ahmet ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet ümit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22.07.2016

istanbul hatırası

ahmet ümit

fatih sultan mehmet konstantinopolis'i fethettiğinde, askerlerinin üç gün boyunca şehri yağmalamasına izin vermişti. o üç gün boyunca fatih'in askerleri halka çiçek dağıtmadılar. kan döktüler, güzel kadınları, delikanlıları, çocukları esir aldılar.

iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.

katiller her zaman kötü insanların arasından çıkmaz.

semtlerin eski isimleri unutuluyor, şehir hızla geçmişinden koparılıyor. oysa şehirler de insanlar gibidir, geçmişlerini unuturlarsa, tarihlerinden koparılırlarsa kişiliklerinden de koparılırlar. hiçbir özellikleri kalmaz. birbirine benzeyen, sıradan insanlar gibi olurlar.

üç meslek vardır, birbirine benzer: şoförlük, polislik, orospuluk. ne gecesi vardır bu işlerin, ne gündüzü. ne derdi biter, ne belası. her türlü insanla uğraşırsınız: psikopatı, sarhoşu, esrarkeşi, aşığı, sapığı, çaresizi, hırlısı hırsızı, masumu, katili. bütün milletin kiri pası, teri kokusu siner üzerinize. üstelik parasında da bir bok yoktur, üç kuruş ya geçer, ya geçmez elinize. velhasıl zor iştir bu üç mesleğin erbabı olmak. toplumun tortusuyla uğraşır bu üç mesleğin elemanları. dibe vurmuş insanlarla. sıfırı tüketmiş, üç kuruş için ölmek, öldürmek zorunda kalanlardan söz etmiyorum sadece. karun kadar zengin olmalarına rağmen vicdanlarını, merhametlerini, onurlarını yitirmiş olanlarla da girer başınız belaya. en rezilleri de onlardır zaten.

"bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok
sen yoksan mekanım belli değil, zamanım yok"

insanı iyi bir varlık olarak kabul edenler, genellikle cinayet karşısında şaşkınlığa düşerler, "insanlar bitmiş" gibi cümlelerle yazıklanır dururlar. insanı kötü bir varlık olarak görenler içinse durum daha basittir, olanları hiç yadırgamazlar. onlar için yapılacak tek eylem vardır: katili ve suçluları acımasızca cezalandırmak. katillerden daha acımasız, daha gaddar, daha vahşi olunursa suçun azalacağını sanırlar. farkında olmadan, çözüm için katillerin uyguladığı yöntemleri önerirler. benim gibi insanı, merhametle acımasızlığın, şefkatle şiddetin, yaratıcılıkla yıkıcılığın karışımı olarak görenler içinse cinayet, şaşırtıcı bir durum olmasa da, iyiyle kötü arasındaki bu savaşta hep iyiliğin galip geleceğini umduğumuzdan, hayal kırıklığı yaratan bir durumdur. 

polis devletin maşasıdır.

insan ruhunun yarası dikiş tutmaz. aynı zamanda ruhun yarası, bedeninkinden daha etkilidir; daha ıstırap verici. bu acı o kadar güçlüdür ki, insan başka dünyalara dönüp bakamaz bile. istese bile yapamaz bunu.

hiç romantik biri değilimdir. öyle romantik adamlardan da hoşlanmam. ama şükür, vicdanlı biriyimdir. vicdanım ne derse benim için doğru odur. işte bu yüzden, ne insanların kafataslarıyla krallık kuranları, ne de onları takdir edenleri severim.

değişimin en büyük düşmanı ön yargıdır.

osmanlı istanbul'unda süslenmiş sokaklar, tiyatroları olan meydanlar, heykellerle bezenmiş alanlar yoktu. halkın toplandığı yerler süleymaniye gibi büyük camilerdi. içe kapalı toplum, içe kapalı alanlarda toplanıyordu.

cinayetler belirliyor yolumuzu, aklı karışmış katiller, öldürmekten medet uman çaresizler, vahşetin gizemine kapılmış ruhlar. onların peşinden koşuyorduk kurbanlarının kan izlerini takip ederek. nasıl ve neden öldürdüklerini anlamaya çalışarak. ulaştığımız yerde adalet değil, hayal kırıklığı vardı. huzur değil, acı. katilleri yakaladığımızda bile, başka katillerin başka canlara kıydığını biliyorduk. katillerin, kurbanların yüzü her gün, her an değişiyordu, değişmeyen tek şey, insanın insanı öldürmeye devam etmesiydi. o zaman neye yarıyordu katilleri yakalamak, canileri cezalandırmak?

29.08.2012

sokağın zulası

ahmet ümit



tırnağınla, tenime kazıdığın gül
koktuğu vakit, kanıyorum

akşam haberlerine aldanma
tüm resmi kederler sahte
her gece el ayak çekilince
yağmurlarla düşüyor üstümüze ölüm

sadece bu yüzyılın değil
zamanın mezarıdır insan

güneşin altında antik bir ihtiyar
dünyayı parlatıyor yapraklarla
tarihin gövdesi delik deşik

şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün
düşünmeye cesaret edemeyeceği düşleri

7.05.2012

mihrimah sultan

ahmet ümit

kimileri mimar sinan'ın mihrimah sultan'a aşık olduğunu söyler. ama bir mimar parçasının sultan kızına gönlünü kaptırması olacak iş değilmiş. zavallı mimar da aşkını kalbine gömmüş, içinde yanan bu gizli ateşi kimseye belli etmemeye çalışmış. bu arada kanuni sultan süleyman, çok sevdiği kızını rüstem paşa adında biriyle evlendirmiş. başına devlet kuşu konan adam, bir anda saltanatın önemli bir sadrazamı olup çıkıvermiş. ama sadrazam olunca da işleri artmış tabi. o işlerin çokluğunda adamcağız karısına nasıl vakit ayırsın? hadi o vakit ayıramıyor, mihrimah sultan kocasından kime dert yansın? çaresiz kalan mihrimah sultan kendini hayır işlerine adamış. kimsesizlerin kimsesi olmaya çalışmış, yoksullara yardım etmiş, şehrin imarı için çaba harcamış. işte içindeki aşkı dile getirme fırsatını o zaman yakalamış mimar sinan. çünkü mihrimah sultan ondan bir cami yapmasını istemiş. ve sinan büyük maharetini göstererek, üsküdar iskelesinin karşısındaki camiyi yapmış ama bu yetmemiş, ikinci bir cami daha istemiş güzel sultan. bunun üzerine sinan ikinci mihrimah sultan camii'ni de edirnekapı'ya yapmış. ama bu iki caminin mihrimah sultan'ın ismine gönderme yapan bir özelliği varmış. mihr, güneş demekmiş, mah ise ay, yani sultanın ismi güneş ve ay'mış. sinan güneşin battığı yere bir cami, ayın doğduğu yere bir başka cami yaparak sultana olan sevgisini en anlamlı biçimde dile getirmiş. ve mihrimah sultan yılda bir kez, gün batımında, edirnekapı'daki caminin minaresinin arkasında güneş batarken üsküdar'daki caminin minarelerinin arasından doğan ayı izlermiş. hatta aynı söylenceye göre, mihrimah sultan burada yattığı için kendi türbesini de süleymaniye'ye yapmış sinan.

13.03.2012

mimar sinan

ahmet ümit

süleymaniye külliyesi'ni yaparken ayrıntılara fazla takıldığı için az kalsın başı belaya giriyormuş mimar sinan'ın. sinan'ı sevmeyenler, bu adam camiyi zamanında bitiremeyecek diye dedikodular çıkarmışlar hakkında. bunları duyan kanuni sultan süleyman da atladığı gibi atına, gelmiş yapı alanına. "bre mimar" diye gürlemiş. "neden benim camimle ilgilenmeyip önemsiz işlerle vaktini boşa harcarsın?" hatta daha da ileri gitmiş. fatih camii'ni yapan zavallı atik sinan'ı misal vermiş. "atam sultan mehmet han'ın mimarı örnek olmaz mı sana?"

padişahın hiddeti karşısında yaprak gibi titremiş koca sinan. ne ağzını açabilmiş, ne tek kelime söyleyebilmiş.

padişah öfkeyle sormuş:

"bu bina ne kadar zamanda tamam olur, tez haber ver. yoksa sen bilirsin."

mimar sinan başını kaldırmadan mırıldanmış.

"saadetli padişahımın devletinde, iki ayda inşallah tamam olur."

kanuni, sinan'ın korkudan saçmaladığını düşünmüş, yanındaki ağalara dönmüş:

"bre, şuna bir de siz sorun, bu bina ne zamana dek tamam olur?"

ağalar da buyruk uyarınca sormuşlar:

"mimar ağa, saadetli padişahımız ne buyururlar, duyar mısın? bu binanın kapısı ne zaman kapanıp tamam olur?"

sinan bütün engin gönüllülüğüyle cevaplamış:

"iki ay tamam olunca bu bina da tamam olur."

bunun üzerine kanuni, yanındakileri tanık göstermiş.

"mimar, hele iki ay olunca tamam olmasın, seninle görüşürüz."

böyle demiş ama saraya varınca yeniden düşünmüş. ağaları başına toplamış ve demiş ki:

"mimar'ın deliliği belli oldu. birkaç yıllık iş, hiç iki ayda biter mi? herif, kelle korkusundan aklını oynattı. çağırıp siz de sorun. görün ne cevap verir. eğer sözlerini karıştırırsa binanın durumu müşkül olur."

saray ağaları sinan'ı çağırmışlar. bir kez daha sormuşlar:

"bina ne zaman tamam olur?"

sinan kendinden emin, yinelemiş:

"padişah hazretleri'ne iki ayda tamam olur diye söz verdim. inşallah iki ayda tamam edip tarihe de nam koyayım ki duyanlar hayır ile ansınlar."

bu cevabı alan ağalar kanuni'nin huzuruna varıp şöyle demişler:

"padişahım, herif gayrete düşmüş. ümit edilir ki, inşallah pek yakında caminizde namaz kılmak nasip olur."

ve iki ay sonra sinan söz verdiği gibi camiyi teslim etmiş. ve bu işi imkansız zanneden padişah, belki de mimara yaptığı kabalığı bağışlatmak için, anahtarı sinan'a uzatmış ve şöyle demiş:

"bina eylediğin allah'ın evini, gönül temizliği ve dua ile yine senin açman gerekir."

8.02.2011

kavim

ahmet ümit

insan denen bu tuhaf yaratığı, kötülükten uzak tutacak ne bir güç var, ne de bir yasa.

kimse kimseyi tanıyamaz. tanıdığımızı sanırız. tanıdığımız kadarına inanırız. eğer gerçekten tanısak, bırakın aşkı filan, kimse kimseyle arkadaş bile olamaz.

gerçekler her zaman güzel olmayabilir. bazen, ne kadar az şey bilirsen, o kadar iyidir.

jitem, jandarma istihbaratıdır ama mit gibi yasal değildir. ne genelkurmay, ne jandarma komutanlığı varlığını kabul eder. ama jitem'in geçtiği yerde, pek çok pkk'lının cesedi vardır. işkence edildikten sonra öldürülmüş cesetler.

adalet, vicdanımız ile yasa arasında bir yerde duruyor.

inanç evreninde yolculuğa çıkan biri için mantık, kötü bir kılavuzdur. inanmak için içgörünüzün gelişmesi gerekir. beş duyunuzun algılayamayacağı gerçekler vardır.

şu dünyada iki tür insan vardır: gördüğüne inananlarla, gördükleriyle yetinmeyip gerçeği arayanlar. ikinci türden insanlar; duyduklarıyla, gördükleriyle yetinmezler, gerçeği bulmak için hep yeni deliller ararlar. kendi inançlarını, kendi düşüncelerini, kendi dünyalarını yıkmak pahasına da olsa, korkunç da olsa olayların perdelediği gerçeği bulmaya çalışırlar. gördüğüne inanan ilk türden insanlara gelince; onlar hayata, olaylara bakarken gerçeği değil, inandıklarını doğrulayacak deliller ararlar. yaşananların içinden kafalarındaki düşünceyi onaylayacak olayları cımbızla çekip alırlar. çünkü başka türlüsüne inanmak, onların inançlarını, düşünce tarzlarını, dünyalarını yıkacaktır. dünyalarının yıkılmasını göze alamazlar. bütün o cesur havalarına rağmen, aslında içlerinde büyük bir korku vardır. onları yönlendiren bu korkudur işte. korktukları içn hata yaparlar.

hermetikler ya da gnostikler dünyayı farklı bir biçimde algılar, farklı biçimde yorumlar. onlara göre iki dünya vardır: ilki, beş duyumuzla algıladığımız dünya, ikincisi ise duyularımızla algılayamadığımız ancak sezebileceğimiz bir dünya. görülebilir dünya, maddi olanla sınırlıdır ve değersizdir. sır dünya ise sınırsız ve değerlidir. maddi dünya günahkar ve sonluyken, sır dünya saf ve sonsuzdur. maddi dünyada tanrı'yı görmek imkansızken, sır dünyada tanrı sizinle birlikte, sizin içinizdedir. ancak sır dünyayı herkes göremez; insanın bedensel isteklerden kurtulması, aklın bildik kurallarını bir yana koyması, sezgisel algıya yönelmesi gerekir. sadece sezgisel algıları yüksek olan kişiler derin, çok derin düşünebilme yetisine sahip olan insanlar bu dünyanın kapısından geçebilir. bu düşünme öyle derindir ki, sadece bedenin ağırlığından değil, bildik aklın ağırlığından da kurtulmak gerekir.

her yeni düşünce, her yeni inanç kendinden öncekileri taşır içerisinde.

sezgileriniz, sizi aklınızın asla götüremeyeceği bir gerçeğe götürebilir.

yanlış olan bendim, hayatı hep başkalarıyla birlikte düşünüyorum. bu doğru değil. sevgili, arkadaş, dost, aile, hepsi bir yere kadar; tek gerçek, yalnızlığımız.

bazı yazılar okunmak için değil, okunmamak için yazılır.

yeraltında yaşayan adamların yumuşak karnı kadınlardır. çoğu katil ya da mafya babası bu yüzden yakayı ele verir ya da alnının ortasına kurşunu yer. kadın hiç iyi gelmez bu adamlara.

yaşamının anlamını yitirmiş bir insan, iblisten daha tehlikelidir.

ne yazık ki, bizde adalet kolay gerçekleşmiyor.

ölümle gerçekleştirilen adalet, ölümü yüceltmekten başka bir işe yaramaz.

birini öldürürsen, biraz da kendini öldürürsün. kendi hayatını, kendi ruhunu, kendi masumiyetini. ölüler tuhaf varlıklardır. onları toprağa koyduğumuzda; hatta çürüyüp kemikleri unufak olduğunda bile aramızda yaşamaya devam ederler. bir yerlerden düşlerimize sızarlar, hayallerimizi gölgelerler, umutlarımızı karartırlar.

yaşamın anlamı insandır.

31.08.2009

uzun lafın kısası

irvin yalom: 
herkes aynı yemeği yemekten bıkar. her güzel kadının olduğu yerde, bir de onu düzmekten bıkmış zavallı bir erkek vardır.

mahabharata: bilgi gerçeği anlamaktır. barış, ruhun sükun bulması.

cevdet kudret: her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

george sand: evlilik, toplumun icat ettiği en barbar kurumlardan biridir.

nicholas malebranche: insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.

marguerite yourcenar: insanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir.

sophokles: en keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.

platon: iyi bir dost dünyanın en güzel bıldırcınından, en güzel horozundan; hatta en güzel atından ve köpeğinden çok daha değerlidir.

nezihe meriç: yıkanmış taşlık, sulanmış bahçe demektir bir bakıma yaşamak.

veysel atayman: şiddet, modern toplumun hayal kırıklıklarından ve duygusal soğukluğundan doğar.

lord byron: şeytan sanıldığından daha sık doğruyu söyler; ama dinleyicileri cahildir.

ahmet ümit: iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.