27.6.19

hastalık günleri

hendrik conscience

hastaydım; kafam yorgun, ruhum umutsuz, gövdem acılar içindeydi. tanrı'nın hiç değilse manevi enerji ve güçlü bir şefkat içgüdüsüyle donatmış olduğu ben, en acı bir cesaretsizlik çukurunun dibine düşmüştüm ve çok öldürücü bir zehrin, soluk alamayan kalbime dolduğunu duyuyordum. yaylada üç ay geçirdim. o güzel yöreyi bilirsiniz, insanın ruhu kendi içine döner ve eşsiz bir dinlenmenin tadına varır; her şey dinginlik ve huzur yaratır. orada, tanrı'nın kusursuz yaratımı önünde, ruhunuz örf ve adetlerin boyunduruğundan kurtulur, toplumu unutur, toplumun el kol bağlayan zincirlerini gevşetir yenilenmiş bir gençliğin gücüyle. orada her düşünce duaya dönüşür, taze ve özgür doğa ile uyum içinde olmayan her şey bırakır yüreği. ah, orada yorgun ruhlar huzur bulur, bitkin insan gençlik gücüne yeniden kavuşur. hastalık günlerimi böyle geçirdim işte. sonra akşamlar! ayaklarını küller arasına uzatıp kocaman ocağın önünde oturmak, bacadaki bir çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldıza bakıp durmak ya da derin düşlere dalarak ateşe bakmak, alevlerin yükselip, titreyip, kazanı, ateşten dilleriyle yalamak için birbirleriyle sanki yarışmalarını seyretmek ve düşünmek.. insan yaşamı da budur, diye: doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak.

24.6.19

iyimserlik

montaigne: korkmak için cesaret gerekir.

akhenaton: doğu ufkundan yükseldiğinde bütün ülkeleri güzelliğinle kapladın. çok uzaklarda da olsan ışınların dünyanın üzerinde.

konfüçyüs: iyiliğe iyilikle, kötülüğe adaletle karşılık verin.

roberto rossellini: ben kötümser değilim. bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

rachel carson: zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

immanuel kant: insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu.

friedrich engels: başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz.

dwight eisenhower: savunma harcamalarında karşılaşılan sorun, dışarıdan korumaya çalıştıklarınızı, içeriden yıkmadan ne kadar ileri gidebileceğinize karar vermektir.

christiaan huygens: evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! ne kadar çok güneş, ne kadar çok dünya!

dōgen: dünya mı? sardunyanın silkelediği ay ışığı vurmuş damlalar..

19.6.19

bir yazarın doğuşu

hüseyin rahmi gürpınar

"şık", ilk kez 1889'da basılmıştı. sonra 1919'da, yani tam otuz yıl sonra ikinci kez basılıyor.

okuyucular, bu eski hikâyede şimdiki hüseyin rahmi'nin acemi, zayıf, cılız ama ileride bol meyve vermeye uygun bir fidanını göreceklerdir. bu çelimsiz fidan dayanıklı bir gövde oluncaya kadar, yirmi yıl baskı düzeninin tehlikeli boraları ile hırpalandı. bazen köküne yakın budandı. hayatını, özünü korumak için muhtaç olduğu gıdaları bulamamak tehlikelerine düştü.

bu "şık" romanı matbuat caddesine attığım ilk adımımdır. onun için bunun kendimce heyecanlı bir biyografisi vardır. eserin yazılış tarihi, yayımından iki üç yıl kadar da öncedir. birinci kısmı hemen okulda yazılmıştır. zaten birçok cümlesindeki beceriksizlik, acemilik, adeta çocukluk, bazı fikirlerdeki büyük saflık, okuyanlara bu gerçeği söyler.

şık'ın yazılmış ilk yarısını büyük bir zarfa doldurarak ahmet mithat efendi'ye gönderdim. efendi merhumun eserlerini okurum. en büyük tutkunu, hayranıyım. ama henüz kendisini görüp tanışmak şerefine eremedim. ne mizaç ve ahlakta bir kişidir, onu da bilmem.

eserimi gönderdikten sonra bana müthiş bir pişmanlık geldi. hiç öyle büyük bir adama böyle çocukça, budalaca, saçma yazılar gönderilir mi? eyvah.. ben ne yaptım?

o gece üzüntümden, mahcubiyetimden uyuyamadım. düşündükçe utancımdan terler döküyordum. eserin iyi karşılanacağına binde bir ihtimal vermiyordum.

ertesi gün arkadaşlarımdan biri elinde bir tercüman-ı hakikat gazetesiyle karşıma çıkarak:

"müjde! eserin beğenilmiş. ahmet mithat efendi hazretleri seni matbaaya davet ediyor."

"alay etme, ben zaten utancımdan yerlere geçiyorum."

"vallahi alay değil. işte nah.. al oku."

gazeteyi aldım. birinci sayfanın ortasında, "açık mektup" başlığı altında şu satırları okudum:

"matbaamıza gönderilen 'şık' adlı hikâye gerçekten takdire layık görülmekle yazarı hüseyin rahmi beyefendi'nin lütfen idarehanemize teşrifleri rica olunur."

gözlerime inanamıyordum. o zamanın yazar ve şairlerinin toplandığı tercüman-ı hakikat matbaasından böyle bir davet gelmesi aklımın alacağı mutluluklardan değil. arkadaşlarım beni kutlamaya başladılar. ben hâlâ bu olaya inanamıyor, rüya görüyorum sanıyordum.

bütün beceriksizliğimle ahmet mithat efendi gibi zamanının büyük adamının huzuruna çıkmak da benim için çok önemli bir mesele idi. bütün cesaret ve becerimi toplamaya uğraşarak matbaaya gittim. efendi'nin orada bulunmadığını, kendisiyle galata'daki sıhhiye dairesinde görüşebileceğimi söylediler.

karantina dairesinde büyük bir heyecanla hazretin huzuruna çıktım. gür kaşlı, kara sakallı, iri yarı heybetli bir zat..

beni görünce ilk sorusu şu oldu:

"kimsin sen çocuğum?"

"şık yazarı hüseyin rahmi."

ah, korktuğuma uğradım. efendi'nin yüzünde derhal bir güvensizlik gülümsemesi belirdi. söylediği hiç aklımdan çıkmaz. bana pek alaycı gelen bir sesle:

"oğlum, senin ağzın daha süt kokuyor. bu roman usta işi. senin ne kalemin, ne üslubun, ne tecrüben ve ne de görgün henüz bunu yazmaya müsait değil. bu apaçık görünüyor. sen böyle bir şey tasvirine özenebilirsin ama bu işi yalnız başına başaramazsın. sana bir yardım eden var. baban mıdır? ağabeyin midir? arkadaşın mıdır? o kimdir? söyle."

o yazılarda bana hiç kimsenin bir tek kalem yardımı yoktu. o tarihte yanya'da bulunan babam sait paşa'ya her hafta mektup yazardım. epeyce diller dökerdim. babam mektuplarımı, görüştüğü bazı kimselere okuduktan sonra fotoğrafımı göstererek:

"işte bu satırları yazan bu çocukcağızdır." dermiş.

onlar da mektuplar ile fotoğrafımı karşılaştırdıktan sonra:

"hayır, ihtimali yok. bu çocuk şu sözleri yazamaz. sizi aldatıyor paşa." cevabını verirlermiş.

babam onların bu iddialarına nihayet kanaat getirerek bana şu öğütleri yazmıştı:

"oğlum rahmi, bana yazdığın mektuplarda bir usta kâtip eli var. başkasının yazdığı satırların altına imza koymak münasebetsizliğine alışmanı istemem. cümlelerin hatalı, pürüzlü olsun zararı yok. benim istediğim senin samimi ifadendir."

bu bakımdan zaten yüreğim yaralı. koca ahmet mithat efendi'nin aynı ithamı karşısında küçüldüm. bozuldum. hiçbir söz bulamadım. nihayet gözlerimden dökülen iki damla, hazin bir cevap yerine geçti. bu saf, samimi, masumane ağlayışım efendi'ye dokundu.

hemen:

"ağlama.. ağlama inandım. ama böyle güzel başlayan eserlerin bazen sonu başlangıcına uymayıverir. bunu tamamla. sonra yayımlayalım." dedi.

bin heyecan, üzüntü, umutsuzluk içinde hikâyemi bitirdim. efendi, başlangıcı kadar sonunu da beğendi. artık haftada birkaç defa karantinahaneye devamla fıkralar, makaleler de yazmaya başladım. beni ne kadar takdir ettiğini göstermek için beni manevi evlat edindiğini gazetesinde duyurdu.

basın pazarına dökülen isimlerin o üzüntülü, bilinmezlik ve takdirsizlik devresi olan çetin günleri gördüm. "şık", gazetede tefrika edildi. efendi'nin pohpohları ile birden tanındım. yazdıklarım takdir buldu.

o zamandan beri hiç okumamış olduğum bu hikâyenin sayfalarını otuz yıl sonra şimdi gözden geçirirken uzak, biraz paslı, dumanlı ama sisli bir doğuş gibi aydınlanmış, şen, mutlu, kaygısız bir mazi aynasında gençliğimi görüyorum. ne safça satırlar, ne ilkel hikmetler, ne çocukça tuhaflıklar, ne basit tasvirler..

eserin çocukluk neşesini bozmamak için cümleleri, bütün saflıkları, gereksiz kelimeleri, bazen altı üstünü tutmayan sözleri ve kabalıkları bırakıyorum.

o zaman bu hikâyenin gördüğü ilgiye şaşırmış, sebebini efendi'den sormuş ve şu cevabı almıştım:

"oğlum, senin kafandan daha çok şeyler doğacak gibi görünüyor. eserin en büyük fazileti, okuyanları kahkahalarla güldürmesidir."

meşhur moliere, "sahte hekim" adlı piyesini genç yaşında yazmış. bir fransız eleştirmen bu eser hakkında düşüncesini söylerken, "işte bu sahte hekim, hastalık hastası'nın taslağıdır." diyor. bu "şık" hikâyesindeki şatırzade şöhret bey de kendisinden on yedi yıl sonra doğan "şıpsevdi" kahramanı meftun bey'in çekirdeğidir.

şimdiki ihtiyar ben; genç, toy, acemi hüseyin rahmi'nin ne kadar kusurlarını görüyorum. emin olunuz zamandan büyük öğretmen, gerçekleri anlamakta ondan daha muktedir bir profesör yoktur. yaşayan görüyor ve öğreniyor.

genç kız kalbi

mehmet rauf

bir erkeğin güzelliği zekâsından ibarettir.

geçmişe gıpta, onunla iftihar, bugün iftihar edecek şeyi olmayanlara mahsustur. buna ise ilerleme değil gerileme derler. büyük milletler ise yalnız ilerleme gösterenlerdir.

hatta bizimki gerileme bile değil. gerileme için mevcut bir şey olmalı ki onu da kaybetmeli. bizde ise önceden beri gafletten, cehaletten başka bir şey yoktu. halimiz bence bugün ancak yeis ve kederle ifade olunabilir. hiçbir işe yaramayacağımızı, hiçbir şey yapamayacağımızı anlamaktan dolayı bir yeis ve keder..

işte böyle kadere bağladığımız bu sefalet içinde acizlik ve ıstırapla sürünüyorken buna nazaran önemsiz, görünürdeki sefaletlere karşı duygusuz kalamayan bütün millet, samimi hayatını harap eden bir yaraya karşı tevekkül ve ihtiyat içinde sükut ediyor.

medeniyet yıkmak değil yapmaktır ve insanlığı aydınlatacak önemli bir keşifte bulunan bir milleti yüz büyük savaş kazanmış bir millete bin kere tercih ederim.

kadınlık kutsal ve kıymetlidir; çünkü evvela hayatı, sonra da saadeti kendilerine borçluyuz.

evlilik yapılırken soruşturulan şey yalnız mevki, yalnız servet ve yalnız namus meselesidir. ahlak ve tavır, eğilimler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki bahse bile layık görülmez. düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan oluşmuş ve yalnız bunlardan ibarettir.

bazen düşünüyorum da dünyaya gelmek bir afetken, sonra bu memlekette, üstelik kadın olarak doğmanın dayanılmaz azabına nasıl tahammül ettiğime hayret ediyorum.

bizim milletin büyük bir gelecek sahibi olması için yegane eksiğimiz, toplumsal hayatımızın olmaması, kadınsızlıktan, kadınları erkeklerden uzak bulundurmamızdır.

ah bu aşk.. yarabbim, bütün bu kâinatı, bütün varlıkları yarattın, pek, pek büyük bir harikadır. fakat yalnız aşkı yaratmak onların hepsinden büyük, hepsinden mukaddes bir şeydir.

fakat yaşamak için hayat lazımdır, hayal değil.

17.6.19

falaka

ahmet rasim

"hocaya hürmet etmeyen zelil olur." sözü, tahsil ve terbiyenin en ürkütücü ilk maddesidir. bence bu madde herhangi bir diyarda uygulanamazsa orada ilerleme fikri uyanamaz.

oyunsuz çocuk, karnına dokundukça "viyk, viyk" eden kukla bebeklerden başka bir şey değildir.

canım çocukluk! en uslu hali bile sessiz, rahat rahat otururken -her nedense- fingirdemeye denktir. o bile başıboşluğa vurgundur. ister ki kimseler oyununa karışmasın, kimseler düşüncelerine engel olmasın. ötüşsün, bağırsın, çağırsın, kimse "yapma, etme" demesin, herkes nazını çeksin. uyuyacaksa ona ninni söylensin. yesin, içsin, gezsin, vursun, kırsın, binsin, sallansın! despotluğun nasıl olduğunu anlamak isterseniz haşarı bir çocuğu dikkatlice seyredin.

"dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz."

.. bu defa ise tam ilahicilerin arkasında yerimi almıştım. elbette beni de yanlışlıkla onlardan zannedecek biri çıkardı! şimdi bile siyaset, prensip hengâmelerinde görmüyor muyuz? inkılap kafilesinin başını çekenlerin ardınca yürüdüğünü gördüğümüz kimleri kim zannediyorduk da onlara ne payeler veriyorduk? çocukluk deyip geçmeyin. büyüklük, onun fotoğraf agrandismanlarını (büyütülmüş halini) andıran bir örneğidir.

ya rab bu aferin ne tükenmez bir hazinedir!

benim ruhumda ve vicdanımda bütün kuvvetimle kazandığım bir his vardır. "hoca korkusu" denilen o eli sopalı manevi haydutluk, darüşşafaka'da büyük bir düzelme ve dönüşüme uğrayarak hâlâ hocalarım hakkında ayrı ayrı, derin bir "hürmet", birer "saygı" ve her zaman için değişmez birer "sevgi" uyandırmaktadır.

bir zamanlar herhangi bir mektebin önünden geçenlerle bizleri sokaklarda görenler "bu türk mektebidir." derdi; çünkü mektebin gürültüsü yüz iki yüz adımdan işitilir; birbirimizi kovalamak, dövüşmek, kafa göz yarmak, türlü türlü küfürler savurmakla meşgul olduğumuz görülürdü. fakat zamanımızda bunlar yok gibidir. içli dışlı temizlik ve terbiye ile büyük bir disiplinin belirtileri, izleri vardır. umuyoruz ki bu tarz, günden güne artıp gelişsin.

15.6.19

şık

hüseyin rahmi gürpınar

siz yaşamayı ne sanıyorsunuz? istanbul'un bir köşesine tıkıl. memuriyete mi? zanaata mı? her nereye devam ediyor isen sabah git, akşam gel. kazandığın parayı evinde her kimin varsa onlarla ye. her günün, her saatin birbirinin aynı olsun. sonra bu hale yaşamak adını ver.

fransızların bir sözü vardır: "eğer meşhur olmak istersen herkesten başka türlü yaşa." derler.

bir tabiat sahibi erkek nasıl bıyıklı bir kadından hoşlanmaz ise tabiat sahibi bir kadın da düzgünle [fondöten], rastıkla erkek güzelliğini değiştirmeye çalışan bir yaratıktan hoşlanmaz.

moda denilen şeyin bütün yeryüzünde tek akademisi paris'tir.

bu moda ne kadar acayip bir âdettir! kendini ona uyduran kadınların ekserisi güzel olmaktan çok çirkin oluyorlar. iki kadına yaraşırsa sekseni sevimsiz, siması garip bir şekil alıyor.

daima yanında silah bulundurmak cesarete yegâne alamet sayılmaz. bazı kimseler vardır ki silahsız adım atmadıkları halde ufacık bir patırtı oldu mu kendilerine daima bir yük olarak taşıdıkları silahlarını kullanabilmeleri şöyle dursun, o aralık ortadan kaybolmak için herkesten önce sokulacak bir delik aramak kaydına düşerler. cesaret erbabı, yanlarında silah bulunmadığı zaman bile gerekirse ateşe saldırırlar.

her nerede bir olay olsa oraya toplanan halk arasında derhal o olaya dair beş on türlü yanlış rivayetler peyda olur. buna sebep ise herkesin vakanın nereden çıktığına dair işitebildiği sözleri güzelce dallandırıp budaklandırarak dilinin döndüğü kadar ötekilere satmasıdır.

"sanma o mestane nigâhı aşktandır
inan vallahi ki açlıktandır"

eğer yaşamak hususunda kimseye benzemek istemiyorsanız emin olunuz ki bu hikmetin amili olarak dünyada don kişot'tan başka kendinize bir eş daha bulamazsınız.

çirkin şeylerin taklidi de icrası da kolaydır. asıl güçlük iyi ve güzeli taklit edebilmektir.

hayal ne kadar hayal olsa yine az çok hakikatten doğar. hakikati hayalden, hayali hakikatten ayırmak kudretini kazanmak pek çok derin ve ince denemelere bağlıdır. hakikate benzer çok hayaller, hayale benzer çok hakikatler bulunduğunu hiçbir zaman muhakemeden uzak tutmamalıdır.

13.6.19

kuyruklu yıldız altında bir izdivaç

hüseyin rahmi gürpınar

insan tabiatında yasak olan şeye karşı sakınmaktan çok yönelmeye yatkınlık vardır.

dünyada saadet denilen şey tamamıyla kuruntuya dayanan bir söz değilse işte onun en belirgin şekli mutlaka bağdaşması mümkün iki ruhun birleşmesinde vücut bulan haldir.

bir kadın ne kadar güzel olursa olsun onun sahibi olan erkek, hislerini tatmin ettikten sonra çarçabuk dışarıya göz gezdirmeye başlar.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

çok sevinmek de insanı büyük bir kedere uğramak derecesinde üzüyor.

insanların çok defa saadetten yoksun kalmaları, onun hangi tabii kanunlar üzerine kurulduğunu bilmemelerinden ötürüdür.

insanlarda, korkanları daha çok korkutmak muzipliğine düşkünlük çoktur. vaiz efendilerden tutunuz da fen adamlarına kadar insanların okumuşları, filozofları, âlimleri de diğer kardeşlerini korkutma eğiliminden kendilerini alamıyorlar.

aynı hastalığa yakalanmış bulunanlar birbirlerinin halinden tamamıyla anlarlar.

insanlığın en büyük hastalığı, kendini kemiren illetlerin cidden tedavisine başvurmaktan çok, daima tehlikeyi hakiki derecesinden aşağı göstermeye çalışmak hastalığıdır. bu yaraların derman bulunmaz niteliğini açık ve kesin bir dille açıklamaya uğraşanlar daima halkın lanetine uğrarlar. yaranmak için halkı aldatan ikiyüzlüler beğenilir ve saygı görürler.

yakında çökmeye mahkum o nefis ilahi yapıyı, bir tapınak olan vücudunuzu sizin için çırpınan bu inleyen ruha adamış olsanız dünyadan giderayak sonsuz sevaba erecek kadar büyük bir hayır işlemiş bulunursunuz.

11.6.19

gulyabani

hüseyin rahmi gürpınar

her gördüğünü bilmeye uğraşmamalı, her işittiğini merak etmemeli.

gönül kimi severse güzel odur. aşkla bağlanan kalpler kendi ruhlarının tapındıklarından başkasıyla ateşlerini söndüremezler.

viran evi gösteren biraz boya, biraz badana, biraz temizlik, derlilik topluluktur.

dev, gulyabani, çarşamba karısı gibi avam muhayyilesinin mahsulü garip varlıklar ilim ve fen sınırlarına dahil edilemez. bunların yakalarından tutup da bir ameliyathaneden, bir laboratuvardan içeri sokmak, bir fizyolojistin, bir kimyagerin, bir operatörün, bir âlimin, fen bilimcinin huzuruna çıkarmak mümkün olsa soyları sopları, asılları fasılları, ıcıkları cıcıkları hakkında kesin malumat edinilir, insanlar arasında leh ve aleyhlerinde dolaşan söylentilere artık bir son verilirdi. ilim, konusunu yer altına inerek, göklere çıkarak, teleskoplarla, mikroskoplarla her yerde, her zerrede arıyor. bu tuhaf yaratıkların, bu yabanilerin aslı olsa elbette bunlardan birini çalyaka eder, üzerlerinde mikrobik aşı deneyleri yaptığı tavşanlar, fareler gibi kafese koyardı.

9.6.19

ferdi ve şürekâsı

halit ziya uşaklıgil

çocuklarını evlendirmek üzere olan babaların, anaların kalbini eşiniz, altında bir keder bulursunuz.

gençlik, bir bahar göğü gibi saf, aydınlık ve parlaktır; fakat birden ters bir rüzgâr eser, önünde bulutlar, fırtınalar yığarak o aydınlık göğü karanlıklara boğulmuş bir hale getirir.

felakete saadet kadar ölçü olamadığı gibi fakirliğin derecesini de servetten fazla gösterecek bir şey yoktur. mutsuzlar bahtiyarlara rastladıkça mutsuzluklarını anlarlar. yoksulluk belki kendi kendine teselli icat eder, yalnız kalırsa bir yetinme durumu ortaya çıkar; fakat onu servetin yanından geçiriniz; o vakit anlar, feryat eder, ağlar.

rakam işi! pis iş! bilmem, fikri bunun kadar yüksek derecesinden düşürecek, insanın bütün hislerini iptal ederek zihni manasız, ruhsuz birtakım şekiller içinde boğacak başka bir meslek var mıdır? cinnete rakam kadar yardım edecek bir şey olamaz.

gariptir, insan bazen tamamıyla açık olan şeylere dikkat etmez de en gizli şeyleri hisseder.

sokak! orası öyle bir bayağılık çıkmazıdır ki toplum, kurbanlarını buraya atar. orası öyle bir yerdir ki kaza rüzgârı savurduğu çiçekleri buraya döker. insanlığın sefaletine merhamet gözü çevrili olanlar, sokaklarda neler görürler, sokaklarda ne âlemler keşfederler, ne belalar okurlar!

insan, felaketlere her şeyden güç inanır.

hayatta bazen bir bakış, iki ruh arasında bir duygu tesadüfü vardır ki bir an sürer; fakat ayrıntılı bir kitaptır. bu bir an içinde iki ruh arasında ne güzel manalar, iki kalp arasında ne gizli sırlar alınıp verilir! aşkın böyle bir saniyesi vardır ki kalp bütün içindekileri, ruh bütün sırlarını bir bakışta ifade eder.

merhametle alınmış bir eş sizi mesut edemez.

genç kızların hayatında yatak odası, kutsal bir hayal tapınağı gibidir. hayalin, o altın kanatlı şiirin yuvası, yatak odasıdır. yatak odası o kadar saf, o kadar hassas, o kadar nazik hayallere, emellere sığınak olmuş bir yerdir ki merak fikri bile oraya girmeye cesaret edemez, o gençlik hayal yuvasına sokulmaktan çekinir. bu oda kapanıp da genç kız yuvasında yalnız kaldığı vakit, işte o vakit genç kızdır. bahar göğü lacivert dalgalarını, geceler yıldızlarının şiirini genç kızların gözlerine o odanın küçük penceresinden sunar.

insan en kederli zamanlarında bile bir şey bekler ki işte o bekleyiş, bir perdenin arkasına gizlenmiş belirsiz bir ümitten başka bir şey değildir.

ihtiyarlar, kalpleri artık aşka, şiire uzak kaldığı için başkalarının kalbindeki aşkı, fikrindeki şiiri özel bir titizlikle gözden geçirirler.

gözyaşları bulaşıcıdır. insanın kalbinde gizli duran bazı hisler vardır ki kendilerine benzeyen bir hisse rastlar rastlamaz meydana çıkar.

dünyada serveti saadet için kullanırlar ama saadet, servet için feda edilmez. bunlar pek süslü sözlerdir, bir kitapta görülürse ağlanır; fakat hayatta bu sözlerin emrine uyarak hareket etmek, aldanmaktan başka bir şey değildir.

ümit, insan zihni için bıktıran bir illet gibidir; onu tamamıyla silmek mümkün olamaz.

gariptir, insanın sözünün, fikrine bağlı olması kuralken bazı durumlar olur ki fikir söze uyar. insan düşündüğünü söylerken söylediğini düşünür.

bir ümidin tükendiğini görenler için varlığından vazgeçmeye karar vermek kadar teselli edici bir şey olamaz.

insanın duyguları bazı büyük sarsıntılara hedef olduğu zamanlar öyle müthiş bir bunalım içinde kalır ki kasırgalara çarpan dalgalar gibi bir yön belirleyemez.

insan bir felakete engel olamayınca hiç olmazsa ona sahip olmak ister.

zihin! o tuhaflıklar hazinesi! kendi kendisini aldatmak için bile neler icat eder, duygularını nasıl örtüler altında gizler, onlara nasıl acayip işler yaptırır!

kadınlar, yaradılışın çiçeklerden narin, kelebeklerden nazik yarattığı o zayıf, o zarif yaratıklar, kalplerinin gizli bir noktası açığa çıktığı zaman ne müthiş bir dayanıklılık, ne garip bir kuvvet gösterirler!

gençlik, hiç o, iskemle üstünde, defter karşısında harcanacak bir zaman mıdır? fakat bir kere de gençliğin ne demek olduğunu anlamadan hayatınızı orada geçirdiniz mi, ondan sonra bir köşeye büzülüp arpacı kumrusu gibi düşünmekten başka bir şey kalmaz.

7.6.19

mürebbiye

hüseyin rahmi gürpınar

gönül aşk sarayını yıkılmış görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez.

tiyatroda ağlamak gülmenin bir diğer çeşididir. zaten fizyoloji bakımından gülmekle ağlamanın bazı durumlarda farkı yok gibidir. ikisi de sinir zayıflığından ileri gelir. eğer ağlamakla ahlak düzeltmek mümkün olsaydı dünyada çocuklardan uslu akıllı kimse bulunmazdı.

eski filozoflardan platon ve bir parça onun yolunu izleyen sofistlerden bir grup ve stoacılar, bu dünyayı küçüklükte adeta bir portakal, üzerinde yaşayanları da mikroskobik mantar sayarlardı.

başkalarının hareketlerinde gördüğümüz, kendi fikir ve görüşümüze uymayan her şeye gülmemiz, şaşmamız lazım gelse, ömrümüzün büyük bir kısmını gülmek ve şaşmak ile geçirmemiz gerekirdi.

laf lafı açar ama her açılan laf gediğine kalem sokmak konuşmayı büsbütün çığrından çıkarır. serde zevzeklik, kalemde isyankârlık olursa ne yapmalı?

çocuğunun babalığına layık gördüğü bu zat ünlü yazarlardan mösyö baudelaire isminde birisiydi. hiç yazar olup da hassas olmamak, hassas olup da insaflı bulunmamak, insaflı olup da buna uygun davranmamak mümkün müdür? hem yazarlar dalgın adamlardır. hele romancı, tiyatrocu güruhunu kandırmak kolaydır. bunlar eserlerinde her gün bir türlü yalan yaza yaza yalanı doğrudan, olmuşu olmamıştan, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemeyecek bir hale gelirler. bütün hayat manzaralarına roman konusu diye bakarlar. yalan yanlış her konuyu hakikat şeklinde göstermeye, her hakikati romanlaştırmaya uğraşırlar. ağızla söylenen yalan ahlaksızlık sayılırken kalemle yazılanı hüner sayılmak, kitap şeklinde para ile satılmak, ileri medeniyetin yazarlara bağışladığı garip bir ayrıcalıktır. işte mösyö baudelaire de yazdığı yalanlara kendisi gülüp âlemi ağlatan bu yazar takımındandı.

anjel yazarı önemli bir eser yazmakla meşgul bulur. baudelaire eline kalemi almış -hangi yanlışı, hangi iftirayı, hangi haksızlığı yazmaya kalksak yazmam demeyen o kalemi- parmakları arasına sıkıştırmış, kendisi adamlıktan, insanlıktan sıyrılmış, göklere çıkmış, oradan kuş bakışı, küçümseyici bir bakışla izleyerek insanlığın bütün rezillik ve kötülüklerini parlak renkler, yerinde tabirlerle betimliyor.

herkes işittiği şeyi inceden inceye araştırmaya lüzum görmeksizin onu kötüye yormaya eğilimlidir.

5.6.19

kapı birden vuruldu

etgar keret

bu ülkede güçlü olan haklıdır; siyaset, ekonomi ya da park yeri, fark etmez. sadece kaba kuvvetin dilinden anlarız biz.

bir şey elinden alındığında, bok bile olsa, acı verir.

genellikle kötü bir şey uydurduğunuzda insanlar hemen inanır; çünkü olağan gelir. fakat iyi bir şey uydurursanız kuşkulanırlar.

bir çocuğa söz verip tutmamak kadar kötü bir şey yoktur. çocuğu hayatının sonuna kadar yaralayabilir bu.

çocukların böyle şahane bir yanları var. ne yaparsan yap, bir saat sonra unutup başka şeyler düşünürler, onları daha mutlu edecek şeyler.

çin tıbbında sperm enerjinin bir biçimi olarak görülür. boşaldığında gücünü yitirirsin, bu yüzden tavsiye edilmez. özellikle zayıf bir bünyen varsa.

bazı insanlar üçüncü kattan düşer ve sadece sırtları morarır. başkaları merdivenden inerken ters bir hareket yapar ve kendilerini hastanede bulur, alçıda.

kiralık katiller kır çiçekleri gibidir. tahmin edemeyeceğiniz kadar farklı türlerde açarlar.

yaşadığımız evrene paralel ve hepsi birbirinden biraz farklı milyarlarca başka evren olduğuna dair bir teori var. hiç doğmadığım evrenler var mesela ya da hiç doğmak istemeyeceğim. bir atla çiftleştiğim paralel evrenler var ya da piyangoda büyük ikramiyeyi kazandığım. yatak odasının döşemesinde yatmış kan kaybından ölmek üzere olduğum evrenler var. açık ara başkan seçildiğim evrenler var. fakat o evrenler umurumda değil, şu anda sadece onun evli ve çok şeker bir oğul sahibi olmadığı evrenler ilgilendiriyor beni.

bütün o para, siktiğimin bütün o parası dünyanın anasını belledi.

bazen hayat bir tuzakmış gibi geliyor bana. farkında olmadan içine girdiğin ve birden etrafına kapanan bir şey. ve bir kez içine girmişsen, hayatın içine girmeyi kastediyorum, kaçış yoktur. intihar dışında belki, ki gerçek anlamda bir kaçıştan çok teslimiyettir

televizyon böyledir. her şeyi çarpıtmayı severler, dramatik etki. çarpıtacak bir şey bulamayınca da uydururlar.

dosdoğru objektife bakıp bir gün bir japon balığı bulursa ondan hiçbir şey istemeyeceğini söylemişti. büyük bir cam kavanoza koyup onunla bütün gün konuşacaktı ve ne hakkında olduğunun önemi olmayacaktı. spordan ya da siyasetten ya da japon balığı neden konuşmak isterse ondan. ne olursa, demişti rus, yeter ki yalnızlık olmasın.

sanatçı ve çağı

albert camus

günümüzde yazar, tanımı bakımından, tarihi yapanların hizmetine giremez; tarihin ezdiklerinin hizmetindedir o.

gerçek, esrarengizdir, kaypaktır ve her zaman yeniden kuşatılmak ister. özgürlük tehlikelidir; ne kadar heyecan verici ise, birlikte yaşamak o kadar güçtür.

doğulu bir ermiş, dualarında, kaderin kendisini ilgi çekici bir çağ yaşamaktan alıkoymasını dilermiş

bence en iyi yol, -mademki kendisi, kuvvetle istiyor bunu- çağımıza hakkını tanımak ve sevgili üstatlar, kamelyalı sanatçılar çağının sona erdiğini kabul etmektir. bugün yaratmak, tehlike içinde yaratmaktır.

emerson, olağanüstü bir şekilde, "bir insanın kendi dehasına olan güveni, inanışın ta kendisidir." demişti.

xıx. yüzyılın bir başka amerikalı yazarı da, "bir insan, kendi kendisine sadık kaldıkça, her şey onun tarafına doğru yol alır; hükümet, toplum, hatta güneş, ay ve yıldızlar" diye eklemişti. bu büyük iyimserlik bugün ölmüş gibidir.

günümüzde en çok hakaret edilen değer, özgürlük değeridir.

ancak özgürlük insanları yalnızlıktan kurtarabilir. kulluk bir yalnızlıklar kalabalığı içinde gezer.

iyi düşünenler, -her zaman iki çeşit zeka olduğunu düşünürüm: zeki zeka ve aptal zeka- özgürlüğün, ilerleme için bir engelden başka bir şey olmadığını yazmışlardır.

günümüzde en büyük ün, okunmadan sevilmek ya da nefret edilmektir.

barbarlık hiçbir zaman gelip geçici olmamıştır.

yeryüzünün ışıkları olmaksızın nasıl biçimler anlamsızlaşırlarsa, biçimler olmadan da ışıklar çok şey kaybeder.

gerçekte uysallık, hiçbir zaman, birkaç kütüphane hümanistinin tehlikesiz eğlencesi olduğu zamanki kadar değerinden kaybetmemiştir.

gerçeğin, nihayet tehlikelerle karşı karşıya kaldığı günümüzde ancak, yeniden ayakta durabilmesi, saygı görmesi imkanı vardır.

haspa

nabizade nazım

gözünü açtığı zaman vapurun içinde bir sükun ve sükunet hüküm sürmekteydi. pervane muntazaman dönüyor, kuvvetli bir sabah güneşinin parlak huzmeleri kamaranın penceresinden gözlerinin içine giriyordu.

geceki şiddetli sallantıdan rahatsız olan yolcular rahat rahat sabah uykusu çekmekteydiler.

behzat birkaç defa sağına soluna dönmek suretiyle tekrar uykuya niyetlendiyse de muvaffak olamadı. kamara arkadaşını taciz etmek korkusuyla sigara da içemiyordu. bir çeyrek kadar devam eden tahammülü gayete erince kalktı. giyinip tuvaletini de icra eyledikten sonra yukarı güverteye çıktı.

vapur saatte dokuz on mil süratiyle kıbrıs sahilini takip etmekteydi.

deniz durgun, hava sakin, güneş kuvvetli, mevsim ekim, saat sekiz. hafif, fakat biraz serin lodos behzat'ı güverte üzerinde hızlı hızlı yürümeye mecbur etti. hem geziniyor hem de istanbul'u, istanbul'da yolunu bekleyenleri düşünüyordu.

geçici memuriyet ile dört beş aydan beri o sevimli dostlardan ayrı düşmüş, şeria nehri vadilerinde, taberiye gölünün cehennemi iklimi içinde bunalmış kalmıştı. sevgili zevcesi münire'den, mini mini oğlu şevki'den üç dört aydır bir kâğıt parçası bile alamayarak merakından ölüm azapları çekmekteydi.

vapurun şu yavaşlığına kızmakta, mümkün olsa hemen kanatlanıp uçmak istemekteydi.

sürekli bir çıngırak birinci kamara yolcularını sütlü kahveye davet etmekteydi. birinci mevki yolcuları dün akşamdan, yani beyrut'tan beri diğerlerini görüp tanıyamamışlardı. şu sabah kahvesi büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.

kaptan sandalyesinin solunda ak sakallı, irice yapılı, genç bünyeli bir efendi oturmaktaydı ki isminin galip bey olduğunu ve yafa'dan istanbul'a dönmeye çalıştığını behzat sonradan öğrendi. galip bey'den başka türk olarak sadece kendisi vardı.

diğer yolcular iki ihtiyar ingiliz ile ticaret seyyahı olduğunu seyahatlerinin ananesiyle anlatıp durmakta olan bir isveçliden ibaretti.

sofrada behzat, galip bey ile sohbete koyuldu. tesadüfe bakınız ki akraba dahi çıktılar. behzat'ın teyzesinin kocası galip bey'in kayınpederinin biraderiymiş. şu tesadüften ikisi de gayet memnun oldular. şimdiye kadar bu yakınlık iki tarafça da meçhuldü.

galip bey hemen kalktı, bir hususi kamarada bulunan zevcesi aliye hanım'ı şu hayırlı tesadüften haberdar eyledi ve karşılık olarak teşekkürler ve selamlar getirdi. ikisi birlikte yukarı salona çıktılar.

bu sırada galip bey'in yanına koşa koşa sevimli bir kız çocuğu geldi. galip bey'in tariflerine göre bu kızcağızın ismi şahinde olup henüz on iki yaşındadır. dünyada tek bir evlatları olduğu için gerek galip gerek aliye bunun meftunudurlar.

şahindecik epeyce tahsil görmüş, terbiyeli, biraz da oynak, afacan bir yavrucaktı. behzat ile galip muhabbeti ilerlettiler. birbirine kendilerinden bahsettiler. galip şimdi elli yaşında olup on sene kadar paris'te bulunmuş ve dört yıldan beri yafa'da bir büyücek memuriyetle istihdam olunmuştu da bazı sebeplerle bu memuriyetten istifa ederek istanbul'a dönüyordu.

behzat ise kırkını geçkin bir şey olup taşralarda birçok memuriyetler verdikten sonra on sene evvel evlenerek istanbul'a yerleşmişse de arada sırada böyle bazı geçici memuriyetler vermekteydi.

galip ile behzat sohbete koyulup gittikleri sırada şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta ve bazı bazı bunların yanlarına gelerek laubaliyane konuşup yine gitmekteydi.

behzat şu mini mini kızdan hoşlanmaya başladı. kız da behzat'tan hoşlanmıştı. yanlarına geldikçe behzat'a öteden beriden sormakta, behzat ise kızcağızın lepiska saçlarını okşamaktaydı. işte bu suretle kisi arasında bir yakınlaşma peyda oldu.

behzat şahinde'ye, "haspa" vasfını pek münasip bulmuş ve bu tabirden şahinde de hoşlanmıştı.

bugün akşama kadar haspa'yla behzat yakınlığı arttırdılar. hele galip ile sıkı fıkı dost oldular. ertesi günü haspa yataktan fırladığı gibi behzat'ı aradı, güverte salonunda buldu. iki dost karşı karşıya oturdular. dereden tepeden konuşmaya başladılar. şahinde uslu akıllı lakırdı söylemekte, behzat dahi karşısında bir büyük kadın bulunuyormuş gibi davranmaktaydı.

behzat, şahinde'nin kendisini göstermeye başlamış olan güzelliğine asıl bugün dikkat etmeye başladı.

bu örtülü güzelliğin üç dört sene sonra ne yaman bir pervasız güzellik olacağını tahmin etmekte ve daha şimdiden o kara kirpiklerinin gölgesi içinde gizli kalan kara gözlerdeki çekiciliğin sıcaklığının pek çok tahammülleri cam gibi eritmeye kifayetini teslim etmekteydi.

behzat artık kendisini haspa ile işgal etmekteydi. fakat bu iştigalden de şüphelenmeye başladı. çünkü haspa'yı birkaç dakika gözden kaybedince arzu etmeye başlamıştı. ertesi sabah adeta şahinde'yi kendisi aramaya mecbur oldu. işte asıl bu mecburiyetin sebebini gönlünden sorduğu zamandı ki kendisinden korkmaya başladı. istanbul'a varabilmek için daha beş gün lazımdı.

bu müddet zarfında ise gönlü pek çok yol alabilecekti. evladı yerindeki bir çocuğun âşığı olmaktan hayâ etmekteydi. fakat gönlünün şimdiki gidişi haspa'ya karşı sevdalı bir yürüyüşten başka bir şey değildi.

behzat bu gidişten endişelenmekte haklıydı. ne olursa olsun gönlünü yolundan çevirmek lazımdı. daha mukaddemede olan tehlikeyi savuşturmak için haspa ile artık ilişkiyi kesmeliydi. halbuki daha ilk tecrübesinde irtibatı kesmenin imkansızlığını değilse bile zorluklarını gördü, anladı.

haspa bir dakika peşini bırakmıyordu ki.. hatta o bıraksa bile behzat'ın gözleri onu aramaktan vazgeçmiyordu. vapur daha ertesi günü sakız'a doğru yaklaşmaktayken behzat'ın gönlü dahi hedefine adeta yaklaşmış sayılabilirdi. behzat hemen kararı verilmek üzere bulunan bu neticeye karşı gönü ayıplama ve aşağılamadan başka hiçbir şeye kadir olamamaktaydı.

halbuki gönlü gemini azıya almış sert başlı bir hayvan gibi delicesine alabildiğine koşmaktaydı. az zaman içinde pek çok mesafe katetmiş, gözüne hiçbir tehlike görünmeyerek gitmekte bulunmuştu. behzat artık gayret dizginlerinin etkisizliğini görünce arzu dizginini tesadüfün idaresine terk ediverdi. yani adeta evladı makamındaki haspa'nın âşığı oldu gitti.

eğer şahinde kalp durumlarını bilen yaşlarda olsaydı babası ve belki büyük babası yerinde olan behzat'ın kendisine karşı gösterdiği âşıkça ve tutkulu durumların farkına varırdı. halbuki haspa henüz bu kadarını idrak edemiyordu. o yalnız behzat'tan hoşlanmış, onun şakalarına, hikâyelerine alışmıştı.

vapur izmir'e vardı. behzat'ın ilk işi karaya çıkıp bir aktarma imkanını araştırmak oldu. fakat iki üç güne kadar istanbul'a vapur olmadığını anladığı gibi galip'in ısrarlarına ve özellikle şahinde'nin ricalarına karşılık yine bu tehlike beşiğinde kalmaya mecbur oldu. güya aktarma vesilesiyle haspa'dan ayrılmakta gönlü için bir kurtuluş çaresi görmekteydi.

vapur izmir'den ertesi akşam hareket edeceğinden, bu geceyi ve yarını dışarıda eğlenceyle geçirmekle olsun duygularını yatıştırmaya çare aradı. galip ile birlikte kafe konserlere falanlara başvurdularsa da behzat'ın gözü gönlü hep vapurda, yani haspa'da idi. nihayet gece saat on ikide kendisini vapura attı ama mini mini maşukası çoktan uyumuş gitmişti.

kamara salonunda yarım saat kadar gezindikten ve bir saat kadar da gözleri haspa'nın kamarası kapısına yönelik olarak melul melul oturduktan sonra yatağa girdi.

yatak içindeki vaziyeti tefekküre pek müsait olduğundan halini düşünmeye başladı. yaşı kırkı geçkin, sakalına kır düşmüş, özellikle altı yaşında bir çocuk babası olduğu halde on iki yaşında bir çocuğa divanece gönül vermek hafifliğini yaşının gerekliliği olması lazım gelen metanet ve ağırbaşlılığa ayıp görmekteydi. özellikle neticeyi düşündü: ne olacak? haydi bu muhabbetteki ciddiyet artsın. peki bu muhabbetten ne ümidi olacak? haspa ile muradına ermek mi? heyhat!

yaşın uygunsuzluğunu hesaba katmasa bile o kavuşma için hiç olmazsa üç sene beklemek lazım gelecek. ya o kadar müddet bu sevgi üzerinde sebat ve devam göstermek özellikle her muhabbete sine açan mizacı için mümkün mü? daha iki gün evvel bir ingiliz karısına karşı peyda ettiği hissiyat meydanda duruyor. beklemek de lazım olmasın. ya sevgili zevcesini, elmas oğlunu nasıl feda etmeli?

fakat bu muhabbetten de nasıl geçmeli? haspacığı nasıl unutmalı? işte bu düşünceler zavallı adamda birbiriyle çelişen birçok duygu uyandırdı. bu muğlak meselenin içinden nasıl sıyrılıp çıkacağında şaşırdı kaldı. üzücü düşünceler ve hayaller içinde saat ikiye doğru uyudu gitti.

sabahleyin uyandığı zaman kulaklarını bir elemli gözyaşı tırmaladı. salonda birisi için için ağlamaktaydı. bu hüzünlü sesi haspa'sının sesine pek benzetti. yüreği hopladı. derhal giyinip kendini dışarı attı. gerçekten şahinde salonda piyanonun yanı başındaki koltuğa oturmuş, başını kollarına dayamış ağlamaktaydı. behzat'ın âşıkane ve tutkulu duygular diline toplandı. yüreği kabardı. en nazik, en gönül okşayıcı sözler ile kızcağızı teselliye başladı. bir taraftan da eliyle haspa'nın lepiska saçlarını okşamaktaydı.

"yavrucuğum! seni kim darılttı söyle bana, canın neye sıkıldı? yüzüme baksana. bak dostun geldi. ben geldim. hani her gün çıtı pıtı dil döktüğün dostunu unuttun mu? haydi bakalım. ver elini bana. güverteye çıkalım, hava alalım. birazdan dışarı çıkar seninle birlikte gezeriz dolaşırız. haydi bakayım yüzüme bir gül, hah şöyle."

şahinde, behzat gibi bir dostun şu rahatlatıcı sözlerinden latif bir teselli bulmuştu. behzat'ın bir elini mini mini elleri içine alarak bir müddet yüzüne bakakaldı. bu masumca bakış behzat'ın gönlüne bir heyecan verdi. vücudundan bir titreyiş geçti.

şahinde artık ağlamayı bırakmıştı. âşığına latif bir hande (tebessüm) gösterdi. behzat sendeledi.

gözlerinde biriken yaşlar kendilerini serbest bularak yanağından sakalına doğru tekerleniverdi. behzat bu yaşları göstermemek için başını çevirmek istediyse de onlar kendilerini şahinde'ye göstermiş gitmişti.

şahinde dedi ki:

"siz niye ağlıyorsunuz?"

behzat sükut etti. şahinde latif bir tatlı gülüş daha göstererek dedi ki:

"demek beni bu kadar seviyorsunuz haa? teşekkür ederim dostum. ben de sizi severim."

behzat'ın elini öptü. mini mini elleriyle onun gözyaşlarını kurutmaya uğraşmaktaydı. behzat bu masumca ve çocukça iltifattan pek memnun oldu. küçücük maşukasına bir teşekkür edercesine bakış atfetti. ikisi birden el ele yukarıya çıktılar. bu andan itibaren şahinde'yle behzat'ın dostluğu güçlenmiş oldu.

bugün galip, behzat, şahinde birlikte şehri dolaşmaya çıktılar. çarşıdan bazı şeyler aldılar. galip, şahinde'yle behzat'ın arasında gerçekleşen uyuşmadan memnun olmaktaydı.

akşam oldu. vapur hareket etti. şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta, galip'le behzat ise bir sandalye üzerinde tatlı tatlı görüşmekteydi.

behzat ansızın dedi ki:

"benim hatırıma bir şey geliyor."

galip:

"neymiş o?"

behzat biraz tereddüt gösterdi. fakat yine cüretkârane dedi ki:

"haspa'yı istanbul'da bir yatılı mektebe versek."

galip onaylarcasına başını sallayarak dedi ki:

"bu fikir beni de birkaç gündür işgal ediyor. ama hangi mektebe vermeli?"

behzat'ta yine bir tereddüt görüldü. bir türlü cesaret edemiyordu.

yine galip dedi ki:

"siz öyle bir mektep biliyor musunuz?"

behzat tereddüdü bertaraf ederek dedi ki:

"aranan her türlü şarta sahip bir mektep var. talebesi hep islam kızlarından ibaret. fakat ayda bir kere izin.."

behzat'ın asıl tereddüt sebebi olan nokta, burasıydı.

şahinde'yi bu mektebe koymak onun mahrumiyetine alışmak ve böylece aşkından kurtulmak demekti. fakat bir taraftan da bu mahrumiyete birdenbire rıza göstermek de büyük bir cüret sayılırdı.

galip kayıtsızca dedi ki:

"ne zararı var? kızım rahat etsin, tahsil görsün de.."

işe karar verildi. istanbul'a varıldığının haftasında şahinde bu mektebe konulacak.

ertesi gün behzat bu kararı şahinde'ye açtı.

şahinde önceleri bunu bir şaka olarak gördüyse de ciddiyetini anlayınca ağlamaya başladı. hem ağlıyor hem de karardan dolayı behzat'ı suçluyordu.

behzat afacan haspa'yı ikna için çok uğraştı fakat muvaffak olamadı. kızın artık behzat'a güven ve muhabbeti kaybolmuştu. bu andan itibaren behzat'a karşı soğuk bir kayıtsızlık tavrı takındı.

başlangıçta behzat bu dargınlığı geçici bir çocukça kırgınlık telakki ettiyse de hatasını anlamakta gecikmedi. haspa'sı kendisine cidden gücenmişti. çünkü kızcağız serbest serbest gezip oynamaya alışmış olmakla mektep kahırlarına ve hele bir aylık mahpusiyete dayanamayacağını daha behzat kararı açıklamaya başladığı zaman hüküm ve tahmin eylemişti. bu fikri anasına babasına verenin ise behzat olduğunu yine onun ifadesinden anlamıştı.

behzat akşama kadar şahinde'nin hissiyatını eski yerine getirmeye beyhude uğraştı. mümkün değil eski teveccühü, eski iltifatları bulamadı.

damla kadar bir çocuğun teveccüh ve iltifatını hayatı için müjdelerin en büyüğü ve kurtuluş ilacı addetmek derecesindeki aşağılanmayı nefsine yedirememek mertebesine kadar sevk-i zihne muktedir olduğu halde, nefsini o alçalmadan tenzihe bir türlü imkan-ı cesaret bulamamaktaydı.

akşama kadar şahinde'nin peşinde dolaştı. hatta galip'in aracılığına bile müracaat etti. kabil değil afacan haspa mütarekeye bile yanaşmadı. yarın sabahsa birbirlerinden ayrılacaklardı.

behzat bu geceyi bir şiddetli azap içinde geçirdi.

vapur saat üçte istanbul'a varıp fındıklı açıklarında demir attığı zaman behzat hâlâ gözünü kapamamıştı.

şahinde'nin kırgınlığından ziyade yarınki mutlak ayrılıktan dehşete düşmekteydi. bu sevgili çocuktan kolay kolay ayrılmak mümkün olmayacak. hele bir kere şahinde yatılı mektebine girdikten sonra ayrılık hasretine alışıncaya kadar ne işkenceler çekeceğini, kim bilir ne tehlikeler, ne felaketler geçireceğini tahmin ve hesap etmekteydi. ya kalbinde bu ayıplanacak sevgiyle karısının ve özellikle evladının yüzüne ne yüzle bakacak! bu hissiyatını açık edecek olursa bundan kim bilir ne feci neticeler çıkacak.

acaba bu muhabbet behzat'ı her ne olursa olsun noktasına kadar sevk edip de şimdi çocuğu addettiği haspa'yı karşısında zevce sıfatıyla görmek arzu ve hatta derecesine kadar cesaret mi bulacak? behzat bu hesaplar ve ihtimallerin her yönünü dikkate alarak mazisini, şu anını, geleceğini şaşırmış kalmıştı.

hesap ile, tahmin ile bu meselelere bir çözüm bulmaktaki aczini görünce herkesin yaptığı gibi o da işi doğal akışına, yani tesadüfün sevkiyatına terk etmeyi uygun gördü. "yarın olsun hayrolsun!" hükmünü yapılacak işin rehberi saydı. aklınca diyordu ki:

"gün doğmadan neler doğar."

saat onu falan geçmişti ki duyguların gücü ağır bir gevşeklik içinde bunalıp kaldı, ıstıraplı bir uykuya daldı gitti.

rüyasında hep haspa ile bugünkü maceraya dair hayaller ile uğraşmaktaydı. kâh şahinde'yle barışıp tatlı tatlı muhabbet ediyor kâh onun şiddetli azarlarını çekiyor, acı sözlerini dinliyordu. hatta bir keresinde şahinde'den mükemmel bir de dayak yedi. bu karışık hayaller arasında da sık sık uyanmakta ve fakat ne uykusundan ne de uyanıklığından haberdar olabilmekteydi.

zavallı behzat!

sabahleyin saat sekizi geçmişti ki behzat gözlerini açtı. hafızasını, gönlünü yokladı. yine efkâr ve hissiyatını eski merkezinde buldu.

vapur geçici demirini almaktaydı. behzat yatağı içinde doğruldu. ayrılık vaktinin gelmekte olduğunu demirin gürültüsünden anlıyordu. vapur kalkıp tophane önüne kadar gelecek ve orada yerleşince ayrılık gerçekleşecekti. kalktı, eşyasını topladı. yüreği kabarmış, bir ağlama istek ve arzusu bastırmıştı. sık sık başını kamaradan çıkarıp salona meraklı bakışlar atmaktaydı. fakat haspa henüz meydanda görünmüyordu.

neden sonra galip göründü. ailesinin hazırlığına yardım etti. bu sırada şahinde de salona çıktı. gayet süslenmiş, masumane güzelliği bu süs içinde daha ziyade parlamıştı.

çatık kaşlı dargın çehresiyle behzat'ı ezip geçtikten sonra merdivenlerden sıçraya sıçraya yukarı güverteye çıktı. behzat bir "ah!" çekmekten kendini alamadı. hemen de gözlerinden yaşlar boşandı. tenha bir köşeye çekilerek büyük korku içinde haylice yaş döktü. bu yaşta şu kadarcık bir çocuğun elinden çektiklerine ağladı. hem ağladı hem de bu ağlayışından utandı.

ayrılık vakti geldi. vapura akrabadan birisi karşılama için gelmişti. özellikle bu adam karşısında her türlü hissiyatını mutlaka boğması ve saklaması gerekiyordu. eşyanın taşınması gürültüsü esnasında nasılsa şahinde'yi bir yerde rast getirebildi. ellerini yakaladı. çocuk kaçmak istediyse de zaptetti. büyük üzüntü ve rica tavrıyla diyebildi ki:

"allahaısmarladık mini mini meleğim! beni hatırından çıkarma. fakat lanet etme."

lepiska saçlarını okşadıktan sonra koyuverdi. haspa kafesten kurtulmuş bülbül gibi kaçtı gitti.

1.6.19

kütüphane

aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.

umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.

petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.

robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.

northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.

gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.

muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.

samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.

montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.