31.3.18

uzun lafın kısası

sophokles: devlet esenlik içindeyse her şeyimizi onda buluruz; dostluklarımızı bile.

kürşat başar: ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir söz dizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

michel tournier: şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

jean-françois bayart: insanlar bir şeyi yadsıdıklarında değil de daha çok onu sahiplendiklerinde onunla çatışma yoluna giderler.

jerzy andrzejewski: sorgulamak istemeyen insan, insan olmak istemeyen insandır.

maurice duverger: imparatorluk, başka ulusları fetheden bir ulusun egemenliği altında kurulan çok uluslu bir devlette uygulanan kişisel bir diktatörlüktür.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

max horkheimer: insanlar gerçekte yaptıklarından, düşündüklerinden ve hissettiklerinden daha iyidirler.

lidia yuknavitch: tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

mehmet eroğlu: yaşanan her serüven insan hayatında eksik kalan bir resmin tamamlanmasıdır.

29.3.18

damızlık kızın öyküsü

margaret atwood

yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.

insanlar kendi yaşamlarının hiçbir önemi olmadığını, yararsız olduğunu itiraf etmektense her şeyi yapacaklardır.

biraz acı zihni temizler. acı insanda iz bırakır; ancak görülmeyecek kadar derinde.

alçak gönüllülük görünmezliktir. görülmek ulaşılmaktır.

ancak elbiseleriniz üstünüzdeyken sağlıklı düşünebilirsiniz.

insanoğlu her şeye alışır. yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcıdır.

alıştığınız şey, sıradanlıktır.

herhangi bir haber, hiç haber olmamasından iyidir.

beden öyle kolay incinebilir ki, öyle kolay elden çıkarılır ki, su ve kimyasallardan oluşmuştur topu topu, kumda kuruyan bir deniz anasından da pek farkı yoktur.

bir şey, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir.

daha iyi asla herkes için daha iyi demek değildir.

aşkı hissetmek her zaman için yaklaşık bir şeydir sadece.

labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare istediği yere gitmekte özgürdür.

25.3.18

ateizm

emmett f. fields: ateistin kutsal kitabı, "düşün" kelimesinden başka bir sözcük içermez.

francis bacon: ateizm insanları mantığa, felsefeye, doğal dindarlığa, kurallara, saygınlığa yönlendirerek yaygın bir ahlaki değer oluşturur. fakat batıl inanışlar tüm bunları devre dışı bırakarak insanların zihnine mutlak monarşinin tohumlarını eker.

yann martel: asıl hoşlanmadıklarım ateistler değil, agnostiklerdir. kuşku bir süre için iyidir. hepimiz gethsemane bahçesi'nden geçmeliyiz. isa kuşku duymuşsa eğer biz de duymalıyız. isa dualar ederek acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken "tanrım, tanrım, beni neden terk ettin?" diye yakardıysa eğer bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek, hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

christopher hitchens: teist karşıtı olacak kadar bile ateist değilim; sadece tüm dinlerin aynı yalanın farklı versiyonları olduğunu, tapınakların ve dini inançların zarara yol açtığını düşünüyorum. tüm hikayenin uğursuz bir peri masalı olduğunu, inançlıların inandıkları şeyler gerçekten doğru olsaydı hayatın berbat olacağını düşünmek beni rahatlatıyor. hayatını beşikten mezara dek kutsal batıl inançlarla, sürekli takip edilerek ve gözetlenerek yaşamayı dileyen insanlar da olabilir. fakat ben bundan daha korkunç ve gülünç bir şey düşünemiyorum.

luis bunuel: tanrı'ya şükürler olsun ki, hala ateistim.

21.3.18

afrodit'in başkaldırısı

lawrence durrell

teoloji alçakların son sığınağıdır.

freud tek mutluluğun çok eski bir dileğin gecikmeli de olsa yerine gelmesi olduğunu söyler ve ekler: "işte bu yüzden zenginlik pek mutluluk getirmez; para çocukluktan kalma bir dilek değildir."

iş aşka geldi mi kavrayış tam bir kusura dönüşüyor.

eğer bir insan üzerinde yoğunlaşılırsa, gerçekten yoğunlaşılırsa o zaman geleceğine doğru açılıp ilerleyen yıldızsal şekli görülebilir, ona ne olacağı sezilebilir.

nasıl sanat herkesin harcı değilse, sevişmek ya da matematik gibi diğer konular da yalnızca uzmanlarının elinde verimli olabilirler.

her şey, sonsuza kadar bir tedbirsizlik yapma korkusuyla yaşamaktan iyidir.

marchant fikirlerin sadece midilliler olduğunu söylerdi; insan onlardan bıkana kadar üzerlerine binip dolaşır, sonra onları bir ağaca bağlayıp siker.

bir çeşnicinin tek metafizik sorunu, salamdan sonra da yaşam olup olmadığıdır.

"büyük bir yapıt başarıyla iletilmiş bir zihin durumudur. şair henüz tümüyle sahip olamadığı yetilerin ustasıdır -ona ihsan edilen şey güvendir. öğretmez; hükmeder."

insan yüzü yalnızca belirli bir tepki türünü sürekli kılar; gülerek ya da ağlayarak ölmek arasında, doğru ya da yalan, bir nefes arasında kırpışan mutluluklar ya da üzüntüler o kadar azdır ki..

hayal gücünün yelkenleri beyler, talihin rüzgârıyla şişer.

"gövde kurur, akıl renksizleşir, ruh kozaya çekilir; her şeyi sağlayan o tek güç dogmatik teolojiden bağımsız olarak yaşamayı sürdürür. eskimeyen tek şey zamandır."

aradığı, birisiyle umutlarının birleşmesiydi, aşk değil.

çoğunluk, çağımızda kendisini elde etmek zorunda hissettiği sanat gibi yüksek zevklerden her zaman mahrum edilmelidir.

bir parça mutluluk umudu vermeyen bir felsefede hatalı bir yan vardır.

kadınların öğrettiği şeylerden biri de, hiç zeki olmadan da müthiş bir akla sahip olmanın mümkün olduğudur.

doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

15.3.18

umut

matthew arnold


ayak daha az istekli sabahın çiyine basmaya
yürek, yeni heyecanlarla çarpmaya
ve umut, bir kere kırıldı mı, daha zor doğar bir daha

hayatın esrarı

halil cibran

bir insanın yüreğini ve aklını anlamak için başardıklarına değil, başarmak istediklerine bak. insanın değeri ulaştıklarıyla değil, ulaşmayı arzu ettiği şeylerle bilinir.

yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkarlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

kendini yapılanı geliştirerek değil, daha yapılmamış olana ulaşarak geliştirebilirsin.

hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın; çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

kişinin hayal gücüyle düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca tutkuyla aşılabilir.

tanımlayamadığın rahmetleri özlediğinde ve nedenini bilmediğin hüzünlere kapıldığında, işte o zaman gerçekten tam bir verimlilikle serpilecek ve daha büyük benliğine doğru alabildiğine yükseleceksin.

13.3.18

öğütler

pittakos

iktidar insanın özünü ortaya koyar.

yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan gülünç olursun. 

gerçekten erdemli bir insan olmak zordur.

kimsenin talihsizliğini yüzüne vurma, tanrıların öfkesinden çekin.

zorunlulukla tanrılar bile savaşamaz.

zorluklar ortaya çıkmadan önlem almak akıllı insana vergidir; ortaya çıkan zorlukları göğüslemek de yiğit insanın harcıdır.

aldığın emaneti geri ver. dostun hakkında da kötü konuşma, düşmanın hakkında da.

kötü insanın üstüne yayla, içi ok dolu sadakla yürümek gerek.

ağzın içinde konuşan dil güven vermez, yüreğinde iki yanlı düşünce varsa.

ölçüyü sev! doğruluk, güven, deneyim, beceri, dostluk ve özen hep seninle olsun!

aşk ve öbür cinler

gabriel garcia marquez

yüz yirmi altın lira edecek ne zenci kadın vardır, ne de beyaz, meğerki elmas sıçıyor olsun.

insan bedeni, insanın yaşayabileceği yıllara göre yapılmış değildir.

atlarla olan iletişimsizlik yüzünden insanlık geri kalmıştır.

yazı ne kadar saydam olursa şiirsellik o kadar çok kendini gösterir.

bunca yıllık insanlık tarihinde, hiçbir kuduz hastası, nasıl olduğunu anlatacak kadar uzun yaşamamıştır.

mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.

düşüncelerini kabullenecek olursanız, hiçbir deli, deli değildir.

her bir saat, tıpkı bir yer sarsıntısı gibi ta içimde yankılanıyor.

düşünceler kimsenin değildir, tıpkı melekler gibi, oralarda uçuşur dururlar.

hekimler ne derlerse desinler, insanlarda kuduz hastalığı, çoğu kez düşmanın onca düzenbazlıklarından biridir.

insan hiçbir zaman inancını tam olarak yitirmez, içinde hep bir kuşku kalır.

zenciler tanrılarına horoz kurban etmekten öteye geçmezler; oysa kutsal mahkeme, masum insanları işkence aletiyle parça parça etmekten ya da halkın gözleri önünde diri diri yakmaktan zevk alır.

aziz thomas söylemişti, "iblislere, doğruyu söyledikleri zaman bile inanmamak gerekir."

düşman, bizim yanılgılarımızdan çok, zekâmızdan yararlanır.

her zaman her şeyi anlamışımdır, ölüm dışında.

şeytanın sayısız kurnazlıkları arasında en sık görüleni, masum bir bedenin içine girebilmek için iğrenç bir hastalığın görünümüne bürünmesidir. ve bir kez girdi mi, onu oradan çıkartmaya kimsenin gücü yetmez.

9.3.18

sokrates

diogenes laertios

"bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir."

satışa sunulmuş malların çokluğuna bakıp birçok kez kendi kendine "gerek duymadığım ne çok şey var!" demişti.

"gümüş sofra takımları ve erguvan giysiler yaşamda değil, tragedyada işe yarar."

insanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin hiç de tuhaf olmadığını söyleyerek ileri yaşta lir çalmayı öğrendi.

evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye sorulduğunda, "hangisini yaparsan yap pişman olacaksın." diye karşılık verdi.

kendi dışındaki insanların yemek yemek için yaşadıklarını, kendisinin ise yaşamak için yemek yediğini söylerdi.

"atinalılar seni ölüme mahkum ettiler." diyene, "doğa da onları" diye karşılık verdi. kimilerine göre bunu anaksagoras söylemiştir.

karısının "haksız yere ölüyorsun." demesi üzerine, "yoksa sen ölümü hak etmiş olmamı mı isterdin?" dedi.

"falanca senin hakkında kötü konuşuyor." diyen birine, "iyi konuşmayı öğrenememiş de ondan." diye karşılık verdi.

ksenophon'un şölen'de dediğine göre, boş zamanı kazançların en güzeli olarak göklere çıkarıyordu. ona göre bir tek iyi vardı: bilgi; gene bir tek kötü vardı: bilgisizlik.

7.3.18

sanat

hans habe: ağaç, meyvesinden tanınır.

günter grass: sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

romain gary: gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

descartes: çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

walter benjamin: kitleler kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden dikkatini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

sadık hidayet: herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar; acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır; yani boş bir zihin.

yann martel: sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

maksim gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

5.3.18

yürümek

frederic gros

yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. zaruri olanı bir kere kavradınız mı bir daha mahrum kalmazsınız ondan; zira o her yerdedir, herkese aittir ve kimsenin malı değildir.

yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız; çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı sizi hiçbir şey tutamaz. adımlarınızı kaldırımlar -bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dükkanına varan o yol- yönlendirmez artık. dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız: baş döndürücüdür özgürlük.

yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz: dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. yürüyün, bağlarınızı koparın, terki diyar eyleyin.

yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır.

4.3.18

omerta

mario puzo

"mafya," arapçada, "sığınak" anlamına gelir ve sicilya diline, müslümanlar ülkeyi onuncu yüzyılda yönetirken geçmiştir.

sicilya halkı, tarih boyunca romalılar, papalık, normanlar, fransızlar, almanlar ve ispanyollar tarafından acımasızca baskı altında tutuldu. hükümetleri, yoksul çalışan sınıfı köleleştirdi, emeklerini sömürdü, kadınlarına tecavüz etti, liderlerini öldürdü. zenginler bile talan ve zulümden kurtulamadı. kutsal katolik kilisesinin ispanyol engizisyonu, muhalif oldukları gerekçesiyle mal varlıklarına el koydu. ve bu yüzden "mafya", intikamcıların gizli örgütü olarak yayıldı. kraliyet mahkemeleri, bir çiftçinin karısına tecavüz eden bir norman soylusunu cezalandırmayınca, köylüler çetesi onu öldürdü. polis şefi, küçük bir hırsıza, cassetta ile işkence ettiğinde, polis şefi de öldürüldü. nispeten iradesi güçlü köylüler ve yoksullar halkı savunmak için organize bir şekilde örgütlendiler ve gerçekte, ikinci ve daha güçlü bir hükümet oluşturdular. öyle ki, artık düzeltilecek bir hata olduğunda, insanlar resmi makamlara değil, probleme arabuluculuk eden yerel mafya liderine gitmeye başladılar.

bir sicilyalının işleyebileceği en büyük suç, yetkili makamlara, mafya tarafından yapılan herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir bilgi vermekti. sessiz kalırlardı. ve bu sessizlik, omerta olarak adlandırıldı. yüzyıllar boyunca süren uygulama, kişinin kendisine karşı işlenen bir suç hakkında bile polise bilgi vermemesine kadar genişledi. halkla, mevcut hükümetin yasa uygulayıcıları arasındaki bütün bağlar kesildi, öyle ki küçük çocuklara dahi, yabancı birine köye giden en basit yolu ya da birinin evini bile söylememesi öğretildi. mafya'nın sicilya'yı yönettiği yüzyıllar boyunca, huzur, öylesine belirsiz ve görünmezdi ki, yöneticiler gücünün boyutlarını asla anlayamadı. ıı. dünya savaşı'na kadar, "mafya" kelimesi, sicilya adasında asla telaffuz edilmedi.

3.3.18

emir ve iktidar

elias canetti

emir verenlerin iktidarı her zaman büyür. ne kadar önemsiz olursa olsun her emir bu iktidara bir şey ekler; genellikle emir yalnızca emri veren kişiye yarar sağladığı için değil, emirlerin tam da doğası gereği -yani etkilediği alanın bütünündeki kesin açıklık ve kabul gerektirmesi- iktidarı her biçimde artırıp güvence altına alır. iktidar, emirleri büyülü bir ok yağmuru gibi boşaltır; bu emirlere hedef olanlar kendilerini teslim etmek zorundadırlar. emir onları yaralar, iktidar makamına teslim olmaya çağırır ve yol gösterir.

ne var ki emrin ilk bakışta mutlak ve sorgulanamaz görünen yalınlığı ve homojenliğinin, daha yakından bakıldığında yanıltıcı olduğu anlaşılır. bir emir parçalara ayrılabilir ve gerçekten anlaşılacaksa ayrılmalıdır da.

emrin kaynağı yabancı bir şeydir; ama aynı zamanda kendimizden daha kuvvetli bir şey olarak kabul edilmesi gerekir. savaşıp kazanma ümidi görmediğimiz için tabi oluruz, emir verenler geleceğin galipleridir.

bir emrin arkasındaki iktidar kuşkuya yer bırakmamalıdır, bu iktidar bir süre için hükümsüz kalırsa mücadele ederek kendisini yeniden kanıtlamaya hazır olmalıdır. yeni kanıtlara ne kadar seyrek başvurulduğu, en baştaki kanıtın ne denli uzun süre yeterli olduğu çok şaşırtıcıdır. kuşkulu bir hal alan başarının devamını emirler sağlar; boyun eğilen her emir, yeniden kazanılmış bir zaferdir.

emir altında hareket eden insanların en dehşet verici görevleri yerine getirmeye muktedir olduğu iyi bilinir. bu insanların emir kaynağı engellendiğinde ve geriye dönüp yaptıklarına bakmaya zorlandığında kendilerini tanıyamazlar. "böyle bir şeyi asla yapmadım." derler ve yalan söylediklerini hiçbir zaman açıkça fark etmezler. tanıklarla yüzleştirilip tereddüt etmeye başladıklarında, onlar hâlâ, "ben öyle değilim. böyle bir şeyi yapmış olamam." derler. görevlerinin izlerini kendileri ararlar ve bunları bulamazlar. bundan etkilenmemiş görünmeleri hayret vericidir. sonradan sürdürdükleri yaşam gerçekten de daha önceki eylemlerinden hiçbir biçimde etkilenmemiş başka bir hayattır. pişman olmazlar ve kendilerini suçlu bile hissetmezler. yaptıkları gerçekten onların içlerine işlememiştir.

bunun dışında kendi eylemlerini mükemmel bir biçimde yargılamaya muktedir insanlardır. kendi iradeleriyle yaptıkları şey onlarda beklenen izi bırakır. tanımadıkları, savunmasız, onları tahrik etmemiş birini öldürmekten utanç duyarlar ve herhangi bir kimseye işkence yapmak onlara iğrenç gelir. aralarında yaşadıkları insanların çoğundan daha iyi olmadıkları gibi, daha kötü de değildirler. günlük yaşam içinde onları iyi tanıyanlar, bu insanların haksız bir biçimde yargılandıklarına dair yemin etmeye hazırdırlar.

emirlere en çok maruz kalanlar çocuklardır. bu baskıya dayanabilmeleri, ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin verdiği emirlerin yükü altında çökmemeleri bir mucizedir. buna karşılık onların da kendi çocuklarına aynı derecede zalim bir biçimde aynı türden emirler vermeleri kaçınılmazdır.

emirlerin çocuklar üzerinde yaptığı etkinin derinliği, korunuşlarındaki sağlamlık ve sadakat, çocuğun bireysel niteliklerine hiçbir şey borçlu değildir; zekanın ya da istisnai yeteneklerin bununla hiçbir ilgisi yoktur. hiçbir çocuk, en sıradan çocuk bile kendisine verilen emirlerin bir tekini bile ne unutur ne de affeder.

insanı başarı yönünde mahmuzlayan şey, bir zamanlar ona verilmiş olan emirlerden kurtulmak için duyulan derin istektir.

2.3.18

sevda

hüseyin rahmi gürpınar

dünyada bir mevzu vardır. şairler, edebiyatçılar, hikâyeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar. sevdanın meşru, gayrimeşru türlü türlü şekilleri sanat namını alır. kâh kadın erkeği aldatır, kâh erkek kadını, kâh ikisi birbirini. kâh bizi zalim, biri mazlum, kâh biri katil, biri maktul olur, kâh ikisi pata gelirler. bestekarlar nasıl bir oktavlık bütün ve yarım perdelerden türlü havalar terkip ediyorlarsa, kalem sanatkarları da bu sevda kelimesini evirip çevirerek halkı heyecanlandıracak hünerler gösterirler. bütün kalpleri, sanatı, ilmi, dünyayı dolduran hep bu sihirli sözdür. en meşhur komedyaları, faciaları incele. şimdiye kadar bundan başka bir şeye gülüp ağlamış olduğumuzu gösterebilirsen aşk olsun derim.

intihar

giovanni papini

genelde hiçbir mantığa hizmet etmeyen bir sebep yüzünden kendini öldürmek bir seçim değildir, bir düşüştür. dipsiz fakat tamamen özgür kafayla önceden hesaplanmamış bir uçuruma düşüş.

gerçekten intihar eden kişi, kişisel hiçbir sebep, menfaat içeren hiçbir gerekçe bulunmaksızın, evle alakalı hiçbir sıkıntı ya da hiçbir metafizik program yüzünden gözleri kör olmaksızın sakince ve tarafsızca hayat ve ölüm hakkında düşünmeye koyulan ve kendini tamamen özgürce, hiçbir sebep bulunmadan, salt istediği için buna karar verip öldüren kişidir.

1.3.18

çil

özdemir ince

bir kadın. gebe. bırakılmış boğulmak için balkonda. "neden?" denir de, anlatmaz. muslin giysiler giyer, çivitler beyazları, naftalinler. o kıpırtılı ot yığınında gizli bir saat kulesi var anlaşılan. ikide bir irkilmesinin. kocamışları göçer kentin, uğurlar uray başkanı dış kapıdan, mühürlenir dükkanlar ve gider icracı.

gelir bir oğlan kapıya tavus perçemli. is ve tarçın kokar. saklar yüzünü, geçer bir elinde kapı tokmağı. penceresi eskimiş, yusufçuk yuva yapmış, yitmiş kiremitleri. ev gibi.

sırası mıdır artık bilmem düşünmenin inci çiçeklerini, rahat rahat yetmiş dördünü aşmış büyükanneyi?