comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.
john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.
emil cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.
jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.
albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.
john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.
homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.
charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.
yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.
john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.
homeros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
homeros etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31.12.2018
13.12.2018
kayıp cennet
john milton
tadı ölümcül olan meyvesi dünyaya
ölüm ve acı, hepimize keder getirdi hep
tüm insanoğulları bir kişi yüzünden neden
tüm insanoğulları bir kişi yüzünden neden
lanetleniyor eğer suçsuzsa?
her şey kaybolmuş değil -fethedilemez olan
intikam arzusu ve ölümsüz nefret
ve cesaret asla kaybolmaz, boyun eğmez
yenilmeyecek başka ne var?
bizleri bu çukurun iyice dibine çekip orada bırakacaklar
bizleri bu çukurun iyice dibine çekip orada bırakacaklar
uyanın, kalkın ya da sonsuza kadar yitik kalın
gücün alt edemediğini yenmek için başka yollar bulunur
güçle zafere ulaşan düşmanının ancak yarısını yenmiş olur
barış umutsuzluktur
çünkü kim düşünür teslimiyeti
savaş mahvediyor ama
barış da kirletiyor, bozuyor insanları
zaten bu sonsuz kaçış ne gibi bir umut verebilir, gelecekten
ne bekleriz, hangi değişim beklemeye değer mademki
mutlu görünsek de kötü durumda olacağız, çünkü
acımızı artırmazsak bu bile bize yeter
köle olamayız, biz kendi iyiliğimizi düşünmeliyiz
kendi hayatımızı yaşamalı
kimseye hesap vermeden özgür olmalıyız
köleliğin boyunduruğu geçemez bizim boynumuza
cehennemden çıkan ve ışığa doğru giden yol
uzun ve güç bir yoldur
yine de nefret, düşmanlık ve didişme içinde yaşarlar onlar
kendi aralarında ve korkunç savaşlar yaparlar
dünyayı viraneye çevirir, birbirlerini mahvederler
sanki insanın yeterince cehennemi düşmanı yokmuş gibi
gece gündüz mahvını bekleyen
seninle konuşurken
seninle konuşurken
zamanı unutuyorum ben
mevsimleri ve değişimleri de
iyi yaşayanların, iyi olanların böyle her şeyi bırakıp
iyi yaşayanların, iyi olanların böyle her şeyi bırakıp
yoldan çıkmaları ne kötü! ama görüyorum ki
insanoğlunun acısına yine kadınlar neden oluyor
erkeklerin kadın düşkünlüğünden
gevşekliğinden oluyor bu
aslında onların daha akıllı olmaları gerekir
böyle olsa daha büyük armağanlara layık olurlardı
kim var aramızda?
kim var aramızda?
bu karanlık, dipsiz çukurdan kimin ayağı çıkabilir dışarı?
ve bu korkunç karanlıktan kurtulup kim bulabilir kendi yolunu
yorulmaz kanatlarıyla kim bu muazzam boşlukta
uçarak o mutlu adayı bulabilir?
denenmeyen sadakatin, aşkın, erdemin ne yararı var?
denenmeyen sadakatin, aşkın, erdemin ne yararı var?
29.06.2018
uzun lafın kısası
plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.
marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.
jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.
"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)
marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.
homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.
carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.
erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.
carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.
martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.
marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.
jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.
"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)
marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.
homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.
carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.
erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.
carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.
martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.
17.06.2018
epigraflar
vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.
yaşam, yaşam adını almış ama gerçekte ölümdür onun adı.
(herakleitos)
optima sors homini non esse.
doğmamış olmak insan için en iyi şey olmalı.
(theognis)
omnis hominum vita est plena dolore.
insanın tüm yaşamı acı doludur.
(euripides)
non enim quidquam alicubi est calamitosius homine omnium,
quotquot super terram spirant.
şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında
insandan daha acınacak bir yaratık yok.
(homeros)
nullum melius esse tempestiva morte.
hiçbir şey zamanında bir ölümden daha değerli değildir.
(plinius)
o, if this were seen -the happiest youth
-would shut the book and sit him down and die.
ah, bir görebilseydi, en mutlu genç bile
kitabı kapatır ve oturup ölümü beklerdi.
(shakespeare)
natum non esse sortes vincit alias omnes.
hiç doğmamış olmak insan için en iyisidir.
(sophokles)
this something better not to be.
daha iyisi var olmamaktır.
(lord byron)
via marcel proust
Kategori:
.kolaj,
#hayat,
#ölüm,
euripides,
herakleitos,
homeros,
lord byron,
plinius,
shakespeare,
sophokles,
theognis
13.05.2017
deha
alfred adler
her üstün yeteneğin üzerindeki örtüyü kaldırdığımızda, karşımıza çıkacak olan, eşsiz bir kalıtımsal miras değil, yıllar yılı sürmüş bir paylaşım çabası ve bıkıp usanmadan sürdürülmüş bir egzersizdir. dahi kişilerde dikkati çeken şey, onların çok küçük yaştan başlayarak ilerideki mesleklerine hazırlanmalarıdır.
ancak bütün insanların esenliğine katkıda bulunan kişileri dahi diye niteleyebiliriz. hiçbir dahi düşünemeyiz ki kendisinden sonra gelecek kuşakların yararlanması için geride bir şey bırakmamış olsun. bütün sanatlar, insanlar arasındaki toplumsal bilinci en güçlü kişilerin eseridir. büyük dahiler uygarlığımızın düzeyini hep daha yukarılara çekip çıkarmıştır.
homeros yapıtlarında yalnızca üç renkten söz eder; nesnelerin birbirinden ayrımında bu üç renkle ister istemez yetinilmiştir. aslında homeros çağının insanları, kuşkusuz üçten çok daha fazla renk nüansını algılayabilmekteydi ama bu nüanslara adlar vermek gerekli görülmemiş; çünkü aradaki ayrımlar fazla önemsenmemişti. günümüzde taşıdıkları adlarla bunca rengi birbirinden ayırmayı kim öğretmiştir bize? bunun sanatçı ve ressamların eseri olduğuna kuşku yoktur.
öte yandan, besteciler de kulaklarımıza olağanüstü bir duyarlılık kazandırmıştır. ilkel insanlar gibi kaba değil, ahenk dolu seslerle konuşmayı müzisyenlerden öğrenmiş bulunuyoruz; müzisyenler ruhumuzu zenginleştirmiş ve yeteneklerimizi geliştirmeyi öğretmişlerdir.
peki duygu derinliklerinin kapısını kim bize aralamış, daha iyi konuşup daha iyi anlamayı kim bize öğretmiştir? tabii ki edebiyatçılar. edebiyatçılardır ki dilimizi zenginleştirmiş, ona daha büyük bir esneklik kazandırmış, yaşamın tüm amaçlarına uyumlu duruma getirmiştir.
kuşkusuz, insanlar arasında toplumsal bilinci görmeyiz ama yaşamlarının genel tablosunda bu bilinç karşımıza çıkar. dahiler için toplumsal işbirliği içinde çalışmak, başkaları için olduğu kadar kolay değildir. dahiler çetin bir yolda yürümüş, önlerine çıkan pek çok engelle savaşmak durumunda kalmış, çoğu kez yetersiz organlar sırtlarında ağır bir yük oluşturmuştur. hemen hemen bütün seçkin kişilerde şu ya da bu şekilde organsal bir yetersizlikle karşılaşırız.
bizdeki izlenime göre, bu seçkin kişiler yaşamlarının başında biraz daha az, biraz daha ağır olumsuzluklarla karşılaşmış; ama güçlüklere karşı cesaretle savaşmış ve onları sonunda yenme başarısını göstermişlerdir. özellikle şunu belirtelim ki ilerideki uğraş alanlarını pek erken bir dönemde saptamış, çocuklukta harıl harıl çalışarak kendilerini eğitmişlerdir. duyularını bilemiş, dolayısıyla erkenden dünya sorunlarıyla ilgilenip bu sorunlara akıl erdirmeyi öğrenmişlerdir. erken yaştaki bu hazırlıktan, söz konusu kişilerin sanat ve dehalarının, doğanın ya da kalıtımın hak edilmemiş bir bağışı değil, kendi eserleri olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
her üstün yeteneğin üzerindeki örtüyü kaldırdığımızda, karşımıza çıkacak olan, eşsiz bir kalıtımsal miras değil, yıllar yılı sürmüş bir paylaşım çabası ve bıkıp usanmadan sürdürülmüş bir egzersizdir. dahi kişilerde dikkati çeken şey, onların çok küçük yaştan başlayarak ilerideki mesleklerine hazırlanmalarıdır.ancak bütün insanların esenliğine katkıda bulunan kişileri dahi diye niteleyebiliriz. hiçbir dahi düşünemeyiz ki kendisinden sonra gelecek kuşakların yararlanması için geride bir şey bırakmamış olsun. bütün sanatlar, insanlar arasındaki toplumsal bilinci en güçlü kişilerin eseridir. büyük dahiler uygarlığımızın düzeyini hep daha yukarılara çekip çıkarmıştır.
homeros yapıtlarında yalnızca üç renkten söz eder; nesnelerin birbirinden ayrımında bu üç renkle ister istemez yetinilmiştir. aslında homeros çağının insanları, kuşkusuz üçten çok daha fazla renk nüansını algılayabilmekteydi ama bu nüanslara adlar vermek gerekli görülmemiş; çünkü aradaki ayrımlar fazla önemsenmemişti. günümüzde taşıdıkları adlarla bunca rengi birbirinden ayırmayı kim öğretmiştir bize? bunun sanatçı ve ressamların eseri olduğuna kuşku yoktur.
öte yandan, besteciler de kulaklarımıza olağanüstü bir duyarlılık kazandırmıştır. ilkel insanlar gibi kaba değil, ahenk dolu seslerle konuşmayı müzisyenlerden öğrenmiş bulunuyoruz; müzisyenler ruhumuzu zenginleştirmiş ve yeteneklerimizi geliştirmeyi öğretmişlerdir.
peki duygu derinliklerinin kapısını kim bize aralamış, daha iyi konuşup daha iyi anlamayı kim bize öğretmiştir? tabii ki edebiyatçılar. edebiyatçılardır ki dilimizi zenginleştirmiş, ona daha büyük bir esneklik kazandırmış, yaşamın tüm amaçlarına uyumlu duruma getirmiştir.
kuşkusuz, insanlar arasında toplumsal bilinci görmeyiz ama yaşamlarının genel tablosunda bu bilinç karşımıza çıkar. dahiler için toplumsal işbirliği içinde çalışmak, başkaları için olduğu kadar kolay değildir. dahiler çetin bir yolda yürümüş, önlerine çıkan pek çok engelle savaşmak durumunda kalmış, çoğu kez yetersiz organlar sırtlarında ağır bir yük oluşturmuştur. hemen hemen bütün seçkin kişilerde şu ya da bu şekilde organsal bir yetersizlikle karşılaşırız.
bizdeki izlenime göre, bu seçkin kişiler yaşamlarının başında biraz daha az, biraz daha ağır olumsuzluklarla karşılaşmış; ama güçlüklere karşı cesaretle savaşmış ve onları sonunda yenme başarısını göstermişlerdir. özellikle şunu belirtelim ki ilerideki uğraş alanlarını pek erken bir dönemde saptamış, çocuklukta harıl harıl çalışarak kendilerini eğitmişlerdir. duyularını bilemiş, dolayısıyla erkenden dünya sorunlarıyla ilgilenip bu sorunlara akıl erdirmeyi öğrenmişlerdir. erken yaştaki bu hazırlıktan, söz konusu kişilerin sanat ve dehalarının, doğanın ya da kalıtımın hak edilmemiş bir bağışı değil, kendi eserleri olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
22.02.2009
kralların kralı
john milton
iktidarda olmak hırsa değer; ama yine de cehennemde
cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan
"ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa
yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim."
(homeros)




