27.6.19

hastalık günleri

hendrik conscience

hastaydım; kafam yorgun, ruhum umutsuz, gövdem acılar içindeydi. tanrı'nın hiç değilse manevi enerji ve güçlü bir şefkat içgüdüsüyle donatmış olduğu ben, en acı bir cesaretsizlik çukurunun dibine düşmüştüm ve çok öldürücü bir zehrin, soluk alamayan kalbime dolduğunu duyuyordum. yaylada üç ay geçirdim. o güzel yöreyi bilirsiniz, insanın ruhu kendi içine döner ve eşsiz bir dinlenmenin tadına varır; her şey dinginlik ve huzur yaratır. orada, tanrı'nın kusursuz yaratımı önünde, ruhunuz örf ve adetlerin boyunduruğundan kurtulur, toplumu unutur, toplumun el kol bağlayan zincirlerini gevşetir yenilenmiş bir gençliğin gücüyle. orada her düşünce duaya dönüşür, taze ve özgür doğa ile uyum içinde olmayan her şey bırakır yüreği. ah, orada yorgun ruhlar huzur bulur, bitkin insan gençlik gücüne yeniden kavuşur. hastalık günlerimi böyle geçirdim işte. sonra akşamlar! ayaklarını küller arasına uzatıp kocaman ocağın önünde oturmak, bacadaki bir çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldıza bakıp durmak ya da derin düşlere dalarak ateşe bakmak, alevlerin yükselip, titreyip, kazanı, ateşten dilleriyle yalamak için birbirleriyle sanki yarışmalarını seyretmek ve düşünmek.. insan yaşamı da budur, diye: doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak.

gördün mü

nilgün marmara



bu bahçede ölüm! ağaçlar
dolanır boğazımıza ve ürkünç
kuşlar kuyumlarımızı çalarlar
gerdanımızdan

sen gördün mü hiç ölümü
onu ben gördüm ve çok istedim
bir leke gibi -karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü

hayat hep yüzünle seviştik
tersinin hatırı kaldı

26.6.19

doğu'da kadın

hüseyin rahmi gürpınar

doğu'da kadınların yaşadığı sade, tekdüze -üzücü olmasa hemen boş diyeceğim- o hayatı anlamaya uğraştım. ne buldum? sözlerime gücenmeyiniz. tembellik, cehalet, yoksunluk.. yaşayışınızda derin bir acı da var. fakat âdetlerinize çocukluğunuzdan beri alışkın olduğunuz için bu taraf bizim kadar sizce mahsus değildir zannediyorum. siz dünyanın ötesinde her şeyin gizli olduğu bir dünyada yaşıyorsunuz. bütün sevgileriniz, tutkularınız, sevinçleriniz, acılarınız hep örtülü. siz canlı bir bilmecesiniz. o kadar sırla örtülmüş, o derece gölgede yaşıyorsunuz ki ne olduğunuzu kendiniz de bilmiyorsunuz. doğanın, her şeyi aydınlatan güneşi, şu mavi, geniş seması altında açıkta cereyan eder bir haliniz yok. niçin doğadan, ışıktan, gerçekten bu kadar yüz çeviriyor ve korkuyorsunuz?

hayat tarzınızın birbiriyle aynı olması nedeniyle birinizin hayatını anlatmak, hepinizin hikâyesini anlatmak olur.

şeküre hanım kimdi? seksen yıllık ömrünü kafesin çubukları arkasında geçirmiş bir "insan kanarya", namahrem bakışlardan yüzünü saklamak için toplarla kumaş eskitmiş bir örtülü. dünyanın top gibi yuvarlak olduğunu söyleyenlerin bu delice iddialarına kahkahalarla gülen, içtiği suyun kimyevi bileşimini bilmeyen bir fen ve hakikat yoksunu.. iskender'le napolyon'un zaferlerini duymamış, timurlenk'e esir düşen padişahının adını öğrenmemiş bir tarih habersizi.. şiirin güzel ahengiyle kendinden geçmemiş; heyecanlar, taşkınlıklar, coşkunluklar geçirmemiş.. güzel sanatların güzelliği karşısında sarhoş olmamış.. doğanın güzelliklerine tapmayı öğrenmemiş.. insan dehasının olgunluk çiçeklerinden hiçbir haz ve letafet kokusu koklamamış.. ilhama dair ruhu bir şey hissetmemiş.. dünya ufkunu bulunduğu kafesin aralıklarından göründüğü kadar zannetmiş.. kafesi içinde doğan, hapisliğinden habersiz ve güneşin ince bir ışığıyla şevke gelen kanaryanın farkında olmadan neşelenmesi gibi ömrünün baharında yalnız kaderindeki kocasına karşı aşk şarkıları söylemiş.. çiftehanesi (kuş kafesi) içinde evlat yetiştirmeye uğraşmış.. kocasının okşayışlarını ortaklarıyla paylaşmaya, kendi payına az iltifat düştüğü zamanlar ağlamakla yetinmeye alışmış bir kadın..

siz hayatın geçici âdetlerden doğan acılarını gelişigüzel karşılamaya, her belaya boyun eğmeye alışmışsınız. kazaya razı oluyorsunuz. fakat kaza zannettiğiniz şeylerin çoğu hoşgörünüzün ve ihmalinizin sonuçlarıdır. cehalet insanı miskin, bilgi ise güçlü yapar. bir kısım erkeklerinizin sizi cehalet körlüğünde bırakmak istemeleri, üzerinizde olan yersiz üstünlüklerini sonsuza kadar sürdürmek içindir. doğa, erkekle kadını insanın soyuna hizmet etmekle görevlendirmiştir. bu ortak görev yerine getirildikten sonra erkeğin kadından fazla amirane isteklerde bulunması, sırf yaratılıştaki sertlikten ileri gelen bir bencilliktir.

kaderinize karar verenler size basit fakat ağır görevler vermişler. kadınlarda bir onurun varlığı kabul edilmemiş. siz zavallılar hazreti havva'nın yaratılışındaki asaleti bozulmamış en saf, en temiz kızlarısınız. bilginiz, ahlakınız, hayatınız, süsünüze varıncaya kadar her şeyiniz sade, çocukça.. erkeklerinizin elinde telli pullu büyük çocuklarsınız. kadınalrı çocukluk devrinden çıkmamaya mahkûm bir millet nasıl gelişebilir, ilerleyebilir? bütün dünya kadınları adına bu bir hastalıktır. bundan kurtulmaya çalışınız.

analarınızdan gördüğünüzden başka bir terbiye eğitiminiz yok. erkekleriniz sizin için eğitimi gereksiz görüyorlar. böyle cehaletin karanlığında kalışınız kastidir. bu hakikat meydanda iken bazı yeni fikirli erkekleriniz, sizin akıl ve irfan noksanınızla eğlenmekte, evlenmek için frenk kadınlarını tercihte nasıl vicdani bir yetki buluyorlar? kendi kadınlarını hakir görüp yabancı kadınlarıyla evlilikte şeref arayanlar, bu hareketlerini övünme nedeni sayanlar gülünecek, hasta düşünceli insanlardır.

bir anne düşününüz ki elifi görse mertek sanacak kadar kara cahil.. bu bilgisiz annenin nur gibi cevval, zeki, sekiz dokuz yaşında bir oğlu var. okula gidiyor. okumayı öğrenmiş. gazete okuyor, mektup yazıyor. gece çocuk ödevlerini yazarken annesi bir annelik gururuyla yavrucuğunun omuz başından, kalemin kâğıdın beyaz yüzündeki kargacık burgacık gidişine bakıyor. bu siyah siyah çizgilerden, noktacıklardan o bin türlü anlamın nasıl çıktığına hayret ediyor. evladının bu öğrenme çabasını gözlerken gururla gözleri sulanıyor. zavallı anne, sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil. gerçekten ağlanacak durum!

o küçük küçük, siyah kırıntılardan anlam çıkarmak kimse için imkânsız bir başarı olmadığı halde, o bedbaht annenin velileri bu lütfu, bu çabayı kızlarından esirgemişler. eğitimine hiç önem vermemişler. bunun gereğini anlamamışlar. zavallıyı sekiz yaşındaki çocuklardan daha cahil kalmak utancına, felaketine mahkûm bırakmışlar. o çocuk, sekiz yaşındaki o çocuk, annesinin kendinden cahil olduğunu o yaşında öğreniyor. bilgi noksanlığını, muhakemesizliğini, akılsızlığını, saflığını hissediyor. daha o zaman annesini küçümsemeye başlıyor, ona saygısı azalıyor, sözüne itaat kalmıyor.

doğa, hayvanların birçoğunu bile yavrularını cinsine özgü eğitim ve terbiye ile görevlendirmiştir. sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil kalan anne kimin karısı olursa olsun, bu çaresizliğine daima acınır bir zavallıdır. kocası olan paşa, böyle bir kadını, kadınlığını yücelterek ne kadar süslü harem dairelerine kapasa, ne kadar ipeklere, elmaslara boğsa boşunadır. bir çocuk kadar öğretimle, çalışmayla aydınlanmamış, bilim cevherlerinden uzak boş bir beyin üzerine pırlanta çelenk takmak ne haz verir? büyükleriniz, ilerleme için iş hayatında kadınların yardımının gereğini bilmiyorlar. bu konuda kadınların da büyük bir payları vardır. bu önemli durum anlaşılmadıkça ileri gidilemez.

kötü bir film

charles bukowski

dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kese kağıdı. ben kurtaramam dünyayı. ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. bu yüzden yazmadım ama. kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. hep dışardaydım, hiç ait olmadım. okul bahçesinde keşfettim bunu. bir de çok yavaş öğrendiğimi. herkes her şeyi biliyordu, benimse hiçbir boktan haberim yoktu. her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. salaktım. ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. koruduğum bir köşe vardı içimde. önemi yok.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

25.6.19

istanbul

mehmet rauf

istanbul, hayatı ve yaşam tarzıyla büyük bir milletin başkenti olacak bir şehir olmaktan o kadar uzak, o kadar, o kadar uzak ki..

istanbul'da hayat yok. oradaki halk yaşamıyor, gaflet ve miskinlik içinde uyuşmuş, yalnız bitkisel bir hayat sürüyor. işin komik tarafı, eğer istanbul halkı hayattan ve eğlenceden mahrum olduğunu bilse, şikâyet etse, insan tahammül eder. halbuki oradaki herkeste "yaşıyoruz ve eğleniyoruz" fikri mevcut ki işte beni ağlatacak kadar güldüren de budur.

istanbul hanımları hayatlarını bütün zevklerini oluşturan dedikoduya adamışlar; ihtiyaçsız, kendilerinden memnun, komşularına, eğlencelerine devam ederek, herkes mevsimine ve köyüne göre çayırlarda, rıhtım taşlarında, dere kenarlarında toplanıp bağdaş kurup birbirlerini çekiştirmekle yetinerek yaşıyorlar.

hiçbir yerde kadınlık bu kadar adileşmemiştir. hepsi adi.. istisnasız. en kibarından en aşağılığına kadar hepsi bir halde. en kibar ailelerin hanımefendilerine rast geliyorsunuz, ağzını açıyor, insan keyifli sözler dinleyeceğini beklerken falan bey şunu yapmış, filan hanım şunu seviyormuş gibi iğrenç rivayetler ve kıskançlıklardan başka bir şey işitemiyor.

insanlar bu kadar ahlaksızlığa, bu kadar fesada düşünce başkalarının saadetine düşman olurlar ve o saadeti yıkmak için ellerinden gelen fesatlığı yapmaktan çekinmezler.

hayatta bütün fikirleri, bütün hareketleri, bütün niyetleri, hatta bütün inançları yanlış ve zararlıdır. insan böyle yaşamaz, hayat böyle helak ve ziyan edilmez.

istanbul'un en büyük kusuru, bir kibar hayatı ve kibar halkı olmamasıdır. abdülhamit zamanında istanbul'da asalet türlü köpekliklerle zengin olmuş hırsız ailelerine mahsustu. şimdi hürriyet bunu da mahvetti. önceden zaten kibar yoktu, bugün zengin de kalmadı. eşitlik ise yalnız herkesin ahlaksızlık ve fikirsizlikte birbirine benzemesinde görülüyor.

24.6.19

hayalet

william s. burroughs

onun tamamen farklı ögeler arasında ilişki kurmaya, verileri düzenlemeye yarayan bir zekası, nadir bulunan bir algılama yeteneği vardır; ama bir şeyi gerçekleştirmek için zaman, mekan ya da kişileri bulmayı, hiçbir projeyi üç boyutlu gerçekliğe aktarmayı beceremediğinden hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşır durur.

başarılı bir iş adamı, antropolog, kaşif ya da bir suçlu olabilirdi; ama uygun koşullar nedense hep ondan uzak durdu. ya hep geç kalır ya da çok erken davranır. yetenekleri larva halinde ve belirsizdir. kadim bir soyun son üyesi ya da başka bir mekan/zaman boyutundan çıkıp gelmiş ilk canlı gibidir; her durumda, bağlamı olmayan, yersiz ve zaman dışı biri.

iyimserlik

montaigne: korkmak için cesaret gerekir.

akhenaton: doğu ufkundan yükseldiğinde bütün ülkeleri güzelliğinle kapladın. çok uzaklarda da olsan ışınların dünyanın üzerinde.

konfüçyüs: iyiliğe iyilikle, kötülüğe adaletle karşılık verin.

roberto rossellini: ben kötümser değilim. bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

rachel carson: zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

immanuel kant: insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu.

friedrich engels: başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz.

dwight eisenhower: savunma harcamalarında karşılaşılan sorun, dışarıdan korumaya çalıştıklarınızı, içeriden yıkmadan ne kadar ileri gidebileceğinize karar vermektir.

christiaan huygens: evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! ne kadar çok güneş, ne kadar çok dünya!

dōgen: dünya mı? sardunyanın silkelediği ay ışığı vurmuş damlalar..

ebediyet

hüseyin rahmi gürpınar

zaman olarak ebediyete karşı yürümekte yüzyılların dakikalardan farkı yoktur.

korkulacak şey ölüm değil, belki cahilce bir sevda ile temenni edip durduğumuz ebediyettir.

hastalanan bir insan kendini tedavi ile uğraşır. niçin? bir müddet sonra yine hastalanıp ölmek için. insanları düşüncesizlikten düşüncesizliğe sevk eden şey işin sonundaki bu hiçliği terk edememekteki ahmaklıklarıdır.

hayatın mahiyetini tahlil edebilenler ölümü anlamaya en çok yaklaşmış olanlardır.

schopenhauer: insanlar dünyaya nasıl her şeyden habersiz süt emen bir çocuk olarak geliyorlarsa doğanın amacı onları bir yaşın gayesine, yaşlılığın bunama devresine, yani tamamıyla ikinci çocukluğa erdirerek yine öyle hemen habersizce öbür dünyaya göndermektir. fakat hayat o kadar çığrından çıkarılmış, kötüye kullanılmış ki, şimdiki insanların çoğu doğal ömrünün yarısına bile varmadan tekerleniyor.

bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

"dünyada rahat sadece mezardadır." (arap atasözü)

insanın hayatı için yetmiş yaşı hakikaten dünyadan ahrete bir geçit olsaydı, bu âlem çok karışırdı. kimsenin ömrünün sonunu tayin edememesinde büyük bir hikmet vardır.

mezbahaların yakınındaki çayırlarda süreksiz bir neşe içinde gafletle otlayan koyunlar gibi hayatımızın zevklerinde aptalca bir ölümsüzlük, sonsuzluk düşüncesiyle kendimizi aldatarak sahte zevkler arkasında dolaşıp duruyoruz. sonunda böyle mutlak bir karanlığa varan hayatın gösterişinden tat almak, bunca aşikâr gerçeklere karşı göz yummak.. işte insan zekâsı!..

23.6.19

ahiret hayatı

jean meslier

ahiret hayatı fikri, bunu varsaymakla şimdi eriştikleri mutluluktan daha sürekli, daha saf bir mutluluğa sahip olmak için, insanların öldükten sonra tekrar yaşamak arzularının ifadesi olan hayal gücünden başka bir dayanağa sahip değildir.

ikinci olarak: her şeyi bilen, yaratıklarının düşünce ve gidişatına tümüyle vakıf bulunması gereken bir tanrı'nın, işlemlerinden ve niyetlerinden emin olmak için bu kadar sınavlara ihtiyacı olduğunu havsala nasıl alabilir?

üçüncü olarak: bilim adamlarının hesaplarına göre, üzerinde bulunduğumuz yeryüzü altı ya da yedi milyon yıldan beri mevcuttur. bu zamandan beri milletler türlü biçimler altında, sürekli zarar ve felaketlere uğradı. sürekli olarak zorbaların, fatihlerin, kahramanların, savaşların, su baskınlarının, kuraklıkların, istilacı kuvvetlerin vb. sıkıntısı altında insan türünün tedirgin ve perişan edildiğini tarih bize gösteriyor. bu kadar uzun sıkıntılar ve zalimce felaketler, zorluklar; tanrısallığın gizli niyetleri hakkında bizi temin edecek içerikte midir? bu kadar sürekli bunca kötülük, bunca felaket, tanrısal lütfün bize hazırladığı gelecek hakkında yüksek bir fikir verir mi?

dördüncü olarak: eğer bize temin edilmek istendiği gibi, tanrı; kerim, iyilik ve hayırsever ise, insanlara sürekli mutluluk olmasa bile, hiç olmazsa ölümlü yaratıkları bu dünyada erişebilecekleri ölçüde bir mutluluğa kavuşturamaz mıydı? mutlu olmak için sonsuz ya da ilahi bir mutluluğa muhtaç mıyız?

beşinci olarak: eğer tanrı, bu dünyada insanları, mutlu oldukları dereceden fazla mutlu etmediyse, sofuların anlatılmaz ve bitmez bir haz ve nimete erişileceğini iddia ettiği "cennet" umudu ne olur? eğer tanrı aklımızın erebileceği tek yer olan yeryüzünü kötülüklerden koruyamamış ya da korumak istememişse, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan öteki dünyayı (yani ahiret dünyasını) kötülük ve felaketlerden koruyabileceğine ya da korumak isteyeceğine ne sebep düşünebiliriz?

21.6.19

haşereler ve mikroplar*

hüseyin rahmi gürpınar

doğa; sineklere, mikroplara bahşettiği rızk kolaylığı nedeniyle bahşettiği bahtiyarlığı diğer mahlukatın pek azına nasip etmiştir. insanlığın hırsızlık hakkında yürürlüğe koyduğu şiddetli kanunlardan bu haşereler muaftır. çünkü akıllıların hiçbiri yürürlükteki kanunların bunları kapsaması ve bunlara tatbik edilmesi imkanını keşfedememiştir.

bu seçkin mahluk için bütün aşçı, sütçü, tatlıcı, manav dükkanlarından rızk toplamak mubah gibidir. müşterilerin gönüllerini bulandırmamak için bu esnaftan bazıları şişe kapanlar, eczalı kâğıtlar, tozlar çeşidinden imha edici araçlarla bunları yok etme yolunu düşünür ise de çoğu da bu konuda kayıtsız bulunur. çünkü  bu haşereler tatlıdan, ekşiden, bütün nefis yiyecekten ne kadar ziftlenseler, yedikleri şeyler ölçüde hiç belli olmaz. mesela bir üzüm küfesini beş yüz arı, sinek istila ile bir saat tıkınsalar, üzümcü tartıda yine bir şey kaybetmez. gayet ustalıklı yerler.

işte bunun için esnafın çoğu bunların üşüşmelerine pek aldırmaz. hücumlarından usanç oluştuğu zaman bir iki defa sineklik sallamakla yetinirler. o anda ölçüde bir eksilme görülmüyor ama bu kanatlı haşereler çeşitli atıktan ve kirden kalkıp yiyeceğe konarak bazı hastalıkların bulaşmasına aracı oluyorlar. bundan birçok sağlık tehlikesi ortaya çıkıyor. bu fenalıktan esnafın haberi yok.

bu çeşit mahlukatın kayıt ve sıkı düzen altına alınması mümkün olamadığı için bunlar âlemin doğal bir çeşnisi olmak ayrıcalığı ile her tarafta dolaşır dururlar. bazen kaynar çorba tenceresinde can verenler, köpek ağzına düşenler, başka kazalara uğrayanlar da olur ama bu olaylar devede kulak, benzerine ibret olacak kadar sık görülen olaylardan değildir.

sözün gelişini başka vadiye kaçırmadan şunu faydalı bir tembih olarak arz edelim ki ulemanın sözüne göre, mikroplar kolaylıkla beslenme konusunda sineklerden daha şanslıymış. çünkü sinek, arı ve karınca çeşidinden haşere, hisselerine düşen rızkı ele geçirmek için etrafı dolaşarak erzak toplamaya uğraştıkları, yani bir dereceye kadar geçim derdiyle uğraştıkları halde mikroplar bulundukları yeri, o noktayı yiyecek yeri kabul ederek rızk arama zahmetiyle yorulmaksızın yaşarmış. fakat allah korusun, böyle üşüşüp kendilerine yemek sofrası edindikleri yerden de artık hayır kalmazmış. cenabı hak kullarını bunların şerrinden korusun, âmin.

sinekler bu ızgara civarındaki kahvehanelerin önlerinde keyif çatan zevk erbabının üzerlerine saldırırlar. fakat bunların kimlerden meydana geldiğini söyledik ya. o yerin güzelliğinden, serinliğinden, kokularından faydalananlar tramvay arabacıları, kondüktörleri, kılavuzlarından ibarettir. bunlar o koca çizmeli ayaklarını yarım arşın ileriye uzatarak ufak bir yoğurt kâsesi büyüklüğündeki okkalı kahve fincanlarını höpürdeterek keyif yetiştirirler. zavallı kahveci on, hatta beş paraya bile böyle kâse kâse kahve satar fakat bunun neresinden ve ne miktar kâr eder bilinmez.

sinekler bu ağaların orasına burasına konar. lakin bunların elleri o kadar nasırlanmış, yüzleri o geçim zahmetlerinin sıcak ve soğuk havasıyla öylesine sertleşmiştir ki sinek gezintisi bunlara vız gelir. bir şey hissetmezler. sinekler, o köseleşmiş enselerde, o pöstekileşmiş yanaklarda, o abanozlaşmış parmaklarda rızk tanesi toplamak üzere bir iki kolaçan ederler. fakat hiçbir tarafa diş geçiremezler; çünkü tramvay idaresi bunlardaki hayat özsuyunu o her günkü sıkıntı ve üzüntüyle kurutmuş gibidir. 

sinekler hiçbir yöne hortum işletemeyince kahve fincanına arsızlanmaya başlarlar. kenarında bir iki piyasa falan derken ayakları mı kayar, nasıl olur, cup diye içine düşerler. bunun kaza olduğuna kimsenin şüphesi yok; çünkü hayatından bezmiş olarak intihara cüret edecek kadar sineklerde henüz yüksek düşünceler olmadığını herkes bilir.

intihar çoğunlukla geçim darlığından yahut sevda yüzünden ileri gelir. avrupa'da, özellikle ingiltere'de bazı lordlar, kontlar varlıklarının çokluğuna rağmen bunları harcayacak yer bulamamak sıkıntısıyla intihar ederlermiş. bu rivayet bize yalan hatta rüya gibi gelir. çünkü doğu'da hüküm bütün bütün aksinedir.

zavallı sinek, içinde kahveden ziyade kaynamış arpa bulunan o koyu renkli sıcak havuza düşünce kurtulmak ümidiyle vızır vızır en kesin narasını atmaya başlar. ne yazık ki, boru sesiyle duyma nezaketinden kendinde eser kalmamış olan tramvay ispiri (sürücüsü) bu vızıltıyı duymaz. kazazede son umutsuz gayretiyle debelene debelene canını kurtarmaya çalışırken birinciden büyük ikinci bir kazaya uğrar. ispir fincanı höpürdetir. çok defa sinekçeğiz ilk nefeste gırtlağa iner. oradan uğurlar olsun, ikinci istasyonda mideyi bulur. nadiren arabacı kahve yudumu içinde yabancı bir cisim hisseder. dilinin ucuyla boğulmuş olanı dışarı çıkarır, parmağına alır.

kazazede siyah yahut yaldızlı parlak çeşidinden midir? sakırga mıdır nedir?  kimliğini araştırmayı hiç merak etmeksizin bir fiske ile zavallıyı karşıya fırlatır. fakat o sinekten de artık hayır kalmaz.

bu boğulma hadisesi bir fincanda bazen iki üç defa tekrar eder. fakat müşteri aynı kayıtsızlıkla sinekleri ya yutar ya çıkarır. o kadar küçük bir şeyden tiksinmeye düşmek münasebetsizliğinde bulunmaz. bu hali pek tabii görür. iğrenmeye kalksa bundan kimi sorumlu tutmalı? havadaki sinek fincana düşmüş. o kahveyi murdar saymak lazım gelse, kahve içmekten vazgeçmekten başka çare kalmaz. 

çiftini on paraya ufak kâse büyüklüğünde fincanlarla kahve içip de her sinek düşünce fincanların içindekini yenilemeye kalkışmak pek insafsızlık olur değil mi? ama herif içine arpa katıyormuş. arpa bedava mı? onu yemeye hak kazanabilmek için tramvay beygirleri ne azap, ne yorgunluk çekiyorlar. kira hayvanları hep bu nimeti yemek hülyasıyla nal paralıyorlar da, zavallıların içinde sahiplerinin avuçlarından bunu koklaya koklaya yiyenler akran arasında bahtiyar sayılıyorlar.

arabacı üç beş ahbabıyla bir iki söz edip birkaç sinek yutuncaya kadar hareket nöbeti de gelir. o pis kahvenin içilme süresi, bu adam için tramvay ispirliği denilen yorucu sanatın o bitmez tükenmez seferleri arasında nasıl gönül okşayan bir ara olur bilseniz! zavallı ayağa kalkar, dirseklerini kıvırıp kollarını uzatarak bir iki gerinir. o kısa dinlenme ve o acı kahve ile yeni bir seferin sıkıntısına göğüs germek için gereken kuvveti kazanır. ağır, bir çeşit gururlu adımlarla yürür; özel yerine çıkar; boynundaki borusunu düzeltir; kırbacını muayene eder; terbiyeleri eline alır. kulağı kondüktörün çalacağı düdüktedir.

o koca oda kadar araba, öndeki dört hayvanın gayreti ve bu adamın çaba kırbacı ile o yokuşları çıkıp inecektir. bu beş mahluk birbirleriyle o derece uyumludur ki beyinlerinde özel sesler ve işaretlerden oluşan bir çeşit dil peyda olmuştur. icabında kamçının o şakırtılı ucu, açık ve etkili cümleler söyler. dikkat edilse hayvanların da aynen arabacı gibi hareket için öttürülecek düdük sesini bekleyerek kulak kabarttıkları görülür.

düdük ötünce beşi birden gayretle görevlerini yapmaya girişir. geçim derdi, o adamı bu hayvanların idaresi başına geçirmiş. biri sürecek, ötekiler çekecekler. kaderin hikmeti bunları çalışmada müşterek bulunduruyor. ispir; yaşamak, belki birkaç çocuğunu da yaşatmak için kırbacı eline almış, esarete mahkûm hayvanları yürütüyor. ekmek parası tedarikine uğraşıyor. fakat beygirler seyyar bir eve benzeyen o koca arabayı niçin akşama kadar belli bir yere getirip götürdüklerini biliyorlar mı?

bu hayvanları bırakalım da kendimizi düşünelim. başından sonuna kadar bu hayat sıkıntısını niçin çektiğimizi biz biliyor muyuz? varlığımızı yokluğumuzu bütünüyle kuşatan yaratılışın müşkül muammalarından hangi birini halledebiliyoruz? tahammül derecemizi sormaksızın bizi beladan belaya sürükleyen nasibi ispire, zayıf sırtımızdaki hayat yükünü tramvaya benzetirsek bizim de o hayvanlardan hiç farkımız kalmaz.

insanlar bir felakete, bir üzüntüye uğradıkları zaman olanca öfkelerini altlarındaki zayıflardan çıkarmak, güçleri erdiği mahlukatı o hınç ve öfkeyle insafsızca ezmek cibilliyetindedirler.

ispirin dişi, başı ağrıdığı, bir şeye canı sıkıldığı, manevi ve maddi mustarip olduğu günler kaderine karşı olan kızgınlığını beygirlerden çıkarmak ister, o gün kamçıyı fazla vurur. zavallı hayvanlar çekme görevlerini her günkü gayretle yapmaya çalıştıkları halde, o gün dayağı niçin fazla yediklerinin hikmetini anlayamazlar. akıl ve dirayetçe kendinden aşağı gördüğü bazı zatların nasıl olup da talihin izniyle refaha düştüklerinin nedenini de ispir anlayamaz.

ispir beş on dakikalık istirahat arasına nail olduğunda yine bahtiyardır. zavallı biletçi için hiç nefes alacak zaman yoktur. o biçare, tramvay durunca doğru idare şubesine, hesap memurunun karşısına gider. bu hesap ahret hesabından daha zordur; çünkü o ne kadar dakik olursa olsun bir defa sorulacaktır; bu, her gün hem de tekrar tekrar sorulur. çantanın mevcut nakdi satılan biletlerin sayısıyla karşılaştırılacak; bu ince hesap, kontrol memurlarının listeye al, mor, kısacası renk renk kalemlerle yaptıkları denetleme işaretleriyle de tatbik edilecek. ortaya çıkacak eksiği keseden ödemeden başka çare yok.

ispir yalnız idare ettiği hayvanlara meram anlatacak. zavallı biletçi her seferde önce adedini saptama mümkün olmayan garip huylu, meram anlamaz birçok adama söz dinletecek, nefes tüketecek.

* yazarın notu: "alafranga" (şıpsevdi) romanının 1901'deki ilk yayınında sansür buradaki "haşere" ve "mikrop" terimlerinden "hafiyeler" hakkında bir ima kokusu alarak bu ilk kısmı tamamıyla ortadan kaldırmıştı.

20.6.19

insan

vincent van gogh

insanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir; ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla. gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.

fırtınalı bir denizin ortasındaymış gibi, uzun süre şuraya buraya atılıp savrulmuş bir kişi, er ya da geç ulaşmak istediği yere varır; beş para etmez, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir işlev yüklenemez gibi görünen bir insan, sonunda yapabileceği işi bulur; etkin olabileceğini, başlangıçta göründüğünden çok daha değişik olduğunu gösterir.

tüm içtenliğiyle yaşayan, türlü dertlerle, bin bir düş kırıklığıyla karşılaşan ama bunlardan yıkılmayan, bunlara boyun eğmeyen kişi, işleri her zaman rast gitmiş ve görece bir refah içinde yaşamış kişiden çok daha değerlidir.

insanların olduklarından başkaymış gibi görünmek istemeleri bana gülünç (anlamsız) geliyor.

hepimiz ölümlüyüz ve var olan tüm hastalıklara açık durumdayız. buraya (akıl hastanesine) geleli neredeyse bir ay oldu. bu süre içinde, başka bir yerde olma isteğini bir kez bile duymadım. yalnızca çalışma isteği her an artıyor. burada kalan öteki kişilerde de belirgin bir istek görmüyorum dışarıda olmak için. belki de bu, dışardaki yaşama hiçbir zaman katılamayacak kadar paramparça olduğumuz duygusundan ileri geliyor.

ah, theo, theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! elimi attığım her işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de tanrı'ya büyük bir şevkle şükredeceğiz.

yaşamak

ismet özel


adını "bir gün fazla yaşamak" koyduk
ey merak, ey zafer haykırışı, oğlum
ellerin ve doğurtucu erkin baş döndüren macerası
ey toprağın ve rahmin tükenmez hünerleri
güz ki ancak hainin yüreğini soğutur
bir korkağı mahzun kılar kırlangıç sürüleri
sabırla, kin tutarak
gülen günlere ulaşan sesleri bulduk
adına "yaşamak" diyoruz
"düşmana inat bir gün fazla yaşamak!"

partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın

yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil
gözlerim namlu

sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
buna dayanmalıyım
ölünce bir partizan gibi ölmeliyim
sabahın kuşluk vaktine savrulan
savrulan savrulan ergen ölüleri gibi
kentin şarkısını söylediğim zaman
yağız bir kımıltı oluyor sesim

merak
bir devrimcinin hazırlığıdır
ve alçacık bir sesle uçar üzerimden
kanser, begonya, ölüm.

19.6.19

aşk

vincent van gogh

aşk denilen şey insanların genellikle sandıklarından çok daha derin ve çok yönlüdür.

sevmek günah mı? sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkar ve ahlaksız bir durumu sürdürmek. eğer hayatta bir şeye pişmansam, o da, birtakım mistik ve teolojik meselelere kafamı takıp bir süre insanlardan uzak yaşamakta direnmiş olmamdır.

"herhangi bir kadın, hangi yaşta olursa olsun, sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil ama, sonsuzluktan bir an verebilir."

yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor; ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.

bir yazarın doğuşu

hüseyin rahmi gürpınar

"şık", ilk kez 1889'da basılmıştı. sonra 1919'da, yani tam otuz yıl sonra ikinci kez basılıyor.

okuyucular, bu eski hikâyede şimdiki hüseyin rahmi'nin acemi, zayıf, cılız ama ileride bol meyve vermeye uygun bir fidanını göreceklerdir. bu çelimsiz fidan dayanıklı bir gövde oluncaya kadar, yirmi yıl baskı düzeninin tehlikeli boraları ile hırpalandı. bazen köküne yakın budandı. hayatını, özünü korumak için muhtaç olduğu gıdaları bulamamak tehlikelerine düştü.

bu "şık" romanı matbuat caddesine attığım ilk adımımdır. onun için bunun kendimce heyecanlı bir biyografisi vardır. eserin yazılış tarihi, yayımından iki üç yıl kadar da öncedir. birinci kısmı hemen okulda yazılmıştır. zaten birçok cümlesindeki beceriksizlik, acemilik, adeta çocukluk, bazı fikirlerdeki büyük saflık, okuyanlara bu gerçeği söyler.

şık'ın yazılmış ilk yarısını büyük bir zarfa doldurarak ahmet mithat efendi'ye gönderdim. efendi merhumun eserlerini okurum. en büyük tutkunu, hayranıyım. ama henüz kendisini görüp tanışmak şerefine eremedim. ne mizaç ve ahlakta bir kişidir, onu da bilmem.

eserimi gönderdikten sonra bana müthiş bir pişmanlık geldi. hiç öyle büyük bir adama böyle çocukça, budalaca, saçma yazılar gönderilir mi? eyvah.. ben ne yaptım?

o gece üzüntümden, mahcubiyetimden uyuyamadım. düşündükçe utancımdan terler döküyordum. eserin iyi karşılanacağına binde bir ihtimal vermiyordum.

ertesi gün arkadaşlarımdan biri elinde bir tercüman-ı hakikat gazetesiyle karşıma çıkarak:

"müjde! eserin beğenilmiş. ahmet mithat efendi hazretleri seni matbaaya davet ediyor."

"alay etme, ben zaten utancımdan yerlere geçiyorum."

"vallahi alay değil. işte nah.. al oku."

gazeteyi aldım. birinci sayfanın ortasında, "açık mektup" başlığı altında şu satırları okudum:

"matbaamıza gönderilen 'şık' adlı hikâye gerçekten takdire layık görülmekle yazarı hüseyin rahmi beyefendi'nin lütfen idarehanemize teşrifleri rica olunur."

gözlerime inanamıyordum. o zamanın yazar ve şairlerinin toplandığı tercüman-ı hakikat matbaasından böyle bir davet gelmesi aklımın alacağı mutluluklardan değil. arkadaşlarım beni kutlamaya başladılar. ben hâlâ bu olaya inanamıyor, rüya görüyorum sanıyordum.

bütün beceriksizliğimle ahmet mithat efendi gibi zamanının büyük adamının huzuruna çıkmak da benim için çok önemli bir mesele idi. bütün cesaret ve becerimi toplamaya uğraşarak matbaaya gittim. efendi'nin orada bulunmadığını, kendisiyle galata'daki sıhhiye dairesinde görüşebileceğimi söylediler.

karantina dairesinde büyük bir heyecanla hazretin huzuruna çıktım. gür kaşlı, kara sakallı, iri yarı heybetli bir zat..

beni görünce ilk sorusu şu oldu:

"kimsin sen çocuğum?"

"şık yazarı hüseyin rahmi."

ah, korktuğuma uğradım. efendi'nin yüzünde derhal bir güvensizlik gülümsemesi belirdi. söylediği hiç aklımdan çıkmaz. bana pek alaycı gelen bir sesle:

"oğlum, senin ağzın daha süt kokuyor. bu roman usta işi. senin ne kalemin, ne üslubun, ne tecrüben ve ne de görgün henüz bunu yazmaya müsait değil. bu apaçık görünüyor. sen böyle bir şey tasvirine özenebilirsin ama bu işi yalnız başına başaramazsın. sana bir yardım eden var. baban mıdır? ağabeyin midir? arkadaşın mıdır? o kimdir? söyle."

o yazılarda bana hiç kimsenin bir tek kalem yardımı yoktu. o tarihte yanya'da bulunan babam sait paşa'ya her hafta mektup yazardım. epeyce diller dökerdim. babam mektuplarımı, görüştüğü bazı kimselere okuduktan sonra fotoğrafımı göstererek:

"işte bu satırları yazan bu çocukcağızdır." dermiş.

onlar da mektuplar ile fotoğrafımı karşılaştırdıktan sonra:

"hayır, ihtimali yok. bu çocuk şu sözleri yazamaz. sizi aldatıyor paşa." cevabını verirlermiş.

babam onların bu iddialarına nihayet kanaat getirerek bana şu öğütleri yazmıştı:

"oğlum rahmi, bana yazdığın mektuplarda bir usta kâtip eli var. başkasının yazdığı satırların altına imza koymak münasebetsizliğine alışmanı istemem. cümlelerin hatalı, pürüzlü olsun zararı yok. benim istediğim senin samimi ifadendir."

bu bakımdan zaten yüreğim yaralı. koca ahmet mithat efendi'nin aynı ithamı karşısında küçüldüm. bozuldum. hiçbir söz bulamadım. nihayet gözlerimden dökülen iki damla, hazin bir cevap yerine geçti. bu saf, samimi, masumane ağlayışım efendi'ye dokundu.

hemen:

"ağlama.. ağlama inandım. ama böyle güzel başlayan eserlerin bazen sonu başlangıcına uymayıverir. bunu tamamla. sonra yayımlayalım." dedi.

bin heyecan, üzüntü, umutsuzluk içinde hikâyemi bitirdim. efendi, başlangıcı kadar sonunu da beğendi. artık haftada birkaç defa karantinahaneye devamla fıkralar, makaleler de yazmaya başladım. beni ne kadar takdir ettiğini göstermek için beni manevi evlat edindiğini gazetesinde duyurdu.

basın pazarına dökülen isimlerin o üzüntülü, bilinmezlik ve takdirsizlik devresi olan çetin günleri gördüm. "şık", gazetede tefrika edildi. efendi'nin pohpohları ile birden tanındım. yazdıklarım takdir buldu.

o zamandan beri hiç okumamış olduğum bu hikâyenin sayfalarını otuz yıl sonra şimdi gözden geçirirken uzak, biraz paslı, dumanlı ama sisli bir doğuş gibi aydınlanmış, şen, mutlu, kaygısız bir mazi aynasında gençliğimi görüyorum. ne safça satırlar, ne ilkel hikmetler, ne çocukça tuhaflıklar, ne basit tasvirler..

eserin çocukluk neşesini bozmamak için cümleleri, bütün saflıkları, gereksiz kelimeleri, bazen altı üstünü tutmayan sözleri ve kabalıkları bırakıyorum.

o zaman bu hikâyenin gördüğü ilgiye şaşırmış, sebebini efendi'den sormuş ve şu cevabı almıştım:

"oğlum, senin kafandan daha çok şeyler doğacak gibi görünüyor. eserin en büyük fazileti, okuyanları kahkahalarla güldürmesidir."

meşhur moliere, "sahte hekim" adlı piyesini genç yaşında yazmış. bir fransız eleştirmen bu eser hakkında düşüncesini söylerken, "işte bu sahte hekim, hastalık hastası'nın taslağıdır." diyor. bu "şık" hikâyesindeki şatırzade şöhret bey de kendisinden on yedi yıl sonra doğan "şıpsevdi" kahramanı meftun bey'in çekirdeğidir.

şimdiki ihtiyar ben; genç, toy, acemi hüseyin rahmi'nin ne kadar kusurlarını görüyorum. emin olunuz zamandan büyük öğretmen, gerçekleri anlamakta ondan daha muktedir bir profesör yoktur. yaşayan görüyor ve öğreniyor.

genç kız kalbi

mehmet rauf

bir erkeğin güzelliği zekâsından ibarettir.

geçmişe gıpta, onunla iftihar, bugün iftihar edecek şeyi olmayanlara mahsustur. buna ise ilerleme değil gerileme derler. büyük milletler ise yalnız ilerleme gösterenlerdir.

hatta bizimki gerileme bile değil. gerileme için mevcut bir şey olmalı ki onu da kaybetmeli. bizde ise önceden beri gafletten, cehaletten başka bir şey yoktu. halimiz bence bugün ancak yeis ve kederle ifade olunabilir. hiçbir işe yaramayacağımızı, hiçbir şey yapamayacağımızı anlamaktan dolayı bir yeis ve keder..

işte böyle kadere bağladığımız bu sefalet içinde acizlik ve ıstırapla sürünüyorken buna nazaran önemsiz, görünürdeki sefaletlere karşı duygusuz kalamayan bütün millet, samimi hayatını harap eden bir yaraya karşı tevekkül ve ihtiyat içinde sükut ediyor.

medeniyet yıkmak değil yapmaktır ve insanlığı aydınlatacak önemli bir keşifte bulunan bir milleti yüz büyük savaş kazanmış bir millete bin kere tercih ederim.

kadınlık kutsal ve kıymetlidir; çünkü evvela hayatı, sonra da saadeti kendilerine borçluyuz.

evlilik yapılırken soruşturulan şey yalnız mevki, yalnız servet ve yalnız namus meselesidir. ahlak ve tavır, eğilimler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki bahse bile layık görülmez. düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan oluşmuş ve yalnız bunlardan ibarettir.

bazen düşünüyorum da dünyaya gelmek bir afetken, sonra bu memlekette, üstelik kadın olarak doğmanın dayanılmaz azabına nasıl tahammül ettiğime hayret ediyorum.

bizim milletin büyük bir gelecek sahibi olması için yegane eksiğimiz, toplumsal hayatımızın olmaması, kadınsızlıktan, kadınları erkeklerden uzak bulundurmamızdır.

ah bu aşk.. yarabbim, bütün bu kâinatı, bütün varlıkları yarattın, pek, pek büyük bir harikadır. fakat yalnız aşkı yaratmak onların hepsinden büyük, hepsinden mukaddes bir şeydir.

fakat yaşamak için hayat lazımdır, hayal değil.

18.6.19

tanrı

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

günlerden bir gün, tanrı evreni seyrediyormuş: gökyüzünde on binlerce yıldız, bir sürü yeni güneş, yıldız takımı, milyonlarca galaksi, yepyeni dünyalar, yepyeni gezegenler, yepyeni aylar oluşturmak için yanıp tutuşan yeni enerji kümeleri, maddeye dönüşen enerji, enerjiye dönüşen madde varmış. sonra birdenbire tanrının yanıbaşında bir melek belirmiş ve şöyle demiş: "rabbim, rabbim, kayıp galaksilerden birinde bir güneş, bir de dünya diye bir gezegen, o gezegenin üstünde de bir köy var. o köyde bir genç kız yaşıyor ve genç kız şu anda bir çardağın altında nişanlısıyla öpüşüyor, bekaretini kaybetmesine ramak kaldı. ne yapalım, rabbim?"

tanrı dönüp cevap vermiş: "insanlara söyleyin bir şey yapsınlar!"

toplum

cenap şahabettin

baskı yönetimi, her aciz ulusun siyasal cezasıdır.

bir toplumun yaşamına hizmet eden her önlem hoş karşılanır: bir yalan, bir kötülük, hatta bir cinayet bile.

bir ulusun uygarlık ölçüsü, aydınlarına saygı derecesidir.

koyunlar, kurtlar, çobanlar, çoban köpekleri: en uygarına varıncaya dek işte her toplumun aşağı yukarı düzeni.

bir toplumun gereğinden fazla kuzu olması o toplum içinde er geç bir kurt sürüsü yaratır.

bir toplumu yükseltmek mi istiyorsunuz, bireylerine sorumluluk duygusunu aşılayınız.

hangi toplum gerilemededir, bilmek ister misin? bak ki yüksek adamlar nerede yükselmekten alıkonuluyor.

acı deneyimler bir adamı uslandırabilir; ama bir toplumun aklını başına getiremez.

gerçek erdem, topluma yararlı işler yapmaktır. katibin erdemi kaleminden damlar, çiftçininki alnında terler.

acınmaya değer o uluslardır ki geçmişleriyle övünür ve geleceklerinden kuşku duyarlar.

kimlerden oluşurlarsa oluşsun her kalabalık bir koyun sürüsüdür.

herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bayağı bir yaradılışta değilsin.

budalalar topluluğunda en zarif nükte, susmaktır.

ben toplumdan kaçan yaratılmışım. kalabalıkta bana ruhum dağılıyor gibi gelir.

din

ebu'l ala el-maarri

batılı yüksek sesle söyledim, gerçeği kulağa fısıldadım.

dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

kudüs'te muhammed ümmetiyle isa ümmeti arasında bir gürültü koptu. iseviler çan çalıyor, muhammediler minarede bağırıyor; her iki taraf kendi dinine saygı gösteriyor, onu yüceltiyordu. ah! hangisinin doğru olduğunu bilseydim!

uyanınız, uyanınız ey yoldan çıkmışlar! dinleriniz eski adamların hilelerinden bir hiledir. onlar, bu dinler aracılığıyla dünya malı toplamayı amaçladılar ve bunu elde ettiler. kendileri ölüp gittiler ancak bunların koyduğu âdetler devam etti.

17.6.19

falaka

ahmet rasim

"hocaya hürmet etmeyen zelil olur." sözü, tahsil ve terbiyenin en ürkütücü ilk maddesidir. bence bu madde herhangi bir diyarda uygulanamazsa orada ilerleme fikri uyanamaz.

oyunsuz çocuk, karnına dokundukça "viyk, viyk" eden kukla bebeklerden başka bir şey değildir.

canım çocukluk! en uslu hali bile sessiz, rahat rahat otururken -her nedense- fingirdemeye denktir. o bile başıboşluğa vurgundur. ister ki kimseler oyununa karışmasın, kimseler düşüncelerine engel olmasın. ötüşsün, bağırsın, çağırsın, kimse "yapma, etme" demesin, herkes nazını çeksin. uyuyacaksa ona ninni söylensin. yesin, içsin, gezsin, vursun, kırsın, binsin, sallansın! despotluğun nasıl olduğunu anlamak isterseniz haşarı bir çocuğu dikkatlice seyredin.

"dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz."

.. bu defa ise tam ilahicilerin arkasında yerimi almıştım. elbette beni de yanlışlıkla onlardan zannedecek biri çıkardı! şimdi bile siyaset, prensip hengâmelerinde görmüyor muyuz? inkılap kafilesinin başını çekenlerin ardınca yürüdüğünü gördüğümüz kimleri kim zannediyorduk da onlara ne payeler veriyorduk? çocukluk deyip geçmeyin. büyüklük, onun fotoğraf agrandismanlarını (büyütülmüş halini) andıran bir örneğidir.

ya rab bu aferin ne tükenmez bir hazinedir!

benim ruhumda ve vicdanımda bütün kuvvetimle kazandığım bir his vardır. "hoca korkusu" denilen o eli sopalı manevi haydutluk, darüşşafaka'da büyük bir düzelme ve dönüşüme uğrayarak hâlâ hocalarım hakkında ayrı ayrı, derin bir "hürmet", birer "saygı" ve her zaman için değişmez birer "sevgi" uyandırmaktadır.

bir zamanlar herhangi bir mektebin önünden geçenlerle bizleri sokaklarda görenler "bu türk mektebidir." derdi; çünkü mektebin gürültüsü yüz iki yüz adımdan işitilir; birbirimizi kovalamak, dövüşmek, kafa göz yarmak, türlü türlü küfürler savurmakla meşgul olduğumuz görülürdü. fakat zamanımızda bunlar yok gibidir. içli dışlı temizlik ve terbiye ile büyük bir disiplinin belirtileri, izleri vardır. umuyoruz ki bu tarz, günden güne artıp gelişsin.

kararlılık

ahmet mithat efendi

kesin karar sahibi bir adamın emel ve maksatlarını takip edişi bir suyun akmasına benzer. incecik bir suyun yatağının önüne biraz çamur yığarsanız su geçici bir süre için zaptedilmiş olur. lakin biriktikçe kuvvetini arttırarak o çamuru sürüp götüreceği gibi kazıktan, taştan setler yapsanız da söküp götüremeyecek olsa bile su yüksele yüksele elbette üzerinden aşar ve taşar. bilakis o suyu kendi haline bıraksanız ihtimal ki seddin göremediği işi bir zaman sonra güneş, yani sucağızı kurutup akmasını engellemiş olurdu. eğer daha akıllıysanız suyun önüne uygun bir yol açarak onu bir işe faydalı olacak surette akıtmış olurdunuz.

16.6.19

yoksul

walter benjamin

"hiç kimse." der pascal, "öldüğünde arkasında bir şey bırakmayacak kadar yoksul değildir."

servet ve yoksulluk karşısında duyulan soylu kayıtsızlık, üretilen şeyleri terk etti. her biri sahibine damgasını vurarak ona yalnızca bir çulsuz ya da bir dolandırıcı gibi görünme seçeneğini tanıyor. aslında zekâ ve sıcakkanlılık gerçek lükse nüfuz edip onu unutturabilir; ama önümüzde resmi geçit yapmakta olan lüks mallar öylesine yüzsüz, öylesine kesif ki, zihnin fırlattığı bütün oklar bu sert yüzeye çarpıp parçalanıyor.

bir atina töresi, sofradan ekmek kırıntılarını toplamayı yasaklıyordu; çünkü bunlar kahramanlara aitti. eğer toplum zorunluluk ve açgözlülüğün baskısı altında, doğanın armağanlarını ancak yırtıcı bir hırsla alacak, en yüksek kârla satabilmek uğruna dalından ham meyvayı koparacak, karnını tıka basa doldurmak uğruna her çanağı sıyıracak kadar soysuzlaştıysa, o zaman dünya yoksullaşacak, toprak kötü hasat verecektir.

15.6.19

şık

hüseyin rahmi gürpınar

siz yaşamayı ne sanıyorsunuz? istanbul'un bir köşesine tıkıl. memuriyete mi? zanaata mı? her nereye devam ediyor isen sabah git, akşam gel. kazandığın parayı evinde her kimin varsa onlarla ye. her günün, her saatin birbirinin aynı olsun. sonra bu hale yaşamak adını ver.

fransızların bir sözü vardır: "eğer meşhur olmak istersen herkesten başka türlü yaşa." derler.

bir tabiat sahibi erkek nasıl bıyıklı bir kadından hoşlanmaz ise tabiat sahibi bir kadın da düzgünle [fondöten], rastıkla erkek güzelliğini değiştirmeye çalışan bir yaratıktan hoşlanmaz.

moda denilen şeyin bütün yeryüzünde tek akademisi paris'tir.

bu moda ne kadar acayip bir âdettir! kendini ona uyduran kadınların ekserisi güzel olmaktan çok çirkin oluyorlar. iki kadına yaraşırsa sekseni sevimsiz, siması garip bir şekil alıyor.

daima yanında silah bulundurmak cesarete yegâne alamet sayılmaz. bazı kimseler vardır ki silahsız adım atmadıkları halde ufacık bir patırtı oldu mu kendilerine daima bir yük olarak taşıdıkları silahlarını kullanabilmeleri şöyle dursun, o aralık ortadan kaybolmak için herkesten önce sokulacak bir delik aramak kaydına düşerler. cesaret erbabı, yanlarında silah bulunmadığı zaman bile gerekirse ateşe saldırırlar.

her nerede bir olay olsa oraya toplanan halk arasında derhal o olaya dair beş on türlü yanlış rivayetler peyda olur. buna sebep ise herkesin vakanın nereden çıktığına dair işitebildiği sözleri güzelce dallandırıp budaklandırarak dilinin döndüğü kadar ötekilere satmasıdır.

"sanma o mestane nigâhı aşktandır
inan vallahi ki açlıktandır"

eğer yaşamak hususunda kimseye benzemek istemiyorsanız emin olunuz ki bu hikmetin amili olarak dünyada don kişot'tan başka kendinize bir eş daha bulamazsınız.

çirkin şeylerin taklidi de icrası da kolaydır. asıl güçlük iyi ve güzeli taklit edebilmektir.

hayal ne kadar hayal olsa yine az çok hakikatten doğar. hakikati hayalden, hayali hakikatten ayırmak kudretini kazanmak pek çok derin ve ince denemelere bağlıdır. hakikate benzer çok hayaller, hayale benzer çok hakikatler bulunduğunu hiçbir zaman muhakemeden uzak tutmamalıdır.

14.6.19

burjuvazi

vladimir ilyiç lenin

burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. bu devlet makinesinin en ayırt edici iki kurumu bürokrasi ve sürekli ordudur. marx ve engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. işçi sınıfı, kazık yiye yiye bu bağı tanımayı öğrenir. bu nedenle işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unutarak, onu genel olarak kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.

13.6.19

kuyruklu yıldız altında bir izdivaç

hüseyin rahmi gürpınar

insan tabiatında yasak olan şeye karşı sakınmaktan çok yönelmeye yatkınlık vardır.

dünyada saadet denilen şey tamamıyla kuruntuya dayanan bir söz değilse işte onun en belirgin şekli mutlaka bağdaşması mümkün iki ruhun birleşmesinde vücut bulan haldir.

bir kadın ne kadar güzel olursa olsun onun sahibi olan erkek, hislerini tatmin ettikten sonra çarçabuk dışarıya göz gezdirmeye başlar.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

çok sevinmek de insanı büyük bir kedere uğramak derecesinde üzüyor.

insanların çok defa saadetten yoksun kalmaları, onun hangi tabii kanunlar üzerine kurulduğunu bilmemelerinden ötürüdür.

insanlarda, korkanları daha çok korkutmak muzipliğine düşkünlük çoktur. vaiz efendilerden tutunuz da fen adamlarına kadar insanların okumuşları, filozofları, âlimleri de diğer kardeşlerini korkutma eğiliminden kendilerini alamıyorlar.

aynı hastalığa yakalanmış bulunanlar birbirlerinin halinden tamamıyla anlarlar.

insanlığın en büyük hastalığı, kendini kemiren illetlerin cidden tedavisine başvurmaktan çok, daima tehlikeyi hakiki derecesinden aşağı göstermeye çalışmak hastalığıdır. bu yaraların derman bulunmaz niteliğini açık ve kesin bir dille açıklamaya uğraşanlar daima halkın lanetine uğrarlar. yaranmak için halkı aldatan ikiyüzlüler beğenilir ve saygı görürler.

yakında çökmeye mahkum o nefis ilahi yapıyı, bir tapınak olan vücudunuzu sizin için çırpınan bu inleyen ruha adamış olsanız dünyadan giderayak sonsuz sevaba erecek kadar büyük bir hayır işlemiş bulunursunuz.