patrick süskind etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
patrick süskind etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.02.2022

inziva

patrick süskind

ilham aramam ben. yalnız benim içimden doğmalıdır benim eserim.

her sanatta ve her zanaatta yetenek hiçbir şey ifade etmez; ama deneyim, alçak gönüllülükle, çalışkanlıkla elde edilmiş deneyim her şeydir.

inzivayı seçen insanlar vardır, bilinir; bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, başarısızlığa uğramışlar, azizler ya da peygamberler. böyleleri çöllere çekilip çekirge ve yaban balı yiyerek yaşamayı yeğler. kimisi de kenarda köşede kalmış adalarda, mağaralarda, dehlizlerde ya da -biraz daha gösterişlisi- sırıklar üzerinde kurulmuş, göklere uzanan kafeslerde yaşarlar. amaçları tanrıya daha yakın olmaktır. kendilerini yalnızlıkla cezalandırıp günahlarının ceremesini çekerler. böyle davranırken tanrının hoşnut olacağı bir yaşam sürdükleri inancı içindedirler. ya da aylarca, yıllarca, kendilerine yalnızlıkları içinde bir tanrı haberi ulaşmasını bekler, gelince bir acele insanlar arasında yaymaya yeltenirler.

6.02.2022

grenouille

patrick süskind

önünü görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. daha önce de, gündüzün yürürken de saatlerce gözlerini kapayıp burnunun gösterdiği yöne gitmişti. çevredeki manzaranın çarpıcı renkleri, görmedeki göz kamaştırıcılık, birdenbirelik, keskinlik acı veriyordu. ama ay ışığına bir diyeceği yoktu. ay ışığı renk nedir bilmiyor, sadece arazinin dış çizgilerini biraz gösteriyordu. ortalığı kirli bir griyle örtüyor, bir gece boyu bütün canlılığı boğuyordu. bu, içinde kimi zaman gri tarlalara bir gölge gibi düşen rüzgardan başka hiçbir şeyin kımıldamadığı çıplak toprağın dışında hiçbir şeyin yaşamadığı, kurşundan dökülmüşe benzer dünya, grenouille'nin varlığını hoşgörüyle karşıladığı tek dünyaydı; çünkü ruhunun dünyasına benziyordu.

kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu; ama şimdi gerçek dünyada olmalıydı bu artık, gerçek insanlar üstünde kurmalıydı egemenliğini. bunun elinde olduğunu da biliyordu. çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. ama kokudan kaçamıyorlardı. çünkü koku soluğun bir kardeşiydi. onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.

her zaman özlediği şey olan insanların kendisini sevmesi, ulaştığı anda dayanılmaz bir şey olup çıkmıştı; çünkü o kendisi sevmiyordu insanları, onlardan nefret ediyordu. birdenbire doyumu hiçbir zaman sevgide değil, nefrette bulmuş olduğunu anladı, nefrette ve kendinden nefret edilmesinde.

richis'in dingin bakışları yayılıyordu üstünde. sonsuz bir iyi niyet vardı bu bakışlarda. sevecenlik, duygulanmışlık ve seven insandaki o kof, budalaca derinlik.

20.05.2021

jean-baptiste grenouille

patrick süskind

mavi elbiseli küçük adam ansızın belirivermişti, yerden bitmiş gibi, elinde, tıpasını açtığı küçük bir şişecikle. hatırlayabildikleri ilk şey buydu; karşılarında biri dikilip bir şişeciğin tıpasını açmış, sonra bu şişeciğin içindekini üstüne başına dökmüş, dökmüş, birdenbire her yanını ışıl ışıl ateş sarmış gibi bir güzelliktir kaplayıvermişti.

bir an saygıdan, katıksız şaşkınlıktan geri çekildiler. ama aynı anda, bu geri çekilmenin daha çok bir tür kuvvet alma olduğunu, saygılarının isteğe, şaşkınlıklarının hayranlığa dönüştüğünü de anlamışlardı. bu melek-insana doğru çekildiklerini hissediyorlardı. hiçbir insanın karşı koyamayacağı, hele hiçbir insanın karşı koymak istemeyeceği için karşı koymanın daha da güç olduğu yavuz bir hortuma, tuttuğunu koparan bir sele yakalanmış gibiydiler; çünkü bu selin yıkıp sürüklediği, kendi tarafına çevirdiği şey istencin ta kendisiydi. ona ulaşmalı diyordu istenç.

çevresinde halka olmuşlardı, 20-30 kişi, daralttıkça daraltıyorlardı halkayı. çok geçmeden hepsi birden sığmaz oldu halkaya, itişip kakışmaya başladılar, her biri merkeze en yakın olmak istiyordu.

sonra birdenbire içlerindeki son tutukluk da yok oldu. meleğin üstüne atladılar, yere indirdiler onu. herkes ona dokunmak istiyor, herkes ondan bir parçacık, bir tüy parçası, bir kanatçık, o harika ateşinden bir kıvılcım almak istiyordu. elbiselerini, saçlarını, derisini parça parça yolup aldılar üstünden, pençelerini, dişlerini etine geçirdiler, çakallar gibi üstüne saldırdılar.

ama insan gövdesi denen şey sağlamdır, öyle kolay kolay parçalamaya gelmez, atlar bile büyük zorluklarla becerirler o işi. onun için bir anda hançerler parladı, indi, yardı, baltalar, kasaturalar ayırdı eklemleri, çatır çatır kırdı kemikleri. göz açıp kapayıncaya kadar otuz parçaya ayrıldı melek, herkes bir parçasını eline geçirdi, bir şehvet açlığı içinde bir kenara çekilip yedi yuttu. yarım saat sonra jean-baptiste grenouille yeryüzünden, bir tek lifi bile kalmamacasına kaybolmuştu.

yamyamlar yemekten sonra gene ateşin başında toplaştıklarında hiçbirinden tek söz çıkmadı. kah biri kah öbürü biraz geğiriyor, bir kemik parçası tükürüyor, sessizce dilini dişlerinin arasında gezdirip yutkunuyor, ayağıyla mavi ceketten arta kalmış bir parçayı ateşe itiyordu: hepsi de azıcık utanma duyuyor, birbirlerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyorlardı. içlerinde erkek olsun kadın olsun her birinin, cinayet ya da ona benzer aşağılık bir suç işlemişliği vardı. ama bir insanı yemek? böyle korkunç bir şeyin hiç; ama hiçbir zaman ellerinden gelmeyeceğini sanırlardı. şimdi, bunu ne büyük kolaylıkla yaptıklarına, üstelik de, ne kadar utanırlarsa utansınlar, bir damla bile vicdan azabı duymadıklarına şaşıyorlardı. tersine! içleri, midelerindeki ağırlık bir yana, tüy gibi hafifti. karanlık ruhlarını birden hoş bir sevinç sarmıştı. yüzlerinde, mutlu bir genç kız yüzünün hafif pırıltısı görülüyordu. belki bakışlarını yerden kaldırıp birbirlerinin gözünün içine dikmekten utanmaları da bundan ileri geliyordu.

sonra, önce kaçamak kaçamak, sonra doğruca göz göze gelmeyi başardıklarında, gülümsemeden edemediler. olağanüstü bir gurur duyuyorlardı. ilk kez sevgiyle bir şey yapmışlardı.

11.08.2018

güvercin

patrick süskind

öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar.

yürümek yatıştırır. yürümede sağaltıcı bir güç vardır. düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı - bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır.

jonathan'ın ruhunda clochard'a karşı her tür gıpta duygusu silinmişti. bugüne kadar içinde zaman zaman, bir insanın hayatının üçte birini bir bankanın kapıları önünde geçirmesinin anlamlı olup olmadığı, arada sırada bir avlu kapısı açıp müdürün limuzini önünde selam durmasının, az bir izin ve en büyük bölümü vergiler, kira, sosyal sigorta payları biçiminde iz bırakmadan kaybolan az bir maaş karşılığında. hep aynı şeyleri yapmasının anlamlı olup olmadığı konusunda hafif bir kuşku kıpırdanmış idiyse - şimdi bu sorunun yanıtı, rue dupin'de içine işleyen o korkunç görünümün açık seçikliğiyle gözlerinin önünde bulunuyordu: evet, anlamlıydı. hem de çok anlamlıydı; çünkü onu, kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan koruyordu. kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan daha rezilce ne vardı? bu indirilmiş pantolondan, bu çömelişten, bu zoraki, çirkin çıplaklıktan daha aşağılayıcı ne vardı? o ayıp işi bütün dünyanın gözleri önünde görmek zorunluluğundan daha zavallıca, daha küçük düşürücü? defi hacet! daha adı bile açığa vuruyor ne azap olduğunu. ve bu işte de, karşı konulamayacak her zorunlukta olduğu gibi, bir parçacık olsun katlanılır bir şey olabilmesi için, ortada kesinlikle başka insanların olmaması şarttı. ya da en azından yoklarmış görüntüsünün olması: bir orman, eğer şehir dışındaysa insan, açıklık arazide yakalanmışsa bir çalılık ya da en azından bir tarla kanalı ya da akşam alacası ya da hiçbiri yoksa, en az bir kilometre ileride hiç kimsenin görülmediği bir düzlük.

ya şehirde? insanların kaynaştığı şehirde? hiçbir zaman doğru dürüst karanlığın çökmediği şehirde? terk edilmiş bir viraneliğin bile insanı saygısız bakışlardan yeterince korumadığı şehirde? işte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. bu dört duvara, defi haceti için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. az parayla geçinebilirdi jonathan. eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantolonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir köşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. ama insan bir büyük -şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu-, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. o zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı. o zaman ölüm daha iyiydi. jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu. evet, hayatına verdiği düzen doğruydu! varlığı, baştan sona başarılı bir insan varlığıydı. ortada üzülecek, kendinde olmayıp başka insanlarda olduğu için gıpta edilecek hiç ama hiçbir şey yoktu.

13.06.2018

kontrbas

patrick süskind

aslına bakarsanız caza karşıyımdır, rock'a filan da. çünkü klasik anlamda güzele, iyiye ve doğruya yönelmiş bir sanatçı olarak, serbest emprovizasyon denen anarşiden hiçbir şeyden sakınmadığım kadar sakınırım.

orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır - teorik olarak.

ama orkestrada, orada böyle bir umut yoktur. orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça ya-salaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!

goethe şöyle der: "müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır."

mozart -bu açıdan bakınca- çok abartılıyor. müzisyen olarak mozart'a hak ettiğinden çok fazla değer veriliyor. yok, gerçekten - biliyorum, günümüzdeki popülerliğine ters düşüyor bu dediğim, ama yıllar boyu bu konuyla uğraşmış, mesleki açıdan incelemiş biri olarak kendimde şunu belirtme hakkını görüyorum: mozart, bugün haksız yere unutulmuş olan yüzlerce çağdaşıyla karşılaştırıldığında, orta karar bir bestecidir; sırf daha çocukken çok yetenekli oluşu ve daha sekiz yaşındayken beste yapmaya başlaması yüzünden, tabii en kısa zamanda iflahı kesilmiş oluyor adamın.

bunun da asıl sorumlusu babasıdır, işin rezalet tarafı da bu zaten. yani ben olsam oğlumu, eğer bir oğlum olsaydı, isterse mozart'ın on katı kadar yetenekli olsun, çünkü bir çocuğun beste yapması öyle olağanüstü bir şey değildir ki; maymun gibi talim ettirirseniz her çocuk beste yapar, hiç de marifet değildir, eziyettir bu, çocuğa işkencedir, günümüzde haklı olarak yasaktır, çünkü çocuğun özgür olmaya hakkı vardır. bu, işin bir yönü. diğer yönü de şu ki, mozart beste yaptığı sıralar henüz ortada bir şey yoktu.

beethoven, schubert, schumann, weber, chopin, wagner, strauss, leoncavallo, brahms, verdi, çaykovski, bartök, stravinski. - saymakla tükenmez o zamanlar olmayan. haydi benim gibi meslekten biri şöyle dursun, bugün içimizden her biri için gayet tabii olan müziğin yüzde doksan beşi daha hiç yok ki ortada ancak mozart'tan sonra oluşuyor bu yüzde doksan beş! mozart'ın daha haberi bile yok! - bir tek şey varsa, efendim?, o zamanlar adı sanı olan bir tek şey varsa, o da bach'tı ve bach tamamen unutulmuştu, çünkü protestan'dı kendisi, ancak bir zaman sonra yeniden keşfedebilmişizdir bach'ı. bu yüzden de mozart için o sıralar durum kıyas kabul etmez derecede kolaydı. omuzlarına binen bir yük yok. o zaman kim olsa çıkıp ben besteciyim der, istediği gibi de çalıp besteler.

hem eskiden insanlar da çok daha kadirbilirmiş. ben o zaman yaşamış olsaydım, dünyaca ünlü bir virtüöz olurdum. ama mozart, goethe'nin aksine, bu durumu hiç kabul etmemiştir. ikisi içinde goethe zaten daha dürüst olanıdır; hep söylemiştir şanslı olduğunu, çünkü kendi zamanındaki edebiyatın yazılmamış, boş bir sayfa olduğunu. şanslı adammış. ballı herif derler ya hani. mozart ise bunun böyle olduğunu hiç kabul etmemiştir, işte benim kendisine yönelttiğim itham da bu oluyor.

19.04.2017

üç buçuk öykü

patrick süskind

küçük insanlar yangından kaçar gibi kaçabilirler sözlerimden, onların hoşuna gidecek şeyler söylemek zorunda değilim.

genç ve yetenekli bir insanın sanat sahnesinde kendine yer edinebilmek için mücadele edecek gücü bulamadığına tanık olmak, geride kalanlar için her seferinde sarsıcı bir izlenimdir.

dünya, acımasızca kapanan bir midye kabuğudur.

arkadaşları onun için kaygılanıyordu. "onunla ilgilenmeliyiz," diyorlardı, "bir bunalım geçiriyor. ya insani bir bunalım bu, ya sanatsal ya da parasal. eğer birinci seçenek doğruysa hiçbir şey yapılamaz. ikincisi doğruysa bunu kendisi aşacak. üçüncüsü doğruysa onun adına para toplayabiliriz; ama bu da herhalde onun için onur kırıcı olur."

bilmemek bir ayıp değildir, çoğu kimse mutluluk olarak görür onu. gerçekten de, bu dünyadaki tek olası mutluluk bilmezliktir.

insanın umut olmazsa yaşayamayacağı söylenir. ama yaşamıyor zaten, ölüyor insan.

16.12.2013

koku

patrick süskind

ilham aramam ben. yalnız benim içimden doğmalıdır benim eserim.

kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.

her sanatta ve her zanaatta yetenek hiçbir şey ifade etmez; ama deneyim, alçak gönüllülükle, çalışkanlıkla elde edilmiş deneyim her şeydir.

önünü görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. daha önce de, gündüzün yürürken de saatlerce gözlerini kapayıp burnunun gösterdiği yöne gitmişti. çevredeki manzaranın çarpıcı renkleri, görmedeki göz kamaştırıcılık, birdenbirelik, keskinlik acı veriyordu. ama ay ışığına bir diyeceği yoktu. ay ışığı renk nedir bilmiyor, sadece arazinin dış çizgilerini biraz gösteriyordu. ortalığı kirli bir griyle örtüyor, bir gece boyu bütün canlılığı boğuyordu. bu, içinde kimi zaman gri tarlalara bir gölge gibi düşen rüzgardan başka hiçbir şeyin kımıldamadığı çıplak toprağın dışında hiçbir şeyin yaşamadığı, kurşundan dökülmüşe benzer dünya, grenouille'nin varlığını hoşgörüyle karşıladığı tek dünyaydı; çünkü ruhunun dünyasına benziyordu.

inzivayı seçen insanlar vardır, bilinir; bir günahın kefaretini ödemek isteyenler, başarısızlığa uğramışlar, azizler ya da peygamberler. böyleleri çöllere çekilip çekirge ve yaban balı yiyerek yaşamayı yeğler. kimisi de kenarda köşede kalmış adalarda, mağaralarda, dehlizlerde ya da -biraz daha gösterişlisi- sırıklar üzerinde kurulmuş, göklere uzanan kafeslerde yaşarlar. amaçları tanrıya daha yakın olmaktır. kendilerini yalnızlıkla cezalandırıp günahlarının ceremesini çekerler. böyle davranırken tanrının hoşnut olacağı bir yaşam sürdükleri inancı içindedirler. ya da aylarca, yıllarca, kendilerine yalnızlıkları içinde bir tanrı haberi ulaşmasını bekler, gelince bir acele insanlar arasında yaymaya yeltenirler.

kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu; ama şimdi gerçek dünyada olmalıydı bu artık, gerçek insanlar üstünde kurmalıydı egemenliğini. bunun elinde olduğunu da biliyordu. çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. ama kokudan kaçamıyorlardı. çünkü koku soluğun bir kardeşiydi. onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.

her zaman özlediği şey olan insanların kendisini sevmesi, ulaştığı anda dayanılmaz bir şey olup çıkmıştı; çünkü o kendisi sevmiyordu insanları, onlardan nefret ediyordu. birdenbire doyumu hiçbir zaman sevgide değil, nefrette bulmuş olduğunu anladı, nefrette ve kendinden nefret edilmesinde.

richis'in dingin bakışları yayılıyordu üstünde. sonsuz bir iyi niyet vardı bu bakışlarda. sevecenlik, duygulanmışlık ve seven insandaki o kof, budalaca derinlik.

15.10.2012

koku

patrick süskind

1 eylül 1753'te, kralın tahta çıkışının yıldönümünde, paris belediyesi, pont royal'de havai fişekler attırdı. kralın evlenme törenindeki ya da veliahtın doğuşu nedeniyle yapılan o dillere destan gösteri kadar parlak olmasa da, gene oldukça etkileyici bir seyir oldu. gemi direklerine altından güneş çarkları takmışlardı. köprüden, ateş boğaso denen hayvanlar ırmağa bir yıldız yağmuru püskürtüyordu. her tarafta kulakları sağır eden bir gürültüyle humbaralar patlıyor, kaldırımlarda patlangaçlar kaynaşıyor, fişekler göğe yükselip siyah kubbeye beyaz zambaklar çiziyordu. gerek köprüde gerek ırmağın iki rıhtımında toplanan, binlerce kafalık kalabalık gösteriyi coşkulu aa'larla, oo'larla, bravolarla ve hatta -kral tahtına çıkalı 38 yıl olmasına, sevilirliğinin doruğunu çoktan aşmasına karşın- yaşasın'larla izliyordu. nelere kadirdi bir havai fişek gösterisi.

jean-baptiste grenouille ses çıkarmadan ırmağın sağ kıyısında, pavillon de flore'un dibinde, pont royal'e yüzünü dönmüş duruyordu. alkışlamak için parmağını kımıldatmıyor, fişeklerin yükselişine bile bakmıyordu. yeni bir koku duyabileceğini sanarak gelmişti; ama çok geçmeden havai fişeklerin koku bakımından hiçbir yenilik getirmediğini anladı. önünde savurganca bir çeşitlilik içinde kıvılcımlar, fıskiyeler, patırtılar, ıslıklar çıkarıp duran şey, ardında kükürt, yağ ve güherçileden oluşan, alabildiğine birörnek bir koku bırakıyordu.

neredeyse bu can sıkıcı seyri bırakacak, louvre galerisi boyunca yürüyüp eve dönecekti ki rüzgar burnuna bir şey ulaştırdı; ufacık, farkına güç varılır bir kırıntı, bir güzel koku atomu, hayır, o bile değil, gerçek bir koku olmaktan çok bir koku sezintisi -gene de, kesinlikle daha hiç koklanmamış bir şey olduğunun sezintisi. dönüp duvara yanaştı, gözlerini kapayıp burun kanatlarını şişirdi. koku öyle hafif, öyle inceydi ki, yakalayamıyordu; algısının ne kadar davransa erişemediği, kumbaralardan çıkan barut dumanıyla örtülen, insan kitlelerinin vücut buğularıyla yolu kesilen, şehrin daha bin kokusuyla parçalanan, ezilen bir kokuydu. ama sonra birden gene geliyordu, sadece küçük bir kırpıntı, bir saniyecik, şahane bir anıştırma olarak duyulabiliyor, sonra hemen kayboluyordu. grenouille acılar içindeydi. ilk olarak açgözlü kişiliği değildi incitilen, gerçekten kalbiyle acı çekiyordu. tuhaf bir biçimde, bu kokunun bütün öbür kokuların anahtarı olduğu, bu koku anlaşılmazsa bütün öbür kokuların hiçbir anlamı olmayacağı ve kendisinin, grenouille'nin, bu kokuyu ele geçirmeyi başaramazsa boşuna yaşamış olacağı duygusu uyanıyordu içinde. onu elde etmeliydi, sırf sahibi olmak için değil, yüreğinin dinginliği aşkına.

heyecandan neredeyse içi bulanacaktı. kokunun ne yönden geldiğini bile çıkaramamıştı. kimi zaman, yeni bir parçası esip gelene kadar aradan dakikalar geçiyor ve grenouille her seferinde, onu bir daha ömür boyu duyamayacağı kaygısıyla dehşete düşüyordu. sonunda can havliyle, kokunun ırmağın öbür kıyısından, güneydoğu yönünde bir yerlerden geldiği sanısına sığındı da kurtuldu.

kendini pavillon de flore'un duvarından koparıp kalabalığa daldı, köprüye doğru yola düştü. her iki üç adımda duruyor, parmak uçlarında yükselip insanların başları üzerinden havayı kokluyor, önce heyecandan hiçbir şey duymuyor, sonra gene de burnuna bir şey geliyor, kokuyu yokluyor, öncekinden daha kuvvetli olduğunu anlayınca doğru yol üzerinde olduğuna güveni artıyor, gene dalıyor, havaya bakan milleti ve ikide bir ellerindeki meşaleleri fişeklerin fitiline tutan havai fişekçiler kalabalığını yara yara ilerliyor, barutun geniz yakan dumanı içinde kokusunu kaybediyor, paniğe kapılıyor, itiştire kakıştıra yığının içinden kendine yol açıyordu; bitmez dakikalardan sonra karşı kıyıya, hôtel de seine'in ağzına ulaştı.

burada durup kendini topladı ve havayı kokladı. duymuştu kokuyu. yakaladı. bir şerit gibi rue de seine'den aşağı akıp geliyordu, bir başkasıyla karıştırılamayacak kesinlikte; ama gene de eski hafifliği, inceliğiyle. grenouille kalbinin hızlı hızlı çarptığını hissediyor, bunun koşmaktan değil, duyduğu koku karşısındaki çaresizlikten ileri geldiğini biliyordu. benzer kokular hatırlamaya çalıştı; ama kurmaya çalıştığı bütün yakınlıklardan vazgeçmek zorunda kaldı. bu kokuda bir tazelik vardı; ama limon ya da turunç tazeliği değil, mürağacı, tarçın yaprağı, kıvırcık nane, huşağacı, kafuru, çam iğnesi, mayıs yağmuru, ayaz ya da kaynak suyu tazeliği.. de değil, hem de bir sıcaklık vardı; ama bergamot, selvi, misk gibi değil, yasemin, nergis gibi değil, gülağacı gibi değil, süsen.. gibi de değil. bu koku hem uçucu hem ağır ögeleri olan bir karışımdı, karışım değil, bunların bileşimiydi; üstelik az, zayıf, gene de dağlam, taşıyıcılığı olan, ince, tiril tiril bir parça ipekli gibi.. gene ipekli gibi de değil, içinde bisküvi eritilmiş ballı süt gibi -ama bu da olur mu hiç: süt nerede, ipek nerede! kavranmaz bir şeydi bu koku, tasvire sığmaz, hiçbir yere oturtulamayan bir şey. aslında hiç olmaması gerekirdi. ama vardı işte, kesinlikle karşı konulmaz doğallığı içinde ortadaydı. onun gösterdiği yöne, yüreği korkudan çarpa çarpa yürüyordu grenouille; çünkü kokuyu izlemediğini, kokunun kendisini tutsak aldığını, direnemeyeceği biçimde kendine doğru çektiğini seziyordu.

rue de seine'i yukarı doğru yürüdü. caddede kimse yoktu. evler boş, sessizdi. içindekiler aşağıya, havai fişek seyretmeye gitmişlerdi. ortada rahatsız eden ne telaşlı bir insanın kokusu vardı, ne de o geniz yakan barut dumanı. caddede, her zamanki su, pislik, sıçan ve sebze çöpü kokuları yayılıyordu. ama bunların üzerinde, bütün inceliği, açık seçikliğiyle, grenouille'ye yol gösteren o şerit asılıydı. birkaç adım sonra gece göğünün zaten az olan ışığını yüksek binalar yutunca grenouille karanlıkta ilerlemeye başladı. önünü görmesi de gerekmiyordu. koku ona yolunu güvenilir biçimde gösteriyordu.

elli metre sonra sağa sapıp rue des marais'ye, belki öncekinden daha da karanlık, genişliği ancak iki kol boyu bir sokağa girdi. gariptir ki koku pek artmadı. yalnız daha bir arılaştı, böylece, gittikçe artan arılığıyla, çekiciliği güçlendi de güçlendi. grenouille, elinde olmadan yürüyordu. bir yerde tuttuğu gibi sağa çekti onu koku, ilk bakışta bir evin duvarına doğru. önünde alçak bir geçit açılmıştı, ucu avluya bakıyordu. uykuda gezer gibi geçti grenouille bu geçidi, avluyu geçti bir baştan öbür başa, bir köşeyi döndü, daha küçük bir ikinci arka avluya ulaştı. sonunda, aydınlıktı burası: eni boyu yalnız birkaç adım olan, dört köşe bir yerdi. duvara bitişik, eğik bir tahta sundurma vardı. bunun altında bir masaya bir mum yapıştırılmıştı. bu masada bir kız oturmuş, sarı ve kokulu aynabakan eriği ayıklıyordu. yemişleri solunda duran bir sepetten alıyor, saplarını koparıp bir bıçakla çekirdeklerini çıkarıyor, sonra bir kovaya atıyordu. 13-14 yaşlarında olsa gerekti. grenouille durdu. hemen anlamıştı yarım millik yoldan, ırmağın ta karşı kıyısından duyduğu kokunun kaynağının ne olduğunu: ne bu pis avlu, ne erikler. kaynak, kızdı.

bir an öyle şaşkınlaştı ki, gerçekten, ömründe daha bu kız kadar güzel bir şey görmediğini düşündü. oysa yalnız, kızın mum ışığındaki arkadan siluetini görüyordu. tabii aklına gelen aslında, şimdiye dek bu kadar güzel koku duymadığıydı. ama insan kokularını, binlerce erkek, kadın, çocuk kokusunu bildiğinden, bu derece olağanüstü bir kokunun bir insandan çıkabileceğini aklı almıyordu. genellikle insanların kokusu hiçbir şeye benzemez ya da berbat olurdu. çocuklar yavan, erkekler sidik gibi, acı acı ter ya da peynir, kadınlar bayat donyağı, bozulmakta olan balık kokardı. ilginç bir tarafı kesinlikle yoktu insan kokusunun, itici bir şeydi.. işte böylece grenouille, ömründe ilk kez burnuna inanamayıp kokladığı şeyin doğruluğundan emin olabilmek için gözlerini yardıma çağırmak zorunda kaldı. tabii çok uzun sürmedi duyularının şaşkınlığı. görme duyusuna olan gereksinimi bir an sürmüş sürmemiş, sonra kendini yeniden, hem de hiç başka bir şeye dayanmaksızın, koklama duyusunun algılarına bırakmıştı. şimdi, gördüğü şeyin bir insan olduğunu kokluyordu; kızın koltuk altlarındaki ter, saçlarındaki yağ, cinsel organındaki balık kokusunu, üstelik tatların en büyüğünü alarak duyuyordu. kızın teri deniz rüzgarı kadar taze kokuyor, saçlarının yağı fıstık yağı gibi, organı bir buket nilüfer, derisi kayısı çiçeği gibi öyle dengeli, öyle büyülü bir parfüm oluşturuyordu ki grenouille'nin şimdiye kadar parfüm adına kokladığı her ne varsa, hatta düşünde, oynarcasına kurduğu ne kadar koku bileşimi varsa, bu koku karşısında bir çırpıda anlamsızlaşıyor, hiçleşiyordu. bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini sağlayan üst ilkeydi. salt güzellikti.

grenouille'nin bildiği bir şey varsa o da, bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. en küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.

yavaş yavaş kıza doğru ilerledi, yaklaştı, yaklaştı, sundurmanın altına girdi, bir adım arkasında durdu. kız ayak seslerini duymamıştı.

kızıl saçlıydı, üstünde kolsuz, gri bir elbise vardı. bembeyazdı kolları, elleriyse yardığı eriklerin suyundan sarıya kesmişti. grenouille üzerine eğilmiş duruyor, kokusunu şimdi iyice katışıksız olarak, ensesinden, saçlarından, elbisesinin göğsünden yükseldiği biçimiyle emiyor; hafif bir rüzgar gibi içine çekiyordu. hiç bu kadar iyi hissettiği olmamıştı. derken kız üşümeye başladı.

grenouille'yi görmüyordu. ama korkuya benzer bir duyguya kapılmış, üzerine, insanın birden, çoktan kurtulduğu, eski bir korkuyu yeniden duyduğu cinsten, garip bir titreme gelmişti. arkasından soğuk bir hava akımı esmiş, sanki biri alabildiğine büyük, soğuk bodruma inen merdivenin kapısını açmış gibi geldi. elindeki bıçağı bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına döndü.

onu gördüğünde korkudan, öylesine donakaldı ki, grenouille rahat rahat ellerini kızın boynuna götürecek zamanı buldu. çığlık atmaya kalkmadı kız, yerinden kımıldamadı, kendini korumak için herhangi bir hareket yapmadı. grenouille ise ona bakmıyordu. ince, çillerle bezenmiş yüzünü, kırmızı dudaklarını, pırıl pırıl yeşil, kocaman gözlerini görmüyordu; çünkü sımsıkı yummuştu gözlerini kızın boğazını sıkarken, tek bir kaygısı vardı ki o da, güzel kokusundan zerre kaybetmemekti.

öldürünce kızı yere, erik çekirdeklerinin ortasına yatırdı, elbisesini yırtıp açtı; bir sele döndü koku akımı, parfümüyle altına aldı grenouille'yi. yüzünü kızın derisine yapıştırıp sonuna kadar şişirdiği burun deliklerini karnından göğsüne, boynuna, yüzüne gezdirdi, saçlarından geçip gene karnına, aşağıya, organına, kalçalarına, beyaz bacaklarına indi. başından ayak parmaklarına kadar koklayıp bitirdi kızı, kokusunun son kırıntılarını da çenesinden, göbeğinden, dirseğinin iç tarafından topladı.

kız koklanmaktan solduğunda bir süre daha yanında, çöktüğü yerde kaldı, kendini toplamaya çalıştı, onun varlığıyla taşarcasına dolmuştu çünkü. kokusunun bir damlası dökülsün istemiyordu. önce içinin odacıklarını en küçük bir delik kalmayacak gibi kapatmalıydı. sonra ayağa kalkıp mumu söndürdü.

bu sırada ilk evlerine dönenler, şarkılar söyleyip "yaşa" naraları atarak rue de seine'den yukarı yürüyorlardı. grenouille sokağın karanlığında koklaya koklaya, rue de seine'e koşut olarak ırmağa giden rue des petits augustins'e ulaştı. az sonra ölüyü buldular. bağrışmalar yükseldi. meşaleler yakıldı. bekçiler geldi. grenouille çoktan öbür kıyıdaydı.