29.08.2022
reichstag yangını
1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.
hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,
"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.
hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,
"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.
ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:
"sinyal ateşi."
hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:
"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."
yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:
"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."
"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,
"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.
bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,
"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.
bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.
reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.
hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.
hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.
23.07.2022
üç ülke
ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.
sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.
yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.
sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.
türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.
ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.
yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.
türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.
sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!
1.07.2021
darbe
boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi. 1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.
diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.
peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.
ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.
kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.
özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.
22.01.2020
kurtuluş
1951 yılının bu günlerinde, muhammed musaddık, büyük bir oy çokluğuyla iran başbakanlığına seçildi. musaddık, britanya imparatorluğu'na peşkeş çekilen petrolün iran'a geri geleceğini vadetmişti ve hemen işe koyuldu. ancak petrolün millileştirilmesi komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamının doğmasına yol açabilirdi. bu yüzden başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler iran'ı kurtardı: 1953'te, bir devlet darbesi musaddık'ı cezaevine, çok sayıdaki destekçisini de mezara gönderdi ve musaddık'ın millileştirdiği petrolün yüzde kırkını kuzey amerikalı şirketlere verdi.ertesi yıl, iran'dan çok uzaklarda, başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler guatemala'yı da kurtardı. bir devlet darbesi, demokratik bir biçimde seçilmiş jacobo arbenz hükümetini devirdi; çünkü bu hükümet united fruit company'nin ekip dikmediği topraklarını kamulaştırmıştı ve bu komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamı yaratıyordu. guatemala bu iyiliğin bedelini ödemeye devam ediyor.
13.09.2018
12 mart 1971
12 mart 1971 ihtilali bildirisinden: "parlamento ve hükümet süregelen tutum, görüş ve icraatı ile yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup tc'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. (..) bu husus süratle tahakkuk ettirilmediği takdirde, tsk kanunların kendisine vermiş olduğu tc'yi korumak ve kollamak görevini yerine getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır."orgeneral memduh tağmaç (gkb)
orgeneral faruk gürler (kkk)
orgeneral celal eyiceoğlu (dkk)
orgenerel muhsin batur (hkk)
başbakan nihat erim: "türkiye'de batılılaşma atatürk'ün sonradan bize hedef olarak gösterdiği, muasır medeniyet dediği batılılaşma, ordudan gelmiştir. ve o tarihten bugüne kadar da ileri doğru atılışlar hep ordudan gelmiştir. atılışın lideri ordudandır; atılışın desteği ordudandır. şu halde bu son 12 mart muhtırasını da o zincirin bir halkası saymak lazımdır."
muhtıranın trt'de okunmasının ardından başbakan demirel istifa etti. 16 mart 1971'de chp'den istifa ettirilen nihat erim'e partiler üstü hükümet kurduruldu.
26 nisan'da vatan ve cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir hareketin varlığı gerekçesiyle mgk 11 ilde sıkıyönetim ilan etti. erim, "anayasanın türkiye için lüks" olduğunu söylüyordu. tüm devrimci, demokrat kişi ve kuruluşlar üzerinde yoğun bir devlet terörü estirilmeye başlandı.
7.09.2018
anne kafamda bit var
açık mavi, sivil plakalı, kısa burunlu bir minibüse bindim. kapının karşısına denk gelen yerdeki koltuğa oturdum; şoförün arkasına, cam kenarına. yanıma pasaport işlemlerimle ilgilenen polis oturmuştu. bir tanesi en öndeki tek kişilik koltuğa, elinde akrep taşıyan üç dört polis de arkamdaki koltuklara yerleştiler. işin ciddiyetini biraz daha hissettim. öndeki polis, telsiziyle talimat geçti:".. numaradan .. numaraya.."
biraz sonra yanıt geldi:
"dinlemedeyim."
"müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz."
"anlaşıldı, tamam."
***
beni gene aynı minibüse bindirdiler. bu kez beş polisle yola çıktık. önümüzde, arkamızda renault arabalar yoktu. sirkeci'den girip sahilden ilerledik. telsizle sürekli olarak müjdat'ın [müjdat gezen] evini soruyorlardı. hiç konuşmuyordum. az önceki kaygısız halimin aksine telaşlı ve moralsizdim. cankurtaran'a yaklaşırken polislerden biri, "yahu çok acıktık, şurada köftecide yemek yiyelim, ne dersin?" dedi. hemen atıldım: "tabii, çok iyi olur, ben de çok acıktım." cankurtaran'ın hemen köşesindeki lokantaya girdik. her şeyi ben ısmarladım, onlar yediler. telsiz sürekli çalışıyordu. müjdat'ın adresi telsizle bulundu, yazdılar. polisler köfteleri yedikçe gevşemişlerdi; davranışları değişti, sanki biraz yumuşadılar.
yemeğin sonunda gelen hesaba ise şaşıp kalmamak mümkün değildi, inanılmaz bir rakam vardı faturanın üstünde. altı üstü köfte yemiştik ama lokantanın iki üç akşamlık hesabı kadar bir para tutmuştu.
polislerle lokanta sahibinin içli dışlı olduklarını düşünmeden edememiştim.
***
fotoğrafçı beni evirip çevirdi. o ana kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolayındaki üç çocuğu gördü sonunda. gözleri bağlıydı. bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. bakakalmışım. bir ayak tabanının bu denli şişebileceğini aklım almamıştı. dehşete kapılmıştım. gözlerimi çocuklardan alamıyordum.
fotoğrafçı elime rakamlı bir tabela tutuşturup sağlı sollu fotoğraflarımı çekti. bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı. çocukların sakalları uzamıştı. birinin elinde de bir şişlik olduğunu gördüm.
***
gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla siyasi şube'de tutmaya hakları yoktu. ama kırk beş güne yaklaşırken sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. oysa çocuğu getiren ekip selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene siyasi şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu.
***
akşama doğru, saat beş gibi, yavaş yavaş sorgudan dönüşler başladı. ben 2 numaralı hücrede kalıyordum. kapı açıldı. bir çocuğu içeri attılar. arkadaşları hemen çocuğu tutarak yere yatırdılar. çocuk pelte gibiydi. yalnızca inliyordu. hücrenin tam ortasında uzunca yatıyordu. hepimiz ayaktaydık. görünürde herhangi bir şey yoktu; kan, morluk gibi. sonra çocuklardan biri, "elektrikten geliyor." dedi.
çocuğa güçlükle su içirdiler. çevresine çömelmiştik. uzun bir süre uyudu. akşam uyandığında kollarının tutmadığını gördüm. filistin askısına almışlar. kaygılanacak bir şeyi olmadığını, ertesi gün hareket edebileceğini söylediler.
yemeğini arkadaşları yedirdi. çocuk yerde yattığı için dört beş kişi ayakta duruyor, sırayla yere çömeliyorduk. zaman geçsin diye her şeyden konuşuyorduk. bazen espriler yapılıyor, fıkralar anlatılıyordu. geçici de olsa bir an rahatlıyorduk.
***
geç bir saatte bir kızın uzaktan gelen çığlıklarını duyduk. uzun uzun bağırıyordu. sesi bir süre kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. kimi zaman çığlıkları çok derinden geliyordu, duymak için kulak kabartmak gerekiyordu; bazen de sesler iyice yükseliyordu. bu sesi sabaha kadar dinledik. işkenceden gelen çocuğun anlattığına göre bir eve yapılan operasyonda polislerin elinden kaçan genç bir kız ikinci kattan aşağıya atlamış, bir yerleri kırılmış. kızın kırıklarıyla oynayarak işkence yapmışlardı. inanılacak gibi değildi ama insan çığlıkları duyunca başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. sabaha doğru ses kesildi.
***
akşam oldu, uyku saati geldi ama ne mümkün. balık kasalarındaki palamutlar gibi dizilmiş durumdaydık. yüz üstü ya da sırt üstü yatıyorduk. duvarın biri işkenceden gelenlere ayrılmıştı. uyumak çok önemliydi; çünkü ertesi gün kimin sorguya gideceği belli değildi. dinç ve dayanıklı olmak gerekliydi. bütün bir gece deliksiz uyumak olanaksızdı oysa. bitler ve pireler, kalabalık ve havasızlık, tek tip besin.
aynı hücreyi paylaştığım kimya mühendisi hüseyin'den sonradan öğreniyorum; besinlerin hiçbirinde tuz yok, beden terliyor, tuz kaybediyor, tuz alamıyor. bu da bedendeki direnci kırıyor, zihni yoruyor. besinler bilinçli seçilmiş. cia'nin deneylerinden alınan baskı ve işkence yöntemleri de dahil olmak üzere direnci kırmak için her yol uygulanıyor. besinlerin hepsi uyumayı da, dinlenmeyi de güçleştiriyormuş.
sabaha kadar debelendik durduk. tam uykuya dalacakken yan hücrenin kapısı açılıyor ya da kapanıyor, bir demir gürültüsü duyuluyor ya da uykudayken hücredeki birisi fenalaşıyor, kapıya vuruluyor, polis çağrılıyor, yardım isteniyor. tabii polis hemen gelmediği için uzun bir süre kapı yumruklanıyor, hücredeki herkes uyanıyor. bu hücrede iki ya da üç gece kaldım. işkenceye en çok bu hücreden adam götürdüler. yedi sekiz kişi gidiyor, dört beş kişi geliyordu. gelenler perişan durumda oluyorlardı. kan işeyenler, eli kolu tutmayanlar, sabaha kadar inleyenler, zaman zaman ağlayanlar. annesine ya da kız kardeşine yapılan işkenceyi kimilerine zorla seyrettirdiklerine tanık oldum.
sabah güne her zamanki gibi başladık; tuvalet, bakkal, sorguya gidenler. kapının üstünden baktım; zayıf, kısacık boylu kızlar, polis önde onlar arkada sorguya gidiyorlardı. hücremin sağ yanında tümüyle kızlara ait olduğunu düşündüğüm beş ya da altı hücre vardı. solumdaysa bir tek hücre. kızlar akşama döndüler. durumları içler acısıydı. birbirlerine yardım ediyorlardı. biri ayakkabılarını eline almıştı. hepsinin gözlerinin feri sönmüş, ağır ağır yürüyorlardı.
***
ranzamda oturmaya başladım. saatin bir hayli geç olduğunu tahmin ediyordum. dış kapının kapandığını duydum. kulağım dışarıdaydı. derken hücremin önünden iki polis geçti. kızların hücrelerine doğru gidiyorlardı. gözümü onlara diktim. iki kızı aldılar. kızlar gitmek istemiyordu. polisler çekiştirdi. her şey tam benim hücremin önünde olup bitiyordu. kızlardan biri bağırdı:
"bu saatte sorgu olmaz! ben sizin amacınızı biliyorum! beni bu saatte götüremezsiniz!"
bir yandan polis çekiştiriyor, bir yandan kızlar bağırıyordu:
"yeter artık! sizi şikayet edeceğiz! terbiyesizler!"
polisler ve kızlar gözden kayboldular. ortalık sessizleşti.
11.08.2017
eski darbeler
sevan nişanyan
modern tarihte türkiye'de üç (ya da meşrebine göre, üç buçuk) askeri darbe oldu diye genel bir kabul var son zamanlarda. ben perspektifimizi biraz daha geniş tutalım derim.
nizami ordunun kurulmasından sonraki ilk askeri darbe 1876'dadır. serasker hüseyin avni paşa ile donanma komutanı kayserili ahmet paşaların askeri cuntası, mithat paşa önderliğindeki sivil-bürokratik darbeci ekiple birleşip sultan abdülaziz'i devirir. başbakan rüştü paşa bir süre tereddüt ettikten sonra darbecilere katılıp makamını korur. 1908'de selanik'teki küçük rütbeli subaylar gizli örgüt kurup isyan çıkartır. hükümeti istifaya ve padişahı anayasa ilanına zorlarlar. anayasanın ilanı memlekette heyecanla karşılanırsa da, üç dört yıllık bir kaos ve kararsızlık döneminden sonra anayasa fiilen rafa kaldırılır.
(1909'u saymıyoruz, bilfiil iktidarı elde tutan askeri kadronun bir karşı-ayaklanma girişimini bastırmasıdır.)
1912'de "halaskâr zabitan" adıyla örgütlenen bir ihtilal örgütü bir muhtıra ile sait paşa hükümetini istifaya zorlar. ittihat ve terakki kadrosu iktidardan düşer. 1913'te enver bey önderliğinde bir askeri çete babıali'yi basıp harbiye nazırını öldürür, başbakanı silah zoruyla istifaya zorlar. ordu üst kademesinden bazı generallerle ittifak ederek hükümeti kurarlar.
1919'da, yasaklanmış ittihat ve terakki'nin önde gelenleri sivas'ta bir ihtilal kongresi toplar. mustafa kemal ve karabekir paşalar başta olmak üzere ordu üst kademesiyle anlaşıp hükümete isyan ederler. anadolu'da hükümete bağlı kalan vali ve memurlar görevden alınarak fiili yönetim kurulur. başbakan damat ferit istifaya zorlanır. ancak onun yerine gelen "ortacı" hükümet isyancı kadroyu tatmin etmez. 23 nisan 1920'de ankara'da bir karşı-hükümet kurarlar.
1919 darbesi önderinin daha sonra kurduğu rejimde başlıca kaygısının karşı-darbeleri önlemek olduğunu ve bu yönde bir hayli de başarı kazandığını söylesek, acaba tek parti dönemine taze bir bakış açısı getirmiş olur muyuz sizce? sonuçta, türkiye gibi memlekette, kırk sene boyu darbeleri önlemişler mi? önlemişler. hem biraz daha geri git bak, ıı. abdülhamid rejiminin başlıca kaygısı da 1876 usulü bir darbenin tekrarını önlemek değil miydi? darbeyle geldi, kendisini iktidara taşıyan darbeci kadroyu hızla tasfiye etti, sonra 33 sene her an gene darbe yapabilirler korkusuyla yaşadı, boğucu bir baskı rejimi kurdu.
"oyunu kuralına göre oynamak" ahlakının yerleşik olmadığı bir ülkede, askerî darbeyi istisna değil kural olarak görmek lazım belki de. şu veya bu devirde, 30-40 sene darbesiz nasıl götürebilmişler diye sormak daha yerinde olmaz mı?
15.05.2017
sakıncalı piyade
faşizme geçit yok! bu geçidi tıkayacak en iyi engel, faşizmin alay konusu hırtlıklarını ortaya koymaktır.ihtilal nasıl yapılır? nasıl yapılacak, bir gece ansızın, elinizde silah hükümeti alaşağı edersiniz, olup biter. şunun şurasında düşünecek ne var? türkiye'de ihtilaller de son derece demokratik yöntemlerle yapılmaktadır. bu bakımdan dünyada eşine pek rastlanmayan ilginç ülkelerden biriyiz. ihtilalleri bile mısır'daki sağır sultan'ın duyacağı biçimde, herkesin gözü önünde milli birlik ve beraberlik içinde planlayıp örgütleriz.
12 mart muhtırası, bir askeri darbe başlatmıştır. bu tarihten sonra, rejimin niteliği değişmiştir artık. hukuk devleti de ortadan kaldırılmıştır. bunun için, yapılan edilenler hep kuvvete dayanır. kuvvetin başladığı yerde ise hukuk yoktur.
"her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir." iç hizmet yasası'nın bu hükmüne bir fıkra eklemek gerekir: "sakıncalı erler bu hükmün dışındadır."
evet, evet. ne olursa olsun, ben patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.
2.09.2015
darbe
herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:
soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"
soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"
işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.
çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.
gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.
bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.
eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.
1.11.2013
barış meleği
şili'de sosyalist devlet başkanı salvador allende'nin sarayı tanklarla sarıldığı gece, general pinochet bir "muhtıra" yayımlayarak devlet başkanının istifa etmesini istedi. muhtırayı kuvvet kumandanları imzalamıştı hep birlikte."sizin gibi hainlerle pazarlık etmem!" diye cevap verdi allende. ve başına bir miğfer geçirerek sarayın pencerelerinden birine gidip bir sosyalist "militan" gibi faşistlerle çarpışmaya başladı. faşist generaller çetesi,
"ülke bütünlüğü.. devletin korunması.. komünizme karşı mücadele.." gibi sözleri tank paletlerinin uğultuları ile yükselterek saraya ateş ediyorlardı durmadan. bütün ülke devrimcileri, faşizmin üniforması ve silahlarıyla esir ediliyordu o gece. ve direniyordu allende.
miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu allende. belki dudaklarında ülkesinin en soylu ozanından kalma birkaç dizeyle ve belki de bu dizelere bir silah gibi güvenerek,
"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.." diyordu.
ve neruda'nın hasta döşeği, faşizmin süngüleriyle paramparça ediliyor, kitaplar, kağıtlar, şiirler, esir edilmiş düşman mangaları gibi faşizmin soysuz subaylarının önüne diziliyordu.
kitaptı düşmanları..
şiirdi..
inançtı, düşünceydi..
halktı düşmanları..
pinochet ve çetesi saldırıyordu özgürlüğün kalelerine. gecenin alaca karanlığında faşizmin taburları akın akın sarıyorlardı allende'yi. satılmışlığın rütbelerini alacaklardı.
o, miğferi, silahı, yüreği ve sosyalist inancıyla direniyordu korkmadan ve dudaklarında bir şarkı gibi dolaşıyordu şu dizeler:
"halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde.."
pentagon generallerince panama'daki antigerilla okulunda eğitilen pinochet, amerikan yapısı tanklarla saldırıyordu allende'ye.
amerikan tanklarıyla..
pentagon emirleriyle..
cia taktikleriyle..
tanklar toplarını çevirmişlerdi allende'ye. kuvvet komutanları emir yağdırıyorlardı emir üzerine. ya teslim olmalıydı allende, ya ölmeliydi!
muhtıraya teslim olmadı allende. tanklara teslim olmadı. faşizme diz çökmedi allende. özgürlüğün inancıyla savaştı sonuna dek.
o gece el ovuşturuyordu cia bürokratları. uluslararası telefon ve telgraf şirketinin yöneticileri kutluyorlardı birbirlerini. pentagon generalleri viski kadehleri kaldırıyorlardı şerefe. şili'nin bakır madenlerine göz diken amerikan sermayecileri ağızlarını şapırdatıyorlardı iştahla.
ve general pinochet'nin faşist çetesi, kendi ülkesini işgal edebilmek için, genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarıyla yürütüyordu harekatı adım adım. faşizmin öfkesi ve satılmışlığın ihanetiyle.
bir köşede kurşuna diziliyordu genç öğrenciler. bir başka köşede tank paletleri altında eziliyordu sosyalist işçiler.
faşizmin taburları, binlerce evden binlerce altın beyni, binlerce sımsıcak yüreği topluyorlardı birer birer.
ve satılmışlığın bütün rezilliği ile alçaklığın bütün kiriyle yürüyordu generaller çetesi.
bakır madenlerini satmak için..
sosyalizmi ezmek için..
allende'yi öldürmek için..
ve yirmi beş bin şilili yurtseveri boğmak için..
öldürüldü allende. kurşuna dizildi yirmi beş bin yurtsever. yakıldı yüz binlerce kitap. esir edildi ülkenin tüm aydınları. bütün bu oyunları beyaz saray'ın cia'ya ayrılan odalarında yöneten dr. henry kissinger, türkiye'dedir bugün.
"barış güvercini", şili yurtseverlerinin kanını kanatlarında gizleyerek türkiye'ye geldi bu sabah.
hoş geldin dr. kissinger! hoş geldin kanlı barış meleği! allende'nin katili hoş geldin! hoş geldin politika sihirbazı. merak ediyoruz, acaba yoksul ülkemize hangi uğursuz yarının falını okumaya geldin?
27.06.2013
bir diktatörün gözyaşları
bir orta çağ zindanına benzeyen ve kararmış taşlarıyla, uzaktan görünen ege denizi'ne hiç yakışmayan bir kale. demir parmaklıklı hücrede yatan yaşlı adam ege'yi göremiyor. sadece dalga seslerini dinliyor ve yıllardır yattığı bu hücrede her gün yakınıyor:
"tanrım beni niçin türk olarak yaratmadın?"
bu kale yunanistan'da. hücrede kaderine lanet okuyan yaşlı adam ise papadopulos: 1967'deki ihtilal lideri, yunan cuntasının başı.
ihtiyar ve yorgun kafasını, 17 senedir yattığı hücrenin taş duvarlarına vurarak parçalamak istiyor. çünkü içinde isyan duyguları kabarmakta:
"zeus'un bütün yıldırımları yunanistan'ın, ellada'nın üstüne yağsın. neden türk olarak yaratmadın beni?
17 senedir sürdürdüğü hücre hapsinin yavaş yavaş çürüttüğü bu ihtiyar asker, ege denizi'ni göremiyor ama aynı denizi bir başka ihtilal liderinin keyifle seyretmekte olduğunu biliyor. hem de "cafe turkiko"sunu höpürdeterek. ve dahi yazlık hasır şapkası ve bastonuyla çıktığı yürüyüşlerde yolu kesilip akın akın gelen halk yığınları tarafından eli öpülerek.
papadopulos'un yaşlı yüreği bu adaletsizliğe dayanamayıp çatlayıverecek bugünlerde. yalnız o mu? general galtieri de arjantin'de kıskançlıktan aklını oynatacaktı. diğerleri de. portekiz'de salazar'ın ruhu cehennem ateşleri içinde kıvranmakta. münkir, nekir topuzunu indirdikçe "yani benim bütün suçum türk olmamak mı?" diye inlemekte ki, neredeyse zebaniler bile rikkate gelip kanlı yaş dökecekler. ya yerin dibine batırılan franco? bu ispanyol generalin günahı neydi? ne istediler adamcağızın anısından? hele mussolini'ye ne demeli? ne vardı adamcağızı bacağından asacak? alt tarafı o da herkes gibi birazcık diktatörlük yapmış, biraz "vatan kurtarıcılık" oynamıştı. bunda bu kadar kızacak ne vardı canım!
anlı şanlı komutanlar pek de haksız değiller yakınmalarında. bütün bu diktatörler, ihtilal liderleri türk olsalardı, başlarına bunların hiçbiri gelmeyecekti. bir sahil kasabasında yaptırdıkları güzel köşklerinde asude bir hayat süreceklerdi. o kasabanın halkı ve yerli turistler, bu ihtilal liderinin elini öpmek için karakola başvuracak ve oradan aldıkları izinle cumartesi günleri, evinin önünde kuyruk oluşturacaklardı. okul çağındaki çocuklarını, "büyük adam"ı görmesi için kuyrukta bekleten ana babalar, sıra gelip de salya sümük diktatörün ellerine saldırırken, kendilerine bu mutluluğu bağışlayan yüce tanrı'ya ve yüce lidere minnet duyacaklardı.
eğer bu zavallı diktatörler türk olsalardı, bulvarlara, caddelere adları verilecek ve yunanistan, ispanya, italya, arjantin, almanya, portekiz gibi kendi ülkelerinin özgür ve demokrat basını onlardan saygıyla söz edecek, demeçlerini yayınlayacak, bağlılık bildirecekti. ömür boyu giydikleri üniformalardan kurtulmuş olarak, erkek moda dergilerinde gördükleri birçok kılığı uygulayarak otel, tesis açma törenlerine katılacak ve sevgili yurttaşlarının candan alkışlarıyla mest olacaklardı.
zavallı diktatörcükler!
ihtilal yapmanın meşru ve saygıdeğer olduğu bir ülkeyi seçemediler. şimdi zindanda çile doldurarak, hakaret görerek, heykelleri yıkılarak, mezarlarına tükürülerek acı çeksinler bakalım.
ihtilal dediğin türkiye'de yapılır. başka yerde yaparsan hesabını sorarlar adamdan. at, avrat, silah ve ihtilal tarihten önce de var olan necip türk milletinin yüksek karakterini simgeleyen temel taşlarıdır. bunlarsız olmaz.
peki uygar dünyanın, ihtilalcileri hapseden ülkelerle, onların elini öpen ülkeler arasında gördüğü fark mı? o da ayrı konu. bu işin sonunda, ya ihtilalciler kaybedip halk kazanıyor ya da tam tersi oluyor.
9.12.2012
tezer özlü
leyla erbil
tezer özlü yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. avusturya kız lisesi'nde okudu. ilk kitabı olan eski bahçe'yi, dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. ilk romanı çocukluğun soğuk geceleri; kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da yaşamasına izin verilmek istenmeyen farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, teninde duyarak işledi.
tezer özlü'yü anlamak için, stadyumlardan ve ekranlardan fışkıran "en büyük türkiyah! başka büyük yok!" inlemelerinin dışında bir yerlerden de ülkeyi seyretmek gerekiyor. türkiye, aslında âşığı olduğu bu topraklar acılarına acı katmıştır tezer'in. din kökenli ilkellik, resmi ideolojinin sarmalında özgür aklı boğmuştur bu ülkede. buyurgan, yasakçı, ataerkil toplumun yatışmak bilmez gizli şiddeti, sadece on yılda bir sıkıyönetim dönemlerinde değil, sivil yönetimlerde de insan ilişkilerinin tüm alanlarını kaplamış, yurttaşların tümünü hasta etmiş, cehenneme çevirmiştir yaşamı. hele tezer gibi kozmopolit kültür sahibi insanlarınkini.
1 mayıs 1977. kendimi bildim bileli örgütlerimin katıldığı bütün özgürlükçü eylemlere katılırım. o gün de "türkiye yazarlar sendikası" saflarındayım. görkemli bir işçi bayramı kutlaması sona ermek üzere. sıra kemal türkler'in konuşmasına gelmiş. güler yücel'le saflarımızı bırakıp café bulvar'a giriyoruz. orada başka arkadaşlar da var. anımsadığım kadarıyla, mustafa kemal ve tektaş ağaoğlu, kıvanç ertop, ela güntekin, ergin ertem, önay ve gülbün sözer, tezer özlü de. bir anda silahlar patlıyor, bir karışıklık ve şaşkınlık, ardından peş peşe yükselen makineli tüfekler, panzerler, sirenler. toz duman içinde bir savaş alanının ortasında buluyoruz kendimizi; her zaman olduğu gibi, güvenlik (!) güçleri, "çember sakallılar" ve "kurtlar"ın ortak cihadının arasından çil yavrusu gibi dağılıp kurtarıyoruz canımızı. yanımda tezer'i görüyorum, koşarak elmadağ yönüne kaçıyoruz. ardımızda çığlıklar; arkadaşlarımızın haykırışı: "kızıma rastladın mı? babamı gördün mü? annemi görürsen telefon et." işçi sınıfının, solun yükselişinin kırk ölü, yüzlerce yaralıyla durdurulduğu gün.
bizim bulunduğumuz bu alanlardan yükselen seslerle, futbol sahalarından, camilerden ve ekranlardan yükselen sesler hiçbir vakit örtüşemiyor. o gece sabaha kadar uyanık tezer. sabaha kadar kapıları, camları, halıları siliyor, çatal bıçakları ovup parlatıyor. devletin üzerine sıçrattığı kanı yuğup arıtmak istiyor. sabah görüştüğümüzde bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin ediyor. mücadeleyi sürdürme lafları ediyorum ben, o ise, "burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" diyerek sürekli yineliyor. hâlâ da öyle değil mi?
ben, tezer özlü'nün sıkıntılarının, büyük ölçüde, kışkırtılan bu toplumsal şiddetten, korkudan kaynaklandığına inananlardanım. burada baudelaire için söyleneni anımsıyorum, "baudelaire'i çıldırtan fransız emperyalizmiydi." hepimizi de öyle! bu toplumun bilinç düzeyini açıklayacak bir başka tabloyu da eklemeden duramayacağım.
1980'de başımıza çöreklenen askerlerin, dayattığı 82 anayasa oylamasında istanbul'dan sadece 275.000 mavi (ret) oyu çıkmıştı. bu sayı o görkemli işçi bayramı kutlamasına gelen taksim alanı'ndaki insanlarımızın sayısını bile bulmuyor? böyle bir türkiye'de genç bir türk kadın yazarın kendinden yaşça ufak bir yabancı erkekle evlenmesine yetkililer bir türlü izin vermiyor. engeller çıkarılıyor; sorgular sualler, nedenler, nasıllar, ertelemeler. tam iki yıl!
iki yıl sonra pes ediyor tezer, zürih'e yerleşiyor. 2 nisan 1984'te birkaç yılcık bile olsa, sevecenliği ve aşkı bir arada bulduğunu söylediği hans peter'le evleniyorlar. isviçre, neden kendinden yaşça büyük bir türk kadınla evlendiğinin hesabını sormuyor hans peter'e. böylece lacivert türk pasaportunu atıp isviçre pasaportunu almış, "onlara göstermiş"ti tezer.
sınırları bu yolla da olsa kaldırdığına sevinmişti. bir tatil sırası geldiklerinde, "gericilerin kağıtları kendilerinin olsun!.. " diyerek, çantasından çıkardığı ve üzerinde incecik beyaz bir haç bulunan, kırmızı isviçre pasaportunu pat! pat! masanın üstüne çalıyor, ünlü kahkahalarını koyuveriyordu. ancak gövde anadan ayrılsa da ruh buralardaydı. özlem içindeydi. eşi dostuyla, sevdikleri sevmedikleriyle, komşularıyla kendinde olanı paylaştırarak var olabilen, öyle beslenen bir yazar için değil isviçre, cennet bile olsa bir baş belasıydı.
tezer özlü'nün yaşamı acıyla, ölümle, intihar duygusuyla, canlılık ve yaşam tutkusuyla iç içeydi. sevgili üç yazarının, italo svevo, franz kafka, cesare pavese'nin yaşadıkları, acı çektikleri, öldükleri yerlere onu çeken de sanki yakın sonunu onlarda seyretmek, kendi acılarını onların acılarında soğutmak, onların acılarını kendininkilerle avutmaktı.
insanlara olan sevgi ve saygısını onların yaşamdaki bahtsızlıklarına isyan ederek de göstermiş ve bu son kitabını hemen hemen ayakta, on beş gün içinde, durmak uyumak bilmeksizin, adeta canına kıyarak; ama tertemiz yalın bir dille, bir biçemle gerçekleştirebilmişti. burada yazınsal düzlemde ilginç olan şey, yazarın metinler arası ilişkilerdeki özgünlüğüdür. bu ilişki şimdiye değin izlediklerimizden farklıdır.
metinler arası ilişkiler denildiğinde, bizim açıkgöz diyebileceğim bazı yazarlarımız, ustaların ürünlerini o ustalar kendilerine yakın olmasalar bile, özümsemeden, yamyamlıkla kendilerinin kılmaya kalkmışlar, taklit ya da uyarlama yapmaktan çekinmemişlerdir. oysa tezer özlü, kendi olmayı hiç reddetmeden, kendi ruhundaki acılardan taşarak akraba acıların dünyasına ulaşmaktadır. bu ise küçümsenecek bir nitelik değildir, kalıcıdır.
tezer özlü'nün sanatı, acılar kadar sevgiyle de besleniyordu ve sanatını yaşamından ayırmak pek mümkün de değildi. sık sık, "dünyayı başıma yıktı" diye söz ettiği ilk eşinden boşandıktan sonra evlendiği erden kıral'dan ayrılsa da, gönlünden onu söküp atmış değildi. zaten böyle bir şey, en son isteyeceği bir şeydi. o, ruhunu koşullar elverdiği ölçüde tıka basa sevgiyle doldurmak isterdi.
hans peter'de bulduğu yumuşaklık, sevecenlikti. bir başka kültürün getirdiği, karşısındakine gösterilen saygıyı da unutmamalı. "sekiz yılda eşimin yapamadığını sekiz saatte yaptı, kapıyı yağladı, gıcırtıyı kesiverdi!" böyle bir ayrıntıyla bile dünyalar onun oluveriyordu. erden'e olan sevgisiyle yeni eşinin aşkını birlikte götürdüğünü sanıyorum.
özlü'nün sevgi dünyası birçoklarımızın anlayabileceğinden çok ötede, çok geniş kucaklayıcılığa sahipti. bu yüzden bazı insanların onu anlaması gerçekten de zordu. ölümünden sonra, vaktiyle bağrına basıp yardım elini uzattığı bir yazarın, kendisini aşağılayıcı bir roman kaleme alması, edebiyatımızın gerçekten de ne denli sığ kafalara sahip şöhretlerle bezendiğinin bir göstergesidir.
insanlardan hiçbir şeyini saklamak, esirgemek istemezdi. şu doğruyu içten benimsemişti: bir yazarın başına gelen, tüm insanların da başına gelmiş sayılır; doğrular ne denli aykırı olsalar da, onlara yan çizdiğin an yok olma başlar. bir dolmuşta, başkalarının yalnızken kendilerine itiraf etmekten irkileceği şeyleri, yüksek sesle anlatıyordu. kurulu düzene meydan okumanın, insan onurunu korumanın bir başka yolu belki de? öz yaşam anlatıdan da hiç kaçmadı, onu sanat katında yoğurmayı çok iyi bilmek kaydıyla.
tezer, 1973'ten 1985'e hasta olduğunu öğrenene kadarki süreyi şoksuz, hastanesiz, hastalıksız yaşadı. en çok birlikte olduğumuz o sürede, kitaplarında da anlattığı biçimde korku ve kaygılarını durdurabilmiş, "çılgınlığı" yenebilmişti. ancak sürekli baş, diş ağrıları, bel ağrıları çekerdi. 1985'te kanser olduğunu öğrendiğinde yakasına yapışmış olan eski depresyona, gayya kuyusuna indi yeniden.
13.11.2011
erdal inönü ile söyleşi
paralardan atatürk resminin kaldırılmasıerdal inönü: oradaki amaç başka. orada estetik değil, devlet anlayışı söz konusu. babamın anlayışı şuydu: devletin parasında cumhurbaşkanının resmi olur. atatürk'e saygı başka mesele; ama vatandaşlar devletin başında kim olduğunu bilmeli. bunun görüneceği yer neresiyse orada görünmeli.
bu, devlet yönetimi anlayışıydı. babam çok meşrutiyetçiydi. bütün hareketlerinde buna dikkat ederdi. cunta kurmak, birtakım tertipler yapmak gibi işlere hiç girmezdi. yönetimini de hep meşru usullere dayandırırdı. paralara, pullara zamanın cumhurbaşkanının resminin basılması o yüzden oldu. bunun yanlış anlaşılacağını düşünmedi o zaman. tabi demokrasiye geçince her şey istismar edilebiliyor; onu düşünmedi, normal bir davranış diye gördü.
atatürk'e saygısını her zaman ifade ederdi; ama bu devlet yönetimi anlayışı da gene çok saygı duyduğu, dikkat ettiği bir konuydu.
muhalifler
can dündar: o dönem babanız, atatürk'ün eski muhaliflerini (kazım karabekir, refet belen, rauf orbay) yeniden kazanma, onlarla tekrar dostluk kurma çabası içindeydi. babanızın onları yeniden kazanmaktaki amacı neydi?
erdal inönü: amacı açık: "atatürk öldü. bir büyük savaş karşısındayız. acaba devrimleri yaşayabilecek mi?"
şimdi eskiye dönülecek, şeriat gelecek korkuları var. batı'da da böyle bir beklenti var. eskiye dönmek isteyen, birikmiş, bastırılmış bir muhalefet var. onlar çeşitli entrikalar yapabilirler. onlara karşı durmak için birlik gerekir. bunlar tanınmış insanlar. onları kazanması, bu gerici muhalefete karşı onlarla birlikte karşı durabilmesi önemliydi. ben de olsam öyle yapardım.
atatürk'ün büyük gücü ortadan kalkınca iş başına geçen insan güçlenmek ister. maksadı oydu sanıyorum ve onda başarı sağladı. hepsi beraber çalıştılar, atatürk ilkelerine karşı bir şey söylemediler ve devrimlerin yaşamasına yardımcı oldular.
inönü-atatürk kavgası
erdal inönü: bu konu sık sık açılır: "niye kavga ettiler?" diye sorarlar. ben de derim ki: "asıl nasıl bu kadar uzun zaman beraber çalıştıklarını sormak daha iyi bir soru olur. çünkü bunun örneği çok az dünyada. böyle devrim yapan, yeni devlet kuran bir başbuğ, bir başkan, yanındaki insanları sürekli değiştirir. böyle bir liderin, yıllarca değişmeyen birisi ile çalışması çok az görülen bir şey; ama türkiye'de bu olmuş.
atsızcılar
erdal inönü: hasan ali yücel'in milli eğitim bakanlığı zamanında ankara'da bir dava oldu. nihal atsız, o akımın başındaki insandı. turancılıkla ilgili yazılar yazardı. hasan ali bey, onun aleyhinde bir dava açtı galiba. dil fakültesi'nde nümayişler oldu. öğrenciler rektörü istifaya zorladılar. onun üzerine nihal atsız ve çevresi, fakültedeki pertev naili boratav, niyazi berkes, behice boran gibi bazı hocaları "komünistlik propagandası yapmakla" suçladılar. fakülte kurulu "onlar derslerini veriyorlar. doğru dürüst bilim yapıyorlar. suçlu değiller" diye karar verdi. fakat haklarında yazılanlar o kadar aleyhlerinde bir intiba yarattı ki meclis onların kadrosunu kaldırdı. onlar da bunun üzerine avrupa'ya gittiler. tabi onların gidip fransa'da yaşamak zorunda kalması büyük kayıp oldu.
1946 seçimleri
can dündar: 1946 seçiminin hileli olduğu çok yazılıp söylendi. sizin gözleminiz var mı?
erdal inönü: evet, muhalifler bazı usulsüzlükler olduğunu söylediler çok. babam o eleştirilere de üzülüyordu gördüğüm kadar. aslında görünen bir usulsüzlük yoktu; ama daha seçim biter bitmez celal bayar bir demeç verdi ve "istanbul'dan başlayarak çok önemli usulsüzlükler, hileler yapıldığını" söyledi. ondan sonra bu suçlamalar hep devam etti. oysa söylenen usulsüzlüklerin hepsi gerçek bile olsa, seçimi kazanmalarına yetmiyordu; çünkü zaten o kadar çok adayları yoktu. belki birkaç tane daha fazla milletvekili çıkarabilirlerdi; ama iktidar olmalarına olanak yoktu. yani seçimin sonunu etkileyen bir usulsüzlük değildi bu. ama tabi seçimde dürüst olmak gerekir. bir tane olsa bile usulsüzlük olmamalı. o bakımdan eleştirilerin bir kısmı herhalde doğruydu.
örgütlerin fazla bir şey yapmasına pek imkan yoktu. çünkü karşı partilerin örgütleri birbirini kontrol eder. kimseyi suçlamak istemem; ama bazı bürokratların rahatsız olabilecekleri ihtimali akla yatkın geliyor. çünkü ilk defa bir seçimle, yıllardır iktidarda olan parti yerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. bu olmasın diye işgüzarlık yapmış olabilir bazı illerdeki yöneticiler. yeni bir rejime geçerken buna alışmak kolay değildi. daha önce "devleti, partiyi kollama" alışkanlığı kazanmış insanlar, birdenbire kolladıkları partinin zor durumda kaldığını görüyorlar ve bir şey yapmak istiyorlar. ben bunu normal karşılıyorum. mesele, bunun doğru olmadığını söylemeye devam etmekti. ondan sonraki seçimlerde de zaten olmadı.
dp karşısında alınan yenilgi
can dündar: siz bu seçim yenilgisini neye bağlıyorsunuz?
erdal inönü: değişiklik isteği. babamın bana yazdığı cevap mektubunda da vardı: "birçok neden söyleniyor, 'şu yüzden, bu yüzden kaybettik diye'; ama bence bu toplumun normal değişim isteğidir. o yüzden kaybettik. bundan sonra görevimize devam edeceğiz" diyordu. bence de mesele oydu. değişim isteği normal bir istektir. yoksa 2. dünya savaşı'na girmemek, aslında inanılmaz bir başarıydı. onu yapmış bir devlet başkanının tekrar seçilmesi beklenirdi; ama olmadı. toplumlar geçmişi düşünmüyorlar. churchill de savaşı kazandı, seçimi kaybetti biliyorsunuz; bundan büyük örnek olamaz.
27 mayıs 1960
erdal inönü: babam memnun değildi durumdan. üzülmüştü demokrasiye olanlara. bir kesinti. o kadar uğraşarak, muhalefetin bütün sıkıntılarını göğüsleyerek seçime hazırlanırken böyle bir şey olması aslında onun için bir şoktu.
erol ağagil anlattı bana: 27 mayıs'ta teğmenmiş. ihtilal olunca harp okulu'nun alay kumandanıyla beraber mebusevleri'ne, babamın oturduğu eve gelmişler. babamın yanına çıkmışlar. alay kumandanı babama selam vermiş, kim olduğunu söylemiş. onun üzerine babam ona fırsat bırakmadan "çok kötü bir iş yaptınız" demiş. albay izah etmeye çalışınca da "çık dışarı" demiş. ağagil, "biz konuşamadan çıktık" diye anlattı. dedi ki: "o zaman herkes çok mutluydu, herkes bizi kutluyordu. bir tek ismet paşa 'çok kötü bir iş yaptınız' dedi bize."
bunu ben de sonradan fark ettim.
demokrasi yolunda çok zorluklardan geçiliyor; o yolu bırakmamak lazım. bıraktığın zaman baştan başlıyorsun çünkü. o bakımdan, olmasaydı daha iyi olurdu. baskılar, sıkıntılar oluyor ama o çerçeveyi bozmamak lazım. eninde sonunda o baskılar geçiyor ve halkın iradesiyle daha iyi noktalara geliniyor; ama kesinti yaptığınız zaman baştan başlıyorsunuz. zaman kaybından başka bir şey değil.
can dündar: ismet paşa, eleştirilerin gerçek hedefinin atatürk olduğunu; ama onu eleştirmeye cesaret edemeyenlerin kendisine saldırdıklarını söylerdi.
erdal inönü: evet. atatürk'e dil uzatmaya çekiniyorlardı ama atatürk döneminde yapılan, beğenmedikleri her şeyi babama yüklüyorlardı. babam da bunu zevkle karşılıyordu. "atatürk'ün şöhreti zarar görmesin" diye bütün sorumluluğu üzerine almaya, cumhuriyet dönemi icraatını savunmaya devam etti ve sonunda da başarı sağladı. atatürk'ün şöhreti artarak devam etti. bu, bence önemli bir başarıydı.
1989 belediye seçimleri ve iski skandalı
can dündar: 1989 belediye seçimlerinde ankara, istanbul, izmir'i almıştınız.
erdal inönü: evet, bizim için en büyük zafer oydu. büyük kentlerin çoğunda kazandık. özellikle istanbul'da nurettin sözen'in kazanması büyük sürpriz olmuştu. kimse beklemiyordu. aday olmak, sözen açısından cesaretti; ama iyi kampanya yaptı ve kazandı. tabi çok mutlu olduk. özal çok üzüldü. galiba keçeciler, "üzerimizden silindir geçti." gibi bir şey söylemişti.
sonra özal, "aldıkları belediyeler sonunda başlarına bela olacak." gibi bir şey söyledi. ama tersine, shp'li belediye başkanları çok başarılı hizmetler yaptılar.
can dündar: ama iski skandalı özal'ı haklı çıkardı.
erdal inönü: o mesele, aleyhimize kaynayan bir kazan oldu. benim orada bir kusurum yoktu; ama sonunda gene üzerimize kaldı. oysa daha duyar duymaz onu mahkemeye vermiştik. hepsi mahkum oldu. yani gerekeni yaptık; ama mesele kapanmadı. nedense iş aleyhimize döndü. sosyal demokrat partilerin böyle bir kaderi var. batı'daki sosyal demokrat liderlerden bir ikisi de söylemişti bunu: böyle olaylar orada da oluyordu ve "her nasılsa" diyorlardı, "sağdaki partiler böyle bir suistimal yaparlarsa unutulup gidiyor; ama bizden birisi yaparsa en başta kamuoyu affetmiyor." hep bize onu söylüyorlar. herhalde sosyal demokrat partiler erdemli olma iddiasındalar. ama ötekilerin öyle bir iddiası yok. onlar herkesi kazandırmak iddiasıyla yola çıkıyorlar. o, daha güvenlikli bir yaklaşım.
15.07.2009
12 eylül
türkiye insan hakları vakfı'nın verdiği rakamlara göre 12 eylül 1980 askeri darbesini takip eden yıllarda 650 bin kişi -mavi ve beyaz yakalı işçiler, devlet memurları, üniversite öğretim üyeleri, öğrenciler, teknisyenler, doktorlar, avukatlar, hukukçular ve sivil liderler- siyasi nedenlerle gözaltına alındı ya da tutuklandı. bunların 210 bini mahkemeye çıkarıldı ve 65 bini mahkum edildi. 6353'ü için ölüm cezası istendi ve kabul edilen 500 ölüm cezasından 50'si infaz edildi. işkence gören ve sakatlanan binlerce kişiden 460'ı öldü.darbenin ardından sıkıyönetim komutanları ayrıca 4891 memuru görevden aldı ve 4509'unu sürgüne gönderdi; 20 bin memur da istifaya veya emekliye ayrılmaya zorlandı. toplam 30 bin kişi ülkeden kaçtı; 15 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. kürtçenin yasaklanmasıyla türkiye dünyada bir dilin konuşulmasını yasaklayan tek ülke konumuna geldi.
gazete ve dergiler bazen geçici bir süre için, bazen de süresiz olarak kapatıldı. gazeteciler ve yazarlar uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı; bazıları aynı anda yüze yakın suçla yargılandılar ve ardıl olarak verilen cezaları yüzyılları buldu. on binlerce kitap yakıldı, 937 film yasaklandı ve -bir süreliğine- bütün partiler siyasetten men edildi. toplam 23667 örgüt, kurum ve sendika zorla kapatıldı.
bu süreçte uygulanan işkence yöntemleri şunları içeriyordu: dayak, göz bağlama, sistemli aşağılama, elektrik şoku, yalancı infaz, tecrit, askıya asma, yiyecek ve su kısıtlaması, cinsel taciz, tecavüz, soğuk zeminde yatırma, tazyikli su verme, ölüm tehditleri ve falaka. işkenceciler mütemadiyen kurbanlarının saçlarını, bıyıklarını ve tırnaklarını çekiyor, tırnaklarının içine iğne batırıyor, testislerini sıkıyor, onları çöple kaplı hücrelerde beklemeye zorluyor ve işkenceye uğrayan diğer kurbanları izlemeye ya da çığlıklarını dinlemeye mecbur bırakıyorlardı. kurbanların yakınlarına işkence etme tehditleri de yaygındı. bazı kurbanlar araba lastiklerinin içine sokulup dövüldüklerini, kar altına gömüldüklerini, lağım çukurlarına batırıldıklarını ve tuz ya da insan dışkısı yemeye zorlandıklarını rapor ettiler. tihv'nin topladığı verilere göre işkencelerin %78'i emniyet merkezlerinde, %11,6'sı karakollarda, %9'u jandarma istasyonlarında ve %1,3'ü de başka yerlerde yapıldı.
hapishanelerde şiddetin başka pek çok biçimi de yaygındı. koğuşlar genellikle çok sıcak, çok soğuk ya da tehlikeli derecede kalabalıktı; mahkumlar temiz havadan mahrum bırakılıyor ve özel eşyaları baskınlarda mütemadiyen yok ediliyordu. ayrıca yiyecek, içecek, giysi, kitap, gazete, yazı malzemesi, zaruri ilaç ve tedavi gibi ihtiyaçlar mahkumlardan sistemli bir şekilde esirgeniyordu. uğradıkları zulüm sonucunda ciddi bir şekilde yaralanan ya da hastalananlar çok ender hastaneye yatırılıyordu: "iz bırakmayan işkence" tabiri de buradan geliyor.
2.10.2008
jfk
"bir vatansever, devletine karşı ülkesini savunmaya daima hazırlıklı olmalıdır."vietnam savaşı sırasında, güneydoğu asya'da 2 milyon asyalı, 58.000 amerikalı öldü, 220 milyar harcandı, 10 milyon amerikalı ticari hava taşıtlarıyla savaşa gönderildi, 5.000'den fazla helikopter kayboldu, 6,5 milyon ton bomba atıldı.
halkına yalan söyleyen bir hükümet korunmaya değer mi? kimseye güvenemez hale gelmişseniz, gerçeği söyleyemiyorsanız burası tehlikeli bir ülke olmuş demektir. dünya yıkılsa da, adalet yerini bulmalı.
lee harvey oswald kendini kafka'nın dava'sındaki joseph k. gibi hissetmiştir. tutuklanma nedeni ona hiç söylenmedi. görünmeyen kuvvetlerin onu hedef aldığını bilmiyordu. polis karakolunda, polis memuru olan tippit'in cinayetiyle suçlandı. kendini savunma hakkı tanınmadı. sorgulama kayda geçirilmedi. ertesi sabah güneş doğduğunda başkanı öldürmekle suçlanıyordu. medyanın da pompalamasıyla, bütün ülke onu suçlu kabul ediyordu. bayan jackie kennedy'yi mahkemede ifade verme zahmetinden kurtarmaya gönüllü vatansever kulüp sahibi kisvesinde jack ruby polisin içindeki adamları tarafından bir garaja sokuldu. oswald kurbanlık koyun gibi dışarı çıkarıldı ve bir halk düşmanı olarak temiz bir biçimde bertaraf edildi. kimsesizler mezarlığına gömülmüş lee harvey oswald için kim üzülür ki? kimse. oswald hakkında yanlış beyanlar ve basına sızan bilgiler dünyaya yayılır. resmi efsane yaratılmıştır, basın da bunu devam ettirir. resmi yalanların yaldızı ve jfk'nin cenazesinin destansı ihtişamı hepimizin gözlerini bağlar ve akıllarımızı karıştırır.
adolf hitler şöyle demişti: "yalan ne kadar büyük olursa insanlar da o kadar kolay inanır."
ilgi çekmek isteyen ve başkanı öldürerek muradına eren lee harvey oswald, bu deli ve yalnız adam, uzun bir kurbanlar zincirinin ilk halkasıydı. bunun ardından bobby kennedy, martin luther king gibi değişime ve barışa bağlılıkları yüzünden savaş tutkunlarının cephe aldığı insanlar da peş peşe yine böyle yalnız ve deli adamlar tarafından öldürülecekti. cinayeti, bir delinin anlamsız eylemi gibi göstererek her suçtan sıyrılan kişiler. hepimiz ülkemizin hamlet'leri olduk, katledilen önderimizin, babamızın çocuklarıyız. onun katilleri ise tahtı ele geçirmiş. john f. kennedy'nin hayaleti, bizi amerikan rüyasının ortasındaki gizli cinayetle yüzleşmeye davet ediyor. dehşet verici soruları bize dayatıyor: anayasamızın ilkeleri nedir? hayatlarımızın değeri nedir? adalet kılını bile kıpırdatmazken bir başkanın şüpheli bir şekilde bir cinayete kurban gidebildiği bir demokrasinin geleceği nedir? kalp krizi, intihar, kanser, uyuşturucu koması kisvesi altında daha kaç siyasi cinayet işlenecek? iç yüzleri ortaya çıkmadan daha kaç uçak ve araba kazası olacak? "ihanetten gelmez hayır" demiş bir ingiliz şairi. "nedeni var elbet. çünkü gelirse hayır, hiç adı olur mu ihanet?"
amerikan halkı daha zapruder filmini görmedi. neden? amerikan halkı daha hakiki röntgenleri ve otopsi fotoğraflarını görmedi. neden? yüzlerce belge bu komployu kanıtlamaya yardımcı olabilir. neden bunlar hükümet tarafından saklanıyor ya da yakılıyor? sıradan insanlar bu soruları sorup kanıt istediğinde yukarıdan gelen cevap hep aynı: ulusal güvenlik. önderlerimizden yoksun bırakılıyorsak bu nasıl bir ulusal güvenliktir? nasıl bir ulusal güvenlik halkın temel gücünü elinden alıp amerika'da bir devlet içinde devletin üstünlüğünü tanır? ulusal güvenlikten anlaşılan buysa gerçekte ne olduğu her haliyle ayan beyan ortada. adını koyabilirsiniz: faşizm!
22 kasım 1963'te olanlar bir hükümet darbesiydi. doğurduğu en dolaysız ve trajik sonuç da kennedy'nin vietnam'dan çekilme kararının tersine döndürülmesi olmuştur. savaş, amerika'daki en karlı iştir. yılda 80 milyar dolar getirir. başkan kennedy, devletimizin üst düzeyinde planlanan, pentagon ve cia'nın gizli operasyon merkezlerindeki fanatik ve disiplinli soğuk savaş uzmanlarınca uygulanan büyük bir komploya kurban gitmiştir.
bu ortalık yerde uygulanan bir infazdı ve dallas polisindeki, gizli servisteki, fbi'daki ve beyaz saray'daki benzer kafada insanlar tarafından örtbas edildi. bu iş, olaydan sonra suç ortağı haline gelen j. edgar hoover'ı ve lyndon johnson'ı da kapsıyor. suikast, başkan johnson'ı geçici bir memur düzeyine indirgedi. başkanın görevi mümkün olduğu kadar sık ulusun barış arzusundan söz etmekti; oysa kendisi askeriyenin ve anlaşmalı şirketlerinin kongre'deki ticari temsilcisi gibi davrandı.
eğer çocukluk günlerimize dönersek sanırım o zamanlar çoğumuz adaletin otomatik olarak geldiğini sanırdık. iyilik yaparsan iyilik bulacağını. iyinin kötüyü yeneceğini. ama yaşlandıkça anlıyoruz ki, bunlar doğru değil. tek tek bireyler adaleti uygulamak zorunda ve bu hiç de kolay değil çünkü gerçekler, iktidar için bir tehdit oluşturuyor ve insan kendi hayatı pahasına iktidarla savaşmak zorunda kalıyor.
gerçek, sahip olduğumuz en önemli değerdir; çünkü hayatımızdan çıkarsa, devlet gerçeği örtbas ederse, bu insanlara saygı duyamazsak, o zaman burası doğduğum ve ölmek istediğim ülke değil demektir.
alfred tennyson şöyle yazmış: "iktidar, ölen bir krala sırtını döner." kennedy için bundan daha doğru bir şey söylenemez. onun öldürülmesi muhtemelen bu ülkenin tarihindeki en korkunç anlardan biriydi.



