28.2.09

uzun lafın kısası

j.p. donleavy: eldeki bir çift iyi taşak, çalılıktaki bir çük kadar iyidir.

juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.

ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.

m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.

george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.

remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

27.2.09

ölçü

diogenes laertios

theophrastos: düzensiz bir konuşmadansa, dizginsiz bir ata güvenmek daha iyidir.

protagoras: her şeyin ölçüsü insandır: var olanların var oldukları ve var olmayanların var olmadıkları konusunda. tanrılarla ilgili olarak ne var olduklarını söyleyebilirim ne de var olmadıklarını; çünkü bunu bilmeyi engelleyen çok şey var: belirsizlik ve insan yaşamının kısa oluşu.

öğrencileri theophrastos'a son bir isteği olup olmadığını sorduklarında, "hiçbir isteğim yok." demiş, "diyeceğim bir tek şu: "yaşamdaki sevinçlerin çoğu şan olsun diye solup gidiyor. çünkü biz yaşamaya başladığımız gün ölüyoruz. demek ki, adını duyurma merakı kadar yararsız bir şey yok. haydi size uğurlar olsun. ya bilimi bırakın; çünkü çok yorucu; ya da gereğince ilgilenin; çünkü şanı çok büyük. yaşamın boşluğu da yararından büyük. ben artık ne yapmanız gerektiğini öğütleyemem, yapılması gerekeni siz araştırın."

26.2.09

bir dünyanın eşiğinde

cemil meriç

marx: düşüncenin doruklarına ancak patikalardan çıkılır.

yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini bir hamlede kavrayamazsınız, söylemek istediklerini bütünüyle söylemez yazar, söylemek de istemez, gizler, istiarelere başvurur. güzel sabahları kucaklayan sis gibi, güzel eserleri saran bu sis de doğal.

derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. kendi içine, kendi kalbine inmektir. nesneleri bulutlar arkasından görürüz. düşünmek bu sisleri yırtarak aydınlığa varmaktır.

kafan aydınlıksa, gerçekten aydınlıksa her ülke aydınlıktır senin için, yoksa kendi karanlığından kaçmak boşuna.

dörtte üçünü kirlettiğin, köleleştirdiğin, yakıp yıktığın bir dünyaya hükmetmek marifet mi?

bütün gıdam ekmek, süt ve su. hiçbir kış evimde ateş yanmadı, yatak yorgan nedir bilmem. ne gelirim var, ne maaşım. yaşlandım; ama dincim, alnımın teriyle kazanıyorum hayatımı, dünyanın hiçbir nimetinde gözüm yok, yalnızım ve hürüm, gönlüm insan sevgisi ile dolu.

tennyson: büyük ağaçların dalları vardı ellerinde, meyvelerle, çiçeklerle yüklü dallar. birbirlerine sunuyorlardı meyveleri; ama her tadan başkalaşıyordu, birden uzaklaşıyordu dalgalar, uzaklarda, inliyordu. mezarların ötesinden geliyordu yanıbaşındakilerin sesi. altın kumlara oturdular. kucak kucağaydı güneşle ay kıyıda. ne güzel şeydi düşünmek yurdu! yalnız düşünmek: karısını, çocuğunu, kölesini. deniz öylesine yorucuydu ki, dalgalar öylesine yorucu. içlerinden biri, bir daha dönmeyiz dedi ve hep bir ağızdan tekrarladılar: yeter dolaştığımız, mutluluk sükundadır, fırlat kalbini dalgalara. bütün varlıklar ölür, bırakın bizi uyuyalım.

insan, şartların yaratıcısı değil, mahkumu haline geliyordu.

aziz augustinus: ne kadar geç tanıyabildim seni, ey kadimler kadimi, ey tazeler tazesi güzellik, ne kadar geç sevdim. yazık senden ayrı geçen yıllarıma, yazık.

ülkeler de kitaplara benzer. onlarda aradığımızı buluruz.

louis jacolliot: yaşamak düşünmektir.

"ben besteyim, sen güfte. ben göğüm, sen toprak. denizde nasıl kaynaşmışsa tuzla su, biz de öyle kaynaşsak."

hazdan doğar çocuk, haz verir. çocuk bir gemidir.

"insan ölünce sesi ateşe, soluğu rüzgara, aklı aya, atmanı (özü) etere, saçı otlara karışır."

hayır da, şer de zincir. biri hafif, öteki ağır. amaç, bütün zincirleri kırmak. "susuz bir kuyuya düşen kurbağa gibi kıvranmak istemiyorsak, yeniden doğuş zincirlerini kırmalıyız. korkunç olan ölüm değil, sürekli doğuşlarımız. zerre bütüne karışmalı ki hasret dinsin. bizi hayat denen cehennemden yalnız bilgi kurtarabilir."

brihaspati: ne cennet var, ne ölümden sonra kurtuluş.. ruh yok, ahiret yok, kastlar palavra.. üç veda, bilgeliğin üç yolu, tövbe, istiğfar.. hepsi de tek işe yarar bunların: eblehlerin, iğdişlerin karnını doyurmaya. toprak olan vücut nasıl dünyaya gelir tekrar? bir gölge mi öbür dünyaya giden? neler de uydurmuş rahipler: törenler yapacakmışız ölüler için, kurbanlar kesecekmişiz! ne yapsınlar onlar da geçinecek! keyfine bak! kendini hiçbir zevkten mahrum etme.

şarvakas: gerçeği ancak duyularımızla tanıyabiliriz. tabiat olaylarını tanrılarla, şeytanlarla açıklayanlar aptal. vücut bir atomlar yığını, beyin düşünen bir madde. gören, işiten, duyan: vücut. ruh, kuruntu; atman, hayal. din ya bir sapıtış, ya bir dalavere. onsuz yapamazmışız! kötü bir alışkanlık bu sadece. ahlakın kaynağı tabiat ve toplumdaki anlaşmalar. ne iyilik umrunda tabiatın, ne kötülük. güneş, evliyaları da, eşkıyaları da aydınlatır.

"ruh bir mezarlıktan farksız olan bu hayat ormanında binbir güçlükle ilerler."

"okyanuslar dolusu gözyaşı dökmüş insan ve döküyor. yaşamak, acı çekmektir. acıların kaynağı doğuş. evlenmesek yeni nesiller gelmezdi dünyaya. sevmesek evlenmezdik. acıların kaynağı arzu, arzununki duyular. duyular aldatıyor bizi. güzellik yalan, biçimler boş. tanrı varolmuş, yok olmuş.. kime ne? bilinmeyene, bilinmeyecek olana dualar mırıldanmak niye?"

"bilgeyi övsen de bir, yersen de bir. fırtına kayaları sarsar mı?"

avcı, dişi bir karaca gördü ormanda
gözleri arzudan alev alevdi
birden hatırına cananı geldi
avcının oku düştü elinden

kalpleri birlikte çarpan yıllarca
yıllarca birlikte ağlayıp gülen
iki sevgiliden biri can verse
hayatta kalandır gerçekte ölen

bhartrihari: kadın kalbi, aynadaki bir hayale benzer. yakalayamazsın. ruhu keçi yolları gibi eğri büğrü. nereye götüreceği bilinmez.

"kutsal meşalesi bilgeliğin, doğruların yolunu aydınlatır. bir ceylan gözlü gördün mü, ne meşale, ne bilgelik kalır. o titrek ışığı soldurur, gözlerinin alevi."

geceler daha güzel diyorsun
gündüzler daha muhteşem bence
geceye de, gündüze de lanet olsun
vuslat ile halelenmeyince

"fil zincirle bağlanır, at gemle. kadını ise ancak gönlünden yakalayabilirsin."

yüzün lotusa benzer, gözlerin lotusa
şahane bir meyve dudakların
vücudun taze bir çiçek
kalbin neden taştan

gandhi: yaratma gücüne sahip olmayan, yıkma hakkına da sahip değildir.

savaş her zaman cinayet değildir. ihtiras bürümeyecek gözlerini, çıkarını düşünmeyeceksin. böyle olunca, savaş faziletlerin en büyüğü olur. şimşekler gökleri aydınlatır, sağanak yıkar, ateş temizler dikenleri, başaklar fışkırır küllerden.

tagore: acıların anahtarı ile açmalıyız sevincin kapılarını, kendimizi başkalarına adamalıyız, bir şiir yaratmalıyız hayatımızdan, bu şiir sonsuzu dile getirmeli, sonsuzu, yani ruhumuzu. bir ney'e benzesin ömrün, onu nağmelerle doldur.

tagore'un kurduğu huzur evi'nin kapısında şu söz vardı: burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir.

hind'in son peygamberi ramakrişna, sefil bir paryanın kulübesini saçlarıyla süpürecek kadar insandı. müslüman oldu, hıristiyan oldu, nihayet anladı ki, tanrı ne camidedir, ne kilisede, tanrı kalbimizdedir.

"uyurken kucağımdadır, uyanınca gönlümde."

"naz tuza benzer, çoğu zarar, azı karar."

"başkasının kusuru kadar kendimizinkini de görsek, dünyada kusur kalır mıydı?"

"göz bilginde olur, cahilinki budak deliği."

tatlı hurma şarabının acısını ayyaş bilir
martıya sor denizdeki fırtınayı
yokluğun ne olduğunu, çok karısı olan bilir
çaldığını saklamanın zorluğunu, hırsız

"bilge sefalete de düşse bilge. sefalet nadanı sefilleştirir."

"altın bir vazo kırılsa da altın. toprak saksı kırılınca ne kalır?"

ne arzunun pençesinden kurtulabildim
ne hazzın zincirlerinden
yarı uykudayım, yarı uyanık
sen açtın gözlerimi
bağlarım kırıldı artık

dağların kanadı: eskiden kanatlıydı dağlar. istedikleri zaman uçar, diledikleri yere konarlardı. toprak, onların gidiş gelişlerinden öylesine sarsılıyor, öylesine inliyordu ki, tanrı sudra onun haline acıdı ve dağların kanatlarını kesti; kanatlar bulut oldu. bulutların dağlara koşması bundandır.

mahabharata: tevekkülden zevk alanlar, kaybettikleri mutluluğu ele geçirmekten aciz korkaklardır.

mahabharata: topraktan daha değerli ne? gökten daha yüce olan ne? rüzgardan daha hızlı olan ne? nedir çimenden daha bol olan? topraktan daha değerli: anne. gökten daha yüce: baba. rüzgardan daha hızlı olan: zeka. çimenden daha bol olan: düşünce.

mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.

bhartrihari: fecrin soldurduğu ay, çağı geçen sevgili, lotussuz göl, konuşmayı bilmeyen güzel dudaklar, para canlısı hükümdar, gün görmeyen iyi ikbal içinde yüzen kötü.. kalbime saplanan yedi zehirli ok.

bhartrihari: hazların kucağında hastalanırsam diye için burkulur. hükümdarsan düşmanlardan korkarsın. bey isen hükümdardan. ikbaldekileri idbar korkutur. bilginler hatadan, doğrular yanlışlardan korkar. yalnız dünyadan el etek çekenler korkudan kurtulur.

bhartrihari: boş bir evde yanan lamba gibi kimseye hayrı dokunmadan geçti ömrümüz.

gururumun kapısını utançla sürgülemiştim
aşkın baltası ne kapı bıraktı, ne sürgü (trivalluar'dan)

ayağı çamura saplanmayagörsün
koca bir orduya karşı koyan fili
uyuz bir çakal öldürür (trivalluar'dan)

25.2.09

fight club

david fincher

bir söz vardır: "insan sevdiğini incitir." bu iki yönlü olarak işler.

uykusuzken hiçbir şey gerçek görünmüyor. sanki her şey uzakta. her şey suretin suretinin sureti.

özgürlüğü buldum. hiç umudumun kalmaması özgürlük demekti.

insan uykusuzluk çekerken hiç uyuyamasa da, tam olarak uyanık da kalmıyor.

marla'nın hayat felsefesi her an ölebileceği üzerine kuruluydu. asıl trajedi ölmemesiydi.

yeterince uzun bir zaman diliminde hayatta kalma şansı herkes için sıfırdır.

biz tüketiciyiz. tutkulu bir yaşam tarzının yan ürünleriyiz. boşversene. çimen yeşili çizgili oturma grubunu da boşver. bence eksiksiz olmaya kalkışma. mükemmel olmaya hiç çalışma. bırak evrilelim. bırakalım her şey düşeceği yere düşsün.

sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.

biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz. başka bir kadının aradığımız şey olduğunu hiç sanmıyorum.

kendini geliştirmek mastürbasyondur. ve kendini yok etmektir.

dövüş kulübünde kazanmak ya da kaybetmek önemli değildi. kelimelerin anlamı yoktu. dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmese de zaten bunun bir önemi kalmıyordu. sonrasında kendimizi arınmış hissediyorduk.

mülkümü yok ederek beni özgür kılan kişi kendimi bulmamı sağladı. uygarlığın temel varsayımlarını reddediyorum; özellikle de mülkiyete verilen önemi.

şu prezervatif çağımızın kristal ayakkabısı. onu takıp bir yabancıyla karşılaşıyorsun. bütün gece dans ediyor, sonra atıyorsun. prezervatifi demek istiyorum, yabancıyı değil.

tuz dengesinin doğru olması gerekiyor; bu yüzden en iyi sabun yağı insandan çıkar. eski insanlar giysilerin nehrin bir noktasında daha temiz yıkandığını keşfettiler, neden biliyor musun? çünkü o noktanın yukarısındaki tepede insan kurban edilmişti, bedenler yakılmış ve su küllere karışarak doğada bu suyu yaratmıştı. bedenlerin erimiş yağlarıyla karışınca bu madde sabun olup nehre dökülüyordu.

acı ve fedakarlık olmadan hiçbir şey yapamazsın.

babalarımız bizler için tanrı modeliydi. eğer babalarımız bizi terk ettiyse tanrı nasıl biridir? beni dinle. tanrının  senden hoşlanmadığı olasılığını düşün. o belki seni hiç istemedi; hatta büyük olasılıkla senden nefret ediyor. bu başına gelebilecek en kötü şey değil. ona ihtiyacımız yok. lanetlenmeye ve affedilmeye ihtiyacımız yok tanrının istenmeyen çocukları mıyız? öyle olsun!

önce teslim olmalısın. her şeyden önce korkmayı bırakıp bir gün öleceğini kabullenmelisin. ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür oluruz.

burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. bir potansiyel görüyorum. ama heba oluyor. lanet olsun bütün bir nesil benzin pompalıyor. garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köleler olmuşlar. reklamlara kanıp araba ve kıyafet kovalıyorlar. nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyaç duymadığımız şeyler alıyoruz. bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. ne bir amacımız var ne de bir yerimiz. ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. bizim savaşımız  ruhani bir savaş; en büyük buhranımız: hayatlarımız. televizyonla büyürken bir gün milyoner bir film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız. bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve bu yüzden çok ama çok kızgınız.

normal bir insan kavgadan kaçmak için her şeyi yapar.

sizler işiniz değilsiniz. bankadaki paranız değilsiniz. bindiğiniz araba değilsiniz. cüzdanınızın içindekiler değilsiniz. siz iç çamaşırı değilsiniz. sizler dünyanın şarkı söyleyip dans eden pisliklerisiniz.

dinleyin sürüngenler, sizler özel değilsiniz. güzel ya da eşsiz birer kar tanesi değilsiniz. diğer her şey gibi çürüyen organik maddelersiniz. hepimiz aynı gübre yığınının parçasıyız.

elime bir tüfek alıp türünü korumak için çiftleşmeyen her pandayı vurmak istiyordum. petrol tankerlerini açıp o hiç görmeyeceğim fransız sahillerini pisletmek istiyordum. duman solumak istiyordum.

dibe vurmak bir hafta sonu tatili ya da bir seminere katılmak değildir. her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç! bırak ne olacaksa olsun! bırak olsun!

insanlar bunu her gün yapıyor. kendileriyle konuşuyor, kendilerini olmak istedikleri gibi görüyorlar. ama onların bunu devam ettirecek cesaretleri yok.

otel

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır, tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, havayolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır; günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

alparslan

amin maalouf

savaş, semerkant'ta da yakından takip ediliyordu. her üç günde bir kaleyi savunanların yolladıkları bir güvercin geliyordu. asla bir imdat çağrısı olmuyordu bu; erzağın ve insanların tükendiğinden hiç söz etmiyor, sadece düşmanların verdiği kayıpları, şehri kuşatanların arasında salgın çıktığı söylentilerini anlatıyordu. kale kumandanı harezmli yusuf bir anda maveraünnehir'in kahramanı olmuştu.

bununla birlikte sonunda vakit geldi çattı, kaleyi savunan bir avuç asker sayıca çok üstün düşmanla artık başa çıkamaz oldu, kalenin temellerinin altına lağımlar döşenip surlar aşıldı. yusuf soluğu tükeninceye kadar savaştı; ama sonunda yaralanıp esir düştü. başına bela olan bu adamı yakından tanımak isteyen sultan'ın huzuruna çıkardılar onu. karşısında duran kara kuru, ufak tefek, yabanıl, üstü başı kir toz içinde bir adamdı. kollarına sıkı sıkıya yapışmış çam yarması gibi iki muhafızın ortasında, başı dimdik, ayakta duruyordu. alp arslan ise üzeri minderlerle kaplı, ahşap bir sekinin üzerinde, bağdaş kurmuş oturuyordu. iki adam karşılıklı meydan okuyarak uzun uzun bakıştılar, sonra galip emretti:

"yere dört kazık çakın, bunu kollarından bacaklarından bağlayın, sonra da bedenini dört parçaya ayırın!"

yusuf karşısındakini tepeden tırnağa süzdü aşağılayarak ve haykırdı:

"erkek gibi savaşmış birine böyle muamele reva görülür mü?"

alparslan cevap bile vermedi, başını çevirdi. tutsak onu azarlar gibi seslendi:

"hey karı kılıklı, sana söylüyorum!"

sultan bir anda sanki akrep sokmuş gibi yerinden sıçradı. yanında duran yayını kaptı, bir ok çekip taktı ve fırlatmadan önce muhafızlara tutsağı bırakmalarını emretti. yoksa onları da yaralayabilirdi. zaten korkusu da yoktu, o güne dek hedefini asla ıskalamamıştı.

aşırı sinirlendiği için mi, aceleden mi, çok kısa mesafeye ok atmanın zorluğundan mı, nedendir bilinmez, yusuf'u vuramadı ve sultan daha ikinci bir oka uzanmaya fırsat bulamadan, tutsak üzerine atıldı. sekinin üzerinde tünemiş vaziyette savunmasız kalan alp arslan oradan kurtulmaya çalışırken ayağı bir mindere takılıp sendeledi ve yere devrildi. yusuf üzerine çökmüştü bile, elinde de giysilerinin içine sakladığı bir hançer vardı. kafasına bir gürz yemeden önce sultan'ın böğrünü deşecek zamanı buldu yine de. askerler cansız bedeni üzerine üşüşüp lime lime ettiler. ama ölümün dudaklarında dondurduğu o alaycı gülümseyişi silemediler. öcünü almıştı, sultan'ın da günleri sayılıydı artık.

nitekim alparslan dört gün dört gece can çekiştikten sonra öldü. canı ağır ağır çekilirken acı bir muhasebeyle geçen dört gün. dönemin vakanüvisleri sözlerini şöyle naklettiler: "daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, 'şu cihanın hakimiyim! benimle kim boy ölçüşebilir?' dedim. allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkumunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı."

24.2.09

yabancı

albert camus

umutsuzluk susar. kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa, bir anlam taşır. gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.

sartré’ın deyimiyle saçmalık, “insanın dünya ile ilişkilerinden başka bir şey değildir.

insan her zaman az buçuk suçludur.

sonra, yitik bir sesle “izmaritimi yerden alabilir miyim?” diye sordu.

insan, hayatını hiç değiştiremez ki. zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır.

yemek saati dediğin insanın acıktığı saattir.

bütün normal insanlar aşağı yukarı, sevdikleri kimselerin ölümünü az çok istemişlerdir.

o zaman sık sık düşünüyor ve içimden: beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka bir işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim, diyordum.

insan eninde sonunda her şeye alışır.

bu sıkıntılar dışında pek de mutsuz sayılmazdım. yine bütün sorun vakit öldürmekti. anılarımı gözümün önünde canlandırmayı öğrendim öğreneli artık sıkılmıyordum. kimi zaman odamı düşünmeye koyuluyor, düşümde, bir köşeden kalkıyor, yolum üzerindeki eşyaları bir bir aklımdan geçirip yine o noktaya dönüyordum. ilk zamanlar bu gezi çabucak bitiveriyordu. ama her tekrarlayışımda daha uzun sürüyordu. çünkü, her eşyayı, her birinin üzerindeki nesneleri, sonra bunları, bunların ayrıntılarını, her ayrıntıda örneğin bir çatlağı, kakmayı, onun yenik kenarını, renklerini ya da pürüzlerini bir bir gözümün önüne getiriyordum. aynı zamanda sayılarını unutmamaya, hepsini tam tamına saymaya çalışıyordum. öyle ki, birkaç hafta sonunda, sadece odamdaki eşyaları bir bir saymakla saatlerimi eşeledikçe, iyi tanımadığım, unuttuğum şeyleri de bulup çıkarıyordum. o zaman anladım ki, dışarıda bir gün yaşamış olan bir insan, cezaevinde hiç sıkıntı çekmeden bin yıl yaşayabilirdi. canı sıkılmayacak kadar anıları olacaktı. bir bakıma bu da bir kazançtı.

ot minderimle kerevet tahtası arasında sanki kumaşa yapışmış, sararmış, neredeyse saydamlaşmış bir gazete parçası buldum. geçmiş bir polis olayını anlatıyordu. baş tarafı yoktu. ama, olay herhalde çekoslovakya’da geçmiş olmalıydı. adamın biri para kazanmak için bir çek köyünden ayrılmış. yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyla birlikte köyüne dönmüş. annesi kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele bırakıp annesinin oteline gitmiş. içeriye girince annesi kendisini tanımamış. o da, şaka olsun diye bir oda tutmuş, paralarını da göstermiş. geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. sabahleyin, karısı gelip olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. ana kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış. bu öyküyü binlerce kez okudum sanıyorum. öykü bir yandan gerçeğe uymuyordu, bir yandan da olağan bir şeydi. kısacası, bana kalırsa, yolcu bunu biraz da hak etmişti. insan hiçbir zaman böyle oyun oynamamalı.

o gün gardiyan gittikten sonra yemek kabımda yüzümü seyrettim. bana öyle geldi ki, gülümsemeye çalıştığım halde, görüntüm ciddi duruyordu. kabı oynattım. yeniden gülümsedim; ama görüntüm hep o aynı ciddi, o aynı üzgün halini bırakmadı. gün sona eriyordu. vakit, cezaevinin bütün katlarından, akşam gürültülerinin büyük bir sessizlik alayı halinde yükseldiği, sözünü etmek istemediğim o adsız saatti. tepe penceresine yaklaştım, günün son ışığında bir kez daha görüntüme baktım. yine ciddiydi. bunda şaşılacak ne vardı? o anda ben de öyleydim. ama, aynı zamanda, aylardır, ilk kez kendi sesimi açık açık duydum. bu ses ne zamandır kulaklarımda çınlayan sese benziyordu. o vakit anladım ki, bütün bu zaman içinde, kendi kendimle konuşmuşum. o vakit, anacığımın cenazesinde hastabakıcı kadının söylediklerini anımsadım. hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapisteki akşamların ne olduğunu aklının köşesinden geçiremezdi.

insan hiçbir zaman bütün bütün mutsuz olmaz.

değil mi ki insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.

aslında, insanın eninde sonunda alışmayacağı hiçbir düşünce yoktur.

ama sonra birden başını kaldırdı, dimdik yüzüme baktı: “niçin sizi görmemi istemiyorsunuz?” diye sordu. “tanrıya inanmıyorum da ondan.” diye karşılık verdim. inanmadığıma emin olup olmadığımı öğrenmek istedi. “bunu kendi kendime sormam bile!” diye karşılık verdim; çünkü bu bana önemsiz bir sorun gibi görünüyordu. o zaman kendini arkaya doğru bıraktı, sırtını duvara dayadı. ellerini açarak dizlerinin üzerine koydu. hemen hemen bana söylemiyormuş gibi: “insan bazen kendini bundan emin sanır; ama gerçekte hiç de değildir.” dedi. ben ağzımı açmıyordum. yüzüme baktı ve “ne dersiniz buna?” diye sordu. “olabilir.” diye karşılık verdim. belki beni gerçekten ilgilendiren şeyin ne olduğundan emin değildim; ama ilgilendirmeyenden tamamıyla emindim. aksi gibi, papazın söyledikleri beni ilgilendirmeyen şeylerdendi.
papaz gözlerini benden ayırdı ve duruşunu değiştirmeden, “sakın fazla umutsuzluktan böyle konuşmuş olmayasınız?” diye sordu. ona umutsuz olmadığımı anlattım. “yalnız korkuyorum, bu da doğaldır.” dedim. “öyleyse, tanrı size yardım edecektir, sizin durumunuzda birçok kimseler tanıdım. hepsi de yüzünü ona döndü.” dedi. “olabilir, bu onların hakkıdır.” diye karşılık verdim. “aynı zamanda bu, böyle şeylere vakitleri olduğunu gösterir. bana gelince, bana yardım edilmesini istemiyorum. çünkü beni ilgilendirmeyecek bir şeyle ilgilenecek kadar vaktim yok.”

düşündüm ki bu daracık hücrede kımıldamak istedikçe ya oturacaktı ya da kalkacaktı. ikisinin ortası yoktu.

uzun bir zaman sırtı bana dönük olarak durdu. onun varlığı bana batıyor, canımı sıkıyordu. tam, “artık gidin!” diyecektim, birden döndü ve sanki parlarcasına “hayır, size inanamam. eminim, bir başka dünyaya susadığınız olmuştur.” dedi. “elbette” dedim, “ama bu, zengin olmayı dilemekten, çabuk yüzmeyi, güzel ağızlı olmayı dilemekten daha önemli değildir. hepsi aynı kapıya çıkar.” ama papaz sözümü kesti ve bu başka hayattan ne anladığımı öğrenmek istedi. “bana bugünkünü anımsatacak bir hayat!” diye bağırdım. ve hemen ardından, “artık bu şeylerden bıktım.” dedim. bana hala tanrıdan söz etmek istiyordu. ona doğru ilerledim ve son kez olarak, pek az vaktim kaldığını anlatmaya çalıştım. bunu da tanrı sözüyle harcamak niyetinde değildim. kendisine niçin “pederim” demediğimi, “efendim” diye seslendiğimi sorarak konuyu değiştirmeye çalıştı. bu soru sinirime dokundu: “pederim değilsiniz de ondan. siz de ötekilerden yanasınız.” dedim. “hayır evladım.” dedi, “ben senden yanayım. ama sen bunu anlayamazsın; çünkü yüreğin her şeye kapalı. senin için dua edeceğim.”

o zaman, bilmiyorum niçin, içimde bir şeyler değişiverdi. avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım, hakaret ettim, duasını istemediğimi, yok olmaktansa yanmanın daha iyi olduğunu söyledim. cüppesinin yakasına yapışmıştım. içimin, sevinç ve öfkeyle karışık bütün taşkınlıklarını üzerine boşaltıyordum. ne kadar da dediklerinden güvenli görünüyordu değil mi? oysa onun güvendiği şeylerden hiçbiri bir kadın saçının bir tek teline bile değmezdi. yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. bense ellerim bomboş bir adam olarak görünüyordum; ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. şunu yapmış, bunu yapmamıştım. filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. peki, sonra? sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. o da biliyordu. geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? başkasının tanrısından bana neydi? başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi? değil mi ki, bir tek yazgı, beni ve benimle birlikte, onun gibi bana “kardeşim” diyen bir sürü ayrıcalıklıyı seçecekti! anlıyor muydu acaba, anlıyor muydu ki herkes ayrıcalıklıydı. zaten yalnız ayrıcalıklar vardı. ötekileri de bir gün mahkum edeceklerdi. kendisi de yargıyı yiyecekti. adam öldürmekle suçlandırılıp anasının cenazesinde ağlamadı diye idam edilseydi ne önemi olurdu bunun? bence salamano’nun köpeği de karısı kadar değerliydi. o ufak tefek otomat kadın da, masson’un evlendiği parisli kadın kadar ya da benimle evlenmek isteyen marie kadar suçluydu. raymond, céleste kadar dostum olmuş, céleste, raymond’dan daha değerliymiş, değilmiş ne önemi vardı? marie, bugün dudaklarını bir başka meursault’ya verdiyse, bundan ne çıkardı? anlıyor muydu ki, bu hükümlü.. 
geleceğimin ta derinlerinden.. bütün bunları bağıra bağıra söylerken neredeyse tıkanıyordum. ama, papazı elimden kurtarmışlardı çoktan. gardiyanlar bana gözdağı veriyorlardı. ama o, gardiyanları yatıştırdı ve bir an sessiz sessiz yüzüme baktı. gözleri dolu doluydu. sırtını döndü, çıkıp gitti.

23.2.09

şöhret sendromu

paulo coelho

ün ve onun getirdiği güç, sıradan bir insanoğlunu, her arzusu yerine getirilen yarı-tanrıya, füme camların ardında limuziniyle ya da pahalı spor arabasıyla geçerken kıskanç bakışlara hedef olan, yanına yaklaşılmaz bir ilaha, tırmanacak tepeleri ya da olanaksız fetihleri kalmamış birine dönüştüren sihirli sözcüktür.

şöhret sendromu. meslekleri, evlilikleri, hristiyan değerlerini mahvedebilir ve bilgilinin de cahilin de gözünü kamaştırabilir. birkaç örnek: büyük bilimciler, çok önemli bir ödüle layık görüldükten sonra, insanlığa büyük hizmeti dokunabilecek araştırmalarını bir yana bırakıp onun yerine konferanslar vererek hem egolarını hem de banka hesaplarını şişirmeyi tercih ediyorlar. ünlü bir şarkıcının amazon ormanlarından kapıp uygarlığa kavuşturduğu bir yerli, yoksulluğunun kötüye kullanıldığını iddia etmeye başlıyor. hayatını bahtsız insanların haklarını aramaya adamış bir adalet savaşçısı, birden kamu görevlisi olmaya karar veriyor, seçimleri kazanıyor ve hemen ardından kendini yasalardan üstün görmeye başlıyor; ta ki bir motel odasında, parası vergi mükelleflerinin cebinden ödenen bir fahişeyle basılana dek.

şöhret sendromu. insanın kim olduğunu unutup başkalarının kendi hakkında söylediği her şeye inanmaya başlaması. süpersınıf, herkesin rüyası, gölgelerin ya da karanlıkların olmadığı, "evet"in her arzuya verilecek tek yanıt sayıldığı bir dünya.

insanlar en eski zamanlardan beri, erişilmez ve gizemli bir şeye yakın olmanın kendilerine uğurlu geleceğine inanırlar. o yüzden guruları ve kutsal yerleri ziyaret etmek için hac yolculuklarına çıkarlar. her zaman ortalıkta görünmeyen bir ünlünün uzaktan da olsa bir bakışını yakalayabilecekleri her yer olabilir. o ünlünün şöyle bir el sallayışı, tapınan kalabalığa, tanrılar sofrasından atılmış bir lokma gibi gelir.

her yerde aynıdır bu. daha çok ayinleri andıran o kalabalık pop konserlerini ya da sırf süpersınıf üyelerinin kapalı gişe oynanan bir oyuna girişini ve çıkışını görebilmek için tiyatronun kapısında bekleşen insanları düşün. bir topun peşinden koşan bir avuç adamı seyretmek için futbol statlarına koşan kalabalıkları düşün. şöhretlerin birer idol, birer ikon oldukları da söylenebilir; bir bakıma kiliselerde gördüğün resimlere benzerler ve gençlerin ya da ev kadınlarının yatak odalarına; hatta onca zenginliklerine rağmen onların şöhretine imrenen sanayi patronlarının ofislerine astıkları birer tapınma nesnesi haline gelebilirler.

arada bir tek fark var: bu durumda halk başyargıçtır; bugün alkışlayanlar, yarın bir dedikodu dergisinde idolleriyle ilgili bir rezaleti okuduklarında aynı ölçüde mutlu olabilirler. o zaman da şöyle diyeceklerdir: "zavallıcık. çok şükür onun yerinde değilim." bugün idollerine tapınanlar, yarın onu taşa tutabilir, en küçük bir vicdan azabı duymadan çarmıha gerebilirler.

giyotin

victor hugo

pamiers'te geçen eylül ayının sonlarına doğru bir infaz yaşandı. eylül ayının sonunda, cezaevinde sakin sakin kağıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. altı aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi. tıraş edildi, elleri ve ayakları bağlandı, günah çıkartıldı, dört jandarmanın eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü.

cellat rahipten teslim aldığı mahkumu sehpaya yatırıp bıçağı aşağı bırakmış. güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yivlerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. adam korkunç bir çığlık atmış. canı sıkılan cellat, bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. mahkumun boynunu ikinci kez ısıran bıçak yine koparamamış. mahkumla birlikte kalabalık da haykırmaya başlamış. üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. sonuç yine aynı. mahkumun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başı koparamamış.

beş kez inip kalkan bıçak, inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkumu öldürememiş. öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. giyotin sehpasında tek başına kaldığını fark eden mahkum, boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik başını tutarak ürkütücü bir şekilde doğrulup boğuk çığlıklarla kafasının koparılmasını istemiş. merhamet duygularıyla coşan halk, jandarmaları zorlayıp ölüm cezasını beş defa çeken bahtsızın yardımına koşmak üzereyken, celladın 20 yaşında bir genç olan uşağı giyotin sehpasına çıkıp mahkuma ellerini çözeceği için sırtını dönmesini söylemiş ve hiçbir endişe duymadan söyleneni yapan can çekişen adamın sırtına sıçrayıp elindeki kasap bıçağıyla boynunun hala kopmayan kısmını acımasızca kesmiş.

üç ay önce de dijon'da giyotin sehpasına bir kadın getirildi. doktor guillotin'in bıçağı bu kez de işini iyi göremedi. kafa tamamen kesilmedi. bunun üzerine celladın uşakları kadının ayaklarına sarılıp çekiştirerek bahtsızın çığlıkları arasında bedeni kafadan ayırmayı başardılar.

22.2.09

siyah süt

elif şafak

nietzsche: eğer bir kadın erkeksi özelliklere sahipse, ondan kaçmalı. ama eğer bu tür özelliklere sahip değilse, bu sefer de o kendinden kaçmalı.

her ayna anahtarını kaybetmiş bir kapıdır. açılır diyar-ı esrar'a. olur da fazla bakarsan aynaya, aralanıverir kapı, kaybolursun sonsuzlukta.

çizginin öbür yanı intihardır. öyleyse yaşamak, intiharın kenarında kıyısında, belki de tam eşiğinde zıplayıp durup, zaman zaman ayaklarını boşluğa sarkıtmak pahasına oynamak, oynamak, hiç yanmayacakmış gibi oynamaktır.

erkek yazarlar evvela "yazar" olarak algılanırlar, sonra "erkek." kadın yazarlar ise evvela "kadın", sonra "yazar."

insan duymak istediğini duyar.

eninde sonunda varoluş demek tatminsiz ve tamahkar olmak demektir. insan yetinmeyi bilmez. cioran'ın dediği gibi hepimiz kendi içimize düşüp bedbaht olmaya mahkumuz.

olmaya çalışmak yerine, oluşu ve varoluşu bitimsiz, sürekli yenilenen bir süreç gibi algılamalıyız. bu yüzden senin annelik/yazarlık ikilemi üzerine geçenlerde sorduğun soru asla cevaplanmamalı. bilakis, daima yeni sorularla derinleştirilmelidir.

istanbul kendi çocuklarını hırpalayan bir şehir.

anais nin: sıradan bir hayat beni cezbetmez.

yaşadığımız hayatın ne denli geniş ya da dar olduğu bizim taşıdığımız cesarete bağlı.

faşizm kötülerin değil, normallerin eseridir.

sürüye ayak uyduran, verilen her emri sorgusuz sualsiz yerine getiren sıradan insanlar her türlü totaliterliğe açıktır.

kadın doğulmaz, olunur.

courtney love: gün boyu son derece normal bir insan gibi hareket etmeye bayılırım. her ne kadar, o esnada zihnimden şiddet, terör, seks ve ölümle ilgili bir sürü manyak düşünce geçiyor olsa da..

erkek: 1.etken, 2.kültür, 3.gündüz, 4.akılcı, 5.rasyonel, 6.beyin, 7.dikey, 8.hız, 9.yapan, 10.özne, 11.logos; kadın: 1.edilgen, 2.doğa, 3.gece, 4.duygusal, 5.irrasyonel, 6.beden, 7.yatay, 8.durgunluk/oturmuşluk, 9.yapılan, 10.nesne, 11.pathos

her birinde vasat olmaya razıysan eğer, on ayrı iş bile yapabilirsin.

aşktan önce. aşktan sonra. çünkü aşk bir milat. takvimlerin kendini sıfırladığı, saatlerin yeniden ayarlandığı an. aşktan önce olan biten her şey -miş'li geçmiş. adeta yaşanmamış. bir şekilde hafızaya sonradan alınmış. aşktan sonra olan her şey şimdiki zaman. öncesi ve sonrası olmayan.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

38. hafta: bu hafta anladım ve kabullendim ki hamile bir kadının bedeni kendine değil, topluma aittir. daha doğrusu toplumdaki tüm kadınlara. ne zaman sokağa çıksam tanımadığım kadınlar gelip karnıma dokunuyor. ben istediğim kadar geri çekeyim kendimi, onlar elleriyle pat pat yokluyorlar. hamileliğin olduğu yerde resmiyet olmuyor. ne resmiyet, ne mahremiyet.

ölmeden önce ölmek lazım.

her canlı bir mucize, hayatta her şey olasıdır.

ayn rand: hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamazlar ve devredilemezler.

belki de pekala farkındaydı anne-çocuk ilişkisinde hep ama hep çocuğun kazanacağının. ve bu yüzden istemedi anne olmayı.

sen istediğin kadar özgürlükçü ol, toplum aynı fikirde değilse nasıl dengeleyeceksin ideallerinle hayatın hakikatlerini?

unutma, zorluğun olduğu yerde kolaylık vardır.

meğer insanın kendi kendini kandırmasıyla derinleşirmiş her depresyon.

çünkü ne kadar girift olursa olsun her dehlizin bir çıkışı var. ummadığın kadar yakında bir yerde seni bekleyen. oraya doğru yürümek tek yapman gereken.

gece yarısından sonra

gülten akın


gökyüzünde bir top bulut avare
bulutlar içinde yüzün mahzun
günlerce sebepsiz içlenir, sonra
ne sevdiğin akşamüstleri ne yağmur
unutursun

bütün çocuklar sustu, şarkılar sustu
aklın alabildiği beyazlıkta
-kimse farkında değil yalnız ben
bir deli poyraza tutulacak
erişilmez şeyler üstüne bunca rüya

arsız otlar gibi büyür gider
geceyarısından sonra yalnızlık
çaresizliğine acırım ellerimin
ellerimi affedemem bir türlü
sen beni affedecek misin

ben içten içe savrulan harman
ben artık yaşamayacak olan
bırakıp gitmek gerek duyuyorum
ne varsa aşk gibi dostluk gibi
sonsuz sıcaklığına alışılan

gökyüzünde bir top bulut avare
bulutlar içinde ellerin yüzün
ıslak yollarda bir ekim sonu
içlenir sebepsiz içlenir
eski yağmurları düşünür müsün

21.2.09

kaçış

yorgo seferis


bundan başka bir şey değildi aşkımız
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı

bundan başka bir şey değildi aşkımız
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla

ve tutunduysak başkalarının bellerine
vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna
ve yumduysak gözlerimizi
bundan başka bir şey değildi
bu derin acıydı yalnız tutunabileceğimiz
kaçışımızda

californication

bir şeyin kasvetli olması, o şeyin gerçek olmasını sağlamaz.

iyi bir ilişkinin sırrı kahkaha, güzel bir seks ve arada sırada güveç yapmaktır.

ateşli seks hayatları olan çiftlerin ilişkileri sonsuza kadar sürer.

harika bir oral seksin sırrı nedir? vajinaya bir bireymiş gibi davranmalısın. bir kişiye nasıl davranırsın? sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davranırsın.

kafan güzelken asla dövme yaptırma. yoksa kıçında bir kelebek dövmesiyle uyanırsın.

hayat böyle: pislikler üstüne üstüne gelir ve sen onlarla baş etmelisin. seni tanımlayan şey de budur, onlarla nasıl baş ettiğin. olduğun yerde debelenmekle, bununla baş edemezsin.

hemen yapmak gibisi yoktur.

bir partiye katılmak, bisiklet sürmek gibidir. bir ya da on içki içersin, sonra da bir dövmeyle veya kanlı bir götle ya da ikisiyle birden uyanmamayı umarsın.

zaman bütün yaraları iyileştirir.

bazen kendini rahatlatarak içindeki zehri atman gerekir. bu pisliği bir kez vücudundan atarsan tekrar düzgün düşünmeye başlarsın.

goethe ne güzel demiş: "cesur olun, kudretli güçler yardımınıza gelecektir."

isyan

ihsan oktay anar

dersaadet'teki rumların isyan edeceklerinden korkulduğu için herkese silahlanması emredilmişti. bu emri derhal yerine getiren halk da birer piştov alıp hemen her yerde ve zamanda, gece yarısı cami avlusunda, gün ortasında pazarda, sabah kahvesi içerken kıraathanede, akşam namazı kılarken mescitte gerekli gereksiz silahlarını patlatmaya başladı. öyle ki, piştovu olmayanlar erkek sayılmıyordu. bu yüzden eli ayağı tutmayanlar bile baskıya dayanamayıp birer silah edindiler. dersaadet, keyif için atılan silahların velvelesiyle inlerken kimi karısını, kimi de çocuğunu kazayla vurdu: şeyhülkurra havai abbas efendi'nin naklettiğine göre kaza kurşunlarıyla tam 9.000 can telef olmuştu ki, eğer denildiği gibi rumlar isyan etselerdi bu kadar zayiat verileceği şüpheliydi.

20.2.09

rock ölüler kitabı

gary j. katz

ian curtis: şu anda çoktan ölmüş olmayı isterdim. artık hiçbir şeyle başedemiyorum.

michael bloomfield: blues yalnızca notalar değildir. o, etrafımızı saran şeylerin toplamıdır. blues bireysel bir olaydır. onunla kişisel bir bağım var ve kesinlikle o benim bir parçam.

basın, kiss'in bütün elemanlarının solo albüm yayınlayacağını duyurunca, dört albüm de piyasaya çıkmadan platin plak kazandı.

23 ocak 1978 öğleden sonrası terry kath, turne kadrosunun bir üyesi olan don johnson'ın woodland hills, california'daki evinde bir partiye katıldı. parti dağıldıktan sonra sadece kath orada johnson ile kaldı. kath, parti süresince sürekli içmişti ve yanında getirdiği otomatik silahı havada döndürmeye başladı. johnson, kath'den silahla oynamayı bırakmasını istediğinde kath cevap verdi: "merak etme, dolu değil. bak." silahı kafasına doğrulttu ve tetiği çekti. beynini havaya uçuran müzisyen o anda ölecekti.

jim morrison, 68 nihilizminin en yüksek bilincidir. sahnede çoğu kez trans halindeydi jim morrison. sahnede otuzbir çekmesi de bir jest, bir çağrıydı. bazı şiirlerini the lord and the new creatures adlı kitapta toplamıştı. kız arkadaşı pamela courson da aşırı dozdan ölecekti.

eskilerin dediği gibi: "i know, it's only rock 'n' roll.. but i like it."

19.2.09

kral

elias canetti

afrikalı bir kralın belli başlı özelliklerinden biri hayat ve ölüm üzerindeki mutlak iktidarıydı. etrafına yaydığı dehşet çok büyüktü. "sen şimdi ata'sın, hayat ve ölüm üzerinde iktidarın var. senden korkmadığını söyleyen herkesi öldür"; igara kralı'nın resmen göreve atama formülü buydu. canının istediği gibi öldürürdü ve bunun için hiçbir sebep öne sürmezdi. onun istemesi yeterliydi; açıklama yapmak zorunda değildi. pek çok vakada onun şahsen kan dökmesine izin verilmezdi; ama onun yerine öldüren cellat, saray mensupları arasında vazgeçilmez bir görevliydi.

bu makamda bulunan insan ister sonunda, dahomey'de olduğu gibi başbakan olsun; ister asanti'deki gibi, bir kast oluşturan yüzlerce cellat bulunsun; ister idamlar sık sık yapılsın ya da nadir olaylarla sınırlı olsun, idam cezasının ilan edilmesi her zaman kralın tartışılmaz göreviydi ve bunu uygulamadan uzunca zaman geçirirse, iktidarı için temel önem taşıyan dehşet yitirilirdi; artık ondan korkulmazdı ve küçük görülürdü.

bu hayvanın onun atası olduğu düşünüldüğünden mi yoksa yalnızca, doğrudan onun soyundan gelmese de onun niteliklerini taşıdığından mı bilinmez; ama kral bir aslan ya da leopar olarak kabul edilirdi. kralın aslan ya da leopar doğası taşımasının anlamı onun, bu hayvanlar gibi, öldürmek zorunda olmasıydı. onun öldürmesi, bu hayvanlar gibi dehşet saçması doğru ve uygundu; kralın öldürme eğilimi yaradılışından geliyordu.

uganda kralı tek başına yemek yerdi ve hiç kimsenin onu yemek yerken görmesine izin verilmezdi. eşlerinden biri ona yemek getirmek ve o yerken arkasını dönmek zorundaydı. "aslan yalnız yer." denirdi. yemeği beğenmezse ya da yemek yeterince çabuk getirilmezse, ona bu hakareti yapanı çağırır ve mızrakla öldürürdü. ona hizmet eden karısı, o yemek yerken öksürürse o da öldürülürdü. elinin altında her zaman iki mızrak bulunurdu. kral yemek yerken yanlışlıkla içeriye girip kralın karşısına çıkan kişi oracıkta mıhlanırdı. bunun üzerine insanlar, "aslan yemek yerken şunu ya da bunu öldürmüş." derlerdi. kralın bıraktığı yiyeceklere hiç kimsenin dokunmasına izin verilmezdi. bu artıklar kralın en sevdiği köpeklere verilirdi.

sevgi duvarı

can yücel


sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat-sevicileri
derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
başucumda bir sen varsın bi de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi