29.4.13

uzun lafın kısası

albert camus: beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

anton çehov: yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.

d.h. lawrence: aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir.

fernando pessoa: hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.

henry miller: kadınlar armağana bayılırlar; hele bu pahalı da olursa, görmeyin zevklerini!

jorge amado: on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

latife tekin: parasızlar her istasyonda donarlar.

steven weinberg: din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar da kötü işler yapabilirler. ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir.

miguel de unamuno: rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur.

paul eluard: faşizm, tüm faşizmler vatanı, aileyi ve dini savunurlar. böylesine aşağılık bir davayı ülküselleştirmek konusunda ırkçı kuramlar onun yanı başında hazır bekliyor.

buket uzuner: erkek milleti aferin salağıdır.

saul bellow: insanların ölümden bahsetmeleri dünyanın en aptalca şeyi; neden söz ettikleri hakkında en küçük bir fikirleri yok. ölüm hakkında en temel şeyleri anlayabilenlerin sayısı on binde bir bile değil.

28.4.13

yankının kemikleri

samuel beckett



savurdu avutan umutsuzluğumu şeytanca bir rüzgar
bir hanfendinin keskin ve narin kıvrımlarına karşı
ne bir ne iki kere lakin

çiçeklendi ve kurudu
caddeye bakan pencerede bir muhabbetkuşu solgun ve küfürbaz

cesur bir oğlanım biliyorum
hani ya benim oğlum
-bir koruyucu bile olsam-
ne de babamın joachim'i değilim
ama kusursuz bir bütünün yongası ne eski ne de yeni
muazzam bir gülün parlak ve vakur yapayalnız taçyaprağı

ve bana bağışla
yıldızsız esrarlı ikincil anlarımı

konakları seyreden sandal ağaçları, dağlar
somurtan kafatasım, öfke pıhtısı
rüzgarın tasmasıyla boğazlanmış dizilmişken ufkun şişine
ısırır ıslahına direnen bir köpek gibi tıpkı

ah sancak, kanayan etin sancağı
denizlerin ipeği üstünde ve var olmayan
kutup çiçeklerinin

aşkım o benim dikti cepleri diri diri dikti ve dedi ki daha iyiydi
lekesiz böyle kahverengi çulların içinde süzülürken temiz havada
boyanmış yumurtaların ve kayışçanların kurtulmuş fiyordundan
görmüyor musun kayboluyorum
pezevenklerin bilardo oynadığı, orospuların müşterilere bağırdığı barda

izlerin bozgununda ve denize kaçan derelerin
çan kuleli anaokulları ve sonra liman
göğüslerini örtmeye çalışan bir kadın gibi
ve terk etti beni

ya da bırak gitsin o kız bir cennet ve sonra
göz kürelerindeki kızlık zarlarını giydir kadifeyle

25.4.13

türkiye'nin sorunu

mehmed uzun

türkiye'nin en önemli sorunu, cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte kabul ettiği akıl almaz resmi görüştür. gelişme, çağdaşlaşma ve demokratikleşme konularında türkiye'nin en önemli engeli, hep bu türkiye'nin gerçeklerinden uzak resmi görüş olmuştur. büyük bir külfet ve taşınması neredeyse olanaksız bir kambur olan bu resmi görüş, türkiye'nin ekonomik ve kültürel hantallığının da en önemli nedenidir.

bilindiği gibi türkiye, küçük bir göçebe hanedanlığın kurup, fetihlerle durmadan genişlettiği ve uçsuz bucaksız sınırlara sahip bir imparatorluk haline getirdiği osmanlı imparatorluğu'nun enkazı üzerinde kuruldu. 1. dünya savaşı ile çok dinli, çok kültürlü, çok dilli osmanlı imparatorluğu yıkıldı, onun yerine -imparatorluğun neredeyse tüm topraklarını yitirmiş ve sadece anadolu ile trakya'nın küçük bir bölümünü elinde tutabilmiş- yeni bir cumhuriyet kuruldu. bir bölünme, parçalanma ve yok olma ruh haliyle kurulan cumhuriyet, sanki bölünme ve parçalanmanın nedeni osmanlı imparatorluğu'nun çok kültürlü karakteriymiş gibi, tekleşmeyi resmi bir ideoloji olarak kabul etti; tek devlet, tek ulus, tek dil, tek lider. yani türk devleti, türk ulusu, türk dili ve türk'ün atası, ulusal, mutlak lider.

oysa osmanlı imparatorluğu'nu savaşa sürükleyen ve dağılmasına neden olan osmanlı'nın belli oranda hoşgörülü ümmetçi resmi görüşleri değil, batı'nın monopolist düşüncelerinden fazlasıyla etkilenerek ortaya çıkmış olan türkçülüktü. devleti batıran, kaba bir türkçülüğü esas almış ve konspirasyonlarla devlet aygıtını ele geçirmiş çoğu asker kökenli devlet bürokratlarından oluşmuş ittihat ve terakki kliğiydi. ittihat ve terakkiciler devlete yeni bir ideolojik çehre vermek isterken devleti yıktılar ve olmadık kanlı serüvenlerle imparatorluğu paramparça ettiler. buna rağmen yeni rejimin kadroları çoğunlukla ittihatçı asker, sivil bürokratlardan oluştuğu için devletin resmi görüşü de bunlara uygun biçimlendi. ve imparatorluktan geriye kalmış toprak parçası üstünde yeni ve tek bir ulus, türk ulusunu yaratmak düşüncesi ve kaygısı nerdeyse her şeyin merkezi haline geldi. devlet buna göre biçim aldı, yasalar bu esas gözetilerek çıkarıldı, toplumsal ve kültürel yaşam türkçülüğe göre yeniden düzenlendi.

kürtler; varlık, dil, kültür, kimlik ve tarih olarak inkar edilmeye başlandı. 1923'te lozan antlaşması'yla varlıkları kabul edilen dini azınlıklar ise resmi yaşamın ve kamu yaşamının dışına itilerek izole bir hayata mahkum edildi. dil, tarih, kültür, edebiyat konularında resmi kurumlar oluşturularak bu yeni düşüncelerin motivasyonu olabilecek akılalmaz teoriler üretildi.

octavio paz'ın deyimiyle tam bir "ideolojik devlet" yaratıldı.

çağdaş insanlık tarihinin tanık olduğu en tehlikeli devlet biçimi, hep bu "ideolojik devletler" oldu. çeşitli fanatik ideolojilerin resmi görüş olarak kabul edildiği bu ideolojik devletlerin neredeyse her yerde aynı olan karakteristik özellikleri var: etno ve egosantriktirler, total yani mutlak düşünceye fazlasıyla itibar ederler, kaba bir milliyetçilik ideolojilerinin harcıdır, "ötekine" devamlı kuşku duyar, devamlı bir önyargı ve düşmanlık yayarlar; başka seslere, görüşlere, hareketlere karşı son derece hoşgörüsüzdürler, toplumu teyakkuz halinde tutmak için her zaman düşman ararlar, "ulu ve şanlı bir tarih" gibi argümanlarla yoğrulmuş ulusal ve kültürel bir şovenizme, bir kibre sahip olurlar, "aman bölünüyoruz, parçalanıyoruz, çevremiz düşman dolu" türü paranoyaları kültürel ve toplumsal yaşam biçimi haline getirirler. savaşa hazır olmak, ötekini alt etmek, tehlikelere karşı ülkeyi askeri bir disiplinle yönetmek vazgeçilmez ilkeleri olur.

herkesi, her şeyi kendi sisteminin bir parçası haline getirmek amacında olan bu tür "ideolojik devletlerin" uygar, açık ve demokratik rejimler yaratmaları son derece güçtür. tümden totaliter bir yapıya kaymamış olsalar bile, açık ve kapalı toplum, sivil ve askeri rejim, demokratik-antidemokratik ilkeler arasındaki sınırlar çoğu zaman bu ideolojik devletlerde ortadan kalkar. en iyi olasılıkla kimi zaman, kimi konuda çok demokratik olan devlet, kimi zaman da en totaliter devletten daha antidemokratik olabilir.

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

george gurdjieff

anthony storr

gurular, genellikle yalnız bir çocukluk geçirmiş, içedönük, narsisistik ve başkalarıyla ilişki kurmak yerine kendi akıllarında olup bitenle daha fazla meşgul olan kişilerdir. bu kişilik özellikleri, hayallerin gelişmesine olanak sağlar. hayal gücü, en fazla yalnızken serpilir.

gurdjieff'in doğum tarihi tam olarak belli değildir. kimileri doğum tarihi için 1866 derken, kimileri de 28 aralık 1877'yi gösteren pasaportlarından birinden alıntı yapar. son biyografisinin yazarı james moore, 1866 tarihinin daha doğru olduğunu savunur. gurdjieff, geçmişiyle ilgili pek çok konuda olduğu gibi bunda da ketumdur. 29 ekim 1949'da ölmüştür.

gurdjieff'in güçlü karizmasının bileşenlerinden biri, içinde bulunduğu an'a yoğunlaşma becerisidir.

"siz geçmişte yaşıyorsunuz. geçmiş ölüdür. şu anda hareket edin. eğer eskisi gibi yaşamaya devam ederseniz, gelecek de geçmiş gibi olacaktır. kendinizle uğraşın, kendinizde bir şeyleri değiştirin; ancak o zaman belki de gelecek farklı olur."

doğum yeri, karadeniz'in batısında, hazar denizi'nin doğusunda, kafkas dağları'nın güneyinde, rusya'da, ermenistan'da yer alan, önceden gümrü olarak bilinen alexandropol'dür. babası rum, annesi ise ermeni'dir. evde ermenice konuşulsa da, rumca, türkçe ve yerel lehçeleri de öğrenmiştir. ikisi erkek, dördü kız altı çocuğun en büyüğüdür.

zen felsefesi, geçmiş ve geleceği uçuşan yanılsamalar olarak görür. sonsuz gerçekliğe sahip tek şey, şimdidir.

"bir şey yaparken bunu bütün benliğinizle yapın. her seferinde tek bir şey. şimdi, burada oturup yemek yiyorum. benim için bu yemek ve bu masa dışında dünyada hiçbir şey yok. böyle yapmalı insan. her şeyde. her an sadece bir şey yapabiliyor olmak. bu, insanın, tırnak işareti içinde yaşamayan insanın vasfıdır."

üstün bir zekaya sahip olan gurdjieff yunanca, ermenice ve rusça kitaplar okumuş, "hayatın anlamı"nı araştırmıştır. kararsız kaldığı bir dönemin ardından, evrenin yaratılışı üzerine yeni bir öğreti ile ortaya çıkması açısından diğer gurulara benzerlik göstermektedir. yirmi yıl kadar süren ve onu gerçeğin arayışına sürükleyen zihin karışıklığının neden bu kadar aşırı olduğu ise meçhuldür.

gurdjieff'in fiziksel ve maddi olarak hayatta kalma kapasitesi dikkate değerdir. halı ve antika satmış, bozuk dikiş makineleri tamiratı yapmış, eski korseleri alıp bunları son modaya uygun hale getirip satmış, yağ ve balık ticareti ile uğraşmış ve ilaç bağımlılarını hipnozla iyileştirdiğini ileri sürmüştür. kendi ifadesine göre, iyileştirmedeki başarısı benzersizdir. asla yapay bir alçakgönüllülük sergilememiştir.

"yapabilmek demek, bilinçli ve kendi isteği doğrultusunda davranabilmek demektir." 

gurdjieff'e göre insanlık, kendi arzularını tatmin etme peşinde koşarken, varoluşunun asıl nedeni olan anlamı unutmuştur. pek çok insanın uykuda olduğu ve davranışlarını kendi bilinçli istekleri ile yönlendirmek yerine otomatikleştiği kanısındadır. 

en temel savı, kişinin kendisini ve dolayısıyla ne olacağını bilmediğiydi. modern uygarlığın, kişiliğin üç ayrı merkez tarafından yönetildiğine inandığı fiziksel, duygusal ve zihinsel yönlerinin iş birliğini zorlaştırdığını iddia ediyordu. insanlığın çoğunluğunun "uykuda" olduğunu ve dış güçlere karşı bir makine gibi tepki verdiğini ileri sürüyordu. öğretisi, seçilmiş müritlerini, daha üst bilinç düzeyine taşımak ve yeni bir gerçeklik algısı sunarak onları uyandırmak üzerine tasarlanmıştı.

"modern insan uykuda doğar, uykuda yaşar, uykuda ölür. uyuyan birinin nasıl bilgisi olabilir? eğer bir kişi gerçekten bilgi istiyorsa, her şeyden önce varlığını nasıl değiştirebileceğini ve nasıl uyanacağını düşünmelidir."

23.4.13

antep fıstığı

halikarnas balıkçısı

bodrum'da dişi melengeçlere ve yabani sakızlara antep fıstığı aşılandı. güzel oldu. fakat döllendirici erkek ağaçlar bulunmadığı için ürün dane yapmadı. gaziantep teknik ziraat müdürlüğü'ne mektup yazarak erkek fıstık aşısı istedik. oradan "erkeği yok" diye cevap geldi. bu ağacın diyoyik olduğu tamamen anlaşıldıktan sonra teknik ziraat müdürlüğü'nün bunu bilmemesine imkan yoktu. anadolu'nun birçok yerinde olduğu gibi, halk bulunduğu yerin ürününü başkasına kaptırmak istemez. o ürünü yalnızca kendisi yetiştirip satsın ister. buna büyük bir kıskançlıkla dikkat eder. işte aldığımız cevap da bu kabildendi. oysa anadolu'nun sadece bir ya da birkaç bölgesi değil, bütün bölgeleri bu fıstığı yetiştirse fiyatlarına pek etki etmez. çünkü yeryüzünde antep fıstığı yetiştirilebilen yerler pek sınırlıdır.

ermeni soykırımı

alberto manguel

adolf hitler, 1939'da polonya'nın istilasından kısa süre önce askeri bakanlar kuruluna şunu soruyordu: "yani bugün artık ermenilerin imha edilmesinden söz eden kaldı mı?"

hitler'in retorik sorusunun binlerce cevabı var; çünkü osmanlı türk hükümetinin emriyle bir buçuk milyon ermeni'nin kıyıma uğradığı korkunç onyıldan beri, dünyadaki don quijote'lar tekrarlayıp duruyor: "işte affedilmez bir zulüm, işte unutulamaz kötülük, işte son derece adaletsiz, korkunç bir eylem. imkansıza inanmak isteyebilirsiniz, büyük suçun asla işlenmediğine. ama işlendi. söyleyebileceğiniz hiçbir şey bu trajik olayı silemez."

hitler'in döneminden beri dünya nazi almanyası'nın mezalimini mahkum etti, mahkum etmeye de devam ediyor ve bizzat almanya bu mezalimi kabul etti, kabul etmeye de devam ediyor. "evet" diyor almanlar, "bu oldu. atalarımız adına pişmanız ve bağışlanmayı diliyoruz, böyle bir şey mümkünse eğer. burada, topraklarımızda olanları unutmayacağız, kimsenin unutmasına izin vermeyeceğiz. bunun bir daha olmasına da izin vermeyeceğiz."

ama türkiye, en azından türk hükümeti, ne yazık ki henüz bu kabul aşamasına erişmedi. dünyanın dört yanındaki kabul eden o binlerce sese rağmen, türk toplumunun büyük bölümü, sanki hitler'in sorusuna bir suç ortağı sessizliğiyle kuvvet kazandırmaya çalışırmış gibi, tarihi olguları teslim etmeyi hala reddediyor: bütün anadolu nüfusunun, o sırada bölgede mevcut olan en eski nüfusun, bir buçuk milyondan fazla erkek, kadın ve çocuğun, 1909 ve 1918 yılları arasında, şair carolyn forche'nin deyişiyle "çağımızın ilk soykırımı"nda imha edildiğini reddediyor.

hrant dink her ciddi gazetecinin, her dürüst entelektüelin, kendine saygısı olan her yurttaşın istediğinden fazlasını istemiyordu: hakikatin kabul edilmesini. katledilmesi, sokrates'in "dünyada, ait olduğu devlette pek çok hatanın ve hukuka aykırılığın meydana gelmesini vicdanına dayanarak önleyen hiç kimsenin canını kurtarması mümkün değildir." sözünü doğruluyor. hrant dink bunu biliyordu mutlaka ve sokrates'in çıkardığı şu sonucu da: "adaletin hakiki savunucusu, kısa süreyle bile olsa sağ kalmaya niyetliyse eğer, mutlaka özgürlüğünü özel hayatla kısıtlayıp siyaseti kendi haline bırakmalıdır." böyle bir kısıtlama, dink'in anladığı ve sokrates'in kendisinin de bildiği gibi imkansızdır; çünkü yaptığımız her şeyin, verdiğimiz her kararın, sivil yurttaşlar olarak belirttiğimiz her fikrin siyasi sonuçları vardır.

siyaset, tanım olarak, birkaç kişinin iktidar koltuklarını işgal ettiği ve diğerlerinin de geri kalan pek çok rolü üstlendikleri ortak bir etkinliktir. toplumlarımızın kendilerini olduğundan daha az farklı gösterme ve daha fazla kendileri gibi olma mücadelesinde hiçbir yurttaş gözden çıkarılamaz, hiçbir ses yararsız değildir.

hrant dink, basılan son yazısında "tek silahım, samimiyetim" diye yazmıştı. sokrates'in de gayet iyi bildiği gibi samimiyet, birden fazla şekilde ölümcül olabilen bir silahtır. bu, dink'in son dersiydi: hakikati arayan kişi susturulabilse de, samimiyeti, nihayetinde yalanı ortadan kaldıracaktır.

22.4.13

mihail

panait istrati

en iyi köpüklü şarap, içimizi dolduran, dünya kuruldu kurulalı fokurdayan aşktır.

kenar mahalle halkı için sürüden ayrılmak, yiğitlik taslamak demektir; buysa işlenecek suçların en ağırıdır.

insan aynı anda hem tanrı'nın hem şeytanın kulu olamaz.

ana sevgisi, nişanlı sevgisi; ikisi de, kendisini durmuş oturmuş bir adam, iyi bir oğul, iyi bir baba, iyi bir koca yapma ereğini güden bencil sevgilerdir.

iyi meyve verecekse bencillik de yaşam ağacını besleyen özsulardan biri olabilir.

dünyanın en ilgi çekici insanı bile çevresindekilerden daha fazla ilgiye değmez; hatta bunlar bir mısır tarlası, bir yol ve gökyüzü olsa da.

acımasız adaletin damgasını yedi mi, en iyi adam bile dürüstlük duygusunu yitirir.

güçlü olmalı, gözyaşlarımızı içimize akıtmalıyız. yaşam, uğrunda ağlamaya değmez.

insanca yaşamak kimsenin tekelinde değildir.

yoksulluk, yaşamı olanaksız kılan gerçek yoksulluk, kılıksız ve pasaklı olmak değildir; sevdiği yaşamı sürebilmek için bütün olanaklara sahipken insanca yaşayamayan adamın korkunç durumudur.

önemli olan, her şeyi olduğu gibi görebilmektir.

dostluk, insanın, anladığı kadarıyla sanatı, doğayı ve insanları, özveriyi bile geçen bir sevgiyle sevmesidir.

yaşam, ancak kendi öz bencilliğine uygun düşen sevgiye izin verir. gerisi kandırmacadır.

yoksulluk ve acı insanı içten kılar.

üç öğün yemek karşılığı günde on beş saat çalışanlar için işler çok başka türlüdür.

yaradanın gönlümüze ektiği duygular içerisinde en az açıklayabildiğimiz, dostluk duygusudur.

basit insanların en büyük zevki, başkalarının işine burnunu sokmaktır.

sanat yapay bir yaşamdır, kaybından hiçbir zaman büyük dramlar doğmaz; gerçek yaşamsa dramla doludur ve burdaki kayıplar tam anlamıyla onulmazdır.

insan! insandan daha salak bir varlık var mıdır yeryüzünde?

söylemek istemediğiniz şeyi merakla bekleyen kişi, dinlemeyi hiç arzulamadığınız şeyleri saatlerce anlatan kadar can sıkıcıdır.

"herhangi bir giz senin içinde hapis kaldığı sürece kölendir. ama başkasına açtığın an sen onun kölesi olursun."

ne mutlu yüreği dostluk sevgisiyle yanıp tutuşana! yalnız odur yalnızlığı daha az öldürücü, yaşamı da çekilir kılan.

21.4.13

hayat

pedro antonio de alarcon

hayat aşktır, hayat tutkudur. ama bu aşkın, bu tutkunun ideali, şu ya da bu çamurdan bir güzellik olmamalı. hayal görmektesiniz, uzaktakini yakın sanıyorsunuz! hayat aşktır, hayat duygudur; ama hayatın büyüklüğü, asaleti, mucizesi, yeni doğmuş ya da ölmek üzere olan birinin yüzünden süzülen hüzün gözyaşlarıdır; yaşamaya aç ama var olmaktan acı çeken insanoğlunun melankolik yakınması, ahirete duyulan tatlı özlem ya da öte dünyanın dokunaklı hatırasıdır. bu dünyanın saçmalıklarıyla tatmin olmayan yüce ruhların keder ve sıkıntısı, kuşku ve korkusu, başka bir yurdun, bilim ve kudretten daha yüksek bir görevin, nihayet, insanoğlunun gelip geçici büyüklenmesinden ve kadınların zayıf büyülerinden daha sonsuz bir şeylerin varlığını seziyor olmalarından başka bir şey değildir.

spartacus

en aşağılık adamlar bile göğe yükselebilir.

verdiğin her karar kaderini şekillendirir.

çukurlar, hayatta sefil bir sondan fazlasını göremeyecek olanlar içindir.

yaşama hayat katan kan ve ettir.

hayatından daha önemli bir hedefi varsa bir erkek asla savaşamayacak kadar zayıf ya da yaralı olamaz.

yükselmeden önce diz çökmeyi öğrenmelisin.

bir gladyatör ölümden korkmaz. onu kabullenir. onu kucaklar. onunla sikişir. arenaya her girişinde yarağını yaratığın ağzına verir. ve yaratığın çenesi kapanmadan önce eve varmak için dua eder.

gladyatörler dünyasında bir adamın şanı ve şöhreti kendi gerçekliğini yaratır.

birine sırtını dönersen ölürsün. çok daha güçlü bir rakibe fazla yaklaşırsan ölürsün. arenada kılıcını fırlatırsan yine ölürsün.

birinin kafasını vücudundan ayırmak kolay bir iş değildir. doğru açıyı bulman gerekir.

bir gladyatörün dikkatini dağıtan ilk şey, aynı zamanda sonuncusudur da.

bir gladyatörün kalitesi arenadan sonra da devam eder. bir sevgili olarak, aç kurtlardan beter oldukları söylenir. insana aklına bile gelmeyecek hazlar yaşatırlar.

20.4.13

beni ayakta gömün

isabel fonseca

yerleşik bir yaşantısı olan insanlar gezginlerden, yabancı oldukları için değil, tanıdık oldukları için korkarlar. çünkü onlar, bize aslında kim olduğumuzu anımsatır.

"her insan biraz isa, biraz yahuda'dır. buna yalnızca kader karar verir."

roman dilinde "yazmak" ya da "okumak" anlamına gelen sözcük yoktur.

"kısrak yolda nasıl tepinirse genç eş de aynı şekilde penis ister." 

"kirli değiller; yalnızca kirli görünüyorlar." 

çingeneler tahmin edebileceğinizden daha zor durumlara dayanabilirler; ama yalnızlık kesinlikle bunlardan biri değildir.

"sormak, cevap almak için doğru yol değildir."

roman dilinde az sayıda sözcük vardır; bu kısıtlılık da roman dilini konuşanları becerikli olmaya zorlar.

"demokrasi ileriye gitmek için çabalamaktır; dengeyi bozan yıkıcı bir güç değildir."

çingenelerin hindistan kökenli olduğu, birkaç avrupalı dilbilimcinin, aralarında yaşayan bu insanların bir doğu dilini konuştuklarını fark etmelerinden bu yana, yani 18. yüzyıldan beri bilinmektedir.

ingilizcede "başı boş dolaşmak" anlamına gelen "roam" çingenelerin kendilerine verdikleri "roman" (ingilizcede rom) adıyla söyleniş bakımından aynıdır.

"insanlardan nefret etmeyiz; yalnızca yaptıklarından nefret ederiz."

yetkililer her zaman çingenelerin yerleştirilebileceği çok uzak yerleşim alanlarının hayalini kurmuşlardır.

"hapis cezası onları etkilemiyor; çünkü hapis, yalnızca onların yaşam koşullarının iyileşmesi demek."

"satın alınan tavuk iyi bir tavuk değildir. yakaladığın tavukla aynı lezzette olmaz."

çingeneler arasında aile duygusu, kişisel kurtuluştan çok daha baskındır.

çingene şarkısının özü her zaman nostalji olagelmiştir. niçin nostalji? nostos "eve dönüş"ün yunancasıdır; çingenelerinse bir evleri yoktur; belki de tüm insanlık içinde yalnız onların bir memleket düşü yoktur. ütopya, ou topos, "hiçbir yer" anlamına gelir. ütopya için nostalji: olmayan bir yere, bir eve dönüş.

19.4.13

haiku gibi

cevat çapan


sana ne söylemek isteyebilirim
gözlerinden
uzaklara bakarken

gecenin ağaran ucundan koparıyorum
sabahın
ilk kızılcığını

yağmurdan bata çıka çamurlara
varıyorum pırıl pırıl
gözlerinin gölüne

iyi ki sapmışım
doğru evime giderken
sana yönelen yola

güz yaprakları bu dökülenler
bütün bu sarışınlık
karanlık kışa girmeden

durmadan camları sildi kadın
sabahı görmek için
düşlerin penceresinden

balıklar da uyumaktan vazgeçti
sulara vuran ayın
aydınlığı içinde

dağ yolunda
rakı burcuna giriyor güneş
kamyon ovaya inerken

narı ikiye bölünce
kanlı gözyaşları dökülüyor
içinden

narı da böl ikiye
korkma
artık ağlamayacak

suşehirliyim, diyor
gönlü şehirden çok
sudan yana

burası sinop, hiç görmediğim
oysa ben denizi görebiliyorum
zindanda olsam bile

gülümse, gülümse
gülümseyen gözlerinle başlasın gün
bir gökkuşağından dökülsün
yağmura dönüşen gülüşün

altıma serdiğin geceyi
yıldızlarınla donatıp
üstüme örtmeyi unutma

tünellere girip çıktıkça tren
gölgeleri titriyor gözümde
geride bıraktığım yüzünün

bir yarışın telaşına kapılmadan
akşamın tadını çıkarıyor
aslanağızları
devedikenleri
katırtırnakları

bir kadın ud çalıyor tenhada
akşamları çiçeklerini sulayan bir kadın
çaldıkça yakamozlar açıyor sularda

konsolun üstünde ucu kıvrılmış bir resim
feraceli kadın ayakta
sağ eli oturan kolağasının omuzunda

usulca giriyorsun rüyalarıma
çıt çıkarmadan
ve uyandırmadan halayıklarını

kırlangıçların saati
demek taşradayız
unutulmuş bir yaz akşamı

beş yıl sustuktan sonra
bu sözleri hangi seslerle fırlatmalı
geceye
havai fişeklerin sevinciyle

gelecek

inci aral

kimse'lerin dikkatine...
lütfen bakın!
canlı bir bomba gibi atıyorum kendimi tam ortanıza!

kapatmak istiyorum gözlerimi sizleri okurken. o yaldızlı ya da boş vermiş, yarım yamalak cümlelerinizle, beş para etmez şarkıcılarınız, alıkça hayranlıklarınız ve hafifletici nedenleri olmayan basitliğinizle çok sıkıcısınız çünkü.

dayanamıyorum yavanlığınıza. zihinsel sığlığınıza ve saptırılmış bunalımlarınıza. düzmece itiraflar, şehir dedikoduları ve metafizik geyiklerle zaman öldürme çabalarınıza..

sözde umutsuz ama her şeyi hafife almaya yatkınsınız.

açıkça söylemek isterim ki; kullanılmaya gayet uygunsunuz!

ben de sizin gibi kimse'lerden biriyim aslında. söylediklerimin hepsinin içine giriyorum.

sabahları yorgun ve uykusuz, kocaman bir yapının önünde sizlerle birlikte kapıların açılmasını bekliyorum.

bizler, sabırlı suskunluğumuz ya da gürültüye boğulmuş isyanımızla aynı yaştan, aynı renkteniz. omuzlarımız birbirine değiyor, hafifçe itişiyoruz. uzaktan, rengarenk giydirilmiş bir davar sürüsü gibi acıklı görünüyoruz.

her sabah, suçlular gibi, pek muhtemel suçumuzla yakalanmaktan korkarak apış aramızda ve bilgisayarlarımızın içinde bomba olmadığını gösterip içeriye alınıyoruz.

penceresi olmayan, varsa da açılmayan o camdan, kocaman kümesleri. yapılması gereken işi kalıplayan sert-katı-sağlam o tek kişilik bölmeleri. kafa sayısına göre ayarlanmış havalandırmalarla hesaplı soluk almanın yürek daraltan ağırlığını.

telefonlar aynı anda hep birden çalmaya başladığında kapıldığımız çaresizliği. pırıltılı bir ekranda postaların hızla, ardı ardına kutuya düşüşündeki telaşlı bekleyişi. kaçamak bakışmalarla belli belirsiz işaretlerden oluşan bir dille kurmaya çalıştığımız iletişimi.

elbette biliyoruz ne kadar yalnız olduğumuzu.

kısıtlı gülüşlerden sızan acının içimize oturmasını engellemek için işimize kapanıyoruz. kahkaha, bakışma, restleşmeler, dil ve el şakaları yasak. kimse kimseye dokunmamalı gereksiz yere. ittifak yok. gittikçe daha uzak ve eksik sözcüklerle, azıcık sesimizle konuşuyoruz. masa altında saklıyoruz sinirle titreyip duran dizlerimizi. tepemizde soğuk, taşıp direnme girişimlerini bastıran namlu ucu gibi sabit gözlemciler var.

ofis ciddiyeti ve düzen asla bozulmayacak.
masalarınızın üstünde leke, toz.
bir uyduruk süs, steril çiçek, laubali bir içecek..
olmayacak.
zincirler on dakika molada gevşeyecek.
kahve makinesinde usluca kuyruğa girilecek.
baskı aletinin çalışkan sesi, dağınık kağıtlar ve kablo ağları.

kibar, paralı müşterilerle gururlu bir zarafetle konuşuruz. fakat zaman dar, fazla oyalanmayınız. tuvalete gitmeleriniz gün sonunda çalışma toplamınızdan düşülecek. çok su içmeyiniz. saat başı işyeri performans tutanağı doldurunuz.

muhtaç, iyi niyetli, kırılganız. yılgın, çalışkan ve dikkatli, zorluklara göğüs gerip her çabayı göstermeye hazır! yeter ki gününde ödensin emeğimiz ve günün birinde verilmesin elimize çıkışımız!

en geç altı beş'te kendimizden boşalmış gibi ofisi terk edeceğiz. küçük sinsi hınçlar, boş gözler, dezenfekte edilmiş kafalarla. kimsecik yalnızlığımız ve sönmüş kandilimizle. oysa uçsuz bucaksız bir gece uzanıyor önümüzde.

şu adam, o kadın, sözde iş arkadaşınız, size bütün gün domuz gibi bakan ötekiyle gidip yatılabilir belki öylesine. hayır, bir beden artı bir ruh değil, bir beden artı bir beden bile değil, önemi yok, sıkıntıya iyi gelir belki diye ya da durup dururken ağlamamak için.

ya da koşup bir şeyler alın dükkanlar kapanmadan. el yordamıyla, gereksiz yere ve markalı ucuzluktan. iyimser olun, güzel günlere inanın, anlamadığınız şeylere kafanızı takmayın! yasalara uyun usulünce. kafanızı boşaltın ekranlara doya doya, açık seçik ve açık saçık..

oysa yeterli birazcık anlamak. herhangi bir biçimde. düşünsel ya da geçici olarak.

siz kimsecik'ler, bilmem duydunuz mu? bir zamanlar her şeyin kökünü kazımayı isteyen asiler, sokakları işgal eden serseriler, saçma sapan bildiriler basıp dağıtanlar ya da duvarlara tuhaf yazılar yazan gençler arasında sonradan sinip uslanmış büyüklerimiz de varmış. söylendiğine göre bunlar daha adil bir düzen, daha güzel ve anlamlı bir gelecek istiyorlarmış.

onlar bir gelecek hayali kuruyor, kurabiliyorlarmış!

benim asıl merak ettiğim: neden bu kadar belirsiz ve karanlık görünüyor bize gelecek? o karanlığın içinde bizim gibi kimse'lere ne olacak?

para babaları, üçkağıtçılar, seçkinler, her daim iktidar yandaşlarıyla zorbaların tekelinde mi yani gelecek? ya büsbütün yer kalmayacak olursa onlardan, bir avuççuk yer bulamazsak o cehennemde iyi kötü sığınacak?

elimden gelmiyor aptalca umutlu, iyi ve uyumlu olmak.

nefret ediyorum, aymazlıktan. borsa tahtalarından, iyi giyimli ve tıraşlı, pabuçları aşırı cilalı, hoş kokulu, şamatacı rakam adamlardan. isterik arz simsarlarından! kapalı devre hisse senetleri pazarından. satılık duygusallıktan ve hileli poliçelerle yapılmış hayat sigortalarından.

sevmiyorum acındırma sektörünü, ucuzluğun çekirdekten yetişme ustalarını.

isteyerek ezberlemedim küçükken bana gereksiz yere öğretilenleri. atomun parçalanmış hallerini, işkembe türlerini. mecburiyetten okudum yirmi yedi cilt peygamberler tarihini! asiyim, piyasa koşullarına uymuyorum, sonsuza dek reddettim canımı yakanları.

seviyorum sözcüklerimi yontmayı, hatalar yapıp pişman olmayı, yadsınmaz biçimde iyi olanları ve bilmediğim sapaklara girmeyi.

birçoğunuz gibi hızla kirleniyorum.

istemeden kötü, çok kötü yollara sapabilirim.

sözlerim öyle küçük, öyle eksik ki başıboş dolaşıyorlar büyük, görülmemiş ağırlıkta yalan ağları içinde, biliyorum.

dinleyin! burada tesadüfen bulunan kendi halinde kişiler, içlerine saman doldurulmuş yapma bebekler, uyuyan prensler, dalgınlar, ilgilendirmiyorsa keyfinize bakın. yatıp kalkıp dua edin, dans etmeye gidin, duman çekin, çılgınca eğlenin, bulursanız hızlı araba sürün, yiyin için, doya doya sevişin..

siz ötekiler, arkasızlar, dilsiz kalmış arkadaşlar.. düşünün, toplayın aklınızı başınıza ve eğer bölüşmek isterseniz sizler de gerçek hikayenizi anlatın dünyaya.

belki o zaman karaya oturan gelecek gemimizi kurtarmanın iyi kötü bir yolunu buluruz. elbirliğiyle ve 'kendi imkanlarımız'la..

18.4.13

ah tutku beni öldürür müsün

cahide birgül

"bir hikaye asla bir kişiye ait olmuyordu. belki hikayeleri büyülü kılan da buydu; herkesin beyninde aynı şeyi anlattığı sanılan ama aslında bambaşka olan bir film makarasının dönüyor olması."

telefon kulübesinde genç bir adam vardı. melih, adamın üzerindeki kumlu ceketi geçen hafta vakko'da görmüş, bayılmıştı ona. cekete iliştirilmiş etikette yazan rakam, ona sahip olmasının kendisi için bir uzay seyahati yapmak kadar imkansız olduğunu gösteriyordu. herif zengin olmalıydı. büyük ihtimalle kız arkadaşıyla konuşuyordu; yüzüne gevşemiş ve olduğu yeri unutmuş bir ifade yerleşmişti. biraz bekledi, cebindeki parasını bir daha saydı, ceketi düşündü ardından ve yerdeki bir kola kapağını alıp sıkı bir tekmeyle az ilerideki mercedes'e gönderdi. tahmin ettiği gibi alarmı ötmeye başladı arabanın. telefon kulübesindekinin bir an için dikkati dağıldı ve birinin onun konuşmasını bitirmesini beklediğini fark etti; ama aldırmadı. adama notunu vermişti melih. küstah, şımarık piçin biriydi. telefon kulübesinin kapısını açtı:

"uzun sürecek mi?" dedi.

vakko ceketli "bir dakika" gibilerinden parmağını uzattı ona doğru; sonra konuşmaya devam etti. melih, adam az sonra yüzüne bile bakmadan giderken, ceketin onun geniş sırtında mankenin üzerinde olduğundan daha güzel durduğunu gördü. tabi yırtmacın yanındaki derin kesik olmasa.. memnuniyetle gülümsedi. bu numarayı ilkokulda öğrenmiş ve her deneyişinde de başarılı olmuştu. az önce telefon kulübesinin kapısını açtığında hep cebinde taşıdığı keskin makasıyla sezdirmeden bir parça almıştı ceketten. iyi para saymıştı bu makasa ama değerdi doğrusu. adamın ardından bakarken düşündü: yalnız sakatları değil zenginleri de sevmiyordu. bu, fakirleri sevdiği anlamına gelmemeliydi elbette. sadece kendisi zengin olana kadar diğer zenginleri sevmemeyi sürdürecekti.

17.4.13

veteriner

louis de bernieres

"böyle akılsızların ne kadar çok olduğunu duysan şaşarsın." dedi veteriner. "sürekli bu halde hayvanlar geliyor, veterinerlik okurken hiç düşünmemiştim bu kadar çok kurşun çıkarmak zorunda kalacağımı. bu işin sorumlusu çiftçiler. tilki, dingo, köpek, ne görürlerse ateş ediyorlar ve nedenini sorarsanız hayvanlarını koruduklarını söylüyorlar; bana kalırsa bu adamların büyük çoğunluğu tetik çekmekten zevk alan kıt akıllı serserilerden başka bir şey değil. hala kıtaya ilk gelenler gibi mayasız ekmek yiyen ve kendilerini kovboy filmlerinde başrol oyuncusu zanneden insanlar bunlar. kimilerinin av tüfeklerini pencereden çıkararak cipleriyle çevrede dolaştıklarını ve hareket eden her şeye ateş ettiklerini duydum. insan umutsuzluğa kapılıyor, inanın bana. üstelik bununla yetinmeyip çevreye zehirli yemler de bırakıyorlar. bu beni hakikaten çılgına çeviriyor. bir köpeğin strikninden ölmesini seyretmek kadar korkunç bir şey yoktur; nasıl oluyor da vicdanları buna elveriyor anlayamıyorum."

16.4.13

mektuplar

ahmet hamdi tanpınar

belki bu seddi, bir türlü aşamadığım bu eşiği kırabilirim. hamlet'in tereddüdü bir kral için iyi olabilir. fakat bir sanatkarda daima miskin ve zavallı bir şeydir. benim zarımı masanın üzerine atmam lazım. fakat o iş için de bir parça kendimi bulmam, bu miskinliğimden kurtulmam lazım.

gökten ne yağmış ki yer götürmemiş.

insan yeteneğinin olmadığı işlere girmemeli.

heyhat o kadar az kendimiz oluyoruz ki.

seyyah her yerde olabileceği için hiçbir yerde değil.

insanın olabileceği şeyi seçip ona çalışması ne iyi şey, ne mazhariyet..

çok müstear bir hayatı yaşıyorum sanki.

medeni insan, işlerini başkasına gördüren insandır.

işte bu yalnızlık yok mu? insanı çıldırtabilir. kendi nesline dahi daha sonradan iltihak edilemiyor. halbuki onların gençliğinde ben de burada olsaydım, şimdi bir yığın dostum olurdu.

insana her şeyi ama her şeyi, lüzumu kadar öğreten bir kitap vardır. ve bazı insanlar bunu okumuş bulunuyorlar. yahut da ben imkansız şekilde cahil, dikkatsiz ve budalayım.

eski adetim, bir kitabı bitirmeden öbürüne başlayamıyorum.

vatan birkaç dosttur diyor gide. hakkı var. evet hakkı var.

hesap etmişler, üç yılda bir avrupa nüfusu yer değiştiriyormuş. hiç değilse on gün için!

insan hayatı hep aynı zembereklerle çalışıyor.

ister istemez kendi hayatımızı düşünüyorum. bizler çocukluğu bedbaht geçtiği için hayatına ve etrafına küskün yaşayan, eşya ile dahi barışamayan biçarelere benziyoruz. bu zihinsel gerginlikten, inkar ve öfkeden, dargınlıktan nasıl kurtulacağız?

üç gündür güzin, aragon'un la semaine sainte'ini öve öve bitiremedi. üstadın ne mal olduğunu bilmeme rağmen dün kitabı aldım.

tarihimizin öyle bir devrindeyiz ki, iyi niyet sahibi insanlar ancak kendilerini kurtarabiliyorlar. zaten toplumların zayıf ve buhranlı dönemlerinde büyük adamın görünmesi de bundan değil mi? insan sonsuz olduğuna göre.. hulasa bir trajedidir yaşıyoruz.

ben hatta asrımda yalnızım. haklı olmak, haklı olduğunu bilmek bir insanı, bir ordu içinde bile kuvvetli yapabilir.

türkiye'de toplumu itham etmeden konuşmak mümkün değil.

toplum hayatı ne korkunç. insan ölümün eşiğinde dahi etrafa bırakacağı etkiden korkuyor. biz hakikaten aristo'nun anladığından başka anlamda sosyal hayvanız. eskiler ölüm korkusuyla sokağa çıkarken temiz elbise, çamaşır giyerlerdi.

düzen, zorunlulukları tanımanın sonucudur.

demek sanat elli altmış yıl bir yalanı yaşamak, ona sahnedeki rol gibi inanmak.

ben teşhir edilmenin sefaleti içinde her şeyi unuttum. kendimi öyle çıplak, tekrar masada, mahremiyetimden uzak görünce, madde gibi ellenip tartıldığımı hissedince, bayağı hayat denen şeyden iğrendim. ölümün sefaletini biz idrak etmiyoruz. kutsal ve korkunç onu gizliyor. fakat hastanın sefaleti ve mahremiyetsizliği.. doktorlar bunu kabul etmiyorlar. yalnız hasta olan bölgeyi, filanı görürüz, diyorlar. ben de asıl feci bu ya, diyorum, eşya oluyoruz.

ben dolmakalemini kaybettiğim için sadece okuyan adamım.

hiçbir kaşif yoktur ki keşfini sona erdirmiş olsun. bazıları tohum saçar, bazıları tarlayı sürer, bazıları ekinleri biçer, tohumu ıslah eder, falan filan..

yahya kemal'in rakı için güzel bir cümlesi vardır: "geceyi aydınlatır; fakat sabahı yakar."

millet partisi'ne ne üzülüyorsun? kapanacaktı. açılması hata idi. türkiye'nin şartları bunu kaldırmazdı. ve lüzum da yoktu. bir toplum hayatında hatalar olur; fakat adım başı dönülmez.

almanca bir atasözü öğrendim: türkler gibi başlamak, almanlar gibi devam etmek ve ingilizler gibi bitirmek. bizi hakikaten iyi anlamışlar. hiçbir millet bizim kadar ateşle işe koyulmaz ve yine hiçbiri bizim kadar rahatça vazgeçmez.

insanların bazen yalnızlığa ihtiyaçları da vardır.

ben mutaassıp insanla karşılaşınca, benim gibi düşünmek imkanından mahrum bir mahlukla karşılaştığıma inanırım ve kaçarım. o değilse, çocuğu adam olur.

yeni yıl.. dünyanın en gülünç ve itibari hesabı. martta, yani resmi yıl daha makuldü. hiç olmazsa güneş hesaplarına uyar.

yahya kemal: insanın ufku insandır.

bir insan kendisini ancak hayatının küçük sorunlarından sıyrıldığı, yahut da onları zihinsel bir şekle soktuğu zaman bulabilir. talihimiz, içimizde çok gizli bir yerdedir. fakat ona erişebilmemiz için birçok şeyden kurtulmamız gerekir. bu, bende çok geç oldu.

sesten çok bahsettim; çünkü insan biraz da sestir. sesimiz nabzımızla beraber değişir. alelade konuşma anında bile -eğer çok genel bir şeyden söz etmiyorsak- sesimiz daima değişir. hislerimiz, heyecanlarımız, bütün iç varlığımız sesimizdedir. çığlık şiirin yarısıdır. bütün sorun dili sesin kendisi yapmaktır. bu, adım adım, yani mısra mısra olur. şu halde her mısra şekildir.

şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. işte o sustuğum şeyleri hikaye ve romanlarımda anlatırım. onun için mümkün olduğu kadar kapalı alemler olmasını istediğim şiirlerimin anahtarlarını roman ve hikayelerim verir.

fazla benimsenen fikirlerimden daima nefret etmişimdir. şahsiyete hürmet ederim. insanlığı severim. fakat her insanı beğenmem ve bütün insanlara acırım. bu demektir ki, oldukça yani herkes kadar hodbinimdir. maymunu sevmem, dedim. insana pek benzediği için. bütün kötü huylarımız bu acayip hayvanda vardır. hilkat onu sakat bir aynamız gibi yaratmıştır. kuşları hemen hemen bulutlar kadar severim. aksi daha doğru olur.

kendime gelince.. insan o kadar önemli değildir. ben de herkes gibiyim.

via zeynep kerman

dünyaya

füruğ ferruhzad


sonunda bir gün
kuşku gözünün büyüsünden kaçarım
saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi
gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm
giderim güneş kıyılarına değin
sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada
usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına
dökülür ışık sevinçli gökyüzüne
yığınla şarkının tarhı

ben oradan, esrik ve özgür
bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin
yollarını gözümde bulandırdığı
bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin
gizemli karanlığında durmadan
çevresinde duvar ördüğü

15.4.13

laf tıraşı

zülfü livaneli

genç berber, sadece saç tıraşı yapmıyor, aynı zamanda laf tıraşı da yapıyor, deyim yerindeyse durmadan kafamı ütülüyordu. saçmalıklarının çoğu da avrupa birliği üzerineydi. akla sığmaz komplo teorilerini ardı ardına sıralamayı marifet sanıyordu. ne kadar da kendinden emin söylüyordu bunları bir görseniz.

"bak" dedim, "20 yaşındasın. dil bilmiyorsun, yurt dışına hiç çıkmamışsın, kitap okumuyorsun. bunlar doğru mu?"

"doğru!" dedi.

"benim yaşım seninkinin üç katından fazla." dedim. "avrupa konseyi'nde görev yapıyorum, ömrüm bu insanlar arasında geçiyor; raporlar okuyorum, raporlar hazırlıyorum. dikkat ettin mi, bu konularda sen ne düşünüyorsun diye hiç sormuyorsun. durmadan kendi fikirlerini anlatıyorsun. ben senin kadar cesur konuşamam."

aklım sıra çocuğa bir hayat dersi veriyor, onu daha çok dinlemeye, okumaya, yazmaya yönlendiriyordum.

"yook abi" dedi. "ben biliyorum. hem herkesin fikri ayrı."

o zaman anladım ki bunun gibi çocuklarda hayır yok.

ab, din, milliyetçilik, edebiyat, felsefe, uluslararası politika vs. gibi her alanda kesin fikirleri var ve düşüncelerinin doğruluğundan hiç şüphe etmiyorlar. sonsuz bir özgüvenle konuşuyorlar, internete yorumlar yazıyorlar; şiddeti, ilkelliği övüyor ve durmadan saçmalıyorlar.

demokrasi bu mu acaba?

gazetelerin ve haber sitelerinin durmadan güncellenen haberleri, anında bir yorum sağanağına tutuluyor ama türkiye'de son yıllarda iyice yerleşen, kötünün iyiyi kovması alışkanlığı bu alanda da kendini göstermeye başladı. anadilini yazmaktan ve konuşmaktan aciz birçok lümpen, geçiyor internet başına ve okuduğu gazete haberlerine kötü cümlelerle yorumlar yağdırıyor. neler yok ki fikir beyan ettikleri konular arasında: kuzey ırak operasyonu, ekonomi, sanat, kültür, tanınmış kişiler, dünya, uluslararası stratejiler.. her konuya bir iki cümleyle değiniyorlar. çoğu da küfrediyor. bol bol cinsel organ ve cinsel eylem sayılıp dökülüyor bu yorumlarda. ve bu kafa karışıklığı, bu şiddet eğilimi ve hakkaniyetten, insaftan, izandan yoksun yorumlar karşısında dehşete düşüyor, ülkeniz adına utanıyorsunuz.

bu arada ne dediğini bilen, dünyanın farkında olan ve çok ilginç fikirler öne süren yorumcular da var elbette. ama türkiye'deki her güzel ve doğru şey gibi onlar da bir cahil kalabalığı içinde boğulup gidiyor.

bu yüzden türkiye; cehaletin bilgiye, kabalığın nezakete, ilkelliğin gelişmişliğe tercih edildiği bir ülke haline geldi.