#cehalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#cehalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.06.2022

tezgah

dragan babic

her zaman orada olan tüm bu eski barış ve savaş suçluları, şu anda ellerinde tuttukları ve sonu görülemeyen bir geçmişin yaşlı hayaletleri, onların, iktidarlarının, kahramanlarının, tüm kokuşmuşluklarının, bize güzellikle ya da zorla benimsettirilmiş boklarının yaşlı hayaletleri.. üstelik de bizden saygı göstermemizi istiyorlar. aksi halde, ölüm, tabancayla, hapishane, sakinleştiriciler, televizyon, aptallıklar, açlık; fakat ne olursa olsun.. ölüm! ya da ölümden besbeter, televizyon diktatörlüğü ile bir türlü gelmeyen bir vaat edilmiş hayatın bekleyişi arasında dağılmış bir yaşam..

savaş yapmak için her zaman iyi nedenleri vardır onların. her zaman sonuncu, insanları katletmek için nedenler, her zaman kötüler, onları aç bırakmak için nedenler ve insanların yaşadıkları çevreyi mahvetmek için mazeretler.. nedenler, aklın mazeretleri, bağışlanmış mazeretler ve akıl. aklın nedenleri, akılyürütülmüş mazeretlerle ve affedilmiş nedenlerle. kilometrelerce tarih kitapları, mazeretler, nedenlerin felsefeleri ve kuramları, yalanlarla dolu yüzlerce yıl, eğitim mazeretlerinin nedenlerini haklı çıkarmak için. ve ben bunun içinde, bombamı patlatmak için mazeretler aramaksızın küçük bir nedenim var. onlar.. ki onlar, aile.. halk, vatan adına, özgürlük ve ilerleme ve uygarlık ve demokrasi adına, kuşkusuz, o adına, bu adına.. kendi kendime tüm bu dangalakların ne zaman sona ereceğini, insanların ne zaman anlayacaklarını soruyorum!

fakat insanların anlamaları zaman alacak ve bu süre zarfında, ötekiler şu adına, bu adına tezgahlarını sürdürüp gidecekler. fakat neyin adına? neyin adına tıp, toplumsal düzenin her gün kasıtlı olarak yol açtığı yoklukların doğurduğu hastalıklardan para kırıyor? neyin adına bir adam, pratikte kırk para vergi ödemeyen bir adamdan yüz kat azını kazandığı halde daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor? neyin adına.. hangi güzel ilke uğruna bu bokluğu yaşıyoruz; oysa bu binaların ağırbaşlı sadelikteki ön cepheleri başka mahallelerdeki on kuşak insanın elde edemeyecekleri servetleri saklarken.. bir sinema yıldızı ya da pop müzik starı neyin adına, bir yılda, yüzlerce işçinin ya da üçüncü dünya ülkelerinde milyonlarca insanın ömürleri boyunca kazandıkları paranın toplamından çok daha fazla kazanıyor? bugün ingiltere'nin tahtına oturmuş ve dünyanın en zengin kadını olan bir alman hiç vergi ödemiyor.. neyin adına? hangi adalet? hangi yasa? hangi düzen? hangi tanrı? ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, onlar, bir savaş, bir açlık, bir topyekün ölüm tehdidi altında tutarak insanlığı tutsak ettiler. bu kez yeni dünya düzeni adına, daha önce naziler, japon imparatorluğu, stalin tarafından ve şimdi de amerikalılar tarafından dile getirilen düzen.. uluslararası para fonu da öyle.. medya tarafından her gün anımsatılan ve gündemden düşürülmeyen tehditler ve korkular, dünyanın efendilerine var olmayan bir gelecek, ölü bir tanrı, yitip gitmiş bir peygamber, beyaz cübbe giymiş bir kaçık adına, hiçbir zaman sahip olamayacakları bir özgürlük adına topluluklara egemen olmalarını sağlıyor.

14.09.2020

aşağı tabaka

victor hugo

toplumun altında büyük bir kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

burada çıkar gözetmezlik kaybolur. iblis belli belirsiz boy gösterir. herkes kendi çıkarına bakar. gözsüz benlik ulur, araştırır, yoklar ve kemirir. toplumsal ugolin* bu uçurumun dibindedir.

bu çukurda dolaşan hayvana yakın, hayalete benzer vahşi siluetler, evrensel ilerlemeyle hiç ilgilenmezler; bunun ne fikrinden ne de adından haberleri vardır. tek kaygıları bireysel doyumdur. hemen hemen bilinçsizdirler, içleri korkunç bir silintiye uğramıştır. iki tane anaları vardır, iki üvey ana: cehalet ve sefalet. bir tek rehberleri vardır: ihtiyaç ve bütün doyum şekilleri için iştah. hayvanca oburdurlar, yani yırtıcıdırlar; bir zorba gibi değil, bir kaplan gibi. bu gulyabaniler ıstıraptan suça geçerler: kaçınılmaz gelişme, baş döndürücü sonuç, karanlığın mantığı. toplumun sahne altı üçüncü bodrumunda sürünen şey, artık boğulan mutlak özleyişi değil, maddenin protestosudur. insanoğlu orada ejderha kesilir. hareket noktası açlık, susuzluktur. yarış noktası iblisleşmektir. bu mahzenden lacenaire çıkar.

bu mahzen bütün öbür mahzenlerin altındadır ve hepsine düşmandır. istisna tanımayan kindir o. bu mahzen filozof nedir bilmez, hançeri hiçbir zaman kalem yontmamıştır. karalığının, yazı takımının yüce karalığıyla hiçbir ilgisi yoktur. gecenin bu boğucu tavan altında kasılan parmakları hiçbir zaman bir kitabın yapraklarını çevirmemiş, bir gazetenin sayfalarını açmamıştır.

toplum için tek tehlike karanlıktır. insanlık özdeşliktir. bütün insanlar aynı balçıktan yoğrulmuşlardır. hiç olmazsa bu dünyada, kaderde hiçbir ayrılık yoktur. önce aynı karanlık, geçiş sırasında aynı et kemik, sonra aynı toz toprak. fakat insanın hamuruna karışan cehalet onu karartıyor. bu devasız karanlık insanın içine yayılıyor ve orada kötülük haline geliyor.

cartouche'a göre babeuf büyük bir istismarcı; schinderhannes'a göre marat bir aristokrattır. bu mahzenin tek amacı her şeyin yıkılmasıdır. her şeyin. nefret ettiği üst lağımlar da dahil olmak üzere, iğrenç kaynaşması içinde o yalnızca mevcut sosyal düzenin altını lağımlamakla kalmaz; aynı zamanda felsefenin, bilimin, hukukun, insan düşüncesinin, uygarlığın, devrimin, ilerlemenin de altını lağımlar. onun adı düpedüz hırsızlıktır, fuhuştur, cinayet ve katildir. o zulmettir ve kaos ister. kubbesi cehaletten örülmüştür. bütün öbür lağımlar, üsttekiler, tek bir amaca yöneliktirler: en alttaki lağımın yok edilmesi. felsefe ve ilerleme, bütün organlarıyla birden, gerçeğin düzeltilmesiyle olduğu gibi mutlağın düşünülmesiyle de bu amaca varmaya çalışırlar. cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

* 13. yüzyılda yaşamış olan, pisa'nın zalim tiranı. sonunda düşmanları tarafından iki oğlu ve iki torunu ile birlikle bir kaleye hapsedilerek açlıktan ölmeye terk edilmiş, rivayete göre orada çocuklarını ve torunlarını yedikten sonra ölmüştür.

22.03.2020

ruhani deneyimler

jonathan swift

ruhani deneyimler söz konusu olduğunda, gündelik dilde kullandığımız anlamlarıyla duyuların ve aklın yerini, etkili ve dolambaçlı konuşmalarla vızıldamalar alır; çünkü ruhani vaazlarda sözcüklerin dil bilgisi kurallarına göre yerli yerinde kullanılması hiçbir şey ifade etmez. önemli olan hecelerin seçimi ve kadansıdır.

dikkatli bir besteci bile şarkı bestelerken sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini öyle çok değiştirmek zorunda kalır ki elindeki malzemeden müzik elde edebilmek için müzikten önce ipe sapa gelmez, saçma sapan sözler üretir. işte bu nedenle bazıları, etkili ve dolambaçlı konuşma sanatının en mükemmel biçimde cehalet eşliğinde uygulanabileceği iddiasındadır.

sir edwin kutsal kitap'taki şu cümleye çok yerinde olarak dikkat çekmiştir: "senin sözün, benim adımlarımı yönlendiren fener, yolumu aydınlatan ışıktır."

erkek olsun, kadın olsun bütün insanlar arasında aşka en fazla eğilimli olanlar, yapıları gereği, kendilerini dine adamış, ruhani deneyimler yaşama yetisine sahip olan kişilermiş gibi görünüyor; zaten cinsel arzu da diğer ateşlerle aynı kıvılcımdan çıkar; bu ateşli kardeş sevgisi ruhu da yüksek mertebelere çıkarır.

duyular ortadan kaldırıldığında ya da birbirlerine düşürülerek bir iç savaşla meşgul olmaya zorlandıklarında ruh devreye girer ve kendisine biçilen rolü oynar.

4.07.2019

abiler

nilüfer kuyaş

öyküyü kendisinden dinledim. 1969'da tös genel kurulu kayseri'de yapılıyor. ülkücüler binayı basıyorlar. dükkanları, vitrinleri kırıp döküyorlar. zavallı aktar. esans da satar, kitap da, defter de. ne yapsın? taşra böyledir. oradan bir zavallı kadın geçiyor. konsomatris. bunlar pek dışarıya çıkmazlar. çalıştıkları bara giderler; sonra otelde otururlar. buncağız sıkılmış, biraz dolaşmaya çıkmış. güruh ona saldırıyor. çırılçıplak soyacaklar. "abiler" diyor konsomatris, "beni öldürün; bana bunu yapmayın."

işte, demişti ece ayhan, mor külhani şiirindeki "abiler" oradan gelir. ama ben orada bırakmıyorum tabi, diye de eklemişti.

"türkiye'de her şeyi bu 'abiler' ile anlatabilirsin."

içimizdeki zulümdür o abiler. içimizdeki eşitsizlik. içimizdeki öfke. içimizdeki nefret. düşene vurma güdüsü. çok ezilmişizdir; daha çok ezmemiz gerektir. ece'nin başkaldırısının özetidir bu. o içimizde, derimizin altında yaşıyordu. zulmün ortasında.

genç kaymakam unutmamıştı kayseri'de gördüğü olayı. hani, enis batur demişti, "kediler krallara bakabilir." diye! ece'nin durumu da biraz öyle: kaymakamlar konsomatrislere bakabilir. şairler abilere seslenebilir. zulüm sonsuz. aşağılama sonsuz. nabızlı bir beklenti: en kötü olan en olanaklıdır.

çocukken çanakkale'de gördüğü bir başka sahneyi daha unutmuyor: halk eczaneye girerken ayakkabılarını dışarda bırakırmış. meğer eczane sahibi aynı zamanda oranın kızılay başkanı. eczaneyi devlet kapısı zannediyor zavallılar.

devlet de bir kötülüktür. ama, birçokları gibi zorunlu bir kötülük. devlet olmasa ne yapardık? devlet, abilerin örgütlenmesidir. sırasında baba da olurlar. halbuki oğullar -ya da kızlar- "oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidirler."

evet, türkiye'de her şeyi bu abiler ile anlatabilirsin. "boyayalım mı abiler?"

güruha abiler diye yalvaran o zavallı kadının, ezilenin, aşağılananların yerine koyuyor kendini şair. şirini onun gözüyle, onun bakış açısından kuruyor, onu seçiyor, oraya yerleşiyor. gözünü kırpmadan bakıyor zulme.

bizim zulmümüz boldur.

biz yıkımda, acıda, mutsuzlukta rahatız. neden öyleyiz? belki mutluluğun ne kadar geçici ve kırılgan, umutların nasıl ölümlü olduğunu fazlaca iyi biliyoruz. hayat tatmin olmayan, doymak bilmeyen arzuların çölü.

gönül yık, ağaç yak, şehir yok et, can acıt, kanda yürü. işte, daha rahatsın. bu cehennem senin! burada her şey kesin. acıda buluş. kötülük et. aşağıla. vur. çiğne. aldat. nefret et. kendi hamurundasın. derimizin hemen altında. bilincimizin en altında. yumuşak karnımızda. ölümcül topuğumuzda. şairin yuvası.

şair hiç gocunmadı oraya yerleşmekten. izledi, anladı, meydan okudu. öyle seçti. tarihi örtündü. herkes yapamaz. kendi deyimiyle, maça ister. o biliyordu neden böyle olduğumuzu. çırılçıplak soymak için üzerine güruhun saldırdığı kadının yerine kendini koyarak şiir yazması bundan. o kadını ve benzerlerini giyindi. bizi soydu. derimizin altından seslendi bize. içimizdeki zulmü konuşturdu. neden böyle olduğumuzu biliyordu.

ben hala soruyorum. neden böyleyiz? kayseri'deki olayın yansıttığı kötülük, nefret, öfke, yıkıcılık, acımasızlık, açgözlülük ya da yıllar sonra sivas'taki gözüdönmüşlük, toplumun üzerinde oturduğu temeldir, bir yanıyla. bunu biliyorum. iliklerimde biliyorum. karşı konulmaz bir bilgi bu. edinilmiş bilgi değil. kendini dayatan, benliğimi istila eden bir bilgi. kötülüğün bilgisi.

17.04.2019

din ve politika

jean meslier

dinler bilinçsizlik, batıl inanç ve ilahi güçlere tapmanın yanı sıra, halkın sömürücüler tarafından ezilmesinin sonucu olarak doğmaktadır. tüm bunlar kurnaz ve hokkabaz politikacılarca düşünülmüştür. aynı zamanda bu dünyanın prensleri ve zorbaları halkı baskı altına almak ve kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebilmek için bu buluşları -dinleri- kendi yasalarıyla ayakta tutmaktadırlar.

insanlar hayal hastalarıdır. ilaçlarına alıcı bulmak için, çıkarcı şarlatanlar, hep insanların deliliklerini, budalalıklarını sürdürmeye özen gösterirler.

insanları eğitmek ve yönetmekle görevli kimseler, kendileri ışığa ve erdeme sahip olsaydı, insanları ham hayaller yerine gerçeklerle yönetmeleri daha iyi olurdu. ancak kurnaz, açgözlü ve bozuk ahlaklı yasa koyucular, dünyanın her yerinde milletleri boş masallarla uyutmayı, onlara gerçekleri öğretmekten, akıl ve zihinlerini geliştirmekten, özel ve gerçek nedenlerle erdeme yöneltmekten, onları doğru bir şekilde yönetmekten daha kolay buldular.

din açık olsaydı cahiller için daha az çekici olurdu. onlar için, karanlık ve esrarlı şeyler, korkular, masallar, kerametler ve sürekli olarak beyinlerini işletecek, yoracak, akla sığmaz şeyler gereklidir. romanlar, inanılmaz cin ve cadı hikayeleri, sıradan insan ruhu için, gerçek tarihlerden daha çekicidir.

hayranlık cehaletin kızıdır. insanlar ancak anlamadıklarına hayran olur ve taparlar.

bilinmeyen, gizli, hayali, efsanevi, mucizevi, inanılmaz ve hatta korkunç olan şeyi açık, basit ve sağlıklı olana tercih etmek cehaletin özelliğindendir. "gerçek", hayal gücü üzerinde hiçbir zaman, herkesin kendisine göre düzenlemekte özgür olduğu batıl hayaller kadar şiddetli sarsıntılar yapmaz. sıradan insan masal dinlemeyi gerçeğe tercih eder. rahipler ve şeriatçılar, bu masallardan dinler icat eder ve sırlar üretirler. bunları sıradan insanların yaratılışına ve huyuna göre kullanmışlardır. sıradan insanların bu eğilimi yüzünden, rahipler, şeriat ve kanun koyucuları, kendinden geçmiş coşkunları, kadınları, cahilleri kendilerine bağlamışlardır. bu içerikteki kimseler, incelemeye yetenekli olmadıkları fikirleri kolayca kabul ederler.

saflık ve gerçek aşkı, ancak hayal gücünü araştırma ve düşünmeyle düzenleyen belirli kimselerde bulunur. bir köyün sakinleri, rahiplerinden, dini konuşmalarına çok latince karıştırdığı zaman memnun oldukları kadar hiçbir zaman memnun olmazlar. kendilerine anlamadıkları şeylerden söz eden kimseyi, cahiller, çok bilgili bir adam sanırlar. kavimlerin safdilliğinin ve onlara rehberlik iddiasında bulunanların nüfuz ve egemenliğinin esas ilkesi işte budur.

ahiret aleminin insan türü için gerçek hiçbir yararı olmasa da, insan türünü oraya göndermeyi üstlenenler (yani ilahiyatçılar) için yararı büyüktür!

9.04.2019

cehalet

hüseyin rahmi gürpınar

bu yüzyılın ilerleyen düşünceler şelalesinin cereyanına az çok zıt düşecek düşünce besleyenlerin cümlesi benim gözümde gericidir.

bugünkü milletlerin en uygarlarında bile birer ceza kanunları, meclisleri, zindanları, cellatları vardır. insanlar henüz buna benzer cezalardan vazgeçecek dereceye yaklaşamamışlardır.

ilerici her fikrin bir uygulama yeri bulması için zaman ve mekan koşulları dikkate alınır. insanların geneli, daima yüksek düşünen küçük bir bilgin güruhuna oranla fikren pek geride bulunduklarından yeni bir fikir her ne kadar faydalı da olsa çok çabuk taraftar bulamıyor. her yerde halkın bu cehaleti o derecededir ki düşünürler, bilginler her düşündüklerini doğruca söylemekten bile çekinerek sözlerini daima halkın düşüncelerinin gidişine ılımlı düşecek şekilde söylemek mecburiyetinde bulunuyorlar.

özgürlük kelimesi hiçbir millette gelenek sayılacak bir noktaya henüz erişemedi. birçok konuda özgürlük söz olarak vardır, maddeten değil. özgürlüğümüzün her bir adımını kanuni bir engel kapatıyor. bunun pek farkında değiliz. kanun başkasının hukukuna saldırı sırasında varlık ve hakimiyetini ispat etmelidir. tabiat insanların keyfi baskılarının hizmetkârı değildir. kendi kanunlarına aykırı olan şeyleri reddederler ve daima iradeleri galip gelir.

1.04.2015

sürü

david herbert lawrence

sürülerin katlanamayacakları tek şey, insanın cinsel davranışlarında açık, dürüst oluşudur. kötü yolu tutmanıza hiçbiri ses çıkarmaz. gerçekte cinsel kötülüklere kapılan bir insansanız, size karşı sevgileri artar. ama cinsel tutumunuza kötülük karıştırmamakta direnirseniz, binerler tepenize. yeryüzünde kalmış olan tek çılgınca tabudur bu: doğal, diri bir cinsel davranış. böyle bir şeyi hiçbiri gerçekleştiremez, sizin gerçekleştirmenizi de gözleri götürmez. köpekler gibi ardına düşer parçalarlar o adamı.

sürüler her zaman aynıydı, her zaman da aynı kalacak. neron'un köleleriyle bizim madenciler ya da ford'un otomobil işçileri arasında çok ama çok küçük bir ayrım vardır. neron'un maden köleleriyle, tarla köleleri. böyledir sürüler, değişmez bir nitelik taşırlar. sürüler arasından bir birey yükselebilir belki. ama bu tek kişinin yükselişi sürüleri değiştirmez. sürüler, değiştirilemez niteliktedir. çağdaş toplumsal bilimin en önemli gerçeklerinden biridir bu. yalnız, günümüzde eğitim, bir sirkin kötü bir örneğidir. günümüzde yanlış olan şey, sirkleri eğitim programına sokarak, eğitimi iyice yüzümüze gözümüze bulaştırmamız, sürülerimizi kıt eğitimle zehirlememizdir.

4.12.2014

erkek erkeğe

zülfü livaneli

birçok kültürde erkekler öpüşmez. batı kültürlerinde kadınla erkek öpüşür. erkekler el sıkar, en fazla birbirlerinin omzuna vururlar. erkeklerin birbirlerini her gördüklerinde öpmeleri daha çok orta doğu ülkelerinde görülür. bir de ruslarda; ama onlarınki daha değişik ve neredeyse dudaktan öpüyorlar.

batı'nın tersine bizde kadınlarla erkekler öpüşmez. halkın büyük kesiminde el bile sıkışmaz. erkekler arasındaki muhabbet ise çok ileridir; neredeyse kendi ritüelini kuracak kadar. türk toplumu, erkek erkeğe yaşanan bir toplumdur. kahveler, gece gezmeleri, sokakta gezintiler, lokantalar, piknikler daha çok erkek erkeğe yapılır. erkekler bir arada içki içer, bir arada efkarlanırlar ve gecenin ucuna doğru, rakı ve sigara bulutları arasında birbirlerinin omzuna sarılıp ağladıkları görülür. palabıyıklı erkekler televizyon ekranında lame yakalı ceketleriyle arz-ı endam edip "cemalım, cemalım, aslan cemalım" diye türkü söylerler.

milattan sonraki üçüncü bin yıla girmek üzereyken, anadolu erkeği hala kadınların yanında rahat edemez. hele kendi sınıfından ve alışkanlıklarından olmayan kadınların yanında elini ayağını nereye koyacağını şaşırır. kadını düşman gibi görmesi bundandır. çocukluğunda ve ilkgençliğinde kadın hep uzak bir tabudur. dikenli tellerin, yasakların arkasındadır. ele geçirilmesi, uğrunda savaş verilmesi gereken bir yaratıktır. sonunda ele geçirir ve kadınsız geçen onca yılın acısını çıkarmaya başlar.

anadolu gencinin gözünde, kadının kendi sıkıntıları, zayıflıkları, bedensel işlevleri, ağrıları yok gibidir. tanımadığı bir dünyanın, tanımadığı yaratıklarıdır onlar ve varoluşlarının en önemli nedeni, bir erkek tarafından ele geçirilmektir. bunun için aşk şarkılarımız işkence feryatlarına benzer. şarkılarımız ilenmelerle, beddualarla doludur: "beni mecnun ettin/allah'tan bulasın", "toprak alsın muradımı" ile başlayıp "gözün kör olsun"lar, "seni çatlatacağım"lar, "ölürsem kabrime gelme sakın"larla süren bir feryatlar, çığlıklar kakofonisidir bunlar.

zaten şarkılarımızda kendini ele veren çarpık ve şizofrenik dünyada aşk, tanrı buyruğu, ölüm, kabir helali olan sevgili kavramları iç içe geçmiş, garip ve tüyler ürpertici bir trajedi oluşturmuştur.

bir de hünsa aşklar var: bunlar steril bir dünyada yaşanan müteverrim ve muzdarip aşklardır. tv ekranında kendilerini şarkı öncesi okunan manzumeler ve hafif boyun bükmesiyle anlamlandırılan şarkılardaki fal baktırmalar, ömrünün sonbaharında aşklarının yalan olduğunu idrak etmeler, sizli bizli muhabbetler ve yaradana -isyan değil- ufak serzenişlerle açığa vururlar.

bir de ilgisiz bir sonuç: gelişmiş ülkeler içinde erkeklerin birbirini öptüğü bir tek ülke yok. erkeklerin öpüştüğü ne kadar ülke varsa hepsi de azgelişmiş.

7.11.2014

inanç

comte de volney

her inancın ilk koşulu, her dinin ilk dogması kuşkuyu kovar, incelemeyi yasaklar, insanı kendi başına yargı vermekten uzaklaştırırken, zekanın gözünü örten bağı nasıl açmalı?

gerçek, kendisini tanıtmak için ne yapacak? o, mantığa dayanan kanıtlarla ortaya çıkacak olsa, korkak insan kendi bilincini kabul etmiyor. gökten gelen güçlerin yetkisine dayanacak olsa, bir düşünceye saplanmış olan insan, benzeri bir yetkiyle karşı koyuyor. her yeniliği de sövgü sayıyor. böylelikle daldığı düşüncesizlik içinde zincirlerini perçinleyen insan, kendisini, olduğu gibi cehaletinin, tutkularının eline bıraktı.

insan, haksız yakınmasıyla, daha ne zamana dek gökleri rahatsız edecek? daha ne zamana dek, uğradığı yıkımlar için, boş çığlıklarla suçu yazgıya yükleyecek? gözleri aydınlığa, yüreği mantıkla gerçeğin aşıladığı düşüncelere hep böyle kapalı mı kalacak? bu ışık fışkıran gerçek, her yerde ona kendisini gösteriyor; ama onun hiç gördüğü yok. mantığın sesi kulağına bağırıyor da o yine işitmiyor.

insan boş yere, yıkımlarında karanlık ve düşlemsel etkenler görüyor. boş yere, acılarına gizemli nedenler arıyor. evrenin genel düzeni içre insanın durumu elbette ki engellere kul köledir, elbette ki onun yaşamına üstün güçler egemendir. ama bunlar, ne bir kör yazgının buyrukları ne de görülmedik, şaşırtıcı varlıkların hevesleridir. bir parçası olduğu dünya gibi insan da, gidişleri düzenli, sonuçları ve özleri değişmez doğal yasaların boyunduruğu altındadır.

iyiliklerle kötülüklerin ortaklaşa kaynağı olan bu yasalar, hiç de uzak yıldızlarda yazılı ya da gizemli kitaplarda gizlenmiş değildir. yeryüzündeki varlıkların doğalarında, onların yaşamlarıyla birleşmiş olarak, her zaman, her yerde insanın karşısındadırlar. onun duygularını yönetirler, zekasına yol gösterirler; yaptığı her işin cezasını ve ödülünü verirler. insan bu yasaları tanımalıdır. kendisini çevreleyen varlıkların niteliğini, kendi öz niteliğini anlamalıdır. o zaman, acılarının nedenlerini, bunlara ne çareler bulunabileceğini öğrenir.

20.08.2014

fikre saygı

murathan mungan


türkiye'de çoğu durumlarda asıl üzücü olan; onca yaşanan, söylenen ve öğrenilenlere karşın aradan hiç zaman geçmemiş gibi olmasıdır.

önemsiz görünen bazı ayrıntılar, içerdikleri önemli sorunsallar nedeniyle aklımızda kalır.

bir tarihte ahmet kaya'nın katıldığı bir tv programına telefonla bağlanan, benim kibarca "light-faşist" diye tanımlayabileceğim bir "müzik adamı", sözleri karşısında öfkelenen ahmet kaya'ya "ben sizin fikirlerinize saygı duyuyorum; lütfen siz de benim fikirlerime saygı duyun." diyerek fikir ve saygı ilişkisi üzerine yalan yanlış öğrendiği bir sözü uygarca tartışmanın bir gereği gibi sunmaya çalışmıştı.

oysa kimse kimsenin fikirlerine saygı duymak zorunda değildir. saygı duyulması gereken, başkalarının fikirlerini serbestçe dile getirip söyleyebilme hakkıdır. burada onaylanan fikrin kendisi değil, onun dile getirilme hakkıdır. kaldı ki memleketimizde fikir diye öne sürülen "şey"lerin çoğunun kulaktan dolma bilgiler, önyargılar, hurafe mantığıyla türetilmiş yalan yanlış kanaatler olduğu düşünülürse, bu durumun insanı saygı sınırlarını korumak konusunda hayli zorladığını da kabul etmek gerekir.

hoşlanmadığımız durumlarda bize uygar ve modern biri havası kazandırdığına inandığımız "bu sizin fikrinizdir, saygı duyarım" şeklinde vücut bulmaya çalışan bu içeriksiz bağlam, kemiği olmayan dilimizde bir müsamere repliğine dönüşür.

hadi üşenmeyip iki buçuk yüzyıl öncesine gidelim, herkesin yalan yanlış aklında kaldığı kadarıyla gündelik dile çevirmeye çalıştığı, çeşitli tartışmalarda yerli yersiz kullanarak "medeni olma puanı" kazanmaya kalkıştığı bu sözün kaynağına inelim: "düşüncelerinize tamamen karşıyım; ama düşündüklerinizi söyleme hakkını, hayatımın sonuna kadar savunacağım." demiş voltaire.

aradan geçen iki buçuk yüzyıl en azından saygımızı doğru yerde kullanmak için yeterli süre olmalı.

15.04.2013

laf tıraşı

zülfü livaneli

genç berber, sadece saç tıraşı yapmıyor, aynı zamanda laf tıraşı da yapıyor, deyim yerindeyse durmadan kafamı ütülüyordu. saçmalıklarının çoğu da avrupa birliği üzerineydi. akla sığmaz komplo teorilerini ardı ardına sıralamayı marifet sanıyordu. ne kadar da kendinden emin söylüyordu bunları bir görseniz.

"bak" dedim, "20 yaşındasın. dil bilmiyorsun, yurt dışına hiç çıkmamışsın, kitap okumuyorsun. bunlar doğru mu?"

"doğru!" dedi.

"benim yaşım seninkinin üç katından fazla." dedim. "avrupa konseyi'nde görev yapıyorum, ömrüm bu insanlar arasında geçiyor; raporlar okuyorum, raporlar hazırlıyorum. dikkat ettin mi, bu konularda sen ne düşünüyorsun diye hiç sormuyorsun. durmadan kendi fikirlerini anlatıyorsun. ben senin kadar cesur konuşamam."

aklım sıra çocuğa bir hayat dersi veriyor, onu daha çok dinlemeye, okumaya, yazmaya yönlendiriyordum.

"yook abi" dedi. "ben biliyorum. hem herkesin fikri ayrı."

o zaman anladım ki bunun gibi çocuklarda hayır yok.

ab, din, milliyetçilik, edebiyat, felsefe, uluslararası politika vs. gibi her alanda kesin fikirleri var ve düşüncelerinin doğruluğundan hiç şüphe etmiyorlar. sonsuz bir özgüvenle konuşuyorlar, internete yorumlar yazıyorlar; şiddeti, ilkelliği övüyor ve durmadan saçmalıyorlar.

demokrasi bu mu acaba?

gazetelerin ve haber sitelerinin durmadan güncellenen haberleri, anında bir yorum sağanağına tutuluyor ama türkiye'de son yıllarda iyice yerleşen, kötünün iyiyi kovması alışkanlığı bu alanda da kendini göstermeye başladı. anadilini yazmaktan ve konuşmaktan aciz birçok lümpen, geçiyor internet başına ve okuduğu gazete haberlerine kötü cümlelerle yorumlar yağdırıyor. neler yok ki fikir beyan ettikleri konular arasında: kuzey ırak operasyonu, ekonomi, sanat, kültür, tanınmış kişiler, dünya, uluslararası stratejiler.. her konuya bir iki cümleyle değiniyorlar. çoğu da küfrediyor. bol bol cinsel organ ve cinsel eylem sayılıp dökülüyor bu yorumlarda. ve bu kafa karışıklığı, bu şiddet eğilimi ve hakkaniyetten, insaftan, izandan yoksun yorumlar karşısında dehşete düşüyor, ülkeniz adına utanıyorsunuz.

bu arada ne dediğini bilen, dünyanın farkında olan ve çok ilginç fikirler öne süren yorumcular da var elbette. ama türkiye'deki her güzel ve doğru şey gibi onlar da bir cahil kalabalığı içinde boğulup gidiyor.

bu yüzden türkiye; cehaletin bilgiye, kabalığın nezakete, ilkelliğin gelişmişliğe tercih edildiği bir ülke haline geldi.

13.05.2012

türkiye'de rezil olmak

murathan mungan

türkiye'de her şey olabilirsiniz; ama bir tek şey olamazsınız, rezil olamazsınız. unuturlar çünkü. hafızaların 24 saate ayarlı olduğu bu ülkede isteseniz de rezil olamazsınız.

öncelikle memlekette her şeyin bu kadar kolay "olunmasıyla" ilgili bir şeydir bu. her şeyin bu kadar kolay "olunduğu" bir ülkede rezil olmak elbette imkansız hale gelir. her şey bu kadar kolay olunuyorsa, "sahiden" bir şey olunamıyor demektir.

yalnızca üzerinde "su tesisatçısı" yazan bir tabela ve birkaç aletle köşede bir dükkan açabilir, insanların evlerini berbat ede ede bir zanaat öğrenmeye çalışabilirsiniz; bunun için sizden hesap soracak kimse yoktur. kültür dünyasındaki karşılığı da farklı değildir bunun: bir yayın organında üst üste birkaç eleştiri yazın, kısa sürede "edebiyat eleştirmeni" ya da "sinema yazarı" olursunuz. istanbul'un otopark köşelerini kapanlarla, gazetelerde köşe kapanlar arasında ciddi bir fark olduğunu mu sanıyorsunuz? istanbul'da trafiğe çıkıp taksim'i bilmeyenlerin şoförlük yaptığı bir ülkede elbette tansu çiller ve benzerleri de başbakan olacaktır. türkiye'de tek bir yasa vardır: birleşik kaplar yasası! ya da yerli bir deyişle ekmek kadar köfte!

birilerinin çıkıp sizden hesap sorması; başarısızlıklarınızın, yanlışlarınızın ya da yolsuzluklarınızın hatırlanması mümkün değildir. geçmiş kimseye yük değildir türkiye'de. kurum, şirket, marka, banka batıranların aynı sektörde, aynı makamlara hem de daha yüksek maaşlarla gün gelip oturması işten bile değildir. kayıp değerler, bulanık vicdanlar kısa zamanda başarıya tahvil edilir. arsızlık, ısrar, dayatmacılık, ilkesizlik günün birinde herhangi bir şey olmanız konusunda yeterlidir.

bu nedenle memleketimizde insanların her şeyi zamana bırakması, bir yaşama bilgeliği, bir olgunluk belirtisi olmaktan çok, unutturma kurnazlığına dayalı bir hayat sürdürme tekniğidir. en kanlı katillerden deprem müteahhitlerine kadar ömür boyu hapislerde çürüyecek sandığımız insanların üç gün sonra aramızda ferah ferah dolaşmaları da bundandır.

hafızayı diri tutan adalettir. adaletin olmadığı bir ülkede hafıza silmek, sessiz çoğunluk dedikleri diğerleri için belki de hayatta kalmaya çalışmanın, gerçeklere dayanmanın bir yoludur, kim bilir?

ar damarınızı biraz gevşetmekle her şey olabileceğiniz bir ülkede, ölmek değil, yaşamak tesadüftür. maç sonrasında ya da bir düğün sırasında havaya sıkılan kurşunlara "kader" denilen bir ülkede "olmak" yalnızca karar ve ısrar işi, ölmekse bir anlık dalgınlıktır. "ekmek parası"nın arkasına sığınılarak her şeyin mubah sayılageldiği bir memlekette ölmek nedir ki, olmak ne olsun? kitaplar korsan, rakılar sahte, faturalar naylon, mobilyalar hayali, hayatsa bildiğiniz gibi..

olunması zor bir şey yok mudur bu memlekette peki? ne olursanız olun, "sahici olmak" en zorudur en başta. insanın kendisi olması en zorudur. hiçbir tribüne oynamadan "biri" olmak; zamana uyarak değil, zamana yaslanarak insan olmak; kana, karanlığa bulaşmadan politikacı olmak; "köyün delisi" olmadan aydın olmak; kadınlığını unutmadan kadın olmak; aslını inkar etmeden kürt olmak; kepaze olmadan eşcinsel olmak; yaşlandıkça çocukluğuna geri çekilerek ilkokul düzeyi milliyetçiliğine gerilemeden hayat tamamlamak zordur.

23.03.2012

ferdinand

stefan zweig


evet, biliyorum, milyonlardan ve yüz milyonlardan yalnızca biriyim ben. her sabah işe giderken evlerinden çıkan insanları görüyorum; uykularını alamamış, neşesiz, renksiz ve ruhsuz yüzlerle işe gidiyorlar; istemedikleri, sevmedikleri, hiç ilgi duymadıkları işlerine gidiyorlar hepsi de ve bu insanlar akşamları kurşun gibi ağırlaşmış bakışlarla, ayaklarına kara sular inmiş bir halde tramvaylara binip yeniden evlerine dönüyorlar; hepsi de sevmedikleri anlamsız bir işten ya da ne olduğunu anlamadıkları anlamlı bir şeyden yorgun ve bitkin düşmüşler. ancak onların hiçbiri yaşamın anlamsızlığının böylesine korkunç olduğunu bilmiyor ve bunu benim gibi hissetmiyor içinde.

onlar için ilerlemek demek, ayda on şilin daha fazla kazanmak ya da başka bir unvana, başka bir köpek markasına sahip olmak demektir; onlar akşamları toplantılara gidiyorlar ve orada kapitalist dünyanın batmasının yakın olduğu, sosyalist düşüncenin iktidara gelip dünyayı ele geçireceği, bunun yalnızca 10 yıl ya da 20 yıl sonra gerçekleşeceği ve işte o zaman kapitalistlerin başlarına nelerin geleceği konusunda anlatılan öyküleri dinliyorlar. ancak benim sabrım kalmadı, ben bekleyemem, ne 10 yıl ne de 20 yıl. otuz yaşındayım ve hala kim olduğumu ve bu dünyanın ne işe yaradığını bilmiyorum; pislikten, kan ve terden başka bir şey görmedim şimdiye kadar. beklemekten başka yaptığım bir şey yok, hep bekledim durdum ve hala da bekliyorum. artık aşağıda kalmaya, dışarıda olmaya dayanamıyorum, bu beni hasta ediyor; zamanın, altı delik ayakkabılarımın altından akıp gittiğini seziyorum.

yaşamlarından memnun olduklarını söyleyen bütün insanlardan nefret ediyorum; onlar beni öyle öfkelendiriyorlar ki, bazen rahatlarına bir yumruk atmamak için cebimdeki elime zor hakim oluyorum. şu yan masada oturan üç kişiye bir bakın. sizinle konuştuğumdan beri sinirimi bozuyorlar; nedenini bilemiyorum, belki de böyle neşeli olmalarını, aralarında aptal aptal şakalar yapıp eğlenmelerini kıskanıyorum. bir bakın onlara, işte şunlar, görünüşlerine bakılırsa biri tezgahtar olmalı, biri manifaturacı dükkanında çalışıyordur, bütün gün kumaş toplarını raftan indirir, metresi 1.80, gerçek ingiliz kumaşı, sağlam, bozulmaz ve modaya çok uygun diye müşteriye över ve sonra kumaş topunu yeniden yukarıya, rafa kaldırır ve başka bir top daha indirir, arkasından üzeri işlemeli şeritleri ve püskülleri indirir ve akşam olunca da evine gider ve yaşadığına inanır; diğer ikisinden biri belki gümrükte ya da postanede çalışıyordur; bütün gün sayılar, sayılar, yüz binlerce ve milyonlarca sayılar, faizler, faizlerin faizleri, zimmet ve kredilerle uğraşıp durur ve bunların kime ait olduğunu, kimin ödediğini, kime ödendiğini, kimin ve neden sahip olduğunu bilmeden akşamları evine gider ve yaşadığını sanır; üçüncüsü bilmem nerede çalışıyordur, belki bir devlet dairesinde ya da başka bir yerde; ancak giydiği gömlekten onun da bütün gün yazı yazdığını, aynı ahşap masaya oturmuş ve aynı canlı elle önündeki kağıtlara sürekli bir şeyler yazdığını çıkartabiliyorum.

bugün pazar olduğu için saçlarına briyantin ve yüzlerine neşe sürmüşler. ya futbol maçı seyretmeye ya da at yarışlarına gitmişlerdir ya da kızlarla birlikte gönül eğlendirmişler ve şimdi ne kadar akıllı, ne kadar becerikli, ne kadar çalışkan olduklarını söyleyip birbirlerine hava atıyorlardır; bir bakın, nasıl da rahatlar, yaşamlarından nasıl da memnun görünüyorlar, bir dinleyin bu pazar gününün dinlenmekte olan makinelerini, bu ödünç alınmış iş leşlerini, bir dinleyin onları, nasıl da gevrek gevrek gülüyorlar bu zavallı köpekler, zincirlerinden bir günlüğüne kurtuldular diye dünyanın kendilerinin olduğunu sanıyorlar, şimdi suratlarının ortasına bir iki tane patlatabilmeyi ne kadar isterdim!

13.08.2011

onlar

şükrü erbaş

onlar, özgürlükleri özenti, ihtiyaç ve olanaksızlıklar içinde iğdiş olmuş; yaşamın, aklına ve bedenine düğümler attığı yenikler, yanlışlar, uçurumda ıslık çalan külhan ve ezikleri toplumun. gecenin dört kol baskını, uykunun terli burgaçlarıyla her gün biraz daha oyulan yataklarından sapsarı yorgunlukla süzülüp onca kalabalık içinde kimseyi görmeden ve kimseye görünmeden, her vitrin, her durak, her köşe başında içlerinde bulutların yangınıyla bir yenilgi imgesi gibi dönerler evlerine. yaşamak bir türlü eşiklerinden geçemedikleri hep aralık duran bir kapıdır onların.

her şey kendilerinin dışında tanımlanmıştır. her şeyin iyisini hep başkaları bilir, başkaları yapar. ne kadar büyük olursa o kadar kolay inanırlar yalana. duruşlarındaki ikircimden anlamak güçtür, kendilerinden olmayanlara gösterdikleri saygı mı, korku mu, alay mı? sahip oldukları her zaman değersiz ve az, sahip olmadıkları yıldızlar kadar uzak ve çoktur. uzaklık onların hasretlerinin adıdır. bulutlar yağmurunu hep onlardan uzağa döker. gökkuşağının hiçbir rengi düşmez üstlerine. elbiselerinin iliklerinden giren rüzgar bir solgunluğu düğmeler bedenlerine. her mevsimden geriye ertelenmiş bir heves, bir soğuk sızı kalır. yalnızlık onlara baba mirası, onlardan çocuklarına biricik armağandır. ve birbirlerine baka baka bir yanlışı büyütüp dururlar.

onlar durmadan sigara içerler, bulanık aynalarda ayışığı ile tarayarak saçlarını. ayakkabılarının topuklarına basarak ezdikleri kimbilir nelerin hıncıdır? omuzlarını bir boşluğa dayayıp gözleriyle ittikleri, zaten dünyanın ellerinden aldıklarıdır. bir küfür gibi geçerler ışıkların ve inceliklerin içinden. yoksulluk hayatın haksızlıkları karşısında hem zayıflıkları hem dayanma gücü veren bir erdemdir. iki kaşları arasında bir kısık deniz feneri yanar, yalnız kendilerinden olanların görebileceği. sevmek dişlerinin arasında bir ıslık, sinema koltuklarında alacakaranlık, bir bulanık fotoğraftır baka baka yıprattıkları. aşkla ekmek arasındaki önceliği öğrenecek bir olanak bulamadan yaşlılığın ve ölümün eşiklerine düşerler.

kapalı konuşmaların ustasıdır onlar. dilleri sokakları kadar işlek, sesleri odaları kadar yüksektir. kesik bir sudur parmakları. yürüyüp gittikleri uzaklık bir ömür çırpındıkları kör bir geçmiştir. güneşin batacağından emindirler; ama güneşin doğacağına güneş doğunca inanırlar. dağlarda ölenlerin olması bir masal gerçeğidir olsa olsa. insanın bir başkası için çırpınması, taşların güneşin yerine geçmesi gibi bir şeydir. bir istiridye bile onlardan dışa dönüktür. güvenmekten geriye, her zaman sapsarı bir incinme kalmıştır. bıyıklarının ucundan sarkan kayıtsızlık biricik karşı koymalarıdır hayata. tanrı ile felek arasında sıkışmış bir dindar, zorunlu bir günahkardırlar. kendilerinden başka tutunacak kimseleri olmadığını onlardan başka herkes bilir. ve onlar birbirlerini küçümseye küçümseye küçük adamları büyütürler binlerce yıldır.

onlar bizim köşe bucak kaçtığımız vicdanlarımızdır. onlar bir gün kendilerini sevmeye başlayınca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler, güzellikler gelecektir.

7.06.2011

sürünün içinde birey

zülfü livaneli

türkiye'de insanlar genellikle kendileri için değil, başkaları için yaşarlar. aslında güzel bir evde oturmanın ya da iyi bir otomobil kullanmanın vereceği zevk, başkalarının bu eve ve otomobile nasıl özlemle ve gıptayla bakacağını bilmenin vereceği keyfin yanında solda sıfır kalır. servet sahibi olanların, her gün servetlerini medyada sergilemeleri bu yüzdendir. makam ve mevki için de böyledir durum.

otoriteyi ele geçirmenin sarhoş ediciliği de buradadır: başkalarını susta durdurmak, onlardan üstün olmak, onlara emir vermek! bazı siyasiler bunu bir parça gizleyebilir ama kimilerindeki zevk kasılmaları her gün ekranlara yansır.

birbirine bu kadar çok çiçek gönderen toplum yoktur dünyada. ama bunlar gönülden gelen alçak gönüllü kır çiçekleri değil, illa dev çelenkler olmalı ve üzerinde isminiz yazmalıdır. yerli yersiz herkese çelenk gönderilir: cenazeye, düğüne, kebapçı, oto galerisi ya da umumi hela açılışına.

düğünlerde çok cayırtı yapılması, mesela anadolu köylerinde göğe ateş edilmesi ve istanbul köylerinde havai fişek gösterisi yapılması da bunun bir göstergesidir.

bu yüzden türkiye'de birey olarak kendi varoluş problemleriniz ya da metafizik kaygılarınızla uğraşamazsınız. ne kadar köşenize çekilmiş olursanız olun fazilet davası, kur hesabı, manken aşkları ve arabesk feryatlar gelip sizi bulur.

medyanın en çok söylenti ürettiği ülkedir burası. çünkü insanlar buna meraklıdır. bu yüzden bireysel olan hiçbir şey derinleşemez, kök salamaz; insanlar kendi iç hesaplaşmalarına dalamaz, olgunlaşamaz.

her şey "bir rivayete göredir" buralarda. "bir hadisenin şüyuu vukuundan beterdir." (söylentinin çıkması, gerçekleşmesinden daha kötüdür).

yöneticilerin eleştiriye tahammül edememesi de aynı konunun bir başka yönüdür.

sorunların çözülmesi değil, yok sayılması, görmezden gelinmesi tercih edilir. bu nedenle, bir şeyi eleştirdiğinizde, o durumu ortaya çıkaran kişi olarak sanki sorunun nedeni sizmişsiniz gibi tepki alırsınız.

jose ortega y gasset'nin felsefi mesajı daha çok bizim için söylenmiş gibidir: "ben, kendimin ve çevremin toplamıyım!" her tc yurttaşı, kendisinin ve çevresinin toplamıdır. yani hangi erdemleri taşırsanız taşıyın, hangi ilkelere inanırsanız inanın, toplumun akmakta olduğu çamurlu dere yatağından kurtulamazsınız. gelir, size bulaşır! sizi de kendisi gibi kılmak için müthiş bir uğraş verir. milyonlarca satır yazı üzerinize saldırır; milyonlarca televizyon imgesi gözünüzü ve beyninizi hırpalar. çünkü siz bir bireysinizdir ve türkiye'nin bireye tahammülü yoktur. hele bağımsız, özgür düşünceli, kendi kendisine sorular soran, vicdanlı bireylere asla! bu yüzden türkiye'de bireyselliğini korumak isteyen insanların ömrü, sürüleştirme çabalarına direnmekle geçer.

13.05.2010

irtica

orhan veli kanık

türkçe karşılığı "geriye gitme" demek olan irtica, her çağda başka mana kazanıyor. meşrutiyet'ten sonra irtica, abdülhamit devrinin geri gelmesini istemek demekmiş. bugün, çok şükür, böyle bir anlamı yok. ama bugünkü anlamı nedir, bugün nelere irtica demeli? onu da bir düşünmek gerek. bizce, geri olan her şeye.

geri olan nedir? bir kez de onu düşünelim: söz temsili dili türkçeleştirmeye çalıştığımız, bunun için kurumlar meydana getirip yeni yeni sözlükler çıkarttığımız bir sırada, kırk yıllık terimlerle yazı yazmaya kalkışmak, bunda ayak diremek, halkı bunun doğruluğuna inandırmaya çalışmak bir geriliktir. yani irticadır.

milyonlarca yurttaşı müspet bilgiye, binlerce köyü okula kavuşturmak gibi ileri bir dava dururken, memleket irfanına din yoluyla hadim olmaya çalışmak bir geriliktir. yani irticadır.

bir islam birliği hayali peşinde koşmak, dolayısıyla dinin devlet işine karışmasını kaçınılmaz bir hale getirmek, prensiplerinden biri de laiklik olan bir rejimde, bir geriliktir. yani irticadır.

fabrikaya karşı el tezgahı, traktöre karşı karasaban, diş fırçasına karşı misvak, okula karşı medrese, bilgiye ve kanuna karşı mızraklı ilm-i hal birer geriliktir. yani irticadır.

biz irticayı nerede görürsek yenmeye çalışacağız. ileri fikirli türk gençliği de bizimle beraber.

30.01.2009

halk

hüseyin rahmi gürpınar

halk şakalı, mizahlı sözlere, iğrenç tuhaflıklara, birkaç kaba taklitle başlayan eserlere bayılıyordu. niçin böyle faydalı, ciddi makalelere rağbet yoktu? hiçbir sağlam ilmi esasla ilgisi olmaksızın hemen her gün fikirce, üslupça aynı bayağı tarzda tekrarlanan olağan şeyleri hastalıklı bir alışkanlıkla okuyorlar, bu bayağı yazıların okurları ilk bakışta anlaşılır olamayan bir tamlamaya, yabancı gelen yeni bir şiveye, anlaması beyin gücü sarfına bağlı bir cümleye tesadüften adeta korkuyorlar. beynin de kullanılmayan diğer bir uzuv gibi zayıf düşeceğini bilmeyerek bilgilerini arttıracak, zihinlerini takviye edecek ciddilikle okumaya üşeniyorlar.

ey hemşeriler! niçin uyanıp bu sefalet tozundan silkinmeye uğraşmıyorsunuz? kabahat herkesten çok kendinizde. siz, sizi bu cehalet ve geriliğe bağlayan fikirlere destek ve taraftarsınız. cidden fikirlerinizi aydınlatmaya uğraşanlara sövüp onların iyi, yeni, besleyici, güzel telkinlerini adeta cinayet sayıyorsunuz. onlar, sizin cahilce kunamalarınızdan korkmasalar, lanetlemelerinizden çekinmeseler, kaç zamandır artık kangrene dönmüş, çürüyüp kokmaya başlamış bu derin gerilik yarasının kaynağını size pek büyük bir açıklıkla gösterecekler. duyduğumuz her yeni fikre kızmayınız. onları güzelce kabul için anlama kabiliyeti edinmeye uğraşınız.