tezer özlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tezer özlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.10.2018

yaşamın ucuna yolculuk *

tezer özlü

"çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir."

"acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. yalnızlığımı algılamamın gururu bile."

"öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur."

"insan sevgiye biri yanımızda olmadığından acı çekene dek dayanır; oysa gerçek yalnızlık dayanılmaz bir hücredir."

"ölüm gelecek ve gözlerini alacak, o ölüm ki bizleri sabahtan akşama dek izleyen, sağır, eski bir acı ya da anlamsız bir angarya olarak."

"sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle."

"tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı."

"dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz."

"kader diye birşey yoktur, yalnız sınırlar vardır. en kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. karşı çıkmak gerekir."

"bir gezinti tüm günü ısıtabilir. ama geceler öldürüyor beni."

"tek günah, insanın kendi yaptığını kavrayamamasıdır."

"yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşamaya can sıkıcı olurdu. tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması."

"tüm yaşam, diye düşünüyorum böylesi sabahlarda, tüm yaşam güneş altında bir oyun."

"yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde."

samuel beckett: yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur. biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde, bir başkasının gözyaşları diner.

ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?

* tırnak işareti içindeki bütün sözler cesare pavese'den alıntıdır.

3.06.2018

hayalet oğuz

tezer özlü

biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. içimizde ömrü bitenler oldu. onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı hayalet oğuz'un cenaze töreni oldu.

oğuz, istanbul'da yaşadı. oğuz bir dönemi yaşadı. yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. tek bir sandalye sahibi olmadı. bir iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de bir tek mobilya mağazasına girmedi. pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı.

bir kez bir kadın parmağına yüzük takıp: "oğuz, sen benim nişanlımsın." dediyse de, oğuz kadının başkalarıyla yatıp kalkmasına hiç ses çıkarmadı. kimseye baskı yapmadı, canlı ya da cansız hiç bir şeye malı gözüyle bakmadı. nişanlı geldiği gibi gitti. bu da oğuz'u ne sevindirdi ne de üzdü.

oğuz'u, ilkokulu bitirdiğim yıl fatih'teki evimizin balkonundan ağabeyimin odasına bakınca görmüştüm. incecik bir adam, yatakta uyuyordu. zayıflıktan ölmüş gibiydi. yüreğim burkuldu. anneme koştum: "anne, içeride yatan adam zayıflıktan ölecek." dedim. oğuz, 21 yıl sonra, 1975 eylül ayında öldü.

21 yıl süreyle birbirimizi çok sık gördük. aynı evlerde yaşadık, aynı çevrelerde dolaştık. aynı kitapları okuduk. o, özellikle yeni çıkan telif kitapları ilk günden edinirdi. ya yazar ona vermiş ya da oğuz satın almıştı bile. "okuyayım, sana bırakırım." derdi. ya da en ilginç, en olmayacak satır ve sayfaları bulur, yüksek sesle bana okur, kitabın özünü bir iki dakikada ortaya koyuverir, arkasından bir de şakasını yaptıktan sonra, kitabı bırakır giderdi. çoğunlukla da elinde bir ingilizce polisiye roman bulunurdu.

türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmıştı. adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor.. gibilerden kullanmadı. yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. yüzlerce film senaryosu yazdı yeşilçam'a. bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir.

parasını alınca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırdı. iyi bir yemek yer, ardından kulis, papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlar, oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: "şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim." der, belki o gece kulüp 12'de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirir, ertesi gün bir bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene taksim-beyoğlu çevresinde yaşamına başlardı.

kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severdi. beyoğlu'na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurdu. çok ender insanda rastlanan bir zekâsı vardı.

ölmeden beş gün önce bulvar kahvesinde oturuyorduk. oğuz: "e.'ye uğradım. 'sen benden daha önce gebereceksin, çok sevmiyorum.' dedi", diye gülerek anlattı. hepimiz gülüştük. insanın, kendi ölümü üzerine ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekânın bile işi değil. ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmek için cağaloğlu'nda para araştırması inanılır gerçek değil.

biz hep "hayalet ölmez" diye düşünüyorduk. onu heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. son yemeğimizi degüstasyon'da yedik. salçalı bir dana söylemiş: "ağzının tadını bilen ağabeyin de hep bu soslu danayı yer burada." demişti. ben de arsızlıkla onun soslarına ekmek batırmış, "bir ay heybeliada'da dinlen, sakın istanbul'a inme, biz gelir seni görürüz." demiştim. erken çıkmıştık lokantadan, istiklal caddesi kalabalıktı gene. havasız ve pisti her zamanki gibi. oğuz heyecanlı idi. sanki önemli bir olay onu bekliyordu. erken yatmak, bir an önce hastaneye gidip yerine uzanmak istiyordu. ama bu gidiş hastaneye, ölüme falan değil de, hiç çıkmadığı bir avrupa yolculuğu, ya da sevdiği bir kadınla buluşacağı sabahı bekleyiş gibiydi.

"senin de celal sılay için yazdığını okudum." dedi. "meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum." dedim. gülüştük. tünel'e doğru yürüyecekti. otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. bu çocuk onu sabah ada vapuruna bindirecekti. ve oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.

oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: sevgili oğuz istanbul kentini bu eylül ayı bıraktı. 3 eylül 1928'de doğdu. 17 eylül 1975'te öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. o zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı. oğuz'un çok güzel, nerdeyse kitap adı gibi eğlentili bir gömme töreni oldu. mezarına sahip çıkacak bir hısmı bulunamadı. yanına kimse gömülmesin, mezar cemaatin olmasın diye, tapusu sinematek derneği adına çıktı.

oğuz'un çok güzel bir mezarı oldu. üzerine açık leylak rengi kır çiçekleri diktik. mezarlıklarda ekmek paralarını çıkaran çocuklar da bol su döktüler. toprak canlandı. güzel koktu. çelenklerini üst üste yığdık. çocuklar gene diri gonca gülleri suladı. görevimiz bitmişti.

otuz kadar yakın dostu krepen pasajı'ndaki neşe meyhanesinde oturup onun anısına yedik, rakı içtik, üstelik iştahla yedik. akşamüstü aşuresi bile pişip geldi. beyoğlu'ndan uzaklaşırken biraz sarhoş ama çok üzgündüm. oğuz yaşamının çeyrek yüzyılını elliye yakın dostunun evinde geçirdi. oğuz aylarca da benimle kaldı.

onun konukluğu bir kelebek gibiydi, insana kendini hiç belli etmemeye çalışır, hiçbir özel isteği olmaz, ince ve sevimli bir sesle konuşur, eve gelirken çiçekler ve pasta getirir, bana alman eğitiminden geçtiğim için, "mutti" derdi. yatma saati geldiğinde bir yere kıvrılıp uyuyuverir, sabah yanına erken saatte bile gelinse hemen bir espri yapardı: "ne o, sahura mı kalktın?" kimsenin görmesine olanak vermeden hemen giyiniverir, azalmış saçlarını özenle tarar, kolonya sürer, bir bardak çayını kendi koyup bafra sigarasına başlardı.

oğuz, yanında kaldığı dostlarına aldığından çok daha fazlasını verdi. dostluk, güler yüz gösterdi onlara. akıllıca yapılmış şakaları ve bulunmaz kişiliğiyle öylesine yeri doldurulamaz bir insandı ki, onu tanımış, onunla birlikte günler, geceler geçirmiş olmayı, erişilebilecek mutlulukların en büyüklerinden sayıyorum. balıkpazarı meyhaneleri, beyoğlu lokanta ve gece kulüpleri, kahveler, nazmi, kaptan ve ender olarak gittiği birkaç taşra kentinde geçen bu kısa yaşam, boyutlarına yeryüzünde herkesin erişemeyeceği bir yaşamdı.

ölümünden altı ay kadar önce, yağışlı bir günde bana küçük bir valizini getirdi. yıllardır hiç açılmamış. afrika han'da, bülent oran'da kalmış bir valiz. içinden iki taş baskısı örtü çıktı. yepyeni. onları bana verdi. "bunları bir kızla birlikte almıştık." dedi. kadının güzelini bilir, bu kadınlara annesi, arkadaşı ve aynı zamanda sevgilisiymiş gibi bakardı. valizden ayrıca yedi sekiz yıldır kullanılmamış bir diş fırçası, çoğu bitmiş bir ipana diş macunu, yüksel arslan ve ömer uluç'la bir fotoğrafı, gene arkadaşlarıyla bebek'te lokantada bir fotoğrafı, film çalışması yaparken bir fotoğrafı, temiz iki beyaz jean pantolon, fayans üzerine basılmış antik bir oto resmi, kirli çorap ve kirli çamaşır, bir iki ozanın adına imzaladığı kitap, bir iki kolej kitaplığından alınma ingilizce ekonomi kitabı çıktı. hepsi bu. işe yararlarını bana verdi, gerisini attı.

son olarak kaldığı ağabeyimin evinde, ölümünden sonra şunlar ilişti gözüme: hastaneye getirmemizi istediği ve temizlettiği pantolonunun üzerinde türkiye cumhuriyeti 1960 anayasası duruyordu. ingilizce bir polisiye romanını yarısına kadar okumuş, kaldığı yeri işaretlemişti, ağabeyimin telefon defterine en çok çalıştığı yalçın ofset'in telefon numarasını yazmıştı. bunun dışında eski gocuğu, hiç yayımlanmamış bir iki şiiri, yazlık ayakkabıları ve şöyle bir not: daktilo otelde, gömlek temizleyiciden alınacak.

ayazpaşa'dan levent'e, levent'ten ayazpaşa'ya vb. yolları araç ve garip bir insan kalabalığının karşı devrim gibi sardığı istanbul'u katmandu'ya benzetiyor, son aylarında: "artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok." diyordu. ama bunu söylerken soyut bir bunalımı dile getirmiyordu. oğuz, bunalan bir insan değildi. onun akıl ve mantığı bu tür gereksizlikleri çoktan aşmıştı. hiçbir zaman "sıkıldım, acıktım, uykusuzum, yorgunum." bile demedi.

akciğer kanserine yakalandığını bilmedi, yalanmadı da, "solurken ciğerlerim acıyor, uyutmuyor beni." demekle yetindi. "çok hastayım." demedi. doktorun terimini kullandı: "çok hastaymışım." dedi. her anlamda olumsuzlaşan istanbul'u artık istemiyordu ve ölümü de öylesine umursamıyordu ki.. hani "beyoğlu'nun tadı kalmadı, artık öteki dünyaya gidelim." der gibi. ve ölmeden dört gece önce degüstasyon'un kapısı önünde karşılaştığımız ali poyrazoğlu'nun yanağından makas alıyor, "tatlı hayat kurbanları, gene nereye?" diye takılıyordu.

3.04.2018

kurtuluş

tezer özlü

yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. evlerinizle. okullarınızla. iş yerlerinizle. özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. ölmek istedim, dirilttiniz. yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. aç kalmayı denedim, serum verdiniz. delirdim, kafama elektrik verdiniz. hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. ben bütün bunların dışındayım.

şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum. herhangi bir yol. bu yolun istanbul'da bitmesi bir raslantı. kenti, ülkeyi, yolları ben seçmedim ki.

hiçbir yerde değilim. hiçbir yerde olmayacağım. hiçbir şeyi benimsemeyeceğim. uzay kentlerini andıran bu otelde yıllar boyu binlerce insan konaklayacak. ben onlardan birincisiyim. burada oturuyorum ve temmuz ayının zaman zaman bulutlanan gökyüzüne bakıyorum. insanlarla konuşuyorum. özlediğim tepelere bakıyorum. her tepe benim değil mi? her toprak. her insan. her insan ben değil miyim? her insan kendi sevgisini taşımıyor mu? o halde neden ilişkileri bir tek insanda toplamak? alışılagelmiş ilişkilere karşı çıktığın an, insanı yadırgıyorlar. toplum dışı bırakmak için tüm çabalarını harcıyorlar. toplum dedikleri kitlenin bir aradaki dayanılmaz yabancılaşmasını sanki kimse algılamıyor. aklımı ellerinizden kurtardım. geçti. ben gökyüzümün altında, topraklarımın üzerinde olacağım. toprakların dümdüz ve sonsuz ufku boyunca sürekli gideceğim.

25.02.2018

çocukluğun soğuk geceleri

tezer özlü

ne olacaksam eksiksiz olmak isterim.

bekleyen gemiler. uzak limanların özlemi. düşlenen, erişilemeyen sevgililer.

arabulucu filminde çocuk, konuk olduğu aristokrat malikanesinin geniş tahta merdivenlerinden yukarıdaki odasına koşuyor. yalnız kaldığı an, perdeleri aralıyor. gökyüzüne bakıyor. ay bulutlar arasında. iyice belirgin. dünya ve evren nasıl bir bilmece. aynı çocuğun baktığı ay gibi. boşlukta.

mutfakta bir ıtır, konuk odasında da bir kauçuk evi süslüyor. (kauçuk ağacını bugün de hiç sevmem. orta sınıf evlerinin ağır, bunaltıcı havasını, ya da hiçbir işin yürümediği, memurların bütün gazeteleri evirip çevirdiği, duvarlara baktığı büroların sigara dumanlı havasını anımsatır bana.)

tanrıyla birleşmek yeryüzü verilerinin en güzeli, en kutsalıdır.

goethe'nin şiirlerine geçiyoruz: "tüm zirvelerde sessizlik, tek bir ağaç bile solumuyor, kuşlar ormanda susuyor, biraz daha bekle, yakında sen de gömüleceksin sessizliğe.."

hayalet ile yatmak bir kelebekle yatmak gibidir. insanın bacağına, ya da organına değer. hiç sesi çıkmaz. heyecanlandığı anlaşılmaz. boşaldığı, ıslaklığından belli olur. öylesi dostluklar vardır. o dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. o dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur. ne bir cinsel boşalma, ne de cinsel organ. hayalet bu dostlardandır.

hastalar ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebilirler.

yatmaların hepsi aynı güzellikte değildir. düşünüldüğünde insanın tüm bedenini titreten, boşalmaya vardıran yatmalar vardır.

15.02.2017

eski bahçe

tezer özlü

devrimci inançları olan kadınların sert, militan bir dış görünüşe bürünmelerine karşıyım. kadın, kadın olabilmeli. bu da kolay değil. halklara olan sevgisini, insan ancak bireylerle olan ilişkilerinde geliştirebilir. çok sevmeyen, çok sevişmeyen birinin insancıl bile olabileceğine inanmıyorum.

yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek en sevdiğim uğraşılardan biridir. çoğu kez öyle küçük ama ilginç olaylar olur ki, bunları gördüğüm an kafamda bir öykü belirir. istanbul böyle öykülerle doludur.

bu kentin en güzel öykülerini sait faik yazmış diye düşünürüm. onun bu uğraşısını sürdürmek gerek derim. ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya bir yere yetişmek ya da bir yerden hızla dönmek gerekir. ya çok ya da az öfkeli olurum. aranması gereken insanlar ve gidilecek yerler vardır. çocuğa eski masalları günümüze uydurup anlatmak gerekir, kapı çalınır, cam çarpar ve kırılır, aygaz biter, yakıt gelmez, su kesilir ve öyküsü yazılacak sokak izlenimleri silinir. gene yenileri oluşur. bunları yaşamanın tadı bile yeter insana.

birden ilkbahar geldi mi, renkler, gökyüzü ve doğal ışıkların parlaklığı değişiverir.

taksim alanı'nda çiçek satan çingenelerin sayısı ve çiçeklerin çeşidi artar. kentin en güzel görüntülerinden biridir bu. istanbul'da başlayan ilkbaharı bırakıp daha ileri bir ilkbahara, antalya'ya gidiyorum. gemi bulutlu bir havada kalkıyor. fantom uçakları kentin tepesinde deneme uçuşları yapıyor; ama bir süre sonra bu savaşı anımsatan gürültüden uzaklaşacağım. içim coşkuyla dolu, inançlarım daha bir güçlü, sapasağlamım. her konuda sanki en doğru düşünceye ulaşmışım. böyle anlarda insan hem güçlü hem de mutlu oluyor. gene her ayrıntıya dek bakmak, uzaktaki kıyı şeritlerini, denizin yüzeyini ve bununla birlikte dünyanın tüm zamanlarını düşünmek istiyorum.

29.07.2013

tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar

tezer özlü

sevgili leyla'cığım,

buradaki (berlin) türklerin çok büyük sorunları var. hemen hepsi ruh hastası olmuş, politik bilinçleri olanlar dışında. türkler, bu toplum içinde -ne yazık ki- bir yama gibi duruyor. çok acıklı. burada türklerin yoğun olduğu semtlere yalnızca lahmacun ve eskici kültürü getirmişler. soğan, biber ve kıyma kültürü. deniz bile diyor ki: "bu toplumun en fakir kesimini oluşturduktan sonra neden buradalar?" tabii hem türkiye'de, hem burada bu sorunu çözebilmenin tek yolu, kültür ve eğitim. onu da kim gerçekleştirecek? almanlar doğrusu çok uğraşıyor. iyi niyetlileri de çok. kitaplıklar, okumalar, kültür haftaları; ama bakıyorsun, bizimkiler, yemyeşil bir cami kuruyor.

hans peter, sevgi dolu bir insan. bütün istediklerimi yapıyor ve bana doyumsuz sevgisini sunuyor. insanın sevgi özleminin doyurulması o denli başka bir duygu ki..

isviçre'nin en büyük yazarı robert walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956'da ölene dek. bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke. uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl. thomas mann'dan, "edebiyatın emperyalisti" diye söz ediyor. "yalnız korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!" diyor, ne kadar haklı! korkak değiliz ve çok canlıyız.

bir durumun verdiği olguları diğer durum alıp götürüyor. herhangi bir mutluluğu elde etmek için (mutluluk derken, hiç de mutluluktan söz etmiyorum) birçok şeyden feda etmek gerekiyor.

genç kız anıları hep öteki tarafa göçüyor. burada 100 yaşını bulan, 20 yıl bitki gibi yaşayan insanlar var. yoğun yaşayıp ölebilmek de güzel.

dünyanın çelişkileri de tabii ki her bireye yansıyor. yaşam doğal gidişinden çoktan çıktı. bir kentte doğup yaşayan, çalışan ve ölen insanlar giderek azalıyor. herkes başka yerlerde. dünya küçüldü.

bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız. paris, new york gibi kentlerde olsaydık belki başka türlü yaşardık. bilmiyorum. ama istanbul'da da çok derin yaşadığımızı, içten insanlar bulduğumuzu. burada daha iyi algılıyorum.

hans peter bana çok benzeyen bir insan. onunla ilk kez iki insan arasındaki sevgiyi, insandan insana geçen sevgiyi duydum. ama bu da kolay değil. çünkü sevgi de (istersen aşk de), üzücü, yorucu, duyurucu, doyurucu bir olgu. olması güzel; ama belki olmaması daha rahat.

leyla'cığım, türkiye'den umudu kesip burada tutucu orta çağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. ve olayların yoğun birikimi. bir sabah uyandığımda koltuk altımda 2 ceviz, göğsümde 5 cm bir taş parçası buldum. koltuk altı lenflerim kanser demek. bunu kesemezsin ki.. aylarca düşünce ile bunu yenmeye çalıştım. korku ağır bastı. depresyon geçirdim. 20 gün beni yatakta kayışla bağlı tuttular. göğsümdeki rahatsızlığı bile bile bana verdikleri ilaç, kanser için en zararlı ilaç. o kayış içinde 2-3 kere öldüm; ama kendimi dirilttim. oradan çıkıp öteki hastaneye yattım, 5 gün. parça aldılar, en azılı kanser çıktı. şu şansa bak: sinir hastanesinden çıkıp kendini kanserin kucağında buluyorsun. ama depresyon iyi oldu, korkularımı kustum.

9.12.2012

tezer özlü

leyla erbil

tezer özlü yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. avusturya kız lisesi'nde okudu. ilk kitabı olan eski bahçe'yi, dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. ilk romanı çocukluğun soğuk geceleri; kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da yaşamasına izin verilmek istenmeyen farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, teninde duyarak işledi.

tezer özlü'yü anlamak için, stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran "en büyük türkiyah! başka büyük yok!" inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor. türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır tezer'in. din kökenli ilkellik, resmi ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede. buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehenneme çevirmiştir yaşamı. hele tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini.

1 mayıs 1977. kendimi bildim bileli örgütlerimin katıldığı bütün özgürlükçü eylemlere katılırım. o gün de "türkiye yazarlar sendikası" saflarındayım. görkemli bir işçi bayramı kutlaması sona ermek üzere. sıra kemal türkler'in konuşmasına gelmiş. güler yücel'le saflarımızı bırakıp café bulvar'a giriyoruz. orada başka arkadaşlar da var. anımsadığım kadarıyla, mustafa kemal ve tektaş ağaoğlu, kıvanç ertop, ela güntekin, ergin ertem, önay ve gülbün sözer, tezer özlü de. bir anda silahlar patlıyor, bir karışıklık ve şaşkınlık, ardından peş peşe yükselen makineli tüfekler, panzerler, sirenler. toz duman içinde bir savaş alanının ortasında buluyoruz kendimizi; her zaman olduğu gibi, güvenlik (!) güçleri, "çember sakallılar" ve "kurtlar"ın ortak cihadının arasından çil yavrusu gibi dağılıp kurtarıyoruz canımızı. yanımda tezer'i görüyorum, koşarak elmadağ yönüne kaçıyoruz. ardımızda çığlıklar; arkadaşlarımızın haykırışı: "kızıma rastladın mı? babamı gördün mü? annemi görürsen telefon et." işçi sınıfının, solun yükselişinin kırk ölü, yüzlerce yaralıyla durdurulduğu gün.

bizim bulunduğumuz bu alanlardan yükselen seslerle, futbol sahalarından, camilerden ve ekranlardan yükselen sesler hiçbir vakit örtüşemiyor. o gece sabaha kadar uyanık tezer. sabaha kadar kapıları, camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup parlatıyor. devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor. sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, "burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" diyerek sürekli yineliyor. hâlâ da öyle değil mi?

ben, tezer özlü'nün sıkıntılarının, büyük ölçüde, kışkırtılan bu toplumsal şiddetten, korkudan kaynaklandığına inananlardanım. burada baudelaire için söyleneni anımsıyorum, "baudelaire'i çıldırtan fransız emperyalizmiydi." hepimizi de öyle! bu toplumun bilinç düzeyini açıklayacak bir başka tabloyu da eklemeden duramayacağım.

1980'de başımıza çöreklenen askerlerin, dayattığı 82 anayasa oylamasında istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oyu çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı kutlamasına gelen taksim alanı'ndaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor? böyle bir türkiye'de genç bir türk kadın yazarın kendinden yaşça ufak bir yabancı erkekle evlenmesine yetkililer bir türlü izin vermiyor. engeller çıkarılıyor; sorgular sualler, nedenler, nasıllar, ertelemeler. tam iki yıl!

iki yıl sonra pes ediyor tezer, zürih'e yerleşiyor. 2 nisan 1984'te birkaç yılcık bile olsa, sevecenliği ve aşkı bir arada bulduğunu söylediği hans peter'le evleniyorlar. isviçre, neden kendinden yaşça büyük bir türk kadınla evlendiğinin hesabını sormuyor hans peter'e. böylece lacivert türk pasaportunu atıp isviçre pasaportunu almış, "onlara göstermiş"ti tezer.

sınırları bu yolla da olsa kaldırdığına sevinmişti. bir tatil sırası geldiklerinde, "gericilerin kağıtları kendilerinin olsun!.. " diyerek, çantasından çıkardığı ve üzerinde incecik beyaz bir haç bulunan, kırmızı isviçre pasaportunu pat! pat! masanın üstüne çalıyor, ünlü kahkahalarını koyuveriyordu. ancak gövde anadan ayrılsa da ruh buralardaydı. özlem içindeydi. eşi dostuyla, sevdikleri sevmedikleriyle, komşularıyla kendinde olanı paylaştırarak var olabilen, öyle beslenen bir yazar için değil isviçre, cennet bile olsa bir baş belasıydı.

tezer özlü'nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi. sevgili üç yazarının, italo svevo, franz kafka, cesare pavese'nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.

insanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak; ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti. burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğüdür. bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır.

metinler arası ilişkiler denildiğinde, bizim açıkgöz diyebileceğim bazı yazarlarımız, ustaların ürünlerini o ustalar kendilerine yakın olmasalar bile, özümsemeden, yamyamlıkla kendilerinin kılmaya kalkmışlar, taklit ya da uyarlama yapmaktan çekinmemişlerdir. oysa tezer özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.

tezer özlü'nün sanatı, acılar kadar sevgiyle de besleniyordu ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi. sık sık, "dünyayı başıma yıktı" diye söz ettiği ilk eşinden boşandıktan sonra evlendiği erden kıral'dan ayrılsa da, gönlünden onu söküp atmış değildi. zaten böyle bir şey, en son isteyeceği bir şeydi. o, ruhunu koşullar elverdiği ölçüde tıka basa sevgiyle doldurmak isterdi.

hans peter'de bulduğu yumuşaklık, sevecenlikti. bir başka kültürün getirdiği, karşısındakine gösterilen saygıyı da unutmamalı. "sekiz yılda eşimin yapamadığını sekiz saatte yaptı, kapıyı yağladı, gıcırtıyı kesiverdi!" böyle bir ayrıntıyla bile dünyalar onun oluveriyordu. erden'e olan sevgisiyle yeni eşinin aşkını birlikte götürdüğünü sanıyorum.

özlü'nün sevgi dünyası birçoklarımızın anlayabileceğinden çok ötede, çok geniş kucaklayıcılığa sahipti. bu yüzden bazı insanların onu anlaması gerçekten de zordu. ölümünden sonra, vaktiyle bağrına basıp yardım elini uzattığı bir yazarın, kendisini aşağılayıcı bir roman kaleme alması, edebiyatımızın gerçekten de ne denli sığ kafalara sahip şöhretlerle bezendiğinin bir göstergesidir.

insanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemezdi. şu doğruyu içten benimsemişti: bir yazarın başına gelen, tüm insanların da başına gelmiş sayılır; doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu. kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de? öz yaşam anlatıdan da hiç kaçmadı, onu sanat katında yoğurmayı çok iyi bilmek kaydıyla.

tezer, 1973'ten 1985'e hasta olduğunu öğrenene kadarki süreyi şoksuz, hastanesiz, hastalıksız yaşadı. en çok birlikte olduğumuz o sürede, kitaplarında da anlattığı biçimde korku ve kaygılarını durdurabilmiş, "çılgınlığı" yenebilmişti. ancak sürekli baş, diş ağrıları, bel ağrıları çekerdi. 1985'te kanser olduğunu öğrendiğinde yakasına yapışmış olan eski depresyona, gayya kuyusuna indi yeniden.

12.12.2009

birleşme

tezer özlü

sabaha doğru yeniden yatıyoruz. beni bekleyen ve bedenimi uyuşturan sıcaklığını tüm ıslaklığımda duyduğum insan. yaşamın en güzel anı. denizlerle, kumsallarla, rüzgârla, yeryüzü ve gökyüzüyle birlikte varoluşu derinden duyduğum an. iki insanın birleşmesiyle kutsallaşan bu an. sonsuzluk. varoluşun tüm zamanlarını uzlaştıran bu an. iki insanın birleşmesindeki sonsuzluk özü olmalı insan yaşamının. özü olmalı güneşin. özü olmalı sevişmeyi duyan ve duyuran gücün. bizi saran sıcaklığın. soğuyan gecelerin. ve geceleri gökyüzünü bürüyen yıldızların. akdeniz'in üzerini kaplayan mavi gökyüzünün özü olmalı bu birleşme. bu ıslaklık. sonsuza dek varan, yaşatan, sonra yaşamı uzaklara, akdeniz'in kıyılarda beyazlaşan dalgaları ya da yeşil durgunluğu gerisindeki ufuklara iten gücün. bizi saran sıcaklığın. soğuyan gecelerin. ve geceleri bürüyen yıldızların. ve dolunayın. ve dolunayla birlikte uykusuz kalan insanların. dolunayla birlikte uykusuz kalınan gecelerin soluk, sisli sabahlarında ölümü bekleyen insanların. (ölüm de bir günlük olay değil mi?) bizi saran sıcaklığın. soğuyan gecelerin. ve geceleri bürüyen yıldızların. iki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı özü olmalı evrenin. sonsuza dek varan, var eden, yaşatan, yaşamı ileri çağlara doğru devreden bu birleşme.

neden bunalımları çözümleyemiyoruz? neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atılmalı? ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? ilk kadını genelevde mi tanımalılar? karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine "mal" gözüyle mi bakmalı? insanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. saptırılıyor. çarpılıyor.

25.11.2009

gitmek

tezer özlü

ilkbaharla birlikte ılık havalar başladığında uzun yürüyüşlere çıkıyorum. bulvardaki tramvay rayları sökülmeye, ağaçlar kesilmeye başlanıyor. yollar genişletilecek. toz, toprak ve çamurlar içindeki çukurlardan geçiyorum. henüz yıkılmasına başlanmamış, havuzlu saraçhane parkı'ndan iniyor, aksaray'a doğru yürüyorum. bulvarın sol kıyısında yükselen apartmanları seviyorum. (geniş bir bulvarda oturabilme tutkum var. evimizin önünde yol olmayışı beni üzüyor. bulvarlarda oturabilenleri kıskanıyorum. şimdilerde kimseyi ve hiçbir bulvarı, hiçbir evi kıskanmıyorum. her yerde kalabilirim. ama o bizim, önünü gecekonduların kapattığı evimizde bir gece bile oturamam. hiç düşündünüz mü? ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? ölen bir okula gidebilir misiniz? ölen bir evde uyuyabilir misiniz? o yıllar öldü. o yılları bize öldürecek biçimde yaşattılar.)

beni bekleyen bir büyük kent, bu kentin sabaha kadar açık kahveleri, barları, yunan müziği çalan meyhaneleri var. süren, akan yaşamın içinde bulunmak ne büyük bir coşku! hele bu coşkuyu karşılayan, bu coşkuya bulvarları, kahveleri, insanlarıyla yanıt veren bir kentte olmak. çoğu kez insan yaşamı, yaşanmış coşkuların anısı ile de geçer. ama yaşamın bazı kesitlerinde bu coşku gece ve gündüz somut olarak kavrar benliğimizi. bir şarkıyla. bir resimle. uzayan bir bulvarla. sevilen, teni okşanan bir insanla. yaprakları hışırdayan bir ağaçla.

öfke içinde büyüyoruz. oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. yaşam yalnızca sokaklarda. bir canlılık var sokaklarda. güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, kalabalık, dış dünya. dış dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusu. diğer ülkeleri aşan, batıda bir okyanusa, doğuda bir başka okyanusa varan uğultu..

pazar günleri.. şimdilerde.. sokak aralarından geçerken.. gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim.. evlerin pencere camları buharlaşmışsa.. odaların içine asılmış çamaşır görürsem.. bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek.. isterim hep.