henry miller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
henry miller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.08.2022

geçmiş

henry miller

kimi zaman, geçmişten tamamen kopamadığımız takdirde insanlar için bir umut olmadığına inanırım. yani değişik düşünüp değişik yaşamadığımız takdirde. bayağı gibi göründüğünü biliyorum. binlerce defa tekrarlanmış; fakat sonuç alınamamıştır. çevremizi saran büyük güneşleri, kimsenin, varlığı dışında bir şey bilmediği cennetteki bu büyük güneşe ait kütleleri düşünüyorum. bunlardan birinin yaşantımızı temin ettiği kabul edilmiştir.

kimisi ay'ın da dünya yüzündeki varlığımızın hayati bir faktörü olduğunu kabul eder. başkaları yıldızların yararından ya da zararından söz eder. fakat düşünmekten vazgeçecek olursanız, her şey -her şey dediğim zaman, var olan her şeyi kastediyorum!- görünsün ya da görünmesin, bilinsin ya da bilinmesin, var olmamız için hayati önem taşır.

birçok yönden tarif edilmesi mümkün olmayan ve kesiksiz işleyen manyetik güçteki bir şebekenin tam ortasında yaşarız. bunların hiçbirini biz yaratmadık. güya uygulamak, kullanmak üzere birkaç şey öğrendik. küçük çalışmalarımız nedeniyle gururumuzdan patlayacak hale geldik. fakat günümüzün sihirbazları arasındaki en cesur, en kibirli olanları bile bilmediklerimizle karşılaştırılacak olduğu takdirde bildiklerimizin bölünemeyecek kadar küçük olduğunu kabul etmek zorunluluğundadır.

rica ederim, bir an durun ve düşünün! günün birinde her şeyi öğrenebileceğimize içtenlikle inanan birisi var mı, dürüst olarak söylesin? daha da ileri gideceğim. içtenlikle soruyorum. kurtuluşumuzun bilgiye dayandığına inanıyor musunuz?

bir an için insan beyninin, evreni yöneten tüm gizli gelişmeleri esrarlı kıvrıntıları arasına alabildiğini kabul edelim, sonra? evet, sonra? düşünülemez ki bu bilgiyi, biz insanlar ne yapacağız? ne yapabiliriz? bu soruyu kendi kendinize hiç sordunuz mu?

herkes bilgi kümesinin çok iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyor. kimse "bilgiye sahip olduğum zaman ne yapacağım?" diye soruyor mu? artık kimse, kısa bir hayat dönemi içinde, var olan tüm insan bilgisinin kısa bir zamanda kazanılmasının mümkün olacağına inanmak cesaretini gösteremez.

9.05.2022

kadın

henry miller

sabah uyandığında yanında sıcak ve dinlenmiş bir beden bulmak güzel bir duygu. temiz bir duygu. ruhani.. ama aşk teranesiyle canını sıkmaya başlamaları çok sürmez. bu kancıklar neden aşktan bu kadar çok söz ederler? iyi bir sikiş yetmiyor onlara anlaşılan.. ruhunu da istiyorlar adamın.

o güne kadar tanıdığım kadınları düşünüyorum bir çırpıda. sefaletimle yarattığım bir zincir. her bir halka diğerine bağlı. ayrık yaşama, doğmuş kalma korkusu. rahmin kapısı hep sürgülü. korku ve özlem. kanın derinliğinde cennetin çekimi. öte dünya. hep var o öte dünya. göbek nahiyesinde başlamış olmalı her şey. göbek bağını keserler, kıçına bir şaplak atarlar ve haydi bakalım! dünyadasın; akıntıya kapılmış, dümensiz bir gemi. yıldızlara bakarsın, sonra da göbeğine. gözlerin çıkar her yerinde -koltuk altlarında, dudaklarının arasında, saç köklerinde, ayak tabanlarında. uzak olan yakınlaşır, yakın olan uzaklaşır. iç dıştır, dış da iç; kesintisiz bir akış, deri değişimi, tersyüz edilme. yıllarca sürüklenirsin böyle; ve çürürsün orada yavaşça, parçalara ayrılırsın, çözülürsün yeniden. adın kalır sadece.

bir kadına teslim olabilmeyi istiyorum. ama benden üstün olması gerekiyor bunu yapabilmesi için. amı yetmez, aklı da olmalı. ona ihtiyacım olduğuna inandırabilmeli beni, onsuz yaşayamayacağıma. başıma ne geleceği umrumda bile olmaz; ne iş isterdim, ne arkadaş, ne de kitap mitap. yeter ki beni dünyada benden daha önemli bir şeyin var olduğuna inandırsın. tanrım, nefret ediyorum kendimden! ama bu alçak kancıklardan daha çok nefret ediyorum; çünkü birinde bile iş yok.

bir özgürlük anı için bütün o aşk teranelerini dinlemek zorunda kalırsın. delirtiyor beni bazen. hemen kapı dışarı etmek istiyorum onları. ediyorum da bazen. ama bu gelmelerini engellemiyor. hatta, hoşlarına gidiyor. onları ne kadar az fark edersen o kadar üzerine düşerler. hasta bir yanları var kadınların. yürekte mazoşist hepsi.

biraz daha genç olsaydı sorun kalmazdı. genç bir kancıkta birçok şeyi gözardı edebilir insan. genç bir kancık aptal da olsa olur. aptallar daha da iyidir hatta. ama yaşlı bir kancık, dünyanın en zeki kadını bile olsa, dünyanın en çekici kadını bile olsa, fark etmez. genç bir kancık yatırımdır, yaşlı kancık zarar. seni hediyelerle şımartmaktan başka bir şey gelmez elinden. ama bu kollarını etlendirmez, yarığını sulandırmaz.

19.04.2022

gurur

henry miller

gündelik can sıkıntısının ve zorlamaların, zayıf ve bitkinlerin ışıltılı kötülüklerinin ardında, hayatın hayal kırıklığına uğramış gücünün simgesi duruyor.

kim ki düzen getirmeye, iradeyle donanmış olduğu için uyumsuzluk ve tartışma yaratmaya kalkışır, o kişi tekrar tekrar idam sehpasına yollanmalıdır. davranışlarının soyluluğunun ardında her şeyin gülünç olduğu kuruntusu gizlidir -yüce olmakla kalmaz, saçmadır da.

bir zamanlar insan olmanın saptanabilecek en yüksek amaç olduğuna inanırdım; ama şimdi bunun beni mahvetmeye yönelik bir inanç olduğunu anlıyorum. bugün insan olmadığımı, topluluk ve hükümetlere ait olmadığımı, siyasi görüşler ve ilkelerle hiç ilgilenmediğimi söylemekten gurur duyuyorum. insanlığın gıcırdayan çarkıyla bir işim yok -toprağa aitim! bunu söylerken başım yastıkta ve şakaklarımdan boynuzlarımın çıktığını hissedebiliyorum.

bütün çatlak atalarım dans ediyorlar yatağımın etrafında; beni avutmaya, yüreklendirmeye, yılan dilleriyle kamçılamaya çalışıyorlar; gülümseyip seyrediyorlar sinsi kafataslarıyla. insanlık dışıyım! çılgın, sanrılı bir gülümsemeyle söylüyorum bunu, gökten timsah yağıncaya kadar da söylemeye devam edeceğim. bütün o sırıtkan, yan yan bakan sinsi kafatasları var sözcüklerimin arkasında; kimi ölmüş, uzun zamandır sırıtıyor; her zaman olup bitenin önceden alınan tadı ve sonuçları. hepsinden daha berrak kendi kafatasımı görüyorum, rüzgârda dans eden iskeleti, çürük dilden çıkan yılanları ve dışkıyla kirletilmiş şişkin esrime sayfalarını. ve kendi pisliğimi, kendi dışkımı, kendi deliliğimi, kendi esrimemi katıyorum tenin gizli yer altı kasalarından akan büyük devreye. bütün bu davetsiz, istenmeyen, sarhoş kusmuğu, dünyanın tarihini içeren o tükenmek bilmez kanala girenlerin zihninde sonsuza dek akacak.

insan ırkıyla yan yana başka bir tür ırk varlığını sürdürür, insanlık dışı olanların ırkı; bilinmeyen dürtülerin teşvikiyle insanlığın cansız kitlelerini alıp aşıladıkları coşku ve mayayla o ıslak hamuru ekmeğe, ekmeği şaraba, şarabı da şarkıya dönüştüren sanatçıların ırkı. ölü gübre ve değersiz cüruftan bulaşıcı bir şarkı üretirler. her şeyi yağmalarken görüyorum bu öteki ırkın fertlerini; her şeyi baş aşağı çeviriyorlar, ayakları hep kan ve gözyaşı içinde, elleri hep boş; hep ötede olana, ulaşılmaz olan tanrı'ya doğru uzanıyorlar; bağırsaklarını kemiren canavarı susturmak için kılıçtan geçiriyorlar her şeyi. kavrama çabasıyla, ulaşılmaza ulaşma çabasıyla saçlarını yolduklarında görüyorum bunu; çıldırmış canavarlar gibi böğürüp her şeyi parçaladıklarında görüyorum ki haklılar, yok başka izlenecek yol. bu ırka mensup biri ağzından zırvalıklarla yüksek bir yere çıkıp bağırsaklarını çıkarmalıdır. doğrudur ve haklıdır; çünkü buna mecburdur! bu ürkütücü görüntü kadar sarsıcı, korkunç, delice, heyecan verici ve bulaşıcı olmayan hiçbir şey sanat değildir. taklittir. insanidir. canlılara ve cansızlığa aittir.

2.01.2022

mucize

henry miller

zaman meridyeninde haksızlık yoktur; gerçeklik ve dram yanılsamasını yaratan şiirin devinimi vardır sadece.

hayatının herhangi bir noktasında bir şekilde salt gerçekle yüz yüze gelen biri gautama ya da isa gibi adamlara duyduğu, onlara kutsallıklarını kazandıran hayranlığı yitirir.

asıl korkunç olan insanların bu bok çukurundan güller yaratmış olmaları değil, bir şekilde gülü istemiş olmaları.

her nedense mucizeyi arıyor insan, onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almaya hazır. bir saniye için bile gözlerini gerçeğin korkunçluğuna kapatabilse kendini fikirlerle baştan çıkaracak, bir gölgeye indirgeyecek.

bir gecede bir şeylerin değişeceği, hayatı dayanılır kılacak bir mucizenin gerçekleşeceği umuduyla her şey sineye çekilir: aşağılanma, alay, yoksulluk, savaş, suç, can sıkıntısı.. ve bütün bu süre zarfında içeride bir sayaç tıkırdamaktadır ve uzanıp onu kapatacak bir el yoktur.

bu arada birileri hayatın kremasını yiyip beyaz şarap yudumluyor, iğrenç ve iri bir karafatmayı andıran rahip mahzende gizlice şarap içerken, yukarıdaki sokak lambasının altında bir hayalet, ellerini dudaklarına götürür ve su kadar solgundur kan. sonu gelmeyen bu işkence ve ıstıraptan bir mucize doğmaz, bir rahatlama alameti bile yoktur görünürde. fikirler sadece, katliamla beslenmesi gereken solgun, zayıf fikirler; safra gibi, gövdesi yarılan domuzun bağırsakları gibi fışkıran fikirler.

şu anda, yeni günün tan sessizliğinde, suç ve kederle başı dönmüyor muydu dünyanın? tarihin aralıksız yürüyüşü insan doğasının temel ögelerinden hangisini değiştirebilmişti ki? ama doğasının iyi olarak nitelediği tarafına ihanet etmişti insan, buydu mesele.

ruhani varlığının en uç sınırlarında bir vahşi kadar çıplaktır insan. tanrı'yı keşfettiğinde üzerindeki her şeyden sıyrılmış olacak; bir iskelet.

kemiklere ten giydirebilmek için tekrar hayatın içine yuvalanmak gerekir. söz tene dönüşmelidir, ruh susar. gözüm hangi kırıntıya ilişse üzerine atlayıp mideme indireceğim. yaşamaksa asıl mesele, yaşayacağım; yamyam gibi de olsa. bugüne dek değerli kıçımı kurtarmaya çalıştım, kıçımı örten birkaç et parçasını korumaya. artık paydos. dayanma gücümün sınırlarına ulaştım. sırtım duvara dayanmış, daha fazla gerileyemem. tarih açısından ölüyüm. öte bir şey varsa, geriye doğru sıçramalıyım. tanrı'yı buldum; ama beceriksiz çıktı. ruhani olarak ölüyüm sadece. cismen hayattayım. ahlaken özgürüm. biraz önce veda ettiğim dünya bir hayvanat bahçesi aslında. gün yeni bir dünyaya ağarıyor, sıska ruhların keskin pençeleriyle gezindiği bir cangıl dünyasına. bir sırtlansam şayet, sıska ve aç bir sırtlanım: semirme zamanı.

1.05.2021

germaine

henry miller

germaine farklıydı. bakarak anlayamazdınız farklı olduğunu. her akşam ve her gece café de l'eléphant'ta buluşan diğer sürtüklerden ayırt edemezdiniz gördüğünüzde. dediğim gibi, bahardı ve karımın sağdan soldan borç alıp gönderdiği franklar hışırdıyordu cebimde. bu akbabalardan birine yakalanmadan bastille'e varamayacağıma dair bir önsezi vardı içimde. bulvarda yürürken bana doğru meylettiğini fark ettim; fahişelere özgü o tuhaf yürüyüş, aşınmış topuklar, ucuz takılar ve dudak boyasının vurguladığı macunumsu ten. zor olmadı benim için onunla anlaşmak. l'eléphant adında küçük bir kafenin arka tarafına oturup koşulları konuştuk çabucak. birkaç dakika sonra amelot sokağı'ndaydık, perdeler çekilmiş, yorgan açılmış. acele etmiyordu germaine. bideye oturmuş yıkanırken bir yandan da sohbet ediyordu benimle; giydiğim golf pantolonu hoşuna gitmişti. çok şık! öyleydi bir zamanlar; ama şimdi kıçı eskimişti; ceket kıçımı örtüyordu allahtan. benimle sohbet etmeye devam ederek kurulanmak için ayağa kalktığında birden havlusunu düşürdü elinden ve amını okşayarak bana doğru yürüdü yavaşça, iki eliyle okşayarak, bir ileri bir geri. sarf ettiği sözcüklere ve gül çalısını burnuma dayayışına dair bir şey var ki, hiçbir zaman silinmeyecek belleğimden; büyük bir bedel ödeyerek elde ettiği yabancı bir nesneden söz eder gibi söz ediyordu amından, değeri zamanla artmış ve her şeyin üzerinde tutulan bir nesneden söz eder gibi. tuhaf bir kokuyla sarıyordu sözcükleri onu; ona ait bir organ olmakla kalmıyordu artık, bir hazineydi, sihirdi; cinsel hazine, allah vergisi -ve onu her gün birkaç frank karşılığında satıyor olması değerini eksiltmiyordu. kendini yatağa fırlatıp bacaklarını açtı, amını iki eliyle avuçladı ve o kısık ve çatlak sesiyle sürekli mırıldanarak okşamaya devam etti; güzeldi, hazineydi, küçük bir hazine. ve güzeldi gerçekten, onun o küçük amı! o pazar akşamı, havadaki o zehirli bahar esintisiyle, her şey yerli yerine oturdu. otelden çıkarken ona acımasız gün ışığında baktım ve kaşarlanmış fahişeyi gördüm -altın dişleri, saçındaki sardunya çiçeği, aşınmış topuklar.. benden bir öğün yemek, sigara ve taksi parası koparmış olması beni hiç rahatsız etmedi. onu yüreklendirdim hatta. ondan o kadar hoşlanmıştım ki yemekten sonra tekrar otele gidip bir kez daha seviştik. "aşk için" bu kez. ve bir kez daha o iri, kıllı amı sihrini gösterdi. bağımsız bir varlığı olmaya başlamıştı -benim için de. germaine vardı, bir de onun o gül çalısı vardı. ayrı ayrı da seviyordum ikisini, birlikte de. dediğim gibi, farklıydı germaine.

10.10.2020

fahişe

henry miller

bir fahişe asla bacaklarını açamayacak kadar yorgun değildir. kimi düzüşün ortasında kestirir bile.

sigara kağıdı, rom, akrobat ve at yarışı reklamlarının yer aldığı, ağaç yapraklarının duvar ve çatıların ağırlığını azalttığı bir tuvaletin önünde kendini sunan bir kadınla karşılaşmak, bildiğimiz dünyanın sınırlarının bittiği yerde başlayan bir deneyimdir.

biraz daha genç olsaydı sorun kalmazdı. genç bir kancıkta birçok şeyi göz ardı edebilir insan. genç bir kancık aptal da olsa olur. aptallar daha da iyidir hatta. ama yaşlı bir kancık, dünyanın en zeki kadını bile olsa, dünyanın en çekici kadını bile olsa, fark etmez. genç bir kancık yatırımdır; yaşlı kancık zarar. seni hediyelerle şımartmaktan başka bir şey gelmez elinden. ama bu kollarını etlendirmez, yarığını sulandırmaz.

sabah uyandığında yanında sıcak ve dinlenmiş bir beden bulmak güzel bir duygu. temiz bir duygu. ruhani.. aşk teranesiyle canını sıkmaya başlamaları çok sürmez. bu kancıklar neden aşktan bu kadar çok söz ederler? iyi bir sikiş yetmiyor onlara anlaşılan.. ruhunu da istiyorlar adamın.

bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

her metro istasyonunda "frengiye karşı korunuyor musunuz?" sorusuyla gülerek karşılayan yüzler var. nerede duvar varsa, orada yengeç dönencesine girmek üzere olduğumuzu müjdeleyen pırıl pırıl zehirli yengeç afişleri yapıştırılmış. nereye gidersen git, neye dokunursan dokun; kanser ve frengi. gökyüzünde yazılı; alevlenip dans ediyor uğursuz bir işaret misali. ruhumuzu kemiriyor ve ay gibi ölü bir şeyden farkımız yok.

bir özgürlük anı için bütün o aşk teranelerini dinlemek zorunda kalırsın. delirtiyor beni bazen. hemen kapı dışarı etmek istiyorum onları. ediyorum da bazen. ama bu gelmelerini engellemiyor. hatta, hoşlarına gidiyor. onları ne kadar az fark edersen o kadar üzerine düşerler. hasta bir yanları var kadınların. yürekte mazoşist hepsi.

bir kadına teslim olabilmeyi istiyorum. ama benden üstün olması gerekiyor bunu yapabilmesi için. amı yetmez, aklı da olmalı. ona ihtiyacım olduğuna inandırabilmeli beni, onsuz yaşayamayacağıma. başıma ne geleceği umrumda bile olmaz; ne iş isterdim, ne arkadaş, ne de kitap mitap. yeter ki beni dünyada benden daha önemli bir şeyin var olduğuna inandırsın. tanrım, nefret ediyorum kendimden! ama bu alçak kancıklardan daha çok nefret ediyorum; çünkü birinde bile iş yok.

9.05.2020

krishnamurti

"krishnamurti'yi dinlemek buddha'yı dinlemeye benziyor: öylesine güçlü, öylesine insanın içine işliyor ki!" (aldous huxley)

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir bireydi. bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.

"krishnamurti' nin dili yalın, ufuk açıcı ve ilham verici. gündelik hayatı engelli bir yarış veya bir fare kapanı olmaktan çıkarıp neşeli bir uğraşa dönüştürüyor." (henry miller)

"yoksulluk toplumun suçudur, açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir. dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler de olmaya devam edecektir."

3.02.2018

kanayan tekne

henry miller

batan bir gemi yavaş yavaş çöker; direkler, serenler, bayraklar, armalar su üstünde dağılır. kanayan tekne ölüm okyanusunun dibinde mücevherlerle donatır kendini, pişmanlık bilmeyen çözülüşü başlar yaşamın. adsız bir yok edilmezlik olmuştur artık gemi.

gemiler gibi insanlar da batar tekrar tekrar. anılarıdır onları tam bir dağılmadan kurtaran. şairler ilmiklerini bırakırlar: dokuma tezgahlarına bakıp giden insanlara, tutunmaları için uzatılan saman saplarıdır bunlar. hortlaklar tırmanırlar su içindeki basamaklara, imgesel çıkışlar yaparlar, baş döndürücü düşüşler yaparlar; sayıları, tarihleri, olayları ezberlerler, ağır sıvıdan gaza, gazdan sıvıya geçerler. değişen değişmeleri kaydedebilecek yetenekte beyin yoktur. hiçbir şey olmaz beyinde hücrelerin ağır ağır çürümesi ve çözülmesi dışında. ama kafalarda adlandırılmamış, belirlenmemiş, sınıflandırılmamış dünyalar oluşur, parçalanır, birleşir, erir ve karışırlar durmadan. düşünceler, iç yaşamın değerli taşlarla bezenmiş yıldız burçlarını yaratan, yok edilemez ögelerdir us dünyasında. bunların yörüngelerinde yürürüz, karmaşık çizgilerini izleyerek istediğimiz gibi dolaşabiliriz; ama ele geçirmek istediğimiz zaman onların tutsağı olur, onlar tarafından yönetilmeye başlarız. dışarıdaki her şey us makinesinin yansıttığı görüntülerdir.

sınır çizgisinde oynanan sonsuz bir oyundur yaratmak; kendiliğinden ve zorlanarak, yasalara boyun eğerek. aynadan uzaklaşır insan, perde açılır. séance permanente. yalnızca "akıllarını yitirmiş" dediklerimiz. çünkü bunlar, düş kurduklarını düşlemekten vazgeçemezler. gözleri açık, aynanın karşısına geçerler ve derin bir uykuya dalarlar; anının mezarına kapatırlar gölgelerini. yıldızlar söner içlerinde, hugo'nun "güneşin göz kamaştırıcı, yırtıcı hayvanları, aşk yüzünden, kendilerini yüceliğin finoları yaparlar." dediği duruma düşerler.

20.01.2018

gerçeğin ustaları

henry miller

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmaz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim androidler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

21.12.2017

bölünen ruhun öyküsü

henry miller

bazen yaşam iksiri öyle bir dolup taşar ki görkemle, ruh dört bir yana saçılır böyle anlarda. ruhun canı sel gibi kapladığı görülür madonna'ların meleksi gülümseyişlerinde. dolgunlaşır yüzün ayı, denklem kusursuzdur. bir dakika, yarım dakika, bir saniye sonra geçmiştir mucize. anlaşılamayan, açıklanamayan bir şey verilmiştir dışa ve bir şey alınmıştır.

bir insanın yaşamında ay hiç dolun olmayabilir. bazı insanların yaşamlarında da gözlemlenebilen tek gizemsel doğa olayı, sürekli bir ay tutulmasıdır. dehaya tutulanlarda görülür bu durum, ne biçime girerse girsin, ayın sürekli olarak parlatılıp sararmasından başka bir şey olmadığını görmek ürkütür bizi. sayıları daha da az olanlar kural dışında kalanlardır, dolgunlaştıktan sonra bu mucizeden dehşete kapılarak, kendilerini doğurup can veren şeyi söndürmeye çalışırlar artık yaşadıkları sürece.

bölünen ruhun öyküsüdür usun savaşı. ay dolunayken, küçülerek solup gitmeyi, küçültülerek anlayışsız bir ölümle ölmeyi kabul edemeyenler vardı; kendi cennetlerinin doruğunda pırıl pırıl asılı kalmaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya uğraşıyorlardı.

yaşamın işleyişini tutuklamaya çalıştılar, kendilerini, kendi doğum ve ölümlerini, başarılarını ve değişimlerini etkileyen, varlığını böylece saptayan işleyişi. gelgite yakalanıp parçalandılar. gövdeden ayrıldı ruh, bunun savaşını zihinde sürdürmeyi, bölünmüş bir benliğin gerçeğe benzemeyen görüntüsüne bırakarak. kendi saçtıkları ışıkla kavrulmuş, hiç bitmeyen boş bir arayışla güzeli, doğruyu, uyumu arayarak yaşarlar. kendi parlaklıkları ellerinden gitmiş; onları kendilerine çekenlerin ruhlarını ele geçirmeye uğraşırlar. yakalarlar her bir ışını, yansıtırlar aç varlıklarının her bir yüzeyiyle. ışırlar hemen, ışık onlara yöneltildiğinde, aynı hızla da sönerler. üstlerine vuran ışık ne kadar yoğun olursa o kadar parlak -ve göz kamaştırıcı- olurlar. özellikle ışık saçanlar için tehlikelidirler; bu parlak ve tükenmez ışık kaynaklarının çekimine kapılırlar en çok, tutkulu bir kaptırışla.

22.12.2016

gerçek

henry miller

gerçek yetmez. gerçek hiç bitmeyen bütünlüğün yalnızca bir çekirdeğidir.

savaş bile böylesi bir yıkıntı yaratmış değildir. savaş bir kenti kül yığınına indirgeyebilir, tüm insanları yok edebilir. ama yeniden ortaya çıkan her şey eskilerine benzer. ölüm, toprak için de ruh için de besleyicidir. yeniden doğuş diye bir şey olamaz. tek göreceğiniz, her biri bir öncekinden daha çirkin olan zehirli katların birbiri üstüne kanser gibi çökmesidir.

her şey belirli bir biçimde, belirli bir yerde. tıpkı aklımızın, tanrı'ya göre bir yerde olması gibi. elle tutulan, görülen dünya, sevgimizin bir haritası. tanrı değil, yaşam sevgidir.

olup biten her şey bir mucizedir. bir şeyler ya olur ya da olmaz, bunun ötesi yok. hiçbir şey cefayla, terle elde edilmez. yaşamın bir parçası olarak gördüğümüz şeylerin büyük bölümü, gözü açık bir uyku, bir can çekişmedir. çünkü bizler uyuma alışkanlığını yitirdik. biz bir yayın ucundaki zemberekli kuklalarız. ne denli çok çabalarsak kutuya dönmemiz o denli güçleşiyor.

cömert olmak biri daha ağzını açmadan evet demektir.

"delilik mantığı yitirmektir. gerçeği değil, mantığı. çünkü öteki insanlar suskun kaldığında gerçekleri söyleyen kanıtlar vardır."

10.03.2016

cleo

henry miller

cleo sahnede göründüğü zaman, herkes fışkırtmaya hazır bir durumdadır. herkes şapkasının altında işe koyulur. bir koyu süt töreni. meni, benzin kadar bol akar. kör bir adam dahi ortalıkta kancıktan başka bir şey olmadığını fark eder. insanı asıl şaşırtan şey, hiçbir zaman toplanma olmamasıdır. ara sıra biri çıkıp evinde paslı bir jiletle hayalarını keser; fakat böyle ufak tefek şeyleri gazeteler yazmaz.

cleo'nun dansını muhteşem hale getiren şeylerden biri de, kuşağının ortasında, tam kuytusunun üzerine yerleştirilmiş bir ponpondu. gözlerinizi o noktaya dikmenize yardım ederdi. cleo bunu fırıl fırıl döndürebildiği gibi, cereyan çarpmışçasına hoplatır ve titretebilirdi de. bazen orgazm olmuş bir kuğunun dinlenmeye çekilmesi gibi, kesik kesik hareketlerle gevşerdi. bazen bu ponpon arsız ve edepsiz olurdu, bazen de somurtkan ve suratsız. bu ponpon, cleo'nun bir parçası, onun venüs tepesinde çıkmış bir tüy yumağı gibiydi. bunu, bir cezayir kerhanesinde, fransız bir tayfadan ele geçirmiş olmalıydı. henüz kadınların orasına burasına el atmamış olan 16 yaş civarındaki gençler için, bu numara oldukça tahrik ediciydi.

yüzünün neye benzediğini bir daha kolay kolay anımsayamadım. hayal meyal aklımda kaldığına göre, ucu kalkık bir burnu vardı. vücudunun önden görünüşünde, tam ortada, karmen kırmızısı ile boyanmış büyük bir göbek görürdünüz. bu göbek, aç bir ağız gibi dururdu. birdenbire felç olan bir balığın ağzı gibi. kuytusuna bakmanın bunun yarısı kadar bile heyecan vermeyeceğine eminim. olsa olsa, köpeğin bile başını çevirip koklamayacağı pembemsi ve mavimsi bir dilim et. belinin üst kısmı, göğüs kemiklerinin altından kubbeleşmiş, dolambaçlı bir armudu andıran et, daha canlıydı. göğsü bana hep, baldırları şemsiye tellerinin iskeleti gibi son bulan bir terzi mankenini çağrıştırırdı. çocukken elimi mankenin göbeğinde gezdirmekten zevk alırdım. aslında mankenin kollarının ve bacaklarının olmayışı, vücudunun dolgun güzelliğini daha da artırırdı. bazen, alt tarafında bir şey olmaz, sadece boynunda parlak siyaha boyanmış bir yaka bulunurdu. ne güzel kaçamaklardı bunlar. bir gece, asıl gösteriden önceki zamanı doldurmak için yapılan küçük bir gösteride, evlerdeki elbise modellerinin canlısına rastladım. sahnede sanki yüzüyormuşçasına rahat ve zarif el hareketleri ile dolaşıyordu. yanına epeyce yaklaşarak konuşmaya başladım. büyük şehirlerin şık semtlerindeki kuaförlerde görebileceğiniz balmumundan yapılmış heykelleri andıran oldukça güzel bir başı vardı. viyanalı olduğunu öğrendim; doğuştan ayakları yokmuş. fakat yoldan çıkıyorum.. beni cezbeden taraf, mankende görmüş olduğum şehvet veren kabarıklığın, armuta benzer çıkıntı ve kıvrımın bu kızda da mevcut olmasıydı. onu her açıdan görebilmek için uzunca bir süre sahnenin önünde dikildim. bacaklarının başlangıç yerlerinin bu kadar birbirine yakın olması şaşırtıcıydı. onu inceledikçe, ona olan isteğim artıyordu. kendimi, kollarımı onun ince beline dolamış, yerden kaldırmış ve alıp kaçırarak ırzına geçiyormuşum gibi hayal ediyordum.

her şeyin süresi hesaplanmıştı. saat 10.23'ü çaldığında cleo ikinci ve son numarasını yapmaya hazırdı. kontratında tam sekiz buçuk dakika kanatlarıyla bekleyecek ve final için ötekilere katılacaktı. o on iki dakika mahvediyordu onu. tamamen kaybedilen kıymetli dakikalar. elbiselerini bile değiştiremezdi. bütün parlaklığını perde inene kadar göstermesi gerekiyordu. bu da onu yakıp kül ediyordu.

cleo vücudunu davulun yuvarlanışı gibi büyük titremelere kaptırmadan önce, hipnotik bir yumuşaklık ve kobra esnekliği içinde dolanır sahnede. süt beyaz bacakları boncuklardan yapılı bir tül altındadır: pembe meme başları şeffaf bir ipekle örtülüdür. kemiksiz, süt gibi ve uyuşuk: samandan yapılma peruklu bir denizanasının cam boncuklar gölündeki hali gibi.

üstündeki çıngıraklı giysileri atarken bom-bomlar dom-dom, dom-domlar da bom-bom olur.

cleo'nun sahnedeki gösterisi beni kendime getirdi. cleo da bacaksız doğmuş o adamı iğfal eden zavallı kadar toplumdışı kalmış mıydı? cleo'nun üstüne kimse saldırmazdı, coney ısland'daki bacaksız güzeli kimsenin sevmeye cesaret edemediği gibi. halbuki vücudunun her hareketi sevişmeye davetkardı; ama kimse bu davete katılmayı aklından bile geçirmezdi. cleo'ya dans ederken yaklaşmak, kenar mahalle gösterilerine çıkan bir zavallıya tecavüz etmek kadar iğrenç bir şey olarak düşünülürdü.

cleo, spotların ışığında gittikçe daha parlak bir görünüş kazanıyordu. göbeği naufragé gibi kabarmış kıpkırmızı bir denizi andırıyordu. göbeğinin altındaki bölgeden çiçek gibi parçalar katıyordu orkestraya. bom-bomlar dom-dom, dom-domlar da bom-bom oluyordu. kendi kendini tatmin edenlerin kanları onun damarlarında akıyordu. meme başları iç içe geçmiş damarlardan yapılma mor bir türlüyü andırıyordu. ağzı, sıcak bir uzvu kesen kocaman kırmızı bir fildişi gibiydi. kolları kobra, bacakları ise rugan deridendi. yüzü fildişinden daha solgun ve ifadesi yucatan şeytanlarınınki kadar sabitti. kalabalığın yoğunlaşan şehveti, yıldızların ritmiyle güneş sistemine madde oluyordu. ateşler içindeki dünyadan büzülerek oluşmuş bir ay gibi, kanlı et parçaları kusuyordu. savaş alanlarındaki kurbanların hayal ettiği gibi, ayaklarını oynatmadan hareket ediyordu.

cleo dansını bitiriyordu. çarpıntılı son dakikalar, osmanlının ölümüne ilişkin derin düşüncelere rastlıyordu.

8.12.2015

oğlak dönencesi

henry miller

doğru adamlar sert, merhametsiz, insanlıkdışıdırlar. doğru adam dünyayı yakabilir, kendi elleriyle onu tahrip edebilir, eğer yapabilirse, adaletsizliğin devam ettiğini görmektense.

karışıklık, anlaşılmayan bir düzen için bizlerin uydurduğu bir sözcüktür.

dünyayı hayvan pençeleriyle, silahlarıyla, araçlarıyla, hastalıklı genleriyle kirleten beyaz fatihler sizi. size sesleniyorum ey sarayda oturarak metelik sayanlar, size! daha her şey bitmedi! her şeyin sonu gelmeden önce en sona kalan adamın bir çift sözü olacak. iş en son canlı molekülüne de kalsa hak yerini bulmalıdır -bulacaktır da! kimse yaptığıyla kalmayacak. özellikle de kuzey amerika'nın cosmococcic bokları.

her şey bir anda olup biter. ama önce, uzun bir süreçten geçmek gerekir. bir şey olduğunda, eline tek geçen, bir parlayıştır. bir de, kıvılcımın doğmasından önceki bir saniye. yine de her şey, belli bir yasaya göre -tüm evrenin işbirliği ve onayıyla gerçekleşir.

insan yaşamlarının büyük bölümü, suyun derinliklerinde kalan, yaşanmamış şeylerden oluşur.

insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

4.12.2015

düş kurma cesareti

henry miller

insanoğlu ne kadar üstünleşse de, tümüyle, acı ve eksikliklerle dolu bir dış dünyaya teslim olmaktan kaçınamaz. kişiliğimizin ne denli bilincinde olursak, çevremize yenik düşme olasılığımız da o kadar artar. gerçekle yüzleşmek için ölüm gerekli değil. gerçek, bizim elimizin altında, her yerde, her algıladığımız şeyde vardır. toplum daha ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldığında, hapishanelerin ve akıl hastanelerinin boşaltıldığı, düşman yaklaşırken, siyasi sürgünlerin bile yurdu korumaya çağrıldığı görülür. ancak böyle durumlar, kalın kafamıza hepimizin aynı et ve kemikten olduğunu sokacak niteliktedir. insanın kendi yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadan, yaşamanın ne demek olduğunu anlayamaz, ruhsal sorunları olanlar bile ancak böyle anlarda kendilerini kurtarırlar. tüm yaşantısı boyunca kavruk benliğini yaşayan insanlar için en büyük mutluluk, kendinden daha önemli şeylerin varlığını anlamaktır. çünkü o, benliğini yakan ateşi kendi elleriyle körüklemiş, can suyunu kendi elleriyle sağmıştır. kendini içindeki şeytanlar için kolay yutulur bir lokma durumuna getiren yine odur. işte, yeryüzü denen gezegen üstünde yaşam, bu kadar. nevroz; herkesin ortak özelliği, yeryüzündeki her dişi ve her erkek için bu böyle. onları sağlığa kavuşturacak kişi ise hepsinden beter. deva bulmak için mezarlarımızdan kalkmamızın gerekliliği ortada. kimse bir başkası için bu işi beceremez; ama beraberce çözülen özel bir sorun olarak görülebilir bu. bencilliklerimizle ölmeli, çevresiyle ilişkili bireyler olarak yeniden doğmalıyız.

gerçekten büyük olanların hiçbiri, bildiği konuda ne büro açar, ne konferans verir, ne de kitap yazar. bilmek, susmayı da beraberinde getirir ve gerçeği anlatmak için en etkili propaganda, kişinin kendini örnek olarak ortaya koymasıdır. böyleleri, kendine inanacak ve fikirlerini yayacak insanları kolaylıkla bulur. "büyük" olanlar en gerçek anlamıyla sıradandır, ilgisizdir. sizden inanmanızı istemez; fakat bu sonucu, davranışlarıyla elde ederler; uyarıcı ve uyandırıcıdırlar. miskin hayatınızı nasıl kullandığınız onları hiç mi hiç ilgilendirmez. çünkü bunun kendi uğraşınız olduğunu bilir görünürler. kısacası, yeryüzündeki görevleri, yalnız ve yalnız teşvik etmektir. bir insandan daha ne beklenir ki?

gelişmede acı ve uğraşı bulunur, başarıda neşe ve coşkunluk, tatminde ise huzur ve sağlamlık vardır. dünyevi olan ve olmayan varoluş düzlük ve küreleri arasında, merdivenler ve kafesler vardır.  yükselen, şarkı söyler. sarhoş olmuş ve beliren görüntüler tarafından yüceltilmiştir. emin adımlarla iner aşağıya; ayağı kaysa ya da tutunamasa, aşağıda onu nelerin beklediğini düşünmez de, ileride neler bulunduğunu merak eder. her şey ileridedir. yol sonsuzdur ve ilerledikçe de genişler. bataklıklar, pislikler, yosunlar ve çukurlar, tuzak ve kapanlar.. bunların hepsi kafada. ilerlemeyi bıraktığınız anda sizi yutmaya hazır bir şekilde pusuda beklerler. manevi dünya tamamen keşfedilmemiştir henüz. geçmişin dünyasıdır, hiçbir zaman geleceğin değil. geçmişe dayanarak ilerlemek, mahkumların ayaklarına bağlanan küreyi sürüklemelerine benzer. mahkum, suç işlemiş olan değildir, suça bağlanıp tekrar tekrar onu yaşayan kişidir. yaşama her yönüyle katılmadığımızdan, hepimiz suçluyuz; ama eylemlerimizde bağımsızız. yapmayı başaramadıklarımızı düşünmekten cayabilir ve gücümüz içindekileri yapabiliriz. içimizdeki güçlerin ne olduğunu sanırım gerçekten kimse düşlemeye cesaret edememiştir.

düşlemenin her şey demek olduğunu onayladığımız gün, bunların sonsuz olduğunu anlayacağız. düşleme, karşı koyuşun sesidir. tanrı'da tanrısal bir şey varsa eğer, o da budur. her şeyi düşlemeye cesaret etmesi!

7.09.2015

uykusuzluk

henry miller

ruhtan söz ettiğinde kadın elden gitti demektir.

ilkin kırık bir ayak parmağıydı sorun, sonra kırık bir kaş, en sonunda da kırık bir kalp. ancak insan kalbi çok dayanıklıdır, yok edilemez; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin. asıl tokadı yiyen insanın ruhudur; ama ruh da güçlüdür, istenirse eski canlılığı kazandırılabilir ona.

işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey, hiç kimse, hiçbir durum o denli gülünç olamaz. azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır. ve yeterince veremediğimiz de odur.

tanrı mucizelerle ilgilenmez. zaten yaşam uzun süren bir mucizedir. mucize arayışına ancak delicesine aşık olduğunda girersin.

kendinden geçercesine mutlu olmak ve umutsuzluk ruh ikizleridir.

"insanı mutlu eden gülümsemeler vardır ve de öyle gülümsemeler vardır ki deme gitsin."

aşk kapısız ve penceresiz bir hapishane olabilir; insan girip çıkmakta serbesttir; ama hangi beklenti uğruna? şafakla özgürlük de gelebilir, dehşet de. insanın sırtında deli gömleği varsa aklın bir yararı olmaz.

müzik, yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir.

"elini açık etme! ağırdan al! geri adım at! numara yaparken de numara yap! yüreğin kan ağlasa bile içinden gelen duygulara asla ihanet etme. her zaman, hiçbir şeye aldırmıyormuş gibi davran." işte, aşk acısı çekenlere verilen öğütler.

seviyorsan güvenmelisin; güvenirsen anlayışlı ve bağışlayıcı olursun.

aşka inanabilsen, onun gereklerini yerine getirebilsen mükemmel olur. yalnızca bir ahmak, katıksız bir aptal becerebilir bunu. bir tek o özgürdür derinliklere inmeye ve göklerde fink atmaya. masumiyeti korumaya alır onu. kendisi korunma isteğinde bulunmaz.

en sağlamı her zaman gülümsemek, özellikle incindiğinde, hakarete uğradığında ya da aşağılandığında.

3.04.2015

dostoyevski

henry miller

"dostoyevski'den sonra insan daha önce olduğu gibi değildir."

dostoyevski, her zaman için bulutlardaydı ya da çok derinlerde gömülü kalmıştı. hiçbir zaman yüzeye çıkmayı dert edinmedi. eldiven, atkı, palto düşünmezdi. kadınların çantalarında isim, adres de aramazdı. sadece düşte yaşardı.

dostoyevski'nin ölümüyle yeryüzü yeni bir yaşantı dönemine girdi. varoluş yeni bir yüz takındı. nasıl dante orta çağ'ın bir özetiyse dostoyevski de modern çağınkidir. bu modern çağ deyimi yanlış bir deyim olmakla birlikte bir geçiş dönemini anlatmakta. öyle bir devir ki soluk alan bir büyü de diyebilirsin. işte bu dönemde insanlar kendilerini ruhun ölümüne alıştırıyorlar. bizler de şimdi garip, gülünç, kaba bir ay hayatı sürmekteyiz. inançlar, umutlar, yöntemler, kurallar, yasalar ki, bunlar bizim dünyamızı korurdu, yok olmasını önlerdi, tümü birden bitti, yok oldu. bir daha da geri gelemezler, diriltilemezler. inan bana. hayır hayır, bizlerin bundan böyle sığınacağımız, yaşayabileceğimiz tek yer kalıyor: o da akıldır. bunun anlamı da yok olmaktır. kendi kendini yok etme. çünkü kişi tüm varlığıyla yaşamak zorundadır. ama bir de bakmıştır ki bu varlığın cevheri yitirilmiş, unutulmuş, gömülmüş. yeryüzünde yaşamın tek ereği kişinin gerçek varlığını bulabilmesi ve onu yaşayabilmesidir. uygarlığın başından beri senin, benim, tüm insanlığın boğmaya, soluk aldırmamaya çalıştığımız şeyler yeniden hayata döndürülmek zorunda. onlara can vermek zorundayız. kendimizin ne olduğunu tanımak zorundayız. bizler ki artık yemiş vermeyecek duruma gelmiş bir ağacın son ürünleriyiz. bundan dolayı yerin altına girmek zorundayız, tıpkı tohumlar gibi, böylece belki de yepyeni, bütünüyle değişik bir şey ortaya çıkabilir. önemli olan zaman değil, her şeye yeni bir görüşle bakabilmektir. diğer bir deyişle yaşam için yepyeni bir tutku. çünkü bildiğimiz bir görüş var, onu bir yana atmalıyız. bizler şimdi ancak düşlerimizde canlıyız. bizlerin içindeki akıl ölmeyi, yok olmayı tepiyor, canlı kalmak istiyoruz. akıl serttir, dayanıklıdır. din adamlarının en vahşi, en ürküntü verici düşlerinden bile daha gizemlidir. olabilir ki akıldan başka hiçbir şey var değildir.

herhalde dostoyevski'nin en son inanç bağladığı şey öteki dünya olmalı. hani şu din adamlarının bizlere anlattığı öteki dünya. bütün dinler bu ilacı şekere batırıp bizlere yuttururlar. bizlere, hiçbir zaman yutmak istemediğimiz, yutmadığımız, yutmayacağımız bir şeyi -ölümü- yutturmak isterler. kişi ölüm düşüncesini bir türlü kabul edemez, bir türlü yıldızı barışmamıştır. herkesten iyi dostoyevski anlamıştır ki, yok olmayla tehdit edilene kadar hiç kimse hayatı sorgusuz sualsiz kabul edemez. onun derin inancına göre, eğer bir kişi bütün varlığıyla, bütün kalbiyle isterse sonsuz yaşantıya kavuşabilir. çünkü ölmek için bir neden yoktur. ölüyoruz çünkü yaşamaya karşı inancımız eksik; çünkü yaşamaya tüm güçlerimizle, tüm varlığımızla sıkı sıkıya tutunmuyoruz.

bizlerin yaşantısı ölüme bir armağandır, ona adanmıştır. o anlamsızca çırpınışlarımızla, yararsız çabalarımızla kendimizi, yarattıklarımızı korumaya, kurtarmaya çalışırız, sonucunda ölümümüzü ortaya çıkarırız. aslında biz hayatta kalmak için çırpınmıyoruz da ölümü uzaklaştırmaya uğraşıyoruz. bunun anlamı da tanrı'ya olan inancımız hala sürüp gidiyor ama bu hayata olan inancımızı yitirmişiz. tehlikeli bir biçimde yaşamak çıplak ve utanmadan yaşamaktır; nietzsche böyle der. bunun anlamı da şudur: kişi kendini olduğu gibi, inançlarını da kendini de hayatın güçlerine bırakır ve ölüm denen, hastalık denen, suç denen, korku denen ve bir sürü şey daha denen hayallere karşı savaşı bırakır. bir hayal dünyasıdır bu! işte bizlerin kendi kendimize yarattığımız dünya budur.

askeri güçleri düşün; düşmandan konuşmalarını düşün, hiç durmaksızın. din adamlarını düşün; durmaksızın suçtan, kahrolmaktan bahseden konuşmalarını. yasa adamlarının hep iyiden, mahkumiyet olmaması için yaptıkları sürekli konuşmaları düşün. tıp adamlarını düşün; hastalıktan, ölümden başka bir şey tanımayan konuşmalarını düşün. ve bizi eğitenleri düşün: yaratılmış en salak varlıklardır, o papağan gibi ezberledikleri konuşmalar ve "bir düşünce yüz ya da bin yıllık olmadığı takdirde kabul edemem." yeteneksizliklerini düşün. bizi yönetenlere gelince: hayal edilebilecek en hayal dışı varlıklar, en dürüst olmayan, en ikiyüzlü olan, en aldatıcı olanlar karşına çıkar. mucize şurada ki kişi hür olma huylarını bile düşünemez olmuştur. ne yana dönersen dön her yol kapalı. tanrı'yı, şeytan'ı, talihi yardıma çağırmak gereksiz, yararsız.

yeryüzünde aklın huzurunu sağlamaktan başka hiçbir şey için savaşmaya değmez. bu dünyada ne kadar çok başarı kazanırsan, kendi kendinden o kadar çok şey kaybedersin.

29.03.2015

van gogh

henry miller

"kendim için hiçbir şey beklemiyorum. biz mahvolduk. biz dünyamızın dışında yaşıyoruz." (van gogh)

van gogh'un uzun zamandan beri boyayı bırakıp kara kalemle, kömürle, mürekkeple çalıştığını biliyoruz. ayrıca, onun doğadan öğrenmeye çalıştığı insan vücudunu incelediğini de biliyoruz. evet, kabuğun altında ne gizlendiğini okuyabilmek için kendi kendisini eğitiyordu. her zaman fakirlerle, düşkünlerle arkadaşlık ederdi. kültürlü kimselerden çok köylülerden hoşlanırdı. nesneyi hissetmeye, şeklini incelemeye çalışıyordu. her güne ait, en basit şeylere öylesine alıştı ki, nihayet tecrübe ve teknik gerektiği zaman, bu basit dünyasını gerçek canlılığıyla kullanacaktı. dünyanın giyimli şeytanlarla dolu olmadığını, çirkinliğin olmadığını göstermeye çalışıyordu. dünyanın hiçbir zaman sıkıcı olmadığını, seven gözlerle her şeyin insana güzel görüneceğini kanıtlamaya çalışıyordu. bu arzularını gerçekleştirdiği, bize yeni bir dünya verdiği zaman, dünyayla artık geçinemeyeceğini anladı: kendi arzusuyla bir tımarhaneye yatırıldı.

van gogh'un ölümüne neden olan ihtişamı unutarak, elem verici sonuna ağlarız. güneş okyanusa battığı zaman ağlar mıyız? güneşin tüm ihtişamı, kaybolurken izlediği birkaç dakika içinde gözlerimizin önüne serilir. gün ağarırken yine ortaya çıkacak, başka bir ihtişam, başka bir güneş ama hiçbirimiz ona önem vermeyiz. orada olduğunu bilir, güvenir; ama teşekkür etmeyiz. nietzsche, rimbaud, van gogh gibi büyük güneşler, kutsal gök gibi aynı kaderle ıstırap çekecek insan güneşleridir. ancak batıp kaybolduktan sonra onların parlaklıklarını fark ederiz. onların batışlarından ötürü döktüğümüz gözyaşları, yeni güneşlerimizi görmemizi engeller. geriye, ileriye bakar fakat hiçbir zaman gerçeğin gözüne bakmayız. eğer arada sırada bizi ısıtan, aydınlatan kütleye sevgi gösterirsek, bu sevgimizi, ezelden beri parıldayan güneşlere yöneltmeyiz. hiç düşünmeden tüm boşluğun güneşlerle dolu olduğu gerçeğini kabul ederiz.

tüm evren ışık içinde yüzmektedir. her şey canlı ve hareketlidir. insan da tükenmez enerjiyle yüklü, yorulmak bilmeyen bir varlıktır. karanlığın ve tutukluğun sadece insanların zihninde bulunması gariptir.

biraz fazla ışık, dünyada biraz fazla enerji ve nihayet o kişi insanlık toplumu için uygunsuz görünür. ilhamın karşılığı ya tımarhane ya da mezardır. gri, doğal dünya, bizim doğal yetişme yerimizmiş gibi görünür. uzun zamandan beri böyleydi. fakat dünya, içinde bulunulan koşullar değişiyor. ister kabul edilsin ister edilmesin yeni bir dünyanın eşiğinde bulunuyoruz. anlamaya ve kabul etmeye zorlanacağız. çünkü aramızdan fırlatıp attığımız büyük güneşler görüşümüzü şiddetle sarsmıştır. ihtişama ve dehşete tanık olacağız, sıra ile ve aynı zamanda. tanrıça indra gibi, binlerce gözle göreceğiz. yıldızlar üzerimize geliyor, en uzaktakiler bile.

"katedrali göstereceğime insanların gözlerini göstermeyi tercih ederim; çünkü insanların gözlerinde olan bir şey, her ne kadar çekici ve güzel görünürse de katedralde yoktur." (van gogh)

10.03.2015

bataklık

henry miller

her şeyden önce, hemen başından, hiçbir şikayetim olmadığını söylemeliyim. hayatının sonuna kadar mastürbasyon yapma izni verilen bir tımarhanede olmaktan farksız. dünya burnumun dibine geliyor, bütün yapmam gereken felaketleri tashih etmek. parmaklarını daldırmadıkları çanak yok bu üst kat uyanıklarının; hiçbir mutluluk, hiçbir acı gözlerinden kaçmıyor. hayatın katı gerçeklerinin içinde yaşıyorlar; gerçekliğinin, doğru deyişle. bataklık gerçekliği ve onlar vıraklamaktan başka yapacak işleri olmayan kurbağaları o bataklığın. onlar vırakladıkça hayat daha gerçek oluyor. avukatlar, rahipler, doktorlar, siyasetçiler, gazeteciler -hayatın nabzını tutan bütün ördekler. sürekli bir felaket ortamı. harikulade. barometre hiç değişmemiş, bayraklar hep yarıya indirilmiş gibi. cennet fikrinin insan bilincinde filizlenmesine şaşmamak gerek, bütün dayanakları alınsa da serpilmeye devam ediyor. her şeyin rastgele fırlatıldığı bu bataklıktan başka bir dünya da olmalı. neye benzediğini tasavvur etmek güç insanların düşünü kurdukları bu cennetin. bir kurbağa cenneti, şüphesiz. miyazma, pislik, nilüfer çiçekleri, durgun sular. bir nilüfer çiçeğinin üstüne otur ve vırakla sabahtan akşama kadar. böyle bir şey olsa gerek. olağanüstü iyileştirici bir etkisi var tashihlerini yaptığım bütün bu felaketlerin. tam bir bağışıklık durumu tahayyül edin, memnuniyet verici bir hayat, mikrobik bir ortamda güvenli bir yaşam. hiçbir şey etkilemiyor beni; ne deprem, ne patlama, ne ayaklanma, ne açlık, ne savaş, ne devrim. her türlü hastalığa, felakete, acıya ve sefalete karşı aşılıyım. yıkılmaz bir kalenin içinde yaşamak gibi. kendime ait küçük bölmemde otururken dünyanın yaydığı bütün zehirler geçiyor ellerimin arasından. tırnaklarım bile kirlenmiyor. kusursuz bir bağışıklık. bir laboratuvar teknisyeninden bile daha iyi durumum; çünkü kötü kokular yok burada, yanık kurşun kokusu dışında. dünya havaya uçabilir -ben yine de virgül ya da noktalı virgül koymak için bölmemde olacağım. birkaç kuruş mesai ücreti bile çıkarabilirim bu işten, böyle bir olayda mesai olur mutlaka. dünya havaya uçtuktan sonra tashihçiler bütün virgül, noktalı virgül, tire, köşeli parantez, parantez, nokta, yıldız ve ünlemleri çabucak toplayıp editörün masasının üzerindeki küçük kutuya koyacaklar. böylece her şey yoluna girecek.

16.02.2015

korku

henry miller

korkak olduğunu kendi kendine kabul eden bir adam, korkusunu yenmek için gereken ilk adımı atmıştır; ama bunu herkese açıkça söyleyen, başkalarının da görmesini isteyen, kendisiyle ilgili ilişkilerde bu durumu kolayca kabullenen adam artık kahraman olma yolundadır. çetin deney anı gelip çattığında hiç korkmadığını gördüğü zaman, kendi de şaşar kalır çoğunlukla. kendini korkak olarak görme korkusundan kurtulduğu için korkak değildir artık; değişimini belli edecek bir olay gereklidir yalnız. sevgide de böyledir bu.

yalnızca kendi kendine değil, başkalarına, taptığı kadına bile, kadının parmağının ucunda oynayabileceğini, karşı cins söz konusu olunca güçsüz olduğunu söyleyen bir adam, çoğu zaman gerçekte güçlü olanın kendisi olduğunu görür. kadının bütün direnişlerini tam bir boyun eğişten daha çok kıran bir şey yoktur.

karşı koymaya hazırlanmıştır kadın, kuşatılmaya hazırlanmıştır, böyle davranmak üzere yetiştirilmiştir. hiçbir dirençle karşılaşmayınca tepeüstü düşer tuzağa. insanın kendini olduğu gibi vermesi, yaşamın sağlayabileceği en büyük rahatlıktır. gerçek sevgi işte bu erime noktasında başlar. kişisel yaşam bütünüyle bağımlılık üstüne kuruludur, iki yönlü bir bağımlılık. herkesin birbirine bağlı olduğu bir insan yığınıdır toplum. büyük aşık, mıknatıs ve katalizör olmak, dünyanın körleştirici odak noktası ve esin kaynağı olmak için tam bir aptal olmanın derin bilgeliğini yaşamak gerekir.

2.02.2015

yengeç dönencesi

henry miller

nevrozu bilmeyen acı çekmenin de ne olduğunu bilemez.

insan her yerde uyuyabilir; ama her yerde çalışamaz. üzerinde çalıştığın bir başyapıt olmasa da. kötü bir roman yazmak için bile üzerine oturabileceğiniz bir iskemle ve biraz mahremiyet gerekir.

yürürken düşüncelerimi dikte ettirebileceğim bir sekreter bulundurabilecek kadar zengin olmayı isterdim doğrusu; çünkü en iyi düşünceler daktilodan uzakken gelir bana.

yalnızlıktır sözcükler.

sanat sonuna kadar gitmek demektir. davulla başlamışsan dinamitle bitirmelisin ya da tnt ile.

hiçbir şey engelleyemez bütün dünyayı zehirlemekte olan bu virüsün yayılmasını. kıyametin yeniden hayat buluşudur amerika. bütün dünyayı dipsiz bir çukura çekecek.

bazı insanlar öyle gülünç kişiliklere sahiptirler ki, ölüm bile onların saçma sapanlığını silemez. sonları korkunç olmuşsa daha da saçma sapan görünürler insana. sonu süsleyip daha saygın bir hale getirmenin yararı yok. gidişlerinde trajik bir şey keşfedebilmek yalancılık ve riyakarlık gerektirir.

siperlerdeki askerlere döndük yine; hayata devam etmek için bir neden gelmez akıllarına; çünkü şimdi kaçsalar sonra yakalanacaklar; ama yine de devam ederler; bir karafatmanın ruhuna sahip olup bunu kendilerine itiraf etmiş olsalar da, ellerine geçen silahlarla ya da bıçaklarla ya da tırnaklarıyla doğrayacak, öldürecek, durup kendilerine nedenini soruncaya kadar milyonlarca insanı katledecekler.

hata yapmak hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

stavrogin dostoyevski'ydi, dostoyevski ise insanı felç eden ya da zirvelere yönlendiren bütün çelişkilerin toplamı. giremeyeceği kadar aşağılık hiçbir dünya, tırmanamayacağı kadar yüksek hiçbir yer yoktu. bütün yelpazeyi kapsadı, uçurumun dibinden uzaydaki yıldızlara kadar. yazık ki onun gibi gizemin tam göbeğinde oturan, parıltılarıyla bize karanlığın derinliğini ve yoğunluğunu aydınlatacak biri daha gelmeyecek.