi tarih mahsulüdür.

elimizdeki kaynaklar şöyle:

bir, kuran. muhammed'in çeşitli tarihlerde telaffuz ettiği birtakım mantralar, ölümünden yirmi ila otuz yıl sonra sözlü hafızaya istinaden yazıya dökülmüş. diyorlar. amma, elimizdeki en eski yazılı metin parçaları bu tarihe değil, muhammed'in ölümünden yaklaşık 90 yıl sonrasına ait. metnin osman zamanında şu veya bu yöntemle derlendiğine dair rivayetler ise ancak bir 90 yıl daha da sonra kaydedilmiş. hem üstelik, tesadüfe bak, "elimizdeki kuran aslı değil yanlış" diyen seslerin ayyuka çıktığı bir devirde kaydedilmiş, faydalı bir siyasi konjonktüre denk gelmiş. peki bu rivayetler yalan mı? zannetmem, bakınız bu yazının başı. ama süreçte hangi sivilceler temizlenmiş, hangi bulanıklıklar siyah beyaz edilmiş, hangi tuhaflıklar "hazret olsa olsa şunu kastetmiştir" hesabıyla editlenmiş, incelemeye değer bir mevzumuş gibi geliyor bana. m 629 yılına ait bir rum propaganda risalesinin tartışmasını "vahiy" diye kabul eden bir derlemenin saf ve bakir bir aktarım metni olduğuna kimse inandıramaz beni.

iki, hadis. peygambere atfedilen sözler derlemesi, hepsi 30 bin tane kadar. hicretin 150 küsuruncu yılında derlenmeye başlamış, ama elimizdeki büyük koleksiyonlar hicri 220 ila 250 yıllarına ait. yalanı var mı? vardır belki, bazı hadisler 3. yüzyılın siyasi ve hukuki tartışmalarına kuşku uyandıracak ölçüde "cuk oturuyor". nitekim kendi çağında da her birinin otantikliği sorgulanmış. kuşkuları gidermek için hayret edilecek ölçüde – hatta bugünün türkiye'sinin entelektüel seviyesini birkaç gömlek aşan bir ölçüde – sofistike bir analiz ve eleştiri mekanizması kurulmuş. bu mekanizmanın sistemli bir bias, bir tür ışık kırılması doğurmuş olması mümkün, hatta muhtemel. ama saf palavraya çok geçit vermiş olabileceğini sanmam.

üç, siyer. peygamberin biyografisine dair bildiğimiz hemen her şey taberi'nin tarih'inden geliyor, hicri 270 küsur yılında yazılmış.77 taberi anlatısının esas kaynağı ibn ishak, h 150 civarında ölmüş, yıllarca medine'de kalıp peygambere dair anekdotlar toplamış, çoğunu bu işin piri sayılan ibn şihab'dan (ö. h 120) aktarmış, o zat-ı muhterem de peygamberi tanıyanların rahlesinde ders gören urve b. züheyr'den (ö. h 90) feyiz almış. ama bunların hiç birinin orijinali elimizde yok. taberi var. taberi ciddi ve titiz bir tarihçidir. herhangi çağ ve medeniyette yaşasa "büyük tarihçi" unvanını hakedecek biridir. delilsiz konuşmaz; yargı ile önyargının farkını bilir; muazzam bir analitik zekâsı vardır. yani yalan haber aktarmış olması zor. ama şu da basit bir gerçek ki, muhammed hakkında bugün ne biliyorsan taberi aktardığı için biliyorsun. aktarmadığı eğer varsa, onları bilmiyorsun. troçki eğer fotoğraftan silindiyse troçki'yi unut, geri getirmene imkân yok.

dört, hukuk. ebu hanife hicri 150'de, melik b. enes 180'de vefat etmiş. ama bugün bildiğimiz anlamda dört sünni mezhebinin şekillenmesi h 200 ila 250 döneminin eseri. hukuk muhafazakâr bir disiplindir; hangi hukukçuya sorsan yeni icat çıkardığını kabul etmez, var olan içtihatlardan akıl yürüttüğünü söyler. nitekim dört mezhebin dördü de öyle yapmış. müthiş bir kararlılıkla, kuran'dan, hadisten ve peygamberi tanımış olanların geleneğinden bir hukuk içtihatları sistemi türetmişler. "kafadan atmışlar" demek densizlik olur. ayrıca, diyen kişinin dönemin tartışmalarının kalitesinden habersiz olduğunu gösterir. ancak, dünyanın en eski medeniyet merkezlerine hâkim bir dünya imparatorluğunun hukuk sistemini arabistan'daki bir cemaat önderinin ad hoc uygulamalarından türetebileceğini düşünmek de, sanırım inandırıcılık sınırlarını zorlar.

özetle diyorum ki, islam dini dediğin şey hicreti izleyen 200 küsur yılda şekillenmiş, abbasi devletinde billurlaşmış bir resmi tarih öğretisidir. hicri 0 yılı hakkında, bağdat'ın prizmasından geçmemiş olan hiçbir şey bilmiyorsun. bilmene de imkân yok. "nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler. misal: cumhuriyetin kurucusu da, kendi çağdaşları için, kısa boylu, tiz sesli bir politikacıydı. hayat boyu "hazretin yarın ayağı kaysa ne olur ve bizim başımıza ne gelir" hesabıyla yaşadılar. peygamberlik mertebesine ulaşması resmi tarih'in başarısıdır. öbürü de o hesap. 

o halde sorulacak olan esas ilginç soru şudur. hicreti izleyen 200 yılda bir menkıbe, bir kahraman, bir kitap ve bir din üretirken esas dertleri neydi? hangi kaygılarla hareket ettiler? hangi – siyasi, sosyal, ideolojik, felsefi – problemi çözmeye çalıştılar? neden böyle bir anlatıya gerek duydular? daha net soralım. babil'in, iran'ın, mısır'ın, şam'ın binlerce yıllık medeniyetinin varisi olan koca koca adamlar, neden arabistan çölündeki birtakım çete savaşlarının hikâyesini tarihin merkezine oturtan bir anlatıyı kurguladılar? bak soruyu böyle sorunca ne kadar ilginçleşiyor konu.

15.05.2022

din

sevan nişanyan

din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

din vazgeçemeyeceğimiz bir olgudur, ortadan kaldırılması yahut da dine ihtiyaç kalmadı noktasına gelinmesi mümkün değildir. din insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir. bu felsefi, edebi, sanatsal ve sosyal bir alanda kaldığı sürece, anlam veremediğin birtakım şeylere – yani doğumdu, ölümdü, haksızlıktı, kaderdi, evrendi gibi anlam veremediği şeylere – bir hikâye anlatarak, bir mite yaslayarak anlam verme çabası, insanlığın bugüne dek en değerli meyvelerinin bir bölümünü vermesine vesile olan bir davranış biçimidir.

bunlarınki din değil ki, bunlarınki putperestlik, dinin sosyal iktidar aracı haline getirilmesi. empoze edilmeye çalışılması. benim mitlerime inanmazsan senin kafanı keserim, sustururum, ayıplarım diyen bir yaklaşım. bu çok tehlikeli bir şeydir, bununla her ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesi gerekir, bunun engellenmesi gerekir. maalesef bütün dünyada, özellikle islam dünyasında ve islam dünyasının göçmen kesimlerinde, yani kendi yurtlarından ayrılıp başka ülkelere giden kesimlerinde bu iş çığırından çıkmış bir şarhoşluğa dönüşmektedir.

dinin bir zorbalık unsuru olarak kullanılmasıyla mücadele etmek gerekir. ki bu mahkemenin kararı zorbalık unsuru haline getirilen dinin son derece tipik bir örneğidir.

peki itirazımız ne? üç tane. bir. tanrı -daha doğrusu tek tanrı- fikri sakattır. rasyonel düşünceyi ciddiye alan birini bu devirde ikna etmesi mümkün değildir. kadir-i mutlak'ın günah ve zulüm karşısında aciz kalması absürd bir düşüncedir. kendi mutlak kudretine tabi olanlara kızıp onları orantısız güçle cezalandırması ahlaksız bir düşüncedir. o paradoksu çözmek için iki bin seneden beri döktürdükleri argümanları da toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz. "canım o da irrasyonel olsun, ne zararı var, insan yaşamı sırf akıl mı" diye soracaklardır. kanmayın. mesele felsefi tutarlılık meselesi değil, felsefi tutarlılıktan vazgeçmeyenleri harcama meselesidir. akılcı düşünceyi şiar edinenler isterse küçük bir azınlık olsun. manevi emsal ve öncü olma hakkını onlara tanımayan bir sistem kaç para eder? voltaire ve einstein'ı dışlayan, ama alabama'lı bir kasaba vaizini yahut aşağı güngören'in cahil şeyhini mutlak'ın sözcüsü sayabilen bir anlayıştan kime ne fayda gelir? hangi ufuk genişliği, hangi tecrübe zenginliği, hangi ruh cömertliği, hangi bilgelik o çorak topraklarda serpilebilir?

iki. kitaplar eskimiştir. interneti, ikinci dünya harbini, amerika'yı ve çin'i, matbaayı, insan hakları beyannamesini, profesyonel orduyu, ssk'yı, dna'yı ve organ naklini bilmeyen bir çağda bir cahil filistinli derviş ile bir cahil arabistanlı hocanın söylemiş olduğu sözlerden, ne kadar zorlarsan zorla, bugün için bir ahlak öğretisi çıkaramazsın. bugünün sorularına cevap bulamazsın. ha, vardır elbet orada da bir-iki hikmet incisi: sonuçta insanlığın ahlaki sorunlarının bir kısmı yeniyse, bir kısmı dünden beri var olan sorunlar. ama ona bakarsan sophokles'te de vardır hikmet incisi, karagöz ile hacivat'ta da. üç tane vasat amerikan filmi izlesen, kuran'ın toplamından fazla çıkaracak ahlak dersi bulursun.

üç. aidiyet ahlak bozar. hakikatin tekeli bizimkiler'e verilmiş ise, ötekiler, tanım gereği, hakikat dairesinin dışında kalırlar. kâfirdirler. tahammül edebilirsin, hoş görebilirsin, ama inanamazsın. hemen kılıcı alıp kafa kesmezsin belki, ama riyanın ve çifte standardın çürütücü zehrinden ruhunu kolay kolay arındıramazsın. yarın öbür gün kafa kesenler sahneye çıktığında da, onlara verecek güçlü bir cevabın olmaz. ama peygamberimiz onlara da fazla şey yapmayın demiş, liküm diniküm, kem küm…

o yüzden, sevdiklerini seven arkadaşlarımızı bazen incitme pahasına diyoruz ki, tuttuğunuz yol yol değildir. ufkunuzu kısmaktadır. hakikatin pek çok vechesinden, ve onlara dair birkaç şey bilen insanlardan, sizi soyutlamaktadır. sizi cehele ile aynı kaptan yemek yemeğe mahkum etmektedir. bugünün konularını anlamaktan aciz bırakmaktadır. kontrol edemeyeceğiniz bir öfkenin kollarına sizi teslim etmektedir. sorumsuzluktur. peki seviyorsun, anladık da, dünyayı bu kadar fakirleştirmeye hakkın yok ki?

9.05.2022

muhammed

sevan nişanyan

anlamak lazım bir yerde pek duyarlı, alıngan, hayal gücü zengin bir genç. yetim. zengin kadınla evlenince sesini duyurma imkânı buluyor. mekke'de sayıları az olmayan hristiyanlarla ve (belki daha az sayıda) yahudilerle temas ediyor. onların menkıbelerini seviyor. peygamberlerine özeniyor. bir tür quasi-ibrahimî öğretiyi yaymaya girişiyor. unutma ki o devirde yahudo-hristiyanlık, çağın "globalist" akımı. "bırak mekke'nin köhne tanrılarını" diyor. "istikbal kuzeydedir! dünya tek tanrıya gidiyor. uyan. oku."

bugün olsa avrupa birliği taraftarı olurdu, kuşkum yok. müritleri artıyor. çevresi büyüyor. dinî çoğulculuğuyla tanınan mekkelileri bile rahatsız etmeyi başarıyor. "oğlum" diyorlar, "senin tanrına itirazımız yok. bak, yahudilerin el-eloh'una bile kabemizde yer açtık. rahmetli dedenin yolundan gidip yahudilere özeniyorsun, anlayışımız sonsuz. (oğluna abdul-eloh adını vermişti o da.) ama sen de başkalarının inançlarına saygı göster."

laf anlatamayınca sürüyorlar. medine'ye sığınıyor. medine'de yahudiler egemen. dolayısıyla kendi zihniyetine daha uygun bir ortam bulduğunu sanıyor. yahudilere ittifak teklif ediyor. sünneti, kurbanı, domuz yasağını, kudüs'e secde etmeyi kabul ediyor. "ama" diyor, "ibrahim'in halefi ishak değil ismail'di. araptı. benim önderliğimi kabul edeceksiniz." yahudiler bir müddet tereddüt ettikten sonra reddediyorlar. şah mat!

projesi çıkmazdadır. yahudiler fena kazık atmıştır. global dünyanın peygamberi olma hayali ağır darbe yemiştir. o noktadan sonra artık bambaşka bir insandır. kaybedecek şeyi kalmamış bir kumarbazın yırtıcılığını sergiler. medine'yi yahudilerden temizler. ayakta kalmak için finansman gerektiğini anlar; banka soygunculuğuna başlayan dev-gençliler gibi, kervan soygunculuğuna girişir. 

mekkelilere karşı iki sürpriz zafer kazanınca cüreti artar. potu artırır: kendisine katılacak olanlara brüt kârdan %80 teklif eder. böyle cazip teklife kim direnebilir? az zamanda, arabistan'ın tüm servet avcıları yanındadır. kasaları dolup taşar. mısır tekfuru ile suriye hakimi, gücünden ürkerler. son günlerinde geriye dönüp içi sızlamış mıdır? fethi okyar'a "vaziyetimiz tam bir diktatörlük manzarasıdır." diye dert yanan atatürk gibi, pişmanlık belirtisi göstermiş midir? çadırında oturup arpa ekmeği yediği daha sade ve idealist günlerine özlem duymuş mudur? duymuştur elbette. insanoğlunun kalbi tek sesli değil ki? ama büyük handikapı, libidosudur.

insan belli bir yaştan sonra servetten de, ganimetten de gına getirebilir. işi haleflerine devredip çadırına çekilebilir. ama et tutkusu başka türlü bir ateştir. insanın aklını da, vicdanını da karartır, iradesini esir alır. altmışını geçmiş bir adam, kendisine yılda iki taze gelin getiren bir yoldan geri dönebilir miydi? zor.