31.05.2012

uzun lafın kısası

albert camus: terör, kin dolu yalnızların insan kardeşliğine sundukları saygıdır.

moliere: bol yemekli sofralar birer cinayet sofrasıdır.

carlos fuentes: bir insanın dikkatleri kendisine çekmesinin en iyi yolu, yokluğuna dikkat çekmektir.

diogenes laertios: bayağı insanların tanrılarına inanmamak kutsala saygısızlık değil; tanrıları, bayağı insanların düşünceleriyle nitelemek kutsala saygısızlıktır.

francis bacon: talih bir pazara benzer. insan biraz beklemeyi bilirse, çoğunlukla fiyatlar düşer.

sokrates: ruhunun iyi olup olmadığını anlamak isteyen bir adamda bulunması gereken üç özellik vardır: bilgi, iyi niyet ve açıksözlülük.

lenin: sonunda devlet gücünü artırmamış bir devrim örneği yoktur.

herbert spencer: bütün tartışmalara karşı kanıt olan ve insanı sonsuz cehalette bırakmaktan vazgeçmeyen, tüm bilgilere engel oluşturan bir prensip vardır. bu, araştırmadan önceki yargıdır.

jorge amado: bir filozof için bir hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

pauline melville: gerçek benlik yalnızca ölümde kendini gösterir.

tolstoy: eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

hayat

alfred adler

hayat kötü bir öğretmendir insan için; çünkü hoşgörü nedir bilmez, bizi önceden uyarmaz, bize doğru yolu göstermez, elinin tersiyle geriye iter bizi ve sınıfta bırakır.

hiçbir dönemde insanların bugünkü kadar soyutlanmış bir yaşam sürdüğü görülmemiştir. hepimiz daha çocukluktan başlayarak, yeterince ilişkiler örgüsü içermeyen bir yaşamı üstleniriz.

yaşamın güçlüklerinden geçerek gelen, harcadığı çabayla bataklıktan kendini kurtaran, tüm zorlukları geride bırakıp yüksek bir düzeye ulaşan biri, yaşamın iyi ve kötü yanlarını herkesten iyi bilir. bu konuda kimse su dökemez eline, özellikle doğru yoldan ayrılmamışlar kendisiyle boy ölçüşemez.

yalnızca devingen canlı yaratıklarda ruhsal bir yaşamın varlığı söz konusu olabilir. ruh, devinim özgürlüğüyle alabildiğine sıkı bir ilişki içindedir. belirli bir yere kök salmış yaratıklarda ruhsal bir yaşamdan pek söz açılamaz; zaten ilgili yaratıklar için ruhsal yaşamın gereği de yoktur. belli bir yere kök salmış bir bitkiye duygu ve düşünceler yakıştırmanın korkunçluğunu düşünebiliriz.

hayatın kapısından içeri adım atanlar gelişim sürecini tamamlamış insanlardır.

yaşamda önemli olan haklı ya da haksız sayılmak değil, ilerlemek ve başkalarının ilerlemesine katkıda bulunmaktır. insanın hep kendisine sorması gereken soru, var olan koşulların düzeltilmesine kendisinin nasıl bir katkıda bulunduğudur.

29.05.2012

selda

kemal ateş

bir keresinde çırılçıplak soyunduktan sonra yatağa girmemişti; ayna önündeki geniş tuvalet masasına vücudunun yarısını yüzükoyun yerleştirerek önce aynadaki görüntüsüne bakmış, ardından da pozisyonunun coşkun üzerindeki etkisini anlamak ister gibi arkaya dönmüştü. muzipçe gülerek yaklaşmasını beklemişti. bu kez ballı suların aktığı kaygan yerini değil, farklı bir adresi tarif etmişti. daha önce yalnız kocasıyla yaşadığını söylediği bu deneyimin sözcüklerini de belli ki kocasından öğrenmişti. yuvarlak kalçasının iki yanında derin gamzeler vardı, aynada mı görmüştü ya da biri mi söylemişti ona, kendisi de ayrımındaydı. derin gamzelerinin üstünden direksiyon simidi gibi kavrayıp kendine doğru çekmişti. tarif ettiği adres kuru bir yoldan geçiyordu. selda zorlandıkça kollarını biraz daha açıyor, tuvalet masasına göğüslerini iyice yapıştırıp ağırlık merkezini yayarak, duyduğu acıya, çığlıklarına karşın, coşkun'un devam etmesini, vazgeçmemesini istiyordu. boşandığı adamı vücudundan söküp atmak için sanki yapmak zorundaydılar bunu. kocasından genellikle böyle zamanlarda, sevişirken söz ederdi. fantezilerinin çoğunun ondan bulaştığını bir kez daha anlamıştı o gün.

sahipsizler *

bekir yıldız

ilkin kara bir yel esti günlerce. hafifi önüne kattı, güçsüzü yere yıktı. ardından ince, sonra kalın yolları sildi kar, bir bir. karadağın sivri doruğu düzleşince de, kurtlara yol göründü, meçmenbahir köyüne doğru.

bedrana, dizlerini örten yorganı kaldırdı. tandır ateşini eşeledi. yorgundu ateş.

"ben yatacağım" dedi.

naif, başını kaldırdı. bir süre baktı karısına. konuştuğunda dudakları titredi nedense.

"tandıra ataş bas" dedi. "bu gece, o mesele çözümlenecek."

bedrana korktu. şekeri suya düşmüş gibi, aceleciliğe yöneldi:

"viş" dedi. "ne meselesiymiş? he.. gözünün yağına kurban olduğum, gene indirip kaldırma."

başı öne düştü bedrana'nın. yüzü sarardı. korkudan yüreği pır pır etti.

naif, tandırdan çıktı. sıcağa alışmış ayakları üzerine dikilemedi hemencecik. keçeleşmiş bacaklarını ovaladı. bedrana'nın başı dikilmişti şimdi. kocasını izlerken, bedeni bir pençe korkuyla karılmıştı nedense. ilk gece bile böyle olmamıştı oysa. kocasının yumuşak davranışı umutlandırmıştı belki de onu. "hıı" demişti naif. "zorla olduysa, aceleye gelmesin bu iş. şehir kanunlarını belledik gayri."

naif, odanın kapısını açtı. geceyi, kar ışıklandırmıştı. bir hafta önce jandarmaya saldıkları adamın gittiği yöne doğru baktı. kurtlar uluyordu. dün geceye göre, daha beriye gelmişlerdi.

karın ak rengi kara oldu ansızın. dişlerini sıktı naif. tüm umutlarını yüzüne kapatırcasına, kapıyı çarptı.

eşitlikten bir parça tezek alıp tandıra vardı. yıkılmış ateş yavaş yavaş ayağa kalkıyordu şimdi.

naif, tandıra sokulduğunda, bedrana'nın uykudan arınmış gözleri üzerindeydi. bir süre bakıştılar. yel, odanın duvarlarını kudurgan deniz dalgaları gibi hırpalamamış olsaydı, belki de nefeslerini bile duyacaklardı birbirlerinin.

"gözlerin niye faltaşı gibi ayrıldı?" diye sordu naif ansızın.

bedrana'nın başı, kollarıyla kucakladığı ayakları üzerine düştü. tandırdan sıcak nefesi, yorganın bir tutamına yayıldı.

"senden korkmaya başlamışam" dedi. "gözlerin, benden bir şey alacakmış gibisine."

"he.." dedi naif. "ölmelisen gayri. günler var ki evden dışarı çıkamaz olmuşam. herkesin kulağı bizde. ha patladı, ha patlayacak. saldığımız adam da gelmedi. besbelli yollar kapandı."

"sabah olsun kurban olduğum. bakarsın hızır gibi çıkıp geliverir. hemin de iki candarmaylan."

naif, yüzünü buruşturdu.

"günlerin ardı yitti" dedi. "bu karda, kışta hökümat adamı kıpırdamaz yerinden. belkim de haberci ulaşamamıştır şehre. kurtlar, kuşlar ne güne.."

"suç bende mi ağam? zorla oldu. obada bilmiyen var mı işin esasını.."

naif, kuşağında sokulu olan tabancasını çıkarıp tandırın üzerine koydu. bedrana çıktı tandırdan. odanın bir köşesine gidip sindi.

"korkma ulan" dedi naif, güvenilir bir sesle. "vurmıyacağım seni. söz olsun. kadoların şahin'i değilim ben. onun başına gelenleri unutmamışam. şeherde hak-hukuk var deyilerdi, oğlanı attılar içeri."

bedrana, bir umut ışığı sezinlemişçesine atıldı hemen:

"eyi ya" dedi. "zorla olduğuna göre, ben açığa çıkamam, o alçağı içeri atarlar. daha ne?"

naif bağırdı ansızın:

"hani, nerde hökümat?"

bedrana emekleyerek biraz beri geldi. yalvarıyordu.

"bakarsın geliverir kurban olduğum. gün ışısın hele.."

"allahın günü çok, gözü yassı. hem, atalarım hökümat günü mü saymış? ulan, kadoların şahin'i, hökümat eline düştün de aklımızı çeldin. eski usulün gözüne kurban, eyi ile kötü kardaş mı olurmuş? kötünün canı, şeher kanunlarıylan yola mı gelirmiş?"

sustular bir süre. birbirlerine bakmıyorlardı şimdi. bedrana, boynunu bükmüş, gözleri dalıp dalıp gidiyordu.

naif, kolunun birini uzattı yavaşça. tandırın üzerindeki tabancaya koydu elini. aldı oradan. bedrana tabancalı eli görünce hopladı yerinden.

naif'in aklına yeni bir düşünce düştü o sıra. tabancayı tekrar koydu yerine. yüzü bir yumuşadı, bir iyilikten yana oldu ki, bedrana, tuttuğu nefesini, rahatlayıp boşaltıverdi.

odanın tavanına baktı naif. tavana, önce kavak ağacından kesilmiş mertekler sıralanmış, sonra hasır ve toprakla örtülmüştü. merteklerin birinde, kalınca bir halka vardı. naif'in gözleri bu halkaya takıldı uzunca bir süre.

bedrana da halkayı gördü. o, biliyordu bu halkayı zaten. karnında birkaç ay önce oluşan çocuğu için, gönlünün bir yerini ayırmıştı ona.

naif, pamuktan yumuşak bir sesle bedrana'ya sordu:

"ister misen" dedi. "bu işten, burnumuz kanamadan kurtulak?"

bedrana, kocasına bir daha yanaştı.

"bu da sorulur mu ağaların paşası" dedi. "gözüne kurban olduğum di, kansız çıkış yolunu söyle yiğidim."

naif, gözünün birini kıstı. bir süre düşündü.

"bak, avrat" dedi. "ben iğnenin deliğinden hindistan'ı görmüşem. yaşım yiğit emme, aklım şahtır. hemin hökümata, hemin de obaya, öyle bir oyun oynayacağam ki, şaşarsan. heyyof, demelisen, aklına, cümle alem kurban olsun demelisen."

"off.. zemzemlerin kameri de çatlasın işte.. eee?"

"asılacaksan."

dışarıda yağan kar, sanki bedrana'nın yüreğine yağdı ansızın.

"bu da ölmek" dedi. "sevinmek niye?"

naif, başını iki yana salladı umut verircesine:

"yalandan kız" dedi. "yalandan asacaksan sen seni."

"sözünün önü, ardından gür gele kurbanım, demek yalandan sallanacağam."

"he.. bize göz ışığı vermediler gevvatlar. ömrümüz, kapaksız tencerede pişmiş tuzsuz aş gibi tatsızdır avradım. kadın dar bir pabuçtur, sıkınca atamazsın, vurmak düşer er kısmına. seni, ben bağışlasam baban, kardaşın sırada. bakalım onlar bağışlar mı? günlerden beri, şu bir göz dama tepilip kaldık. oba kan ister benden."

bedrana, can kulağıyla dinliyordu kocasını. o susunca nefeslendi. ama gözlerini çevirmedi hiçbir yana. naif yeni bir şeyler düşündü bir süre daha. sonra, tabancasını tandırın üzerinden alıp kuşağına yerleştirdi.

"bak bedraney" dedi. "obamızda, şehre benziyen heç bir şeyimiz yoktur. kara dağlar yol vermez ki, ne gelinsin, ne gidilsin. okur yazarımız yok ki, hökümat kapısından içeri alsınlar. obanın sesi, soluğu ancak, birisi öldüğünde duyulur. kadoların şahin'ine ne demiş yeşil yakalı adam: yeni kanunda öldürmek kalktı demiş. gönüldür, sever de sevmez de. karın, mademki başkasıyla yatmış, heç sesini çıkarmıyacaktın, karın dostuyla bir olunca gelip haber verecektin. biz de gidip basardık onları, olur biter. ne biçim yeşil yakalı vatandaştır o, dağları hesap etmemiş, candarma gelinceye dek, günler, haftalar, aylar geçer, heç bilememiş. bunlar ne demeye getirmişler işi bedraney, anlamışam ben?"

naif sustu. yerinden kalktı. çengelin takılı olduğu merteğin altına gelip durdu.

"kalın urganımız var mı?" diye sordu.

bedrana da kalktı. kocasının yanına ulaşamadan bir titreme sardı bedenini. yalandan da olsa asılmaktan korkmuştu.

"var" dedi, lif lif olmuş bir sesle. "eşeğimize geçen güz almıştın ya bolcana."

"getir" dedi naif. "endeze düzmenin gereği yok gayri. vakit epeyce oldu. yarına hazırlanmalı. küçük kuşlukta asacaksan sen seni. yalandan. şimdi bir sefer sınıyalım hele."

bedrana, ansızın kocasının bacaklarına kapandı. ağlıyordu.

"yalandan da olsa korkmuşam" dedi. "başka bir mümkünü yok mudur? biliysen ki, zorla yapmıştır gevvat. benim hiçbir suçum yok. yedi cihan bunu böyle bilsin."

naif, bacaklarına sarılı kolları çözdü.

"biliyem" dedi. "zorla olmuştur. yoksa o saat kurşunlardım seni. emme haberin olsun, zorla morla baban, kardeşin gene de razı değil yaşamana. birkaç gün önce haber salmışlar. oba homurdanmadaymış. ilk sıra bende olmasa, çoktan ölmüştün. ve de kadoların şahin'i hökümat kanunlarının hışmına uğramasaydı, şimdiye dek ben de seni öldürmüş olacaktım, bal gibi. yeşil yakalı adam, sizin usuller tarihe karıştı demiş. kadoların şahin, kanunlardan hiç haberimiz olmadı, obamızda okuryazar yoktur. yoktur emme bir aracıyla gelip obada tellal bile dolaştırmadınız, yeşil yakalı ağam, demiş."

bedrana sabırsızlandı. yargıcın tutumunda, bir umut ışığı aradı.

"yeşil yakalı ağa, nasıl cevaplamış?" diye sordu.

"'bilmemek özür değil' demiş."

"sonra, ağama kurban?"

"babası hesapladı, ihtiyarlayınca salıvereceklermiş garibi."

"eee?"

"ne esi?"

"heç.. yani.. günah değil mi diyem bana, sana, kardaşıma, babama.. eyisi mi yalandan as beni. yere girsin şeher. kanunları bize göre değilmiş. as emme, yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

naif, sözcükleri dışarıya vermedi. uzunca bir süre aklında tuttu.

kurtlar pek yakındaydı şimdi. kapı açılsa, ulumalarıyla birlikte içeriye girivereceklerdi sanki. ve soğuğa güç yetiremiyen tandır, ihtiyarlamaya yüz tutmuş gecenin içinde naif'in ve bedrana'nın gönlünden çoktan silinmişti.

bedrana, bakışlarını kocasının dudaklarından silmeden bir kez daha sordu.

"yalandan olunca, elimize ne geçecek yiğidim?"

"bak bedraney" dedi. "bu çifte bir oyundur. hem yeşil yakalı adamı yaldatacağam hem de aşiretimizin üzerine çöken kara belayı silip süpürecağam. nasıl mı? küçük kuşlukta, sen kendini asmış gibi yapacağsan. ben koşup gelecağam. ve de seni kucaklayıp aşağıya alacağam. sen zaten, yalandan boynuna geçirmiş olacağsan urganı. yerde, usul usul kıpırdayıp sözde yeniden dirileceksen. bunu gören, duyan obalı, yiğit kadınmış, kendini astı emme, hüda rıza göstermedi diyecek. sonunda, atalarımızın koyduğu ölüm fermanı da kendiliğinden bozulacak. yeşil yakalı adama gelince.."

naif sustu. bedrana sabırsızdı ama.

"eee" dedi. "ya yeşil yakalı ağa?"

"onu da anlatıram. sen urganı getir. bir sefer sınıyalım hele."

bedrana duruyordu. nedense çözülmek istemiyordu yerinden. naif, omzuna dokundu yumuşacık.

"yalancak ölmeye bile nazlanisan" dedi. "deveden düşmüşsen, hop hopu arama. alt tarafı yalandan bedraney. di, nazlanma ha.."

"karayazım" dedi bedrana, duyulur duyulmaz bir sesle. sonra gidip urganı getirdi.

naif, her şeyi daha önce planlamış gibi, kaşla göz arası, halkanın alt hizasına ne kadar minder varsa yığdı.

"hadi, bedraney" dedi. "kancaya geçir. önce urganın bir ucunu boynuya göre halkala emme."

bedrana'nın ellerine bir titreme doldu. yüreği parpazlandı. o, bunun bir oyun olduğunu bildiği halde, bedeninin böylesine, süt gibi kesilmesine şaştı kaldı.

"can şirinmiş" dedi. "yalandan da olsa korkmuşam. düğümü sen at. çangala sen geçir."

"olmaz" dedi naif bilmişçesine. "her bir şeyi kendi elinlen ve de gönülden yapmalısan. oyunumuzun hüneri burda."

bedrana, urganı bir ucundan halkaladı güçlükle. sonra başını çengele doğru dikti. bu sıra naif, karısının taze bedeninin orta yerine kollarını dolayıp minderlerin üzerine hoplattı onu. bedrana, gönülsüz kalkan sağ kolunu uzatıp urganın bir ucunu halkaya geçirdi. sonra, yere inmek istedi.

"olmaz" dedi naif. "daha işin bitmedi. urgana düğüm vurmalısan."

naif, bacaklarından kavrayıp yukarıya verdi onu. bedrana bunu da başarmıştı. şimdi odanın ortasına yakın bir yerde, urgan sallanıyordu.

"iyi" dedi bedrana yumuşak bir sesle. "sabah olsun, takaram boynuma. yalandan olduktan sonra.."

naif, engel oldu karısına. şimdi titreme sırası ona sıçramıştı nedense. ama bedrana sezmedi kocasındaki bu değişikliği.

"sabah olanda asılacaktım, hani ya?" dedi bedrana, tekrardan. 

naif, sözcükleri tez tez sıraladı.

"doğru söylisen bedraney" dedi. "doğru söyliysen emme, bir sefer sınıyalım. oyunumuzu pekiştirmek gerek ceylan gözlüm."

gerçekten celanın sürmeli gözlerine benziyordu bu gözler. ve ömrünün yarısına bile bakamamıştı bu kara-ak ışıklar henüz.

bedrana, halkayı çenesinin altına getirdi.

"böyle mi olacaktı ağam?" dedi.

"biraz daha kaydır" dedi naif, çapaklı bir sesle. "boynuna iyice yapışsın. ha şöyle.."

bedrana, halkayı boynuna iyice yerleştirdi. kara gözleri aşağıya dönmüştü. naif'in bakışlarıyla buluştular.

bu sıra kurtlar, ulumalarını uzaklara taşıyorlardı küçücük adımlarıyla. naif de gün, horozların ağzına düşmeden, uzun bir süreden beri kurduğu ve bu gece oluşturduğu işini bitirmek istedi. karısının ayakları altındaki yastıklara bir tekme attı. ardından, bedrana'nın çırpınışlarına dayanamayıp gaz lambasını söndürdü.

* alıntılanan bu öykü kitapta "bedrana" adıyla yer almaktadır.

27.05.2012

zamansız gül

nur bulum


yüreğim
yorgun
bir yıkıntının yüzyıllık
çaresizliğinde

bembeyaz bir kuğudan
süzülen kan kadar belirgin
duruyor
umudu aşındıran sızı

sakın gelme yanıma
zamansız bir güz mevsimi
yaşanan şimdi burada

yalnız

claude levi-strauss

"bir insan topluluğunu yıkıp geçebilen ve doğasını bütünüyle gerçekleştirmesini engelleyen tek bela ve tek sakatlık, yalnız kalmaktır."

insanlar artık birbirleriyle alışverişleri aracılığıyla kimlik edinememektedir. belki ekonomik yararcılığın hesabına uygundur bu; fakat emek ve yaşam, dağılım ve tüketim biçimi ekonomisinin barındırdığı ve taşıdığı simgesel için, özellikle de kimliklendirme işlevi için aynı durum söz konusu değildir. bunun içindir ki kimlik ihtiyacının bütün ağırlığı, ulusal, etnik, dinsel zeminlere, kısacası alışveriş içine girmeyen her şeye yönelmektedir.

barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan insandır.

fransız astronom pierre-simon laplace, kendisine sistemi içinde tanrı'ya nasıl bir yer verdiğini soran napolyon'a şu yanıtı vermiştir: "bu varsayıma ihtiyaç duymuyorum."

25.05.2012

pazartesi

sait faik abasıyanık

bir pazartesi günüydü. günler, şu garip günler! uykumuzun içinde saatleri başlayan günler! uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün, kaldı mı üçte ikisi.. yap bakalım hesabını! hey gidi pazartesi hey! kaldı 16 saatin. 1 saat kavgaya say, 1 saat konuşmaya, 2 saat yürümeye, yarım saat düşünmeye koy, yemeye içmeye de 1 saat, yarım saat el yıkama, aptes bozmaya, yarım saat olduğun yerde kestirmeye, çeyrek saat bilet almaya, tünele, tramvaya, vapura binmeye.. say sayabildiğin kadar. koy bu 10 saatin içine boşlukları doldur bakalım. sevişmeye koyabiliyor musun 10 dakika?

kimine dar, kimine bolsun pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş gibi de onun bir de yarını, ertesi günü var.

yine çarşamba, yine perşembe, işte cuma! cumartesi.. hele bu ertesiler yok mu ertesiler? bu ertesiler, o kendilerini bir şey sanan insanlara benzerler. sanki devam ediyorlar. sanki bir bayramı, bir oh deyişi, bir sevişmeyi, bir sulhu, bir özgürlüğü, bir oyunu, bir aşkı, bir kardeşliği, bir dudak dudağa, bir anlaşmayı devam ettiriyorlar; yalancılar! pazartesi! yürü geç git! lalettayin bir mart gününün lalettayin bir pazartesisi! gideceksen git! pencereye üç beş damla insanın içini ürperten buz gibi su, mangallı odanın bir isim yazdığım, bir şekil çizdiğim camına buğudan başka güzel ne getirdin?

sabahattin ali

nazım hikmet

yıl 1929 veya 1930. musahhih ve teknik sekreter olarak aylık dergilerden birinde çalışıyordum. "resimli ay" adını taşıyan bu dergi, o zamanlar türkiye'nin demokrat vatansever aydınlarını etrafına toplamıştı.

bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin sabahattin ali olduğunu söyledi. hikayelerinden birini bıraktı, çıktı. bu hikaye, orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. hikaye basıldı.

sabahattin ali'yle tanışmamız böyle başladı. haftada iki üç defa idarehaneye geliyordu. o zamanlar sadece edebi münakaşalar şeklinde ortaya konabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk.

sabahattin ali, çok kısa zamanda dergide faal bir rol oynamaya başladı. sovyetler birliği'ne karşı derin bir sevgi besliyordu. sovyetler birliği hakkında hakikati aksettiren birçok türkçe ve almanca kitap okuyor, marksist leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. bu devrede tolstoy, çehov, gorki ve şolohov'un eserlerini okudu.

kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapse düştüm. daha sonra, sabahattin ali'nin konya'da öğretmenlik yaptığını, mustafa kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkum edilerek sinop hapishanesi'ne gönderildiğini öğrendim. o zamanlar, sinop hapishanesi'nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. sabahattin ali, sosyalistlerle yakın dostluk kurmuş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran olmuştu.

bu devreden sonra genç yazarın yaratıcılığında yeni bir merhale başladı. sabahattin ali, hapishanede yatan fakir köylülerle ve onların hayatıyla yakından tanıştı.

artık realizm temayüllerinin gittikçe daha açık hissedildiği hapishane hikayeleri yazmaya başladı. hapiste şiirler yazdı. halk türkülerinin tesiri görülen bu şiirlerin birçoğu, türkiye'nin alelade emekçileri tarafından sevildi.

sabahattin ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, resimli ay dergisinin siyasi çehresi büsbütün değişmişti. sabahattin ali ile onların evinde veya bizde görüştük. kuyucaklı yusuf ve içimizdeki şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.

sabahattin ali, içimizdeki şeytan adlı romanında, türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. bu kitabın ortaya çıkması büyük gürültülere sebep oldu. faşist basını onun üzerine atıldı.

ikinci dünya savaşı biter bitmez, sabahattin ali, "marko paşa" gazetesini çıkarmaya başladı. bu bir siyasi mizah gazetesiydi. türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. marko paşa emperyalizm aleyhinde yazıyor, türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. böyle büyük bir tiraj türkiye'de henüz görülmemişti.

hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında çıkmaya devam etti.

sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. o zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler "marko paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. irtica için, gazeteyi durdurmanın tek çaresi vardı: herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani sabahattin ali'yi öldürmek! öyle de yaptılar. türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, sabahattin ali'yi bir ormanda öldürdü.

24.05.2012

mektup

sait faik abasıyanık


vapurun dümen yerinde çaldığım ıslık
yağmurlu güvertedeki ürküm
sana yaklaşmaya vesiledir
yoksa canım, seni unutmak için değil
senden sonra ancak anlaşılır
insanoğluna öğretilen yalanlar
senden sonra anlaşılır ancak
boşluğu her şeyin
seninle beraberdir dolu kadehler
şaraplar seninle aziz
cigaralar seninle tüter
ocaklar seninle yanar
yemekler seninle yenir

senden bahis açılmadıkça susmak isterim
senden bahis açmaya vesiledir
kınalıada, vapur, deniz, yunus
şimdiye kadar neden gökyüzü değildi
niye böyle oldu
neden kitapları severdim
bu şehirde ikimiz birden nefes alıyoruz
yoksa neye yarardı bu garip şehir
burada senin doğduğun bana malumdur
yoksa sever miydim minareleri
süleymaniye'yi
sen, gavur olduğun halde

23.05.2012

savaş

louis-ferdinand celine

sizlere sesleniyorum, insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, haraca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum; bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir. bu kesin bir işarettir. asla şaşmaz. bu iş şefkatle başlar.

alttakiler ancak, iyi dinleyin, kodamanların aşağılamalarında huzur bulabilirler; çünkü onlar halkı sadece çıkar gereği ya da sadistlikleri tuttuğunda düşünürler.

aslında zavallı halka masal anlatmaya ilk başlayanlar filozoflar oldu. oysa halk eskiden dinden başka bir şey bilmezdi. halkı eğitmeye başladıklarını ilan ettiler. ah ah! ne de çok gerçek vardı açığa çıkarılması gereken! hem de ne gerçekler! yorulmak nedir bilmeyen! parıl parıl parıldayan! hepimizin gözlerini kamaştırıyorlardı! "hah, işte bu!" demeye başladı zavallı halk, işte bu! tam da bu! hepimiz bunun uğruna ölelim! halkın tek istediği budur zaten, ölmek! öyledir işte. "yaşasın diderot!" diye böğürdüler, sonra da "yaşa voltaire!" filozof dediğin böyle olur! sonra da yaşasın zaferleri pek de iyi örgütleyen lazare carnot! ve yaşasın herkes! işte, hiç olmazsa zavallı halkı cehalet ve putperestlik içinde gebermeye mahkum etmeyen adam gibi adamlar! onlar ona özgürlüğün yolunu gösteriyorlar! onu kurtarıyorlar! hem de işi uzatmadan!

önce herkes gazete okumayı öğrensin! selamet oradadır! haydi, tanrı aşkına! acele edin! okuma yazma bilmeyen kimse kalmasın! öylesini istemeyiz! ihtiyacımız olan tek şey asker yurttaşlardır! oy veren cinsten! okuyan! ve savaşan! ve uygun adım yürüyen! ve de öpücük yollayan!

zavallı halk işte böyle gaza getirilerek kısa sürede yeterli olgunluğa erişti. eh, oldu olacak kurtulmuş olmanın coşkusu da bir işe yarasın, değil mi? danton'un çenebazlığı boşuna değildi herhalde. ne derece sıkı olduğu hala kulaklarımızda çınlayışından belli bir iki nutuk sallayarak zavallı halkı kaşla göz arasında harekete geçiriverdi! işte ilk kez böyle yola çıktı, kurtulmuşların ilk kendinden geçmiş taburları! dumouriez [charles françois de perrier] denen adamın flandres'ta delik deşik olmaya götürdüğü ilk oy verici ve bayrak aşığı salaklar! dumouriez'in kendisine gelince, daha önce emsali hiç görülmemiş bu idealist oyuna çok geç katıldığı için, sonuçta tercihini paradan yana yaptı, safları terk etmeyi yeğledi. o bizim son paralı askerimizdi. bedava asker, işte asıl yenilik buydu. o kadar yeniydi ki, koca goethe bile, ne kadar goethe olursa olsun, valmy'ye geldiğinde bunları görünce ağzı açık kaldı. eşi benzeri görülmemiş bir vatan kurmacasının savunulması adına prusya kralı tarafından gönüllü olarak kendini delik deşik ettirmeye gelen bu çulsuz ve tutkulu birlikleri görünce, goethe daha öğrenmesi gereken çok şey olduğu hissine kapıldı. "bugünden itibaren" diye haykırdı, dehasının alışkanlıklarına uygun muhteşem bir edayla, "yeni bir çağ başlıyor!" hadi canım sen de!

ardından, bu sistem çok iyi işlediği için, seri halinde kahramanlar üretilmeye başlandı, üstelik, sistem mükemmelleştirildikçe giderek daha da ucuza mal oluyorlardı. herkes halinden pek memnundu. bismarck, iki napolyon, maurice barres, hatta süvari elsa. kısa sürede, reform hareketi tarafından çoktan havası söndürülmüş pörsümüş bir bulut niteliğine bürünüp uzun süredir ruhbanların kumparasına indirgenmiş olan semavi dinin yerini bayrak aşığı din aldı.

eskiden fanatik moda, "yaşasın isa! yakalım şu münafıkları!" diye bağırmaktı; ancak yine de azdı sayısı münafıkların ve yalnızca gönüllülerden oluşuyorlardı. oysa artık vardığımız noktada, "kurşuna dizelim lifsiz teke sakallarını! susuz limonları! masum okurları! sağcılara karşı milyonlar omuz omuza!" çığlıkları insanların azman güruhlar halinde kendilerini bu işe adamalarına yol açabiliyor. yakalayın o kimseyi öldürmek istemeyen, kimseyle hesaplaşmak istemeyen insanları, leş kokulu barışçıları, kazığa oturtun! eşek cennetine gönderin onları, her biri birbirinden daha kesin on üç değişik biçimde! onlara adam gibi davranmak neymiş diye öğretmek için önce bağırsaklarını deşip atın bedenlerinden, sonra gözlerini oyun, onları vıcık vıcık pislik yaşamlarının geri kalan yıllarından mahrum bırakın! topunu, topunu gebertin, kağıttan şablon çıkarır gibi kesip biçin, kanlarını akıtın, asitte yakın; böylece de vatan daha çok sevilsin, daha mutlu, daha sevecen olsun!

ve eğer bunların arasından bu yüce şeyleri anlamamakta direnen adiler çıkarsa da derhal gidip kendilerini ötekilerin yanına gömsünler; ama tam da aynı yere değil aslında, mezarın en ücra köşesine, ülküsüz korkaklar şeklinde aşağılık bir ibare taşıyan bir mezar taşı yazısının altına giriversinler; çünkü bu kepazeler, belediye tarafından ihaleye çağrılıp doğru dürüst ölüler için mezarlığın anayolunda dikilmiş özel anıtın gölgesinden faydalanma şerefine nail olma hakkını yitirmişlerdir; onlar aynı zamanda, önümüzdeki pazar günü yine valiye çiş yapmaya gelip öğle yemeğinden sonra da mezar başında nutuk atacak olan bakan'ın sesinin en ufak yankısını bile işitme ayrıcalığına sahip olma hakkını yitirmişlerdir.

22.05.2012

bedel

murathan mungan

bir sinema yıldızı fiziğine sahip olanlar, entelektüel alanlarda varlık göstermeye çalıştıklarında, cezalandırılmaya hazır olmalıdırlar.

anne, bütün kötülüklerin anasıdır.

böyle doktorlar vardır: revir gezerken hastalarına "bugün nasılız bakalım?" diye sorarlar. neden biz? neden birinci çoğul şahıs? hasta olan benim, doktor olan sensin. niye ikimiz birden hasta ya da iyi oluyoruz ki? bu sahte hayat bağları niye?

adını yaşamak koymuşuz ya, kulak asma. bizimkisi ayak sürümek dünya toprağında.

belki de bazı soruların yanıtı yoktur ve ağırlıklarını yalnızca soru olmalarından alırlar.

dinlemeyi öğrenmezsen hiçbir şey öğrenemezsin.

unutmayın, hayat derslerinin çoğu boş geçer. günler her şeyi solgunlaştırır. acılar diner, anı olurlar bir gün.

insanların büyük çoğunluğu kendindeki kötülüğe kördür.

her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. bu bedel çoğu kez yalnızlıktır.

herkesin namusu yakalanana kadardır.

eskiden insanlar banka soymak için yüzlerine bir mendil takar, ellerine bir silah alır, banka kapısına dayanırlardı; şimdi banka soymak için banka kurmak yetiyor.

sabırsız yürek

stefan zweig

insanın, kendini kandırma güdüsü sayesinde, aslında çok iyi bildiği tehlikelerle onları yok sayarak başa çıkmaya çalışması, doğruluğu kanıtlanmış bir gerçektir.

görev duygusundan dolayı kahraman olmaktansa kişisel sorumluluk nedeniyle asker kaçağı olmak çok daha iyi aslında!

iki tür acıma duygusu vardır. birincisi, duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur. diğeri, tek gerçek acıma duygusu ise duygusal olmayan; ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen, sabırla, gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur. insan yalnızca sonuna kadar dayanabildiği, en acı ve en zor sona kadar sabredebildiği zaman karşısındakine yardımcı olabilir. yalnızca kendini feda ettiği zaman, ancak o zaman!

eğer bir şeyi yapmakta tereddütleriniz varsa, kaçamak yollar her zaman daha çekici gelir.

kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu.

sağlıklı biriyle sağlam birinin, özgür biriyle bir mahkumun ilişkilerinin uzun vadede rayında gitmesi olanaksızdı. şanssızlık insanı alıngan, sürekli acı adaletsiz kılar.

gençliğin anlamı her öğrenilenden coşku duyup yeni keşiflere doyamamasıdır.

gerçek bir beraberliğin bir elektrik şalteri gibi istenildiğinde açılıp kapanamayacağını, başka birinin kaderinde rol oynamanın kendi özgürlüğünden de fedakarlık etmek anlamına geldiğini anlamaya başlıyordum.

hiç beklenmedik bir anda bir görev üstlenmek ve bu görevi kendi inisiyatifiyle ve kendi gücüyle çözmek kadar, gençbir insanın kendine güvenini artıran ve karakterinin biçimlenmesini sağlayan bir başka şey daha yoktur.

dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

insanoğlunun kıskançlık duygularını tutuşturmakta hiçbir şey, kendi aralarından birinin başına devlet kuşu konarak sınıf atlaması kadar etkili olamaz. dünyanın en zengin prensinden hiçbir şey esirgenmezken, kendileriyle beraber aynı zincirin halkalarından birini oluşturan kader yoldaşlarının bu zinciri kırarak özgür olması katlanılmaz bir durumdur.

bu genelde böyledir, kişi birine haksızlık ettiği zaman, zarar uğrayanın da basit, bir noktada da olsa yanlış yaptığını veya haksız davrandığını saptamaya ya da bu şekilde kendini kandırmaya uğraşır ve bundan gizemli bir hoşnutluk duyar. aldatılanın küçük de olsa bir suçu olduğunu belirlemek bir anlamda vicdanı rahatlatır.

bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

kişinin acının pençesinde nasıl kıvrandığını yaptığı saçmalıklar sanırım en güzel şekilde belirtir.

nietzsche: iyileşmeyecek hastanın doktoru olmaz.

üniversiteye devam ettiğim yıllarda bizlere özellikle "iyileşmez" olarak öğretien frengi hastalığının da sonradan çaresi bulundu; tabi nietzsche, schumann, schubert ve daha adını sayamadığım sayısız kurbandan sonra.

yapılan her işlem, ister limon yiyin, ister süt için; ister soğuk suya girin, ister sıcak banyo alın, organizmada belirli bir değişime yol açarak hastaya bir canlılık kazandırır ki bu, her zaman iyimser olan hastalar tarafından genellikle iyileşme olarak nitelendirilir.

tıbbın etikle hiç alakası yok; her hastalık kendi başına bir anarşik eylem, doğaya bir başkaldırış; bundan dolayı onu yenmek için elden gelen her şeyin, ama her şeyin yapılması gerekiyor.

şiddetli duygusal çalkantıların ardından insanın uykusu da derin ve deliksiz oluyordu.

mutluluk duygusunun da tüm uyarıcılar gibi uyuşturucu bir yanı vardır. anı derinlemesine yaşamak genellikle geçmişi bir an için de olsa unutturur.

yoksul, basit insanlar nedense zenginlerin de başlarına büyük felaketlerin gelebildiğini, onların da mutsuz olabildiklerini görüne altüst olurlar.

düğün törenleri genç kızları her zaman duygulandırmıştır; çünkü böylesi anlarda kadınların ruhunda gizemli bir ortaklık duygusu hakim olur.

hastalara yakınlarının diğer normal insanlardan çok farklı bir sözlükleri olduğunu, onlar için "belki" sözcüğünün "kesinlikle" anlamına geleceğini, bundan dolayı da onlara umudun ancak ufak parçalar halinde sunulabileceğini, aksi takdirde iyimserliklerinde aşırıya kaçacaklarını ve delice şeyler yapmaya başlayacaklarını bilemezdiniz ki.

acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır; ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman, öldürücü bir zehir olabilir. ilk birkaç iğnede hasta kendini rahatlamış hisseder, artık ağrılarını hissetmemektedir. ancak ne yazık ki organizmanın, hem bedenin hem de ruhun inanılmaz bir alışma yeteneği vardır, sinirlerin hep daha fazla morfine ihtiyaç duyması gibi, duygular da hep daha çok acımaya ihtiyaç duyar, ta ki siz bunu karşılayamayıncaya kadar. sonunda öyle bir nokta gelir ki, kendinizi "hayır" demeye ve artık onunla ilgilenmemeye zorunlu hissedersiniz ve işte o anda, ta başında ona yardımcı olmasaydınız duyacağı nefretin o andan belki de daha az olacağını fark edersiniz.

acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur, aksi takdirde ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler. eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni altüst olurdu.

bizim dünyamızda önemli olan, neyi ne niyetle yaptığınız değil, yaptıklarınızın doğuracağı sonuçlardır.

korkunç bir biçimde iyileşmesi olanaksız denilmiş bir hastaya umudun zerresini gösterirseniz, ne yazık ki bundan bir kiriş, kirişten de bir ev inşa eder.

bu gibi hayal şatoları hastalar için çok sağlıksızdır; doktor olarak benim görevim, yanlış umutlar iyice yerleşmeden bu hayal şatolarını yerle bir etmektir.

bir doktor olarak ben, olayın başından çok seyrini ve sonucunu düşünmekle sorumluyum. bu tür delicesine bir umudun ardından gelecek çöküşü de hesaba katmak zorundayım. üstelik bu çöküş kaçınılmaz, evet kesinlikle kaçınılmaz! bir doktor olarak satranç oyuncusu, sabır oyuncusu olarak kalabilirim; ama yıkıcı olamam, özellikle de bedelini karşımdaki ödemek zorunda kalacaksa..

olacağı geciktirmenin hiçbir yararı yok.

yolun ortasında yığılmış, felçli bir ihtiyarla karşılaşan delikanlının masalı. masaldaki felçli ihtiyar, genç adama yürüyemediğini, çok zavallı durumda olduğunu söyleyerek yardım dileniyor, delikanlının onu sırtına alarak şehre kadar taşıması için yalvarıyordu. genç adamsa ona acıyarak eğilip adamı sırtına alıyordu. niçin acıyorsun, aptal, acımana ne gerek var? ancak bu yardım dilenen, zavallı görünümlü ihtiyar aslında kötü yürekli bir cin, bir büyücüydü. delikanlının sırtına yerleşince kıllı, çıplak bacaklarını sıkıca boynuna dolamıştı. artık yardımsever delikanlının onu silkeleyerek ondan kurtulması olanaksızdı. böylece artık ihtiyar büyücü onu kamçılayarak, azarlayarak yardımsever kurtarıcısına eziyet ediyor, onu dur durak bilmeden acımasızca her istediği yere götürmeye zorluyordu. genç adam ne yaptıysa ondan kurtulamıyor; artık kendi istediği hiçbir şeyi yapamıyordu. bir binek hayvanı, zavallı gördüğü adamın esiri olmuştu. dizleri dayanamayacak kadar ağrısa da, dudakları susuzluktan kurusa da, vücudu onu taşıyamayacak kadar bitkinleşse de o artık merhametinin cezasını çekmeye, bu kötü, hain, kurnaz ve yaşlı adamı kurtulması olanaksız bir kader gibi sonsuza dek sırtında taşımaya zorunluydu.

yaşamında ilk kez, yeryüzündeki en büyük kötülüklerin kaynağının vahşet ve kötü niyet değil, kişilerin yenemedikleri zayıflıkları olduğunu anlıyordum.

ancak şimdi, yazar ve şairlerin çoğunlukla dile getirmekten kaçındıkları gerçeği, çirkinlerin, sakatların, toplum dışına itilmişlerin, evde kalmışların, ihtiyarlayıp çökmüşlerin, sokağa atılmışların mutlu ve sağlıklı insanlardan çok daha tutkulu, çok daha tehlikeli bir ihtirasla bağlanacaklarını ve arzu duyabileceklerini anlıyordum. onların sevdası takıntılı, karanlık ve karaydı; yeryüzündeki hiçbir tutku, yalnızca sevmek ve sevilmekle yeryüzündeki varlıklarına bir anlam kazandırmaya çalışan tanrı'nın bu mutsuz, çaresiz üvey evlatlarınınki kadar ihtiraslı ve umutsuz olamazdı.

karşılıksız bir aşka tutulan biri bu tutkusunu biraz olsun kısıtlama olanağına sahiptir; çünkü o, bu yoksunluğun yalnızca kölesi, kulu değil, aynı zamanda da yaratıcısıdır. aşık olan bu tutkusuna karşılık almayı başaramıyorsa bu, hiç değilse onun kendi suçudur. ama karşılıksız olarak sevilen kişi, ölçüsünü ve sınırlarını kendisinin belirleyemediği bu tutkuya gem vurmakta çaresizdir. bir başkası tarafından sevilen herkes o kişinin karşısında çaresiz kalır.

niçin en aptallar genellikle en iyi niyetli kişiler oluyordu acaba?

hızın insan ruhunda da bedeninde de uyuşturucu, huzur verici bir etkisi vardır.

tüm davranışlarımızda kendini beğenmenin hiç de küçümsenemeyecek bir rolü vardır. özellikle de zayıf kişilikler dışarıya karşı kendilerini güçlü, cesur ve kararlı gösterecek şekilde davranmak çabasındadırlar.

genel kabul gören dar çerçevenin dışında kalan bir şeyin yapılması insanları meraklandırır ve kızdırır.

kişinin boş, anlamsız bir yaşam sürmediğini, bir insan ya da bir amaç uğruna yaşadığını bilmesi çok önemli. eğer yaptığınızla başka birinin yaşamını kolaylaştırıyorsanız hiç çekinmeden en ağır yüklerin bile altına girmeye değer.

kaderin yaraladığı bir insan ne olursa olsun hep yaralı kalıyor.

kişi her şeyden kaçabilir, yalnızca kendinden asla!

insanı yalnızca ölçemediği, eliyle tutup anlayamadığı şeyler korkutuyordu; buna karşılık sınırlarını belirleyebildiğin, kesinlikle saptayabildiğin şeylerle baş etmek ise bir deney, gücün ölçebileceği bir sınavdı.

bedensel başarı genellikle ruhsal rahatlamaya da temel olur.

öylesine alaycı ve kendine güvenen bir hali vardı ki bu ancak kötü, tehlikeli bir şey yapmayı planlayan, buna kararlı insanlarda görülürdü.

bir şeyi saklayan ya da saklamak zorunda kalan kişinin gözlerinin doğal, özgür ve samimi bakması olanaksızdır.

başka birini mutlu ediyorsa yalan bile gerçeklerden daha önemli ve değerli olabiliyordu.

insan kendini satıyorsa hiç değilse pahalıya satmalı.

yaşamım boyunca hiçbir konuyu kendi ölümüm kadar soğukkanlı, sağlıklı, net ve düzgün şekilde planlamadığımı yeniden belirtmek isterim. her şey bir sicil kaydı kadar net bir biçimde düzenlenmişti.

ancak tüm intihar edecekler her nedense bu türden anlamsız saçmalıklar yapıyorlardı. kadavra haline gelmeden on dakika önce bile yakışıklı ve kusursuz görünme hevesine kapılıp kafasına bir kurşun sıkmadan, yaşamdan temiz ve düzenli ayrılmak için, özellikle sinekkaydı tıraş olur ya da temiz çamaşırlar giyerlerdi.

püriten: ingiltere'de koyu protestan olan kişilere verilen ad.

zaten kişi her zaman en ağır küfürlere bile, komşusunun başına da aynı şey geliyorsa daha rahat katlanmaya hazır değil midir? adalet, gizemli bir biçimde gücü ve şiddeti telafi eder.

kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur.

iyileşmiş bir hasta rahatlığıyla oradan ayrıldım. yaşamın darbesini yemiş, sakat bir insana yaşamının kalanını sonsuza kadar adamış olmayı ilk kez bir fedakarlık olarak nitelemiyordum. yaşamda sevgiye gerek duyanlar sağlıklılar, kendine güvenenler, gururlular, neşeliler, yaşamın zevkini çıkaranlar değildi. onların buna ihtiyacı yoktu. onlar sevgiyi yalnızca kendilerine sunulması gerekli bir şey olarak niteliyor, kayıtsız, kendini beğenmiş bir tavır takınıyorlardı. sevgi onlar için yalnızca bir olgu, saçtaki bir toka, koldaki bir bilezik gibi başkaları tarafından sunulan bir armağandı; asla yaşamın anlamı ve ulaşılabilecek en yüce mutluluk değil! kaderin sillesini yemişlere, sakatlara, engellilere, toplumun dışladıklarına, aşağıladıklarına, çirkinlere, yokluk çekenlere, umudu kırılmışlara gerçekten de sevgiyle ulaşılıp yardımcı olunabilirdi. onlara yaşamını adayan, yaşamın onlardan esirgediğini onlara bağışlamış oluyordu. yalnızca onlar olması gerektiği gibi sevmeyi ve sevilmeyi biliyorlardı: alçakgönüllülük ve minnettarlıkla!

cesur olmak, aslında korkmamaktan başka bir anlam içermediğine göre, cephede gerçekten cesur ve yürekli olduğumu inançla, güvenle söyleyebilirim.

unutmak kaçınılmaz olunca, insan yüreği de ona pekala uyuyor ve unutmayı istiyor.

vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz!

yedinci gün

ihsan oktay anar

allahü teala'nın adem ile havva'yı cennetten kovmasının neticeleri pek iyi olmamıştı. çünkü ademoğullarından bazıları dünyayı cennet bellemiş ve zorbalığa meyletmişlerdi. işte zevatın başında şöhretli kral sargon geliyordu. bin bir zahmetle ekip biçip süt sağmadan bu adam, beleşten geçinmenin ve ondan bundan zorbalıkla avanta koparmanın bir yolunu bulmuştu. çünkü adamın ceddi serseriydi. önce üç beş kişiyle çiftlik basıp hayvanları afiyetle yer, o devirlerde nam ve şöhret ancak zulümle yayıldığından, hatta hem zalim hem mazlum tayfasınca aynı görüldüğünden çiftçileri öldürür, sadece birini sağ bırakarak onun, zorbalıktan ibaret efsanelerini civardaki ahaliye anlatmasını sağlar, bu çiftçi de zaten olan bitenleri bire bin katıp anlattığı için adamın şöhreti çarçabuk bütün havaliye yayılırdı.

aslında kral sargon, ziraatçılardan çok şey öğrenmişti. çiftçilerin hayvanları evcilleştirdiği gibi o da çiftçileri evcilleştirdi: artık ineğin kanı değil, sütü içilecekti. böylece ceddi vaktiyle serseri iken o, krallığını genişletti. sarayında bir eli yağda bir eli baldaydı. ayrıca çoluğu çocuğu torunu tosununun istikballeri, bu krallık sayesinde teminat altındaydı. ama allah'ın sopası yok, krallığı o vefat ettikten çok sonra yıkılıverdi. işte bu yüzden, dünya hayatından ne kadar kam alıyorlarsa vefat da onlar için büyük bir korku kaynağıydı.

sargon gibi diğer bir zorbanın, ramses'in de vefat etmekten ödü patlar, bu yüzden sadece askerlerden değil, hekimlerden oluşan bir ordu da beslerdi. ama adam bu yüzden aklını oynatmıştı! bu firavun ilahlığını ilan etti ve tebaasını ölümsüz olduğuna itikat ettirdi. ancak kendisi, iman zayıflığından olsa gerek, ölümsüz bir ilah olduğuna pek o kadar inanmıyordu. bu sebeple akrabalarından, helal süt emmiş, itimat ettiği şahıslara, eğer günün birinde emri hak vaki olursa hekimler ordusunu seferber edip onların, bedenindeki ölüm denilen hastalığı iyileştirmelerini sağlamalarını, hekimler bunu başaramazlarsa onların tek tek öldürülmelerini vasiyet etmişti.

ama hekimler anasının gözüydü ve merhum firavunun akrabalarına, ölüm denilen hastalık için gereken ilaçları verdiklerini ama ilaçların tesirinin asırlar sonra görüleceğini yemin billah ede ede anlatmışlardı. böylece bir mimarlar ordusu seferber edilerek ramses'in bedeninin asırlarca muhafaza edileceği bir piramit inşa edildi. firavunları birer müşteri olarak kabul eden mumyacı hekimler ve piramit mimarlarının başı çektiği bir ahiret sanayii ortaya çıktı. önce bir talep patlaması olmuştu. ama ilmin sırlarının saklanmayıp ona buna öğretilmesiyle arz arttı ve nihayet sıradan bir köylü bile, kendini karınca kararınca mumyalatabiliyor ve mütevazı piramidine defnedilebiliyordu.

gerçi ramses kendine piramit yaptırmıştı ama, bunda kibir mibir yoktu. bu sadece sağlık sıhhat nedeniyleydi ve zavallı, ahirette selamette kalmak azmindeydi. gerçi adam ilahlığını da ilan etmişti. ama o devirdeki ilahların hemen hepsi alçakgönüllüydü ve hiçbiri "dünyayı ben yarattım!" demiyordu. ama tüccarlar yok mu! hani şu yunanlı tüccarlar! işte bu hergele takımı ne sargon'a ne de ramses'e benzerdi. para hırsları, attıkları kazıklar ve hesapları sayesinde zamanla öyle zengin oldular ki, sikkeleri kadar akılları da som ve saf oldu. işte bu akılla felsefe denilen faaliyetin mucidi oldular. eflatun nam bir feylesof, "bu dünya, fikirler aleminin bir taklididir" dediğinde, fars kralı dara, "nah! asıl fikirler, bu dünyanın bir taklididir" demişti.

yunan milletinin bir kralı bile yoktu ve bu cibilliyetsizler, menfaatlerini kollamak için reislerini rey ile seçerlerdi. zaten reislik onlar tarafından zul ve zahmet addedildiğinden, devlet meseleleriyle uğraşmayana ceza kesilirdi. bu yüzden dara, ordusunu toplayıp öfkeden ağzından köpükler saça saça yunanistan üzerine yürüdü ve taş üstünde taş bırakmadı. ama daha sonra zuhur edecek filip nam bir kral vardı ki bu diğer yunanlılara pek benzemiyordu. bu adamın parada pulda gözü yoktu. anlaşılan o ki, oğlu iskender de kendisi gibi olsun, fetihlerle krallığını genişletsin isterdi. hatta oğlunun istikbali için onun tahsilini de düşünüp aristo nam bir feylesofu iskender'e hoca tuttu. işte bu oğlan daha sonra muhteşem iskender namıyla ordusunu fars diyarına sürecek, bu diyar ahalisinin canına yasin okuyup fars krallığı'nın çırasını yakacaktı. hocası aristo ona, insanoğlu denilen çiğ süt emmiş yaratığın "düşünen hayvan" olduğunu anlatmıştı.

bu sıralarda bir hayvan, bir kurt, romus ve romulus nam rum ikizini emzirmekteydi ki, bunlardan ikincisinin zürriyeti dünyanın anasını ağlatacaktı. roma'yı da zaten ikincisi kurdu. bu şehirde "aman kimse kral olmasın da hürriyetimizi kaybetmeyelim!" diye, "senato" adı altında bir moruklar meclisi bile vardı. gayet haklı olarak o kadar ödlek, o kadar tabansızlardı ki, kendi askerlerinden bile ödleri kopardı. çünkü allah korusun, ordunun paşası şeytana uyar da elindeki askeri kuvvetle roma'yı işgal ederse al sana bir zorba! bu yüzden kendi ordularının roma'ya girmesini yasaklamışlardı. ama günün birinde sezar nam bir paşa, ordusuyla alkışlar arasında roma'ya girdi. herkes onun iktidarı alıp ona buna çatarak zorbalık yapmak istediğini zannetmişti. ama onun amacı iktidarı değil, çocukluğundan kalma gülgoncası'nı almaktı. fakat nerede ve kimde olduğunu bilmiyordu. asker olmasına rağmen sormaya da cesareti yoktu; sadece senatoda moruklar onu bıçaklarken evlatlığı brütüs'e "sende mi brütüs?" diye sorabilmişti.

sezar'ı öldürdükten ve gömdükten sonra harpler ve fetihler devam etti. cümle alem rum mezalimi altında inim inim inliyordu. anlaşılan bu dünya cennet falan değil, cehennemin ta kendisiydi. cennet olmasaydı onu icat etmek gerekecekti. nitekim biri etti ve onu da çarmıha gerdiler. fakat hatırası unutulmayacaktı. o, büyük bir krallığı müjdeliyordu. işte bu kralın tebaası, ölümden sonra cennette yaşayacaktı. işin tuhaf yanı, dünyada kim en çok çile çekerse bu kralın gözdesi olacaktı. rum zulmü, bu dinden olanlar için biçilmiş kaftandı. ancak konstantin nam bir kral, zahmetli bir harbi, rüyasında haç gördüğü için kazandığını zannetti ve bu dini rum diyarının resmi dini ilan etti. fakat fetihlerle akan zenginliğin getirdiği rehavet bir yandan, tokat şakladıktan sonra diğer yanağı çevirme düsturu diğer yandan, rumlar zayıflamıştı. nihayet alarik nam bir barbar roma'yı yağma etti ve odavakar adlı bir diğer barbar da, artık rum kralının bizzat kendisi olduğunu cümle aleme duyurdu.

roma'da rumlardan iz eser kalmamıştı ama bir tek şey dışında: papa! işte bu şahıs rahiplerini saf ve vahşi barbarların arasına saldı. papa'nın adamlarının anlattığı doğruysa barbarları büyük bir tehlike bekliyordu. barbar sormuştu: "nerede bu tehlikeli şey? göster de mahvedeyim onu!" bu sırada kanlı baltasını kaldırmıştı. papa'nın adamı, "işte! tam arkanda!" deyince, barbar arkasını dönmüş ama kimseyi görememişti. bunun üzerine papa'nın adamı olan rahip, "nereye dönersen dön, o her zaman arkandadır. o seni yaratan ilahtır ve şu anda canını almaya hazır! diz çök! af dile! vaftiz ol!" demişti. böylece barbarlar, papa'nın sözünü ettiği varlıktan korkmakta bir sakınca görmediler. varsın böyle bir ilah olsundu. zararı yoktu. böylece barbarlardan ezkaza kral olanların kafalarına, bizzat papa tarafından taç yerleştirildi. ayrıca sevap kazanmak için papa, bu cahillere az buçuk ilim irfan bile öğretti. ama yine de pek vahşiydiler. hele içlerinde bir piç vardı ki, vilyam adını taşıyordu. piç diye alay edilen bu adam, sonunda bismillah deyip ordusuyla britanya'yı fethetti. fespinister kilisesi'nde ingiltere tacını giyip derhal fatih vilyam diye anılmaya başladı.

vilyam'ın zürriyetinden rişar, kahramanlığıyla nam salmıştı. papa ona ve sair krallara, ilahlarının çarmıha gerildiği mukaddes toprakları fethetmeleri için fitil verince, binlerce serseri ve zorba yola revan olmuş; ama papa'nın bu şekilde kıl atmasının neticesi hüsranla sonuçlanmıştı. arslan yürekli rişar gurbetten memleketine dönemeden vefat etti. o cesur biriydi. fakat işe bak ki, ondan sonraki con, epey tıynetsiz çıkmıştı. milletine laf lakırdı dinletemedi. tebaası büyük bir kartona arzuhal yazıp adamcağızın önüne koydu. kral da bu büyük karton'a mührünü basmaya mecbur oldu. papa'nın pompaladığı harp, yine tüccarların işine yaramış, bu taife ziyadesiyle zengin olmuştu. ama bu, birçok kişinin işine geldi.

gel gör ki elalem dünya kadar para kazandıkça adamın birinin ağzının suyu akıyordu. bu zat, para ve sabit bir gelir peşindeydi. az buçuk bilgisi ve yarım aklıyla kraliçe izabella'nın huzuruna çıkan bu adam allem etti kallem etti ve kadıncağızı, kendisine üç sefine vermeye ikna etmeyi başardı. kolomb nam bu zat, sefinelerle hindistan'a varacak ve oranın valisi olacaktı. derken uçsuz bucaksız deryaya yelken açtı ve hakikaten de haftalar sonra karaya vasıl oldu. işte bu yepyeni dünya, altun ve gümüş kaynağıydı.

çok geçmeden sefineler, yüzlerce ton altun ve gümüşü limanlara taşıyorlardı. ama bu madenler ne yenilir ne de içilirdi. bu işler, zevk ü sefa içinde yaşayan krallara ve kişizadelere bırakılmayacak kadar nazikti. böylece hindistan'a ticaret yapacak şirketler kurulmaya başlandı. şark sultanlarının zenginlikleri harplerde kazanılan altun, gümüş, zümrüt, elmas gibi abuk sabuk şeylerden gelirken, hindistan kumpanyası'nın zenginliği pamuk, tütün, baharat, ipek gibi daha mütevazı mallardan oluşuyordu.

para oluk gibi akmakta, hemen herkes zengin olmaktaydı. papa bile endüljansla ihtiyacı olan günahkarlara cennetten parsel parsel arsa satmıştı. ama papazın biri bu koftiyi yutmamış ve papa'nın gazabını celp edecek şekilde, bir beyanname karalayıp bunu mabedinin kapısına çivilemişti. bu yetmiyormuş gibi bir de, ilahlarının sözlerini, kulağı olan işitsin, okuması olan söksün diye kendi lisanına tercüme ederek fitne çıkarmıştı. daha da kötüsü, papa'nın alimleri latince okurlarken, zamane alimler kitapları fırlatıp atmış, rasathanelere, tabiplerin teşrih odalarına ve laboratuvarlara girmeye başlamışlardı. artık kitaplar değil, tabiatın kendisi okunuyordu. bu da elbette küfürdü.

bütün bunlar yetmiyormuş gibi ingiltere kralı, karısını boşamak için kız tarafını tutan papa'yı yok bile saymıştı. ama bu adamın ülkesinden daha sonra, kendi dini hürriyetleri için bir grup hacı, mayısçiçeği adını taşıyan bir sefineyle yeni dünya'ya göç edip orada kendilerine, itikatlarına yaraşır bir hayat kuracaktı. zamanla bu kıtaya daha da fazla muhacir geldi. bunlar rum lisanındaki tabirle birer "kolonus" yani birer çiftçiydiler. yaşadıkları yere de koloni deniyordu.

bu çiftçiler aralarından azalar seçip onları meclise yolluyor; ama mecliste daima, ingiltere kralının valisi söz sahibi oluyordu. üstelik bu adamlar ingiltere'ye dünyanın vergisini veriyorlardı. nihayet vergiler bellerini büktü. şimdi ve burada seçme ve seçilme hakları olduğu halde dağa çıkanlardan farklı olarak bu çiftçilerin, ingiltere meclisinde kendilerini temsil etme hakları yoktu. buna tahammül edemeyip isyan ederek bir bağımsızlık beyannamesi kaleme aldılar. fransa kralı lui'den de yardım görüp galip geldiler.

ama fransa kralı hem bu harp hem de zevcesi mari antuanet'in müsrifliğiyle milletini fakir düşürmüştü. zaten ekmek derdinde olan insanları "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü galeyana getirmişti. baldırı çıplaklar böylece bastil denilen kaleye yürüdüler ve burayı zapt ettiler. derken bu namussuzlar, kendi krallarının kafasını kesti. demek ki kralların da kafaları kesilebiliyordu. haydi bu bir derece haklı görülebilirdi. ama "ihtilalin alimlere ihtiyacı yok!" dedikten sonra tabiat aliminin kellesini uçuran donsuz serseriye ne demeliydi? derken ortalıkta kan gövdeyi götürmeye başladı. baldırı çıplak ahali birbirlerine, krallarının onlara yaptığından çok daha fazla zulmettiler. çünkü mağlupken mazlum, galipken zalimdiler.

kralın kafasının koparılmasının ardından, ortalıkta sargon'dan ve hatta firavun'dan bile daha zalim bir canavar peyda oluverdi. bu canavar, leviathan, halk yığınlarının ta kendisiydi. asırlardır kendilerinden emilen kanı, bir anda iştahla ondan bundan, hatta birbirlerinden emmek istiyorlardı. ardından napolyon nam bodur bir topçu bu keşmekeşe son verdi. canavarlarını kavmiyetçilikle ta rusya'ya sürüp telef etti. kleopatra'nın burnu iki santim kısa, topçunun da boyu on santim uzun olsaydı tarihin akışı değişirdi.

derken iştirakiler payitahtta barikatlar kurdular. kendilerinin köle olduklarını da söylüyorlardı. oysa cemahir-i müttehide'deki köleliğe son vermek için çıkan dahili harpte ölen beyazların sayısı neredeyse orada bulunan zenci kölelerin sayısına eşitti. öte yandan karl nam bir germen, "kral değil köleyim" diye bağırıp haysiyet kazanan amelelere dünya cenneti vaat edince çılgına döndüler. bu germen, onlara imalattan gelen kudretlerini kullanmalarını tembih ediyordu. oysa kitleler üretimden çok yıkıma yarıyordu. şehirlerin sokaklarına barikatlar kurup iştiraki bir hayat için muharebe ettiler. medeniyet adına ne varsa, silmesinin bizzat kendilerinin mamulü olduğunu, dolayısıyla başka hiçbir şahsın bu kalemler üzerinde hak iddia edemeyeceğini söylüyorlardı.

evet! kitleler baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silahtı. onları artık krallar değil, halk avcıları kullanabilirdi. çünkü kitleler dalkavukları severlerdi. tek iken sefil, zavallı ve haksız, bir araya geldiklerinde ise şerefli, kuvvetli ve haklı oluyorlardı. bu, on pezevengin bir araya gelince bir aziz etmeleri kadar akla havsalaya sığmaz bir şeydi. derken büyük harp çıktı da biraz susar gibi oldular. yine ölen de öldüren de onlardı. ama şimalde bir memlekette çar'ın da çariçe'nin de çocuklarının da çırasını yaktılar. ardından kıtlıktan milyonlarca insanın vefatına yol açtılar. şahlanan bu canavarı dizginlemenin bir yolu olmalıydı. işte vaktiyle onlara ölümden sonra da olsa bir cennet vaat eden ilahlarının gerildiği haç, kırıldı ve bu kez gamalı olarak onları tekrar şahlandırdı. "hayl hitler!" diye bağırıyorlardı. sene 1934 idi.