28.2.09

uzun lafın kısası

j.p. donleavy: eldeki bir çift iyi taşak, çalılıktaki bir çük kadar iyidir.

juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.

ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.

m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.

george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.

remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

21.2.09

kaçış

yorgo seferis


bundan başka bir şey değildi aşkımız
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı

bundan başka bir şey değildi aşkımız
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla

ve tutunduysak başkalarının bellerine
vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna
ve yumduysak gözlerimizi
bundan başka bir şey değildi
bu derin acıydı yalnız tutunabileceğimiz
kaçışımızda

17.2.09

okyanus

erol çankaya


puşkin, hallac-ı mansur, ameriko vespuçi
ne diyorduk, mutluluk biraz da cesaret ister
balığa çıksan sandalsız dönmeyi göze alacaksın
elmas yontmaya kalksan taşın dağılması da var
çünkü mutluluk biraz da cesaret ister
nice keşşaf saklıyor okyanuslar bağrında

ün

schopenhauer

ün ve onur ikiz kardeştirler. ün, ölümlü onurun ölümsüz kardeşidir. ün, ne kadar uzun sürecekse o kadar geç ortaya çıkar; tıpkı seçkin olan her şeyin yavaş yavaş olgunlaşması gibi.

onur, nesnel olarak, başkalarının bizim değerimiz hakkındaki görüşüdür ve öznel olarak, bizim bu görüşten korkmamızdır.

lessing: kimi insanlar ünlüdür; kimileri de ünlü olmayı hak ederler.

en büyük hazzı hayran olunmaktan aldığımız için; ama hayran olanlar ise, her şeyin nedeni kendileri oldukları halde, buna gönülleri razı gelmediğinden; en mutlu kişi, bunu nasıl başarmış olursa olsun, kendine dürüst bir biçimde hayran olabilendir. böylece başkaları onu yanıltamazlar.

helvetius: onura, onur için değil, getirdiği yarar uğruna değer veririz.

bir kimseyi kıskanılmaya değer yapan, yargı gücü bulunmayan kandırılmış büyük kitle tarafından büyük bir adam olarak görülmesi değil, onun büyük adam olmasıdır; sonraki kuşakların onun adını duyması değil, onun yüzyıllar boyunca korumayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi büyük bir mutluluktur. ayrıca bu özelliği onun elinden alınamaz. bu, kendi içimizde yer alandır; öteki ise, kendi içimizde yer almayandır. buna karşılık, hayranlığın kendisi asıl unsur olsaydı, hayranlık duyulan buna değer olmazdı.

şövalye onuru, kibrin ve deliliğin çocuğudur.

genel olarak erkekler arasında aptallar ve cahiller, kadınlar arasında da çirkinler sevilir ve aranırlar. kesinlikle iyi bir kalbi olma ününe kolaylıkla erişirler; çünkü herkes, onların ilgisine, kendisi ve başkaları önünde bir perde gibi gerek duyar. tam da bu yüzden her türden zihinsel üstünlük son derece yalnızlaştırıcı bir özelliktir: lanetlenir ve nefret edilir ve bunun bahanesi olarak da sahibine her türlü hata yakıştırılır.

thomas hobbes: zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır.

ünün ve gençliğin bir arada olması, bir ölümlü için çok fazladır. yaşamımız öyle yoksuldur ki, bu yaşamın mülklerinin daha ekonomik dağıtılması gerekir. gençliğin bütünüyle kendi zenginliği vardır ve bununla yetinebilir. ama yaşlılıkta, tüm hazların ve zevklerin, kış mevsimindeki ağaçlar gibi kurumalarından sonra, en ücra köşede, ünün ağacı gerçek bir kış yeşili olarak kök salar; ün yazın büyüyen ama kışın yenilen kış armutlarına benzetilebilir. yaşlılıkta, gençliğinin tüm enerjisini kendisiyle birlikte yaşlanmayan yapıtlara adamış olmaktan daha güzel bir avunma yoktur.

16.2.09

emma

jane austen

bir kadının başka bir kadının arkadaşlığına karşı duyduğu ihtiyacı belki de hiçbir erkek anlayamaz.

eğer bir kız kendine evlenme öneren erkeğe evet mi, hayır mı diyeceğini bilmiyorsa, hayır demelidir. öyle ya, dünyaevine böyle bocalama, kuşku içinde girilmez. insan hiç düşünmeden kabul edebileceği erkeği beklemelidir.

shakespeare: gerçek aşkın yolu hiçbir zaman pürüzsüz değildir.

bazı kimselere ne kadar yardım ederseniz o kadar tembelleşir, her şeyi sizden beklerler. kendi kendilerine kalınca, ister istemez başlarının çaresine bakmak zorunda kalırlar.

tanışıklığın derecesini açıklamak her zaman hanımların hakkıdır.

görülecek kadar iyi olduğuma inanmadıkça, arkadaşlarımı görmekten zevk de almam.

neden bekledik sanki? neden aklımıza gelir gelmez yapmadık? karşımıza çıkan mutluluk anlarını hemen yakalamak gerek. uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bozuyor çok zaman.

sevecen bir yürekten daha cana yakın hiçbir şey olamaz. hiçbir şey bununla kıyaslanamaz. sıcak, yumuşak bir yüreğin yanı sıra sevecen, yalın bir davranış, bence berrak, işlek bir kafadan kat kat daha çekicidir.

evli bir kadının öyle çok sorumluluğu var ki! bu sabah kahya kadına yapılacak işleri anlatmak tam yarım saat sürdü.

hiç de sönük olmayan, hatta aslında cevherli olan kimselerde çekingenlik son derece çekici, insanı saran bir huydur.

adamı adam yapan şey, yedi dünyayla içli dışlı olmaksızın genelde yüce ve cömert yürekli olmasıydı. emma ancak böyle bir erkeğe aşık olabilirdi.

kalabalık kafile kendi eğlencesini yaratır.

kızların peşinden koşmayacak kadar işi başından aşkın erkekler, çoğu zaman kendi peşlerinde koşan kızların eline kalmazlar mıydı? bu dünyada eşitsizlik, tutarsızlık, nispetsizlik pek mi şaşılacak şeydi? rastlantıların ve durumların insan kaderine yön vermesi pek mi yeniydi?

zaman her yarayı iyileştirir.

insanların birbirlerine yaptıkları hemen hemen hiçbir açıklamanın tümüyle doğru olduğu söylenemez. hiçbirinin en ufacık bir ayrıntısının bile hiç maskelenmediği, azıcık olsun gerçeği saptırmadığı seyrek görülür, hem de çok seyrek.

bu işler zaten hep gizli tutulur, ta ki herkesin zaten bildiği anlaşılıncaya kadar.

15.2.09

din

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

mark twain: onunla baş başa giden saflık dışında, hiçbir şey bir mucizeden daha fazla huşu uyandırıcı değildir.

chapman cohen: tanrılar kırılgan varlıklardır; bir bilim esintisi ya da biraz aklıselim onları öldürmek için yeterlidir. 

peter atkins: din, hakikati asla idrak edemeyeceğimizi söyleyip bizi araştırma yapmaktan vazgeçirerek, varoluşa ilişkin en önemli soruları sormamızın önüne geçiyor. din bizim oldukça önemsiz olduğumuzu belirtiyor. bu kadar aptal tasvir edilmemizin ortaya çıkardığı korku sayesinde din, insanın idrak gücünün sınırsızlığını reddediyor. görünmeyen şeylerin gözümüzü korkutmasına yol açıp inancın boşluğunu vurgulayarak ilerlemeye engel oluyor. bilim bizi mantıklı tartışmalara götüren önemli soruların önünü açıyor. en önemlisi, bilim insanın zihinsel yeteneklerinin gücüne saygı duyuyor. bilim insanlığın potansiyeline dinin yapabileceğinden çok daha fazla saygı gösteriyor.

louis aragon: tüm olası cinsel sapkınlıklar arasında, bilimsel olarak sistematikleştirilmeyen tek şey dindir.

benjamin disraeli: bilimin bittiği yerde din başlar.

decca aitkenhead: bilime başvurarak dini savunmaya çabalamak, tıpkı üç artı dördün bir dondurma olduğunu iddia etmeye benziyor.

14.2.09

iki yönlü yozlaşma

memet fuat

derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

yetenekli sanatçıların yığınların karşısına çıkarılmaları, hem seçkin aydınları, yani mutlu azınlığı hem de -varlıklı varlıksız- sanat eğitiminden geçmemiş büyük çoğunluğu doyurmak zorunda bırakılmaları, her türlü yozlaşmayı önlemenin tek sağlıklı yoludur.

sanat alanında en verimli, en sağlıklı gelişmeler -yeni yetenekler yönlendirici baskılar altında ezilmeyecekleri için- kimsenin kimseyi beğenmediği dönemlerde görülebilir.

"güzel" örneklerle birlikte yaşayanların beğenileri olumlu yönde gelişecek; "yozlaşmış" örneklerle birlikte yaşayanların beğenileri ise olumsuz yönde gelişecektir. insanlar iyi şeylere alıştıkları gibi, kötü şeylere de alışırlar.

türk sanat müziğinin tarihsel bir müzik olduğunu, özenle korunması, yaşatılması gerektiğini, çağdaş müziğimizin yararlanacağı kaynaklar arasında önemli bir yeri bulunduğunu; ama günümüz türkiyesinde yaşayan insanların düşüncelerini, duygularını yansıtamayacağını kabul etmek gerekir.

televizyon reklamcılığının, mimarlığa ya da endüstri tasarımcılığına hiç benzemeyen bir özelliği var: geçici oluşu. bu geçiciliğini tekrar yoluyla aşmak, yaydığı sözleri tekrarlayarak belleklere yerleştirip kalıcılığa ermek ister. ama ne kadar başarılı olursa olsun, tekrarlamayı bırakınca unutulmaya yargılıdır. bazı belleklerde izleri kalsa da, etki kaynağı niteliğini yitirir.

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan (behçet necatigil)

güzellik, nerede olursa olsun güzelliktir.

türkçenin serbest nazımla yazılmış ilk şiiri, "açların gözbebekleri" (nazım hikmet) 1922 tarihini taşır. serbest nazmın güçlü bir çıkış yaparak kendini kabul ettirişi ise 1929'da "835 satır" adlı kitapla olmuştur.

iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu, şiirden geçer.

ben "sanat olayı" dergisi adına gelip bir konuşma yapmak isteyen genç bir insanla konuştum. güven veren bir kişiliği vardı. dürüstlüğünden bugün de kuşku duymuyorum o gencin. konuştuk, yazdık, ayıkladık, temize çektik. son gün ayrılırken, biraz çekingen, biraz tedirgin, başa attila ilhan'ın antolojiye ağır eleştiriler getiren bir yazısının konacağını söyledi. ne sakıncası olabilir! istediğini söyler attila ilhan, sorumluluğunu da taşır. kendi bileceği iş. ama dergi çıkınca gördüm ki, yıllarca önce necip fazıl'ın "büyük doğu"da yaptığı türden, düşsel bir mahkeme kurulmuş. "suçlu, ayağa kalk!" diye bir başlık, gülünç suçlamalar, birtakım saptırıcı alıntılar.. benimle yapılmış olan konuşma ise "söz savunmanın" diye sunuluyor.

13.2.09

pasifik savaşı

stephane audeguy

ikinci dünya savaşı hemen her yerde sona yaklaşmaktadır. ikinci dünya savaşı'nın sonu başka birçok yerle birlikte, pasifik okyanusu'nu kaplayan binlerce adalar topluluğu üzerinde de cereyan etmektedir; haklı olarak pasifik savaşı olarak adlandırılan şeydir bu; savaşların sonu daha da beterdir, insan kendi kendine bunun hiç bitmeyeceğini söyler, insan içinden her geçen gün için barışın ilk günü olabilirdi diye geçirir.

pasifik savaşı galipler için bile çok geç sona erecek olan o hunhar savaşlardan biridir. insan kaybı muazzamdır. bunun nedeni amerikalıların her bir adanın kontrolünü ellerinde tuttuklarından emin olmak istemeleri ve her adanın bir öncekinden farksız bir kabus olmasıdır. gece boyunca havadan ve denizden topçu ateşiyle taranarak üzerinde gedikler açılan ama gene de insanlık dışı bir direnişi inatla sürdürerek, nüfuz edilemez, geçit vermez bir şekilde orada dikilen bir cangılla çevrili bir sahile şafak sökmeden çıkarma yapmak lazımdır; sahili koşarak geçip sürekli hareket halinde ama görünmeyen düşmanın kumların üzerinde mükemmel seçilen karartıların üzerine her seferinde itinayla tek kurşun attığı cangıla varmak lazımdır. sahiller kısa bile olsa, her şey normandiya'daki gibidir; tek fark, bunun her gün yeniden yaşanmasıdır. aslında hiçbir işe yaramayan, normal zamanlarda üzerinde genel olarak ne yaşanan ne yaşanabilen ama strateji gereği çok değerli, hayati mevzilere dönüşen bir alay toprak parçacığı üzerinde, takımadaların tümünde günlük ve korkunç derecede ölümcül, sayısız küçük normandiya çıkarması vardır. birlik ilk ağaç sırasının arkasına sığınmayı başardığında artık orada kimse kalmamıştır: japonlar adanın içlerine doğru çekilmişledir. o zaman kör bombardıman atışlarına yeniden başlanır; sahilde havan topları gümbürderken, denizden gelen top mermileri ıslık çalıp uzaklarda patlamaktadır. abd ilerlemektedir; bu onların temel özellikleridir, ilerlerler, oraya varmayı hep başarırlar. amerikalılar küçük kara böcekler gibi her yere düşerler; almanya'ya da, buraya da; ama abd daima ilerler.

bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir savaş; amerikalılar japonlarla savaşırken, pearl harbour'da bile bu kadar yakından görmemişlerdi birbirlerini. düşününce, komşu olmayan bu ülkelerin çatışmasında delice bir şeyler var, doğal olmayan bir şeyler. ama bu savaşın sonu diğerlerine benzemiyor. mesela, japonlar herhangi bir savaşta, nicelik ve nitelik olarak geri durumda bulunan herhangi bir ordunun yapacağı gibi görünüşte geri çekilmiş. ama japonlar yeniden toparlanma düşüncesiyle, güçlerini yeniden toplayıp bir karşı atağa geçme düşüncesiyle geri çekilmiyor ya da çekilemiyorlar; geri çekilmelerinin nedeni postu kurtarmak da değil. onlar bu mücadelenin sona erebileceği fikrini dahi çoktan bir kenara atmışlar. japonlar baştan beri kaybedeceklerini, kaybettiklerini biliyorlar. bu yüzden olabildiğince uzun süre, biraz daha içerlerde yenilmek için, çok uzaklardan gelen bu besili askerlerden biraz daha fazlasını ölüme çekmek için geri çekiliyorlar. savaştan sonra galiplerin de kendilerini yenik düşmüş, perişan hissetmeleri için kurban sayısının kabarık olmasını istiyorlar.

pasifik'teki japonlar canlarını kurtarma peşinde değiller; vatanlarının yok olacağını düşünüyorlar. bunu görmeye can mı dayanır? madem artık zaferlerini engellemek olanaksız; o zaman düşmanı mağlup ettiklerinden mahrum bırakmak da bir şey. çünkü bütün uygarlıklar içinde abd mağlup ettiklerine ihtiyaç duyan tek uygarlık. amerika'nın bu umutsuz japonlara, sefalet içindeki, acılar çekmiş alman ve italyanlara ihtiyacı var, utanç içindeki fransızlara ve belçikalılara ihtiyacı var; tıpkı onları yedirip içirmek, kendilerini toparlamalarına yardım etmek, onlara borç para vermek, onlara satmak, onlardan almak için, anne ve babasının bunadığını hayal eden sevecen ve kaçık bir oğul gibi onlara ihtiyacı var. aynı anda yaşlı avrupa'da bu bakımdan her şey yolunda gitmektedir; işler düzelmektedir. ve çok yakında işgal kuvvetleri için, japonya'yı oluşturan büyük adalarda her şey yoluna girecektir. ama burada, pasifik savaşı'nda şimdilik dehşetin sonu gelmemekte, ölüm ayak diremektedir. yaralanan japonlar üzerlerine fünyesi çekilmiş, patlamaya hazır bir el bombası yerleştirirler. amerikan askerleri onları aramaya geldiğinde bombalar patlar. amerikan genelkurmayı artık hiçbir düşman cesedine dokunulmaması için talimat verir. savaş alanında çok çabuk çalışılır ve mümkün olduğu kadar uzaklarda bütün yaralıların işi bitirilir. benzer nedenlerle, teslim olan herkesin öldürülmesine de alışılır. hala sivil halkın yaşamakta olduğu tek tük birkaç adada, japon kadınları kendilerini kollarında çocuklarıyla küçük yalıyarların tepesinden atar ve görenin asla unutamayacağı ıslak, boğuk, dayanılmaz bir paçavra yığını halinde ezilirler.

bu sırada abd ordusu, sonunda takımadaların her bir noktasındaki son direnişçilerin etrafını sarmayı her yerde ve daima başarır. bazen ağaçlarla kaplı bir dağın yamacında, bazen haritada yeri olmayan bir vadide. ama son bir engele daha toslarlar: temkinli japonlar sığınaklar yapmışlardır. bunları ele geçirmek çok zordur; çünkü etrafları çepeçevre mayın döşelidir; çünkü bu sığınaklara giden bütün tüneller dirsek yapmıştır ve her dönemecin bedeli ağır olmaktadır. en iyi durumda, savaşan birimin bünyesinde bir alev makinesiyle donanmış bir uzmanın bulunmasıdır. bu uzman ancak güvence altına alınmışsa bir pozisyona yaklaşmasına izin verilmekte ve bu da günlerce sürmektedir. bu uzmanın hayatını tehlikeye atmak söz konusu olamaz. elbette, alev makinesinin kullanılması hiç de karmaşık değildir ve yeni öğrenen dikkatli biri bunu bir saat sonra kullanabilir. ama öldürecekleri insanlara 5 metreden az yaklaşabilecek, onların yüzünü ve dehşetini görmeye dayanabilecek ve gene de bu cehennem ateşini püskürten kola basabilecek olanların sayısı çok azdır. bu tip adamlar kıymetlidir ve pasifik savaşı'nda bütün birimler böyle birini istemişlerdir.

temmuz 1945 sonunda amerikan genelkurmayı bir hesap yapar: pasifik'teki küçük adalarda her gün 1200 amerikan askeri ölmektedir. bu, öngörülenin açık farkla üstündedir. bu, amerikan kamuoyu için tahammülün çok üstündedir. üstelik, avrupa cephesinde barış hemen hemen sağlanmışken. askeri dille söylenirse, yaralı oranı da çok düşündürücüdür. amerikan ordusu bu tipte bir operasyonda hiç bu kadar yüksek bir sayıya ulaşmamıştır. aslında genelkurmayı dehşete düşüren ölüler değil, bu yaralılardır. çünkü yaralılar korkunç derecede rahatsızlık vericidir. bir ölünün defnedilmesi ya da cephe gerisine sevk edilmesi için bir-iki saatliğine iki canlı kişi seferber olur. bir yaralıysa, doğrudan ya da dolaylı olarak 5 askeri seferber eder; üstelik belirsiz bir süre ve sonu belirsiz bir durum için.

1945 temmuz ayı sonunda ilgili bütün amerikan otoriteleri aynı görüşte birleştiler: pasifik savaşı hemen sona ermeliydi.

japonya'dan binlerce kilometre uzaklıkta, new mexico askeri üssü'nde amerikan ordusu hazırdır. manhattan projesi'ne son bir el atar. manhattan projesi dünün işi değildir; yıllardan beridir sadece birleşik devletler'den değil, avrupa'nın her yerinden zamanın en iyi bilim adamlarını bir araya getiren bir projedir: pek çok yahudi fizikçi de vardır bu işte, kendilerine atlantik'in karşı tarafında onları yurtlarından kovan, arkadaşlarını hapse atan, ailelerini öldüren diktatörü zararsız hale getirecek bir araştırma projesine dahil oldukları söylenmiştir. yahudi bilim adamları ve diğerleri hummalı bir şekilde çalışırlar. ordu onlara hitler'in fırlatmak üzere olduğu, belki de nihai silah olacak v1 ve v2 füzelerinden bahsetmeye başladığında çalışmalarını daha da hızlandırırlar. sonuçta o nihai silahı icat eden, iyi tarafta olan onlardır; silah 1944'te operasyona hazırdır; kimse bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güçlü bir icat üzerinde bu kadar süratle çalışmamıştır. amerikan genelkurmayı bütün ekibe şükranlarını bildirir ve sscb üzerine fırlatma olanaklarını araştırmaya koyulur. genelkurmay onu almanya'da kullanmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştir. yahudi olanı, olmayanıyla bütün bilim adamları büyük bir hayal kırıklığına uğrar. hala anlamamışlardır.

temmuz 1945'te yeni tipte bir bomba çoktan hazır durumdadır. hatta hedefler bile saptanalı çok uzun zaman olmuştur. karar modern bir demokrasinin gerektirdiği her türlü kurala uygun olarak alınır. başlangıçta, politikacılarla askerlerin bir arada bulunduğu bir danışma komitesi çeşitli şehirler arasından seçim yapar. kyoto, nagasaki ve niigata şehirleri, kokura ve hiroşima şehirleri. kyoto konusunda sivillerden bir uzman tarihi anıtlar nedeniyle itiraz etmiştir; kyoto'dan vazgeçilir. diğer dört şehrin bulunduğu liste hava kuvvetlerine iletilir; nihai seçime lojistik ölçütlere göre, olabildiğince geç karar verilecektir. ilk atom bombasının gerçek bir şehir üzerine atılmasının sonuçlarının değerlendirilmesiyle görevli teknik ekipler hava kuvvetleri genelkurmayı'na son anda özel bir dilekçe sunarlar: tahribatın sonuçlarını en iyi şekilde ölçmeyi istediklerinden, hiçbir klasik bombardımanla zarar görmemiş sağlam şehirlerin hedef alınması arzusunu dile getirmektedirler. bu yüzden, kokura ve niigata, nagasaki ve hiroşima şehirleri, 1945 ağustos ayı başına kadar tepelerinde birkaç ay hiçbir amerikan bombardıman uçağı görünmediği için, kendilerini şanslı sayarlar. değerlendirmeyle görevli teknik ekip aynı fırsatta bir dileğini daha dile getirir: şehirlerin çukur bir bölgede yer almasını istemektedirler; böylece patlamanın yarattığı basınç daha iyi görülebilecek, daha kolay modelize edilip incelenebilecektir. hava kuvvetleri genelkurmayı hiçbir sakınca görmez.

neden 1945'te japonya'ya üst üste 2 bomba atıldı diye kendinize sordunuz mu hiç? neden hiroşima ve sonra nagasaki? neden 6 ağustos'ta bir bomba, 9'unda ikinci bir bomba daha? neden sadece bir tane değil? atom bombasının nasıl atıldığını ilk kez dinleyen çocuklar hariç, kimsenin sormadığı bir soru bu ve çocuklar o soruyu sormakta haklılar. ama onlara cevap verilmiyor; çoğu zaman cehaletten; çünkü bu sorunun cevabını bulmak için gerçekten de uzun süre araştırmak lazım: abd 2 tip atom bombası yapmıştı ve bunların denenmesi için de iki şehir lazımdı.

6 ağustos 1945 günü sabah yediye doğru kokura, niigata ve hiroşima şehirlerinin semalarında bir amerikan keşif uçağı uçmaktadır. uçak ilk iki şehirden görülmez ve duyulmaz; çünkü bulut tavanı son derece alçaktır; yani küçük uçak kimseyi ürkütmez. saat yediyi çeyrek geçe hiroşima üzerinde uçarken hava açıktır, hiçbir esinti yoktur, çoktan uyanmış olan halk onu görür ama fazla endişelenmez: bu bir bombardıman uçağı değildir ki. üstelik, bu hafif uçak üç günde üç defadır gidip gelmektedir; bazı askerlerin korktuğu gibi, arkadan ona eşlik eden bir ağır bombardıman ekibi de olmamıştır hiç. onun hiroşima semalarından geçişini görmek için oldukça erken kalkan sivil halk, doğuda pasifik cephesinde kendileri kadar şanslı olmayan kardeşlerini düşünürler. bu savaşta kaybettikleri herkesi düşünürler. artık devlet radyosunun zafer dolu haberlerine inanmamayı öğrenmişlerdir. küçük uçak bir arı vızıltısı içinde çabucak uzaklaşır; hayat devam etmektedir, güneş sabahki sisi çoktan dağıtmıştır, bütün şehir uyanmaktadır. bu hoş gri-mavi renkteki meteoroloji keşif uçağı üç günden beri bulutsuz bir şehir aramaktadır. şimdi bir tane bulmuştur. gerekli bilgileri derhal kumanda merkezine iletir, sonra mümkün olduğunca süratle üssüne geri döner.

bir saat sonra, hiroşima üzerinde ikinci bir uçak süzülmektedir. bu bir bombardıman uçağıdır. çok yüksekten uçmaktadır; kendisi görülmese de, sesi duyulmaktadır. sivil halk gözlerini yukarı kaldırır ama gökyüzü boştur. askerler hayret içindedir. bu tip uçaklar asla yalnız hareket etmezler. biraz daha fazla endişeye kapılanlar dakikalarca bir bombardıman ya da bir filo uğultusu kollayarak soluklarını tutarlar. ama gelen giden yoktur; radyosu arıza yapan ve muhtemelen küçük uçağın aradığı, yolunu şaşırmış bir pilot olmalıdır bu. sivil savunma alarm verilmemesi kararını alır. ve birden, sanki uçak bir anda yok olmuş gibi, gürültü uzaklaşır. bunun nedeni, bombardıman uçağının kanadı üzerinde şiddetle dönmesi ve yükseklerdeki rüzgarın pervanelerin gürültüsünü denize doğru taşımasıdır. görev tamamlanmıştır: uçak 4 tonluk tek bir bombayı fırlatmıştır. bomba yere inecek biçimde tasarlanmamıştır: neredeyse dimdik çok sayıda paraşütle hızı azaltılmaya çalışılır; çünkü azami etkili olabilmesi için, hedefe 600 metre kala patlamasının uygun olacağı hesaplanmıştır. b52 tipi bombardıman uçağının yükünü boşaltmasının hemen ardından yavaş yavaş şehre doğru inen o küçük parlak noktayı, varsa eğer fark edenler için muhakkak ki tuhaf bir an olmuştur; sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi uzayan o anlardan biri; eğer yaşamış iseler, bu birkaç erkek ve kadının, insanoğlunun yüzyıllardır görmediği bir durumda bulunduğu biricik bir an olmuştur; amerikan yerlilerinin yarı at, yarı insan muhteşem atlıların üzerlerine doğrulttukları tüfek namlularına bakarken yaşamış olabilecekleri gibi bir an; insanı tanımayı öğrenmemiş av hayvanlarının yaşadığı gibi bir an. bu, demir ve ateş yüzyılında bulutsuz bir göğün sessizliğinde aşağı inmekte olan o parlak nokta hariç, zamanı ve uzamı yutmuşa benzeyen eşsiz bir andır. daha sonra bu an mutlak unutuluş içinde kaybolup gidiyor; çünkü atom bombası tam olarak genelkurmay'ın öngördüğü yükseklikte patlamıştır.

köylüler

hacı tonak

"o uzaklarda, tarlalarında çalışır gibi görünen köylü kardeşlerimizin hepsinin önceden silahlandırılmış olduğunu nereden bilebilirdik? çok kurnazdılar doğrusu. bunu sonradan öğrenecektik. kahrolacaktık."

bir süre sonra köye vardık. köylüler jeep'in çevresini sardılar. arabadan inince söverek üzerime yürüdüler. beni linç etmek istedikleri belliydi.

"dağılın!" diye bağırdı yüzbaşı.

çevremi saran erlerin arasında yürürken, yüzbaşıya yaranmaya çalışan köylülerin davranışlarında ikiyüzlü bir şeyler var gibiydi. ben de köyde büyüdüm, köyden geldim; ama oldum bittim sevemedim köylülüğü. baktım da yüzlerinde erkekçe olmayan bir şeyler vardı.

bir duvarın dibine götürdüler. önce orada beni kurşuna dizecekler sandım, duvarın önünde.

"kimseyi yanaştırmayın yanına!" dedi yüzbaşı, yürüdü gitti.

köylüler, erlerin ötesinden bana, vahşi bir hayvana bakar gibi bakıyorlardı. beni daha yakından görebilmek için itişip kakışıyorlardı. erler beni bırakmışlar, şimdi köylülerle uğraşıyorlardı.

birden gençten bir köylü, erlerin arasından sıyrıldı, üzerime geldi, elindeki sopayı kafama indiriverdi.

yerden doğrulup kalkınca, ansızın bacağına, kaval kemiğine olanca gücümle bir tekme savurdum, sonra da tükürdüm suratına.

deliye döndü köylü. çıldırdı, yeniden toparlanıp saldırdı üzerime. omzum kırıldı sandım. sopa iki parça oldu omzumda. sonra köylülerin tekmelerine erlerin de tekmeleri yumrukları karıştı, yığıldım duvarın dibine.

***

'hemşerim' ahmet'le metin mi? onlar da çatışmadan kaçıp kurtulabilen iki kişi. ama hemen ertesi gün yakalanıyorlar. hem de pisi pisine.

yine köylüler.

kaçıp dağda gezinirlerken köylüler çıkıyor karşılarına. yakalıyorlar bunları, alıp köylerine getiriyorlar. yok, inekli köyü değil, bir başka köy bu defa.

köylülerle oturup bütün bir gün konuşuyorlar. köylüler yargılıyor bunları. sonra akılları yatmıyor. götürüp askerlere teslim ediyorlar.

bizden bir gün sonra yakalandılar.

***

"sinan'ları da köylü ihbar etmiş. köylü ihbar eder. ihbar etmesinin gerçek nedeni şu: görüp de ihbar etmediğini bir başkası öğrenir de onu ihbar eder diye korkuyor köylü. yani ihbar edilmekten korktuğu için ihbar ediyor.

ihbarcı kim olursa olsun cezalandırmamız gerek. köy mü basılacak, basmalısın. ihbarcıyı yakalayıp hem de bütün köylüye yargılatıp cezalandırmamız gerek. ama bizde yok böyle bir şey. çünkü devrimci terörü kurmamışız daha. bunu yapmadığımız için köylü sırtını bize dayamıyor ve çekinmeden bizi ihbar edebiliyor." (mehmet asal)

12.2.09

teneke trampet

günter grass

günün birinde cehennem kapımızı çalarsa, en seçkin işkencelerinden biri, insanın çırılçıplak soyulup yaşadığı günlerin çerçeveli resimleriyle bir odaya tıkılması olacaktır.

geriye kalan bir susuştur.

büyükler yaratıcı olabildikleri, çabalarıyla, hırslarıyla ve biraz da şansları yaver gidip gerçekten yaratıcı oldukları ölçüde, hemen yarattıkları nesnenin, o çığır açan buluşlarının yaratıkları olup çıkıyorlar.

annenin yerini hiçbir şeyin tutmayacağı söylenir. bir anne her şeyi fark eder, her şeyi duyar, her şeyi bağışlar.

dış bakımdan bir gelişip serpilme olmaksızın insan olarak kalabilmek ne çetin bir görev, ne çetin bir iş!

insan umduğu sürece, umut dolu bitişlerle boyuna yeniden başlayacaktır.

kendisini deniz seyredince ne kadar da güzelleşiyor insan! bakışlar özgürlüğe kavuşuyor, kanatlanıyor adeta.

mezarlıklar hep beni kendilerine çekmiştir. bakımlı olurlar, ne dedikleri açık seçik anlaşılır, aklı başında, erkeksi ve diri bir görünüşleri vardır. mezarlıklarda cesareti artar, gerekli kararları alabilecek duruma gelir insan; ancak mezarlıklarda yaşam belli bir biçime kavuşur.

sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

hiçbir şey geride kalmaz, her şey çıkar gelir yine; suç, ceza ve yeniden suç!

11.2.09

doğa

goethe

hepimiz gizemli ve mucizelerle dolu bir dünyada emekliyoruz.

kirazların ve çileklerin verdiği zevki, çocuklara ve serçelere sormak lazım.

doğa kendini herkese teslim etmez. bizi sayısız cazibesi ile kendine çeken; ama tam onu yakaladığımız ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz anda, kollarımızdan kaçıp kurtulan cilveli bir genç kız gibi davranır birçok kişiye karşı.

doğa bildiğini okur; bize istisna gibi görünen şey aslında sıradandır.

bizim "güzel" sözcüğünü kullandığımız ifadesi olanaksız şeyleri soyut sözcüklerle anlatmaya çalışan, bunun için uğraşıp didinen estetikçilere gülerim. güzel, hiçbir zaman somut olmayan; ama yansıması yaratıcı ruhun bin bir çeşit ifadesiyle görünür hale gelen, doğanın kendisi kadar zengin ve çeşitli olan, bir ilk olgudur.

doğa şakaya gelmez; her zaman gerçek, her zaman ciddi, her zaman katı; her zaman haklıdır; hatalar ve yanılgılar her zaman insana özgüdür. doğa yetersiz olanı hor görür; sadece yeterli, hakiki, saf olana boyun eğer ve ona sırlarını açar.

çiçeğin açacağı zamanı bekleyemeyen kişinin yeri seradır.

doğada zor olan şey, kendisini bizden saklayan yasayı da görmek ve bizim duyumlarımıza aykırı olan olgularla yanılgıya düşmemek. çünkü doğadaki bazı şeyler duyumlarımızla ilgili değildir; ama yine de gerçektir aslında. güneşin olduğu yerde durduğu, bir doğup bir batmadığı, aksine dünyanın her gün inanılmaz bir hızla döndüğü, duyumlarımız tarafından yeterince algılanmaz; ama bilgi sahibi kimse bundan kuşkuya kapılmaz.

ornitorenk

atilla atalay

neydi, nasıl bir hayvandı bilmiyordum ama, 10 yaşımda filanken, hararetle bir ornitorenk kartpostalı bulmaya çalışıyordum. mandarin ördeği, tibet sığırı, sırtlan, çekiç balığı filan.. hepsinin resmi vardı, bi tek o melun hayvanınkini bulamıyordum. hiç abartmıyorum, neye benzediğini bilmediğim halde, bir rüya boyunca çocuk bilinçaltımın bana ornitorenk diye sunduğu acayip bir hayvanın peşinden koşmuş, rüyanın sonunda hayvan bana doğru dönüp fen bilgisi öğretmenim fatma didim'in sesiyle "gir içeri" diye bağırınca korkarak uyanmıştım.

şimdi, çocukken rüyasında ornitorenk sandığı bir şey görmüş birisi olmayı hiç de tuhaf bulmuyorum. çünkü o zaman birçok çocuk ornitorenk peşinde koşuyordu. bir cikletin içinden çıkan ufak hayvan kartpostallarını biriktiriyorduk. her bir kartpostalın arkasında ciklet markasındaki harflerden birisi oluyordu. hepsini tamamladığınızda firma size resimleri olmayan bir hayvan ansiklopedisi yolluyordu. siz, o zamana kadar biriktirdiğiniz hayvan resimlerini boş yerlere yapıştırıp bir adet "hayvanlar ansiklopedisi" sahibi oluyordunuz. türlü çeşitli onlarca hayvan kartpostalının arkasında ciklet markasındaki 4 harften bol miktarda bulunabiliyordu. ama ciklet markasının son harfi olan "y" adı geçen ornitorenk kartpostalının arkasındaydı ve o asla bulunamıyordu. "zeytinburnu'nda bi çocuk bulmuş" veya "esasen "y" harfi hiç yokmuş" gibi birtakım efsaneler kulaktan kulağa dolaşıyorken az kaldı ben ikincisine inanıyordum. zaten, ornitorenk bu dünyada olmayan bi hayvanın adına benziyordu. neydi o ööle hecüc mecüc gibi. düpedüz kaskallıyorlardı insanı. üstelik, hava harp okulu hastanesi'ndeki dişçi naci yüzbaşı ben "hazrol" pozisyonunda koltukta yatarken ağzıma bakarak "sen de 'y' harfi arıyosun dimi, ağzından belli" demişti. kendi kızı da ornitorenk peşindeymiş. durumu komutanı sıfatıyla uygun bir ses tonuyla "çok sakız çiğnetmeyin buna başçavuşum" diyerek babama da tembihleyince ben ornitorenk yüzünden azar işiten bir çocuk olarak tuhaf insanlar tarihine geçtim. babam ornitorenke ve bana hiç hak etmediğimiz laflar söyledi. o gece dişçide geçen korku dolu dakikaların da etkisiyle yine düşümde neye benzediğini asla bilemediğim o hayvanı kovaladım. ve yine aynı şey oldu, rüyanın sonunda ornitorenk bana dönüp fen bilgisi öğretmenimiz fatma didim'in sesiyle "gir içeri" diye bağırdı.

ben tam adını tamamlamaya çalıştığım sakız firmasıyla ilişkimi kesmişken, mahalle ornitorenk kaynamaya başladı. sakızların alayından ornitorenk kartpostalı, dolayısıyla "y" harfi çıkıyordu. herhalde firma yeterince ciklet sattığına karar verip vakti gelince piyasaya ornitorenk sürüsü salmıştı. derhal ben de ornitorengimi edinip tamamladığım harfleri ciklet firmasına postaladım. sonra gönderdikleri ansiklopediye şööle bi baktım; ama o kadar. tüm çocuklarla birlikte sürdürdüğümüz ornitorenk avı artık benim için de bitmişti.

10.2.09

jane eyre

charlotte bronte

cahil kişilerin ruhu gübrelenmemiş, sürülmemiş topraklar gibi katıdır. ön yargılar bu ruhlara, kaya diplerinde biten otlar gibi sımsıkı yapışır, inatla büyürler.

insan yaradılışı kusurludur. en parlak yıldızların bile üzerinde lekeler vardır.

dünyada yaramaz bir çocuk kadar üzücü hiçbir manzara yoktur.

iş gördürmek için parayla tuttukları kişilerin buyruk alınca kırılıp gücenme olasılıklarını düşünmek zahmetine katlanacak pek az işveren vardır.

olağanüstü, alışılmadık durumlar için olağanüstü, alışılmadık kurallar gerekir.

en uydurma masallarda bile bir gerçek payı vardır.

bir kadının, içinde gizli, yasak bir aşkın alevlenmesine göz yumması çılgınlıktır; çünkü böyle bir aşk karşılık görmezse kendisini besleyen yüreği yiyip bitirir; karşılık görürse insanı vahşi bataklıklara sürükler ki bunlardan kurtuluş yoktur.

"cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir."

gönlünün, canının bütün gücüyle hissettiği bir aşkı böyle bir armağanı istemeyen, değerini bilmeyecek olan birine verme.

dinleyenin merakı anlatanın diline hız verir.

bir sürgünün huzuru, bir günahkarın tövbe getirmesi hiçbir zaman başka bir insana bağlı olmamalıdır; çünkü insan denilen şey ölümlüdür.

felaket hiçbir zaman tek başına gelmez.

her insan birilerini, bir şeyleri sevmeyi gerekser.

kimi olayların daha önceden insanın içine doğması ne tuhaf şeydir! gaipten gelen belirtiler, önseziler gibi şeyler de öyle. hele bu üçünün bir araya gelişi insanoğlunun henüz çözemediği bir gizdir.

bu dünyada tam mutluluk hiçbir insana nasip olmaz.

insanoğlunun alın yazısı uğraşıp didinmek, acı çekmektir.

eski acıları anmak tatlıdır.

akılsız salt duygu gerçi pek lezzetsiz bir şerbete benzer; ama duygunun yumuşatamadığı salt akıl da insanın boğazından geçmeyecek kadar acı, kekre bir ağudur.

dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.

su damlaları sonunda bir kayayı bile eritir.

bazı kişiler yüce davalar için sağlam, dayanıklı birer temel taşıdırlar; ama ocak başında soğuk, ağır bir mermer direk kadar yersiz kaçar ve iç sıkarlar.

gururlu olmaktansa mutlu olmak benim için her zaman yeğdir.

içtenlik her zaman etkileyicidir.

bir gün gelecek, şiir ve sanat gene varlıklarını, özgürlüklerini, güçlerini duyuracaklar.

9.2.09

tarih

tolstoy

xiv. louis çok gururlu, kendine güvenen bir adamdı; şöyle metresleri, böyle bakanları vardı; fransa'yı kötü idare ediyordu. louis'nin mirasçıları da zayıf insanlardı, onlar da fransa'yı kötü idare ettiler. onların da şöyle gözdeleri, böyle metresleri vardı. sonra, bu sıralarda birileri çeşitli kitaplar yazdı.

18. yüzyıl sonunda paris'te iki düzine kadar insan toplandı, bunlar bütün insanların eşit ve özgür olduğunu söylemeye başladılar. bu yüzden bütün fransa'da insanlar birbirlerini doğramaya, boğazlamaya başladı. bu adamlar kralı ve daha birçok kimseyi öldürdü.

bu sıralarda fransa'da bir dahi vardı: napolyon. o her yerde herkesi yendi; yani birçok insanı öldürdü; çünkü büyük bir deha sahibi idi. neden bilinmez, afrikalıları öldürmeye gitti; onları o kadar iyi öldürdü ki, o kadar kurnaz ve zekiydi ki, fransa'ya dönünce herkesin kendisine boyun eğmesini emretti. ve herkes ona boyun eğdi. imparator olunca tekrar halkı öldürmek için italya'ya, avusturya'ya, prusya'ya gitti. oralarda birçok insan öldürdü.

rusya'da ise imparator aleksandr vardı ki, avrupa'da düzeni yeniden kurmak istiyordu; onun için napolyon'la savaştı. fakat 1807'de birdenbire onunla dost oldu, 1811'de yine bozuştular, yine birçok insanı öldürmeye başladılar. napolyon 600 bin kişiyle rusya üzerine yürüdü ve moskova'yı işgal etti; sonra ansızın moskova'dan kaçtı; o zaman imparator aleksandr, stein ve başkalarının öğütlerinden yararlanarak avrupa'nın huzurunu bozan adama karşı silaha sarılmak için avrupa'yı birleştirdi. napolyon'un tüm müttefikleri birdenbire onun düşmanı oldular ve bütün bu halk yeni kuvvetler toplamış olan napolyon'un üzerine yürüdü. müttefikler napolyon'u yenip paris'e girdiler, napolyon'u tahttan vagzeçmeye mecbur ettiler; 5 yıl önce ve 1 yıl sonra herkes kendisini kanun dışı bir haydut saydığı halde onu imparator unvanından mahrum etmeden ve ona her türlü saygıyı göstererek elbe adası'na gönderdiler.

fransızların da, müttefiklerin de o zamana kadar alay ettikleri 18. louis saltanat sürmeye başladı. napolyon ise eski muhafızlarının önünde gözyaşı dökerek tahttan vazgeçti, sürgüne gitti. sonra usta devlet adamları ve diplomatlar -özellikle başkasından önce belli bir koltuğa oturmayı başaran, böylelikle de fransa'nın sınırlarını genişleten talleyrand- viyana'da görüştüler; bu görüşmeyle de ulusları mutlu ya da bahtsız ettiler.

bir ara diplomatlar ve hükümdarlar az kalsın dövüşeceklerdi; yine ordularına birbirlerini öldürmeyi emretmeye hazırdılar; fakat bu sırada napolyon bir taburla fransa'ya geldi; ondan nefret eden fransızlar hemen ona itaat ettiler. fakat müttefik hükümdarlar buna kızdı, tekrar fransızlarla savaşa giriştiler. dahi napolyon'u yenip birdenbire onu haydut ilan ederek sainte-hélène adası'na naklettiler. sürgün, orada kalbinde taşıdığı şeylerden, sevdiği fransa'dan uzakta, kayalar arasında yapayalnız öldü; büyük eserlerini gelecek kuşaklara bıraktı. avrupa'daysa gerileme başgösterdi; tüm hükümdarlar yeniden kendi halklarını ezmeye başladılar.

8.2.09

yaşamak güzel şey be kardeşim

nazım hikmet

cıgara dilenciliği, dilenciliklerin en kepazesidir.

dünya güzel. dünya güzel ne demek? dünyanın nesi güzel? insanların yüzde kaçı için dünya güzel? insanların kocaman çoğunluğu. "dünya güzel mi, değil mi?" diye düşünmüyor bile, bu dünyada haksızlık yokmuş, açlık yokmuş, zulüm yokmuş, ölüm yokmuş gibi; haksızlığın, açlığın, zulmün ölümün içinde yaşıyor. haksızlığa, zulme, ölüme karşı yüzde kaçı savaşıyor insanların? biz savaşıyoruz işte. ihtilaller yapan, barikatlar kuran yığınlar savaşıyor.

karl marx: tarih sınıfların savaşıdır.

kadınların yakışıklı bulduğu erkekleri, erkekler yakışıklı bulmaz; erkeklerin güzel bulduğu kadını, kadınlar güzel saymaz.

yalanı yalnız düşmana söyleyeceksin, karıya bile, pohpohlamak için de olsa, yalan söyleyen, erkek değildir.

sevdayım tepeden tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kan ter içinde
emekçiyim
sevdayım tepeden tırnağa

7.2.09

hayat

victor hugo

içmek istiyorum. hayatı unutmak istiyorum. hayat bilmem kimin iğrenç bir icadıdır. süresi hiçtir, değeri hiçtir. herkes yaşayacağım diye boynunu kırar. hayat bir dekordan ibarettir ve gerçek yanı da azdır. mutluluk, yalnız bir yanı beyaz eski bir çerçevedir. vaiz ne diyor: her şey boş. ben de belki hiç yaşamamış olan bu adamcağız gibi düşünüyorum: sıfır, anadan doğma dolaşmak istemediği için, boş gururla giyinmiştir.

ey boş gurur! her şeyin tumturaklı sözlerle süslenip onarılması! mutfak bir laboratuvardır, dansçı bir profesördür, ip cambazı bir beden eğitimcisidir, boksör bir yumruk ustasıdır, eczacı bir kimyagerdir, perukacı bir artisttir, harç kararı işçi mimardır, jokey bir sportmendir, tespih böceği bir pterobranchiadır. boş gururun bir tersi bir de yüzü vardır; yüzü hayvandır, incik boncuklarıyla bir zencidir; tersi ahmaktır, eski püskü elbisesiyle bir filozoftur. birine ağlarım, öbürüne gülerim.

namus ve haysiyet genellikle altın taklidi sahte şeylerdir. krallar insan gururunu oyuncak yaparlar. caligula bir atı konsül yapmış, 2. charles bir sığır filetosuna şövalye payesi vermişti. hadi bakalım şimdi konsül incitatus ile baron roastbeef arasında böbürlenin böbürlenebildiğiniz kadar. insanların öz değerlerine gelince, o da daha çok saygıya değer değildir. komşunun komşusuna övgüsünü bir dinleyin hele. beyaz beyaza karşı bir canavardır. zambak konuşabilseydi, güvercine öyle bir giydirirdi ki! bir sofu kadını çekiştiren bir yobaz kadın bir engerekten, bir mavi bungarustan daha zehirlidir.

küçük mücadeleler içinde de birçok büyük iş yapılır. zorunlulukların ve utançların kaçınılmaz saldırısına karşı kendisini karanlıkta adım adım savunan nice sebatkar, meçhul kahraman vardır. hiçbir gözün görmediği, hiçbir şöhretin ödüllendirmediği, hiçbir mızıkanın selamlamadığı, sır olarak kalan asil zaferler vardır.

düşünürken buldum kayayı

ilhan berk

düşünürken buldum kayayı.

otlarla konuşmaktan geliyordum. ölü bir yaprak, adını unutmuş bir sokak, sav dolu bir tümce, suçlu bir ırmak, bir de partal bir kuş yürüyorduk. bir atlıkarıncaydı yaşamak, onu yürüyorduk.

bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez. isa ile karahisari'nin gömlekleri dikişsizdi. sözcükler bunu gördü.

(ey görünmezlik! elimden tut. gecede sözcüklerin ağırlığı daha bir artıyor. ve.. -yazık, tümcemi tamamlayamayacağım.-)

anlamdan hep kuşku duydum. evler, odalardı, unuttum. dünya ki varlığının ayırdında değildir. trenler geçer yüzünden. kendini varsayar.

her şey, her şey konuşur evrende. evler, çocuklar, nehirler, coğrafya. nehirlerin vakti olmadığını okudum.

coğrafya adına sevinmemiştir. anlam sıkıcıdır. günde üç kez aynada kendine bakar. yalnızlık saçar. anlamla ev yapılmaz. anladım ama yalnızlığım sürüyor. düşüncelerim yok benim. kaya bilir kaya olduğunu, ben bilmem. anladığımda yitirdim şiirimi. o gün bugün bir akarsu gibi kocadım.

6.2.09

ruhun uzun karanlık çay saati

douglas adams

umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

hiçbir özel detektif özel detektife benzemez. özel detektifliğin ilk kurallarından biri budur.

evrendeki her bir parçacık, öteki parçacıkları ne kadar hafif ve dolaylı olsa da etkiler. her şey her şeyle ilişkilidir. çin'de bir kelebeğin kanatlarını çırpması, bir atlantik kasırgasının yönüne etki yapabilir. eğer bir masa bacağını bana anlamlı gelebilecek veya masaya anlamlı gelebilecek bir şekilde sorgulayabilseydim, o zaman evrendeki herhangi bir sorunun yanıtını bana verebilirdi. tamamen şans eseri seçilmiş birisine aklıma gelen rastgele bir soruyu sorabilirim ve onun yanıtı veya soruyu yanıtsız bırakması, üzerinde çözüm aradığım sorunla bir şekilde ilintili olacaktır. bu sadece yorumlamayı nasıl yapacağını bilmek sorunudur.

sherlock holmes'ün ilkesi neydi? "bir kez imkansız olanı bir kenara koyarsan, o zaman geride kalan, ne kadar ihtimal dışı bile olsa, gerçektir."

5.2.09

profil

scott adams

medyumlar belirsiz kehanetlerde bulunup sonra da gösterdiklerine yakın olan her şeyden kendilerine pay çıkarabilirler. medya, sürükleyici başarıların hikâyelerini anlatır ve başarısızlıkları, haber değeri olmadığı için yok sayar. halk, medyumların düzenli olarak cesetlerin yerlerini saptayabildikleri izlenimine kapılır. aslında, bu tür vakalar enderdir ve muhtemelen dahice bir kalıp tanıma seviyesinin veya şans ya da basitçe abartmanın sonucudur.

diyelim ki, polis bir çocuğun kaçırıldığına dair bir ihbar aldı. polisler, kalıpları tanımak için eğitilmiştir bu yüzden zanlının muhtemelen erkek ve çocuk tarafından tanınan biri olduğunu bileceklerdir. eğer çocuk kırk sekiz saattir kayıpsa, çocuğun ölü olduğunu, cesedinin dışarıya, muhtemelen suç mahallinin elli mil ötesine bırakılmış olduğunu öngörebilirlerdi.

diyelim ki polis, suçlu kalıplarını bulma konusunda polisten bile daha yetkin olan bir fbi profilcisi çağırır. profilci, benzer suçlardaki deneyim ve istatistiklere dayanarak, zanlının ne tür bir geçmişi, yetiştirilme tarzı ve kişiliği olduğunu öngörebilir.

polisler ve fbi profilcisi, basit kalıplara dayandığını bilmiyorsan psişik gibi görünebilecek bilgiler üretebilirler.

nasıl bir eğitim?

albert einstein

geleneğin zenginliğini kuşaktan kuşağa aktarmakta en önemli araç öteden beri okul olmuştur. bu gerçek çağımızda eskisinden daha da belirlidir. çünkü ekonomi hayatının gelişmesiyle, gelenek ve eğitimden sorumlu olan aile bir hayli zayıflamıştır. bu yüzden de insan topluluğunun devamı ve sağlığı eskiye göre daha çok okula bağlı kalmaktadır.

kimilerine göre okul yetişen kuşağa mümkün olduğu kadar fazla bilgi vermek içindir. bunu doğru bulmuyorum. bilgi cansız bir şeydir, oysa okul canlı varlıkların hizmetindedir. gençlerde toplumun refahını sağlayacak değerleri ve yetkileri geliştirmelidir. ama bu, insan bireyselliğinin yok edilmesi ve bireylerin arılar ve karıncalar gibi toplumun bir aleti haline getirilmesi demek değildir. çünkü bireyleri kalıplaşmış, kişisel farklılığı ve kişisel amacı olmayan toplum, gelişme gücü olmayan fakir bir toplum olarak kalır. tam tersine, bağımsız olarak işleyen ve düşünen bireyler yetiştirmeye bakmalı; ama bu bireyler hayatlarının en yüce sorunu olarak topluma hizmeti görmelidirler. aldanmıyorsam bu ülküyü gerçekleştirmeye en fazla yaklaşmış olan sistem ingiliz okul sistemidir.

bu ülküye ulaşmak için ne yapmalı? ahlak dersi mi vermeli? hiç de değil. sözler boş seslerdir ve öyle kalırlar, ayrıca cehennemin yolları da iyi niyet taşlarıyla döşelidir. kişilikleri yapan, duyular, söylenen şeyler değil, çalışma ve iş görmedir. onun için eğitim yollarının en önemlisi her zaman öğrenciyi gerçek bir işe süreni olmuştur. bu iş eğitimi yazı öğrenen ilkokul çocuğuna olduğu kadar, doktora adayının tezine de uygulanabilir; hatta bir şiirin ezberlenmesine, bir yazı ödevine, bir metnin yorumlanıp çevrilmesine, bir matematik probleminin çözülmesine ya da spor alıştırmalarına.

yapılan her işin arkasında, temelinde bir itki vardır, ki o da işin gerçekleşmesiyle desteklenir ve beslenir. burada öğrenciler arasında en büyük ayrılıklar ortaya çıkar ve bunların okul için eğitim bakımından önemi birinci derecededir. aynı işin kaynağında korku ya da zorlama, üstünlük kazanma tutkuları, konuya büyük bir ilgi olabilir. hatta her çocukta görülen ama çok kez pek erken zayıflayan o kutsal öğrenme merakı da olabilir. belli bir işi yapan öğrenci üstüne eğitimin etkisi çok değişik olabilir ve bu değişiklik öğrenciyi sürükleyen zarar korkusu, bencil tutku, keyif ya da rahatlama isteklerine bağlıdır.

okul yönetiminin ve öğretmen davranışlarının da öğrencilerin ruhsal gelişmelerinde etkisi olmadığını kimse ileri süremez. bana kalırsa bir okulda en kötü şey korku, baskı ve her şeyi herkesten iyi bilir görünme yollarına başvurmaktır. böyle bir eğitim öğrencide sağlam duyguları, içtenliği, kendine güveni yok eder. boyun eğen bir insan yetiştirir. bu çeşit okulların almanya'da ve rusya'da tutulmalarına şaşmamalı. amerikan okullarında bu kötü yolun tutulmadığını biliyorum. isviçre'de ve herhalde demokratik bir yönetimi olan diğer memleketlerde de bu yola gidilmemektedir.

okulları bu en büyük kötülükten kurtarmak pek o kadar zor değildir. şu kadarı yeter: öğretmene mümkün olduğu kadar az zor kullanma hakkı vereceksiniz ve öğrencinin hocasına duyacağı saygının tek kaynağı onun insanlık ve düşünce değerleri olacak.

rekabetçi yaklaşım

öğrenciyi sürükleyen güçlerin ikincisi olarak gösterdiğimiz yükselme tutkusunun, daha yumuşak bir deyimle, kendini gösterme, seçkinleşme isteğinin insan yaradılışında sağlam kökleri vardır. bu türlü bir itki olmasa insanlar arasında iş birliği kurulamaz. 

insanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler iç içe geçmiştir. beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir; ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir bencilliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir. bu yüzden öğretmenler öğrencileri daha çok çalıştırmak için işin kolayına kaçıp kişisel yükselme tutkularını körüklemekten de sakınmalıdırlar.

birçokları darwin'in yaşama savaşı teorisini ve ona bağlanan ayıklanmaya dayanarak yarışmacı eğitimi destekliyorlar. bazıları da sözde bilimsel çalışmalarla, ekonomik yarışma alanında bireyler arasında yıkıcı bir savaşın zorunlu olduğunu ispatlamayı denediler. ama doğru değildir bu görüş; çünkü insan yaşama savaşındaki gücünü toplum halinde yaşayan bir canlı varlık olmasına borçludur. bir karınca yuvasında nasıl tek tek karıncaların birbiriyle savaşması yaşamaları için zorunlu değilse, insan toplumunda da bireylerin yaşamak için birbirleriyle savaşmaları şart değildir.

yaşamanın amacının kaba anlamıyla başarı olduğu inancını gençlere aşılamaktan sakınmalıyız. çünkü başarı kazanan bir insan başkalarından büyük bir pay alır ve bu pay çoğu kez onlara gördüğü hizmetin karşılığını kat kat aşar. bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil. okulda ve hayatta çalışmayı kamçılayan en önemli etken çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. yalnızca böylesi bir psikoloji temeline dayanılarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir. o değerler de bilgi ve sanattır.

şüphesiz bu dediğim verimli ruh yeteneklerini uyandırmak, zor kullanmaktan ya da kişisel tutkuyu dürtüklemekten daha güç bir iştir; ama bu yolun daha güç olması, daha değerli olmasına engel değildir. önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun büyük iş alanlarına götürmektir. böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. okul bu temele dayanıp çalışmayı başarırsa yeni kuşaklar ona büyük bir saygı gösterecekler ve okulun verdiği ödevleri bir çeşit armağan sayacaklardır.

ben okul zamanını tatil günlerinden daha çok seven çocuklar tanıdım. böylesi bir okul öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. okulda bu havanın esmesi için ne yapılabilir? bunun evrensel yolunu bulmak insanın hiç hasta olmamasına çare bulmak kadar zordur. ama bazı zorunlu koşulları bulmak mümkündür. ilk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir; ikinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. çünkü zorlama ve dış baskı öğretmenin de iş görme sevincini öldürür.

müfredat

söylediklerimi dikkatle izlediyseniz, belki bir şeye şaşırmışsınızdır: gençliğin nasıl bir hava içinde yetişmesi gerektiği üzerinde bir hayli söz ettim; ama öğretilecek konuların seçimi, öğretim yolu üstüne hiçbir şey söylemedim. daha çok dil mi öğretmeli, yoksa bilimsel teknik öğretime mi önem vermeli? buna vereceğim karşılık şudur: bence bütün bunlar ikinci derecede önemlidir. bir delikanlı kaslarını işletmiş, cimnastikle, yürüyüşle dayanıklı bir beden edinmişse her türlü beden işinin hakkından gelebilir. kafa işleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

eğitimi şöyle tanımlayan kişi hiç de haksız değilmiş: "eğitim, okulda öğrenilen her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir." onun için ben ne filoloji ve tarih öğretmenini tutanlardan yana olmak istiyorum ne de tabiat bilimlerinin daha çok öğretilmesini isteyenlerden yana. öte yandan okulun, hayatta hemen kullanılacak özel bilgi ve ustalıkları vermesi gerektiği düşüncesine karşı olduğumu da söylemek isterim. hayatın bizden isteyeceği şeyler o kadar değişiktir ki böylesine özel bir öğretim yapılamaz. kaldı ki insanın bir alet yerine konmasını kabul edemiyorum.

okulun amacı her zaman delikanlıyı okuldan bir uzman olarak değil, uyumlu bir kişilik olarak çıkarmak olmalıdır. bence bu, gençleri belirli bir mesleğe hazırlayan teknik okullar için de doğrudur. en başta gözetilecek şey, bağımsız olarak düşünme ve karar verme yeteneğini geliştirmektir, özel bilgiler kazandırmak değil. bir insan konusunun temel ilkelerini benimsemiş, kendi başına düşünmeye ve çalışmaya alışmışsa mutlaka yolunda ilerler; üstelik gelişmelere ve değişmelere, inceden inceye özel bilgiler edinmiş öğrencilerden çok daha kolay ayak uydurur.

bağımsız düşünce

insana bir uzmanlık öğretmek yetmez. bununla insan, doğrusunu isterseniz, işe yarar bir makine olur ama tam, eksiksiz bir kişilik kazanamaz. elde edilmeye değer bir şeye coşkunlukla yönelmesi gerekir onun. bir güzellik ve ahlakça iyilik duygusu edinmelidir. yoksa insan uzmanca bilgileriyle, dengeli bir biçimde gelişmiş bir insandan çok, iyi eğitilmiş bir köpeğe benzer.

komşusu ve topluluk karşısında bir tutumu olabilmesi için, insanların dürtülerini, özlemlerini ve acılarını anlamaya çalışması gerekir. bu değerli şeyler genç kuşakla, öğretmenlerin insanca yaklaşımlarıyla aşılanır; yoksa el kitaplarıyla, yalnız onlarla değil. kültür, her şeyden önce budur ve böyle korunur. insancıllığı önemli bir şey olarak salık verdiğim zaman gözettiğim budur; yoksa tarih ve felsefe alanında kuru bir özel bilgi değil.

gündelik yarar bakımından yarışma ve vakitsiz uzmanlaşma sistemi üzerinde aşırı derecede durmak insan kafasını köreltir. oysa bütün kültür hayatı ve bilimlerin gelişmesi bu kafaya bağlıdır. iyi bir eğitim için ayrıca, bağımsız eleştirel düşüncenin de gençlerde geliştirilmesi önemlidir. oysa bu gelişme, gereğinden çok şey okutularak büyük ölçüde kösteklenmiştir. gereğinden çok şey okutmak, ister istemez, aşağı düzeyde kalmaya ve kültürsüzlüğe götürür. öğretim öyle olmalı ki, sunduğu şey değerli bir nimet sayılmalı, güç bir ödev değil.

siyaset

eğitim sisteminin belirli bir düzene göre işlemesine karşılık, hayat okulu düzensiz ve karışıktır. öğrenci okuldayken, daha sonraki yıllarda kolayca kurtulamayacağı korkunç ön yargılarla beslenmiş olabilir. eğitimin devletçe uygulanışı öylesine yönetilebilir ki, yurttaşların içine itildikleri düşünsel tutsaklıktan kurtulma olanakları tümüyle ortadan kalkar. bu da, eğitimin ne güçlü bir siyasal araç olduğunu, çatışan taraflar için sömürülmeye elverişli bir tehlike kaynağı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. 

gerçekten eğitim görmüş bir insan yetiştirmek için gerekli olan başka bir şey daha var, o da insanın öbür insanlar karşısında her zaman duyması gereken bir toplumsal sorumluluk duygusudur. kişiliğin geliştirilmesi öğrenciye sadece "komşunu kendin gibi sev." yollu sofuca kalıplar öğretmekle sağlanamaz. hiç yanlış yapmadığı ileri sürülen sözümona örnek kişilerle ilgili hikayelerin pek az değeri vardır.

genel olarak sağlam bir toplumsal tutum öğrenmekle değil, yaşamakla elde edilir. paylaşılan bir anlayışın değeri ise, ancak uygulanırsa ortaya çıkar. öğrencinin ilgisi, sadece bencilliği geliştiren yarışma yoluyla değil, ondaki yaratıcılıktan tat alma duygusunu uyararak desteklenmelidir. ancak bu yolla sınıf arkadaşları birbirlerine karşı dostça ve yapıcı bir ilgiyle bağlanırlar.

halk yönetimini savunmak için okullar ne yapabilir? belirli bir siyasal öğretinin sözcüsü mü olmalı okullar? böyle olmaması gerektiğine inanıyorum. okullar genç insanlara eleştirel bir kafa ve toplum bilincine varmış bir tutum verebiliyorlarsa gerekeni yapmış olurlar. böylece yurttaşların sağlıklı, halkçı bir toplumda yaşamaları için gerekli olan değerleri kuşanmış olur öğrenciler.