charles dickens: kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.
boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.
andrey platonov: sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.
irene nemirovsky: mutluluk. onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin; oysaki şuracıktadır; artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar.
charles baudelaire: bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.
connie palmen: ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.
shakespeare: mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.
konfüçyüs: yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, şan, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.
duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.
margaret atwood: mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. cennette hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.
margaret atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
margaret atwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10.06.2020
29.03.2018
damızlık kızın öyküsü
margaret atwood
yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.
insanlar kendi yaşamlarının hiçbir önemi olmadığını, yararsız olduğunu itiraf etmektense her şeyi yapacaklardır.
biraz acı zihni temizler. acı insanda iz bırakır; ancak görülmeyecek kadar derinde.
alçak gönüllülük görünmezliktir. görülmek ulaşılmaktır.
ancak elbiseleriniz üstünüzdeyken sağlıklı düşünebilirsiniz.
insanoğlu her şeye alışır. yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcıdır.
alıştığınız şey, sıradanlıktır.
herhangi bir haber, hiç haber olmamasından iyidir.
beden öyle kolay incinebilir ki, öyle kolay elden çıkarılır ki, su ve kimyasallardan oluşmuştur topu topu, kumda kuruyan bir deniz anasından da pek farkı yoktur.
bir şey, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir.
daha iyi asla herkes için daha iyi demek değildir.
aşkı hissetmek her zaman için yaklaşık bir şeydir sadece.
labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare istediği yere gitmekte özgürdür.
yeni bir evin eşiği yalnızlık doludur.insanlar kendi yaşamlarının hiçbir önemi olmadığını, yararsız olduğunu itiraf etmektense her şeyi yapacaklardır.
biraz acı zihni temizler. acı insanda iz bırakır; ancak görülmeyecek kadar derinde.
alçak gönüllülük görünmezliktir. görülmek ulaşılmaktır.
ancak elbiseleriniz üstünüzdeyken sağlıklı düşünebilirsiniz.
insanoğlu her şeye alışır. yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcıdır.
alıştığınız şey, sıradanlıktır.
herhangi bir haber, hiç haber olmamasından iyidir.
beden öyle kolay incinebilir ki, öyle kolay elden çıkarılır ki, su ve kimyasallardan oluşmuştur topu topu, kumda kuruyan bir deniz anasından da pek farkı yoktur.
bir şey, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir.
daha iyi asla herkes için daha iyi demek değildir.
aşkı hissetmek her zaman için yaklaşık bir şeydir sadece.
labirentin içinde kaldığı sürece, bir fare istediği yere gitmekte özgürdür.
17.08.2017
şiir
ahmed arif: şiir önce bir güzellik duygusudur.
nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.
nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!
memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.
veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.
georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.
dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.
şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.
charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.
margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!
d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.
nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.
nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!
memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.
veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.
georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.
dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.
şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.
charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.
margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!
d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.
7.08.2017
hakikat
ursula k. le guin: gerçek, insanı özgürleştirir.
georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.
peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.
marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.
margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.
ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.
philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.
dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.
tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.
roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."
georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.
peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.
marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.
margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.
ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.
philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.
dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.
tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.
roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."
26.07.2017
aşk
bilge karasu: tanrıya giden tek yol aşktan geçer.
anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.
margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.
şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.
tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.
gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?
isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.
stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.
ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.
süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.
anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.
margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.
şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.
tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.
gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?
isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.
stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.
ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.
süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.
1.01.2016
laura
margaret atwood
laura'nın dünyaya gelmeye karar vermesi uzun zaman aldı, demişti reenie. doğmanın akıllıca bir iş olup olmadığına karar veremiyordu sanki. başlarda zayıf, hastalıklı bir bebekti, az kalsın kaybediyorduk onu. sanırım hala tam karar verememişti. ama sonunda bir denemeye karar verdi, hayatı yakaladı ve iyileşti.
laura'nın doğumundan sonra annem her zamankinden daha yorgun bir kadın oldu. irtifa kaybetti, direncini yitirdi. iradesi zayıfladı, günlerini sürüyerek yaşıyor gibiydi. daha fazla dinlenmeye ihtiyacı var, diyordu doktor. iyi değil, diyordu reenie, çamaşıra yardıma gelen bayan hillcoate'a. sanki elf cinleri eski annemi kaçırıp götürmüşler, yerine bu daha yaşlı, daha gri, pörsümüş ve cesaretini kaybetmiş kadını bırakmışlardı. daha dört yaşındaydım o zaman ve annemdeki bu değişiklikten korkmuştum, kucaklanmak ve güven tazelemek istiyordum ama annemin bunu verebilecek enerjisi yoktu artık.
bağırıp çağırmalıydım. sinir nöbetleri geçirmeliydim. ağlamayan bebeğe meme verilmez, gıcırdamayan tekerleği yağlamazlar, derdi reenie.
laura kolay bir bebek değildi, huysuz olmaktan çok vesveseli bir bebekti. çocukluğu da kolay geçmedi. gardırop kapakları, yazı masası çekmeceleri ürkütürdü onu. sanki sürekli bir şeye kulak kabartır gibiydi, uzaktan ya da döşemenin altından gelen, sessizce yaklaşan bir şeyi, bir rüzgar trenini dinler gibi. sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. onu mutsuz eden şey kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.
sokak köşelerinde takılan sakat savaş gazilerinden, aylak insanlardan, kalem satıcılarından, dilencilerden, hiçbir iş yapamayacak kadar perişan insanlardan ürkerdi. tahta bir kutunun içinde kendini sürükleyerek giden bacakları kopmuş, sert bakışlı, kırmızı yüzlü o adam ödünü kopartırdı. kimbilir, adamın gözlerindeki öfkeydi belki onu korkutan.
bütün çocuklar gibi, laura da kelimelerin gerçek anlamlarıyla söylendiğine inanırdı ama bunu aşırıya götürürdü. "yok ol" ya da "git kendini göle at" diyecek olsanız, sonucuna katlanmak zorunda kalırdınız. "laura'ya ne söyledin? hiç öğrenmeyecek misin?" diye azarlardı beni reenie. ama reenie'nin kendisi de tam olarak öğrenememişti. bir keresinde, o kadar soru sormasın diye, dilini tut biraz, demişti de, laura günlerce yemek yiyememişti.
laura, annemin çocuğuydu. bazı bakımlardan, aynı sofuluğu taşırdı; yüksek, temiz bir alnı vardı.
geceleri laura odama girip beni sarsarak uyandırır, yanıma yatardı. uyuyamıyordu: tanrı yüzünden. annemin cenazesine kadar laura'yla tanrı'nın arası gayet iyi olmuştu. annemin bizi gönderdiği ve sonrasında reenie'nin de prensip olarak göndermeye devam ettiği metodist kilisesi'nin pazar okulu'ndaki öğretmen, "tanrı sizleri sever" diyordu. laura buna inanıyordu. ama artık emin değildi.
tanrı'nın bulunduğu yeri tam olarak bilmek istiyordu. öğretmenin kabahatiydi bu çünkü tanrı her yerdedir, demişti. şimdi laura bilmek istiyordu: tanrı güneşte miydi, ayda mıydı, mutfakta mıydı, banyoda mıydı, yatağın altında mıydı? laura, hiç beklemediği bir anda tanrı'nın birden karşısına çıkmasını istemiyordu, başımıza getirdiği son olaydan sonra laura'nın bundan korkması anlaşılır bir şeydi. "ağzını aç, gözlerini kapa. sana büyük bir sürpriz vereceğim" diyordu reenie, arkasında bir kurabiye saklayarak. ama laura artık bunu yapmak istemiyordu. gözlerini sürekli açık tutmak istiyordu. reenie'ye güvenmediği için değil, artık sürprizlerden korktuğu için.
tanrı herhalde süpürge dolabındaydı. en muhtemel yer orası gibi görünüyordu. dolabın içinde acayip davranışlı ve muhtemelen tehlikeli bir amca gibi gizleniyordu. ama laura onun her an orada olup olmadığından emin değildi; çünkü dolabın kapağını açmaya korkuyordu. "tanrı sizin yüreğinizdedir." demişti pazar okulu öğretmeni ve bu daha da kötüydü. çünkü tanrı süpürge dolabında olsa, bir şeyler yapılabilirdi, örneğin kapısını kilitlemek gibi.
laura'ya en çok uyuduğu zamanlar şefkat duyardım. ağzı biraz aralık, kirpikleri hala ıslak olduğu zaman. huzursuz uyurdu, uykusunda inler ve tekme atardı, bazen horlardı ve uyumama engel olurdu. yataktan kalkar, ayak uçlarıma basarak pencereye gider, dışarısını seyrederdim. gökyüzünde ay olduğu zamanlar, çiçek bahçesi gümüşsü gri bir renk alırdı, sanki bütün çiçeklerin renkleri solmuş gibi. havuzun kenarında, karanlıkta boyu kısalmış taştan peri heykelini görürdüm, zambak havuzuna ay'ın şavkı vururdu, peri kızı havuzun soğuk ışığına ayak parmaklarını daldırırdı. soğuktan ürpermiş halde tekrar yatağa dönerdim ve perdelerin hareket eden gölgelerini seyrederek ve uykudaki evin çıtırtılarını ve homurtularını dinleyerek yatardım. ne kabahat işlediğimi düşünerek.
laura'nın dünyaya gelmeye karar vermesi uzun zaman aldı, demişti reenie. doğmanın akıllıca bir iş olup olmadığına karar veremiyordu sanki. başlarda zayıf, hastalıklı bir bebekti, az kalsın kaybediyorduk onu. sanırım hala tam karar verememişti. ama sonunda bir denemeye karar verdi, hayatı yakaladı ve iyileşti.
laura'nın doğumundan sonra annem her zamankinden daha yorgun bir kadın oldu. irtifa kaybetti, direncini yitirdi. iradesi zayıfladı, günlerini sürüyerek yaşıyor gibiydi. daha fazla dinlenmeye ihtiyacı var, diyordu doktor. iyi değil, diyordu reenie, çamaşıra yardıma gelen bayan hillcoate'a. sanki elf cinleri eski annemi kaçırıp götürmüşler, yerine bu daha yaşlı, daha gri, pörsümüş ve cesaretini kaybetmiş kadını bırakmışlardı. daha dört yaşındaydım o zaman ve annemdeki bu değişiklikten korkmuştum, kucaklanmak ve güven tazelemek istiyordum ama annemin bunu verebilecek enerjisi yoktu artık.
bağırıp çağırmalıydım. sinir nöbetleri geçirmeliydim. ağlamayan bebeğe meme verilmez, gıcırdamayan tekerleği yağlamazlar, derdi reenie.
laura kolay bir bebek değildi, huysuz olmaktan çok vesveseli bir bebekti. çocukluğu da kolay geçmedi. gardırop kapakları, yazı masası çekmeceleri ürkütürdü onu. sanki sürekli bir şeye kulak kabartır gibiydi, uzaktan ya da döşemenin altından gelen, sessizce yaklaşan bir şeyi, bir rüzgar trenini dinler gibi. sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. onu mutsuz eden şey kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.
sokak köşelerinde takılan sakat savaş gazilerinden, aylak insanlardan, kalem satıcılarından, dilencilerden, hiçbir iş yapamayacak kadar perişan insanlardan ürkerdi. tahta bir kutunun içinde kendini sürükleyerek giden bacakları kopmuş, sert bakışlı, kırmızı yüzlü o adam ödünü kopartırdı. kimbilir, adamın gözlerindeki öfkeydi belki onu korkutan.
bütün çocuklar gibi, laura da kelimelerin gerçek anlamlarıyla söylendiğine inanırdı ama bunu aşırıya götürürdü. "yok ol" ya da "git kendini göle at" diyecek olsanız, sonucuna katlanmak zorunda kalırdınız. "laura'ya ne söyledin? hiç öğrenmeyecek misin?" diye azarlardı beni reenie. ama reenie'nin kendisi de tam olarak öğrenememişti. bir keresinde, o kadar soru sormasın diye, dilini tut biraz, demişti de, laura günlerce yemek yiyememişti.
laura, annemin çocuğuydu. bazı bakımlardan, aynı sofuluğu taşırdı; yüksek, temiz bir alnı vardı.
geceleri laura odama girip beni sarsarak uyandırır, yanıma yatardı. uyuyamıyordu: tanrı yüzünden. annemin cenazesine kadar laura'yla tanrı'nın arası gayet iyi olmuştu. annemin bizi gönderdiği ve sonrasında reenie'nin de prensip olarak göndermeye devam ettiği metodist kilisesi'nin pazar okulu'ndaki öğretmen, "tanrı sizleri sever" diyordu. laura buna inanıyordu. ama artık emin değildi.
tanrı'nın bulunduğu yeri tam olarak bilmek istiyordu. öğretmenin kabahatiydi bu çünkü tanrı her yerdedir, demişti. şimdi laura bilmek istiyordu: tanrı güneşte miydi, ayda mıydı, mutfakta mıydı, banyoda mıydı, yatağın altında mıydı? laura, hiç beklemediği bir anda tanrı'nın birden karşısına çıkmasını istemiyordu, başımıza getirdiği son olaydan sonra laura'nın bundan korkması anlaşılır bir şeydi. "ağzını aç, gözlerini kapa. sana büyük bir sürpriz vereceğim" diyordu reenie, arkasında bir kurabiye saklayarak. ama laura artık bunu yapmak istemiyordu. gözlerini sürekli açık tutmak istiyordu. reenie'ye güvenmediği için değil, artık sürprizlerden korktuğu için.
tanrı herhalde süpürge dolabındaydı. en muhtemel yer orası gibi görünüyordu. dolabın içinde acayip davranışlı ve muhtemelen tehlikeli bir amca gibi gizleniyordu. ama laura onun her an orada olup olmadığından emin değildi; çünkü dolabın kapağını açmaya korkuyordu. "tanrı sizin yüreğinizdedir." demişti pazar okulu öğretmeni ve bu daha da kötüydü. çünkü tanrı süpürge dolabında olsa, bir şeyler yapılabilirdi, örneğin kapısını kilitlemek gibi.
laura'ya en çok uyuduğu zamanlar şefkat duyardım. ağzı biraz aralık, kirpikleri hala ıslak olduğu zaman. huzursuz uyurdu, uykusunda inler ve tekme atardı, bazen horlardı ve uyumama engel olurdu. yataktan kalkar, ayak uçlarıma basarak pencereye gider, dışarısını seyrederdim. gökyüzünde ay olduğu zamanlar, çiçek bahçesi gümüşsü gri bir renk alırdı, sanki bütün çiçeklerin renkleri solmuş gibi. havuzun kenarında, karanlıkta boyu kısalmış taştan peri heykelini görürdüm, zambak havuzuna ay'ın şavkı vururdu, peri kızı havuzun soğuk ışığına ayak parmaklarını daldırırdı. soğuktan ürpermiş halde tekrar yatağa dönerdim ve perdelerin hareket eden gölgelerini seyrederek ve uykudaki evin çıtırtılarını ve homurtularını dinleyerek yatardım. ne kabahat işlediğimi düşünerek.
10.04.2015
okuma günlüğü
alberto manguel
okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.
graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.
chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.
henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.
remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.
chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.
andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.
doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."
jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.
ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.
nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.
"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)
voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.
dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.
jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.
ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez
robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.
mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.
margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.
rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.
liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.
chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.
okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.
chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.
henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.
remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.
chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.
andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.
doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."
jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.
ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.
nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.
"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)
voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.
dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.
jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.
ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez
robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.
mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.
margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.
rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.
liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.
chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.
12.01.2012
kör suikastçı
margaret atwood
gerçeği yazmanın tek yolu, yazdıklarınızın hiçbir zaman okunmayacağını varsaymaktır. başka hiç kimse tarafından, hatta ileri bir tarihte kendiniz tarafından bile okunmayacağını varsayarak. aksi takdirde, kendinize mazeretler yaratmaya başlarsınız. yazıyı, sağ elinizin işaret parmağından upuzun bir parşömen kağıdına akan mürekkep, sol elinizi ise yazıyı silen bir silgi gibi düşünmelisiniz.
aşk bir suçtur. ama olmaması daha büyük bir suçtur.
evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.
sheila watson: kelimeler karanlık bir bardakta yanan alev gibidir.
bir insanın gerçek nefesi hangisidir? içine çektiği nefes mi, yoksa dışarı verdiği nefes mi?
kendinden gençler tarafından sonunda antika gözüyle bakılmak hepimizin kaderi. yerde kan yoksa, tabi. savaş, salgın hastalıklar, cinayet, her türlü felaket ya da şiddet. insanlar yalnızca bunlara saygı duyuyor. ancak kan akarsa ciddiye alınıyoruz.
gerçek tarih olsa, onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.
her hayat, daha yaşanırken bile, bir çöplük gibidir, bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.
bugünlerde değil ama eskiden insanlar kültürün sizi daha iyi bir insan yapacağına inanırlardı. insanı geliştireceğine inanırlardı, en azından kadınlar böyle düşünürdü. henüz hitler'i opera seyrederken görmemişlerdi.
ayrılışlar yürek parçalayıcı olabilir ama dönüşler kesinlikle çok daha perişan edicidir. karşınızda gördüğünüz canlı beden, yokluğunda yansıttığı parlak gölgenin yerini asla tutamaz. zaman ve mesafe keskin hatları bulanıklaştırır, sonra birdenbire sevdiğiniz geri döner, acımasız ışığıyla öğlen olur ve her bir leke, her bir gözenek, kırışıklık, kıl, tüy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
zorla çıkartıldığımız sonsuz bir yürüyüşte bana eşlik eden bir yoldaş gibi düşünüyorum kalbimi, birbirimize iple bağlanmış, üzerinde denetimimiz olmayan gizli bir planda ya da entrikada isteksizce işbirliği yapan iki fesatçı gibiyiz. nereye gidiyoruz? ertesi güne. beni hayatta tutan aynı nesne, birgün beni öldürecek, bunun farkındayım. bu bakımdan aşk gibi ya da aşkın bir türü gibi bir şey.
öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin.
yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.
öldürmeyin. yemeyin.
bazen kendimin en amansız düşmanıyımdır.
kendin yapamıyorsan, başka insanların dans etmesini seyretmek hiç zevkli bir şey olamaz.
şiir, neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!
aşk insanın aklını çelerdi, daha ne olduğunu anlayamadan sizi sımsıkı ele geçirirdi, sonra artık hiçbir şey yapamazdınız. bir kere düştünüz mü -aşka- sürüklenip giderdiniz. ya da kitaplar öyle söylüyordu.
zarafeti yaratan aldırmazlıktır.
insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa, düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.
hırsızı yakalamak istiyorsan, başka bir hırsız tut. işte o zaman hapı yutarsın.
kadınların erkeklerine zarar verme, kalp kırma yöntemleri tuhaftır. kendi kalplerini kırarak yaparlar bunu ya da erkeği kırarlar ama öyle ki adam kırıldığını çok sonra anlar ancak. anladığı zaman da süngüsü düşer.
gençken mutsuz olmak çok daha iyidir. üzgün bir genç kadın insanlarda teselli etme isteği uyandırır; mutsuz bir kocakarının aksine.
kendine hakim olmazsan, savaşı baştan kaybedersin.
kutsal nehir hayat doludur. cansız okyanusa akar; çünkü canlı olan her şeyin sonunda gideceği yer orasıdır. sevgili, şeytani bir aşıktır; çünkü orada değildir. güneşli zevk kubbesinin içinde buzdan mağaralar vardır; çünkü zevk kubbelerinde bunlar bulunur. bir süre sonra çok soğurlar, sonra erirler, o zaman size ne olur? sırılsıklam olursunuz. abora dağı habeşli kızın evidir, onun şarkısını söyler; çünkü evine geri dönemez. ecdattan kalma sesler savaş kehanetlerinde bulunur; çünkü ecdattan kalma sesler asla susmaz ve yanılmış olmaktan nefret eder ve savaş bir gün mutlaka çıkar. er ya da geç.
bütün hikayeler kurtlar hakkındadır. tekrarlanmaya değer bütün hikayeler yani. başka her şey duygusal zırvalamadır.
bir konuda gösterdiğiniz gevşeklik, her konuda düzensizliğe yol açar.
sabahın üçüydü saat. kalp atışlarımın durmasını bekledim, sonra el yordamıyla aşağı indim ve kendime sıcak süt hazırladım. bu haplara güvenmemem gerektiğini bilmeliydim. bilinçsizliği bu kadar ucuza elde edemezsiniz.
bir sırrı saklamanın en iyi yolu, hiç bilmiyormuş gibi yapmaktır.
gerçek hayatta trajedi tek bir uzun çığlık değildir. ona yol açan her şeyi dahil eder. sıradan saatler, günler, yıllar geçer, sonra aniden o an gelir: bıçak darbeyi indirir, bomba patlar, otomobil köprüden uçar.
saygısız nankörlük genç insanların zırhıdır. o olmasa, nasıl kalırlar hayatta, nasıl ilerlerler? yaşlı insanlar gençlerin iyiliğini ister ama kötülüğünü de ister: onları tüketmek, canlılıklarını içlerine çekmek isterler; böylece kendileri ölümsüzlüğe erişsin diye. o haşinliğin, kabalığın ve hafifmeşrepliğin koruyucu zırhı olmasa, çocuklar geçmişin yükü altında ezilirler, başkalarının geçmişinin yükü altında, kendi sırtlarına yüklenen. bencillik onları kurtaran lütuftur.
doğru yargı, deneyimlerle elde edilir. deneyimler, yanlış yargılamalar sayesinde elde edilir.
hayata gelirken ne büyük bir şamar yiyoruz.. ne büyük ne kötü bir sürpriz olmalı, o dış havayla ilk ve haşin temas.
alınteriyle kazanılmamış para, buna zaten eğilimli olan insanlarda kendine acımayı teşvik eder.
eğer herkes kendinden biraz verirse, herkesin kazanacağı çok şey vardır.
ölmekte olan insanlar biraz hoşgörüyü hak ederler. doğum günlerinde çocuklara gösterildiği gibi.
biz burada oturup dururuz, uyku zamanı içeceklerimizi içer, uyku zamanı yiyeceklerimizi didikleriz. dünyayı, gizli bir pencereden bakar gibi dikizler ve sıkıldığımız zaman televizyonu kapatırız. bu kadar yirminci yüzyıl yeter, deriz, yukarı odamıza çıkarken. ama uzakta bir uğultu var, kıyıya hücum eden bir med cezir dalgası gibi. yirmi birinci yüzyıl geliyor, kertenkele gözlü zalim uzay yaratıkları ya da uçan metal sürüngenlerle dolu bir uzay gemisi gibi tepemizde beliriyor. er ya da geç kokumuzu alacak, dayanıksız barınaklarımızın çatılarını demir pençesiyle parçalayacak ve o zaman biz de bütün diğerleri gibi çıplak, titrek, aç, hasta ve umutsuz kalacağız.
ama dünyanın sonuyla uğraşmak niye? her allahın günü birileri için dünyanın sonu oluyor. zaman yükseliyor, yükseliyor ve gözlerinizin seviyesine geldiği zaman boğuluyorsunuz.
yarım bir hayat, hiç olmayan hayattan iyidir.
çoğumuz böyle yaparız: ne olursa olsun, bilmeyi seçeriz ve bu süreçte kendimizi yaralarız. gerekiyorsa, bunun için ellerimizi ateşe sokarız. ter dürtümüz merak değildir. sevgi ya da acı ya da umutsuzluk veya nefret de bizi harekete geçirir. ölmüş olanın peşinden casusluk yaparız azimle: mektuplarını açar, günlüklerini okur, çöplerini karıştırırız. bir ipucu, son bir söz, bir açıklama arayarak, bizi terk etmiş olanlardan. bizi bir çantayla, çoğu kez sandığımızdan daha boş bir çantayla baş başa bırakmış olanlardan.
biz hepimiz röntgenciyiz, hepimiz. geçmişte olan şeylerin, sırf biz keşfettik diye, bize ait olduğunu sanmaya ne hakkımız var? hepimiz mezar soyguncularıyız, başkalarının kilitlediği kapıları bir kez açmayagörelim.
eğer düz yoldan gidemezsen, etrafından dolaş.
ölüleri anlamaktan daha zor bir şey yoktur ama hiçbir şey onları unutmaktan daha tehlikeli değildir.
mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne çıkabilirsiniz. cennet'te hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey; kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.
gerçeği yazmanın tek yolu, yazdıklarınızın hiçbir zaman okunmayacağını varsaymaktır. başka hiç kimse tarafından, hatta ileri bir tarihte kendiniz tarafından bile okunmayacağını varsayarak. aksi takdirde, kendinize mazeretler yaratmaya başlarsınız. yazıyı, sağ elinizin işaret parmağından upuzun bir parşömen kağıdına akan mürekkep, sol elinizi ise yazıyı silen bir silgi gibi düşünmelisiniz.aşk bir suçtur. ama olmaması daha büyük bir suçtur.
evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.
sheila watson: kelimeler karanlık bir bardakta yanan alev gibidir.
bir insanın gerçek nefesi hangisidir? içine çektiği nefes mi, yoksa dışarı verdiği nefes mi?
kendinden gençler tarafından sonunda antika gözüyle bakılmak hepimizin kaderi. yerde kan yoksa, tabi. savaş, salgın hastalıklar, cinayet, her türlü felaket ya da şiddet. insanlar yalnızca bunlara saygı duyuyor. ancak kan akarsa ciddiye alınıyoruz.
gerçek tarih olsa, onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.
her hayat, daha yaşanırken bile, bir çöplük gibidir, bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.
bugünlerde değil ama eskiden insanlar kültürün sizi daha iyi bir insan yapacağına inanırlardı. insanı geliştireceğine inanırlardı, en azından kadınlar böyle düşünürdü. henüz hitler'i opera seyrederken görmemişlerdi.
ayrılışlar yürek parçalayıcı olabilir ama dönüşler kesinlikle çok daha perişan edicidir. karşınızda gördüğünüz canlı beden, yokluğunda yansıttığı parlak gölgenin yerini asla tutamaz. zaman ve mesafe keskin hatları bulanıklaştırır, sonra birdenbire sevdiğiniz geri döner, acımasız ışığıyla öğlen olur ve her bir leke, her bir gözenek, kırışıklık, kıl, tüy bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
zorla çıkartıldığımız sonsuz bir yürüyüşte bana eşlik eden bir yoldaş gibi düşünüyorum kalbimi, birbirimize iple bağlanmış, üzerinde denetimimiz olmayan gizli bir planda ya da entrikada isteksizce işbirliği yapan iki fesatçı gibiyiz. nereye gidiyoruz? ertesi güne. beni hayatta tutan aynı nesne, birgün beni öldürecek, bunun farkındayım. bu bakımdan aşk gibi ya da aşkın bir türü gibi bir şey.
öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin.
yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.
öldürmeyin. yemeyin.
bazen kendimin en amansız düşmanıyımdır.
kendin yapamıyorsan, başka insanların dans etmesini seyretmek hiç zevkli bir şey olamaz.
şiir, neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!
aşk insanın aklını çelerdi, daha ne olduğunu anlayamadan sizi sımsıkı ele geçirirdi, sonra artık hiçbir şey yapamazdınız. bir kere düştünüz mü -aşka- sürüklenip giderdiniz. ya da kitaplar öyle söylüyordu.
zarafeti yaratan aldırmazlıktır.
insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa, düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.
hırsızı yakalamak istiyorsan, başka bir hırsız tut. işte o zaman hapı yutarsın.
kadınların erkeklerine zarar verme, kalp kırma yöntemleri tuhaftır. kendi kalplerini kırarak yaparlar bunu ya da erkeği kırarlar ama öyle ki adam kırıldığını çok sonra anlar ancak. anladığı zaman da süngüsü düşer.
gençken mutsuz olmak çok daha iyidir. üzgün bir genç kadın insanlarda teselli etme isteği uyandırır; mutsuz bir kocakarının aksine.
kendine hakim olmazsan, savaşı baştan kaybedersin.
kutsal nehir hayat doludur. cansız okyanusa akar; çünkü canlı olan her şeyin sonunda gideceği yer orasıdır. sevgili, şeytani bir aşıktır; çünkü orada değildir. güneşli zevk kubbesinin içinde buzdan mağaralar vardır; çünkü zevk kubbelerinde bunlar bulunur. bir süre sonra çok soğurlar, sonra erirler, o zaman size ne olur? sırılsıklam olursunuz. abora dağı habeşli kızın evidir, onun şarkısını söyler; çünkü evine geri dönemez. ecdattan kalma sesler savaş kehanetlerinde bulunur; çünkü ecdattan kalma sesler asla susmaz ve yanılmış olmaktan nefret eder ve savaş bir gün mutlaka çıkar. er ya da geç.
bütün hikayeler kurtlar hakkındadır. tekrarlanmaya değer bütün hikayeler yani. başka her şey duygusal zırvalamadır.
bir konuda gösterdiğiniz gevşeklik, her konuda düzensizliğe yol açar.
sabahın üçüydü saat. kalp atışlarımın durmasını bekledim, sonra el yordamıyla aşağı indim ve kendime sıcak süt hazırladım. bu haplara güvenmemem gerektiğini bilmeliydim. bilinçsizliği bu kadar ucuza elde edemezsiniz.
bir sırrı saklamanın en iyi yolu, hiç bilmiyormuş gibi yapmaktır.
gerçek hayatta trajedi tek bir uzun çığlık değildir. ona yol açan her şeyi dahil eder. sıradan saatler, günler, yıllar geçer, sonra aniden o an gelir: bıçak darbeyi indirir, bomba patlar, otomobil köprüden uçar.
saygısız nankörlük genç insanların zırhıdır. o olmasa, nasıl kalırlar hayatta, nasıl ilerlerler? yaşlı insanlar gençlerin iyiliğini ister ama kötülüğünü de ister: onları tüketmek, canlılıklarını içlerine çekmek isterler; böylece kendileri ölümsüzlüğe erişsin diye. o haşinliğin, kabalığın ve hafifmeşrepliğin koruyucu zırhı olmasa, çocuklar geçmişin yükü altında ezilirler, başkalarının geçmişinin yükü altında, kendi sırtlarına yüklenen. bencillik onları kurtaran lütuftur.
doğru yargı, deneyimlerle elde edilir. deneyimler, yanlış yargılamalar sayesinde elde edilir.
hayata gelirken ne büyük bir şamar yiyoruz.. ne büyük ne kötü bir sürpriz olmalı, o dış havayla ilk ve haşin temas.
alınteriyle kazanılmamış para, buna zaten eğilimli olan insanlarda kendine acımayı teşvik eder.
eğer herkes kendinden biraz verirse, herkesin kazanacağı çok şey vardır.
ölmekte olan insanlar biraz hoşgörüyü hak ederler. doğum günlerinde çocuklara gösterildiği gibi.
biz burada oturup dururuz, uyku zamanı içeceklerimizi içer, uyku zamanı yiyeceklerimizi didikleriz. dünyayı, gizli bir pencereden bakar gibi dikizler ve sıkıldığımız zaman televizyonu kapatırız. bu kadar yirminci yüzyıl yeter, deriz, yukarı odamıza çıkarken. ama uzakta bir uğultu var, kıyıya hücum eden bir med cezir dalgası gibi. yirmi birinci yüzyıl geliyor, kertenkele gözlü zalim uzay yaratıkları ya da uçan metal sürüngenlerle dolu bir uzay gemisi gibi tepemizde beliriyor. er ya da geç kokumuzu alacak, dayanıksız barınaklarımızın çatılarını demir pençesiyle parçalayacak ve o zaman biz de bütün diğerleri gibi çıplak, titrek, aç, hasta ve umutsuz kalacağız.
ama dünyanın sonuyla uğraşmak niye? her allahın günü birileri için dünyanın sonu oluyor. zaman yükseliyor, yükseliyor ve gözlerinizin seviyesine geldiği zaman boğuluyorsunuz.
yarım bir hayat, hiç olmayan hayattan iyidir.
çoğumuz böyle yaparız: ne olursa olsun, bilmeyi seçeriz ve bu süreçte kendimizi yaralarız. gerekiyorsa, bunun için ellerimizi ateşe sokarız. ter dürtümüz merak değildir. sevgi ya da acı ya da umutsuzluk veya nefret de bizi harekete geçirir. ölmüş olanın peşinden casusluk yaparız azimle: mektuplarını açar, günlüklerini okur, çöplerini karıştırırız. bir ipucu, son bir söz, bir açıklama arayarak, bizi terk etmiş olanlardan. bizi bir çantayla, çoğu kez sandığımızdan daha boş bir çantayla baş başa bırakmış olanlardan.
biz hepimiz röntgenciyiz, hepimiz. geçmişte olan şeylerin, sırf biz keşfettik diye, bize ait olduğunu sanmaya ne hakkımız var? hepimiz mezar soyguncularıyız, başkalarının kilitlediği kapıları bir kez açmayagörelim.
eğer düz yoldan gidemezsen, etrafından dolaş.
ölüleri anlamaktan daha zor bir şey yoktur ama hiçbir şey onları unutmaktan daha tehlikeli değildir.
mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne çıkabilirsiniz. cennet'te hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey; kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.
31.12.2009
uzun lafın kısası
louis althusser: bir sabah, seçiminin tutsağı olarak uyanır insan.
lord acton: güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır.
gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.
iris murdoch: alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.
matsuo basho: anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur; öyleyse kişi yalnızdır.
margaret atwood: her hayat, daha yaşanırken bile bir çöplük gibidir; bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.
narayana: dar kafalı "bu bendendir, bu yabancıdır." diye düşünür. geniş düşünceli olanlar ise tüm dünyayı kendi ailesi olarak görürler.
simone de beauvoir: eğri bir yüzeyde dik bir doğru alınamaz! dürüst olmayan bir toplumda, böyle bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.
sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.
mine söğüt: kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "neden?"
vasili grossman: yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.
nihat behram: bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.
lord acton: güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır.
gandhi: özgürlüğün çoğunlukla cezaevlerinin duvarları arasında, bazen de idam sehpasında aranması gerekir; asla meclislerde, mahkemelerde ya da okullarda değil.
iris murdoch: alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.
matsuo basho: anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur; öyleyse kişi yalnızdır.
margaret atwood: her hayat, daha yaşanırken bile bir çöplük gibidir; bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, bir gün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.
narayana: dar kafalı "bu bendendir, bu yabancıdır." diye düşünür. geniş düşünceli olanlar ise tüm dünyayı kendi ailesi olarak görürler.
simone de beauvoir: eğri bir yüzeyde dik bir doğru alınamaz! dürüst olmayan bir toplumda, böyle bir yaşam sürdürmek olanaksızdır.
sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.
mine söğüt: kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "neden?"
vasili grossman: yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.
nihat behram: bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. işkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.
30.11.2009
uzun lafın kısası
lewis carroll: ah, aşktır, aşk, dünyayı döndüren.
elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.
iris murdoch: dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.
margaret atwood: öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin. yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.
heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.
günter grass: günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimleriyle bir odaya tıkılması olacaktır.
grigory petrov: her millet, layık olduğu idareye ve idarecilere sahip olur.
leopoldo lugones: politika! ulusal felaket budur. bu ülkede gerileme, yoksulluk, haksızlık adına ne varsa, ya ondan kaynaklanır ya da onun tarafından istismar edilir.
vera tulyakova: kadınlar hiçbir şeyi öylesine yapmazlar.
ahmet oktay: hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez. intihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.
hallac-ı mansur: cehennem acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.
manuş romanov: öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti.
elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.
iris murdoch: dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.
margaret atwood: öldürmeye hazır olmadığınız hiçbir şeyi yemeyin. yemeğe hazır olmadığınız hiçbir şeyi öldürmeyin.
heinrich heine: kitapları yaktıkları yerde, sonunda insanları da yakacaklardır.
günter grass: günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimleriyle bir odaya tıkılması olacaktır.
grigory petrov: her millet, layık olduğu idareye ve idarecilere sahip olur.
leopoldo lugones: politika! ulusal felaket budur. bu ülkede gerileme, yoksulluk, haksızlık adına ne varsa, ya ondan kaynaklanır ya da onun tarafından istismar edilir.
vera tulyakova: kadınlar hiçbir şeyi öylesine yapmazlar.
ahmet oktay: hiç kimse yaşamında bir yanlışlık olmadığı sürece intihar etmez. intihar, geride kalanlara işlerin ne kadar kötü gittiğini göstermeyi amaçlar.
hallac-ı mansur: cehennem acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.
manuş romanov: öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti.
31.10.2009
uzun lafın kısası
hildegard knef: hayat bazen yabancı bir kentte geçirilen pazar günlerine benzer. insan kime danışacağını, kime sığınacağını bilemez.
ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.
gaston bachelard: gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!
elias canetti: bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.
georges politzer: bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.
julian barnes: en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.
margaret atwood: insanlar mutlu sonlara neden ağlarsa düğünlerde de aynı nedenle ağlar: aslında gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir şeye umutsuzca inanmak istedikleri için.
howard fast: tanrının verdiği beyni kullanmaya başlar başlamaz günahkar oluyor insan.
immanuel kant: aydınlanma, insanın, kendi eliyle yarattığı reşit olmama halinden kurtulmasıdır.
katherine mansfield: yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.
iris murdoch: din denen şeyi içimizden iyice temizleyip atana kadar, şu içinde yaşadığımız "tanrıların alacakaranlığı" gibisinden hava, bir dolu insanın delirmesine yol açacaktır.
31.07.2009
uzun lafın kısası
jorge semprun: bilgeliğin doruğu, peşlerinden koşarken gözden kaybetmeyecek kadar büyük düşlere sahip olmaktır.
vasili grossman: faşizmin en büyük düşmanı insandır.
chamfort: hiçbir değerli insan yoktur ki kırk yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın.
gandhi: insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır.
liam o'flaherty: yoksullar kuşlara benzer. yavrularına yiyecek toplamak için şafakla birlikte yola düşerler.
jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.
marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.
margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.
louis aragon: insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.
balzac: acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.
lou andreas-salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir; yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.
nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır.
28.02.2008
uzun lafın kısası
terentius: insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.
dave eggers: iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.
a.l. kennedy: insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.
margaret atwood: evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.
paul auster: her şeye hazırlıklı olmazsan hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.
kay redfield jamison: yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.
oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.
j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.
j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.








