panait istrati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
panait istrati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.11.2020

çocuğun eğitimi

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

çocuk kısmı hısımlarının yanında yüzsüz olur, ahlakı bozulur. insan ancak yabancıların yanında adam olmayı öğrenir. ama mıymıntının birinin yanına gireyim deme sakın. zengin bir usta ara. ona doğrulukla hizmet et! hele aşırmaya hiç alışma, esnaflıkta çok zararlı şeydir, adamın kökünü kurutur. bir şeyi canın çekerse doğruca ustanın yanına git, gözlerinin içine bakarak: "usta be, canım bir simit yemek istiyor!" de. sana bir metelik verirse al simidi ye, vermezse sabret.

elalem ister ki bir evlat söz dinlesin, akıllı uslu olsun, hangi işe konulursa orada eskisin, öyle süpürge gibi kapı kapı sürtmesin. ustasının vahşiliğine boyun eğmeli, kendi de sırası gelince insafsız bir usta olmalı. işte mahalleli böyle düşünür ve ustanın şamarını yiyen suratta güller açacağını iddia eder.

her çocuk bir devrimcidir. yaratılışın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yükselttiği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. çocuk, dünyanın başlangıcı ve sonudur. hayatı yalnız o anlar; çünkü hayata ayak uydurur.

devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığı zaman daha iyi günlerin geleceğine inanacağım.

çocukluktan çıktı mı insan canavar kesilir. ikiyüzlülükle başka bir kalıba girerek hayatı inkar eder. insanlık binlerce yıldır yaratılışın kendisine anlattıklarından bir ibret dersi almayı bilmiş midir? bugün, tıpkı orta çağ'da olduğu gibi, hiçbir sosyal topluluk hayatı anlamıyor, hiçbir yasa onu korumuyor, ahmaklık ve keyfilik her zamandan fazla hükmünü yürütüyor. 

çocuk cahil ve delicesine bencil insan canavarlarının ellerine verilir. onlar da bu heyecanla dolu, yaşamaya susamış çelimsiz yaratığın kolunu kanadını kırarlar. çocuğun gün ışığına, ağaçların hışırtısına, dalgaların şırıltısına, meltemin okşayışına, kuşların cıvıltısına, sokakta koşuşan köpeklerle kedilerin özgürlüğüne, mis kokulu kırlara, kendisini yakan kara, şaşırtan güneşe, merakını uyandıran ufuklara, altında ezildiği sonsuzluğa muhtaç bir hayat tomurcuğu olduğunu o ahmak suratlı herif nereden bilsin? çocukluğun hayat mevsimlerinin en körpesi olduğunu, mutluluk içinde bile varlığı fani olan o insan yapısının temellerinin ancak bu mevsimde atıldığını nereden akıl etsin?

oysa bütün yapının uçuruma yuvarlanması istenmiyorsa bu temeller iyilik, yalnızca iyilik harcıyla yoğrulmalıdır. insanların çoğunluğu çocukluğunu dayak yiyerek, yoksunluklara katlanarak, kanunların yükselttiği o ömür törpüsü kalelerde geçirirken hayat temellerinin böyle atılmasını nasıl isteyebilirsiniz? yeryüzünün haydutlar, katiller, dolandırıcılar, pezevenkler, tembeller ve düzen düşmanlarıyla dolu olmasında şaşacak ne var, siz doğa yasalarına uymadıktan sonra? sizler kanunlar yapmışsınız, akademiler kurmuş, ahlak kürsüleri tesis etmişsiniz. kulakları patlatırcasına çanlarını çalarak merhameti öğretmeye çalışan kiliseleriniz var, meclisleriniz var; ama bir çocuğun göğsü içinde neler kaynaştığını bilemezsiniz. güzel olabilecekken sakat bıraktığınız bu hayat hakkında da bir bilginiz yoktur.

zavallı kir leonida! ve sizler, zamanımızın bütün zavallı kir leonida'ları. bir ana ile evladının ne demek olduğunu nereden bileceksiniz siz? bir güneş ışınında titreşen dünyalardan, bir karınca yuvasında geçen savaşlardan, mutsuz bir annenin gözyaşlarını içirdiği kalbinde kopan fırtınalardan ve işe verilen bir çocuğun yüreğinde filizlenen sonsuzluktan nasıl haberiniz olsun sizin?

hapishaneye hapishane derler; oraya kapatılan adam özgürlüğünden yoksun edildiğini bilir. bir ustanın yanına verilen çocuk neyi bilsin?

20.04.2020

köle ruhlu insan

panait istrati

insanların çoğu köle ruhlu yaratılmıştır. özgür bir kafaya sahip olmak kolay değildir. köle demek, sırf kemerine çalışma zinciri vurulmuş insan demek değildir. kölelik, dünyanın kuruluşundan bu yana yönetilmeye, buyruk almaya yönelik bayağı bir özdür. niteliksiz, alçaklığı benimsemiş hayvansı bir şey. verimli toprağa oranla kum nasılsa, özgür insan karşısında kölenin durumu da aynıdır. köle devingen bir yapıya sahip değildir. kıpırtısızdır. hareketleri ancak başkalarının iradesi doğrultusundadır. tıpkı kuma rüzgarın etki edişi, onu istediği yere sürükleyişi gibi, başkaları bu insanlara istediğini yaptırabilir. o zaman da hareketi körü körünedir. gözü karadır. düşünmeden yapılmış felaket şeylerdir. önüne geleni siler geçer. ister gecekonduda yaşayan bir insan olsun, ister parlamentoda koltuğu bulunan daha sınırlı bir kitleye mensup biri, o her zaman daha güçlü bir elin kendisini yönetmesini bekler. bildiği sadece iki yaşayış biçimi vardır: egemen olmak ya da buyruk altına girmek. bu da kendisine kumanda eden yöneticiye bağlıdır. bu iki egemenlik arasında özgürlükten söz edilebilir mi?

30.09.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

13.04.2016

hayat yollarında

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

kavga, ondan zevk alan için bir canlılık belirtisidir. bir düşünce uğrunda savaşmak, bir duygu, bir aşk ya da bir çılgınlık uğrunda savaşmak; ama bir şeye inanarak savaşmak: işte hayat. savaşın gerekliliğini duymayan, insan hayatı değil, bitkisel hayat yaşıyor demektir.

kurulmuş bir nüfuz, zayıfların gözünde sınırsız bir güç gibi görünür; buna boyun eğer ve katlanırlar. ulusların zorbaların bütün kötülüklerine sabretmeleri de bu yüzden değil midir?

zalimlerin milyonlarca insanı hükümleri altında tutmaları birtakım sözde erdemleri yüzünden değil, sadece ezilenlerin korkularındandır.

bir felaket tek başına gelmez derler ya, galiba mutluluk da bazen katmerli oluyor; yoksa hayat çekilmez bir yük olurdu.

herkes çalar, elinden gelen herkes! hiç kimse elinin emeğiyle bir koca gemi ya da bir gazoz fabrikası kuramaz.

ah o dostluk! onlara lanet etmiyorum, ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz!

karı dediğin güneş gibidir, ne fazla uzakta dur ne çok yakınına git. hem karı, hem de gemi sahibi olmaya kalkarsan eninde sonunda birinden biri seni denizin dibine gönderir.

ah! sevilen bir dosttan ayrılmak ne güç şeydir!

yaşanmış bütün düşlerin bilançosu felaketlerle kapanır. böyle olması da yerindedir. yoksa dünya düş kurucularla dolup taşardı.

hayatın bize sevdirdiği şeyler ne kadar çeşitlidir ve arzunun doğurduğu cesaret ne yılmaz şeydir!

insan makinesini harekete geçiren her şey iyidir.

güzellik yalnız bizim hayalimizdedir. insan peşinden koştuğu hedefe varsın ya da varmasın, uğradığı düş kırıklığının tadı hemen hemen aynıdır. zaten sonuçlar hep birbirine benzer. arzuları ölçüsüz adam için önemli olan taraf savaştır, arzuları devam ettiği sürece kaderiyle giriştiği savaştır. işte bütün hayat, düş kurucunun hayatı budur.

28.12.2014

sokak kızı

panait istrati

biz, türlü şekillerde bize benzeyeni severiz.

erkek! kadın sana arkadaş olabilse en iyi karıdan daha büyüktür, en şehvetli metresten daha eksiksizdir ve erkeğin erkeğe gösterebileceği dostluğu fersah fersah geride bırakır; çünkü kadın, bizi besleyen ve mutlu kılan toprak ana gibi çeşitli ve karışıktır.

insan kendini sakınmadan verdiği zaman bir şey kaybetmez.

kımıldayan bir yaprak, sallanan bir başak, boşluğu yırtan bir atmaca çığlığı, insana, yeryüzünde nasıl bir hiç olduğunu hissettirir.

zavallı ve görkemli gençlik! en olmayacak kararları hemen vermeyi ancak sen bilirsin. acı gerçek önünde gözlerini güzel güzel kapamayı da yalnız sen bilirsin.

yaşayacağına küçük bir umudu bulundukça insanın içi rahattır.

insanları da birlikte sevmeden ışığı sevemez kişi. bütün insanları değil. kimse onların hepsini birden sevmez. isa bile onları bu kadar ahmakça sevmiş değildir.

ister yoksul ol ister hali vakti yerinde, alnınızın terini silmek için bir an kendi haline terk ettiniz mi, hemen kederlenen bir dost kadar insanı hayattan iğrendiren bir şey olamaz.

insanın gönlünde bir sevda varken ölmek ne hazindir, ne acıdır!

vermek, vermek, vermek; işte hayatta en büyük mutluluk! özellikle zamanında, her şeyi zamanında vermek. kahkaha vermek, gözyaşı vermek.. heyecanları yaşamak, acıları yaşamak.. uçup giden mutluluk ışınını geçerken yakalamak, nemli gözler gülmenizi yalvarırken candan gülmek, sonra mutluluğa doymuş, kalbinizin bütün coşkunluğuyla ağlamak, ağlamak! bir süre ağlamak, sonra gülmek.

kadınların en iyisi, şefkat ve muhabbetten çok kaba kuvvete rağbet ediyor.

ne zaman ki bütün insanlığın derdiyle dertlenirsek, kendi olanaklarımıza göre bunu ifade edersek ve bencilliğimizin sebep olduğu kötülüklerle savaşırsak; ancak o zaman insan ve sanatçı olmaya başlarız. sanat, bizim kusurlarımıza karşı açılmış bir savaştır.

hayatın yüküne katlanmayı hiçbir şey cömertlik kadar mümkün kılmaz.

ah zavallı insanlar! keyfinize bakmaktan başka bir düşüncesi olmayan; okyanusun sonsuzluğundan ve hayatın büyüklüğünden habersiz, güneşten kavrulmayan, fırtınadan heyecanlanmayan zavallılar. zavallı insancıklar! en küçük bir aksilik, hiçliğinizi meydana vurmanıza yeter. saadetiniz gibi acınızda da korkaklık vardır. göklere kadar çıkan haz çığlıklarını bilmezsiniz siz. hiçbir iniltiniz cehennem kuyularına kadar inmez. anlamlı yüzlerden yoksun ve kendinizi tanıyamayacak kadar kör olan zavallılar, mutlu olunuz; ama acaba diyorum, bu sakınganlığınız bir beyin yarasından çok, bir kalp sakatlığından ileri gelmiyor mu? acıyorum size, insancıklar!

22.04.2013

mihail

panait istrati

en iyi köpüklü şarap, içimizi dolduran, dünya kuruldu kurulalı fokurdayan aşktır.

kenar mahalle halkı için sürüden ayrılmak, yiğitlik taslamak demektir; buysa işlenecek suçların en ağırıdır.

insan aynı anda hem tanrı'nın hem şeytanın kulu olamaz.

ana sevgisi, nişanlı sevgisi; ikisi de, kendisini durmuş oturmuş bir adam, iyi bir oğul, iyi bir baba, iyi bir koca yapma ereğini güden bencil sevgilerdir.

iyi meyve verecekse bencillik de yaşam ağacını besleyen özsulardan biri olabilir.

dünyanın en ilgi çekici insanı bile çevresindekilerden daha fazla ilgiye değmez; hatta bunlar bir mısır tarlası, bir yol ve gökyüzü olsa da.

acımasız adaletin damgasını yedi mi, en iyi adam bile dürüstlük duygusunu yitirir.

güçlü olmalı, gözyaşlarımızı içimize akıtmalıyız. yaşam, uğrunda ağlamaya değmez.

insanca yaşamak kimsenin tekelinde değildir.

yoksulluk, yaşamı olanaksız kılan gerçek yoksulluk, kılıksız ve pasaklı olmak değildir; sevdiği yaşamı sürebilmek için bütün olanaklara sahipken insanca yaşayamayan adamın korkunç durumudur.

önemli olan, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.

dostluk, insanın, anladığı kadarıyla sanatı, doğayı ve insanları, özveriyi bile geçen bir sevgiyle sevmesidir.

yaşam, ancak kendi öz bencilliğine uygun düşen sevgiye izin verir. gerisi kandırmacadır.

yoksulluk ve acı insanı içten kılar.

üç öğün yemek karşılığı günde on beş saat çalışanlar için işler çok başka türlüdür.

yaradanın gönlümüze ektiği duygular içerisinde en az açıklayabildiğimiz, dostluk duygusudur.

basit insanların en büyük zevki, başkalarının işine burnunu sokmaktır.

sanat yapay bir yaşamdır, kaybından hiçbir zaman büyük dramlar doğmaz; gerçek yaşamsa dramla doludur ve burdaki kayıplar tam anlamıyla onulmazdır.

insan! insandan daha salak bir varlık var mıdır yeryüzünde?

söylemek istemediğiniz şeyi merakla bekleyen kişi, dinlemeyi hiç arzulamadığınız şeyleri saatlerce anlatan kadar can sıkıcıdır.

"herhangi bir giz senin içinde hapis kaldığı sürece kölendir. ama başkasına açtığın an sen onun kölesi olursun."

ne mutlu yüreği dostluk sevgisiyle yanıp tutuşana! yalnız odur yalnızlığı daha az öldürücü, yaşamı da çekilir kılan.

1.02.2012

hayat ve edebiyat

panait istrati

insanlar sadece ortak olan yıkımlara karşı duyarlıdır.

yaşamın, hatta en aşağılık yaşamın temel direği iyilik yapma arzusu, eli açıklık, bir ülkü ardında koşma eğilimidir. oysa düştür bütün bunlar. zavallı insanlık makinesi düş kurmayı bir yana bırakıp yaşamaya başladığı an her şey allak bullak olur, çatırdar, laçkalaşır ve daha dün köşe başında öpüşenlerin birbirlerinin suratlarına tükürdüğü görülür. çünkü şiir ile lağım yan yanadır. çünkü düş, yaşamın karşıtlıkları arasında sıkışıp kalmıştır. toplum dediğimiz makine azıcık yakıtla çalışır; ama hiç kimse onu en kusursuz biçimde işletemez.

edebiyat tek başına yeterli değildir; başımızı döndürdüğü için, çoğu kez, gerçekten bilgi edinmemizi engeller. kuş için kanat neyse zihnimiz için de edebiyat odur; ama kuşun hiç şaşmadan uçabilmesi, kanatlarına değil, yanılmayan bakışlarına bağlıdır. şiir, bir saatlik dingin ezgidir ve ben, yeryüzünün bütün güzelliklerini, sanatın bütün inceliklerini, sevilebilecek her şeyi şiirde bulurum. ama ne yazık ki, türkü çağırdıktan sonra, yaşamak gerekir. yaşamaksa yaşamla boğuşmak demektir.

bir amacım yok. kendi yasama göre yaşıyor, karnımı doyurmak için pek az; kafamı, gönlümü doyurmak içinse çok şey istiyorum. edebiyatı ve güzel sanatları sevmek, dünyanın güzelliklerinden yararlanmak, insanları ezenler arasına katılmamak, dolayısıyla maddi açıdan en azla yetinmek; haksızlık etmeden, kardeşçe yaşamak, iyi bir dost bulup sevmek, çevresine elinden geldiğince iyilik etmektir önemli olan.

14.12.2010

angel dayı

panait istrati

ancak sıradan şeyler paylaşılır ve ortaklaşa yaşanır. insanoğlu çok mutlu olduğu anda, yalnız kalır; çok mutsuz olduğu zaman da öyle. küçük bir çukura herkes seninle birlikte atlayabilir; ama hiç kimse ardından uçuruma gelemez. eksiksiz mutluluk da bir tür uçurumdur.

hiçbir şeyden tat almaz olduğun an ölüsündür.

iyilik pek bir işe yaramaz; yeryüzü iyilikbilmezlerle dolu olmasa bile, tek bir kötünün eli, yüz erdemli kişiye baskın çıkar, bir de bakarsın kötülük kol geziyor.

insanoğlu anasının karnındayken alnına yazılıyor mutlu mu mutsuz mu olacağı. olabildiğince az şey duyan ya da hiç duymayan kişiye ne mutlu! istediği azıcık şeyi yaşam ona verir. yaşadığını duyan ve bir şeyler isteyense mutsuzdur; hiçbir zaman elindekiyle yetinemez.

tutkularla duyular, getirebilecekleri rahatlıktan çok daha fazla gürültü patırtıya yol açarlar.

özgürlük içinde yaşanan bir yıl, bir ömürlük köleliğe bedeldir. ömür dediğinse, üst üste eklenen yıllarla değil, şiddetten uzak yaşanan saatlerle oluşur. özgür adam için, özgürlüğün dışındaki her şey ölüm, hem de sonsuz bir ölüm demektir. köle olmaktansa ölmeyi yeğ tutarım.

varlığı yere sermeden bir tutkuyu önleyecek bilgi yoktur yeryüzünde.

sevdiğimiz birine içerlediğimiz zaman yapılacak en iyi şey, o küçük kini başımızdan atıp hemen sevgiye dönebilmek üzere, kızdığımız insanı yatırıp dövmektir; çünkü insanın içini kemiren öfke, sevgi dolu yumruktan çok daha yaralayıcıdır.

tutku konusunda köpekler bize denk ama bilgelikte bizden ileridirler.

kutsal kitap'taki kişiler tarihin denetimi dışındadırlar. kutsal kitap, inananlar için yazılmış, kökünü inançtan alan bir kitaptır; senden aramanı değil, inanmanı ister.

"kedi evden uzaklaşınca sıçanlara gün doğar."

her insanın yüreğinde uyuyan bir kurt vardır. yumuşakbaşlı adamda bu kurt hiçbir zaman uyanmaz ya da pek ender olarak uyanır, esner, yeniden uykuya varır; böylesi, aynı taşa günde 10 kez çarpan, kızıp küfreden; ama taşı kaldırmayan kişidir ya da kapısı gıcırdadığı zaman, "hay dinine yandığımın kapısı!" demekle yetinendir -alıp kapının menteşelerine azıcık yağ damlatmak aklına bile gelmez. bu, tanrı'nın, akıl erdiremediğim bir nedenle, hafta sonunda, beyni insanoğlundan önceki sayısız harikayı yarattıktan sonra ortaya çıkardığı insandır-.

çılgınlık insanın yaşayışında bilgelikten daha büyük bir yer tutar.

bizi doğdurun demediğimize göre, kimseye borcumuz yok demektir. tek bir görevimiz var şu yeryüzünde: kendimize iyi bakmak. kendimize iyi bakmak içinse 3 güzel şey yapmamız gerekir: iyi yemek, iyi içmek ve iyi yellenmek!

14.08.2010

akdeniz

panait istrati

her servet haset yaratır, iştah uyandırır. insanın hiçbir şeyi olmamalı. o zaman dünyaya sahip demektir.

insanın namuslu değilken ve olamayacak durumdayken namuslu görünmeye çalışması kadar iğrenç namussuzluk yoktur. oysa karınızdan, çocuğunuzdan, babanızdan, dostunuzdan başlamak koşuluyla herkes kendini namuslu gösterir ve hiçbiri değildir. çünkü, her biri sizi şu ya da bu şekilde aldatmaya çalışır; yaşamak isteyen için bundan başka çare yoktur. aldatmak şarttır. gerçek namusluluk için tek yol, namussuzluğu açıkça yapmaktır. dünya ne zaman sahte namusluluk yüzünden hasta olduğunu kabul ederse, o zaman daha iyi bir hale gelecek.

insanın bir gün bugünkünden daha iyi olacağını sanmakla delilik ediyoruz. hayır, hiçbir zaman daha iyi olamayacaktır. çünkü ruhu yok. yalnız midesi ve cinselliği var. biraz da zekası varsa da ruh bu değil.

başkalarının ıstırabı karşısında insan yüreği bu kadar duygusuz kalırsa, her şey boşunadır. varsayımlar hiçbir şeyi değiştiremeyecek. bunlar dünyaya yalnızca bir sözde adalet getirecekler; yoksa adaletin kendisini değil. merhametle birlikte, adaleti insanlar arasında egemen kılacak yalnız dinler vardı. oysa dinler iflas etmiştir. ve ölüler bir daha dirilmez.

asıl kötülük, insanın ölçüsüz gururudur; bir hakaretin boşluğunu anlayarak buna aldırmamak konusunda elimizden bir şey gelmemesidir.

ah! küçük bir refaha sahip olanlar için, tatlı ıstıraplarından başka kendilerini anlayacak kimseleri ve gökyüzünden başka ısınacak şeyleri olmayan adamın acılı hayatını alaya almak ve hatta bazen şiddetle eleştirmek ne kolaydır!

manevi değerler basamaklarından inerken görürüz ki, en küçük bağımsızlık, kutsal sayılan şeylere karşı en küçük bir dayanışma hevesi, toplumun sizi kuşkulu sanması ve asla kendisine karşı gelmemesini, asla ona itiraz etmemesini bilenlere ayırdığı mevkilere götüren yolları size kapaması için yeterlidir.

"hiç eksiğiniz yokken erdemli olmak ne kolaydır!"

allahım, dostluktan yoksun olana hayat ne çekilmez şey! bir dostluk, isterse en sıradanı olsun! talih bizi birçok dost sevgisine eriştirince nankörlük ederiz, gururumuzun gereklerini keşfedemeyen sevgi dolu yüreği yaralamak için elimizden geleni yaparız. ama talih bir an için bizden yüz çevirip bizi özseverliğimize terk etmeyegörsün, hemen, tüm sevdiklerini alıp götüren bir felaketin ertesinde harabeler arasında başıboş dolaşan öksüzler gibi sefil ve perişan kalırız. eksiksiz hepimiz böyleyiz. bizi yaşatan kendimiz için beslediğimiz değil, başkalarına, hatta nefret ettiğimiz insanlara karşı duyduğumuz sevgidir.

aktörler, dönemlerinin bir özeti, bir özüdürler.

rahatına düşkün olan doğulu erken yatar, sabah erken kalkar; ama gündüzleri genellikle duyarlılığını her doğrultuda cömertçe harcar; bu nedenle sabahları yataktan uykulu kalkar ve zihnini harekete getirmek için gayret sarfetmesi gerekir. türk’ün, arap’ın, rum’un daha şafakta bütün o uyarıcıların, o nargilelerin, sade kahvelerin gereksinimini duyması bu nedenledir. kızıl sultan'ın idam hükümlerini sabahları bakmadan imzaladığını, akşamları ise itirazlarda bulunduğunu söylerler.

dünya ve yaşam, onları hissetme gücünün kaplayamayacağı derecede büyük değildir.

her istediğimiz adamla dost olamayışımız ne yazık! ne ender dostluklar, anlaşmak için yaratılmış ne zekalar, hayatın kör yollarında bir an için ve bir tek kez karşılaşmaya, sonra sonsuza dek birbirinden uzaklaşarak yapayalnız dolaşmaya mahkumdurlar; çünkü bir boyacı, bir tenekeciye yaklaştığı gibi bir kaptana teklifsizce sokulamaz.

insanlar hemen daima hiçbir şey söylememek için konuşurlar.

14.04.2010

kyra kyralina

panait istrati

insanın yaşamının ne olduğunu kavrayan bir varlık olduğunu söyleyenler yanılıyor. anlama yetisi pek bir işe yaramaz; konuşuyor olması aptallığını yok etmez. ancak insan kardeşinin acısını sezip duyumsamaya gelince, aptallığı hayvanlarınkini geçer.

yeryüzünde hiçbir yaratık insan kadar alçalamaz.

ne denli güçlü olursa olsun yeryüzünde it kopuk takımı arasına düşüp de alçalmayacak insan yoktur.

bir panayırda herkesle iyi geçinmek bilgeliktir. insan bir çırpıda bir sürü insanla tanışır, sonra hop diye ayrılır ama gezgin bir satıcının başka bir gezgin satıcıya rastlaması, bir rahmetlinin kendisini gömmüş papaza rastlamasından çok daha kolaydır.

her mutluluğun bir de ters yüzü var, yaşamı bile ölümle ödüyoruz. bundan ötürü yaşamın tadını çıkarmak gerekir. gününüzü gün edin; öyle ki, son yargı gelip çattığında hiçbir şey için pişman olmayasınız.

yüreğinde duygu bulunmayan bir adam, canlıların yaşamasına engel olan bir ölüdür.

doğum meleklerinin verdikleri karar arzularımızdan daha güçlüdür.

tutkulu bir yüreği yıkıma götürecek birkaç yol vardır. bunların en kolayı yumuşacık konuşmaktır.

çayırkuşu olsaydım
onun gibi maviliklere dalardım
ama bir daha inmezdim
insanların buğday ekip biçtikleri
nedenini bilmeden ekip biçtikleri yeryüzüne

kimi zaman sokakta, yüzü gözü sararmış, dalgın bakışlı bir adam ya da hıçkırıklar içinde bir kadın görürüz. gerçekten hayvandan üstün yaratıklar olsaydık, o adamla o kadını hemen durdurmamız, yardım elimizi uzatmamız gerekirdi. benim gözümde insan denen varlığı hayvandan üstün kılan tek şey budur! oysa bunun izi bile yoktur!

duygulu yüreklere çöken büyük acılarda insan o talihsizliğin gerçekten başına geldiğine, yapacak bir şey bulunmadığına inanmakta epey güçlük çeker.

tek bir adamın iyi yürekliliği, bin kişinin kötülüğünden daha güçlü; kötülük, onu yapanla birlikte ölüp gidiyor; iyilikse dürüst adamın yok oluşundan sonra bile ışık saçmayı sürdürüyor.

bir insanın yaşamı ne anlatılabilir ne de yazılabilir. hele dünyayı seven, baştan başa dolaşan bir adamınki hiçbir anlatıya sığmaz. hele bu insan tutkulu biriyse, dünyanın dört bir yanına seğirtirken bütün acı ve mutlulukları tatmışsa, yaşamıyla ilgili şöyle canlı bir görüntü yansıtabilmek önce anlatanın kendisi için, sonra da onu dinleyenler için olanaksızdır.

güçlü, fırtınalı, aynı zamanda serüvenci bir ruha sahip insanın sürdüğü yaşamın büyüsü, çarpıcılığı, ilginçliği her zaman göze çarpan olaylarda değildir. güzellik çoğu kez küçük ayrıntılardadır. iyi de kim dinler ayrıntıyı? kim tadına varır? en önemlisi kim anlar?

ne büyük mutluluktur güzelim insan toprağında cana can katan özsuyunu size aktaran yüreğin kuş gibi çırpınışını duyumsamak ve ne kadar talihsizdir böyle bir mutluluğu tadamayan insan?

kavrayışlı insan, er geç insanın yüreğindeki bilinçli dinginliği sever. kasıp kavuran duygusal gürültü patırtının boşluğunu anlar. bunu olabildiğince erken anlayan insan mutludur. böylece varoluşun tadını daha iyi çıkarır.

hey ulu tanrım, yaşam bize nerede, ne zaman tattırır gölgesiz sevinçleri?

14.07.2009

sünger avcısı

panait istrati

yaratılışın gizeminde birtakım hatalar olmalı. hayvanlaşma eğilimi olan canlılar insan görünümüyle dünyaya gelirken, insanlar arasında bulunması zor niteliklere son derece yatkın yaratıklar da ağızdan dilden yoksun hayvanlar biçiminde dünyaya geliyorlar.

kursağında bir şey varsa ve bunu çıkarmak istiyorsan, vazgeçmek cinayettir, tembelliktir, suçtur.

acıların en bayağısı olan hayvani duygulardan kaynaklanan üzüntüye her zaman nefretle baktım.

tanrım! insana veba, cüzam, aklına ne gelirse ver ama kişilik sahibi bir kadın verme sakın!

insanlık; cadde, elektrik, hatta hastane falan gibi sağlık kurumları olmadan da yaşayabilir; ama ruhsuz asla!

insanların yüreklerinde yüce duyguları varolmayı sürdürdükçe yüreklerinden eksik olmayacak tek şey büyük dostluklardır.

insanın aptal olarak doğması çok daha iyi. kör olarak doğmak, büyük istek ve özlemlerle doğup da dar gelirli bir aileden olmaktan çok daha iyi.

peşisıra büyük bir üzüntüyü sürükleyen kısa bir zevk anı sayesinde dünyaya geliyoruz.

günün birinde rüzgarların önüne kapılmış yapraklardan birinde şunları okudum: "ülkemizin tüm vatandaşları yasa önünde eşittirler. aynı hak ve görevlere sahiptirler." daha on beşimde bile değildim. dudaklarım gülmeyi çoktan unutmuştu. gel gör ki bu palavrayı okuyunca gülmekten kendimi alamadım.

dünya topu topu üç kümeye bölünüyor, fazla değil. bunlardan birincisi, soğan kokan bıçakla ekmek kesilmeyeceğini kendiliklerinden bilen kişiler. bir kısım kişiler de var ki, düşünmezler ama göre göre öğrenirler. diğer bir kısmıysa bilmezler, görerek de öğrenmezler; soğan kokan ekmeği yemeyi ya da başkalarına yedirmeyi sürdürürler. eğer yeryüzünde adalet diye bir şey olsaydı, bu insanlardan birinci kümedekiler emir verir, ikinci kümedekiler bu emirleri yerine getirir, sonuncularsa boyun eğerlerdi. böylece dünya ilerlemiş olurdu, işte bu yok. çünkü yaşamın anlamı yok.

büyük nehirler tıpkı büyük ruhlar gibidir. derinlikleri sık sık değişiverir. gerçek denizcileri çeken de işte budur aslında. yaşamı kavrayan bir insanın gözünde hiçbir şey gide gele alıştığı bir yol kadar sıkıcı olamaz.

yazgı dediğimiz kendi yüreğimizden başkaca bir şey değil. insan neyse ancak o olabiliyor.

gülünçlük, yıldırımın parçaladığı bir ağacın kökünde yaşamayı sürdüren zehirli bir mantardır.

insan engereğinin anlamsız istekleri ve sınırsız olanakları vardır. öfkelenmesi ve kuyruğu üzerinde dikilmesi için kobranın kuyruğuna basmanız gerekir. insanların sizi ısırmaları için pek o kadarına gerek yoktur. onlar güzel olan, büyük olan ve doğru olan her şeye karşı doğuştan öfkelidirler.

büyüleyici sözcükler oldubitti insanoğluna pahalıya patlamıştır.

köleliğinin bilincinde olan insanda minnet duygusu uyanması bir mucize işidir.

utanç, onur diye adlandırılan şey, toprakta biten bir çiçektir.

insanoğlu alçak yaratılıştadır: eğer o kendisi yaşamı istemezse yaşam onu ister ve bu da ötekinden pek farklı değildir. çünkü yaratmanın gayesi yeryüzünü onurlu yaratıklarla değil, hayvanlarla donatmak oldu.

boşuna çaba ruhun yıkımıdır. kendisini zorla kabul ettiren bir kötülüğü benimsediğimiz an güçleniriz. mutsuzluk kalkar ortadan.

eğer insanoğlu, ömür boyu aynı kilometrekarelik toprak parçasında dönüp dolaşmaya, dolap beygiri gibi hep aynı yerleri görmeye, hep aynı yerleri arşınlamaya, orada yaşamaya zorunluysa, bu uçsuz bucaksız, bu çekici dünya neye yarar? neye yarar gönlümüzün bitmez tükenmez istekleri? insanın ömrünü köhne eviyle işi arasında geçirmektense, bu ömrü düşlerinin mısır'ı ile hapishane arasında paylaştırması çok daha iyidir.

bir sürü riskler ve amansız çabalar pahasına yaşamdan söküp aldığınız şeyin mutluluğuyla kıyaslanacak bir başka mutluluk daha bulunabildiğini hiç sanmıyorum. insanların sizi alçakça yok saymalarına yolaçan her şey imrenilecek bir sevinçtir. ve tüm sevinçler soyludur. eğer elinizi yazgınızın mangalına daldırarak onları arayacak olursanız, hepsine ulaşabilirsiniz. dünyasal mutlulukların acımasız korucusu tarafından ısırılmayı kabullenmeye hazır olduğunuz sürece arzunuzun gözüpekliği karşısında korların elinizi yakmasının hiç önemi yoktur.

her türlü nasipten payını alamamış iki el ve alçaltıcı suskunluğu üstlenmiş cömert bir yürekle yeryüzüne meydan okuyan insanın yaşamında her şey kahramanlıktır.

dostların dostluk gösterileri bir fecaattir. erkek kalbi en sevdalı metres kalbinden daha kolay kırılır. nedeni çok değişik olsa da, sonuç ikisinde de aynıdır. çok ağır iyileşen derin bir yara açar. insanın kolay kolay belini doğrultmasına fırsat tanımayan bir yara.

yaşam, iz demektir. ruhun olduğunun, yaşadığının bir kanıtı demektir. bunu kanıtlayamayan insanın hayvandan farkı yoktur.

özgürlük, uyum demektir. sendelemeden, ayağı sürçmeden evrimleşme demektir. yeryüzünde sevgiyi, mükemmeline yakın bir halde ancak insanoğlundan daha az karmaşık yaratıklarda bulabilirsin.

dostluğa karşı duyarlı bir insanın yaşamı seradaki çiçeğinkinden farksızdır.

ancak sefalet içerisinde olduklarında mutlu olan insanlar vardır.

erdem, tutkulu insanlarda, mutsuzluğun sığınağıdır.

kinden uzak olanlar için anılar başlı başına bir zevktir. çünkü anılar insanın gözlerinin önüne her türlü kötülükten arınmış olarak gelirler.

en parlak duyguların güzelliğini yapan, kesinlikle acıdır.

can sıkıntısı, yaşama çok bağlı insanların en iyi can yoldaşıdır.

insanlar sadece ortak olan yıkımlara karşı duyarlıdır.

15.09.2008

mağaradakiler

cemil meriç

gerçek putkırıcılar bir yanlarıyla peygamberdirler, her yıkıcı bir parça hocadır.

koestler: hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale getirir. çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir iklime sokar. kurallara başkaldıranla yarı deli (egzantrik) arasında bir adım mesafe var. toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.

petraçevski: ne erkekler sevilmeye layık, ne kadınlar. bunun için kendimi insanlığın hizmetine adıyorum.

çernişevski: tarihin yolu, çamurlu alanlardan, bataklıklardan, süprüntülüklerden geçer. çizmelerini kirletmekten çekinenler, siyasetle uğraşmamalı.

proudhon: yönetilmek, yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.

proudhon için devlet bir vahimedir, özgür bir zekaya düşen görev bu vahimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktır.

thoreau: en iyi hükümet, hiç hükümet etmeyendir.

"günde dört beş saat çalışmak yeter; herkesin özgür olduğu bir toplumda aylaklıktan korkmayalım. insanı soysuzlaştıran: ecirlik; herkesin hoşuna giden işi yaptıktan sonra neden sırtüstü yatsın?"

"cinayet, çağdaş toplumun meyvesi. mülkiyeti kaldırın, suçlar kendiliğinden azalacaktır. gerçi anadan doğma suçlular da var ama onlar birer deli, yani hasta; hastaları hapsetmenin  ne faydası var? insanlar arasındaki farklar yetişme koşullarının eseri; iyi bir eğitim, onları aşağı yukarı aynı idrak düzeyine yükseltecek, eşitsizlikten doğan çatışmaları sona erdirecektir.

max stirner: halk temsilcilerini seçtiği için özgürdür, diyorlar. bu, öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şey. iktidarını devretmek, onu kaybetmektir. işçi de olsa her milletvekili, yarının yahudasıdır. millet meclisine bir işçi göndermek neye benzer bilir misiniz? bir annenin kızını geneleve kaydettirmesine.

hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.

demokratik bir hükümet de tiranik olabilir. ama baskının kurbanı azınlıktır demokrasilerde.

panaist istrati: dünyanın en özgür diyarı osmanlı ülkesidir. tanrı'ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.

laurent de l'ardeche: sosyalizm, insan haysiyetini öldüren mutlakiyetin ve toplumu mahveden ferdiyetçiliğin karşıtıdır.

voltaire: yaşayanlara nazik davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.

hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı vandalizme inkılap adı verilir: dil inkılabı.

her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?

spinoza 44 yaşında ölmüş. nietzsche 44 yaşında delirmiş. ben yolumu 44 yaşından sonra buldum.