31.3.18

uzun lafın kısası

sophokles: devlet esenlik içindeyse her şeyimizi onda buluruz; dostluklarımızı bile.

kürşat başar: ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir söz dizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

michel tournier: şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

jean-françois bayart: insanlar bir şeyi yadsıdıklarında değil de daha çok onu sahiplendiklerinde onunla çatışma yoluna giderler.

jerzy andrzejewski: sorgulamak istemeyen insan, insan olmak istemeyen insandır.

maurice duverger: imparatorluk, başka ulusları fetheden bir ulusun egemenliği altında kurulan çok uluslu bir devlette uygulanan kişisel bir diktatörlüktür.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

max horkheimer: insanlar gerçekte yaptıklarından, düşündüklerinden ve hissettiklerinden daha iyidirler.

lidia yuknavitch: tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

mehmet eroğlu: yaşanan her serüven insan hayatında eksik kalan bir resmin tamamlanmasıdır.

29.3.18

damızlık kızın öyküsü

margaret atwood

yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.

insanlar kendi yaşamlarının hiçbir önemi olmadığını, yararsız olduğunu itiraf etmektense her şeyi yapacaklardır.

biraz acı zihni temizler. acı insanda iz bırakır; ancak görülmeyecek kadar derinde.

alçak gönüllülük görünmezliktir. görülmek ulaşılmaktır.

ancak elbiseleriniz üstünüzdeyken sağlıklı düşünebilirsiniz.

insanoğlu her şeye alışır. yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcıdır.

alıştığınız şey, sıradanlıktır.

herhangi bir haber, hiç haber olmamasından iyidir.

beden öyle kolay incinebilir ki, öyle kolay elden çıkarılır ki, su ve kimyasallardan oluşmuştur topu topu, kumda kuruyan bir deniz anasından da pek farkı yoktur.

bir şey, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir.

daha iyi asla herkes için daha iyi demek değildir.

aşkı hissetmek her zaman için yaklaşık bir şeydir sadece.

labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare istediği yere gitmekte özgürdür.

27.3.18

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

25.3.18

ateizm

emmett f. fields: ateistin kutsal kitabı, "düşün" kelimesinden başka bir sözcük içermez.

francis bacon: ateizm insanları mantığa, felsefeye, doğal dindarlığa, kurallara, saygınlığa yönlendirerek yaygın bir ahlaki değer oluşturur. fakat batıl inanışlar tüm bunları devre dışı bırakarak insanların zihnine mutlak monarşinin tohumlarını eker.

yann martel: asıl hoşlanmadıklarım ateistler değil, agnostiklerdir. kuşku bir süre için iyidir. hepimiz gethsemane bahçesi'nden geçmeliyiz. isa kuşku duymuşsa eğer biz de duymalıyız. isa dualar ederek acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken "tanrım, tanrım, beni neden terk ettin?" diye yakardıysa eğer bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

christopher hitchens: teist karşıtı olacak kadar bile ateist değilim; sadece tüm dinlerin aynı yalanın farklı versiyonları olduğunu, tapınakların ve dini inançların zarara yol açtığını düşünüyorum. tüm hikayenin uğursuz bir peri masalı olduğunu, inançlıların inandıkları şeyler gerçekten doğru olsaydı hayatın berbat olacağını düşünmek beni rahatlatıyor. hayatını beşikten mezara dek kutsal batıl inançlarla, sürekli takip edilerek ve gözetlenerek yaşamayı dileyen insanlar da olabilir. fakat ben bundan daha korkunç ve gülünç bir şey düşünemiyorum.

luis bunuel: tanrı'ya şükürler olsun ki, hala ateistim.

23.3.18

şiir

gülten akın: ozan, bir döneminde hayata, ötekinde tarihe, bir başkasında bilime yönelmez. şiir yazmaya başlamadan çok önce, az ya da çok bir birikme, bilgilenme söz konusudur. bilgi gelir, bir bireşim yeni bilgilerle başka bireşimlere ulaşır. ve sürekli bir seçme. sürekli bir değişim ve nitel sıçrama. şiiriniz bu oluşumu izleyebiliyorsa, o da evrilip değişip geleceğe aktarılarak birikiyorsa ozanlığınız diridir. değilse, yoz bir kalıbı sürükleyip götürüyorsunuz demektir. insanın kendi ölüsünü sürükleyip götürmesi kadar saçmadır bu.

orhan veli: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. hayran olduğumuz insanlar bunlara birkaç tane daha ilave etmekle acaba edebiyatımıza ne kazandıracaklar? teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki tarihin aç gözünü doyurmuştur.

nazım hikmet: ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. fakat hala ulaşamadım. birçok yazımın realizmi tek taraflıdır. bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir "propaganda" edası taşıyorlar. bu hatamı anladım. yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti.

21.3.18

afrodit'in başkaldırısı

lawrence durrell

teoloji alçakların son sığınağıdır.

içimizde ne acınası, ne yaralı şeyler taşıyoruz; bellek neşterinin en ufak bir dokunuşuyla kan fışkırtan yaralar.

doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

freud tek mutluluğun çok eski bir dileğin gecikmeli de olsa yerine gelmesi olduğunu söyler ve ekler: "işte bu yüzden zenginlik pek mutluluk getirmez; para çocukluktan kalma bir dilek değildir."

iş aşka geldi mi kavrayış tam bir kusura dönüşüyor.

eğer bir insan üzerinde yoğunlaşılırsa, gerçekten yoğunlaşılırsa o zaman geleceğine doğru açılıp ilerleyen yıldızsal şekli görülebilir, ona ne olacağı sezilebilir.

gerçeklik en çok yokluğuyla göze çarpan şeydir.

nasıl sanat herkesin harcı değilse, sevişmek ya da matematik gibi diğer konular da yalnızca uzmanlarının elinde verimli olabilirler.

her şey, sonsuza kadar bir tedbirsizlik yapma korkusuyla yaşamaktan iyidir.

paylaşılan, gerçek dünyada bir manyakla bir macera yaşadıysan tıraş olurken aynada kendi yüzüne nesnel olarak bakamıyorsun.

eğer tutkuyu aşırıya kaçırırsan basit bir mistisizme yuvarlanmaya mahkum olursun.

belki de aşk, yolculuk, oyun arkadaşı olarak seçmek zorunda kaldıklarımız iç çirkinliğimize -yetersizliklerimizin toplamına- en uygun olanlardır.

ölümün en büyük avuntusu, herkesin senin ardından iyi konuşmak zorunda olması.

marchant fikirlerin sadece midilliler olduğunu söylerdi; insan onlardan bıkana kadar üzerlerine binip dolaşır, sonra onları bir ağaca bağlayıp siker.

bir çeşnicinin tek metafizik sorunu, salamdan sonra da yaşam olup olmadığıdır.

"büyük bir yapıt başarıyla iletilmiş bir zihin durumudur. şair henüz tümüyle sahip olamadığı yetilerin ustasıdır -ona ihsan edilen şey güvendir. öğretmez; hükmeder."

ne kadar uğraşırsan uğraş, delilik, mutluluk ya da ölüm için bir açıklama bulamazsın.

insan yüzü yalnızca belirli bir tepki türünü sürekli kılar; gülerek ya da ağlayarak ölmek arasında, doğru ya da yalan, bir nefes arasında kırpışan mutluluklar ya da üzüntüler o kadar azdır ki..

geleceği şimdiyle üretiriz; bugünün düşleri yarının gerçeğidir. bütün felaketler tedbirsiz düşlerden doğar. uyduruk, saflıktan uzak düşler geleceğin yapısını tam anlamıyla çürütürler. ancak yeğin bir psişenin düşleri gerilimleri çözmeye ve iyi kaynaklar yaratmaya yardım eder.

hayal gücünün yelkenleri beyler, talihin rüzgarıyla şişer.

en iyi buluşların hiçbir zaman bulamadığın bir şeyi ararken kazara karşına çıkan yan ürünler oluyor; bir şeyi avlamak için acele yola çıkıyorsun; karşına başka şey çıkıyor, beklenmedik bir şey.

"gövde kurur, akıl renksizleşir, ruh kozaya çekilir; her şeyi sağlayan o tek güç dogmatik teolojiden bağımsız olarak yaşamayı sürdürür. eskimeyen tek şey zamandır."

aradığı, birisiyle umutlarının birleşmesiydi, aşk değil.

çoğunluk, çağımızda kendisini elde etmek zorunda hissettiği sanat gibi yüksek zevklerden her zaman mahrum edilmelidir.

bir parça mutluluk umudu vermeyen bir felsefede hatalı bir yan vardır.

insanın yaşam deneyiminin sonuna geldiğini hissetmesi korkunç bir şey. temelde hiçbir yeni beklenti yok: insan aynı şeyin değişik kombinasyonlarını beklemeli herhalde. insanı bir tür yenilgiye uğratan bir şey. sonra inişe geçiyorsun, bir tür ölüm sonrası hayatı yaşamaya başlıyorsun, kanın soğuk, nabzın düzenli.

kadınların öğrettiği şeylerden biri de, hiç zeki olmadan da müthiş bir akla sahip olmanın mümkün olduğudur.

ne tanrı var ne de yazgı: bunu bir kere kabul ettin mi bazı şeyleri ayırt etmeye başlıyorsun.

yarattığımız kahramanlar hep bize benzer. bir caligula ya da bir napolyon tarihimizin yağlı, bozuk dokusunda kocaman, acılı bir doğum lekesi bırakırlar.

insan bazılarını ancak kan akıtarak ikna edebilir.

bir gün birden gerçek insanların gölgelere dönüşmüş olduğunu fark ettim -ego gibi bir özleri yoktu.

evli adam boşanmayı düşler ve bilim adamı bilimi iki amlı güzel bir kız olarak görür.

cinsel edim, günün en kalabalık saatinde kaldırımda yapılsa bile, doğası gereği mahremdir.

yaşamım hiç anlayamadığım, olanaksız bir geçmişin koyu sisiyle kaplı. hayaletlere yaraşır bir mahmurlukla günbegün uykuda geziyorum.

kafamda öylesine mükemmel bir cinsel hayat yaşamıştım ki en sonunda gerçeğine ulaştığımda bana korkunç boş geldi.

insan bıkıyor eski dostlardan bilge olsalar da sokrates kadar.

her fikrin, her umudun arkasında yatan dipsiz karanlıktan korktuğu için kendi düzenini getirmeye çalışmıştır insan.

birlikte ölme isteği birlikte yatma isteğinin imgesidir.

teknoloji her çağda, doğaya karşı takınılan tavırdan kaynaklanan ve tırtılın kelebeğe dönüşmesine yardım eden pasif bir mucizeden ibarettir.

doğa taşları üst üste dursunlar diye yaratmamıştır; onları yerle bir etmek için elinden geleni yapacaktır.

tuhaf, kendimize ne sabit özellikler yüklüyoruz. aslında diğerlerinin bizim için düşündüklerinden başka bir şey değiliz. diğerlerinin izlenimlerinin toplamı.

her şeyi bilmen gerekirdi; bütün insanlar gibi her şeyi bilecek donanımla geldin bu dünyaya. ama gittikçe artan bir bozulmaya uğradın, hayallerin eski çiçekler gibi yavaşça soldu. neden, neden?

19.3.18

solon

diogenes laertios

"halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar."

solon; borç yükünün azaltılması, yani borçların silinmesi, hacizlerin ve köleliğin kaldırılması uygulamasını atinalılara getiren ilk kişidir. nitekim insanlar bedenleri karşılığında borç alıyorlar ve birçok kişi yoksulluk yüzünden borcu karşılığı hizmet ediyordu. ilk olarak solon babasından kalan yedi talantlık alacağını bağışladı ve başkalarını da böyle yapmaya özendirdi. ve bu yasaya "borç affı yasası" adı verildi. sonra öteki yasalarını çıkardı ve döner levhalar üzerine yazdırdı.

"her insandan kendini sakın; dikkat et, yüreğinde gizlice nefret besleyip güler yüzle karşında konuşmasın, iki yanlı dili kara ruhundan yankılanmasın."

bazılarının anlattığına göre, kroisos bütün süslerini takıp takıştırarak tahtına oturmuş ve solon'a bundan daha güzel bir manzara görüp görmediğini sormuş. o da "evet, gördüm," demiş, "horoz, sülün ve tavus kuşu; doğa bunları binlerce kez daha güzel çiçeklerle bezemiştir."

"kendi korkaklığınız yüzünden belanızı bulduysanız bunun suçunu tanrılara bulmayın. bunları iktidara getirip siz büyüttünüz; bu yüzden de iğrenç köleliğe düştünüz. her biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz; ama bir araya geldiniz mi kafanız çalışmaz. kandırıcı sözler söyleyen adamın yüzüne bakarsınız; ama yaptığı işi görmezsiniz."

ayaklanma sırasında ne kenttekilerin, ne ovadakilerin ne de kıyıdakilerin arasında yer aldı. onun tanımına göre söz işin aynasıydı; kral, kudretiyle en güçlü insandı; yasalar örümcek ağı gibiydi. çünkü "eğer güçsüzsen ağa yakalanırsın; ama daha güçlüysen ağı parçalayıp çıkarsın."

"dilin mührü susmaktır, susmanınki ise zamanını ve yerini bilmektir." diyordu.

"kar'ın ve dolunun gücünü bulut taşır; gök gürültüsü parlak şimşekten doğar; devlet büyük adamların yüzünden yıkılır; halk farkına varmadan tiranın kölesi olur."

tiranların yanında güç sahibi olanları sayı boncuklarına benzetiyordu. çünkü her biri bazen artıyı bazen eksiyi gösterir; tiranlar da bu adamları kimi zaman güçlü ve parlak, kimi zaman onursuz kılarlar.

"zenginlikten doygunluk, doygunluktan da şiddet doğar."

babasını öldürene karşı neden yasa çıkarmadığı sorulduğunda, "böyle bir şeyi ummadığım için" diye karşılık verdi. insanların hiç haksızlık yapmamasının nasıl mümkün olacağı sorulduğunda, "haksızlığa uğramayanlar da haksızlık görenler kadar öfke duydukları takdirde" dedi.

atinalıların günleri aya göre hesaplamalarını öngördü. ve ozanların uydurmaları bir işe yaramaz diye, thespis'in tragedyalarını sahnelemesine izin vermedi.

apollodoros'un "felsefe okulları üzerine" adlı eserinde söylediği gibi, insanlara şunları öğütlemiştir:

"yemininden çok dürüstlüğe bağlı kal! yalan söyleme! ciddi işlerle uğraş! çabucak dost edinme, dost edindiğin kimseleri dışlama! önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver! hoş olanı değil, iyi olanı öğütle! bırak akıl yol göstersin! kötü insanlarla düşüp kalkma! tanrıları onurlandır, ana babanı say!"

17.3.18

aşk

gregory dart

çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır; yani bir tüketici gibi davranırız.

aşık olmadığımız için bir neden göstermek zorunda değiliz; ama nedense hep yaparız bunu. bu, başkalarının bize zorla kabul ettirdiği, bizim de kendimizden beklediğimiz, bizi reddetmek zorunda kaldıkları zaman bizden uzaklaşan sevgililerimizden de beklediğimiz bir şeydir. bu gibi konuların açıklaması olmaz; çünkü aşk da dini inanç gibi ne rasyoneldir ne de isteğe tabi. yapabileceğimiz tek şey ya bize sunulan mazeretleri kabul etmek ya da etmemektir.

aşk esasen düşsel bir deneyimdir; arzuların tatmin edilmesinden ziyade genişletilmesini, yayılmasını hedef alan bir deneyim.

stendhal'in bir arkadaşı bir zamanlar ona şöyle demiş: "bir kadına aşık olduğun zaman kendine şunu sormalısın: bu kadınla ne yapmak istiyorsun?" bu sorunun yanıtı, asla sandığınız kadar aşikar olmayabilir.

15.3.18

hayatın esrarı

halil cibran

bir insanın yüreğini ve aklını anlamak için başardıklarına değil, başarmak istediklerine bak. insanın değeri ulaştıklarıyla değil, ulaşmayı arzu ettiği şeylerle bilinir.

yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkarlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

kendini yapılanı geliştirerek değil, daha yapılmamış olana ulaşarak geliştirebilirsin.

hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın; çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

kişinin hayal gücüyle düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca tutkuyla aşılabilir.

tanımlayamadığın rahmetleri özlediğinde ve nedenini bilmediğin hüzünlere kapıldığında, işte o zaman gerçekten tam bir verimlilikle serpilecek ve daha büyük benliğine doğru alabildiğine yükseleceksin.

13.3.18

öğütler

pittakos

iktidar insanın özünü ortaya koyar.

yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan gülünç olursun. 

gerçekten erdemli bir insan olmak zordur.

kimsenin talihsizliğini yüzüne vurma, tanrıların öfkesinden çekin.

zorunlulukla tanrılar bile savaşamaz.

zorluklar ortaya çıkmadan önlem almak akıllı insana vergidir; ortaya çıkan zorlukları göğüslemek de yiğit insanın harcıdır.

aldığın emaneti geri ver. dostun hakkında da kötü konuşma, düşmanın hakkında da.

kötü insanın üstüne yayla, içi ok dolu sadakla yürümek gerek.

ağzın içinde konuşan dil güven vermez, yüreğinde iki yanlı düşünce varsa.

ölçüyü sev! doğruluk, güven, deneyim, beceri, dostluk ve özen hep seninle olsun!

11.3.18

cosette

victor hugo

sefaletin bir derecesinde, insanı adeta bir tayf kayıtsızlığı sarar; çocuklar göze ölü hayaletler gibi görünür. en yakınlarınız bile çoğu zaman sizin için gölgeden ibaret şekillerdir, hayatın bulanık zemini üzerinde ancak şöyle böyle fark edilirler ve kolayca yeniden görünmezliğe karışıverirler.

bazı cömert yaratılışlı insanlar vardır ki kolayca teslim olurlar. işte bu insanlardandı cosette. kadının yüce gönüllülüklerinden biri de boyun eğmesidir. aşk, kayıtsız şartsız bir hal aldığı bu yücelikte, iffetin bilinmez bir çeşit semavi körleşmesiyle karmaşık bir hal alır. ne büyük tehlikelere atılmaktasınız böylece, ey asil ruhlar! çoğu zaman kalbinizi verirsiniz siz, bizse bedeninizi alırız. kalbiniz size kalır ve siz karanlıkta ürpererek bakarsınız ona.

aşkın orta yolu yoktur; o, ya mahveder ya da kurtarır. bu ikilemden ibarettir insanın bütün kaderi. ya kurtuluş ya batış; hiçbir alınyazısı bu ikilemi aşk kadar amansızca koymaz ortaya. aşk, eğer ölüm değilse, hayattır. hem beşik hem de tabut. insan kalbinde evet diyen de hayır diyen de aynı duygudur. tanrı'nın yaptığı bütün şeyler içinde en fazla ışık ve yine en fazla karanlık yayanı insan kalbidir.

ne var ki, iffet sarhoşu yüreklerin haberi olmasa bile, unutulması imkansız tabiat daima oradadır. kaba ve ulvi amacıyla orada bekler ve ruhlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar, en edepli baş başa konuşmada bile, sevdalı bir çifti iki dosttan ayıran o hayran olunası esrarengiz nüansı hisseder insan.

heyhat! kimin başından geçmemiştir ki bütün bu şeyler? bu masmavi semadan çıkmak saati niçin sonunda gelip çatar ve de niçin hayat bundan sonra da sürüp gider? sevmek, düşünmenin yerini alır adeta. aşk, geri kalan her şeyi hummalı bir unutmadır. o halde, varın ihtirasta mantık arayın. gök mekaniğinde mükemmel geometrik şekil olmadığı gibi, insan kalbinde de mutlak bir mantık silsilesi yoktur.

ihtirasın, mutlu ve saf olduğunda, insanı mükemmelleşmeye götürdüğünü sanmak hatadır; gördüğümüz gibi, onu sadece unutkanlığa götürür. bu durumda, insan kötü olmayı unutur gerçi; ama iyi olmayı da unutur. minnettarlık, vazife, önemli ve rahatsız edici anılar dağılıp gider.

9.3.18

sokrates

diogenes laertios

"bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir."

satışa sunulmuş malların çokluğuna bakıp birçok kez kendi kendine "gerek duymadığım ne çok şey var!" demişti.

"gümüş sofra takımları ve erguvan giysiler yaşamda değil, tragedyada işe yarar."

insanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin hiç de tuhaf olmadığını söyleyerek ileri yaşta lir çalmayı öğrendi.

evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye sorulduğunda, "hangisini yaparsan yap pişman olacaksın." diye karşılık verdi.

kendi dışındaki insanların yemek yemek için yaşadıklarını, kendisinin ise yaşamak için yemek yediğini söylerdi.

"atinalılar seni ölüme mahkum ettiler." diyene, "doğa da onları" diye karşılık verdi. kimilerine göre bunu anaksagoras söylemiştir.

karısının "haksız yere ölüyorsun." demesi üzerine, "yoksa sen ölümü hak etmiş olmamı mı isterdin?" dedi.

"falanca senin hakkında kötü konuşuyor." diyen birine, "iyi konuşmayı öğrenememiş de ondan." diye karşılık verdi.

ksenophon'un şölen'de dediğine göre, boş zamanı kazançların en güzeli olarak göklere çıkarıyordu. ona göre bir tek iyi vardı: bilgi; gene bir tek kötü vardı: bilgisizlik.

7.3.18

sanat

hans habe: ağaç, meyvesinden tanınır.

günter grass: sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

romain gary: gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

descartes: çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

walter benjamin: kitleler kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden dikkatini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

sadık hidayet: herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar; acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır; yani boş bir zihin.

yann martel: sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

maksim gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

5.3.18

dilek

oruç aruoba

ne çok isterdin, değil mi -masanda, dingin, suskun, yalnız otururken, çevrende dizi dizi defterlerin, yazı dosyaların, kağıt zarfların, iç içe kalem kılıfların, gözlük kabın, yanında ayrı ayrı sigara paketlerin, bira şişen, yarı dolu bardağın, yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında, kulağında derin bir müzik, bir an, yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken, dışarıda, karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden, akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık havada, parlak öğle güneşi altında, güneyden gelip birdenbire pencerenin pervazına konan, poyrazın uçuşturduğu açık kahverengi, uçuk gök rengi tüyleriyle, orada, bir an aldırmazca duran, dönen, sonra, bir kez zıplayıp, başını çevirerek, yeniden kanat açıp, sanki kaygısız, tasasız, dertsiz, kuzeye doğru uçup giden o ufacık kuş, bir daha gelse- ama, bir seferliktir uçuşu; gelmez bir daha.

3.3.18

emir ve iktidar

elias canetti

emir verenlerin iktidarı her zaman büyür. ne kadar önemsiz olursa olsun her emir bu iktidara bir şey ekler; genellikle emir yalnızca emri veren kişiye yarar sağladığı için değil, emirlerin tam da doğası gereği -yani etkilediği alanın bütünündeki kesin açıklık ve kabul gerektirmesi- iktidarı her biçimde artırıp güvence altına alır. iktidar, emirleri büyülü bir ok yağmuru gibi boşaltır; bu emirlere hedef olanlar kendilerini teslim etmek zorundadırlar. emir onları yaralar, iktidar makamına teslim olmaya çağırır ve yol gösterir.

ne var ki emrin ilk bakışta mutlak ve sorgulanamaz görünen yalınlığı ve homojenliğinin, daha yakından bakıldığında yanıltıcı olduğu anlaşılır. bir emir parçalara ayrılabilir ve gerçekten anlaşılacaksa ayrılmalıdır da.

emrin kaynağı yabancı bir şeydir; ama aynı zamanda kendimizden daha kuvvetli bir şey olarak kabul edilmesi gerekir. savaşıp kazanma ümidi görmediğimiz için tabi oluruz, emir verenler geleceğin galipleridir.

bir emrin arkasındaki iktidar kuşkuya yer bırakmamalıdır, bu iktidar bir süre için hükümsüz kalırsa mücadele ederek kendisini yeniden kanıtlamaya hazır olmalıdır. yeni kanıtlara ne kadar seyrek başvurulduğu, en baştaki kanıtın ne denli uzun süre yeterli olduğu çok şaşırtıcıdır. kuşkulu bir hal alan başarının devamını emirler sağlar; boyun eğilen her emir, yeniden kazanılmış bir zaferdir.

emir altında hareket eden insanların en dehşet verici görevleri yerine getirmeye muktedir olduğu iyi bilinir. bu insanların emir kaynağı engellendiğinde ve geriye dönüp yaptıklarına bakmaya zorlandığında kendilerini tanıyamazlar. "böyle bir şeyi asla yapmadım." derler ve yalan söylediklerini hiçbir zaman açıkça fark etmezler. tanıklarla yüzleştirilip tereddüt etmeye başladıklarında, onlar hâlâ, "ben öyle değilim. böyle bir şeyi yapmış olamam." derler. görevlerinin izlerini kendileri ararlar ve bunları bulamazlar. bundan etkilenmemiş görünmeleri hayret vericidir. sonradan sürdürdükleri yaşam gerçekten de daha önceki eylemlerinden hiçbir biçimde etkilenmemiş başka bir hayattır. pişman olmazlar ve kendilerini suçlu bile hissetmezler. yaptıkları gerçekten onların içlerine işlememiştir.

bunun dışında kendi eylemlerini mükemmel bir biçimde yargılamaya muktedir insanlardır. kendi iradeleriyle yaptıkları şey onlarda beklenen izi bırakır. tanımadıkları, savunmasız, onları tahrik etmemiş birini öldürmekten utanç duyarlar ve herhangi bir kimseye işkence yapmak onlara iğrenç gelir. aralarında yaşadıkları insanların çoğundan daha iyi olmadıkları gibi, daha kötü de değildirler. günlük yaşam içinde onları iyi tanıyanlar, bu insanların haksız bir biçimde yargılandıklarına dair yemin etmeye hazırdırlar.

emirlere en çok maruz kalanlar çocuklardır. bu baskıya dayanabilmeleri, ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin verdiği emirlerin yükü altında çökmemeleri bir mucizedir. buna karşılık onların da kendi çocuklarına aynı derecede zalim bir biçimde aynı türden emirler vermeleri kaçınılmazdır.

emirlerin çocuklar üzerinde yaptığı etkinin derinliği, korunuşlarındaki sağlamlık ve sadakat, çocuğun bireysel niteliklerine hiçbir şey borçlu değildir; zekanın ya da istisnai yeteneklerin bununla hiçbir ilgisi yoktur. hiçbir çocuk, en sıradan çocuk bile kendisine verilen emirlerin bir tekini bile ne unutur ne de affeder.

insanı başarı yönünde mahmuzlayan şey, bir zamanlar ona verilmiş olan emirlerden kurtulmak için duyulan derin istektir.

1.3.18

çil

özdemir ince

bir kadın. gebe. bırakılmış boğulmak için balkonda. "neden?" denir de, anlatmaz. muslin giysiler giyer, çivitler beyazları, naftalinler. o kıpırtılı ot yığınında gizli bir saat kulesi var anlaşılan. ikide bir irkilmesinin. kocamışları göçer kentin, uğurlar uray başkanı dış kapıdan, mühürlenir dükkanlar ve gider icracı.

gelir bir oğlan kapıya tavus perçemli. is ve tarçın kokar. saklar yüzünü, geçer bir elinde kapı tokmağı. penceresi eskimiş, yusufçuk yuva yapmış, yitmiş kiremitleri. ev gibi.

sırası mıdır artık bilmem düşünmenin inci çiçeklerini, rahat rahat yetmiş dördünü aşmış büyükanneyi?