#ensest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#ensest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.03.2022

ensest

marquis de sade

tanrısal çocuk, binlerce kez öp beni! bırak dilini emeyim! şehvetli soluğunu, zevk ateşiyle kavrulurken soluyayım! ah! düzün beni! kardeşim, bitir işimi, yalvarırım!

evrenin geleneklerini karıştırın, inceleyin: akla uygun bir yasa olarak görülen ve aile bağlarını güçlendirmek için yapılmış, izin verilmiş ensesti her yerde göreceksiniz. eğer aşk, tek kelimeyle, benzerlikten doğuyorsa, erkek kardeşle kız kardeş arasında, baba ile kız arasında olduğundan daha mükemmel aşk, nerede olabilir? bazı ailelerin pek güçlü olmasından korkularak üretilmiş, yanlış anlaşılan bir politika geleneklerimizdeki ensesti yasaklar; ama çıkar ve tutku sonucu buyrulmuş olan şeyi doğa yasası olarak kabul ederek kendimizi yanlış yola sürüklemeyelim; kalplerimizi yoklayalım: bizim ukala ahlakçılarımıza ben her zaman kalplerini dinlemeyi tavsiye ederim; bu kutsal organa kulak verirsek ailelerin tensel birleşmesinden daha tatlı bir şey olmadığını kabul edeceğiz; bir erkek kardeşin kız kardeşine, bir babanın kızına olan duyguları üzerinde körlüğe son verelim. her ikisi de boş yere bu duygulara meşru bir şefkat maskesi büründürmeye çalışıyorlar: en şiddetli aşk, ancak onları ateşleyen duygudur; doğanın onların yüreğine yerleştirdiği aşktır en şiddetlisi. o halde, bu pek hoş ensestleri kat be kat çoğaltalım ve arzularımızın nesnesi ne kadar yakından ait olduğumuz biriyse, bundan alacağımız zevkin o ölçüde büyük olacağına inanalım.

doğa sodom zevklerini, ensest zevklerini, mastürbasyonları vs. yasaklamış olsaydı, bundan bu kadar zevk almamıza izin verir miydi? doğanın kendisini gerçekten ihlal eden şeye hoşgörü göstermesi imkansızdır.

ensestin, temeli kardeşlik olan her yönetimin yasası olması gerektiğini ileri sürme cüretini gösteriyorum. doğanın bize daha çok sevmeyi buyurduğu kişileri daha çok sevmemizin yasaklanması gerektiğine ancak batıl inançların serseme çevirdiği halklar inanabilir, onlar benimseyebilir bu saçmalıkları.

18.02.2022

julie

ian mcewan

birbirimize sarıldık ve kollarımızla bacaklarımız öyle bir dolandı ki yatağa yan düştük. kollarımız birbirimizin boynunda ve yüzlerimiz birbirine yakın yattık. uzun bir süre kendimizden söz ettik. "tuhaf şey" dedi julie, "bütün zaman duygumu kaybettim. sanki hep böyleymiş gibi geliyor. annem hayattayken nasıldı gerçekten hatırlayamıyorum ve bir şeylerin değiştiğini gerçekten düşünemiyorum. her şey sakin ve sabit görünüyor ve bu bana hiçbir şeyden korkmadığımı hissettiriyor."

"aşağı bodruma indiğim zamanlar dışında kendimi uykuda gibi hissediyorum. haftalar ben fark etmeden geçip gidiyor ve bana üç gün önce ne olduğunu sorsan söyleyemem." dedim.

bizim sokağın sonundaki yıkımı ve bizim evi yıksalar nasıl olacağını konuştuk.

"birileri gelip etrafı arasa" dedim, "bütün bulacakları uzun çimenlerin arasında birkaç kırık tuğla olur."

julie gözlerini kapadı ve bacağını uyluğumun üstüne attı. kolumun bir kısmı onun göğsüne dayanıyordu ve altından kalbinin gümbürtüsünü duyabiliyordum.

"fark etmez" diye mırıldandı, "eder mi?"

yatağın daha yukarısına yanaşmaya başladı. ta ki büyük soluk renk göğüsleri yüzümle aynı hizaya gelinceye kadar. parmağımın ucuyla bir meme ucuna dokundum. şeftali çekirdeği gibi sert ve buruşuktu.

julie onu parmaklarının arasına alıp yoğurdu. sonra dudaklarıma doğru itti. "devam et" diye fısıldadı.

kendimi ağırlıksız hissettim, uzayda aşağı yukarı duygusu olmadan yuvarlanır gibi. dudaklarımı julie'nin meme ucunun etrafında kapadığımda vücudundan yumuşak bir titreme geçti ve odanın karşısından bir ses kederle, "işte her şeyi gördüm artık." dedi.

ben hemen geri çekilmeye çalıştım. ama julie'nin kolları hâlâ boynumdaydı ve beni daha sıkı kavradı. vücudu beni derek'ten saklıyordu. kendini bir dirseğin üzerine destekleyerek dönüp ona baktı. "öyle mi?" dedi yumuşakça. "ah canım."

ama yüzümden santimlerle uzak kalbi küt küt çarpıyordu. derek yine konuştu ve sesi çok daha yakın geldi. "bu ne zamandır devam ediyor?"

onu göremediğime memnundum. "asırlardır" dedi julie, "asırlar ve asırlardır."

derek şaşkınlık ya da kızgınlıktan nefesi kesilir gibi bir ses çıkardı. onun hareketsiz ve elleri cebinde dimdik durduğunu hayal ettim. bu kez sesi kalın ve pürüzlüydü. "o kadar zaman.. sana yaklaşmama bile izin vermedin."

gürültülü bir şekilde boğazını temizledi ve kısa bir sessizlik oldu. "neden bana söylemedin?"

julie'nin omuz silktiğini hissettim. sonra, "aslında bu seni ilgilendirmez." dedi.

"bana söylemiş olsaydın" dedi derek, "çeker giderdim, seni bırakırdım."

"tipik!" dedi julie. "çok tipik." şimdi derek kızmıştı. sesi odanın karşısında geriledi. "iğrenç!" dedi yüksek sesle, "o senin kardeşin!"

"yavaş konuş derek!" dedi julie sertçe, "tom'u uyandıracaksın."

"iğrenç!" diye tekrarladı derek ve odanın kapısı çarpılıp kapandı.

julie yataktan sıçradı, kapıyı kilitleyip yaslandı. derek'in arabasının çalışmasını bekledik ama tom'un nefes alışından başka her şey çok sessizdi. julie bana gülümsüyordu. pencereye gidip perdeleri biraz araladı. derek odada o kadar kısa kalmıştı ki şimdi sanki onu hayal etmişiz gibi geldi.

"herhalde aşağıdadır." dedi julie tekrar yanıma yerleşirken, "herhalde sue'ya sızlanıyordur."

bir iki dakika sessiz kaldık, derek'in sesinin yankılarının sönmesini bekleyerek. sonra julie avucunu göbeğime koydu. "ne kadar da beyazsın!" dedi, "benim elimin yanında."

elini aldım ve benimkiyle ölçtüm. tamamen aynı büyüklükteydi. oturduk ve avuçlarımızdaki çizgileri karşılaştırdık ve bunlar tamamen farklıydı. birbirimizin vücudunu uzun uzun incelemeye başladık. yan yana sırtüstü yatarken ayaklarımızı karşılaştırdık. onun ayak parmakları benimkinden daha uzun ve daha inceydi. kollarımızı, bacaklarımızı, boyunlarımızı ve dillerimizi karşılaştırdık; ama bunların hiçbiri göbek deliklerimiz kadar benzemiyordu: yana yatık helezonda ince bir yarık, boşlukta aynı model kırışıklar. bu ta ki benim parmaklarım julie'nin ağzında dişlerini sayana kadar sürdü ve yaptığımıza gülmeye başladık.

sırtüstü döndüm ve julie, hâlâ gülerek, üstüme oturdu, penisimi tuttu ve çekip içine soktu. çok çabuk olmuştu. birden sessizleştik ve birbirimize bakamadık. julie nefesini tuttu. yolumda yumuşak bir şey vardı, ben onun içinde büyüdükçe ayrıldı ve daha derine girdim. küçük bir iç çekti, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilip hafifçe beni dudaklarımdan öptü. yavaşça kendini kaldırdı ve çöktü. karnımdan hoş bir heyecan yayıldı ve ben de iç çektim. sonunda birbirimize baktık. julie güldü ve "kolaymış" dedi.

biraz doğruldum ve yüzümü göğüslerine gömdüm. tekrar bir meme ucunu parmakları arasına aldı ve ağzımı buldu. ben emdikçe ablamın vücudundan aynı titreme aktı. derin, düzenli bir nabız atışı, evin içinden yükselip onu sallar gibi gelen büyük, tekdüze yavaş bir gümbürtü duyup hissettim. kendimi geriye bıraktım ve julie öne çömeldi. sesle uygun tempoda yavaş yavaş hareket ettik, ta  ki o bizi hareket ettirir gibi, kendiyle birlikte bizi iter gibi olana kadar.

bir noktada yan tarafa göz attım ve karyolanın parmaklıkları arasından tom'un yüzünü gördüm. bizi seyrettiğini sandım; ama tekrar baktığımda gözleri kapalıydı. benimkileri de kapadım.

biraz sonra julie ters dönmenin zamanı geldiğine karar verdi. bu yapması kolay bir şey değildi. bacağım onunkinin altına sıkıştı. yatak örtüleri engel oluyordu. bir tarafa yuvarlanmaya çalıştık. neredeyse yataktan düşüyorduk ve geri yuvarlanmamız gerekti. julie'nin saçını dirseğimle yastığa bastırdım ve çok yüksek sesle "ah!" diye bağırdı. kıkırdamaya başladık ve ne yaptığımızı unuttuk. çok geçmeden kendimizi yan yana yatmış, şimdi daha öncekinden biraz daha yavaş ilerleyen, büyük ritmik gümbürtüyü dinler bulduk.

29.01.2019

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?

4.08.2018

ulrich ve agathe

ernst fischer

niteliksiz adam'ın "ulrich ve agathe" başlıklı bölümü, dünya edebiyatının en heyecan verici, şaşırtıcı, aynı zamanda hem acılı hem de güzel aşk hikayelerinden biridir. robert musil, burada da en uçtaki şıkka, erkek ve kız kardeş arasındaki aşk gibi cüretkar bir motife el atar. musil bu nedenle de "sapıklık" suçlamasıyla karşılaşmış ve bu bağlamda yalnızca yüksek düzeydeki yazınsal yaratıcılık değil; fakat önemli olan ne varsa görmezlikten gelinmiştir.

antik mitolojide hep karşılaşılan ensest, içerdiği çeşitli çoğulcu evlilik biçimleriyle birlikte artık son bulmuş olan matriyarkal düzenin, bir ilk duruma ve bu durumun patriyarkal düzen tarafından lanetlenişine ilişkin bir anının uzantısıydı. romantizm döneminde ensest motifi yeni bir anlam kazandı. bu motifin ansızın ve gösterişli bir biçimde ortaya çıkışı, burjuva saygınlığına karşı ayaklanma ve stendhal'ın romantik ilkeyi belirleyiş biçimiyle "salt tutku" niteliğindeydi.

bu motif yasak olanı, katıksız günahı temsil ettiği için, romantik outsider'ın, dahi bireyin burjuva dünyasının yalancılığına ve sıradanlığına karşı savunulan bir hakkı olarak, tıpkı helena'nın yeraltı dünyasından çağrılışı gibi, yeniden geçerli kılınmak isteniyordu. ensest motifinin musil'de taşıdığı anlam da aynıdır: mekanize bir uygarlıkta yitirilmiş olan mutluluğu yasak olanda bulmak.

başına buyruk ve geleneksel ahlaktan nefret eden bir bireyci olan ulrich, bütün yaşamıyla topluma meydan okur. onun bireyciliği, dünya ile köprüleri atmaya dayalı veya yalnızca özgürlüğe yapılacak kaçamakları göze alabilen türden değildir. ulrich hiçbir ara çözüm ve sınır tanımaz. özel yaşam alanında mutlak bir özgürlük kavramı egemendir ve bu alan, toplumsal düzen içinde çökmüş olduğundan ve artık hiçbir yükümlülük getiren bir gerçeklik sayılmadığından, sınırsızlığa doğru genişletilir. gerçek olan yalnızca ben'dir ve bu ben en derinlikli içeriğini, düşünülebilecek en özel şey ve toplumun gerçek anlamdaki ötesi niteliğini taşıyan aşkta bulur.

"kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir? eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden kız kardeşime âşık olmayayım? yasak olduğu için mi? sınırsız egemenliğe sahip ben'in tanıyabileceği hangi gerekçeyle? soyun devamını tehlikeye soktuğu için mi? peki ya bundan vazgeçersek? sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi? oysa bu ayıp eski zamanlarda yasaldı."

hiçbir şey, özgür kişiliğin bu zevzekliğe gülüp geçmesini engelleyemez. tam tersine, ancak yasadışı ilan edilen, toplumun bütün yasalarına karşı gelen, topluma köktenci bir tutumla sırt çeviren aşk, mutlak anlamdaki bireyciliğe uygun düşen aşktır. cüretkarca kendi seçmiş olduğunun dışında başkaca bir bağ tanımayan böyle bir aşk, aynı zamanda mutlak anlamdaki bireycilik için bir ölüm kalım sınavıdır: bizim bizden başkasına ihtiyacımız yok ve biz kendimize yetiyoruz; dış dünya yürürlükten kaldırılmıştır.

kapitalist burjuva dünyasında, erkeklerin iktidar ve iş ilişkileriyle, sömürüyle ve rekabetle dolu dünyasında aşkın deformasyonu, romanın leitmotiflerinden biridir. her şeyi pazara götüren bu dünyada "aşktan salt mantığa kadar bütün ilişkiler arz ve talebin, teminatların ve faizlerin dilinde anlatılabilir, psikolojik ya da dini söylemlerle olabileceği kadar iyi anlatılabilir."

böyle bir dünyada kadın yalnızca mal değil; fakat birçok bakımdan aynı zamanda erkeğin bir yaratısıdır. erkeğin ihtiyacına göre, o romantizme kaymak istediğinde azize, cinsel azgınlıklar istediğinde orospu olmak, duruma ve atmosfere göre hizmetçi, eş, doğuran kimliğini takınmak zorundadır. ipler erkeğin elindedir, kadın onun yarı düşü, yarı nesnesi olarak, erkek onun ne olmasını istiyorsa o olmakla, bugün ruhunu, yarın da çorbasını ısıtmakla yükümlüdür. cinsellik alanında avcılığın barbarlığı ve saldırganlığı egemendir; erkek avcı, haydut, fatih kimliğindedir; kadın ise erkeğin tutkusunun maskelerini gözlemleyerek ve onun sahneye koyduğu tiyatro oyunundaki rolünü oynayarak "alınan"dır, kendini vermekle yükümlü olandır.

evliliğin, yani cinsellikten, ekonomik yarar ortaklığından ve çocuk üretme kurumundan oluşma bu karışımın özü ne kadar tuhaf bir nitelik taşırsa taşısın, tuhaflığı ölçüsünde kaçınılmazdır ve daha uzun süre de böyle olmayı sürdürecektir. aşkın evliliğe dayanabildiği çok enderdir, daha sık rastlananı, evlilikten karı ile kocanın arkadaşlıklarının doğmasıdır, en sık olanı ise evliliğin  -yıkılmadığı takdirde- iyi kötü ayakta tutulabilen bir ödüne dönüştürülmesidir. demokrasiye, kadınların seçme ve seçilme haklarına, anayasa ile tanınmış eşitliklerine karşın varlığını hâlâ sürdüren erkekler dünyasında cinsler arasındaki ilişkinin belli bir düzene bağlanmış barbarlık konumunu aşmış olduğu asla iddia edilemez.

buna razı olmamak, yalnızca insanlık anlayışının bir buyruğu değil; fakat aynı zamanda bunun farklı da olabileceğine ilişkin mutluluk verici deneyimin bir sonucudur. kadın ile erkek arasında her birinin kendi egosunu ötekininkinde bir kez daha bulduğu, gerginlik ve gevşeklik içerisinde birinin ötekine eklendiği, doğanın gerçekleştirdiğini bilincin kutsadığı, beden için haz kaynağı olanın ruhu tazelediği, hiçbir şeyin zorlama, maske, poz ve prestij uğruna olmadığı, tarafların birbirine iyilik yapmak istediği, dostluk, sevecenlik ve neşe sunduğu, sohbetin, anlayış göstermenin ve bedensel tutkunun birbirinden ayrılmadığı, erotizmin hep daha yetkinleşen bir oyun niteliğini taşıdığı ve oyunun arkasında da sonsuz bir birleşmenin yattığı bir birliktelik ve iç içe oluş da vardır.

erkek ve kız kardeş arasındaki aşkın bir ögesi olan bu türden bir mutluluk, birbirini hep sezmiş ve bilmiş olmanın, isis ve osiris gibi aynı rahimden gelmenin, başkalık içerisindeki yakınlığın, kendi kanının yabancı damarlarda akışının, başkasının kişiliğinde kendi kaynağının verdiği mutluluktur. ya da goethe'nin dizeleriyle soluklanan bir hayalete ilişkin duygudur:

ah sen, şimdi kapanmış zamanlarda
kız kardeşim ya da karımdın.

27.12.2012

beton bahçe

ian mcewan

o gece annemle babam çimento torbaları yüzünden kavga ettiler. sessiz biri olan annem feci kızmıştı. babamdan hepsini geri yollamasını istiyordu. yemeği henüz bitirmiştik. annem konuşurken, babam pek dokunmadığı yemeğinin üzerine çakıyla piposunun haznesinden siyah parçalar kazıyordu. piposunu anneme karşı nasıl kullanacağını bilirdi. annem ona ne kadar az paramız olduğunu ve yakında tom'un okula başlamak için yeni giysilere ihtiyacı olacağını söylüyordu. babam piposunu dişlerinin arasına, vücudunun eksik bir parçasıymış gibi yerleştirdi ve torbaları geri yollamanın söz konusu olmadığını ve konunun kapandığını söyledi. kamyonu, ağır çuvalları ve onları getiren adamları gördüğümden, babamın haklı olduğunu seziyordum. ama o şeyi ağzından çıkarıp haznesinden kavrayarak, siyah sapını anneme doğru tuttuğunda ne kadar da kendini beğenmiş ve budala görünüyordu. annem daha da kızdı, sesi hiddetten boğuldu.

julie, sue ve ben, yukarı julie'nin odasına sıvışıp kapıyı kapadık. annemin sesinin iniş çıkışları aşağıdan bize ulaşıyordu, ama sözler kayıptı. sue, parmaklarının eklem yerleri ağzında, kıkırdayarak yatakta yatıyor, bu sırada julie kapıya bir sandalye dayıyordu. birlikte çabucak sue'yu soyduk ve pantolonunu indirirken ellerimiz birbirine değdi. sue çok zayıftı. derisi göğüs kafesine sımsıkı yapışıktı ve kalçalarının sert, kaslı çıkıntısı tuhaf biçimde kürek kemiklerine benziyordu. bacaklarının arasında açık renk, kızılımsı ince tüyler çıkmıştı.

oyuna göre, julie'yle ben uzaydan gelen bir yaratığı inceleyen bilim adamlarıydık. çıplak vücut karşısında birbirimize bakarak, kesik germanik seslerle konuşuyorduk. aşağıdan, annemin sesinin yorgun, ısrarlı vızıltısı geliyordu. julie'nin gözlerinin altında, ona az bulunur vahşi bir hayvanın derin ifadesini veren yüksek elmacık kemiği çıkıntıları vardı. elektrik ışığında gözleri siyah ve iriydi. yumuşak ağız çizgisi sadece iki ön dişle kesintiye uğruyordu ve gülümsemesini gizlemek için biraz somurtması gerekiyordu. ben ablamı incelemeye can atardım; ama oyun buna izin vermezdi. "evet?" sue'yu yuvarlayıp önce yan, sonra da yüzüstü yatırdık. tırnaklarımızla sırtını ve uyluklarını okşadık. fenerle ağzının içine, bacaklarının arasına baktık ve etten küçük çiçeği bulduk.

"buna ne diyorsunuz, herr doktor?"

julie ıslak bir parmakla orayı okşadı ve sue'nun kemikli omurgası boyunca küçük bir titreme oldu. dikkatle seyrettim. parmağımı ıslattım ve julie'ninkinin üzerinden kaydırdım.

"ciddi bir şey değil" dedi julie en sonunda ve yarığı baş ve işaret parmaklarıyla kapadı. "ama gelişmeleri takip edeceğiz, ja?"

sue devam etmemiz için yalvardı. julie'yle bilmiş bilmiş, hiçbir şey bilmeden birbirimize baktık.

"şimdi julie'nin sırası" dedim. "hayır" dedi julie her zamanki gibi. "senin sıran." hâlâ sırtüstü yatan sue bize yalvarıyordu. odayı geçtim, sue'nun eteğini aldım ve ona attım. "söz konusu olamaz." dedim ağzımda hayali bir pipoyla. "konu kapanmıştır." kendimi banyoya kapattım ve pantolonum bileklerimde, küvetin kenarına oturdum. julie'nin, sue'nun bacakları arasındaki açık kahverengi parmaklarını düşünerek kendimi kısa, kuru bir zevkle tatmin ettim. kasılma geçince iki büklüm durdum ve aşağıdaki seslerin çoktan susmuş olduğunu fark ettim.