isaac newton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isaac newton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

9.11.2018

iskenderiye kütüphanesi

carl sagan


tarihimizde, bundan önce parlak bir bilimsel uygarlık umudu yalnızca bir kez belirmişti. iyonya'daki uyanışın kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi iskenderiye kitaplığı'ydı.

bu kitaplıkta iki bin yıl önce antik çağın en parlak zihinleri matematik, fizik, biyoloji, astronomi, edebiyat, coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı. biz hâlâ o temeller üstüne bina kurmaktayız.

bu kitaplık, büyük iskender'in imparatorluğundaki mısır parselini devralan yunan kralları ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. m.ö. 3. yüzyılda kuruluşundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek eski dünyanın beyni ve kalbi iskenderiye kitaplığıydı.

iskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. tabii o zamanlar baskı makineleri yoktu. kitap pahalıydı. her bir kitap el yazmasıydı. kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandığı merkez durumundaydı.


tevrat bize iskenderiye kitaplığı'nda yapılan yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. krallardan ptolemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü yunanca yayımlanmış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka afrika, iran, hindistan, israil ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap almaya harcamışlardır.

iii. ptolemy euergetes sophokles'in, euripides'in ve aiskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarını atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. atinalılar için bu trajedilerin asılları büyük bir mirastı. tıpkı shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının ingiltere için büyük bir miras oluşu gibi. bu trajedilerin el yazmalarını atina'dan dışarıya çıkarmak istememişlerdi. fakat ptolemy büyük bir miktar parayı depozito olarak verince atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye razı oldular. ne var ki, ptolemy bu kağıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. depozitonun yanmasına razı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeveletti. buna içerleyen atinalıların kızgınlığı ancak ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarını vermesiyle birazcık yatıştı. bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir.

ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. bilimsel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. eratosthenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çizdi ve ispanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa hindistan'a varılabileceği görüşünü savundu.

hipparchus yıldızların varlığa kavuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya atan ilk kişiydi. yıldızların konum değiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve değişiklikleri saptayan da odur.

euclid'in geometri kitabından insanlık yirmi üç yüzyıldır yararlanıyor. bu yapıt kepler'in, newton'un ve einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. galenus'un yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, rönesans dönemine dek tıpta egemen görüşler olarak kabul edildi. daha nice örnekler sayılabilir.

iskenderiye batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenmeye gelirlerdi. herhangi bir gün limanına bakılacak olsa, tüccarları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkündü.

burası yunanlıların, mısırlıların, arapların, suriyelilerin, yahudilerin, perslerin, finikelilerin, nubyalıların, gallerin ve iberyalıların eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. belki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: bir ulustan değil, evrenden, kozmostan gelen herkes, bir başka deyişle, "evren ya da kozmos yurttaşlığı" anlamında kullanılıyordu.

mısır'ın büyük iskender'den sonraki yunan kralları öğrenim sorununu ciddiye alırlardı. yüzyıllar boyu bilimsel araştırmaya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı hazırladılar. iskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. botanik bahçesi, hayvanat bahçesi, kadavra inceleme odası, rasathanesi vardı. dinlenme saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonunu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi.

kitaplığın kalbi, kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. koleksiyon uzmanları dünyanın birçok kültür ve diline ait kitapları tararlardı. yabancı ülkelere adam gönderip kitaplıklardaki kitapları toptan satın alırlardı. iskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı. her biri elle yazılmış papirüs tomarı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bulunduğu sanılıyor. bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu.

bütün bu kitaplara acaba ne oldu? bunları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaplık kasten tahrip edildi. bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır. bazılarının da insanın içini burkan bölük pörçük parçaları. günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor, bir bilseniz! örneğin, kitaplığın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz sisamlı astronomi bilgini aristarchus'un kitabında, yerküremizin gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve onlar gibi güneş'in etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl daha beklemek zorunda kaldık. aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü, daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çarparsak, klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının trajedisini algılamaya başlayabiliriz.

çağdaş dünyamızın tohumları burada atılmıştır. bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? niçin batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve iskenderiye'deki yapıtların keşfedilip ortaya çıkarılması kristof kolomb ve kopernik dönemine kadar gecikti? bu sorulara yalın bir yanıt veremem. fakat şunu söyleyebilirim:

kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilim adamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının siyasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. yıldızların varlığı ve bu varlığın sürekliliği tartışılıyordu. oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı tartışılmıyordu. bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. kentteki halkın çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu.

makineler ve buhar teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilmesinde uygulanıyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralların eğlendirilmesinde kullanılıyordu. bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkı özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. antik çağın bilimsel çalışmalarından halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. ve sonunda halk güruhu kitaplığı yakmaya geldiğinde onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

iskenderiye kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan theophrastus, "kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır." diye yazmıştı.

atomların yıldızların göbeğinde üretildiği, her saniye binlerce güneşin varlığa kavuştuğu, yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı, biyolojik evrim harcının samanyolu'ndaki bir yıldızın patlamasından üretildiği, bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir evrende yaşıyoruz. kuasarların, kuarkların, kar yaprakçıklarının ve ateş böceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin, başka evrenlerin, radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre dışı uygarlıkların bulunabileceği bir kozmostayız.

batıl inançların ve sahte bilimin insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır.

doğanın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hayranlık duygumuzu kamçılıyor. theophrastus haklıymış. gerçek evrenden korkanlar, ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar, kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacaklardır. dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlardır bunlar. oysa kozmosun dokusunu ve yapısını keşfetme cesaretini gösterenler, kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile onun en derin gizlerine inebileceklerdir.

yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. insanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu insanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: çünkü belli bir işleve sahiptir. mükemmelleşmiş değildir; bir araçtır sonuçta. yanlış kullanılabilir. ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: kendi kendini düzeltebilen, çalışan ve her konuya yatkın. iki kurala sahiptir. birincisi: kutsal kabul ettiği gerçek yoktur. her öneri eleştirerek incelenmelidir. tepeden inme, otoriter savlar değersizdir. ikincisi: olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi gereksiz kılar.

hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

9.10.2016

bilim

howard gardner: dikkatli bir betimlemeden insan çok şey öğrenebilir.

joseph le doux: kendinizi bulmanız için hiçbir zaman çok geç değildir. kırk yıl sonra hala gitarda kendimi bulmaya çalışıyorum.

ray kurzweil: doğru bir fikrin gücü, aşılmaz gibi görünen bir sorunu her zaman alt edecektir.

j. doyne farmer: bilim hem evrensel bir inanç sistemidir hem de gündelik sorunları çözmenin bir yoludur.

steven strogatz: bazı insanlar bütün hayatlarını gerçekten ne yapmak istediklerini hiç bilmeden geçiriyorlar.

v.s. ramachandran: bilimle şiirin ortak noktaları çoğumuzun sandığından daha fazladır; her iki girişim de en aykırı düşünceleri yan yana getirmeyi ve dünyaya biraz romantik bir gözle bakmayı gerektirir.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

newton: büyük hakikat okyanusu karşımda keşfedilmemiş halde dururken, deniz kıyısında oynayan, ara sıra daha düzgün bir çakıl ya da olağandan daha güzel bir deniz kabuğu arayarak kendimi oyalayan bir çocuğa benzer gibiyim.

matt ridley: bilim adamları gerçeklerle ilgilenmezler. onlar bilgisizliği severler. onun içini oyar, onu yer, ona saldırırlar -hangi eğretilemeyi canınız istiyorsa onu seçin- bunu yaparken de durmadan daha fazla bilgisizlik keşfederler.

25.07.2011

newton

stephen hawking

isaac newton hoş bir adam değildi. diğer akademi üyeleriyle ilişkileri çok kötü idi ve yaşamının son bölümleri ateşli anlaşmazlıklarla geçmişti.

"principia mathematica" -kuşkusuz fizik alanında yazılmış en etkili kitaptır- yayımlandıktan sonra şöhreti halkın gözünde hızla yükseldi. kraliyet derneği'ne [royal society] başkan olarak atandı ve şövalyelik nişanı verilen ilk bilim adamı oldu.

newton kısa bir süre sonra, kendisine principia için çok gerekli verileri sağlayan ama şimdi istediği bilgileri vermeyen kraliyet gökbilimcisi john flamsteed ile çatıştı. newton hayır diye bir yanıt kabul etmezdi. kendisinin kraliyet gözlemevinin yönetici kadrosuna atanmasını sağladı ve verilerin derhal basılması için zorlamaya başladı. en sonunda, flamsteed'in çalışmalarına el konup bu çalışmaların flamsteed'in ölümcül düşmanı edmond halley tarafından basıma hazırlanmasını sağladı. flamsteed bunun üzerine mahkemeye başvurdu ve çalınmış çalışmalarının dağıtımını engelleyecek mahkeme kararını tam zamanında çıkardı. öfkelenen newton, öcünü, principia'nın sonraki basımlarında flamsteed'e ait referansların hepsini sırasıyla çıkartarak aldı.

alman filozof gottrieb leibniz ile daha da ciddi bir anlaşmazlıkları vardı. leibniz ve newton'ın her ikisi de birbirinden bağımsız olarak modern fiziğin büyük ölçüde temeli olan "calculus" denen bir matematik dalını geliştirmişlerdi. newton'ın bu yöntemi leibniz'den yıllar önce bulduğunu şimdi biliyorsak da bu çalışmasını newton çok daha sonra bastırmıştı. iki tarafı da savunan bilimcilerle birlikte, kimin birinci olduğuna ilişkin korkunç bir patırtı kopmaktaydı. işin garip tarafı, newton'ı savunuyor görünen yazıların çoğu newton'ın kendisi tarafından kaleme alınmış ve arkadaşlarının adlarıyla yayımlanmıştı. kavga büyürken, leibniz anlaşmazlığın çözümlenmesi için kraliyet derneği'ne başvurma hatasını yaptı.

newton, başkan olarak, araştırma için "tarafsız" bir komite atadı, tesadüfen tamamen arkadaşlarından oluşan. bununla da kalmayıp komitenin raporunu kendisi yazdı ve leibniz'i eser hırsızlığıyla suçlayarak bu raporu kraliyet derneği tarafından bastırdı. bununla da yetinmedi, bu raporu konu alan bir yazıyı da kraliyet derneği'nin yayın organında isimsiz olarak yayımladı. leibniz'in ölümünden sonra, newton'ın "leibniz'in kalbini kırmaktan" büyük bir zevk aldığını açıkladığı söylenir.

bu iki anlaşmazlık sırasında newton cambridge'i ve akademik dünyayı zaten terk etmişti. önce cambridge'de, sonra parlamentoda antikatolik politikaya katıldı ve en sonunda kazançlı bir iş olan kraliyet darphanesi müdürlüğü'ne getirildi. yeteneklerini, burada sahtekarlığa karşı toplumca daha kabul edilebilir biçimde, sahte para basmaya karşı büyük bir kampanyaya önderlik ederek ve hatta birkaç kişiyi darağacına göndererek kullandı.

13.07.2010

zamanın kısa tarihi #2

stephen hawking

1865'te maxwell, o güne de elektrik ve manyetik kuvvetleri tanımlayan parça parça kuramları birleştirmeyi başardı. ona göre birleşik elektromanyetik alanda dalgaya benzer çırpıntılar -radyo dalgaları, mikrodalgalar ve kızılötesi ışınlar- vardı ve bunlar durgun suda yayılan halkalar gibi sabit bir hızla ilerliyordu.

1887'de michelson ve morley, yaptıkları deneyde, ışığın dünyanın devinimi yönündeki hızıyla bu devinime dik açılardaki hızının tıpatıp aynı olduğunu ortaya koydular.

1900'de planck; ışık, röntgen ışınları ve öteki dalgaların herhangi bir sıklıkta değil de ancak tanecikler diye adlandırdığı belli paketlerle yayılabileceğini öne sürdü. ayrıca, her taneciğin dalgaların frekansı yükseldikçe artan belli bir enerjisi vardı. 

1905'te einstein, e=mc2 ["e" enerji, "m" kütle ve "c" ışık hızı] ile özetlenen kütle-enerji eşdeğerliği ve hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidemeyeceğini belirten görelilik kuramı yasasını ortaya koydu. buna göre, enerji ve kütlenin eşdeğerliği nedeniyle, deviniminden ötürü enerji kazanan bir nesnenin kütlesi artar ve hızını artırmak zorlaşır. bu etki ancak ışık hızına yakın hızlarda devinen nesnelerde belirgindir. bir nesnenin hızı ışık hızına yaklaştıkça kütlesi o denli artar ki, hızını bir dirhem daha artırabilmek için çok büyük bir enerji gerekir. ışık hızına ise hiçbir zaman erişemez; çünkü ışık hızında kütlesinin sonsuz olması gerekir ve kütle-enerji eşdeğerliğine göre de sonsuz enerji almış olmalıdır. ancak ışık ya da gerçek kütlesi olmayan benzeri dalgalar ışık hızında gidebilir.

hawking: bu yüzyılın başlarında, atomların güneş etrafında dönen gezegenler gibi, artı elektrik yüklü bir çekirdek etrafında dönen eksi elektrik yüklü elektronlardan oluştuğu düşünülüyordu. güneş ve gezegenler arasındaki kütlesel çekim kuvvetleri nasıl gezegenleri yörüngede tutuyorsa, artı ve eksi yüklerin arasındaki çekimin de elektronları yörüngede tuttuğu sanılıyordu. bu düşüncenin sorunu, elektronların enerji yitirerek sarmal bir yörüngede alçalıp çekirdeğin üzerine düşmesinin gerekmesiydi. bu da atomun ve dolayısıyla tüm maddelerin çökerek büyük bir hızla müthiş bir yoğunluk durumuna geleceği demekti.

1913'te bohr, elektronların çekirdekten herhangi bir uzaklıkta değil de önceden saptanmış belli uzaklıklarda yörüngede kalabileceklerini ortaya attı. belli bir uzaklıkta ancak bir ya da iki elektronun dönebileceği varsayılırsa, bu, atomun çökmesi sorununu çözmüş olurdu; çünkü elektronlar olsa olsa çekirdeğe en yakın olan en az enerjili yörüngeyi dolduracak kadar alçalabileceklerdi. 

1915'te einstein, ortaya koyduğu genel görelilik kuramıyla, dünya gibi büyük bir kütle yakınında zamanın daha yavaş geçer gibi gözükeceği öngörüsünde bulundu. bunun nedeni, ışığın enerjisi ve frekansı arasındaki bağıntıdır; enerji arttıkça frekans da yükselir. ışık dünyanın çekim alanından uzaklaştıkça enerji yitirir ve frekansı alçalır. böylece, bir dalga tepesinden ötekine olan uzaklık artar. yukarıdan bakan birine göre, aşağıdaki olaylar daha yavaş gelişmektedir.

newton'ın devinim yasaları uzayda mutlak konum düşüncesine son verdi. görelilik kuramı ise mutlak zamanı çöpe attı. bunun yerine herkesin, nerede olduğuna ve nasıl devindiğine bağlı olarak işleyen kendi özel zaman ölçüsü olduğunu ortaya koydu.

friedmann 1920'lerde einstein'ın genel görelilik kuramını tam olarak değerlendirdi ve evrenin genişlemekte olduğu sonucunu çıkardı. oysa einstein evrenin statik olduğundan emindi. kendi görelilik kuramının, evrenin statik olmadığı sonucunu çıkarmasını görmezden gelmişti. friedmann, hangi yöne bakarsak bakalım evrenin aynı görüneceği ve evreni başka herhangi bir noktadan gözlemlerken de bunun doğru olacağını öngördü.

evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılması 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir.

friedmann üç ayrı evren modeli geliştirdi. genişleyen ve büzülen birinci tür modelde uzay, dünyanın yüzeyi gibi kendi üstüne kapanık olduğu için sonlu boyuttadır. sonsuza dek genişleyen ikinci tür modelde uzay daha değişik bir biçimde bir semer gibi bükülüdür. kritik hızla genişleyen üçüncü modelde evren düzdür ve bu yüzden yine sonsuzdur.

evren sonunda genişlemeyi durdurup büzülmeye mi başlayacak yoksa sonsuza dek genişleyecek mi? bunu anlamak için evrenin şimdiki genişleme hızını ve ortalama yoğunluğunu bilmeliyiz. eğer yoğunluk genişleme hızıyla belirlenen kritik bir değerin altındaysa çekim kuvveti genişlemeyi durdurmak için güçsüz kalacaktır. eğer yoğunluk kritik değerin üstündeyse çekim kuvveti gelecekte evrenin genişlemesini durdurup çökmesine neden olacaktır.

1924'te hubble, yıldız kümemizin evrendeki tek galaksi olmadığını gösterdi. hubble dokuz ayrı yıldız kümesinin uzaklığını hesapladı. bugün biliyoruz ki bizim kümemiz, her biri yüz bin milyon yıldız içeren yüz bin milyon yıldız kümesinden yalnızca bir tanesidir. güneş ise sarmal yıldız kollarından bir tanesinin iç kenarına yakın, sıradan, orta büyüklükte, sarı renkte bir yıldızdır.

1925'te pauli, bugün kendi adıyla anılan, evrendeki madde parçacıklarının dışlama ilkesini buldu. buna göre iki benzer parçacık aynı duruma sahip olamazlar; yani belirsizlik ilkesinin tanımladığı sınırlar içinde hem aynı konumda hem de aynı hızda bulunamazlar. dışlama ilkesi, madde parçacıklarının neden çok yoğun bir konuma çökmediklerini açıkladığı için çok önemlidir. çünkü eğer madde parçacıkları birbirine çok yakın konumdalarsa, aynı hıza sahip olamayacakları için aynı durumda uzun süre kalamayacaklardır.

17.06.2010

zamanın kısa tarihi #1

stephen hawking

bilimin nihai amacı, tüm evreni açıklayan tek bir kuram ortaya koymaktır.

aristo, dünya'nın durağan olduğunu; güneş'in, ay'ın, gezegenlerin ve yıldızların da onun etrafında dairesel devinimlerde bulunduğunu sanıyordu. bu düşünce ikinci yüzyılda ptolemy tarafından geliştirilerek kapsamlı bir gökbilimsel model içine oturtuldu.

1514'te copernicus yeni bir model geliştirdi. buna göre güneş merkezde durağan olmak üzere, dünya ve gezegenler onun çevresinde dairesel yörüngelerde dönmekteydiler.

1609'da galileo, yaptığı gözlemlerle her şeyin dünya'nın çevresinde dönmediğini ortaya koydu. bu arada kepler gezegenlerin dairesel değil elips biçiminde yörüngeler izlediklerini öne sürdü.

1676'da roemer, jupiter'in uydularının hareketlerini gözlemleyerek ışığın sonlu ama büyük bir hızla gittiğini ilk defa ortaya koydu.

1687'de newton, evrendeki her cismin, öteki her cisimce, cisimlerin kütleleri ve yakınlıklarıyla orantılı bir kuvvetle çekildiğine ilişkin evrensel bir çekim yasası öne sürdü. böylece kütlesel çekimin, ay'ın dünya'nın çevresinde eliptik yörüngelerde dönmesine neden olduğunu gösterdi.

18. yüzyılın sonlarında herschel, sayısız yıldızın konumlarını ve bize olan uzaklıklarını katalogladı. güneş'e en yakın yıldız olan proxima centauri, ona dört ışık yılı uzaklıktadır. dünya'ya en yakın yıldız olan güneş ise sadece sekiz ışık dakikası uzaklıktadır. 

19. yüzyılın başında laplace, bilimsel kuramların, özellikle newton'ın çekim yasasının başarısının etkisiyle, evrenin tümüyle belirlenir olduğu savını ortaya attı. öyle bir bilimsel yasalar takımı olmalıydı ki, yalnızca bir an için evrenin tümünün durumunu bilirsek evrende olup bitecek her şeyi hesaplayabilirdik.

1803'te dalton, kimyasal bileşiklerin her zaman belli oranlarda gerçekleşmesinin, atomların molekül denen birimleri oluşturmak üzere bir araya gelmesiyle açıklanabileceğine işaret etti. einstein da 1905'te, sıvılardaki küçük toz parçacıklarının brown devinimi olarak bilinen düzensiz ve gelişigüzel hareketlerinin, sıvı moleküllerinin toz parçacıkları ile çarpışmasından doğabileceğini belirtecekti.

4.03.2010

bir bilimadamının romanı

oğuz atay

"iyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur."

newton: başkalarından daha ilerisini görebiliyorsam, bunu, devlerin sırtına çıkmama borçluyum.

"düşünmek, en çok enerji kullanılmasını gerektiren fiziksel bir olaydır. bu enerjiyi bulamadığı için veya kullanma külfetine doğuştan istekli olmayan insan yavrusu ise, böyle bir işe karşı daima tembellik içindedir. her fırsatta ondan kaçmanın yolunu bulur. onun için, düşünme sporu ile bu işe alıştırılması ve düşünme sanatını öğrenmesi gereklidir."

"herkes hafızasından, hafızasının zayıf olduğundan kolaylıkla şikayet eder; fakat asla zekasından yakınmaz. bilmez ki hafıza, zekanın bir unsurudur."

"belirli problemleri çözebilmek için elbette belirli bilgileri öğrenmek gereklidir; fakat bence önemli olan, asıl güçlük, problemleri kurmaktır. çoğumuz, problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız."

"basit ve açık fikir, daima muğlak ve karışık fikre galip gelmiştir. basit çözümler aynı zamanda güzeldir."

henry ford: düşünmeye mecbur kalmak bir kimse için en büyük cezadır.

derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

belirli bir düzeyi aşan insanların içe dönük olduğuna inanıyorum ben. fakat onların çoğu, iç dünyalarını başkalarından tecrit etmek isterler, bu dünyalarını adeta başkalarından kıskanırlar. bu nedenle, dışa dönük bir elbise giyerler.

önce "yabancı ülkelerin ülkemizdeki okulları" denilen garip yaratığın binbir özenle yetiştirdiği gençlere için gider, onlar bu kadar puanı nasıl tutturdu diye hüzünlenirsin. sonra özel dersanelerin yetiştirdiği yarış atlarını izlersin, aman ne hızlı koşuyorlar diye üzülürsün. dünya bir yarıştır oğlum diyerek acele felsefeye başlarsın.yarışa bir tur, iki tur, çok tur geriden başlayan yalınayak bir koşucunun telaşını yaşarsın. antrenmansız bacaklarının yorgunluğunu duyarsın.

herkese kendini beğendirmek de pek makbul değildir.

"çok ağrı çektim, çok parasızlık çektim ve hiç halimden şikayetçi olmadım. güçsüzlüğüm yüzünden hiç spor yapamadım ve kendimi bildim bileli para sıkıntısı çektiğim için ve kendimi bildim bileli onun bunun derdine koşmakla, onu bunu çalıştırmakla uğraştığım için, belki de bilimle gönlümce uğraşamadım."