#osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.10.2021

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

26.02.2021

tomanbay

amin maalouf

yılın en son gününde büyük türk yavuz sultan selim kahire'ye girdi. ordudan önce çığırtkanlar kenti dolaşıp kimsenin canına zarar gelmeyeceğini, halkın ertesi günü işinin başına dönmesini duyurdular. günlerden cumaydı. suriye'de tutuklanmış olan halife, kente yavuz'un yanında girdi. bütün camilerdeki cuma hutbeleri, "sultan oğlu sultan, iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı, iki ordunun yok edicisi, iki ırak'ın hakimi, kutsal yerlerin hizmetkarı, muzaffer padişah selim şah" adına verildi.

ama bir kişi geri çekilmiyordu. bu kişi tomanbay'dı. kahire tarihinin en kahramanca sayfalarından birini yazabilmek için elinden geleni yapıyordu.

kahire'nin yeni efendisi, her kutsal yeri, her köşeyi, her kapıyı görmek, her korkulu bakışı unutulmaz gölgesiyle silmek istercesine kentin sokaklarında böbürlenerek dolaşıyordu. önüsıra, habercileri hiç durmadan ve yorulmadan, halkın canı ve malı için korku duymasının gereksiz olduğunu duyururken, sultanın birkaç adım gerisinde toplu öldürmeler ve yağmalar süregidiyordu.

ilk kurbanlar çerkezlerdi. memlükler ya da memlük soyundan olanlar hiç duraksanmadan yakalanıyordu. eski yönetimden yüksek rütbeli biri yakalandığı zaman, bir eşeğe ters bindiriliyor, başına mavi bir sarık takılıyor, boynuna küçük ziller asılıyor, öldürülmeden önce kent sokaklarında dolaştırılıyor, öldürüldükten sonra başı bir sopaya geçiriliyor, gövdesi ise köpeklere atılıyordu. osmanlı askerlerinin bulunduğu yerlerde böyle sopalardan yüzlercesi, selim'in dolaşmaktan hoşlandığı bir ölüler ormanı gibi yan yana yere çakılı duruyordu.

başta osmanlıların verdikleri sözlere kanan çerkezler, durumu kavrayınca geleneksel kalpaklarını ya da küçük sarıklarını çıkarıp halkın geri kalanından ayırt edilmemek için büyük sarıklar giymeye başladılar. bunun sonucunda osmanlı askerleri gelen geçeni yakalayıp kılık değiştirmiş çerkezler olmakla suçladılar ve onları özgür bırakmak için fidye istediler. sokaklar boş kalınca askerler bu kez evlere girdiler, kaçmış olan memlükleri aramak bahanesiyle çapulculuğa ve ırza geçmeye başladılar.

yılın dördüncü günü, sultan selim kahire'nin varoşunda, ordusunun en büyük bölümünün bulunduğu bulak'taydı. birçok subayın öldürülmesinde hazır bulundu, kampta yığılmış bulunan yüzlerce cesedin nil'e atılmasını buyurdu, sonra da konuşlandıkları yere yakın bir camiye akşam namazına gitmeden önce hamama girip yıkandı.

gün battıktan sonra ordugaha dönen selim yardımcılarından çoğunu yanına çağırdı. toplantı yeni başlamıştı ki dışarıda olağanüstü bir gürültü koptu. yanmakta olan meşaleler taşıyan yüzlerce deve osmanlıların arasına dalmış, çadırlar yanmaya başlamıştı. karanlık tümüyle basmıştı. kargaşa sırasında binlerce silahlı ordugahı ele geçirdi. başlarında tomanbay vardı. askerleri arasında düzenli birlikler de vardı; ama çoğu halk milis güçlerine katılan sıradan insanlar, gemiciler, sakalar, eski katillerdi. kiminin elinde kama, kiminin elinde de sopa ya da yaba vardı. karanlığın ve şaşkınlığın yardımıyla osmanlılardan çok adam öldürdüler. savaşın en kızıştığı sıra, selim her yandan kuşatıldı; ancak akıllı bir muhafızın yardımıyla kurtulup başka bir yere gidebildi. ordugah artık tomanbay'ın elindeydi. tomanbay hiç zaman yitirmeden kahire'nin her yanına dağılmalarını ve hiç tutsak almamalarını buyurdu.

başkent sokak sokak geri alındı. çerkezler halkın da yardımıyla osmanlı askerlerini kovalamaya başladılar. kurbanlar şimdi amansız cellatlara dönüşmüşlerdi. kaçarlarken camiye sığınan yedi türk'ü yirmi kahireli kovalıyordu. camiye girip minareye çıktılar, oradan halka ateş etmeye başladılar. sonra yakalandılar. boğazları kesilip kanlı gövdeleri minareden aşağı atıldı.

savaş salı akşamı başlamıştı. perşembe günü tomanbay, kendi askerlerinin elinde olan salibe caddesi'ndeki şeyhu camisi'ne gitti. kenti öylesine denetimine almış görünüyordu ki cuma hutbesi bu kez minberlerden onun adına verildi.

fakat üstünlüğü kalıcı değildi. ilk saldırının şaşkınlığından kurtulan osmanlılar harekete geçtiler. bulak'ı yeniden aldılar, kahire'de mahallelere yeniden girdiler, kenti adım adım yeniden ele geçirdiler. tomanbay çarçabuk hendekler kazdırdığı ve barikatlar yaptırdığı daha kalabalık semtleri elinde tutabildi.

sokaklarda savaş hala sürüyordu. varoşları ellerinde bulunduran osmanlılar kentin merkezine girmeye çalışıyorlar; ancak çok büyük kayıplar veriyorlar, çok yavaş ilerleyebiliyorlardı. yine de savaşın sonunun ne olacağı belliydi. askerler ve milis güçleri tomanbay'ın ordugahından kaçıyorlardı. memlük sultanının çevresindeki bir avuç inançlı yandaşı, tüfek kullanabilen birkaç kara askeri ve çerkez muhafızlarla bir gün daha savaştı. cumartesi gecesi, kararlılığını yitirmemesine karşın kentten ayrıldı. yakında bir orduyla gelip işgalcileri kovacağını söyledi.

osmanlıların kente ikinci girişlerinde yaptıklarını nasıl anlatabilirim? bu kez durum, ilk yengilerinde olduğu gibi, kendilerine karşı çıkan çerkezleri yok ettikleri durumdan değişikti. şimdi bütün kahire halkını cezalandıracaklardı. büyük türk'ün askerlerine sokaklara dağılıp soluk alan her şeyi öldürme buyruğu verildi. hiç kimse bu uğursuz kentten çıkamıyordu, bütün sokaklar kesilmişti. kimse kendine bir sığınak bulamıyordu; çünkü camilerle mezarlıklar savaş alanına dönmüştü. halk bu kasırganın geçmesi umuduyla eve kapanmıştı. söylenenlere göre o gün, gecenin son çeyreğiyle güneşin doğuşu arasında 8.000'den fazla insan öldürülmüş. sokaklarda kan seli içinde kadın, erkek, çocuk, at, eşek ölüleri birbirine karışmıştı.

ertesi gün selim, öcün alınmış olduğunu ve kıyımın durması gerektiğini göstermek için çadırının önüne biri beyaz, biri kırmızı iki bayrak diktirdi. bunun tam zamanıydı; çünkü öç alma kıyımı hep o yoğunlukta daha birkaç gün sürseydi, büyük türk'ün bu ülkede ele geçirdiği tek yer büyük bir ölüler çukuru olurdu.

piramitleri yapmak için kaç adam öldü? daha yıllarca çalışabilecek, yiyip içebilecek ve çiftleşebilecek kaç adam! sonra arkalarında hiçbir iz bırakmadan vebadan öleceklerdi. firavunun buyruğuna uyarak emeklerinin, acılarının ve en soylu amaçlarının anısını ölümsüzleştiren piramitleri yaptılar. tomanbay daha farklı bir şey yapmadı. dört gözüpeklik günü, dört saygınlık, dört savunma günü, dört yüzyıllık bir boyun eğmeden ve bükülmeden ve aşağılanmadan daha iyi değil midir? tomanbay kahire'ye ve halkına verebileceği en güzel armağanı verdi: başlamakta olan uzun gecenin karanlığında hep parlayacak olan o kutsal alev.

öğleyin çığırtkanların sesleri ezan seslerine karıştı. binlerce kişi, kadın, erkek, genç, yaşlı, koşar adımlarla zuveyla kapısı yönüne gidiyordu. kapıda gitgide artmakta olan kalabalığın sessizliği çok etkileyiciydi. birden kalabalık aralandı, osmanlı ordusundan yüz atlı, iki yüz yaya askerin geçmesi için yol verdi. arkaları halka dönük olmak üzere tek merkezli üç çember oluşturdular. ortada at üstünde bir adam vardı. görünüşünden tomanbay'ı tanımak çok kolay değildi. başı açık, sakalı karmakarışıktı. üstünde yalnızca kırmızı kumaş parçaları ve gelişigüzel giydirilmiş bir gömlek vardı. ayaklarıysa mavi paçavralarla sarılmış birer yumruydu sanki. söylentilere göre bir bedevi kabile reisinin ihanetine uğrayan tomanbay tutuklanmıştı.

yenik imparator bir osmanlı subayının buyruğu üzerine attan indi. birisi onun ellerini çözdü, kılıçları hazır on iki asker bir anda çevresini sardı. tomanbay kaçmaya çalışacak gibi görünmüyordu. bağları çözülmüş ellerini sallayarak, gözüpeklikle sevgi gösterisinde bulunan halkı selamladı. sonra kendi gözleriyle birlikte herkesin gözleri ünlü kapıya ip yerleştirmekte olan cellada döndü.

tomanbay şaşırmış göründü; fakat dudaklarından gülümseme eksik olmadı. yalnızca bakışları keskinliğini yitirdi. halka, "benim için üçer kez fatiha okuyun." diye bağırdı.

binlerce kişinin mırıltısı her an biraz daha yükselerek duyuldu.

"rahman ve rahim olan allah'ın adıyla. alemlerin rabbi olan allah'a hamdolsun. rahman ve rahim. din gününün sahibi..."

son söz "amin", öfkeli, başkaldıran, uzayan bir çığlıktı. sonra birden kesin bir sessizlik. osmanlılar kendileri de etkilenmişler, duraksamışlardı. sonunda tomanbay onları uyardı.

"cellat, görevini yerine getir!"

ip tutuklu adamın boynuna geçirildi. birisi ipin öteki ucunu çekti. sultan önce bir ayağını kaldırdı, sonra yere düştü. ip kopmuştu. bir kez daha ip bağlandı. gerilim doruğa, dayanılmaz bir noktaya erişmişti. yalnızca tomanbay eğleniyor gibi görünüyordu. sanki kendini, yürekliliğin bir başka biçimde ödüllendirildiği bir başka dünyada duyumsuyordu. cellat ipi üçüncü kez bağladı. bu kez ip kopmadı. bir gürültü yükseldi. iç çekişler, haykırışlar ve dualar. zuveyla kapısı'nda serseri bir at hırsızı gibi asılan, nil koyağını yöneten en yürekli kişi, mısır'ın son imparatoru tomanbay öte dünyaya göçmüştü.

5.05.2020

batı'dan doğu'ya

hüseyin rahmi gürpınar

insan batı'dan doğu'ya geçince maddiyattan maneviyata kadar her şeydeki büyük değişikliklerin birbirinin tersi etkileri arasında kalıyor. bu iki muhit arasında dünyadan ahrete kadar her şey değişiyor. doğulularda her çeşit dünya işine karşı büyük bir kayıtsızlık görüyorum. hayatın sürmesini sağlayacak ilerleme nedenlerinin hiçbirine önem verilmiyor. her şeyde deve yürüyüşünü andırır o eski ihmalkârca gidişten uzaklaşılmıyor. geçmiş ibret ve uyanış bakışıyla görülmüyor. gelecek için zihin harcanması faydasız, adeta günah sayılıyor. türkler avrupa'nın uygar etkilerinin tamamen dışında kalsa, hemen göçebeliğe, insanlığın ilkel haline dönmek için kendilerinde büyük bir heves var.

bunun gerekçesini bazı türklerden sordum. şu cevabı verdiler:

"bu dünya bir misafirhanedir. o sizin tapındığınız altın ve servet adeta kirdir. dünyanın gösterişine kapılmak ahret işlerini unutmak demektir. geçici bir hayat için sonsuz ihmal ise akla uygun değildir. siz frenkler dünyaya taparsınız, biz müslümanlar ahret adamıyız."

bu cevap güzel, lakin doğuluların sözleri eylemlerine uymuyor. bu konuda size küçük fakat etkili bir örnek arz edeyim: ne zaman sur dışına çıksam islam mezarlığını esef edilecek bir hürmetsizlik içinde harap ve terk edilmiş görüyorum. ahrete bağlılık ölüye hürmetle başlar. birçok mezar kovuklarında köpekler yavruluyor. söylemesi insanı korkutacak başka birçok günahlar oluyor. mezarlıkları kuşatan büyük yolların birinden diğerine geçmek için mezarlıklar kestirme yol sayılarak çiğneniyor. atalarınızın kemiklerini, insana ve hayvanlara çiğnetmekten korkmuyorsanız yüzyıllar süren ihmalinizden dolayı devrilmiş, harap ve yıkık yerlerde yatan ve bazıları ayetlerle süslü mezar taşlarını küstahça nasıl tepip geçiyorsunuz?

ahrete, dine karşı gösterdiğiniz hürmet bu mudur? avrupa'ya kadar gitmeyelim. feriköyü'nde, şişli'deki hristiyan mezarlıklarının etrafını kuşatan sağlam duvarları, demir kapıları, temiz, güzel bahçe şeklindeki ağaçları devamlı dikkatle gözlemekle görevli bekçileri görmüyor musunuz? dünyaperestlerle ahreti önemseyenlerin kutsal karargâhlarına bakınız. ölüye, ölüme saygı eseri hangisinde var denilse ne cevap verilecek?

ahrete saygı çalışmakla olur. siz doğulular aslında tembel, uyuşuk adamlarsınız. çalışmamak için her şeye bir özür icat ediyorsunuz. müslümanlık ilerlemeye uygun pek yüce bir dindir. uygarlaşmak için bu yüce dini engel göstermek büyük bir vebaldir. o kadar büyük bir vebaldir ki dine iftira ve bu tembellikte devam ederseniz çekeceğiniz ceza pek ağır olur. bu cezayı, dünyada ilerleyen milletlere çiğnenmek, ahrette de kim bilir nasıl cezalarla çekersiniz.

20.01.2019

saray mutfağı

salah birsel

ulusun paracıklarını -abdülhamit bu paracıkların kendisinin olduğunu sanır- asıl yutan saray boğazlarıdır.

yıldız köşk ve bahçeleri ayrı bir kenttir. 7000 tüfekçi, yani 7000 gırtlak onun üstündedir. valdesultanların, kadınefendilerin, ikballerin, şehzadelerin, cariyelerin, mabeyincilerin, bahçıvanların, aşçıların sayısı da 5000 dolaylarındadır. bunlara yıldız parkı içindeki atelyelerde çalışan usta ve işçileri katarsanız, gırtlaklar 15.000'e yükselir ki topunun doldurulup boşaltılması değme hazinelerin işi değildir.

bir süre sultan reşat'ın başkatipliğinde bulunan halit ziya uşaklıgil şöyle diyecektir:

- saray boğazı, doymak ve dolmak bilmeyen bir açlıkla ağzı açılmış, her şeyi yutmaya hazır ve ne tıkınırsa kanamayacak, sonu gelmeyecek bir ırmak biçiminde, derinliklerine akacak yiyecek dalgalarını bekleyen korkunç bir uçuruma benzer.

abdülhamit çağında saray mutfaklarının aylık masrafı 10.000 altındır. bir günde alınan tavuk sayısı da 500'den aşağı düşmez.

meşrutiyet'ten sonra yiyinti işleri oldukça değişir. şehzadelerin, sultanların boğazları saray mutfağından uzaklaştırılmıştır. üstelik bunların olsun, sultan reşat'ın olsun ödenekleri kısılmıştır. ne ki, bu padişah yavrularının gırtlakları, yine de, durmadan, dinlenmeden işler. abdülhamit'in oğlu şehzade burhanettin efendi 14 ocak 1910 cuma günü akşamı midesini şu yemeklerle sıvamıştır:

sebze çorbası, beyinli börek, hollanda salçalı kefal balığı, yeşillikli fileto, kuşkonmaz, enginar, pilav, kremalı kestane, dondurma, şekerleme.

bu arada punç da unutulmamış, yemek arasında ya da üstüne fincan fincan punç da devrilmiştir. bu yemeklerin burhanettin efendi'nin sofrasından hiç eksik olmadığını anlamak için şehzade'nin 1 mart 1916 çarşamba günü yediklerine de bir göz atalım:

kestaneli çorba, istakoz, mantarlı file, türlü, hindi kızartması, bezelyeli pilav, marmelatlı jenevuaz, viyana peyniri, meyve.

osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş yıllarında türk mutfağının bir türlü yemekle yetindiğini belirtmeliyiz. sultan ii. murat çağında fransız elçisi marquis de la brouquiére'e çekilen bir şölende sadece parça etli pilav çıkarılmıştır. fatih sultan mehmet çağında da sarayda konuklara ve devlet büyüklerine yoğurtlu ve etli hamur (mantı) ya da ıspanaklı börek gibi bir türlü yemek verilirmiş. ama herkes doyacağı kadar alırmış. yemekten sonra da tanenli şerbetler içilirmiş.

12.11.2018

imparatorluğun sonu

comte de volney

hükümdar olsun, vezir olsun, ey halkın canı ve malıyla oynayan haydutlar! insana can veren siz misiniz ki ondan bu canı alıyorsunuz? toprak ürünlerini siz mi yetiştiriyorsunuz da saçıp savuruyorsunuz? tarla sürerek yoruluyor musunuz? ekin biçip, harman dövüp, güneşin sıcağına, susuzluğun acısına katlandığınız var mı? gecenin çiği altında çoban gibi bekliyor musunuz? tüccar gibi çöller mi aşıyorsunuz? ah! güçlülerin acımasızlığını, gururunu gördüğüm zaman iğrendim de, kızarak, "yeryüzünde halkların öcünü alacak, kıyıcıları cezalandıracak insanların çıkacağı yok." dedim.

bir avuç haydut yığınları ellerinde tutuyor. yığınlar da kendilerini yutulmaya bırakıyor. ey düşkün halklar, haklarınızı bilin! her yetki sizden geliyor, her güç sizin gücünüzdür. krallar tanrı'yla, mızraklarıyla size boşuna egemenler! askerler! yerinizden kımıldamayın! tanrı sultanı kayırdığına göre sizin yardımınız yararsızdır. kendi kılıcı ona yettiğine göre sizinkine gereksinmesi yok. bakalım yalnız başına ne yapabilir? askerler silahlarını indirdi. işte dünyanın efendileri de uyruklarının en küçüğü kadar zayıf.

ara sıra paşalar birbirleriyle savaşa girişirler. kişisel sürtüşmeleri yüzünden aynı devletin illeri yanıp yıkılır. ara sıra efendilerinden korkarak bağımsızlık edinmeye kalkarlar. başkaldırılarının cezasını da uyruklarına çektirirler. ara sıra uyruklarından korkarak yabancıları parayla yardıma çağırırlar. bunların kendilerine bağlı kalması için de her türlü yağmacılığa izin verirler. bir yerde zengin bir adama dava açarlar. onu uydurma bir nedenle soyarlar. başka bir yerde yalancı tanıkları pusuda bekletirler. uydurma bir suç için zorla haraç alırlar. her yerde mezhepler arasına kin sokarlar, aşağılansınlar diye onları birbirine karşı kullanırlar. malları zorla alırlar, insanları yok ederler. paşaların önlemsiz açgözlülüğü bir ülkenin bütün servetini bir araya toplayınca da hükümet, iğrenç bir hainlikle, ezilen halkın sözde öcünü alıyorum diye, suçlunun mallarıyla birlikte halkınkini de kendisine çeker. ortaklık ettiği bir suç için boş yere kan akıtır.

halklar! şunu bilin ki sizi yönetenler sizin önderlerinizdir, efendileriniz değil. sizin memurlarınızdır, sahipleriniz değil. sizin üzerinizde kullandıkları yetkiyi sizin yararınız için yine sizden alırlar. servetleriniz sizindir. onlar bu servetlerin sizin için çalışan saymanlarıdır.

kral olsun, uyruklar olsun, tanrı bütün insanları eşit yaratmıştır. hiçbir ölümlünün de türdeşini ezmeye hakkı yoktur.

ama bu ulus ve önderleri, bu kutlu gerçekleri anlayamadılar. öyleyse düşüncesizliklerinin sonuçlarına da katlanırlar.

karar verilmiştir; bu koca devletin parçalanıp bütün gövdesiyle birlikte yıkılacağı gün yaklaşıyor. evet, ortadan kalkmış bunca imparatorluğun yıkıntıları üstüne ant içerim ki, hilalin imparatorluğu, yönetimlerine öykündüğü devletlerin uğradığı sona uğrayacaktır. yabancı bir halk, sultanları başkentlerinden kovacak; orhan'ın tahtı devrilecek; soyunun son türedisi parçalanacak; başsız kalacak oğuzlar da nogaylar gibi dağılacaklar. bu çözülmede, imparatorluğun içindeki halklar, kendilerini birleştiren boyunduruktan kurtularak eski ayrıcalıklarını elde edecekler. arap'ın ve yunan'ın içinden yasa koyucular yetişip yeni devletler ortaya çıkarıncaya değin de, safevilerin imparatorluğunda olduğu gibi, genel bir kargaşa çıkacak.

3.11.2018

osmanlı neden yıkıldı?

comte de volney


cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı? aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar. genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da; putataparın da, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır. çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir, yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır. adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır! işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

osmanlılar! sizin de yazgınızı hep o yazmıştır. atalarınıza sorun. putatapar, yoksul ve sayıca az oldukları halde, tatar ülkesi çöllerinden gelip bu zengin ülkelere yerleşen atalarınıza, hangi araçlarla talihlerini yükselttiklerini sorun. yunanlılar ile arapları, o zamana dek bilmedikleri müslümanlık sayesinde mi; yoksa yüreklilik, önlem, ılımlılık, birlik ruhu gibi, topluluk durumunun bu gerçek güçleriyle mi yendiklerini sorun.

o zamanlar, sultanın kendisi haklıyı haksızdan ayırır, disiplini gözetirdi. doğruluktan ayrılan yargıç, rüşvet alan vali ceza görürdü. halk bolluk içinde yaşardı. çiftçi yeniçerilerin çapulculuğuna karşı korunmuştu. köylerde gönenç vardı. yollar güvenliydi. ticaret her yana bolluk saçardı.

siz birlik olmuş haydutlardınız; ama kendi aranızda hakkı gözetirdiniz. halkları egemenliğiniz altına alırdınız; ama onları ezmezdiniz. kendi prenslerine gücenen halklar size haraç vermeyi yeğlerlerdi. hristiyan, "efendimin putları sevmesinden ya da parçalamasından bana ne; yeter ki hakkımı gözetsin. tanrı, onun inancını öbür dünyada yargılar." derdi.

siz azla yetinen gözüpek insanlardınız, düşmanlarınız taşkın ve korkaktılar. siz savaş sanatında ustaydınız, düşmanlarınız bu sanatın ilkelerini unutmuştu. önderleriniz deneyimliydi, askerleriniz söz dinlerdi ve savaşa alışkındılar. ganimet çabayı kamçılardı. yiğitlik ödüllendirilir, korkaklıkla disiplinsizlik cezalandırılırdı. insanın benliğine hız veren her şey devinime geçmişti. böylece yüz ulusu yendiniz. ele aldığınız bir yığın krallıkla koca bir imparatorluk kurdunuz.

ama bunların yerini başka görenekler aldı. bu yeni göreneklerin getirdiği yıkımlar da yine doğa yasalarının gereği olarak ortaya çıkmıştır. hiç sönmeyen hırsınız, düşmanlarınızı yuttuktan sonra kendi yurdunuza yöneldi, koynunuzda toplandı; sizi de yuttu. zengin olunca paylaşmak ve yararlanmak yüzünden ayrılığa düştünüz. topluluğunuzun bütün sınıfları içine de düzensizlik girdi. ululuğundan sarhoş olan sultan, görevlerindeki amacı düşünemez oldu. uyruklarını canı istediği gibi yönetmenin doğurduğu bütün kusurlar da aldı yürüdü. zevklerine hiç karşı gelindiğini görmediği için soysuzlaşan bu zayıf ve gururlu adam, halkı kendisinden uzaklaştırdı. halkın sesi de artık ona ne ders verdi ne de kılavuzluk etti.

cahil, üstelik pohpohlanan adam, her tür bilgiyi, her tür okumayı savsaklayarak beceriksizliğe düştü. içinden çıkamayınca da işleri parayla tuttuğu adamlara yükledi, bunlarsa kendisini aldattılar. bu adamlar, kendi tutkularını doyurmak için onun tutkularını kamçılayıp genişlettiler. onun gereksinmelerini çoğalttılar. onun bu büyük lüksü de her şeyi yuttu. artık atalarının sıradan sofrası, gösterişsiz giysileri, gösterişsiz evi ona az geldi: gösterişini karşılamak için denizde, karada ne varsa tüketmek, kutuptan en bulunmaz kürkleri, ekvatordan en değerli kumaşları getirtmek zorunluluğuyla karşılaştı. bir yemekte bir kentin vergisini, bir günde bir eyaletin gelirini yuttu. çevresine bir yığın kadın, harem ağası, dalkavuk topladı. ona, "bağışlarda bulunmak, eliaçık olmak kralların şanıdır." dediler. halkların hazineleri de dalkavukların eline bırakıldı.

efendilerine öykünen köleler de onlar gibi görkemli evler, ince bir işçilikle yapılmış döşemeler, büyük harcamalarla işlenmiş halılar, en aşağılık işlerde kullanılmak üzere altından ve gümüşten kaplar edinmek istediler. imparatorluğun bütün zenginlikleri sarayda eridi.

köleler ve kadınlar, bu önüne geçilemeyen lüksü karşılamak için etki güçlerini sattılar. rüşvet de genel bir ahlak bozukluğu doğurdu. vezire yüksek ayrıcalıklar sattılar, vezir de imparatorluğu sattı. kadıya yasayı sattılar, kadı da adaleti sattı. hocaya mihrabı sattılar, hoca da öbür dünyayı sattı. altınla her şeye ulaşılabildiğinden altını elde etmek için her şey yapıldı. altın için dost dostu, çocuk babasını, uşak efendisini, kadın namusunu, tüccar vicdanını sattı. devletin içindeyse artık ne iyi niyet, ne ahlak, ne dirlik ne de güç kaldı.

ilinin yönetimini parayla satın alan paşa, buraya bir çiftlik gözüyle baktı. her türlü sömürüyü uyguladı. vergi toplamayı, askeri yönetmeyi, köylerin yönetimini o da başkalarına sattı. memurluklarda sürekli olarak durulamadığı için, derece derece hepsine yayılan çapulculuk da zaman geçmeden, tez elden yapıldı. gümrükçü, tüccarı haraca kesti; ticaret söndü. ağa köylüyü soydu, tarım kısırlaştı. sermayesiz kalan çiftçi toprağını ekemedi; üstelik ağır vergileri de ödeyemedi. dayak cezasıyla korkutuldu, borçlandı. güvenlik olmadığı için para ortadan çekilmişti. faiz çok yüksekti. zenginin tefeciliği de işçinin yoksulluğunu büsbütün artırdı.

kötü giden mevsimlerde kuraklık yüzünden ürün alınamadığı zamanlar bile, hükümet vergiyi bağışlamadığı gibi çiftçiye bir süre de tanımadı. bir köye yoksulluk çökünce de orada yaşayanların kimi kentlere kaçtı. kaçanların vergileri geride kalanlara yükletildi, bu da onları büsbütün ezdi. ülkede insan kalmadı.

sonunda, acımasızlığa ve aşağılanmaya artık dayanamayarak köyler başkaldırdı. paşa da buna çok sevindi, onlarla savaşa girişti. evlerine saldırdı, eşyalarını yağmaladı, hayvanlarını alıp götürdü. toprak çöle dönünce de "bana ne?" dedi, "ben yarın buradan kalkıp gideceğim."

toprağı işleyen kollar yok olunca göğün sularının ya da taşan sellerin birikmesinden bataklıklar belirdi. bu sıcak iklimde bataklıklardan yayılan pis buğular da salgınlara, vebalara, her türlü hastalıklara yol açtı. bu yüzden nüfus eksilmesi, kıtlık, yoksulluk bir kat daha arttı.

ah! bu kıyıcılık yönetiminin bütün kötülüklerini saymakla bitirebilecek hangi babayiğit vardır?

9.08.2018

türkler

dostoyevski

istanbul er ya da geç bizim olmalıdır.

günümüzde neredeyse bütün avrupa az ya da çok türk'e sevdalanmıştır. önceleri avrupa, türklerde büyük ulusal güçler aramaya çalışmıştı; ama aynı zamanda da avrupa devletlerinin hemen hemen hepsi sırf rusya'ya duyduğu nefretten böyle davrandığını içinden geçirmiyor değildi. gerçekte, türkiye'de doğru ve sağlıklı ulusal bir organizmanın bulunmadığını, dahası bu organizmanın kesinlikle kalmadığını, çözüldüğünü, zehirlendiğini ve çürümeye yüz tuttuğunu, türklerin düzgün bir devlet olamayacağını, zira asyalı bir sürü olduğunu anlamamaları mümkün değildi.

geçenlerde bizim bir iki gazetede, barbarlıkları ve işkenceleriyle maruf türklere aynı biçimde karşılık vermenin bu vahşeti azaltmada işe yarayıp yaramayacağı üzerine bir görüş yer almıştı. tutsakları ve yaralıları burunlarını, çeşitli organlarını kesmek gibi akla hayale gelmedik işkencelerden sonra öldürüyorlar. kundaktaki bebekleri öldürmede adeta uzmanlaşmışlar, eğlence olsun diye, yoldaşları başıbozukların delice kahkahaları arasında bebeği iki bacağından kavrayıp bir anda gövdesini ikiye ayırıyorlar.

bulgaristan'daki vahşetten sonra moskova'ya getirilen anasız babasız çocukların yerleştirildiği bir yuvada on yaşlarında hasta bir kız çocuk var, gözleri önünde türklerin babasını diri diri yüzmelerine tanık olmuş. bu dehşeti unutabilir mi?

bu barınakta hasta bir bulgar kız daha var, o da on yaşlarında. korkunç olaylar yaşamış zavallı. iki üç yaşındaki erkek kardeşini, küçücük yavruyu türkler almış, önce gözlerini oymuşlar, sonra da kazığa geçirmişler. yavrucuk ölene kadar uzun süre inlemiş. bütün olay kızın gözleri önünde olmuş. bu kız yaşamı boyunca bu yaşadığı dehşeti unutabilir mi?

bu yalancının piri, bu basit millet, gerçekleştirdiği canavarlığı kabul etmiyor. sultanın nazırları tutsak öldürmenin mümkün olmadığına, zira "kuran'ın bunu yasakladığına" dünyayı inandırmaya çalışıyorlar. bu alçak ülkeye karşı insanca davranmak mümkün değildir; ama insanca davranıyoruz işte. ancak bebeklerin gözlerinin oyulmasına asla izin verilemez. bu canavarlığa kökünden son vermek için zalimlerin elinden silahları almak, zulme uğrayanları bir an önce kurtarmak gerekiyor.

istanbul eninde sonunda bizim olacaktır.

2.02.2018

mansur bey'den doktor mehmet efendi'ye mektup

mizancı murat

veliler çiftliği, 17 nisan 1876

kardeşim,

milli ahlakımızın güzel vasıflarını ben övdükçe, sen "daha dur, bir kere anadolu'nun içerilerine kadar gidip bir müddet otur, yabancı nüfuzunun tesirlerinden uzak kalmış kasaba ve köylerimizde yaşayan halkın ahlak ve davranışlarına dikkat et, ancak o vakit osmanlı milletinin faziletlerini öğrenmiş olacaksın." derdin. pek haklıymışsın.

her zamanki sözlerinin içinde hangisinin ciddi, hangisinin şaka olduğunu ayırt etmek güçtür. bunun için ben de şu sözlerinin aksini düşünürdüm. şimdi ciddiyet ve hakikatine tamamıyla vakıf oldum. milli ahlakı inceledikçe her gün bir başka lezzet alıyorum. hükümetçe bundan daha arzu olunacak ahlakı tasavvur edemiyorum. sadakat, kanaat, metanet, tahammül, bunlarla beraber dindarca itaat ve bağlılık.. bunlar bu derece kuvvetli olarak dünyanın hiçbir tarafında yoktur.

kara cahilliğe boğulmuştur. lakin iş bilir bir rehber şu karanlık denizde yuvarlanan mehmetlerimizi en ziyade gözü açılmış bir milletin fertlerine bile örnek olacak bir hale getirebilir.

burada açtığım mektebin üç sene zarfındaki gelişmesini görsen gözlerine inanamazsın. aslında gayem köyde imzalarını atmaya muktedir birkaç adam yetiştirmekken, bizim köy çocuklarının kabiliyet ve heveslerini görünce daha büyük arzular beslemekten kendimi alamadım. çocuklar şimdi okuyup yazdıktan başka matematik, coğrafya, tarih ilimlerinin ilk bilgilerini bile öğrendiler. bu halde ben de neye karar versem beğenirsin? köylü çocuklar için bir çeşit mahalle mektebi olacak mektebimizi ziraat mektebine çevirmeye karar verdim. sakın boş bir iddia zannetme! çocukların başarıları sebebiyle bu kararım tabii şeylerden sayılır.

şu kadar ki ben yalnız olsam, bunun yarısını bile başaramazdım. hayat arkadaşımın aklı fikri hep çocukların tahsilleriyle meşguldür. anlaşılan biz başka karı kocalar gibi rahat yüzü görmeyeceğiz. sevgimiz bile rekabet şeklinde ortaya çıkmaktadır. köy kızlarını, şehir hanımlarının gıpta edecekleri hüner ve marifetler sahibi etmeyi kurmuş. önünde küçük düşmemek için beni de erkek çocuklarının gelişmeleri hususunda çareler aramaya sevk ediyor.

mektep ziraat mektebi olunda yanında bir numune çiftliği de lazım olacak. eski mandırayı numune çiftliği haline getirdim. hollanda'dan bir çiftlik müdürü getirttim. mektep binası bitmek üzeredir. ziraat derslerine eylülde başlayabileceğiz.

şu tatlı meşguliyet içinde, az çok can sıkacak bir şey varsa, o da en ziyade teşvik ve takdirlerini beklediğimiz mahalli memurların bazı yersiz hareketlerinden ileri geliyor.

vergilerin toplanmasında güçlük çekilmekteydi ve toplama işi çoğu zaman gürültüsüz bitmezdi. vergi memurları vakitli vakitsiz ve pek çok defa köylere gelip gittikleri ve her defasında köylünün sırtından epey masrafta bulundukları için, vergilerin toplanması gibi mühim bir işi kolaylaştıracak bir tedbir bulmak fikriyle bazı teşebbüslerde bulunmuştum.

veliler'e okuryazar bir muhtar tayin ettirdim. herkesin vergisini gösteren çifte koçanlar hazırlayarak yarısını vergi sahiplerine verdim, hususi bir defter teşkil eden diğer yarısını muhtarın eline teslim ettim. zaten vergileri toptan kendim verip kazaya gönderdiğim için işime tabii kimsenin karışmaması icap ederdi.

muhtar, köylülerden her birinin vergisini ne vakit ödemeye muktedir olduğunu bildiği için vaktinde başvurarak köyün vergisini sene sonundan önce tamamen topladı ve elime teslim etti. kaza muhasebesinden öğrenildiğine göre vergilerin toplanma masrafları, herhalde yüzde altı derecesini bulurmuş. böyle olduğu halde, senesi içinde toplanamayıp ertesi yıla kalan vergi miktarı epey bir yekûn tutuyor. muhtar aralıksız olarak büyük bir kolaylıkla vergileri toplamıştır. bu hizmet için yüzde kaça razı olacağını sordum:

"yüzde bir bile çoktur, efendim. emrederlerse, padişah hizmetidir, allah rızası için de yaparız." dedi.

bütün vergiler, benim tarafımdan daha mart sonunda verilmişken, tahsildarın gelip bir haftadan beri veliler'de olduğunu ve şuna buna baskı yaparak para istemekte bulunduğunu haber alarak, sırf bu iş için köye kadar inmiştim. memura durumu anlattığım vakit, ekmeğini kesmekle kendisine gadretmiş olduğumu söyleyerek beni mahçup etmeye kalkışmasın mı?

"beyefendi, günahtır! çoluk çocuk sahibiyiz. geçineceğiz. ekmeğimizden edeceksiniz!" dedi.

cevap olarak, maaş almakta olduğunu ve verginin vezneye gönderilmesinden dolayı gelmek külfetinden ve yol masraflarından kendisini kurtardığım için müteşekkir olması icap edeceğini söyledim.

"efendi! yüz elli kuruşla bu gurbet elde ben ne yaparım? vergi almak üzere biz köylere geldiğimiz vakit paradan olmayız. bilakis her gelişimizde para kazanırız. bizi geçindiren maaş değildir, bu gibi gelirlerdir. toplanan veriler ne kadar az olur, biz de köye ne kadar çok gelmeye mecbur bulunursak, biz tahsildarlar o nispette istifade ederiz. hele zamanında ödenmeyen vergiler bizim velinimetimizdir. en dar vaktinde köylüye gelirsin, baskı yaparsın, öküzünü satacağını söylersin. sonunda pazarlığa girişirsin. üç ay sonra vergisini almak üzere geleceğini bildirerek, verginin miktarına göre bir iki mecidiyeye razı olursun. üç ay sonra gelmezsin. çünkü o vakit köylüde para vardır. parasını bitireceği vakti gözetirsin. öyle bir vakitte damlarsın ki evvel bir aldınsa bu mutlaka iki almanın yolunu bulursun. efendi, işte bunlar olmazsa biz açlıktan ölürüz."

kardeşim! şeytanın bile aklına gelmeyecek olan şu kaideleri izah eden memur, bir sıkılma alameti bile göstermedi. beni çiftlik sahibi, köylülerden farklı, yani memurlar derecesinde bir şey bildiği için arkadaşla hasbihal edercesine bunları bana anlattı. nihayetinde de "siz de köylülerin vergilerini babanızın hayrı için vermediniz ya? elbette iki misli olarak geriye alıp kârlı çıkacaksınız. bu halde bizim hissemizi de unutmamanız lazımdır." dedi.

herifi kovdum ve kaymakama şikayet yazısı gönderdim. cevap alamayınca bir münasebetle kasabaya gittim ve kendisini gördüm. tahsildara hak vererek, onu çiftlikten kovduğumdan dolayı gücendiğini söylemesin mi?

"beyefendi! tahsildarlar fukara adamlardır, onlara ilişmemeli." dedi. sonra kaza idaresinin de bu fikirde olduğunu öğrendim.

gelirlerimizin memleketin tabii serveti ve genişliği nispetinde olmayışının hikmetini kısmen şimdi anlamaya başladım.

ah kardeşim! buralarda öğrenmekte olduğum hakikatler pek müthiştir. taşrada idare teşkilatı bazı yerlerde adeta bir sorumsuzluk ve rüşvet kumpanyası halini almıştır.

rüşvet hem apaçık bir şekilde alınıyor hem de müracaat kapısı kapalıdır. babıâli'ye yahut daha yüksek makama şikayeti duyurmak imkansızdır. haklıya hakkını verecek mahkemeler yoktur. basının cismi, ismi gibi değildir.

merkeze başvurarak şikayet cesaretini gösterenleri mahv ve perişan ediyorlar. çünkü sorup sual eden bir kimse bulunmuyor. hakları korumaya yeterli açık mahkemelerin kurulması esasına dayanan adliye teşkilatı lazımdır. hele telgrafla saray'a başvurmak için salahiyet verilmesi birçok fenalıkların önünü alacaktır.

çünkü aşağıdan yukarıya herkesin bir adamı olması, bu işlere yeltenenlerin önüne geçilmesine ve cezalandırılmasına meydan bırakmıyor. hasılı vilayetlerdeki işlerin merkezce soruşturulması ve denetlenmesi için geçici olarak olağanüstü tedbirlerin alınması lazımdır.

bu tedbirler, eğitim bütün memlekete yayılıncaya kadar devam edebilir. zira uyanmış bir halkın herhalde rüşvet ve suistimale o kadar hedef olamayacağı şüphesizdir.

11.08.2017

eski darbeler

sevan nişanyan

modern tarihte türkiye'de üç (ya da meşrebine göre, üç buçuk) askeri darbe oldu diye genel bir kabul var son zamanlarda. ben perspektifimizi biraz daha geniş tutalım derim.

nizami ordunun kurulmasından sonraki ilk askeri darbe 1876'dadır. serasker hüseyin avni paşa ile donanma komutanı kayserili ahmet paşaların askeri cuntası, mithat paşa önderliğindeki sivil-bürokratik darbeci ekiple birleşip sultan abdülaziz'i devirir. başbakan rüştü paşa bir süre tereddüt ettikten sonra darbecilere katılıp makamını korur. 1908'de selanik'teki küçük rütbeli subaylar gizli örgüt kurup isyan çıkartır. hükümeti istifaya ve padişahı anayasa ilanına zorlarlar. anayasanın ilanı memlekette heyecanla karşılanırsa da, üç dört yıllık bir kaos ve kararsızlık döneminden sonra anayasa fiilen rafa kaldırılır.

(1909'u saymıyoruz, bilfiil iktidarı elde tutan askeri kadronun bir karşı-ayaklanma girişimini bastırmasıdır.)

1912'de "halaskâr zabitan" adıyla örgütlenen bir ihtilal örgütü bir muhtıra ile sait paşa hükümetini istifaya zorlar. ittihat ve terakki kadrosu iktidardan düşer. 1913'te enver bey önderliğinde bir askeri çete babıali'yi basıp harbiye nazırını öldürür, başbakanı silah zoruyla istifaya zorlar. ordu üst kademesinden bazı generallerle ittifak ederek hükümeti kurarlar.

1919'da, yasaklanmış ittihat ve terakki'nin önde gelenleri sivas'ta bir ihtilal kongresi toplar. mustafa kemal ve karabekir paşalar başta olmak üzere ordu üst kademesiyle anlaşıp hükümete isyan ederler. anadolu'da hükümete bağlı kalan vali ve memurlar görevden alınarak fiili yönetim kurulur. başbakan damat ferit istifaya zorlanır. ancak onun yerine gelen "ortacı" hükümet isyancı kadroyu tatmin etmez. 23 nisan 1920'de ankara'da bir karşı-hükümet kurarlar.

1919 darbesi önderinin daha sonra kurduğu rejimde başlıca kaygısının karşı-darbeleri önlemek olduğunu ve bu yönde bir hayli de başarı kazandığını söylesek, acaba tek parti dönemine taze bir bakış açısı getirmiş olur muyuz sizce? sonuçta, türkiye gibi memlekette, kırk sene boyu darbeleri önlemişler mi? önlemişler. hem biraz daha geri git bak, ıı. abdülhamid rejiminin başlıca kaygısı da 1876 usulü bir darbenin tekrarını önlemek değil miydi? darbeyle geldi, kendisini iktidara taşıyan darbeci kadroyu hızla tasfiye etti, sonra 33 sene her an gene darbe yapabilirler korkusuyla yaşadı, boğucu bir baskı rejimi kurdu.

"oyunu kuralına göre oynamak" ahlakının yerleşik olmadığı bir ülkede, askerî darbeyi istisna değil kural olarak görmek lazım belki de. şu veya bu devirde, 30-40 sene darbesiz nasıl götürebilmişler diye sormak daha yerinde olmaz mı?

4.05.2017

türkiye'nin sorunu

mehmed uzun

türkiye'nin en önemli sorunu, cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte kabul ettiği akıl almaz resmi görüştür. gelişme, çağdaşlaşma ve demokratikleşme konularında türkiye'nin en önemli engeli, hep bu türkiye'nin gerçeklerinden uzak resmi görüş olmuştur. büyük bir külfet ve taşınması neredeyse olanaksız bir kambur olan bu resmi görüş, türkiye'nin ekonomik ve kültürel hantallığının da en önemli nedenidir.

bilindiği gibi türkiye, küçük bir göçebe hanedanlığın kurup, fetihlerle durmadan genişlettiği ve uçsuz bucaksız sınırlara sahip bir imparatorluk haline getirdiği osmanlı imparatorluğu'nun enkazı üzerinde kuruldu. 1. dünya savaşı ile çok dinli, çok kültürlü, çok dilli osmanlı imparatorluğu yıkıldı, onun yerine -imparatorluğun neredeyse tüm topraklarını yitirmiş ve sadece anadolu ile trakya'nın küçük bir bölümünü elinde tutabilmiş- yeni bir cumhuriyet kuruldu. bir bölünme, parçalanma ve yok olma ruh haliyle kurulan cumhuriyet, sanki bölünme ve parçalanmanın nedeni osmanlı imparatorluğu'nun çok kültürlü karakteriymiş gibi, tekleşmeyi resmi bir ideoloji olarak kabul etti; tek devlet, tek ulus, tek dil, tek lider. yani türk devleti, türk ulusu, türk dili ve türk'ün atası, ulusal, mutlak lider.

oysa osmanlı imparatorluğu'nu savaşa sürükleyen ve dağılmasına neden olan osmanlı'nın belli oranda hoşgörülü ümmetçi resmi görüşleri değil, batı'nın monopolist düşüncelerinden fazlasıyla etkilenerek ortaya çıkmış olan türkçülüktü. devleti batıran, kaba bir türkçülüğü esas almış ve konspirasyonlarla devlet aygıtını ele geçirmiş çoğu asker kökenli devlet bürokratlarından oluşmuş ittihat ve terakki kliğiydi. ittihat ve terakkiciler devlete yeni bir ideolojik çehre vermek isterken devleti yıktılar ve olmadık kanlı serüvenlerle imparatorluğu paramparça ettiler. buna rağmen yeni rejimin kadroları çoğunlukla ittihatçı asker, sivil bürokratlardan oluştuğu için devletin resmi görüşü de bunlara uygun biçimlendi. ve imparatorluktan geriye kalmış toprak parçası üstünde yeni ve tek bir ulus, türk ulusunu yaratmak düşüncesi ve kaygısı nerdeyse her şeyin merkezi haline geldi. devlet buna göre biçim aldı, yasalar bu esas gözetilerek çıkarıldı, toplumsal ve kültürel yaşam türkçülüğe göre yeniden düzenlendi.

kürtler; varlık, dil, kültür, kimlik ve tarih olarak inkar edilmeye başlandı. 1923'te lozan antlaşması'yla varlıkları kabul edilen dini azınlıklar ise resmi yaşamın ve kamu yaşamının dışına itilerek izole bir hayata mahkum edildi. dil, tarih, kültür, edebiyat konularında resmi kurumlar oluşturularak bu yeni düşüncelerin motivasyonu olabilecek akılalmaz teoriler üretildi.

octavio paz'ın deyimiyle tam bir "ideolojik devlet" yaratıldı.

çağdaş insanlık tarihinin tanık olduğu en tehlikeli devlet biçimi, hep bu "ideolojik devletler" oldu. çeşitli fanatik ideolojilerin resmi görüş olarak kabul edildiği bu ideolojik devletlerin neredeyse her yerde aynı olan karakteristik özellikleri var: etno ve egosantriktirler, total yani mutlak düşünceye fazlasıyla itibar ederler, kaba bir milliyetçilik ideolojilerinin harcıdır, "ötekine" devamlı kuşku duyar, devamlı bir önyargı ve düşmanlık yayarlar; başka seslere, görüşlere, hareketlere karşı son derece hoşgörüsüzdürler, toplumu teyakkuz halinde tutmak için her zaman düşman ararlar, "ulu ve şanlı bir tarih" gibi argümanlarla yoğrulmuş ulusal ve kültürel bir şovenizme, bir kibre sahip olurlar, "aman bölünüyoruz, parçalanıyoruz, çevremiz düşman dolu" türü paranoyaları kültürel ve toplumsal yaşam biçimi haline getirirler. savaşa hazır olmak, ötekini alt etmek, tehlikelere karşı ülkeyi askeri bir disiplinle yönetmek vazgeçilmez ilkeleri olur.

herkesi, her şeyi kendi sisteminin bir parçası haline getirmek amacında olan bu tür "ideolojik devletlerin" uygar, açık ve demokratik rejimler yaratmaları son derece güçtür. tümden totaliter bir yapıya kaymamış olsalar bile, açık ve kapalı toplum, sivil ve askeri rejim, demokratik-antidemokratik ilkeler arasındaki sınırlar çoğu zaman bu ideolojik devletlerde ortadan kalkar. en iyi olasılıkla kimi zaman, kimi konuda çok demokratik olan devlet, kimi zaman da en totaliter devletten daha antidemokratik olabilir.

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

12.04.2017

osmanlı'da matbaa

daron acemoğlu / james a. robinson

1445'te alman şehri mainz'de johannes gutenberg iktisadi tarihi derinden etkileyecek bir yeniliği açıkladı: hareketli hurufata dayalı bir matbaa makinesi.

o zamana kadar kitaplar ya katipler tarafından elde kopya edilmek -ki bu son derece yavaş ve zahmetli bir işti- ya da bunların her bir sayfası belirli özelliklere sahip tahta kalıplarla basılmak zorundaydı. kitaplar son derece nadir ve çok pahalıydı. fakat gutenberg'in icadından sonra bu durum değişmeye başladı. kitaplar basıldı ve daha ulaşılır hale geldi. bu yenilik olmasaydı okuryazarlığın ve eğitimin kitlesel boyutta yaygınlaşması imkansızdı.

batı avrupa'da matbaa makinesinin önemi hemen fark edildi. sınırın ötesinde, fransa'nın strasbourg şehrinde daha 1460'da bir baskı makinesi kurulmuştu bile. 1460 sonlarına gelindiğinde önce roma ve venedik'teki, ardından floransa, milan ve torino'daki baskı makineleriyle bu teknoloji italya'ya yayılmıştı.

1476'ya gelindiğinde william caxton londra'da bir baskı makinesi kurdu, iki yıl sonra oxford'da da bir tane vardı. matbaa aynı dönemde benelüks ülkeleri üzerinden ispanya'ya, hatta 1473'te budapeşte'de ve bir yıl sonra krakow'da açılan matbaalarla doğu avrupa'ya yayıldı.

fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. osmanlı sultanı ii. bayezid, daha 1485'te çıkardığı bir fermanla müslümanların arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. bu kural 1515'te sultan i. selim tarafından daha da pekiştirildi.

1727'ye kadar osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. daha sonra sultan iii. ahmet, ibrahim müteferrika'ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. kararname "bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır." dese de müteferrika'nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. kararname şöyle diyordu:

"kitapları tashih için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer'i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kadılardan eski istanbul kadısı mevlana ishak ve sabık selanik kadısı mevlana sahib ile galata eski kadısı mevlana es'ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup hakiki alimlerin önde geleni kasımpaşa mevlevihanesi şeyhi musa (ilmi ziyade olsun) me'mur ve tayin olunmuşlardır."

müteferrika'ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk alimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. fakat öyle olmadı, matbaa kurması için müteferrika'ya izin verildikten sonra bile.

beklenebileceği gibi, sonuçta müteferrika çok az kitap basabildi; matbaanın faaliyete geçtiği 1729'dan müteferrika'nın çalışmayı bıraktığı 1743'e kadar yalnızca 17 adet. ailesi geleneği sürdürmeye çalışsa da 1797'de pes edinceye kadar yalnızca yedi kitap daha basabildiler.

osmanlı imparatorluğu'nun türkiye'deki merkezinin dışında matbaacılık daha da geri kaldı. örneğin mısır'da ilk matbaa makinesi ancak 1798'de, napoleon bonaparte'ın ülkeyi ele geçirmeye yönelik başarısız girişiminin bir parçası olan fransızlar tarafından kurulabildi.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar osmanlı imparatorluğu'nda kitap üretimi esasen mevcut kitapların elde kopyalarını çıkaran katiplerin üstlendiği bir işti. 18. yüzyıl başlarında istanbul'da böyle 80 bin katibin faaliyet gösterdiği sanılmaktadır.

matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikar sonuçlar doğurdu. 1800'de ingiltere'de yetişkin erkeklerin yüzde 60'ı ve kadınların yüzde 40'ı okuryazarken osmanlı imparatorluğu'ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3'ü okuryazardı. hollanda ve almanya'daki okuryazarlık oranları daha yüksekti.

osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20'si okuma yazma bilen portekiz gibi, avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı.

osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler.

ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.

16.12.2015

osmanlı

ece ayhan

osmanlılar tüm kadınları evlere, dolaplara kapatmışlar.

osmanlı imparatorluğu'nun son yıllarında terör ve kıyım yapanların, işleyenlerin çocukları, torunları, gelinleri, damatları, yeğenleri.. içimizde yaşıyorlar. yaşamasına yaşasınlar da, benim dikkatimi çeken onların babalarının, dedelerinin hayranı oluşlarıdır. yalnız 'kalıt' kaldığı için değil doğallıkla. bunun bir anlamı olmalı bugün..

"osmanlı tarihinde devlet adamları için ilk defa görülen müsadere ile aldığı servetini mirasçılarına geri vermiştir. kul olmayan bir devlet adamıdır çandarlı halil paşa. fatih sultan mehmet 40 gün sonra öldürttü onu."

16.06.2015

türkçülük

mehmed uzun

yazının gücüne değil, kılıcın gücüne inananlar, yazıya kulak asmazlar; ta ki günün birinde yazının gücünün, kılıcın gücünden daha kuvvetli olduğunu gözleriyle görünceye, deneyleriyle yaşayıncaya kadar.

şehzadebaşı'ndaki o gün, uzak bir yerden gelen ve iyi türkçe bile bilmeyen ismail gansperenski, konferansında sürekli türk ve türkçülükten söz etti. zorla anladığımız o kötü türkçesiyle, her sözünün başında "türk ve gayri türk" deyimini kullandı. konferansın bitiminde sadece şunu anladık: osmanlı toprakları üzerinde sadece türkler yaşar, herkes türktür ve türk olmak zorundadır. soran kürtlerinin deyimiyle işkembeden atıyordu. onu dinlemeye gelenlerin hemen hiçbiri türk değildi ve salonda türk asıllı olanlar ancak parmakla gösterilebilecek kadardı. ben ve arkadaşlarım altı kişiydik. iki kürt, bir çerkez, bir arnavut, bir gürcü, bir de rum. evet biz osmanlıydık; ancak türk değil. o işkembeden laflar, evet o laflar osmanlı imparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldu. acılara, ayrılıklara, inlemelere, kine, nefrete, ölüme ve öldürmeye, katliamlara neden oldu. ülkenin harap bir köye dönüşmesine sebep oldu. bu laflar yüzünden ülkenin yolları insan cesetleriyle doldu, virane yerler kurda kuşa kaldı.

ittihat ve terakki iktidardaydı. sultan reşat, ellerinde bir oyuncağa dönüşmüş, istedikleri her şeyi sultan'a kabul ettiriyorlardı. ittihatçıların çoğunluğu askerdi. savaşın içinde yetişmişlerdi, elleri kanlı, beyinleri suçluydu. hayalperesttiler. türk, türkçülük şiarları, bütün asya'yı istila etmek, osmanlı'nın diğer milletlerini yok etmek, içlerinde taşıdıkları vazgeçilmez bir istekti. kılıç konuştukları dil, tabanca yanlarından ayırmadıkları vazgeçilmez bir aksesuardı. onlardan olmayan, onların dışında kalan herkes, onların düşmanıydı. herkes türk olmak, sadece türk olmak değil, türkçü olmak zorundaydı. islamiyet, osmanlılık, osmanlı halklarının kardeşliği.. her şey kaybolmuştu. baskıcı bir siyasetin ve topun tüfeğin hükmü vardı. kin ve nefret tohumları, ölüm ve öldürme tohumları her yerde ekiliyordu.

6 nisan 1909'da serbesti gazetesinin başyazarı hasan fehmi, ittihatçıların kurşunlarına hedef oldu. bir ittihatçı zabit karşı yönden geldi ve tabancasını göğsüne boşalttı. serbesti gazetesi uygar bir çizgi izleyen, avrupalıların deyimiyle liberal bir gazeteydi. ancak ittihatçılar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlardı, kimseyi istemiyorlardı. hasan fehmi'nin göğsüne ve kafasına sıkılan kurşunlar, aslında osmanlı devletinin kafasına sıkılmıştı. bu cinayetle devlet de hasan fehmi gibi dizlerinin üstüne düştü. bu cinayet, arkasından başka cinayetler getirdi.

bir ekim günü ittihatçılar, ellerinde silahlarıyla, gündüz vakti hükümet konağına girip öğleden sonra saat 2.45'te harbiye nazırı nazım paşa'yı, yine tabancayla öldürdüler. nazım paşa'dan başka iki devlet görevlisini de öldüren ittihatçılar, bir darbe ile yine hükümete el koydular.

1915'te ermeni katliamı yapıldı. yüz binlerce ermeni yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek ittihatçıların planlarıyla katledildi. hem de alçakça, kalleşçe. ittihatçılar hırsız, çapulcu, katil ve cahillerden "teşkilat-ı mahsusa" adı altında silahlı bir çete grubu oluşturdu. onların görevi ermeni öldürmekti, onların köklerini kurutmaktı. ve bu planlarında da başarılı oldular.

cumhuriyet ve vatan gazeteleri ile ülkü, kadro, bozkurt, türkçü dergi, yurt ve dünya gibi dergiler geliyordu. yurt ve dünya hariç bu dergi ve gazetelerin hepsi yeni rejimin borazanı gibiydiler. hepsi "türkizasyon" politikasının birer organıydılar. onlara göre türkiye'de sadece türkler, türkçe, türk kültür ve gelenekleri vardı. ya diğer milletler? öteki dil ve kültürler? onlar için sadece bir yol vardı: türkleşmek. kürt dili zaten yasaktı. isimler değiştiriliyordu. bin yıllık aile, kent, köy, ova ve yaylaların isimleri değiştiriliyor, yeni türkçe isimler veriliyordu. taşların, ağaçların, çiçeklerin adları değiştiriliyordu. insan isimleri, unvanlar değiştiriliyor, herkese birer türkçe soyadı veriliyordu. kürt ailelerine öztürk, cantürk, korutürk, soytürk soyadları veriliyordu. biz bin yıllık bedirhaniler de, bir günde çınar olmuştuk, yani bir hiç! bedirhaniler, bin yıldan beri cizira botan'ın emirleri, osmanlı siyasetini etkilemiş bir köklü aile, hep birlikte çınar olmuşlardı. çınarları kim tanırdı ki..

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

17.08.2013

boğaz kavgası

salah birsel

her paşanın konağı ya da yalısı minik bir saray gibidir. oralarda da yüzlerce tencere, yüzlerce kazan kaynar. tevfik fikret onlara: "yiyin efendiler yiyin, bu han-ı yağma sizin." dedikçe onlar da durmadan dinlenmeden, soluk almadan tıkınırlar.

nedir, bu boğaz kavgasının abdülhamit'in iznine bağlı olduğunun unutulmaması gerekir. ziftleneceksin ama ziftlendiğini yıldız sarayı da bilecek. bir kez bunu unutan rauf paşa ile konuklarının başına öyle işler açılmıştır ki, yiğitçe zehirli hançerler bundan beterini edemez.

rauf paşa sağlam tembihli yemekler yapmaya ve yaptırmaya düşkündür. bir akşam yine ışıklı yemekler döktürmüş ve arkadaşlarını bebek'teki yalısında toplamıştır. bol yemeklik ve içmelik olunmuştur. sıra ağızları silmeye geldiği vakit de yalı basılır. bu da nesi demeyin. her zamanki gibi bir curnal işlemiştir. curnalde "rauf paşa'nın yalısında babıali ileri gelenleri toplanıyor. geç vakitlere değin devlet sohbeti yapılıyor." denilmiştir. basılanlar arasında amedi odası görevlilerinden saip efendi de vardır. daha yıldız'daki ilk sorguda bedeni korkudan çiftetelliye durur:

"rauf paşa'nın yalısında ne yapıyordunuz?"

"hindi yedik, kaz dolması yedik."

"daha?"

"hindi yedik, kaz dolması yedik."

"daha, daha?"

"kaz yedik, dolma yedik. başka bir bok yemedik."

abdülhamit, her vakit olduğu gibi, sorguya çekileni bir perde arkasından dinliyordur. saip efendi'nin sözlerinden ve hallerinden curnalin sağlam bir temele oturmadığını çakmıştır. 50 altın vererek kendisini savar. rauf paşa ile öteki kaşık düşmanlarına da selamlarını yollayarak perdeden aşağı iner.

7.07.2012

tunuslu hayrettin paşa

orhan pamuk

teşvikiye caddesi üzerindeki bizim apartmanın arka pencerelerinin baktığı bahçedeki servi ve ıhlamur ağaçlarının arasında yıkıntıları duran konak, 1877-78 osmanlı-rus savaşı sırasında kısa bir süre başvezirlik yapan tunuslu hayrettin paşa tarafından yaptırılmıştı. kafkas doğumlu bir çerkez olan paşa, flaubert'in "istanbul'a yerleşip kendime bir köle satın almak isterim." diye yazmasından 10 yıl önce, 1830'larda çocukken bir köle olarak istanbul'a, oradan da tunus valisi'ne satılmış, gençliğini fransa'da geçirip arap dili ve kültürüyle büyümüş, tunus'ta orduya katılıp hızla yükselmiş, komutanlık, valilik, diplomatlık, mali uzmanlık gibi en üst düzey görevlerde bulunup hayatının sonunda paris'e yerleşmişti. paşa'yı, 60 yaşına doğru abdülhamit, (gene tunuslu olan şeyh zafiri'nin tavsiyesiyle) istanbul'a çağırmış, kısa süre mali işlerin başında tuttuktan sonra başvezir yapmıştı. borç içindeki ülkeyi kurtarsın diye artık bir parçası olduğu bir batı ülkesinden reform hayalleriyle çağrılan kurtarıcı maliyeci-yöneticilerin türkiye'deki (ve fakir ülkelerdeki) ilk büyük örneklerinden olan paşa'ya -tıpkı daha sonraki benzerleri gibi yeterince osmanlı, yerli, türk olmadığı, artık bir batılı kafasına sahip olduğu için- büyük umutlar bağlandı ve aynı nedenlerle de -yani yeterince türk ve yerli olmadığı için de- yerin dibine batırıldı. dedikodulara göre tunuslu hayrettin paşa saraydaki görüşmeleri dönüşte bindiği at arabasında arapça not ediyor, sonra fransız katibine fransızca yazdırıyordu. muhaliflerinin çıkardığı yeterince türkçe bilmediği söylentileri ve gizli amacının bir arap devleti kurmak olduğu yolundaki bir jurnal üzerine (abdülhamit gerçeklik payı düşük olduğunu hissettiği ihbarları da ciddiye alırdı) başvezirlikten uzaklaştırıldı. gözden düşmüş bir osmanlı sadrazamının çok sevdiği fransa'ya dönmesi sakıncalı olduğundan, hayatının geri kalanında, kışın daha sonra bizim bahçesine bir apartman dikeceğimiz konakta, yazın boğaz kıyısında, kuruçeşme'deki yalısında hüzünle yarı hapis hayatı geçirip abdülhamit'e raporlar yazıp fransızca hatıralarını kaleme aldı. türkçesi ancak 80 yıl sonra yayımlanan ve paşa'da mizah duygusundan çok görev duygusu olduğunu kanıtlayan bu hatıraları oğullarına ithaf etti. 20 yıl sonra, bu oğullardan biri, mahmut şevket paşa'ya yapılan suikaste karıştığı gerekçesiyle idam edildiğinde konak zaten abdülhamit tarafından çoktan satın alınıp kızı şadiye sultan'a hediye edilmişti bile.