31.12.12

uzun lafın kısası

albert camus: diz çökmüş durumda yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir.

buket uzuner: normal insanlar için gösteriş ve saygınlık, işin aslından daima daha önemli olmuştur.

herakleitos: her şey değişiyorsa insanın umudunu bir ana bağlaması anlamsızdır. iyi ya da kötü zamanlar yoktur; sadece değişen zamanlar vardır.

daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.

forrest carter: bazı insanlar ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; işte onlar yürüyen ölü insanlardır.

lao-tzu: hastalığını hastalık olarak bilen, hasta değildir.

john fowles: monogami biyolojik bir saçmalık, yalnızca tarihsel geçmişten kaynaklanan bir tesadüftür. sizin asıl evrimsel işleviniz, bir erkek olarak, spermatozoanızı, yani genlerinizi mümkün olduğu kadar çok sayıda rahme aktarmaktır.

lawrence durrell: aşkların en bereketlisi, zamanın yargıçlığına bırakılandır.

mina urgan: kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.

paul lafargue: bugünkü orduların niteliği üzerinde yanılgıya düşülemez artık. bunlar yalnızca ve yalnızca "iç düşmanı" [işçi sınıfını] bastırmak için sürekli hazır tutulmaktadırlar.

seneca: bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

antoni casas ros: neden on sekiz yaşında isyankar, otuzunda ılımlı, kırkında geri dönüştürülmüş oluyoruz?

30.12.12

yakalanan zaman

marcel proust

insan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, önce onu reddetmek zorundadır.

hepimiz gazeteleri aşık kadar kör, gözlerimiz kapalı okuruz. olayları anlamaya çalışmayız. başyazarın tatlı sözlerini metresimizi dinler gibi dinleriz. mağlup ve mutluyuzdur; çünkü kendimizi mağlup değil, galip zannederiz.

la bruyere: insanlar çoğunlukla sevmek ister; ama bunu nasıl yapacaklarını bilmezler; yenilgi peşinde koşar; ama bulamazlar; deyim yerindeyse, özgürlüğe mecbur olurlar.

dünya bir tek hamlede yaratılmadı; her gün yeniden yaratılmak zorunda.

aşklarımızı çevreleyen sosyal ve doğal ortamı neredeyse hiç düşünmeyiz. denizde fırtına ortalığı kasıp kavurur, gemi beşik gibi sallanır; gökyüzünden, rüzgarın savurduğu çığlar yağar ve biz, yaklaşmaya çalıştığımız bedenle birlikte minnacık bir yer kapladığımız bir muazzam dekora sırf yarattığı rahatsızlığa bir çare bulmak için, en fazla bir saniye dikkatimizi yöneltiriz.

sevdiğimiz insanlar, her zaman açıkça seçemesek de peşinde koştuğumuz bir hayali özlerinde barındırırlar.

korkunun boyutunun korkuyu yaratan tehlikenin boyutuyla orantılı olduğunu zannetmek yanlıştır. insan uyuyamamaktan korkup düellodan hiç korkmayabilir, sıçandan korkup aslandan korkmayabilir.

sapkınlıklar, marazi kusurun her yere yayıldığı, her şeye hakim olduğu aşklara benzer. en çılgınca olanında bile, aşkı görmek mümkündür.

bazen her şeyin bitmiş gibi göründüğü bir anda, bizi kurtarabilecek bir uyarı gelir; hiçbir yere açılmayan bütün kapıları çalmışken, yüz yıl boyunca nafile aradığımız, istediğimiz yere açılan yegane kapıya bilmeden çarparız ve kapı açılır.

zihnin tam aydınlıkta, doğrudan kavradığı gerçekler, hayatın biz istemeden, bir izlenim aracılığıyla ilettiği, duyularımız aracılığıyla içimize nüfuz ettiği için somut olan; ama zihinsel anlamını da çıkarabileceğimiz gerçekler kadar derin ve zorunlu değildir.

sinema perdesindeki görüntü, gerçekte algıladıklarımıza en benzemeyen şeydir.

muammadan hoşlanan bazı kişiler, nesnelerin içlerinde kendilerine bakan gözlerden bir şeyleri koruduğuna; anıtların, tabloların bize asırlar boyunca, sayısız hayranın bakışlarıyla, sevgisiyle dokunmuş, algılanabilen bir tülün ardından göründüğüne inanma eğilimindedirler.

yaşam sanatı, bize acı çektiren insanları tanrısal biçimlerine ulaşmamızı sağlayacak bir basamak gibi kullanmak ve böylece hayatımızı mutluluk içinde, tanrısal varlıklarla donatmaktır.

beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur; ama zihni güçlendirip geliştiren, kederdir.

mutlu yıllar kayıp yıllardır; çalışmak için bir ıstırap bekleriz. çalışma kavramı, önkoşul olarak ıstırap kavramıyla bağdaşır; yeni bir eseri hayal etmek için öncelikle çekilmesi gereken acıları düşünüp her yeni eserden korkarız. hayatta karşımıza çıkabilecek en iyi şeyin ıstırap olduğunu anladığımız zaman da, hiç korkmadan, adeta bir kurtuluşu hayal eder gibi ölümü düşünürüz.

hayatımın bir tek saati yoktur ki, bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin aksine, zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.

kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir. gözümüzde güzelliğini yitirmiş olan kız, onu kıskandığımız için tekrar o güzelliğe kavuşur ve o boşluğu doldurur.

yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur.

imgelerin güzelliği nesnelerin ardında, fikirlerin güzelliğiyse önünde bulunur. dolayısıyla, imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz; oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.

kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

savaş bir açıdan insanidir; bir aşk veya nefret gibi yaşanır, bir roman gibi anlatılabilir ve dolayısıyla, stratejinin bir bilim olduğunu sürekli tekrarlayan kişi savaşı anlayamaz; çünkü savaş stratejik değildir. nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez; hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.

bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

alışkanlıklarımız, ilk bakışta imkansız görünen bir hayat tarzına ayak uydurmak konusunda bize, hatta organlarımıza büyük ölçüde imkan tanır. kalp hastası yaşlı usta bir biniciyi, kalbinin bir dakika bile dayanamayacağını zannettiğimiz cambazlıkları peş peşe yaparken görmeyenimiz var mıdır?

bazı kadınlar her on yılda bir adeta yeniden doğar, yeni aşklar yaşar, bazen öldükleri zannedilirken, kocasını elinden kaptıkları genç bir kadını umutsuzluğa düşürürler.

hayat hiç durmadan insanlar arasında, olaylar arasında yeni bağlar kurar, bu bağları birbiriyle kesiştirir, ikiye katlayıp örgüyü sağlamlaştırır ve sonuçta, geçmişimizin en uzak noktasıyla diğer bütün noktalar arasında zengin bir hatıralar örgüsü örerek sonsuz bağlantı imkanları sunar.

kürkten güveler kadar anlayan kürkçü yoktur. hep en güzel kumaşları bulurlar.

en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da, gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.

birini tanımak, hele tanıyamayıp kim olduğunu saptamak, aynı isimle ilgili olarak iki zıt şeyi düşünmektir; eskiden var olan, hatırladığımız kişinin artık var olmadığını, şimdi var olan kişinin de, bizim tanımadığımız biri olduğunu kabullenmektir; neredeyse ölüm kadar anlaşılmaz bir muammaya kafa yormak demektir ve zaten bu ölümün bir önsözü, habercisi gibidir.

gerçek hayat, nihayet keşfedilip açıklığa kavuşturulan hayat, dolayısıyla dolu dolu yaşanan tek hayat, edebiyattır.

29.12.12

kadın

cesare pavese

hiçbir kadın para için evlenmez. bütün kadınlar, bir milyonerle evlenmeden önce ona aşık olacak kadar kurnazdırlar.

bir kadın, eğer budalaysa, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. kimi zaman da başarır bu işi. ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. her zaman başarır bu işi.

insan bir kadını eninde sonunda başından atacağına göre, bunu bir an önce yapması daha iyidir.

bir erkeği çocuktan ayıran özellik, bir kadın üstünde üstünlük kurmayı bilmesidir. bir kadını bir çocuktan ayıran özellik ise bir erkeği nasıl sömüreceğini bilmesidir.

bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir.

evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.

aşk konusunda önemli olan, evinde, yatağında bir kadın olmasıdır. bunun ötesinde her şey palavradır, palavranın dik alasıdır hem de.

ancak kendisinden nefret ettirebilen adam kendisini sevdirebilir; aynı kadına.

hayatta seni kendi erkeği sayacak bir kadından başka her şeye sahip olabilirsin.

zengin bir sevgili seçmeye dikkat eden kadınlar, paranın onlar için hiçbir anlamı olmadığını söyleyenlerdir. insanın parayı önemsememesi için bol parası olması gerekir çünkü.

bizim istediğimiz, bir kadına sahip olmak değil, o kadına sahip olan tek erkek olmaktır.

gençken bir kadının acısını duyarız; olgunlaşınca bütün kadınların.

aşkın bir çıkara dayanmasını kim ahlaksızlık sayıyorsa, bütün kadınları rahat bıraksın daha iyi; çünkü bir kadının sırf aşk için kendini verdiği o pek ender durumların dışında, sizi seven kadın bile, kendisiyle yatmanıza izin verdiği zaman, az çok bir orospu gibi çaresizlik içinde, ya kibarlıktan ya da kişisel bir çıkar için yapıyordur bunu.

kadın, zayıfa ödül olarak verir kendini; güçlüye de destek olarak.

zeka gösterisiyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. bu konularda zeka güzellikle yarışamaz; çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zeka böyle bir şey yapamaz.

kadınlar sanatçılarla sanatçı oldukları için değil, toplumda başarı kazandıkları için ilgilenirler.

kadınlar için tarih yoktur. oysa moda diye bir şey var kadınlar için.

sana gelmek için bir başka adamı bırakıp kaçan kadın, bir başkası için de seni bırakıp kaçacaktır. seni büyülemek için ne yapıyorsa, senin yerine bir başkasını büyülemek için de yapacaktır.

her zaman bir kadına sahip olmayan bir insan, hiçbir zaman da olamayacak demektir.

nesneler ve insanlar bize verdikleri şeyler ölçüsünde değil, bize neye mal oluyorlarsa, o ölçüde bizimdirler, o ölçüde bizim için önem taşırlar. bir kadını kendimize bağlı tutmak için hayatımızı ona adamamız değil, onu sömürmemiz gerekir.

bir kadın meni kokuyorsa ve o benim menim değilse, bundan hoşlanmıyorum.

başkalarıyla olan bir kadın ya ciddidir ya da onlarla alay ediyordur. ciddiyse, birlikte olduğu erkeğin kadınıdır. buna kimse bir şey diyemez. ciddi değilse, o zaman şırfıntının biridir; buna da kimse bir şey diyemez.

bir kadın yüz kadının öğreteceğinden daha fazlasını öğretiyor insana.

bir kadının aşkından değil, aşk -herhangi bir aşk- bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için de öldürür kendini insan.

etkin hayat kadınsı bir erdemdir; düşünsel hayat ise erkeksi.

ne küçük şey hayatları, zevkleri, işleri şu kızların. dışarıdan bakınca zengin birer giz gibi görünürlerdi sana. şimdi bayağı ev süslerinden başka bir şey değiller.

din

teslime nesrin: kuran'ın öğretileri hala güneşin dünyanın etrafında döndüğü konusunda ısrar etmektedir. onlar böyle şeyler öğretirken biz nasıl ilerleyebiliriz?

alan watts: incil'e, kuran'a ve tevrat'a inanan fanatikler, yüzyıllardır aynı gruba dahil olduklarının, birbirlerine karşıt değil, ortak yönlerinin olduğunun farkına varmadan birbirleriyle savaşmayı sürdürmüştür. kuran'a bağlı bir mümin, kendi bakış açısını desteklemek için güneyli bir baptistle aynı iddiaları ortaya atar. ve her ikisi de mantıklarının sesini dinlemezler.

frithjof schuon: entelektüel -ve buna bağlı olarak rasyonel- islam kurumu, sıradan müslümanlarda, müslüman olmayan kişilerin ya islam'ın hakikat dini olduğunu bilerek onu sadece inat olsun diye reddettikleri ya da sadece ondan haberdar olmadıkları ve basit açıklamalarla dine döndürülebilecekleri sonucuna varmalarına yol açmıştır; temiz vicdanlı birinin islam'ı reddedebilmesi, müslümanların hayal gücüne sığmaz.

irshad manji: her dine kelimesi kelimesine inanan bir kitle vardır. fakat sadece islam'ın sınırları içerisinde, kelimesi kelimesine inananlar çoğunluktadır. biz müslümanlar, burada, batı'da bile, kuran'ın tanrı'nın son ve bu yüzden kusursuz kitabı olduğuna inandırılarak yetiştiriliyoruz. bu tehlikeli; çünkü bu sömürü günümüzde olduğu gibi, inanç kisvesinin altında gerçekleştiğinde, müslümanların çoğu nasıl tartışacakları, muhalefet edecekleri, yenilenecekleri ya da reform yapılacağı konusunda en ufak bir fikre bile sahip olamıyor. çünkü bırakın soru sormanın erdemini, bunun gerçekleşebileceği olasılığıyla bile hiç tanıştırılmadık.

28.12.12

denizi özleyenler için

orhan veli kanık


gemiler geçer rüyalarımda
allı pullu gemiler, damların üzerinden
ben zavallı
ben yıllardır denize hasret
"bakar bakar ağlarım"

hatırlarım ilk görüşümü dünyayı
bir midye kabuğunun aralığından
suların yeşili, göklerin mavisi
lapinaların en harelisi
hala tuzlu akar kanım
istiridyelerin kestiği yerden

neydi o deli gibi gidişimiz
bembeyaz köpüklerle, açıklara
köpükler ki fena kalpli değil
köpükler ki dudaklara benzer
köpükler ki insanlarla
zinaları ayıp değil

gemiler geçer rüyalarımda
allı pullu gemiler, damların üzerinden
ben zavallı
ben yıllardır denize hasret

albertine kayıp

marcel proust

aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır; çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır.

bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir.

bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez.

bir hastalık, bir düello ya da kontrolde çıkan bir at bizi ölümle burun buruna getirecek olsa, ebediyen mahrum olacağımız hayatın, tenselliğin, yabancı ülkelerin tadını çıkaramadığımıza hayıflanırız. ama tehlike geçtikten sonra, bu hazların hiçbirinin yer almadığı durgun hayatımıza geri döneriz.

insanoğlu kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.

en sıradan nesnelere bile bir büyü ve esrar kazandıran tek şey sanat değildir; nesnelerle aramızda mahrem bir ilişki yaratma gücüne ıstırap da sahiptir.

hatıralarımız bize aittir elbette; ama küçük, gizli kapıları bulunan kimi mülklere benzerler; çoğu kez bu kapılardan bizim bile haberimiz yoktur, bir komşumuz bize bu kapılardan birini açtığında, daha önce hiç görmediğimiz bir köşesinden kendi evimize girmiş oluruz.

bir kadın, hayatımızda bir mutluluk unsuru değil de keder vesilesi olduğunda bizim için daha faydalıdır ve sahip olabileceğimiz hiçbir kadın, o kadının acı çektirmek suretiyle gözlerimizin önüne serdiği gerçekler kadar değerli değildir.

çoğu kez, aşık olduğumuzu anlamamız; hatta belki aşık olmamız için, ayrılık gününün gelip çatması gerekir.

talihsiz bir olayın -olayların dörtte üçü talihsizdir- birebir çaresi karar vermektir; çünkü verilen karar düşüncelerimizde ani bir yön değişikliği yaratır; geçmiş olaydan kaynaklanan ve o olayın titreşimini uzatan düşüncelerin akışını durdurur ve dışarıdan, gelecekten gelen zıt düşüncelerin tersine akışıyla böler. ama bu yeni düşünceler, bilhassa geleceğin derinliklerinden bir umut getirdikleri zaman bize iyi gelirler.

acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren, güçlü bir etkendir.

kıskançlığın yeteneklerinden biri de, dış gerçeklerin ve duyguların yüzlerce tahmine açık, bilinmez şeyler olduğunu bize göstermesidir. sırf aldırmadığımız için, olayları ve insanların ne düşündüğünü tam olarak bildiğimizi zannederiz. ama kıskanan bir insanın öğrenme arzusuna kapıldığımız andan itibaren, hiçbir şeyin açıkça seçilemediği, başdöndürücü bir kaleydoskopun ortasında buluruz kendimizi.

insanlara duyduğumuz sevgi onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır.

gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti; bunlar görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır; görüldüğünü görmemek ise hiç yoktan iyidir; gerisini de şansa bırakırlar.

hayata bağlılığımız, başımızdan nasıl atacağımızı bilemediğimiz eski bir ilişkiden başka bir şey değildir. gücünü sürekliliğinden alır. ama bu ilişkiyi koparan ölüm, bizi ölümsüzlük arzusundan kurtarır.

ıstırap insan psikolojisine psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder.

zekamız ne kadar keskin olursa olsun, kalbimizde yer alan tek tek duyguları algılayamaz; çoğu zaman uçucu halde var olan duygularımız, onları ayrıştırabilecek bir olgu tarafından katıştırılmadıkları sürece kendilerini belli etmezler.

alışkanlığın tanrıçası bize sımsıkı bağlıdır; anlamsız çehresi kalbimize öylesine gömülüdür ki, neredeyse farkına bile varmadığımız bu tanrıça bizden kopmaya, uzaklaşmaya kalktığında, akla gelebilecek en dayanılmaz acıları yaşatır bize; ölüm kadar acımasız olur.

her şeyin yıprandığı, her şeyin sönüp gittiği bu alemde, güzellikten daha çok solan, paramparça olan, daha az iz bırakan bir şey varsa, o da kederdir.

27.12.12

maaş zammı

aziz nesin

insanın sesini iyi kullanmasının gerekli olduğuna inanıyorum. babamın anlattığına göre, çalıştığı fabrikanın sahibi de, sesini çok etkili kullanıyormuş. babam, evimize gelen konuklara bunu sık sık anlatır. gündeliklerini artırması için işçiler, ya da işçi mümessilleri, ustabaşıları, fabrika sahibine "geçim sıkıntısı çekiyoruz, gündeliklerimizi arttırın." diye rica ederlermiş. patron, onlara sesini titreterek, öyle yumuşacık, tatlı bir sesle bir şeyler söylermiş ki, kendi sesinin etkisinden önce kendi gözleri dolarmış. ondan sonra artık işçiler gözyaşlarını tutamazlarmış. patron ağlar, onlar ağlarmış. bir zaman karşılıklı ağlaştıktan sonra, ne diyeceklerini de unutan işçiler dışarı çıkarlarmış. neden sonra kendilerine gelir gibi olunca, "yahu, patron bize ne söyledi de biz öyle ağladık?" diye birbirlerine sorarlarmış. ama patronun ne dediğini hiçbiri hatırlayamazmış.

bir seferinde babam, arkadaşlarına:

- sıkı duracağım, ne söylerse söylesin ağlamayacağım.. hem de gündeliğimi artırmadan yanından çıkmayacağım, ya da işten ayrılırım.. demiş.

daha içeri girip de:

- beyefendi.. der demez, patronu:

- zor, zor kardeşim.. biliyorum, bu zamanda geçim zor. hiç bilmez olur muyum? diye başlamış.

bu sözlerde ağlayacak bir şey yok ama, kağıt üstünde yazılı olunca öyle, bir de bu sözleri sesini yerli yerinde titretmeyi bilen birisi söylesin, karşısında taş olsa dayanamaz, ağlar. ama babam, ne olursa olsun, ağlamamak için kendini tutuyormuş. başlamışlar konuşmaya...

- kaç kişiye bakıyorsun?

- beş kişi..

- vah vah vah!..

o kadar çok ve o kadar acıklı vah vah demiş ki, babam nerdeyse kendini tutamayıp boşanacakmış. ama dişlerini dudağına geçirip dayanmış.

- çocukların okula gidiyor mu?

- biri gidiyor, biri gitmiyor..

- çok yazık! demek birini gönderemiyorsun..

- ufak da ondan, büyüyünce göndereceğim.

- karına üç yılda bir manto da yaptıramazsın..

babam:

- yaptırıyorum.. demiş.

- karın hasta da üstelik, değil mi?

- yoo, hasta değil!

- değil ama kardeşim, olabilir. o zaman ne olacak? vah vah vah.. kim bakacak zavallıya? doktor ister, ilaç ister.. bunların hepsi para.. nasıl ameliyat ettireceksin?

- kimi?

- çocuğunu..

- ne ameliyatı beyefendi? öyle bir şey yok..

- yok ama, mesela.. gerekse..

babam yine de dayanacakmış ama, patron ağlamaya başlayınca babam da gevşemiş:

- aman beyefendi, ağlamayın, ne olur.. biz nasıl olsa oluruz, bir kolayına bakarız.. allahaşkına ağlamayın! demiş ki ona bakıp kendini de ağlatmasın.

babam bu olayı anlatırken hep şöyle der:

- o zamana kadar patronla neler konuştuklarımızın farkındayım. ama ondan sonra sözün gidişini kaybettim. patron acıklı sesle bir şeyler anlatıyor, ikimiz karşılıklı ağlaşıyorduk. derken nasıl olduysa, kendi kendime, "toparlanayım da, bakalım şu adam neler anlatıyor, bir dinleyeyim." dedim. bir de dikkat ettim, ne anlatsa iyi? hz. hasan ile hz. hüseyin'in kerbela'da nasıl şehit edildiklerini anlatmıyor mu? nasıl edip lafı hasan-hüseyin'e getirdi, hiç anlayamadım.

babam, ağlaya ağlaya patronun yanından çıkmış.

26.12.12

mahpus

marcel proust

yıldızlar alemini anlamak bile insanların gerçek yaşantılarını anlamak kadar zor değildir.

bir başka insanın hayatının katliama yol açmadan elimizden atamayacağımız bir bomba gibi bizim hayatımıza bağlı olması korkunç bir şeydir.

insanlar sırlarını başarıyla korurlar; çünkü onlara yaklaşan herkes sağır ve kördür.

bu hayatta, önceden kestirilemeyen kükürt ve zift yağmuru en neşeli anlardan sonra yağar ve biz hemen ardından bu beladan bir ders çıkarma cesaretini bulamayarak, felaketten başka bir şey üretemeyecek olan kraterin eteğinde, hayatımızı baştan kurarız.

aşk, mutluluk veren bir arzu bağlamında olduğu gibi, ıstıraplı bir kaygı bağlamında da bir bütünün peşinde koşmaktır. ancak fethedilmemiş bir bölüm kalmışsa doğup varlığını sürdürebilir. ancak tamamına sahip olmadığımız şeyi sevebiliriz.

aşk belki de bir heyecanın ardından ruhu sarsan çalkantıların yayılmasından başka bir şey değildir.

gerçeklik, meçhule giden yolda bir ilk adımdır sadece ve bu yolda pek fazla ilerlememiz mümkün değildir. en iyisi bilmemek, mümkün olduğunca az düşünmek, kıskançlığa en ufak bir somut ayrıntı sunmamaktır.

hep şaka yollu söz ettiğimiz şeyler, genellikle aksine, canımızı sıkan şeylerdir; ama sıkıntımızı belli etmek istemeyiz ve belki de ayrıca bu konuda şaka yaptığımızı duyan kişi doğru olmadığını düşünür diye gizli bir umut da taşırız.

sevdiğimiz varlığa sahip olmak, aşktan da daha büyük bir mutluluktur. çoğunlukla bu sahiplenmeyi herkesten gizleyenler, sırf sevdikleri varlık ellerinden alınır korkusuyla gizlerler. mutlulukları da, gizli tutma önlemi yüzünden azalır.

kıskançlık, döner ışıklı bir fenerdir.

güzelliğin bir mutluluk vaadi olduğu söylenmiştir. tersine, haz ihtimali de, güzelliğin başlangıcı olabilir.

gerçek, bir ismi ve eskiye uzanan kökleri olduğu için hatırlanır; ama anında uydurulmuş bir yalan çabuk unutulur.

her sabah uyanan, bir dünya değil, milyonlarca dünya, kaç insan gözü ve zekası varsa, o kadar dünyadır.

en çok takdir ettiğimiz kişiler, hem fazilet sahibi olan hem de faziletlerini hiç düşünmeden bizim ahlaksızlığımızın hizmetine sunan kişilerdir.

önlemek, tedaviden yeğdir.

bir ortamı, o ortamda gülümseyen genç kızların olmasından dolayı hatırlarız. hem gündüzlerin hem de gecelerin birbirinden farklı, dağınık süsleridir bu tebessümler.

hayat değiştikçe bizim yalanlarımızı gerçeğe dönüştürür.

tek gerçek seyahat, yeni yerlere gitmek değil, başka gözlere sahip olmak, dünyayı bir başkasının, yüzlerce başka kişinin gözleriyle görmek; her birinin gördüğü, her birinin içerdiği yüzlerce dünyayı görmektir.

insan ancak ulaşılmaz bir şeyleri içinde barındırmasından ötürü peşinde koştuğu, sahip olmadığı bir varlığı sevebilir.

hayat, kaçınılmaz gibi görünen bir ıstıraptan bizi bir kere daha kurtaracaksa eğer, bunu farklı koşullarda, hatta bazen bahşedilen lütuflar arasında özdeşlik kurmanın neredeyse günah sayılabileceği kadar zıt koşullarda gerçekleştirir.

kişiliğimizi oluşturan şahsiyetler arasında en temel olanlar, en çok görünenler değildir.

snobizm ciddi bir ruh hastalığıdır; ama alanı sınırlıdır ve ruhun tamamına hasar vermez.

insan ancak kendi yaşadığı hazdan bir bilgi ve ıstırap çıkarabilir.

haksız bir kötü şöhrete karşılık, aynı derecede haksız yüzlerce iyi şöhret mevcuttur.

gerçeklik düşmanların en kurnazıdır. saldırılarını kalbimizin hiç beklemediğimiz, savunma hazırlığı yapmadığımız noktalarına yöneltir.

aşk, kalbin zaman ve mekana duyarlılık kazanmasıdır.

25.12.12

fransız şiir antolojisi

ilhan berk



ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
(charles baudelaire)

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli
(arthur rimbaud)

göçüp gittiğimiz gün biz de bu dünyadan
unutulur sevdiğiniz, sevildiğiniz
sevmeye bakın geçmeden güzelliğiniz
(pierre de ronsard)

zaman kötüymüş.. gün iyi de olur, fena da
hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada
hangi denizde fırtına olmaz
(andre chenier)

sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
kadrini bilmeliyiz
insan için liman yok, sahil yok zaman için
o geçer, biz göçeriz
(alphonse de lamartine)

ama işte hakikat ebedidir
yaşarsa bir kimse ondan bihaber
alemde ömrünce gafil kişidir
(alfred de musset)

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
(charles baudelaire)

ama ılık bir nehirdir işte saçların
ürküsüz boğmak orda bize musallat ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın
(stephane mallarme)

hep musiki, biraz daha musiki
havalanan bir şey olmalı mısra
deli bir gönülden kalkıp gitmeli
başka göklere, başka sevdalara
(paul verlaine)

yazık! diye düşündüm; büyük ama adımız
utanıyorum bizden biz ne kadar zayıfız
nasıl bırakılır hayat ve bütün acıları
bunu bilen sizsiniz, tanrının hayvanları
ne bir şeye erilir dünyada, ne bir şey bırakılır
yalnız sessizlik büyük, gerisi zayıflıktır
(alphonse de lamartine)

rüzgar uyandı.. artık yaşama zamanıdır
kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır
su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı
pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz
yık dalga! yık keyifli sularında ey deniz
yelkenin yem yediği şu asude çatıyı
(paul valery)

uzaklarda bir başka ülkede şimdi sevdalım
madem hiçbir şeyde gözüm yok ko öleyim
öyle bitkinim ki beni bir ölüm paklar ancak
anladım ne yapsam boşuna iflah olmam artık
(guillaume apollinaire)

malcolm lowry

sinan fişek

malcolm lowry yaşamını tek başına, kendi kişisel çukurunun dibinde tüketti. dünyadaki son gününde, eşi, yazar margerie bonner lowry, kocasının uzunca bir ayıklık döneminin sonunda yeniden yakalandığı saldırgan sarhoşluk nöbetinden korkarak komşulara sığınmıştı. evden kaçmadan önce, lowry'nin tüketmeye çabaladığı cin şişesini kapıp yere çarparak kırmış, karşılığında da okkalı bir şamar yemişti. ingiltere'nin güneyindeki küçük kır evine ertesi sabah döndüğünde, margerie onu cin şişesinin enkazının ortasında, yanıbaşında boş bir tüp uyku hapı, kendi kusmuğunda boğulmuş olarak buldu. ölüm nedeni resmi kayıtlara "kaza" olarak geçti. yıl 1957: lowry 48 yaşındaydı.

lowry zom olmadığı ender zamanlarda zeki, canayakın, sıcak bir kişiliği vardı. ama yazarlığı tüm öbür becerilerini ve yeteneklerini öylesine gölgede bırakıyordu ki, bir idiot savant gibi olmuştu neredeyse. dünyada, kendisi dahil hiçbir şey ve kişiyle kalıcı, sağlıklı bir ilişki kuramadı.

24.12.12

sodom ve gomorra

marcel proust

bir şaheseri bozmak, yaratmaktan çok daha zordur.

insanlar, biz kendilerini tanıdıkça, tahrip edici bir karışıma batırılan bir maden gibi, yavaş yavaş, gözümüzün önünde meziyetlerini -bazen de kusurlarını- kaybederler.

insan aradığını, orduda dediğimiz gibi, dengini ancak randevuevlerinde bulabiliyor.

sosyete mensupları kendi soyadlarının sosyal önemi konusunda herkesin kendileri ve kendi muhitlerinin insanlarıyla aynı fikirlere sahip olduğu yanılgısı içinde yaşarlar.

kafamızda ihtimal dahilindeki bütün fikirleri evirip çevirsek de, gerçeğin kendisi asla bunların arasında yer almaz; gerçek en beklemediğimiz anda, dışarıdan gelerek bize o korkunç iğnesini batırır ve hiç iyileşmeyecek bir yara açar.

en somut yorgunluğun bile, özellikle sinirli insanlarda, bir bölümü dikkate bağlıdır ve sadece hafıza tarafından sürdürülür. yorulmaktan korktuğumuz an birdenbire bitkin düşeriz; yorgunluğu atmak için, unutmak yeterlidir.

insan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez.

insan ister zengin olsun, ister sefil bir yoksul; mizaç değişmiyor.

bekleyiş içinde olduğumuz zaman, sesleri toplayan kulaktan, sınıflandırıp çözümleyen zihne ve oradan da, sonuçlarını bildirdiği kalbe yapılan çifte yolculuk o kadar süratlidir ki, süresini fark edemeyiz bile, doğrudan kalbimizle dinliyormuşuz gibi gelir bize.

sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz.

ölen kişi, çoğu kez başka türden ve daha derin kaynaklı bir cesaretle hayatta olan kişiyi ele geçirir ve onu kendisine benzeyen ardılına, yarıda kesilen hayatının sürdürücüsüne dönüştürür.

hayatta insanlara karşı duygularımız zamanla, bu insanların bu duyguların içinde ne kadar az yer tuttuğunu fark ettikçe, kalıcı olmasını çok istediğimiz yeni aşkın hayatımızla birlikte kısalarak son aşkımız olacağını gördükçe, hüzünlü duygular olurlar.

cennetin, daha doğrusu art arda birçok cennetin hayalini çok kurarız; ama bunların hepsi, daha biz ölmeden önce bile kayıp cennetler, içinde kendimizi kaybolmuş hissedeceğimiz cennetler haline gelirler.

her insanın kusuru, varlığı bilinmedikçe görünmez olan cin gibi kendisine eşlik eder. iyilik, kalleşlik, isim ve sosyete ilişkileri göze görünmezler; onları gizli olarak taşırız.

her konuda aşırılık, kusurdur.

tabiat, dokuduğu halının deseninde uyumu gözetmekle birlikte, nakşettiği figürlerin farklılığı sayesinde bütünün tekdüzeliğini kırar.

cottard patroniçe'ye tatlılıkla şunları söylemişti: "böyle galeyana gelirsek, yarın ateşimiz 39'a çıkar." tıp, tedavi edemeyince, zamirlerin anlamını değiştirmekle meşgul olur.

günümüzde bütün vakitlerini küçük dağları kendilerinin yarattığını düşünmekle geçiren insanların sayısı çok kabarık.

çok sevenin cezası ağır olur.

mesafe denilen şey, uzayın zamana oranından başka bir şey değildir ve zamanla birlikte değişir. bir yere gitmenin zorluğunu bu zorluk azaldığı anda geçerliliğini kaybeden bir miller, kilometreler sistemiyle ifade ederiz. sanat da bundan etkilenerek değişir; çünkü iki ayrı dünyaya aitmiş gibi görünen iki köy, boyutları değişen bir manzarada birbirlerine komşu olurlar.

dedikodu, zihnimizin nesnelerin görüntüsünden ibaret olan yanıltıcı algısıyla oyalanmasına, aldatılmasına mani olur. dış görünüşü idealist bir filozofun sihirli becerisiyle tersyüz edip bize meselenin hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yönünü gösteriverir.

bilge kişi, şüpheci olmak zorundadır.

çoğunlukla ıstırabın sonuna kadar gitmeyişimizin nedeni, yaratıcılıktan yoksun oluşumuzdur. en korkunç gerçek bile, ıstırapla birlikte güzel bir keşif hissi de yaşatır bize; çünkü aslında uzun süredir hiç aklımızdan geçirmeden sürekli tekrarladığımız bir şeyi yeni ve açık seçik bir şekle sokar sadece.

hayatımızın birçok anında, kendi içinde bir önem taşımayan bir güç uğruna, bütün geleceğimizi seve seve feda edebiliriz.

23.12.12

stockholm sendromu

ali haydar nergis

isveç'in güney bölgelerinde yaşayan toplumbilimci gustav flodberg, iktidara geldikten sonra otoriteye yönelen siyasi yönetimler ve onların seçmen kitlesi üzerine bir araştırma yapıyordu.

onun kuramına göre, ülkelerindeki sosyal ve ekonomik sorunların üstesinden gelemeyen yönetimlerin bir bölümü, iktidarlarını sürdürebilmek için otoriteye yöneliyor, seçmen kitleleri de onlara destek veriyordu.

isveç'te, 1973 yılında gerçekleşen bir banka soygunu girişiminden sonra ortaya çıkan "stockholm sendromu"nu hareket noktası olarak almıştı.

23 ağustos 1973 günü, jan erik olsson adlı bir banka soyguncusu, stockholm'deki kreditbanken'e silahla girerek 3 banka görevlisi kadını 6 gün süreyle rehin aldı. yapılan pazarlıklar sonunda soyguncunun, cezaevinde yatan clark olofsson adlı arkadaşı da yanına getirildi. soyguncu, daha sonra kendilerine 3 milyon kron para verilmesini ve arkadaşıyla başka bir ülkeye gitmelerine izin verilmesini istedi. pazarlık sürerken başbakan olof palme de soyguncu ile görüştü; ancak ödün vermedi. eylem süresince, soyguncu ve rehinelerin yiyecek ve içecek gereksinmeleri bankanın çatısında açılan bir pencereden karşılandı. radyo ve televizyonlar sürekli canlı yayın yapıyordu. halk, rehine kadınların durumunu merak ediyordu.

gerçekleştirilen telefon bağlantılarında, rehineler banka soyguncularının kendilerine çok iyi davrandığını söylüyorlardı. yetkililer, önce bunun o anki korkuyla verilmiş yanıtlar olduğunu sandı.

altıncı günde, içeriye uyuşturucu gaz atılarak soyguncular yakalandı. ancak, daha sonra ortaya ilginç bir durum çıktı. kurtarılan banka görevlisi kadınlar, soygunculardan ayrılmak istemiyor, onlara kötü davrandıkları gerekçesiyle polisi ve hükümeti suçluyorlardı. kadınlar, çıkarıldıkları mahkemede de soyguncuları suçlayıcı bir ifade kullanmadılar. bunlarla da yetinmeyip aralarında topladıkları parayla soyguncuların savunma giderlerini karşılamaya çalıştılar.

psikologlar ve toplumbilimciler, "güce tapınmaktan" kaynaklanan bu durumu "stockholm sendromu" olarak adlandırdılar. vardıkları sonuca göre, uzun süre baskı altında yaşayan ve şiddet gören birey, zamanla bu durumu kanıksıyor, "gücü" kutsuyor ve o gücü uygulayanın tutsağı haline geliyordu.

gustav flodberg, savını tam da bu noktadan başlatıyordu. ona göre, stockholm sendromu toplumlarda da görülüyor. üstelik bu kuramın belirtilerine yunan mitolojisindeki tanrılar savaşında da rastlamak mümkün. almanya'da hitler'in iktidara gelmesinde güce tapınmanın etkisi var. birçok diktatör, bu yüzden halkın desteğini de alarak uzun süre iktidarda kalabildi. ancak bu sendrom, sovyetler birliği'nin dağılmasından sonra belirgin olarak ortaya çıktı.

günümüzde de ülkelerindeki sosyal ve ekonomik sorunları çözemeyen iktidarlar, demokrasi geleneklerini boşvererek kolaylıkla otoriterliğe yöneliyor. kurtarıcı arayışındaki kitleler de onların peşinden sürükleniyor. baskı altındaki toplumlar, bir süre sonra baskıyı uygulayanın üstünlüğüne inanıyor ve ona bağlanıyor. dış dünyadan soyutlanan birey, kendisini çekip çevirecek "otoriter lider" arıyor.

stockholm sendromu'nun izlerini günlük yaşamda, dinin ve tarikatların baskısı altındaki toplumlarda, savaş esirlerinde, cinsel tacize ve aile içinde şiddete uğrayanlarda da görmek mümkün.

sendromun kahramanı, banka soyguncusu jan erik olsson, mahkemede 10 yıl ceza aldı, 8 yıl cezaevinde kaldı. çıktıktan sonra isveç'i terk etti, tayland'a yerleşti. arkadaşı clark olofsson ise o yolun yolcusu olmaya devam etti. banka soygunundan aldığı 1 yıllık cezanın ardından, karıştığı birçok uyuşturucu ve kaçakçılık suçlarından ağır cezalar aldı, yaşamını cezaevlerinde sürdürdü.

son anda

ebru cündübeyoğlu


kaçan otobüse son anda
koşarak yetişmek gibi bir şey
sana aşık olmak
nefes nefese
durduğu için şoföre minnettar
büyük bir zafer kazanmışçasına mağrur
yolcularla göz göze gelince mahcup
ve tam zamanında binmekle
olamayacak kadar mesut

22.12.12

guermantes tarafı

marcel proust

dünya döndükçe, bize taban teptirecek efendiler, onların kaprislerini yerine getirmek için de hizmetkarlar olacaktır.

erkek arkadaşların seçimi önemli bir konudur. on genç erkekten sekizi, size asla tamir edemeyeceğiniz zararlar verebilecek edepsizler, alçaklardır.

kadınların çoğunun hayatında, her şey, en büyük üzüntü bile, bir prova meselesine dönüşür.

bir insanın bir başka insanı niçin sevdiğini bilemeyiz; hiç de zannettiğimiz sebepten ötürü olmayabilir. zaten aslında hiçbir zaman hiçbir şeyi bilemeyiz. işte bu yüzden de aşıkların seçimini asla tartışmamak daha akıllıcadır.

insanlar, genele gitmeyi bilmedikleri ve daima geçmişte örneği görülmemiş bir deneyimle karşı karşıya olduklarını düşündükleri için, hiçbir zaman ders almazlar.

sinir hastalıkları olmasa büyük sanatçılar olmazdı; dahası, büyük alimler de olmazdı. sinirsel hastalığı olmayan bir hekim, bırakınız iyi, ortalama bir sinir hastalıkları uzmanı bile olamaz. sinir hastalıkları alanında fazla saçmalamayan bir hekim, yarı iyileşmiş bir hastadır; tıpkı eleştirmenlerin artık şiir yazmayan şairler, polislerin de artık hırsızlık yapmayan hırsızlar olmaları gibi.

samimiyetle dinlediğimiz takdirde, bizi en çok hayal kırıklığına uğratan eserler, gerçekten güzel olanlardır; çünkü fikirler koleksiyonumuzda, özel bir izlenime karşılık olabilecek bir fikir yoktur.

hatıralar, kederler devingendirler. bazı günler o kadar uzaklaşırlar ki, kendilerini zor görür, gittiklerini zannederiz. o zaman başka şeylere dikkat ederiz.

düşüncesi neyse insan odur; düşünce sayısı insan sayısından çok daha az olduğu için de, aynı düşünceyi paylaşan bütün insanlar benzerdir. düşüncenin maddi bir yanı olmadığından, bir düşüncenin adamı etrafında sadece maddi olarak toplanmış insanlar, bu düşünceyi hiçbir şekilde değiştirmezler.

ortasında yemek yediğimiz, sohbet ettiğimiz, gerçek hayatımızı sürdürdüğümüz şeyleri, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, biz aşırı büyütülmüş bir ölçekte görürüz; onların böyle şişirilmesi sonucu, bu dünyada bulunmayan diğer şeyler onlarla mücadele edemez ve onlara kıyasla bir hayal kadar güçsüzleşir.

bir insana olan özlem iç organlardan daha fazla yer kaplar.

hayatın en ilgisiz görüntülerinde bile, düşünceyle yüklü olan gözümüz, tıpkı klasik bir trajedi gibi, olaya katkısı olmayan bütün görüntüleri eler ve sadece hedefi anlaşılır kılabilecek olan görüntüleri tutar.

sevdiğimiz kadının bizi başkalarına tercih ettiğini gösteren işaretleri karşılıksızmış gibi göstermeye çalışmak, bu tür bir gurur, aşkın bir türevinden başka bir şey değildir; kendimizi hem kendimize hem de başkalarına, çok sevdiğimiz kadın tarafından seviliyormuş gibi gösterme ihtiyacıdır.

hayal kurma ihtiyacı, hayal edilen kişi tarafından mutlu edilme arzusu, pek fazla zamana gerek kalmadan, bütün mutluluk ihtimallerimizi daha birkaç gün önce sahnede beklenmedik, yalancı ve ilgisiz bir görüntüden ibaret olan birine bağlayıvermemize sebep olur.

bir şeyi daima insan kendisi düşünüp söylüyormuş gibi söylemek gerekir.

sürekli olarak deneyim ve imgelemin iki ayrı düzlemi arasında gidip gelen insanoğlu, tanıdığı kişilerin düşüncel hayatının derinine inmek, hayatını hayal etmek durumunda kaldığı kişileri de tanımak ister.

her insan, uzaktan gördüğü, başkalarında gördüğü şeyi daha güzel görür.

soylu hanımefendi olmak, soylu hanımefendiyi, yani biraz da sadeliği oynamak demektir. son derece pahalıya patlayan bir roldür bu; çünkü sadeliğin hoşa gitmesi için, başkalarının, isteseniz sade olmayabileceğinizi, yani müthiş zengin olduğunuzu bilmesi şarttır.

gerçek güzellik o kadar özel, o kadar farklı bir şeydir ki, gördüğümüzde güzellik olduğunu anlayamayız.

hayatımızda önemli bir rol oynamış olan kadınların, birdenbire ve kesin olarak hayatımızdan çıktığı enderdir. temelli hayatımızdan çıkmadan önce, ara sıra hayatımıza tekrar girerler. o kadar ki, bazıları bunu yeni bir aşk başlangıcı zannederler.

kadınlar, bir arkadaşlarıyla baş başayken, bir yabancının kendilerini düşürmeyi tasarladığı bilinmez hatayı, kollarının, bacaklarının hareketlerinde, bedenlerinin duyumlarında tanımakta büyük güçlük çekerler.

insanların birçoğu pek şerefli değildir; ama bunu ya bilmeyiz ya da aldırmayız.

aşkın korkunç aldatmacası, başlangıçta bize dış dünyadan bir kadınla değil, beynimizin içindeki bir taşbebekle oyun oynatmasıdır; zaten bu taşbebek, daima elimizin altında bulunan, sahip olabileceğimiz tek kadındır.

gezintiye çıkmış bir amatörün bakmaktan kaçınacağı, doğanın, gözlerinin önünde oluşturduğu şiirsel tablonun dışında bırakacağı, biraz bayağı kadın da güzeldir; onun elbisesi de teknenin yelkeniyle aynı ışık tarafından sarmalanmıştır; hiçbir şey bir diğerinden daha değerli değildir, sıradan bir elbise de, kendi başına güzel olan yelken de aynı şeyi yansıtan iki aynadır; bütün değer, ressamın bakışındadır.

herhangi biri herhangi bir şeyi sevebilir; aşkın güzelliği de bu; aşkı esrarengiz kılan şey bu.

kelimelerin, yüzyıllar boyunca geçirdiği anlam değişikliği, bizim için birkaç yıl içinde uğradığı anlam değişikliğinden daha azdır. belleğimiz de, yüreğimiz de sadık olabilecek kadar geniş değildir. şu andaki zihnimizde, yaşayanların yanında ölüleri de tutacak kadar yer yoktur. yeniler hep bir öncekinin üstüne binmek zorundadır; öncekini ancak tesadüfen, bir kazı sırasında bulabiliriz.

yakınlık daima değerli bir şeydir. insanın kendi kendine soramayacağı, yapamayacağı, isteyemeyeceği ve öğrenemeyeceği şeyler olduğundan, hayatta tek başına yapılamayacak şeyler bir araya gelinerek yapılabilir; üstelik bunun için ne balzac'ın romanındaki gibi, 13 kişi olmaya gerek vardır ne de üç silahşor'daki gibi 4 kişi olmaya.

yeryüzünde, tutulamayan matemler kadar acı bir şey yoktur.