31.12.18

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

29.12.18

bitik adam

thomas bernhard

varoluşumu duygusallığa feda etmek benim tarzım değildir.

insan mutsuzluktur. yalnızca budala olan bunun aksini savunur. doğmak mutsuzluktur. yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu.

caddenin üzerinde parçalananlar beni her zaman büyülemiştir.

zekice bir müdahaleyle kendini dünyadan uzaklaştırdı. bir anlamda, artık kimsenin inanmadığı bir sözü yerine getirdi.

bir insana ne kadar uzunca bir süre bakarsak o kadar sakatlanmış olduğunu kavrayamayacağımız kadar sakatlanmıştır. işin aslı budur. dünya sakatlarla doludur. sokağa çıkarız ve yalnızca sakatları görürüz. birini davet ederiz, evimize bir sakat gelir.

bitik adam, bitik adam olarak doğmuştur zaten.

her insan tek başına olağanüstü bir kişidir ve gerçekten kendisini tüm zamanların en büyük sanat yapıtı olarak görür. öğretmenlerimizin kaliteleri bile önemli değildir. önemli olan biziz; çünkü kötü öğretmenler de sonuç olarak hep dahiler yarattılar, tıpkı tersine iyi öğretmenlerin dahileri yok ettiği gibi.

ölüm en büyük yanlış anlamadır. intiharcılar gülünçtür, kendini asanlar iğrençtir.

biz şu ya da bu insan mutsuz bir insandır dediğimizde hep doğrudur; ama şu ya da bu insan mutludur dediğimizde, bu hiçbir zaman doğru değildir.

başımıza neyin geleceğini önceden bilirsek ona daha kolay dayanırız.

öğrenim gördüğümüz yerdeki çevre bize düşmansa, bize dostça bakan çevrede olduğundan daha iyi çalışırız. öğrenim gören kişi, ona dost olan çevre yerine, düşman olan çevreyi seçerse daha iyi eder; çünkü ona dost olan çevre, eğitimine vereceği dikkatin büyük bir bölümünü alıp götürür. düşman çevre ise ona yüzde yüz bir eğitim sağlar; çünkü o bu eğitime yoğunlaşmak zorundadır, umutsuzluğa kapılmamak için. ama yalnızca güçlü bir kişiliği olana, zayıf biri orada kısa sürede kuşkusuz yitip gider.

zayıf karakterler her zaman zayıf sanatçılar olurlar.

bizim o diğer tanınmış ve ünlü, bir büyük kentten ötekine koşan, sonunda bir kaplıcadan ötekine giden ve gene sonunda parmakları felç olup, yorumlama bunaklığı onları avcunun içine alıncaya kadar bir taşra kasabasından ötekine gidenlerden, hiçbir şeyden nefret etmediğim gibi nefret ettim hep.

mahkemeler suçsuz insanları ve ailelerini ömür boyu mahvettikten sonra rutin işlerine dönerler.

insanlardan kuşkulanılmasmdan, haklarında dava açılmasından ve hapse atılmalarından zevk alırız, gerçek bu.

factotum

charles bukowski

büyük âşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

22.12.18

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

21.12.18

yalnızlık

john stuart mill

çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

doğal güzelliğin ve büyüklüğün, yüceliğin eşliğinde yaşanan bir yalnızlık, yalnızca birey için yararlı olmakla kalmayan; ancak yokluğu topluma zararlı olan düşünce ve esinlerin beşiğidir.

doğanın kendiliğinden etkinliğini gerektiren şeylerden yoksun, insanoğluna yiyecek yetiştirmeye elverişli, her bir dönümü ekilip biçilmiş, çiçeklerle ya da çayırlarla kaplı her alanı sürülmüş, yiyecek konusunda kendisine rakip olacağı gerekçesiyle insanın yararlanabileceği şekilde evcilleştirilmemiş bütün dört ayaklı hayvanların ya da kuş türlerinin yok edildiği, her çalılığın ya da fazlalık ağacın kökünden söküldüğü ve geliştirilmiş tarım adına ot diye sökülüp atılmayan tek bir yaban çiçeğinin ya da bitkisinin yeşerdiği bir karış toprağın kalmadığı bir dünyada derin düşüncelere dalmak da doyurucu olmayacaktır.

eğer dünya, servetin ve nüfusun sınırsız artışı nedeniyle daha iyi ya da daha mutlu değil de daha büyük bir topluluğu yaşatmak amacıyla kökünün kazınabileceği güzelliklerin büyük bir bölümünü yitirecekse, geleceğin canlılarının selameti için içtenlikle dilerim ki, zorunluluk onları durdurmadan çok önce belli bir düzeyde kalmaya razı olsunlar.

19.12.18

fleabag

hoşlandığın adam salı gecesi sabaha karşı ikide "evde misin?" diye mesaj atar ve sen de "şimdi geldim." der, yataktan kalkıp yarım şişe şarap içer, duş alır, her yerini tıraş eder ve kışkırtıcı jartiyerli iç çamaşırlarını giyip kapının yanında zilin çalmasını beklersin ya. sonra da geleceğini unutmuş gibi ona kapıyı açarsın. "merhaba." "hey." hemen işe koyulursunuz. birkaç sıradan gidiş gelişten sonra göt deliğine yöneldiğini fark edersin. zaten sarhoşsun, adam da o kadar yol tepip gelmiş, engel olmazsın. bundan zevk alıyor.

sabah uyandığında, onu giyinik halde yatağın kenarından seni izlerken bulursun. sana der ki: "dün gece harikaydı." bu sana abartılı gelir; fakat o, konuşmasına devam eder: "dün gece benim için özeldi; çünkü daha önce kimseyle anal seks yapamamıştım." açık konuşayım, penisi kocaman. "uzun zamandır bunun hayalini kursam da yapabileceğim biri karşıma çıkmamıştı." sonra saçlarını okşar ve hakiki, içten bir teşekkür eder: "teşekkür ederim." bir bakıma dokunaklı. sonra da seni hafifçe öper ve çıkar gider. sen de bütün gününü şunu düşünerek geçirirsin:

"kocaman bir göt deliğim mi var?!"

17.12.18

bir acıya kiracı

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları

bir kabuk içinde
birbirinden ayrılmaz
aşk ve acı yüreğimde
ikiz badem içidir

toprağın da vardır bir kişiliği
her insanın nasıl bir iklimi varsa
bir toprağı anlatmak değil mi ki
bir insanı anlatmaktır biraz da

anılardır bir batığın koruyan gövdesini
acı verseler bile
o saat, o çarpık saat duyuracak sesini
düşümde, gerçeğimde
sevgiyle kurarak kendi kendini
anılardır bir batığın koruyan gövdesini

birini bulurum mutlaka
yangınımı körükleyen birini

bak yolcu bir sır vereyim sana
yılan bile arar yavrusunu, eşini
ama ben beslenirim ayrılıkla
acının gurbettir memleketi

hiçbir şey yalınkat değildir dünyada
çünkü en az ölüm kadar korkar insan yaşamaktan
ve insan içinde bir kafesle yaşar

ben bunca yıl bunca insan tanıdım
yüreği zehir dolu
yine de insandan kesmedim umudu
insan dedim, yekindim, paylaştım varı yoğu

sadelikleriyle sanki eski bir zamana alınlık
şu düş köpüren elma çiçekleri

kendine sürgün bir garip kişiyim
bulanık sularda yüzünü ararken sevda
bir tutam saç derisiyle uçuşurken rüzgarda
her şey ne kadar kendisidir bir düşünün
hızla kokuşurken dünya

gözlerim kaç zamandır
yalnızlığın tekinsiz tüneği

yangınlardan geliyorum dedi adam
depremlerden geliyorum dedi kadın
ve depremlere gitti yıkık
yangınlara gitti yanık

yine yol göründü yerleşik yabancıya
bir süre öyle sanmıştım kendimi
işte döndüm yeniden yıllanmış bir acıya

15.12.18

alıklar birliği

john kennedy toole

ben bu çağa uymayan biriyim. insanlar bunu anlıyor ve bundan hoşlanmıyorlar.

bir insanın yeni ya da pahalı bir şeye sahip olması, dinbilimden de geometriden de habersiz olduğunun kanıtıdır.

konserve kullanmak sapıklıktır. insanın ruhuna onarılmaz zararlar verdiğinden eminim.

insan bedeni bir yere hapsedildiğinde bazı kokular salgılar. çağımızda bunları deodorant ve başka sapkın yollarla bastırmaya çalışıyoruz.

iyimserlik midemi bulandırır. sapıklıktır. yaratıldığından beri insanoğluna evrende en çok yakışan şey, dert çekmektir.

işteki ilk günümün sonunda kendimi gerçekten çok yorgun hissediyorum. ancak, söylemeye çalıştığım şey, hevesimin kırıldığı, keyfimin kaçtığı ya da yenildiğim değil. yaşamımda ilk kez bir gözlemci olarak, daha doğrusu nefretle eleştirebilmek için tam ortasında yer almaya kesinkes kararlı bir biçimde, sistemle yüz yüze geldim.

eskiden orta yaşlı adamlar gelip güzel bir kızın orasını burasını sallamasını izlerlerdi. oysa şimdi bir hayvan gerekiyor. bugünün insanlarının derdi ne, biliyor musun? hepsi hasta. insanın namusuyla para kazanması olanaksız artık.

özellikle umutsuz insanların yaşadığı sokaklarda, her köşebaşına üç ya da dört bar düşer.

hapse atılmak yaşamını anlamlandıracak ve boşuna çabalayıp durmanın yol açtığı düş kırıklığına son verecektir.

kişilikli olmak bir akıl hastalığıdır, tutarlılıksa kurtulunması gereken bir kompleks.

bir sosis satıcısını soymak simgesel bir eylemdir. hırsızlığın nedeni açgözlülük değil, daha çok satıcıyı küçümsemektir.

katlanamadığım tek şey, hep kaybedenler ya da kötü dostlardır.

şu araba korkunç bir ayak bağı. kendimi sürekli bakım isteyen, geri zekâlı bir çocuğa bağlanıp kalmış gibi hissediyorum. kocaman, teneke bir yumurtanın üzerinde oturan bir tavuk gibiyim.

insanlar kendilerine yardım edenlerden nefret ediyorlar.

yemek yapmayı seven bir erkeğe sahip olan bir kız çok şanslı demektir.

yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

13.12.18

kayıp cennet

john milton



insanoğlunun ilk itaatsizliği ve yasak ağacın
tadı ölümcül olan meyvesi dünyaya
ölüm ve acı, hepimize keder getirdi hep

tüm insanoğulları bir kişi yüzünden neden
lanetleniyor eğer suçsuzsa?

her şey kaybolmuş değil -fethedilemez olan
intikam arzusu ve ölümsüz nefret
ve cesaret asla kaybolmaz, boyun eğmez
yenilmeyecek başka ne var?

bizleri bu çukurun iyice dibine çekip orada bırakacaklar
uyanın, kalkın ya da sonsuza kadar yitik kalın

gücün alt edemediğini yenmek için başka yollar bulunur
güçle zafere ulaşan düşmanının ancak yarısını yenmiş olur

barış umutsuzluktur
çünkü kim düşünür teslimiyeti
savaş mahvediyor ama
barış da kirletiyor, bozuyor insanları

zaten bu sonsuz kaçış ne gibi bir umut verebilir, gelecekten
ne bekleriz, hangi değişim beklemeye değer mademki
mutlu görünsek de kötü durumda olacağız, çünkü
acımızı artırmazsak bu bile bize yeter

köle olamayız, biz kendi iyiliğimizi düşünmeliyiz
kendi hayatımızı yaşamalı
kimseye hesap vermeden özgür olmalıyız
köleliğin boyunduruğu geçemez bizim boynumuza

cehennemden çıkan ve ışığa doğru giden yol
uzun ve güç bir yoldur

yine de nefret, düşmanlık ve didişme içinde yaşarlar onlar
kendi aralarında ve korkunç savaşlar yaparlar
dünyayı viraneye çevirir, birbirlerini mahvederler
sanki insanın yeterince cehennemi düşmanı yokmuş gibi
gece gündüz mahvını bekleyen

seninle konuşurken
zamanı unutuyorum ben
mevsimleri ve değişimleri de

iyi yaşayanların, iyi olanların böyle her şeyi bırakıp
yoldan çıkmaları ne kötü! ama görüyorum ki
insanoğlunun acısına yine kadınlar neden oluyor

erkeklerin kadın düşkünlüğünden
gevşekliğinden oluyor bu
aslında onların daha akıllı olmaları gerekir
böyle olsa daha büyük armağanlara layık olurlardı

kim var aramızda?
bu karanlık, dipsiz çukurdan kimin ayağı çıkabilir dışarı?
ve bu korkunç karanlıktan kurtulup kim bulabilir kendi yolunu
yorulmaz kanatlarıyla kim bu muazzam boşlukta
uçarak o mutlu adayı bulabilir?

denenmeyen sadakatin, aşkın, erdemin ne yararı var?

11.12.18

nasıl yazmalı?

emil cioran

var olmak intihaldir.

kasvetli olmayan her şey kabadır.

filozoflar profesörler için yazar; düşünürler ise, yazarlar için.

yalnızca bitirilmemiş -bitirilemez olduğu için bitirilmemiş- işler bizleri sanatın özü hakkında konuşmaya teşvik eder.

belki de taslaklarımızın ilk hallerini yayımlamalıyız, henüz kendimizin ne demeye çalıştığını anlamadan önceki halini.

mistik dile çevrilemeyen şey, yaşanmaya da değmez.

bir kitap, eski yaraları deşmelidir, hatta yenilerini açmalıdır. bir kitap, "tehlike" olmalıdır.

yazdıkların, ne olduğuna dair tamamlanmamış bir imge sunar sadece, çünkü kelimeler yalnızca benliğinin en yüksek veya en alçak noktasında belli belirsiz ortaya çıkar ve hayat bulur.

insan, anlatmak istediği bir şey olduğu için değil, bir şeyler anlatmak istediği için yazar.

okur için bir şeyleri kolaylaştırmaya asla uğraşmayın. girdiğiniz bu zahmet için size asla minnettar olmayacaktır. okurun sevdiği şey, anlamak değildir; yerinde saymayı, sıkışıp kalmayı, cezalandırılmayı ister okur. bundandır bazı müphem yazarların saygınlığı; bundandır karmaşanın daimi cazibesi.

ütopyalardan bahseden biri, başka bir jeolojik çağda yaşamış bir sürüngenden daha yabancıdır bana.

ümitsiz vakalar, başarı umudu taşımayan kimseler her daim ilgimi çekmiştir; budalalıklarını neredeyse onlar kadar bundan acı duyuncaya dek benimsemişimdir. 

gerçek bir yazar varlıklar, şeyler, olaylar hakkında yazar; yazmak üzerine yazmaz; kelimeleri kullanır ama onlarla oyalanmaz, onları tekrarlayan düşüncelerinin bir nesnesi haline getirmez. kelime analizcisi olmak dışında bir şey olur. dilin teşhisini yapmak, söyleyecek bir şeyi olmayan, kendilerini deyişlerle sınırlayanların hevesidir.

via bir nevi dipnot!

7.12.18

erbain

ismet özel



yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
- yaşama!
- ya bileydim?
yazar: mıydım
hiç: şiir.

karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan

senin kuşların olurdu mevsimi yolculuklara çağıran
içli taşra kızların, gizemli ev içleri
kapıların olurdu korkudan çok denizlere açılan
o denize açılan ellerin nerde şimdi

ya güneş ya da morluk onu ben yağmurladım
takvimlere kinle baktığı zamansızlık içinde
belki de yumuşak tüylerini öptü akşamın
ya da oğlaklar sığınıyor çiçekliğine

ve hâlâ ay dağınık saçlara benzer oralarda
serçelerin ayaklarına bağladığı karanlık
kimseyi çağıramaz kendi adıyla

çünkü her yerde bir göğün ufak kaldığı vardı
-akşama özgü göğsümü açardım
ey mutlu serin penceresi doğanın-

ben nereye adımı yazsam
nereyi göstersem parmaklarımla
orası şapkalar yüklü bir vagondur

aşk bir tanım değil midir
kusturucu güzellikler ardından

çünkü çocuklar yağız bir öpüşle korunur
ben yakarım çağımın ellerini. ben bekleyenim.
gecenin kıyısında benden konuşulur.

yüzümü kınından çıkaran sensin
pencereyi getiren aklıma
sanki güzmüş
sevecenliğe sarınmak istiyormuş gibi
sanki canım
yüzümü sensin biriktiren kitaplara
çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
bu yüzden seviyorum seni

bereketli kuşlar serpeceğim ayaklarıma
genzimi yakarak
bir cinayet türküsü söyleyeceğim ben de
ölürsem bir partizan gibi öleceğim
azgın bir gebelik halinde

sen şimdi sevincimin akranısın
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim
yaralarımı onduranımsın
yatağımı hiç boş bırakmayan

benim harcım değil bir yar sevmek gizliden

ey bayırdan ve yokuştan uzaklara
ey çırpınan bir geyiktir memelerin
karnın ısırgan otları gibi aklımda

demirden sağanaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski şubatların

şayaktan bir sabah örtüsü takılıyor aklıma
kağnılar ve mali sermaye üstüne düşündüklerim
halkın alkışlarıyla kuracağı dünya üstüne düşündüklerim
ve artık sarışın olmayan
gövdemi dünyaya bulayan sevgilim
sarışın yapraklarıyla dökülüyor aklıma

neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak

bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta

benim rengimle kim yarışabilir
sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca
ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım
sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
yeniden yaralandım dünya ırmaklarından

benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu

savaşın, sevdanın rengi
her güzellik bu rengin ardındadır
yaşamak bir başına bu rengi geçebilmez
"ölümden korkup da sonunu sayan
ölür gider yar koynuna giremez."

gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin
küfre yaklaştıkça inancım artıyor

sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha
bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar

baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiçbir meşru yanı kalmamıştı hayatımın

yargı kesin: acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin susturur insanı, adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öç almakçasına gür ve bereketlidir

5.12.18

veda hutbesi

albert caraco

ben kendi zamanımın peygamberlerinden biriyim ve söz hakkım olmadığından, söyleyeceğim şeyi yazıyorum.

çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramıyor.

erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yitimimiz için erdemlerden yararlanıyor. bizler artık bir sistemin kandırdığı kurbanlarız. çıkarlarımız konusunda bizi aldatıyor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken bunların bizim de çıkarımız olduğu konusunda bizi ikna ediyor. 

böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanıyoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz. ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki. böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak.

bizler çocuk kaldık ve aile varlığını sürdürdükçe de çocuk kalacağız.

ben zamanımızın peygamberlerinden biriyim, sessizlik kaplıyor üzerimi. benim söyleyecek sözüm olduğu hissedilince bunu öğrenmek istemediler, moda olmuş usullerle bu sözden uzak duruluyor. beni canlı canlı gömmek istiyorlar ama bunun sonucu, benim yandaşlarımı günün birinde daha fanatik kılmak olacak.

ben kendime çizdiğim yolda ısrarlıyım. bu yol artık açıktır. burada uzun süre tek başıma yürüyecek değilim. benim fikirlerim bu dünyada yoktu ve bu fikirleri benimseyecek olanlar, düzen adamları ile anarşistler arasında yeni bir halk oluşturacaktır.

anarşistlere yakın olduğum söylenemez. düzen adamları da anarşistler de beni aynı ölçüde dehşete düşürüyor. ben onların tartışmalarının üzerindeyim. yasallığa yeni bir eksen atfederek bu iki alternatiften kopuyorum. gelecekteki sitenin oluşumuna dişi ilkenin öncülük etmesini istiyorum ve bütün işaretlerin yerini değiştiriyorum. negatif olan artık negatif olmak zorunda değil ve henüz negatif olmayan muhakkak ki negatif olacaktır.

benim devrimim işte bu, gözlerimizin önünde başlıyor ve benim fikirlerim bunu yansıtıyor. ben ütopya vaaz etmiyorum, bir hakikati hayal meyal seçiyorum.

bana yapıcı olmadığım söylenecek. felaketin üzerinde inşaat yapmakla ve felaketi bu evreni düzene koymaya elverişli görmekle suçlanacağım. bana sosyal olmadığım söylenecek, kitlelerin kurban edilmesini öngörmekle ve insanın düzelebilmesi için felaketi gerekli bulmakla suçlanacağım. benim gayri insani olduğum söylenecek. çünkü milyarlarca böceğin yaşamı beni hiç ilgilendirmiyor ve ben evrenin insansızlaşmasını savunuyorum.

benim ahlaksız olduğum söylenecek. çünkü ben değerler eksenini sarsıyorum ve işaretlerin sırasını değiştiriyorum. haksızlıklarımı biliyorum, suçlu olduğumu kabul ediyorum, aynı yolda yürümekte ısrarlıyım. gelecekteki düzene inanıyorum. ben de o düzenin peygamberlerinden biriyim. soyumuzdan gelenler arkaik insanların savunmuş oldukları şeyi o düzende bulacaklar.

ben dünyanın başlangıçtaki halini yeniden kuranlardan biriyim. kadınların düzeni bizim itaat ettiğimiz düzenden çok daha eski. işte ben o düzenle bağ kuruyorum. temellerimizi altüst ederken tek amacım bu temelleri taşıyan şeyi gün ışığına çıkarmak. ben bunun üzerinde zaman dışı bir site inşa edeceğim yarın.

sanayileşmenin sağladığı mutluluk kırıntılarıyla -bu mutluluk geçici bile olsa- kendini tatmin olmuş gören ve giderek daha da ilgisizleşen sokaktaki insana kızmıyorum. yönünü şaşırmış bu bahtsız, ancak bir kabusun tam ortasında uyanacaktır. benim kitabım ona hitap etmiyor.

ben genç insanlara konuşuyorum. onlar, üniversitelerde ahlaka ve düzene başkaldırıyorlar. bu gençler çok fazla insanı korkutuyorlar ve eğer savaş patlak verirse ilk önce onların öleceğini biliyoruz. ben bu törensel kurbanlara konuşuyorum. ölüm düzeninin sonunda kurban ettiği, ahlak adına -kurban etmeyle şekillenen, kanla yeniden güç kazanan bir ahlak adına- kurban ettiği gençlerin isyan nedeni hakkında onları aydınlatıyorum ve hatta isyanı meşrulaştırıyorum.

bununla birlikte, son tahlilde onlara itaati öğütlüyorum. çünkü haklı olmak, gelecekteki tüm kuşaklar adına haklı olmak yetmez; şimdiki zamanda da hayatta kalmaya ve geleceğin kendini duyuracağı ana dek varlığı sürdürmeye ihtiyaç vardır.

bu nedenle, tiksindiğimiz düzeni ve aşağıladığımız ahlakı, bu hükümsüz düzen ile bu kabul olunamaz ahlakı, ne birinin ne diğerinin yerine bir şey koyabilmişken, heyhat, bunları elde silah savunacağız. çünkü karşıdakiler, savunulamaz ahlak adına ve mahkum edilmiş düzenin sancakları altında bize saldırmaya hazırlanıyorlar.

herkese soruyorum: bu barbarların karşısına ne çıkartacağız? hoşgörü, hatta aşırı hoşgörü mü? bizi alaya alıp ezerler bizi. eğer onların ordularının karşısına çiçeklerle süslü ve ellerimiz çıplak, barış vaaz ederek çıkarsak orta çağ'daki moğollar gibi yaparlar: otuz bin silahsız budist hacı, yüreklerine seslenebilme umuduyla karşılarına çıktığında, bir anlık şaşkınlıktan sonra hepsini yok ettiler.

tuzağa düşersek yandık. kardeşlikten söz ediyoruz. karşımızdakilerin dilenci ve intikamcı, çirkin, sağlıksız, ahlaksız, acımasız ve despotik olduğunu unutuyoruz. bizlerin en berbatından daha kötü ve en kararlı safsatacılarımızdan daha yalancı olduklarını unutuyoruz.

ama sonradan moğolların budist olduğunu söylerseniz, ben de hacıların öldüğü cevabını veririm. bizim ölmemiz gerektiğinde, boğazımızı uzatmayalım ve aldatılmış duygularla ölmeyelim, karşıtlarımıza yüreklilikte onlarla eşit olduğumuzu kanıtlayalım, yenildiğimizde onların bize muamele edeceği gibi davranalım onlara.

4.12.18

cenap şahabettin

ahmet haşim

cenap şahabettin, çocukluğumdan beri sevdiğim bir şairdir.

edebiyata tamamen yabancı bazı münakaşaların gölgesi altında kalan alıştığım çehresi bana son senelerde birden sevimsiz ve yabancı görünmeye başlamıştı. herkesle beraber ben de bu süslü ve zarif ruhu sahtelikle sakatlanmış ve lisanını fazla yüklü bulmaya başlamıştım.

geçenlerde, tenha bir gece gezintisinde, unutulmuş zannettiğim bazı mısralarının mehtaptan cesaret alan titrek kış kuşları gibi birden hafızamın uzak dalları üzerinde ötüştüklerini duydum. ruhum titreme içinde kaldı.

düşmüştü siyeh berk-i şebe şebnem-i simin
şebnem gibi titrerdi kamer leyl üzerinde

(düşmüştü gecenin siyah yaprağına gümüş şebnem
şebnem gibi titrerdi ay gecenin üzerinde)

kullanılan kelimelerin bugünkü düşkün kıymeti haricinde, şiirin anlattığı gece alemi gözlerimizin alıştığı, o eski alem değildir: "gece büyük ve siyah bir yapraktır. ay bu yaprağın üzerinde iri bir şebnem tanesi gibi duruyor." bu garip ve güzel şiir manzarası eski olmak şöyle dursun, hatta bu sahada henüz varmadığımız bir yenilik ve tazelik merhalesindedir.

zülfünü bi-nizâm ü bi-pervâ
dağıtır şâne-i tabiiyyet
cem eder bâ-kemâl-i istiğna
lemse-i şûh-ı bâd-ı nisviyyet

(zülfünü düzensiz ve pervasız
dağıtır tabiatın tarağı
toplar gönül tokluğunun olgunluğuyla
kadınlık rüzgârının şuh dokunuşu)

bu dört mısrayla çizilen çehre fransız ressamı helleu'nün en zarif kadın başlarını bile geçiyor. altın saçlar, paris veya viyana'nın en usta bir berberi makasıyla kesilmiş gibidir. dağılan saçları toplayan el çağdaş bir zarafetin terbiye ettiği en dişi hareketlerle kımıldanıyor.

ya kelimeler? ya bu farsça ve arapçanın gülünç bir israfla kullanımı? bu, istenilerek yapılmış bir hünerdir. zira onun yazdığı senelerde birçok şair sade denilecek bir lisanla yazardı. esasen bir türk için türkçe yazmak kadar kolay ve tabii ne olabilir? fakat cenap şahabettin genç olduğu senelerde fransa'da gayet itibarda olan roman okulu'nun türkiye'de bir takipçisiydi.

roman okulu şairleri ingilizlerin "pre-raphaelite"leri gibi yeni mazmunları orta çağ'a mahsus kisveler içinde göstermeyi isterler, sözlüğün en unutulmuş kelimelerini zümrüt, yakut, inci ve elmas türünden çok değerli mücevherler gibi yeni bir hayale göre örülmüş altın kafesler üzerine bindirirlerdi. bunlar eski değil, eskiliği estetik bir endişeyle yenileştiren sanatkârlardır.

cenap şahabettin de aynı estetiğe göre, dokusu halis türkçe olan bir lisan içinde, tınısı garip eski kelimelere kasten yer verirdi. çin ve japonya'dan getirilmiş eski mermerler, billurlar, ipekler ve seccadelerle süslü yeni bir salon ne kadar eskiyse, cenap'ın şiiri de o kadar eskidir.

eda ve hayaldeki yapmacığa gelince, bu da yeni şiirin en güzel hususiyetlerinden biridir. yeni kadın çehreleri gibi. geçenlerde bir yazarın dediği üzere, şimdi boyanmamış bir kadın yüzü insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor.

3.12.18

homo deus: yarının kısa bir tarihi

yuval noah harari

hikâyeler insan toplumlarının temelleri ve dayanaklarıdır.

ünlü ve muhtemelen uydurma bir anekdot, nobel ödüllü anatole france'la güzeller güzeli yetenekli dansçı isadora duncan'ın 1923'teki buluşmasını anlatır. o dönemdeki popüler insan ırkının ıslahı hareketini tartışırken duncan, "benim güzelliğim ve senin zekana sahip bir çocuk düşünsene!" dediğinde france yanıtlar: "tabii, ama ya benim güzelliğim ve senin zekanı alırsa ne olur bir düşünsene."

kusurlu bir idealle yola çıktığınızda, kusurları ancak idealin gerçekleşmesi yakınsa fark edersiniz.

eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

insanlar ancak diğer seçmenlerle bir bağ kurabilirlerse demokratik seçimlere tabi olduklarını hissederler. eğer öteki seçmenlerin tecrübeleri bana yabancıysa ve hislerimi anlamayarak hayati çıkarlarımı umursamadıklarını düşünüyorsam, binlere karşı tek başıma bile kalsam oylamanın sonucunu kabul etmek için herhangi bir sebebim olmayacaktır. demokratik seçimler yalnızca dini inanç ya da ulusal efsaneler gibi belli ortaklıkları paylaşan toplumlarda uygulanabilir. seçimler temelde anlaşan insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir yöntem olarak kullanılabilir.

zenginler ve yoksullar doğuştan itibaren aynı beyin yıkama süreçlerinden geçer. zengine yoksulu görmezden gelmesi, yoksula kendi menfaatini bir kenara koyması öğretilir. kişinin kendisiyle yaptığı hiçbir müzakere ya da psikoterapi durumu değiştiremez, sonuçta terapistler de kapitalist sistemin bir parçasıdır.

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür de, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

2016'nın başı itibarıyla dünyadaki en zengin altmış iki insanın varlığı en yoksul 3.6 milyarınkine tekabül ediyor! dünya nüfusunun 7.2 milyar olduğu düşünüldüğünde, altmış iki milyarderin, toplam nüfusun yarısının varlığına sahip olduğu anlamına geliyor bu.

her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

ama devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir. rus devrimi 180 milyon köylü çar'a karşı ayaklandığında değil, bir avuç komünist kendini doğru zamanda doğru yerde bulduğunda başlamıştır.

2.12.18

sığınak

hüseyin rahmi gürpınar

kendi evimizde, kendi bucağımızda kendimizi mutlak özgür biliriz. lakin bazen en ehemmiyetsiz bir hizmetçiden, beş yaşındaki aciz bir çocuktan çekindiğimiz, yıldığımız, korktuğumuz sıkıntılı ve çaresiz anlarımız olur. kocanın karıya, evladın babaya karşı saklanacak mühim sırları bulunur. artık o zaman bu sırları en emniyetli çekmece, dolap ve sandıkların kilitleri altına koymaya bile korkarız.

bütün evlerde taarruzdan korunan yer neresidir biliriz. bu, evlerimizin en kirli fakat en gizli bir köşesidir. buranın ismi kesin bir mecburiyet olmadıkça ağza alınmaz. fransızlar bile kendi lisanlarında genellikle bu yerin ingilizce adını kullanmayı bir nevi zarafet sayarlar. haşarı çocuklar ilk sigaralarını burada içerler. etraflarını saran açıkgözlerden çekinen mahcup kızlar ilk aşk mektuplarını burada okuyup yazarlar. burası içine atılan her kabahat ve cinayet vesikasını yutan küçük ağızlı bir kuyudur. en tehlikeli zamanlarda defalarca ketumluğuna müracaat ettiğimiz güvenilir bir sığınaktır.

1.12.18

rüzgârda dans eden bir çocuğa

william butler yeats



sen dans et orada kıyıda
senin ne umurunda
rüzgâr ya da kükreyen sular
savur tuzlu damlalarla ıslanan
saçlarını havaya
gençsin, nereden bileceksin
soytarının zaferini ya da aşkın
ele geçer geçmez yitirildiğini
en iyi çalışanın ölüp gittiğini
bütün demetlerin dağıldığını
neden korkacakmışsın sen
rüzgârın acımasız uğultusundan