31.3.18

uzun lafın kısası

sophokles: devlet esenlik içindeyse her şeyimizi onda buluruz; dostluklarımızı bile.

kürşat başar: ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir söz dizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

michel tournier: şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

jean-françois bayart: insanlar bir şeyi yadsıdıklarında değil de daha çok onu sahiplendiklerinde onunla çatışma yoluna giderler.

jerzy andrzejewski: sorgulamak istemeyen insan, insan olmak istemeyen insandır.

maurice duverger: imparatorluk, başka ulusları fetheden bir ulusun egemenliği altında kurulan çok uluslu bir devlette uygulanan kişisel bir diktatörlüktür.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

max horkheimer: insanlar gerçekte yaptıklarından, düşündüklerinden ve hissettiklerinden daha iyidirler.

lidia yuknavitch: tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

mehmet eroğlu: yaşanan her serüven insan hayatında eksik kalan bir resmin tamamlanmasıdır.

29.3.18

damızlık kızın öyküsü

margaret atwood

yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.

insanlar kendi yaşamlarının hiçbir önemi olmadığını, yararsız olduğunu itiraf etmektense her şeyi yapacaklardır.

biraz acı zihni temizler. acı insanda iz bırakır; ancak görülmeyecek kadar derinde.

alçak gönüllülük görünmezliktir. görülmek ulaşılmaktır.

ancak elbiseleriniz üstünüzdeyken sağlıklı düşünebilirsiniz.

insanoğlu her şeye alışır. yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcıdır.

alıştığınız şey, sıradanlıktır.

herhangi bir haber, hiç haber olmamasından iyidir.

beden öyle kolay incinebilir ki, öyle kolay elden çıkarılır ki, su ve kimyasallardan oluşmuştur topu topu, kumda kuruyan bir deniz anasından da pek farkı yoktur.

bir şey, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir.

daha iyi asla herkes için daha iyi demek değildir.

aşkı hissetmek her zaman için yaklaşık bir şeydir sadece.

labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare istediği yere gitmekte özgürdür.

27.3.18

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

26.3.18

portakal

hüseyin rahmi gürpınar

farz ediniz ki bu dünya hacim bakımından bir portakaldır. biz de üzerinde gözle görülemeyecek kadar küçük canlılarız. bu portakalı ya zehirli bir hava içine yahut kızgın bir fırına atıyorlar. biz, yeryüzündeki bütün bu mahluklar, temizlenmek için aleve tutulan bir pilicin hafif tüylerinden daha çabuk ütüleniriz. bütün müneccimler, bütün astronomlar, bütün fen adamları rasathaneleriyle alet ve edevatıyla bir saniyede yok olurlar. ne âlimi kalır, ne cahili, ne zekisi ne de kalın kafalısı. her zor meselee hemcinslerinin zararına kendi selametlerini temine uğraşan akıllılar da ahmaklarla eşit şekilde yok olurlar. artık yaltaklanma, riya, iltimas, hile gibi yalan dolan vasıtaları ve servet kuvveti gibi insanların kısmetli kısmına has olan fırsatlar galiba ilk defa olarak hükümsüz kalır. bütün hayırsever ve büyük insanların, filozofların, sosyalistlerin insanlığın refah ve mutluluğunu temin için hayatları pahasına esisine uğraştıkları "eşitlik" işte o muazzam saniyede ilk ve son defa olarak başarı yüzünü göstermiş olur.

25.3.18

özgürce

ali püsküllüoğlu


inan hiçbir şey güzel değil şu yeryüzünde
sen olmasan
ülke de senin için devlet de
bunu bil kullan hakkını
yaşa kardeşim özgürce

ateizm

emmett f. fields: ateistin kutsal kitabı, "düşün" kelimesinden başka bir sözcük içermez.

francis bacon: ateizm insanları mantığa, felsefeye, doğal dindarlığa, kurallara, saygınlığa yönlendirerek yaygın bir ahlaki değer oluşturur. fakat batıl inanışlar tüm bunları devre dışı bırakarak insanların zihnine mutlak monarşinin tohumlarını eker.

yann martel: asıl hoşlanmadıklarım ateistler değil, agnostiklerdir. kuşku bir süre için iyidir. hepimiz gethsemane bahçesi'nden geçmeliyiz. isa kuşku duymuşsa eğer biz de duymalıyız. isa dualar ederek acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken "tanrım, tanrım, beni neden terk ettin?" diye yakardıysa eğer bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

christopher hitchens: teist karşıtı olacak kadar bile ateist değilim; sadece tüm dinlerin aynı yalanın farklı versiyonları olduğunu, tapınakların ve dini inançların zarara yol açtığını düşünüyorum. tüm hikayenin uğursuz bir peri masalı olduğunu, inançlıların inandıkları şeyler gerçekten doğru olsaydı hayatın berbat olacağını düşünmek beni rahatlatıyor. hayatını beşikten mezara dek kutsal batıl inançlarla, sürekli takip edilerek ve gözetlenerek yaşamayı dileyen insanlar da olabilir. fakat ben bundan daha korkunç ve gülünç bir şey düşünemiyorum.

luis bunuel: tanrı'ya şükürler olsun ki, hala ateistim.

23.3.18

şiir

gülten akın: ozan, bir döneminde hayata, ötekinde tarihe, bir başkasında bilime yönelmez. şiir yazmaya başlamadan çok önce, az ya da çok bir birikme, bilgilenme söz konusudur. bilgi gelir, bir bireşim yeni bilgilerle başka bireşimlere ulaşır. ve sürekli bir seçme. sürekli bir değişim ve nitel sıçrama. şiiriniz bu oluşumu izleyebiliyorsa, o da evrilip değişip geleceğe aktarılarak birikiyorsa ozanlığınız diridir. değilse, yoz bir kalıbı sürükleyip götürüyorsunuz demektir. insanın kendi ölüsünü sürükleyip götürmesi kadar saçmadır bu.

orhan veli: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. hayran olduğumuz insanlar bunlara birkaç tane daha ilave etmekle acaba edebiyatımıza ne kazandıracaklar? teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki tarihin aç gözünü doyurmuştur.

nazım hikmet: ben şiirde realiteyi bütün mürekkepliği, mazi, hal, istikbal unsurlarıyla ve hareket halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. fakat hala ulaşamadım. birçok yazımın realizmi tek taraflıdır. bundan dolayı da çok defa fazla haykıran bir "propaganda" edası taşıyorlar. bu hatamı anladım. yeni verimlerimde bu hataya bir daha düşmeyeceğim. cihanı görüş, anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışın sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değişti.

tutumluluk

jack london

bir aile tek göz odada yaşadığı zaman, ev hayatı diye bir şey olamaz.

hepsi birden, esaslı bir yalanın öğretilmesine ortak olurlar. bunun yalan olduğunu bilmezler gerçi; ama cehaletleri, öğretilen şeyi yalan olmaktan çıkarmaz. telkin ettikleri yalan, tutumluluktur.

bir işçinin tutumlu olması, gelirinden daha azını harcaması demektir - başka deyişle, daha azla yetinerek yaşayacaktır. bu da yaşam standardının düşmesi demektir.

iş bulma rekabeti içinde yaşam standardı düşük olan kişi, yaşam standardı yüksek olan kişiden daha az ücrete razı olacaktır. haddinden fazla kalabalık bir iş kolunda, böyle küçük tutumlu işçiler grubu, o iş kolundaki ücretleri kalıcı olarak aşağı çekecektir. o zaman tutumlu insanlar artık tutumlu sayılmayacaktır; çünkü gelirleri, harcamalarını dengeleyinceye kadar düşürülmüş olacaktır.

kısacası tutumluluk, tutumluluğu etkisiz kılacaktır. her işçi tutumluluk telkin edenlere uyup harcamalarını yarıya indirse, çalışmaya hazır insan sayısı mevcut işlerin sayısından fazla olduğundan, ücretler hızla yarıya inecektir. o zaman işçilerin hiçbiri tutumlu olmayacaktır, çünkü azalan gelirleriyle yaşamak zorunda kalacaklardır.

elbette, öngörüsüz tutumluluk telkincileri de neticeye şaşıp kalacaktır. başarısızlıklarının ölçüsü, propagandalarının başarısına eşit olacaktır.

22.3.18

dayak

ahmet rasim

çocukları dövmekten ana, baba, dadı, hoca, lala, mürebbi ve mürebbiyeler kesinlikle kaçınmalıdır. hatta sert sözlerden, kaba ve şiddetli davranmaktan da çekinmelidirler. çünkü çocuk ne kadar küçük olursa olsun, kendisini döven el ve kendisine hakaret eden dil için ruhunda yeni filizlenen izzetinefse pek ağır gelir; bu ele ve dile karşı gizli bir düşmanlık beslemeye başlar.

büyük bir çoğunluk tarafından onaylanmış olan bu haletiruhiyenin çoğu zaman açık alametleri görülür. dayağa, sövgüye ve hakarete maruz kalmış olan küçük çocuklarda ağlamalar dışında homurdanmalar ve yan yan, öç alır gibi bakışlar hemen hemen daima işitilir, görülür. "dayak arsızı" olanlarda bu gibi hislerin "misillemeye" dönüşerek karşılık bulması da dikkat çekici bir haletiruhiyedir.

"sensin!" karşılığı, bunun ilk cevabıdır. küfürler savurarak kaçmak, eline geçen taş vesaireyi atmak, yüzünü duvara dönüp tepinmek, yerlere kapanmak, kadınlarımızın "inadına" diye tabir ettikleri fiillerden olan donuna işemek, kızarıp kendini kaybeder gibi sara nöbetine benzer hamlelerle öteberiyi kırmak, kendisini yerden yere, merdivenden aşağı atmak, dakikalarca avaz avaz bağırmak, evden kaçmak, kendisine her daim iyilikle muamele eden komşuya iltica etmek, uykuda ağlamak, çırpınmak; ana olsun, baba olsun, abla abi olsun, velhasıl kendisini döven, fena sözlerle azarlayan kim olursa olsun onunla dargın durmak, bu kişilere -bu gibi davranışları devam ederse- ısınmamak, sokulmamak onların tatlı sözlerine veya sevgilerine inanmamak, onlar çağıracak, ödüllendirilecek bile olsa zorla ve iğrenerek kabul etmek, daha o yaşta onların olmadığı ortamda aleyhtarlıkta bulunmak, l bu kişiler vefat etse bile onların aleyhindeki düşmanca fikirlerini kendisi ölünceye kadar unutmamak.. bu, misilleme ile karşılığın birbirini takip eden hallerindendir.

ben altmış yaşını geçiyorum. elli dört sene evvel, yani altı yedi yaşımda beni falakaya yıkarak ayak parmaklarımı morartıncaya kadar dövmüş olan hafız paşa mektebi hocası hafız ismail efendi'ye en sofu zamanlarımda bile bir fatiha okumak aklıma gelmemiştir.

21.3.18

afrodit'in başkaldırısı

lawrence durrell

teoloji alçakların son sığınağıdır.

freud tek mutluluğun çok eski bir dileğin gecikmeli de olsa yerine gelmesi olduğunu söyler ve ekler: "işte bu yüzden zenginlik pek mutluluk getirmez; para çocukluktan kalma bir dilek değildir."

iş aşka geldi mi kavrayış tam bir kusura dönüşüyor.

eğer bir insan üzerinde yoğunlaşılırsa, gerçekten yoğunlaşılırsa o zaman geleceğine doğru açılıp ilerleyen yıldızsal şekli görülebilir, ona ne olacağı sezilebilir.

nasıl sanat herkesin harcı değilse, sevişmek ya da matematik gibi diğer konular da yalnızca uzmanlarının elinde verimli olabilirler.

her şey, sonsuza kadar bir tedbirsizlik yapma korkusuyla yaşamaktan iyidir.

marchant fikirlerin sadece midilliler olduğunu söylerdi; insan onlardan bıkana kadar üzerlerine binip dolaşır, sonra onları bir ağaca bağlayıp siker.

bir çeşnicinin tek metafizik sorunu, salamdan sonra da yaşam olup olmadığıdır.

"büyük bir yapıt başarıyla iletilmiş bir zihin durumudur. şair henüz tümüyle sahip olamadığı yetilerin ustasıdır -ona ihsan edilen şey güvendir. öğretmez; hükmeder."

insan yüzü yalnızca belirli bir tepki türünü sürekli kılar; gülerek ya da ağlayarak ölmek arasında, doğru ya da yalan, bir nefes arasında kırpışan mutluluklar ya da üzüntüler o kadar azdır ki..

hayal gücünün yelkenleri beyler, talihin rüzgârıyla şişer.

"gövde kurur, akıl renksizleşir, ruh kozaya çekilir; her şeyi sağlayan o tek güç dogmatik teolojiden bağımsız olarak yaşamayı sürdürür. eskimeyen tek şey zamandır."

aradığı, birisiyle umutlarının birleşmesiydi, aşk değil.

çoğunluk, çağımızda kendisini elde etmek zorunda hissettiği sanat gibi yüksek zevklerden her zaman mahrum edilmelidir.

bir parça mutluluk umudu vermeyen bir felsefede hatalı bir yan vardır.

kadınların öğrettiği şeylerden biri de, hiç zeki olmadan da müthiş bir akla sahip olmanın mümkün olduğudur.

doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

buzul çağının virüsü

vüs'at o. bener

ben yaşam ibnesiyim.

sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin.

ondan bir çocuk peydahlamak, sevilene, hoşlanılana verilebilecek armağanların en yücesidir.

tek doğru mutluluktur.

acımızın, çırpınmalarımızın nedenleri oldukça açıklığa, aydınlığa kavuşuyor galiba. kısaca, epeyce bir ödün insanları olmadığımızı bilme bilgimizi, sorumluluk, özendirme, güçlendirme, işbirliği, acıma gibi insancıl avuntuları bağrımıza basarak övüngen yaşamayı sürdürmeye alışamamanın, o tür yaşamayla içli dışlı olamamanın kurabiye bunalımını yaşıyoruz.

yorgunluğun, bıkmanın da kendine özgü, tadı, kokusu vardır. yaşayamamak da yaşamaktır.

gaye vasıtayı meşru kılar.

cesare pavese: topraksın, ölümsün sen, mevsimin karanlık, sessizlik senin. yaşayan hiçbir şey ağaran güne daha uzak olamaz senden.

başarının ilk koşulu, sırtı kalın olmaktır. umutsuzluk yakışmaz bizim gibilere. bırak pısırıklığı, tekke kafasını. insan yeteneklerini değerlendirmeli. son pişmanlık fayda vermez.

mutsuzluk kolay zanaattir.

napolyon bonapart: iki büyük güç var dünyada, akıl ve kılıç. kılıç örgütlendiremez, akıl da savaşamaz. ama yönetmek ve savaş kazanmak demek, kılıç gücünü örgütlendirme dehasına sahip olmak demektir.

ne yaptım, kendimi nasıl aldattım?

daha ilk piyon sürüldüğünde, sonucu kestirebildiği için pes eden, pata kalmaktan hoşlanmayan usta satranççılara saygılar.

20.3.18

yabancılaşma

john fowles

gezegenimizdeki tüm diğer türlerle zoraki birlikte yaşayışımızın merkezinde bir tür soğukluk, deyim yerindeyse bir sükunet ve bir boşluk var. richard jefferies bunun için bir söz icat etti: insan olmayan her şeyin aşırı insanlığı. bizimle ya da bize karşı olsun, dışımızda ve ötemizde, gerçek anlamda bir yabancı.

tuhaf görünebilir; ancak, bilgimizle, açgözlülüğümüzle, kibrimizle, doğanın bizden bilinçsizce yabancılaşmasını kabul edinceye kadar doğadan yabancılaşmamız sona ermeyecek.

sahip olmaya yönelik insan çılgınlığı, yani sahip olunanın kendisine ait bir ruhu olamayacağı şeklindeki yanılgımız, belki başka hiçbir yerde bize daha zararlı olamaz. afrika köle ticaretinin tüm korkunçluklarını haklı gösteren, işte bu cansızlaştırmaydı. siyah insan köleleştirilebilecek kadar aptalsa, beyaz insanın ruhuna sahip olamaz, o yalnızca bir hayvan olabilirdi.

evlilik

samipaşazade sezai

"evlilik için lazım olan asalet ve ikbal değil midir?"

"hayır anneciğim. güzellik ve namus.. sevgi de çoğunlukla bunların ardından gelir."

"asalet ve ikbal bunlara mani mi? bence herkes içinde ismi söylenecek bir iktidar ve marifeti, zenginliği, asaleti olmayan bir adamı 'yakışıklıdır' diye almak pek adiliktir. hem de evlilikte en çok aranan şey uyum değil midir? birisi toplumun en yüksek tabakasında, diğeri en aşağı tarafında terbiye görmüş iki kişi birbiriyle güzelce uyum sağlayabilir mi? servetin büyük bir özenle terbiye ettiği asilzadelerden bir erkeğe, bir kıza fakirliğin kayıtsızlıkla büyüttüğü bir insan nasıl layık olabilir? birisi kıymet ve itibarının daima alçaldığını, diğeri haysiyetinin daima kırıldığını hissede ede yaşamakta ne türlü refah ve saadet görüyorsun?"

"yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi fakirlik ve sefalet içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur? bir kalp, sevmek için mutlak servete ve asalete mi muhtaçtır? bence en hakiki ikbal, ruhun göründüğü iki güzel göz; en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan akseden tebessümdür. güzellikten büyük asalet, temiz kalpten büyük bir servet mi olur?"

zehra hanım sofrada bulunanlara doğru dönerek:

"ben asilzadelerin ressam, şair olmalarını hiç istemem. halk içinde imtiyazlı olan mevkilerini, haysiyetlerini düşürecek birtakım esassız fikirler ediniyorlar."

"ben evlilikte asalet aramayı pek faydasız görüyorum."

amcası elinde olmadan:

"niçin?"

"zira bir güzel bakış, bir tatlı tebessüm en şiddetli asalet savunucusunun fikrini değiştirecek bir kuvvete sahip değil midir?"

"hayır, herkes kendi dengini almalıdır!"

bu esnada genç hanımlar dışarı çıktıklarından odada celal bey'le amcası yalnız kalmışlardı. bir müddet sustuktan sonra celal bey:

"arada sevgi olmadan, sırf menfaat ve servet için yapılan evliliği ahlaka uygun mu buluyorsunuz?"

"gençler evlilik konusunu velilerine havale etmelidirler."

"zannederim ki dünyada gençlerin en büyük hakkı istedikleriyle evlenmeleridir. gözlerin seçme hakkına, zevkine uygun olana karar verme hürriyetine, ruhun tabii uyumuna karışmak en büyük zulüm değil midir?"

"öyle, fakat o yaşlarda gençliğin verdiği coşkuyla gözler gerçeği göremez. gençlikte zevk, insanı çoğunlukla yanıltır. heyecanı kadar derin olmayan gençliğin çılgınca hevesleri seneler tarafından düzeltilince birdenbire insan ne görür? hatalarını, kusurlarını. ve belki çok büyük suçlarını."

"hayır, hayır! insan gençliğinde matematikle çarpma ya da bölme yapar gibi mi evlenmeli? evlenecek gençlere daima sakin olmayı, iyice düşünmeden karar vermemeyi avsiye ederler. seneler geçip de o sükunet geldikten sonra o evlilikten lüzumsuz, o evlilikten tatsız bir şey göremem."

"bu sözlerin hepsi.."

celal bey, zavallı dilber'i gözünün önüne getirmesinden doğan merhamet ve aşkla sözüne devam etti:

"güzel olan bir genç kızın iffet ve sevgiyle bir kalbe sahip olmak, sevgi istemek, aşk tabloları gibi kendisini çiçekler içinde gösterecek gençlik hayallerine sevinç kaynağı olmak yaradılış tarafından bahşedilmiş en büyük imtiyazı, en doğal hakkıdır. eğer herkese sükunet geldikten sonra evlenecekse, o güzel kız bu doğal hakkını nereden arasın?"

"bu sözlerin hepsi gençlik ateşi içinde olan zihnin sayıklamasıdır."

"hayır, yanılıyorsunuz. ruhun o çalkantısı, tabiatın o ateşi olmazsa hayattan bir maksat, bir lezzet anlayamam. kalbe sükunet gelince insanı yerin altına koyarlar. asalet teşrifat ve servete, servet asalet gösterisine tapıyor. ben namus ve sevgiye."

"çocukluk.."

"olsun. gönül sevdaya karşı daima çocuktur."

19.3.18

panzehir

anne bronte

çalışmak, üzüntüyü azaltmanın en iyi ilacı değil midir? çaresizliğin panzehiri değil midir? belki biraz kaba bir yatıştırıcı sayılabilir: hayatın eğlencelerinden hiçbirini tatmadığımız bir sırada hayatın gerekleriyle uğraşıp didinmek zor bir iş gibi görünebilir; yürek paramparça olmak üzereyken, perişan haldeki ruh da ancak sessiz sessiz ağlayabilmek uğruna dinlenmeyi özlediği bir sırada işlerle uğraşmak zor gelebilir. evet; ama çalışmak o özlediğimiz dinlenmeden daha iyi değil midir? üstelik o yorucu, işkenceden farksız işler bizi üzen felaketi sürekli olarak düşünmekten daha iyi değil midir? hem bizler bir umut beslemeden çalışıp uğraşmayız, meraklanmayız. bu umut da ister zevksiz işimizi bitirmek, ister gerekli bir işi tamamlamak, ister daha başka sıkıntılardan kurtulmak umudu olsun.

solon

diogenes laertios

"halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar."

solon; borç yükünün azaltılması, yani borçların silinmesi, hacizlerin ve köleliğin kaldırılması uygulamasını atinalılara getiren ilk kişidir. nitekim insanlar bedenleri karşılığında borç alıyorlar ve birçok kişi yoksulluk yüzünden borcu karşılığı hizmet ediyordu. ilk olarak solon babasından kalan yedi talantlık alacağını bağışladı ve başkalarını da böyle yapmaya özendirdi. ve bu yasaya "borç affı yasası" adı verildi. sonra öteki yasalarını çıkardı ve döner levhalar üzerine yazdırdı.

"her insandan kendini sakın; dikkat et, yüreğinde gizlice nefret besleyip güler yüzle karşında konuşmasın, iki yanlı dili kara ruhundan yankılanmasın."

bazılarının anlattığına göre, kroisos bütün süslerini takıp takıştırarak tahtına oturmuş ve solon'a bundan daha güzel bir manzara görüp görmediğini sormuş. o da "evet, gördüm," demiş, "horoz, sülün ve tavus kuşu; doğa bunları binlerce kez daha güzel çiçeklerle bezemiştir."

"kendi korkaklığınız yüzünden belanızı bulduysanız bunun suçunu tanrılara bulmayın. bunları iktidara getirip siz büyüttünüz; bu yüzden de iğrenç köleliğe düştünüz. her biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz; ama bir araya geldiniz mi kafanız çalışmaz. kandırıcı sözler söyleyen adamın yüzüne bakarsınız; ama yaptığı işi görmezsiniz."

ayaklanma sırasında ne kenttekilerin, ne ovadakilerin ne de kıyıdakilerin arasında yer aldı. onun tanımına göre söz işin aynasıydı; kral, kudretiyle en güçlü insandı; yasalar örümcek ağı gibiydi. çünkü "eğer güçsüzsen ağa yakalanırsın; ama daha güçlüysen ağı parçalayıp çıkarsın."

"dilin mührü susmaktır, susmanınki ise zamanını ve yerini bilmektir." diyordu.

"kar'ın ve dolunun gücünü bulut taşır; gök gürültüsü parlak şimşekten doğar; devlet büyük adamların yüzünden yıkılır; halk farkına varmadan tiranın kölesi olur."

tiranların yanında güç sahibi olanları sayı boncuklarına benzetiyordu. çünkü her biri bazen artıyı bazen eksiyi gösterir; tiranlar da bu adamları kimi zaman güçlü ve parlak, kimi zaman onursuz kılarlar.

"zenginlikten doygunluk, doygunluktan da şiddet doğar."

babasını öldürene karşı neden yasa çıkarmadığı sorulduğunda, "böyle bir şeyi ummadığım için" diye karşılık verdi. insanların hiç haksızlık yapmamasının nasıl mümkün olacağı sorulduğunda, "haksızlığa uğramayanlar da haksızlık görenler kadar öfke duydukları takdirde" dedi.

atinalıların günleri aya göre hesaplamalarını öngördü. ve ozanların uydurmaları bir işe yaramaz diye, thespis'in tragedyalarını sahnelemesine izin vermedi.

apollodoros'un "felsefe okulları üzerine" adlı eserinde söylediği gibi, insanlara şunları öğütlemiştir:

"yemininden çok dürüstlüğe bağlı kal! yalan söyleme! ciddi işlerle uğraş! çabucak dost edinme, dost edindiğin kimseleri dışlama! önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver! hoş olanı değil, iyi olanı öğütle! bırak akıl yol göstersin! kötü insanlarla düşüp kalkma! tanrıları onurlandır, ana babanı say!"

18.3.18

günah

ömer hayyam


var mı dünyada günah işlemeyen, söyle
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle
bana kötü deyip kötülük edeceksen
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle

deha

cenap şahabettin

dahiliğin ne memleketi ne yüzyılı olur; her yer onun, her zaman, onundur.

yeteneğin güçlü bacakları vardır, emin adımlarla yürür ama ancak dahiliktir ki kanatlıdır ve uçabilir.

gerçek en büyük başlar için şeref tacı bile fazla bir yüktür.

en acınacak yaratık, kaplumbağalarla birlikte yürümeye mecbur olan küheylandır.

o adamlara acırım ki çevresindekilere uymak için küçülmeye ve yüksekliklerinden feda etmeye mecbur olurlar.

olağanüstü ruhlarda erdem gibi kusur da benzersiz bir büyüklük halini alır.

gerçek büyük adamlar, güzel ağaçlara benzerler. dallarında kuşlar yuva yapar, gölgesinde insanlar serinler, çiçeklerine sürünen hava koku alır, meyvesi ile açlar doyar ve yaprakları arasından dökülen güneş damlaları, altındaki toprağı yeniden canlandırır.

17.3.18

modern sanat üzerine

paul klee

her şeyi açabilen gizli anahtarın korunduğu doğanın döl yatağında, yaratılışın kaynağında.

bir ressamın sözcükleri kullanmasının gerek nedeni, bilinçli olarak yarattığı biçimsel öğelerinin içerik üzerindeki etkisini hafifletmek ve bu etkiye yeni bir açıdan yaklaşılmasını sağlamak olmalıdır.

dünyanın gözü önünde, ağaç dallarının zamanda ve mekanda açılıp yayılması gibidir sanatçının yapıtı.

hiç kimse bir ağacın dallarını kökünün görüntüsünde biçimlendireceğini iddia edemez.

bir sanat yapıtının yaratımı -ağaç dallarının gelişmesi- zorunlu olarak resim sanatının özgül boyutlarına girmenin sonucunda, doğal biçimin çarpıtılmasına eşlik etmek zorundadır. çünkü orada doğa yeniden doğar.

libermann'ın deyişi bu açıdan bakılığında belki de bu durumun en anlaşılır ifadesidir: "çizim sanatı, dışarıda bırakma sanatıdır."

sanatçı gerçekçi eleştirmenlerin çoğunun yaptığı gibi, doğal biçimlere büyük önem yüklemez, çünkü sanatçı için bir nihai biçimler yaratım sürecinin gerçek öğesi değillerdir. çünkü sanatçı nihai biçimlerin kendilerinden daha çok biçimlendirmeyi yapan güçlere değer yükler.

belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olmayacak kadar kötü kabul etmese de şöyle der : "şu andaki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir."

bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler.

kendi yolunu sonuna kadar izlemeyen sanatçı küstahtır. fakat ilksel gücün tüm evrimi beslediği bu gizli bahçeye girebilen sanatçılar seçilmiş kişilerdir.

yaşamı bayağılıktan çıkarıp yükselmesine yardım eden sanat gerçekliktir.

sanatçı insandır ve bu nedenle de doğal dünya içindeki doğanın bir paçasıdır.

dişi kaplan

tomaso garzoni

bilmez ki acınası insanlar, sevmek bir yana, en yüksek mabutları diye yalvar yakar oldukları sevgililerinin ve kadınlarının adlarıyla ne büyük bir uğursuzluğu üzerlerine çektiklerini. onlara dair öylesine çok hayal kurar, öylesine çok neşe ve hodpesentlikle üzerlerine düşerler ki, sonunda pek kırılgan temeller üzerinde duran aşkları yerle bir olup mutsuzluk ve ıstırap denizinde yitip gider.

buhur diye sımsıcak gözyaşlarını, buhurdan diye pişman yüreklerini, kutsal ekmek ve kurbanlık diye esrik ruhlarını, dua diye içten yeminlerini, ilahi diye aşk dolu sone ve madrigallerini, resim diye soluk ve ezilmiş çehrelerini sundukları, sungu olarak da ne soğuktan korkan ne de sıcaktan kaçan, geceden ürkmeyen, gündüz ise yolunu şaşırmayan, acıya ram olmayan, kaçmayan, alay etmeyen, haksızlığa göz yummayan, kendi çıkarları söz konusu olan kişilerin kör ve ölü gibi sağır olması biçimindeki hakaretlerine aldırış etmeyen, zararları tartmayan, kin duymayan bir köpek gibi yaltaklık ettikleri kadınlar onların ilahlarıdır.

göksel mabutları, üçüncü göğün tanrıçaları, cennetten inmiş güzellik tanrıçaları, güzel ve sevimli perileri, diana'nın bakireleridir.

onlar bu yırtıcı hayvanların peşinden gitmek, kendilerini onlara ganimet gibi teslim etmek, kendilerini bu dişi panterlerin köleliğine adamak, bu dişi kaplanları sevmek istiyor.

15.3.18

umut

matthew arnold


ayak daha az istekli sabahın çiyine basmaya
yürek, yeni heyecanlarla çarpmaya
ve umut, bir kere kırıldı mı, daha zor doğar bir daha

hayatın esrarı

halil cibran

bir insanın yüreğini ve aklını anlamak için başardıklarına değil, başarmak istediklerine bak. insanın değeri ulaştıklarıyla değil, ulaşmayı arzu ettiği şeylerle bilinir.

yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkarlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

kendini yapılanı geliştirerek değil, daha yapılmamış olana ulaşarak geliştirebilirsin.

hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın; çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

kişinin hayal gücüyle düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca tutkuyla aşılabilir.

tanımlayamadığın rahmetleri özlediğinde ve nedenini bilmediğin hüzünlere kapıldığında, işte o zaman gerçekten tam bir verimlilikle serpilecek ve daha büyük benliğine doğru alabildiğine yükseleceksin.

13.3.18

ideal çift

vaclav havel

mikael: biliyor musun ferdinand, bazen yeryüzünde bir tek şeyin değeri var diye düşünüyorum: bir çocuğu olmak ve onu yetiştirmek! masal gibi bir şey! hayatın esrarını ellerinde tutmak gibi bir şey. zor bir çaba ama bu işi yaparken insanları saymayı öğreniyorsun. bunu yaşamayan bilmez.

vera: ah, ferdinand! doğru! ayrı bir deneyim bu, harika bir deneyim. günün birinde bu küçük varlık oluşuyor ve birden sana ait olduğunu, sensiz olamayacağını, senden çıktığını anlıyorsun ve sonra doğuyor. bu kez de kendisine ait bir hayatı olduğunu, gözlerinin önünde büyüdüğünü, yürümeye başladığını, yanm yamalak konuştuğunu görüyorsun. sonra düşünüyor, soru soruyor. başka ne denilebilir, mucize bu!

ferdinand: elbette.

mikael: çocuk.. adam oluyor, bu böyle ferdinand. birden doğayı, başkalarını, kısacası hayatı daha derinden duyuyor gibi oluyorsun. yapacak bir şey yok. bu varlık bir başka boyut kazanıyor, bir başka hız, bir başka içerik.. daha sağlam bir yapı! öyle değil mi vera?

vera: tam anlamıyla. birdenbire nasıl bir sorumluluk yüklendiğini düşün. o küçük varlığın oluşumu salt sana bağlı. gelecekteki duyguları, düşünüş biçimi, hayatı, her şey senin elinde.

mikael: bir şey daha söylemek istiyorum. bu çocuğu dünyaya sen getirdiğine göre, kendi yönünü bulacağı bir eğitim vermekle dünyayı ayaklarının altına seriyorsun. çocuğunun yaşadığı bu dünyaya karşı gün geçtikçe artan bir sorumluluk duyuyorsun.

ferdinand: hımm..

mikael: eskiden bilmezdim, ama şimdi eminim.

vera: çocuk, bize daha doğru bir görüş açısı, yepyeni değerler yelpazesi sağlıyor. bu küçükten gayri hiçbir şeyin önemi olmadığını keşfediyorsun. onun için yapabileceklerin, onun için yaratacağın rahat yuva, ona verebileceklerin, ona sağlanabilecek işler.. öylesi ağır bir görev ki, her şey; ama her şey karşısında soluyor, anlamını kaybediyor. özellikle eskiden bizi heyecanlandıran, bizim için o kadar büyük önem taşıyan bütün şu siyasi sorunlar!

vera: tabii, hiçbir şey anlamadan doğuran kadınlar da var, bu takdirde çocuğa acımalı.

mikael: ama çocuk olunca bütün sorunlarının sihirli bir değnek değmesiyle ortadan kalkacağını da sanma. ana babanın bu işe biraz olsun hazırlıklı olması gerek.

vera: doğru, örneğin mikael tam bir ideal baba. eve biraz para getireceğim diye fabrikasında kendini kahrediyor, acımamak elde değil! ama ailesine, evine bütün vaktini harcamasına mani mi bu? hiç de değil! şu apartımana bak: mikael işten döndüğü vakit dinlenmiyor, çırpınmaya devam ediyor, bütün bunlar oğlumuz iyi bir ortamda büyüsün, güzel şeyleri sevmeyi öğrensin diye. bu yetmiyormuş gibi küçük piyer ile meşgul olacak vakti de buluyor.

mikael: ama vera da olağanüstü! düşün bir kere. alışverişi yap, küçüğe bak, yemeği pişir, temizliğe bak, çamaşırı yıka, üstelik düne kadar da badana, boya işi sürerken. ama yüzüne bir bak. sanki bu kadar işi yapan o değil. güzel ve alımlı! büyük çaba bu! bir şey söyleyeyim mi? onu her geçen gün daha çok takdir ediyorum.

vera: bütün bunların tek bir nedeni var: çok iyi anlaşan bir çiftiz.

mikael: tabii. mükemmel anlaşıyoruz. hafızamı yoklayıp duruyorum, tek bir kavgamızı hatırlamıyorum.

vera: birbirimize düşkünüz; ama bunu pek belli etmiyoruz.

mikael: birbirimizin üstüne titriyoruz; ama çok da aşırı davranmıyoruz.

vera: her zaman konuşacak bir şey buluyoruz; çünkü mizah anlayışımız aynı.

mikael: mutluluk anlayışımız aynı.

vera: tutkularımız aynı.

mikael: zevklerimiz aynı.

vera: aile kavramamız aynı.

mikael: en önemlisi de cinsel açıdan.. tam bir başarı!

vera: önemli de laf mı? (ferdinand'a) biliyor musun, mikael.. tek kelimeyle olağanüstü! hem vahşi hem müşfik.. hem kendisi zevk almasını biliyor hem de karşısındakini el üstünde tutuyor. tam bir teslimiyet içindeyken birdenbire beklenmedik hararetli davranışlara ve nefis ince buluşlara geçebiliyor.

mikael: vera'nın sayesinde.. beni tahrik etmeyi ve cazibesini sürdürmeyi biliyor.

vera: ferdinand, ne kadar sık seviştiğimizi bir bilsen.. inanmazsın. çünkü devamlı değişikliklerle sevişme denilen olguyu şekillendirmeyi biliyoruz. tempoyu da bu yüzden tutturabiliyoruz. bizim için her sefer ilk günkü gibi, her seferki değişik, eşsiz, unutulmaz. kendimizi bütün varlığımızla tamamen ve sonuna kadar veriyoruz. o zaman da aşk yapmak bizim için alelade, âdet yerini bulsun diye yapılan bir iş olmaktan çıkıyor.

mikael: vera için, mükemmel bir eş olmak demek, sadece çok iyi bir ev kadını, çok fedakâr bir anne olmakla bitmiyor; her şeyden önce bir sevgili olması gerektiğini biliyor. onun için kendine çok özen gösteriyor. işin tuhafı, ev işlerinin ezici olması oranında cinsel çekiciliğini artırmasını biliyor.

vera: evvelki günü hatırlıyor musun mikael? çömelmiş yerleri siliyordum, birdenbire içeri girdin.

mikael: sevgilim, hatırlamaz olur muyum? unutulur gibi değildi.

vera: mikael öbür kızlara neden hiç bakmaz biliyor musun? çünkü evde kendisini bir külkedisi değil de gerçek bir sevgilinin beklediğini bilir.

mikael: evet, vera ilk günkü gibi güzel; hatta ne yalan söyleyeyim, çocuk doğduğundan beri, nasıl desem, daha da olgunlaştı, vücudu daha dolgun, daha çekici oldu.

(mikael, vera'nın göğüslerini ortaya çıkartır) güzel değil mi?

ferdinand: evet, çok güzel.

mikael: ona ne yapıyorum biliyor musun?

ferdinand: ne diyeceğimi bilemiyorum.

mikael: bir küçük öpücük konduruyorum, birini kulağına, birini boynuna, birini.. buna bayılıyor, beni de coşturuyor. dur, göstereyim sana. (gösterir. vera içini çeker.)

vera: dur sevgilim lütfen; birazdan, birazdan hayatım.. dayanamıyorum. (mikael durur.)

mikael: haklısın canım. biraz daha laflarız: ama sonra ona sevişme hünerimizi gösteririz.

ferdinand: benim bulunmam sizi sıkmaz mı?

vera: burjuvalığı bırak ferdinand. sen en iyi arkadaşımızsın.

mikael: iki insanın bu işte neler yapabileceklerini sana öğretmek bizim için zevk olur.(sessizlik.)

öğütler

pittakos

iktidar insanın özünü ortaya koyar.

yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan gülünç olursun. 

gerçekten erdemli bir insan olmak zordur.

kimsenin talihsizliğini yüzüne vurma, tanrıların öfkesinden çekin.

zorunlulukla tanrılar bile savaşamaz.

zorluklar ortaya çıkmadan önlem almak akıllı insana vergidir; ortaya çıkan zorlukları göğüslemek de yiğit insanın harcıdır.

aldığın emaneti geri ver. dostun hakkında da kötü konuşma, düşmanın hakkında da.

kötü insanın üstüne yayla, içi ok dolu sadakla yürümek gerek.

ağzın içinde konuşan dil güven vermez, yüreğinde iki yanlı düşünce varsa.

ölçüyü sev! doğruluk, güven, deneyim, beceri, dostluk ve özen hep seninle olsun!

aşk ve öbür cinler

gabriel garcia marquez

yüz yirmi altın lira edecek ne zenci kadın vardır, ne de beyaz, meğerki elmas sıçıyor olsun.

insan bedeni, insanın yaşayabileceği yıllara göre yapılmış değildir.

atlarla olan iletişimsizlik yüzünden insanlık geri kalmıştır.

yazı ne kadar saydam olursa şiirsellik o kadar çok kendini gösterir.

bunca yıllık insanlık tarihinde, hiçbir kuduz hastası, nasıl olduğunu anlatacak kadar uzun yaşamamıştır.

mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.

düşüncelerini kabullenecek olursanız, hiçbir deli, deli değildir.

her bir saat, tıpkı bir yer sarsıntısı gibi ta içimde yankılanıyor.

düşünceler kimsenin değildir, tıpkı melekler gibi, oralarda uçuşur dururlar.

hekimler ne derlerse desinler, insanlarda kuduz hastalığı, çoğu kez düşmanın onca düzenbazlıklarından biridir.

insan hiçbir zaman inancını tam olarak yitirmez, içinde hep bir kuşku kalır.

zenciler tanrılarına horoz kurban etmekten öteye geçmezler; oysa kutsal mahkeme, masum insanları işkence aletiyle parça parça etmekten ya da halkın gözleri önünde diri diri yakmaktan zevk alır.

aziz thomas söylemişti, "iblislere, doğruyu söyledikleri zaman bile inanmamak gerekir."

düşman, bizim yanılgılarımızdan çok, zekâmızdan yararlanır.

her zaman her şeyi anlamışımdır, ölüm dışında.

şeytanın sayısız kurnazlıkları arasında en sık görüleni, masum bir bedenin içine girebilmek için iğrenç bir hastalığın görünümüne bürünmesidir. ve bir kez girdi mi, onu oradan çıkartmaya kimsenin gücü yetmez.

12.3.18

altın gözde yansımalar

carson mccullers

bir insanın en büyük gereksinimi seveceği birisine, dağınık duyguları için bir odak noktasına duyduğu zamanlar vardır.

ayrıca, kızgınlıkların, düş kırıklıklarının ve yaşamsal korkuların sperm hücreleri kadar kıpır kıpır olup nefret yoluyla salıverilmelerinin gerektiği zamanlar da vardır.

kişiliği bazı bakımlardan sıradan insanlarınkinden farklıydı. varoluşun üç temel ögesine karşı oldukça tuhaf bir duruşu vardı: yaşamın kendisi, cinsellik ve ölümdü bu üç öge. 

cinsellik bakımından yüzbaşı kendi içindeki eril ve dişil ögeler arasında, her iki cinsin de duyarlıklarını içeren ve hiçbirinin eylem gücünü barındırmayan hassas bir denge kurmuştu. yaşamdan elini eteğini biraz çekmekle yetinen ve dağınık tutkularını toparlayarak kendini bütün kalbiyle kişisel olmayan bir işe, bir sanata ya da hatta daireyi kareye dönüştürme çabası gibi kaçıkça bir sabit fikre adayabilen birisi için; böyle birisi için bu tarz bir varoluş yeterince katlanılabilir bir durumdur.

11.3.18

cosette

victor hugo

sefaletin bir derecesinde, insanı adeta bir tayf kayıtsızlığı sarar; çocuklar göze ölü hayaletler gibi görünür. en yakınlarınız bile çoğu zaman sizin için gölgeden ibaret şekillerdir, hayatın bulanık zemini üzerinde ancak şöyle böyle fark edilirler ve kolayca yeniden görünmezliğe karışıverirler.

bazı cömert yaratılışlı insanlar vardır ki kolayca teslim olurlar. işte bu insanlardandı cosette. kadının yüce gönüllülüklerinden biri de boyun eğmesidir. aşk, kayıtsız şartsız bir hal aldığı bu yücelikte, iffetin bilinmez bir çeşit semavi körleşmesiyle karmaşık bir hal alır. ne büyük tehlikelere atılmaktasınız böylece, ey asil ruhlar! çoğu zaman kalbinizi verirsiniz siz, bizse bedeninizi alırız. kalbiniz size kalır ve siz karanlıkta ürpererek bakarsınız ona.

aşkın orta yolu yoktur; o, ya mahveder ya da kurtarır. bu ikilemden ibarettir insanın bütün kaderi. ya kurtuluş ya batış; hiçbir alınyazısı bu ikilemi aşk kadar amansızca koymaz ortaya. aşk, eğer ölüm değilse, hayattır. hem beşik hem de tabut. insan kalbinde evet diyen de hayır diyen de aynı duygudur. tanrı'nın yaptığı bütün şeyler içinde en fazla ışık ve yine en fazla karanlık yayanı insan kalbidir.

ne var ki, iffet sarhoşu yüreklerin haberi olmasa bile, unutulması imkansız tabiat daima oradadır. kaba ve ulvi amacıyla orada bekler ve ruhlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar, en edepli baş başa konuşmada bile, sevdalı bir çifti iki dosttan ayıran o hayran olunası esrarengiz nüansı hisseder insan.

heyhat! kimin başından geçmemiştir ki bütün bu şeyler? bu masmavi semadan çıkmak saati niçin sonunda gelip çatar ve de niçin hayat bundan sonra da sürüp gider? sevmek, düşünmenin yerini alır adeta. aşk, geri kalan her şeyi hummalı bir unutmadır. o halde, varın ihtirasta mantık arayın. gök mekaniğinde mükemmel geometrik şekil olmadığı gibi, insan kalbinde de mutlak bir mantık silsilesi yoktur.

ihtirasın, mutlu ve saf olduğunda, insanı mükemmelleşmeye götürdüğünü sanmak hatadır; gördüğümüz gibi, onu sadece unutkanlığa götürür. bu durumda, insan kötü olmayı unutur gerçi; ama iyi olmayı da unutur. minnettarlık, vazife, önemli ve rahatsız edici anılar dağılıp gider.

10.3.18

üç robot yasası

isaac asimov

1. bir robot, bir insana zarar veremez ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz.

2. bir robot, insanların verdikleri emirlere uymak zorundadır; ancak bu tür emirler birinci yasayla çeliştiği zaman durum değişir.

3. bir robot, birinci ve ikinci yasalarla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır.

durup düşünürseniz üç robot yasasının aslında dünyadaki pek çok ahlak sisteminin temel rehber prensibini oluşturduğunu anlarsınız. tabii her insanda kendini koruma güdüsü olduğu düşünülür. bu bir robot için üçüncü yasadır. ayrıca toplumsal vicdanı ve sorumluluk duygusu olan her 'iyi' insanın belirli otoriteleri dinlemesi gerekir. yani doktorunu, patronunu, hükümetini, psikiyatri uzmanını, dostlarını. ondan yasalara uyması, kuralları uygulaması, geleneklere karşı gelmemesi istenir. hatta onun rahatını ve güvenini tehlikeye düşürdüğü zaman bile. bir robot içinse ikinci yasadır bu. ayrıca her 'iyi' insanın hemcinslerini kendisi kadar sevmesi, diğerlerini koruması ve bir başkasını kurtarmak için yaşamını tehlikeye atması da beklenir. bu da bir robot için birinci yasadır. anlayacağınız.. byerley tüm robot yasalarına uyduğunda bu onun bir makine adam olduğunu da gösterir, çok iyi bir insan olduğunu da.