emile zola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emile zola etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.03.2022

germinal

emile zola

müdürün konağından ayrılan maigrat, önce gidip mutfağa saklanmıştı; ama burada hiçbir şey duymuyor, oturmuş, dükkanının yağma edilişi üstüne korkunç düşler görüyordu; az sonra yukarı çıktı, evin avlusundaki su tulumbasının arkasına gizlendi; derken, kapıya inen baltanın çatırtısıyla yağma çığlıkları arasında kendi adı çalındı kulağına. demek korkulu bir düş değildi gördüğü: gerçi şimdi olup biteni göremiyor; ama işitiyor, kulakları uğuldayarak saldırıyı izliyordu. baltanın her vuruşu yüreğine iniyordu. menteşelerden biri fırlamış olmalıydı, beş dakika sonra dükkan çapulcuların eline geçecekti herhalde. her şey canlı ve korkunç imgeler halinde gözünün önüne geliyordu:

mallara hücum eden çapulcular, varının yoğunun yenilip içilişi, evin tepeden tırnağa soyuluşu, kendisine gidip köylerde dilencilik edebilmek üzere bir baston bile bırakılmayışı. hayır, hayır, kendisini yıkmalarına izin vermeyecek, gerekirse bu uğurda ölecekti. su tulumbasının ardına gizleneli beri, evin arka yüzündeki pencerelerden birinde karısının camdan pek iyi seçilmeyen, incecik, solgun karaltısını görüyordu: her zamanki suskun ve pısırık haliyle, kapının kırılışını seyrediyordu mutlaka. pencerenin altında bir hangar vardı ve öyle bir yerdeydi ki, konağın bahçesinden ara duvarın kafesli çitine tutunarak bunun üstüne çıkabilirdi; oradan da dama tırmanıp pencereye ulaşmak mümkündü. şimdi zaten ayrıldığına bin pişman olduğu evine gidebilmekteydi aklı fikri. belki içerideki mobilyalarla kapıya destek vurabilirdi; hatta çok daha kahramanca savunma yolları, kızdırıp kızdırıp saldırganların tepesine dökeceği yağlar, ateşe verilmiş gazlar hayal ediyordu. mal mülk sevgisiyle ölüm korkusu çatışıyor, yenik bir alçaklık içinde hırıldayıp duruyordu. baltanın daha derine işleyen son inişi üzerine ansızın kararını verdi. cimrilik ağır basmıştı, bir tek ekmeği bu çapulculara kaptırmaktansa, karısıyla birlikte vücutlarını erzak çuvallarına siper edeceklerdi.

daha hangarın tepesine çıkar çıkmaz bir bağırıştır koptu:

- şuraya bakın, şuraya! bizim erkek kedi dama çıkmış! yakalayın şunu, yakalayın!

direnişçi kalabalığı maigrat'yı dam üstünde görmüştü. o heyecanla koca gövdesine bakmadan, kırılan dallara falan aldırmadan, kafesli çiti bir kedi çevikliğiyle tırmanmış, şimdi kiremitler üstünde sürüne sürüne ilerliyor, pencereye yetişmeye çalışıyordu. ama eğim çoktu, göbeği rahatça hareket etmesine engel oluyor, tırnakları tutunduğu yerden ayrılıyordu. ancak taş yağmuruna tutulma korkusuna kapılıp tir tir titremeye başlamasa, yine de tepeye varabilecekti; kendisinin artık göremediği kalabalık aşağıda:

- yakalayın şu kediyi, yakalayın! gebertelim hınzırı! diye bağırmaya devam ediyordu.

birden iki eli de açıldı, top gibi yuvarlandı, yağmur oluğuna çarpıp ara duvarın taşları üstüne düştü, çok ters geldiğinden caddeye fırladı, işaret taşlarının birinin köşesine çarpan kafası ikiye yarıldı. beyni akmış, o anda can vermişti. yukarıda, camın ardında belli belirsiz, solgun bir karaltı gibi duran karısı, hala aşağı bakıyordu.

ilkin hepsi büyük bir şaşkınlığa kapıldı. etienne durmuş, balta elinden düşmüştü. maheude, levaque ve arkadaşları dükkanı unutmuş, ince, kırmızı bir çizginin aşağıya doğru uzadığı duvara dikmişlerdi gözlerini. bağırmalar kesilmiş, gittikçe artmakta olan akşam karanlığı bir sessizliğe bürünmüştü.

ama az sonra yuh sesleri yeniden yükseldi. kan tutan kadınlar uluyarak cesede doğru koşuyorlardı.

- hey ulu tanrım, varsın demek! ah gidi domuz, ah! işin bitti artık!

cesedin çevresini almış, gülüp eğleniyor, şu surata bak diyerek dalga geçiyor, yıllardır süren açlığının verdiği kin ve nefreti suratına haykırıyorlardı.

- altmış frank borcum vardı sana, şimdi aldın mı paranı hırsız herif! diyordu en öfkelilerinden biri olan maheude. bundan sonra sana borç vermiyorum diyemezsin artık. dur hele, dur! iyice şişireyim senin şu göbeğini!

iki eliyle toprağı kazdı, bir avuç toprak aldı, zorla ağzına tıktı.

- hadi, ye bakalım! ye, ye! bizi yediğin gibi, bunu da ye!

küfürler artarken ölü de sırtüstü yatmış, iri, donuk gözleriyle karanlığa gömülmekte olan uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. ağzına doldurulan toprak, başkalarına vermekten kaçındığı ekmekti. ve bundan sonra yalnız bu ekmeği yiyecekti artık. yoksulları aç bırakmak hiç yaramamıştı ona.

ama kadınların ondan alınacak daha başka öçleri vardı. dişi kurtlar gibi soluya soluya çevresinde döneniyorlardı. hepsi kendilerini yatıştıracak bir işkence, bir vahşilik arıyordu.

birden yanık karı'nın gevrek sesi duyuldu.

- erkek kedi gibi iğdiş edelim namussuzu!

- evet, evet! kediye hücum arkadaşlar! çok haltlar yedi alçak herif!

daha bu laflar bitmeden, mouquette adamın pantolonuna el atmış, çekip çıkarmış, sonra donunu sıyırmış, bayan levaque de bacaklarını kaldırarak ona yardım etmişti. yanık karı, kara kuru elleriyle adamın çıplak bacaklarını araladı, ölü erkeklik organını avuçladı. yumurtalıklarla birlikte avucuna almış, incecik vücudunu gererek, uzun kollarını çatırdatarak var gücüyle asılıyordu. pörsük deriler direndiği için birkaç kez bırakıp bırakıp asıldı, sonunda çekti kopardı, elindeki bu kanlı ve kıllı et parçasını havaya kaldırıp yengi dolu bir gülüşle salladı:

- elimde! elimde!

kulakları yırtan tiz çığlıklar karşıladı bu korkunç ganimeti.

- ah, alçak herif, ah! kızlarımızın karnını şişiremeyeceksin artık!

- eveet, borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık, bir ekmek alabilmek için hepimiz sana kıçımızı açmayacağız artık!

- dur, dur! altı frank borcum var sana, bir taksit ister misin, ha? becerebilirsen ben hazırım, hadi!

bu şaka korkunç bir neşeye boğdu hepsini. kanlı et parçasını hepsine acı çektirmiş olan, nihayet başını ezdikleri ve şimdi güçsüz bir halde ellerinin altında yatan zararlı bir hayvan gibi birbirlerine gösteriyorlardı. üstüne tükürüyor, çılgınca bir horgörü nöbeti içinde avazları çıktığınca bağırarak dişlemek istercesine çenelerini uzatıyorlardı:

- beceremez artık! beceremez! kara toprağa girecek; ama erkek değil artık. cehennemin dibine kadar yolun var, işe yaramaz herif seni!

derken, yanık karı takım taklavatı elindeki sopanın ucuna geçirdi ve bir bayrak gibi havaya kaldırdı, uluyan kadın kalabalığı da ardına takıp başladı caddede dolaşmaya. sopanın ucundan kan damlıyor, o acınası organ kasap çengelindeki et parçası gibi sallanıyordu. yukarıda, pencerede hala kıpırdamadan duruyordu bayan maigrat; batan güneşin son ışınları altında camların dalgalı kesimleri gülüyora benzeyen beyaz yüzünü eğri büğrü yapıyordu. kadın sürüsü başı ezilen zararlı hayvanı sopanın ucuna takıp koşmaya başladığı sırada, sabahtan akşama hesap defterinden başını kaldırmayan, her dakika dövülen, aldatılan bu kadıncağız belki de gerçekten gülüyordu.

31.12.2010

uzun lafın kısası

feodor gladkov: en iyi memurlar budalalardır. görmeyi ve almayı bilirler.

aslı erdoğan: her şeyi yitirdiğinde elinde yalnızca hayat kalır.

edmundo paz soldan: adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir. 

felicien challaye: yaşamak için para kazanmak gerekir ama, para kazanmak için de yaşamamak gerekir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

g.b. shaw: biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

howard stern: öldüğünüz zaman gerçekleşecek olan şudur: bir kutuya konulmak ve solucanlar tarafından yenmek.

emile zola: tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

muriel barbery: evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

ursula k. le guin: bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın. suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

ernesto sabato: tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur; bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

7.07.2008

therese raquin

emile zola

ufukta sefaletin belirdiğini görünce düşünmeye başladı. yoksunluklar karşısında korku duyuyordu. sanatın getireceği en büyük onur uğruna bir tek gün aç kalmaya razı olamazdı. güçlü arzularını hiçbir zaman gideremeyeceğini fark ettiği gün, kendi deyişiyle, resmi bir yana bırakıverdi.

tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

kocayı öldürürse daha az tehlikeye giriyordu. hiçbir rezalet çıkarmayacak, yalnızca bir insanı itip yerine kendisi geçecekti. hayvanca köylü mantığı bu çareyi kusursuz, doğal buluyordu. doğuştan sahip olduğu ihtiyat da ona böyle çarçabuk bir önlem almayı öğütlüyordu.

 bir güz akşamı kadar hüzünlü sakinlikte hiçbir şey yoktur. ışıklar, ürpertili havada donuklaşır, yaşlanmış ağaçlar yapraklarını dökerler, yazın ateşli aydınlıklarıyla kavrulan kırlar, ilk soğuk rüzgarlarla birlikte ölümün geldiğini hissederler. göklerde, umutsuzluklarla sızlanan soluklar vardır. gece, loşluğunun içinde kefenler getirerek, ta yükseklerden iner.

bir kan ve şehvet akrabalığı kurulmuştu aralarında. aynı ürpertilerle ürperiyorlardı. yürekleri bir çeşit acı zevk duymak için de, acı duymak için de tek bir bedene, tek bir ruha sahip oldular. bu ortaklık, bu karşılıklı kenetleniş, bir psikoloji ve fizyoloji olayıdır; büyük sinir sarsıntılarının şiddetle birbirine çarptığı kimselerde sık sık görülür.

düşüne taşına hep şu sonuca varıyordu: en büyük mutluluk, hiçbir iş yapmamaktı. o zaman thérèse'le evlenip sonra hiçbir iş yapmamak için camille'i suda boğduğunu anımsıyordu. metresine tek başına sahip olma arzusu da, işlediği cinayette büyük rol oynamıştı. kuşkusuz; ama katil oluşunun asıl nedeni; camille'in yerine geçmek, onun gibi kendine baktırmak, sürekli bir mutluluğun sefasını sürmekti. kendisine bu işi yalnız sevgi yaptırmış olsaydı, bu kadar korkaklık, bu kadar ihtiyat göstermezdi. doğrusu şu ki, cinayet işleyerek sakin, işsiz güçsüz bir yaşam sürmeyi, iştahlarının sürekli olarak doyumunu sağlamayı hedef tutmuştu.

insanın yüreğinde yer eden güçlü duyguların tuhaf alınganlıkları vardır. bayan raquin, genç dulu bir yabancının öptüğünü görse, oturup ağlardı. fakat gelinini oğlunun eski arkadaşının öpüşlerine, sevişlerine terk edeceğini düşünerek hiçbir isyan duymuyordu. bu işi, deyim yerindeyse, aile içinde kalıp çözüme bağlanmış saymaktaydı.

evlenme hazırlıkları çabuklaştırıldı. işlemler olasıya kısa tutuldu. herkes laurent'ı thérèse'in odasına itmekte acele ediyordu sanki. beklenen gün sonunda geldi.

belirli koşullar yüzünden birtakım yapılarda oluşan değişiklikleri incelemek, meraklı bir şeydir. tende başlayan bu değişiklikler, az zaman sonra beyine, bireyin tümüne geçer.

son enerjilerini geriyordu ama boşuna: dilini soğuk soğuk damağına yapışmış hissediyor, kendisini ölümün pençesinden kurtaramıyordu. bir cesedin aczi içinde kaskatı kesilmişti. duyguları, derin uyku haline girip öldü sanılarak gömülen bir insanınkilere benziyordu: teninin bağlarıyla kıskıvrak bağlı olan böyle bir insan da başının üzerine kürek kürek atılan toprağın boğuk gürültüsünü duyar.

yüreğindeki yıkıntı ise daha korkunç oldu. kendisini bitkinleştiren bir çöküntü hissetti içinde. bütün ömrü mahvolmuş; bütün sevecenlikleri, iyilikleri, özverileri hoyratça yere devrilip ayaklar altında çiğnenmişti.sevgi ve tatlılık dolu bir yaşam sürmüştü. son demlerinde, hayatın sakin mutluluklarına olan inancını mezara götürmek üzereyken bir ses ona: "her şey yalandır, her şey cinayettir." diye bağırmaktaydı. yırtılan bir perde, gördüğünü sandığı sevgilerin, dostlukların ötesinde, korkunç bir kan ve utanç manzarası gösteriyordu ona. küfür edecek halde olsaydı, tanrı'ya küfredecekti. tanrı kendisine yumuşak başlı, iyi bir kızcağız muamelesi ederek, gözlerini sakin bir neşeyle dolu yalancı tablolarla avutarak, altmış yıldan fazla bir zaman aldatmıştı onu. o da aptalca bir sürü şeye budalaca inanarak; gerçek hayatın, tutkuların kanlı çamuru içinde süründüğünü görmeyerek, çocuk gibi yaşamıştı. tanrı fenaydı; ya gerçeği ona daha önce söyleyecek ya da masumlukları, görmezlikleriyle bırakacaktı onu gitsin diye. şimdiyse sevgiyi yadsıyıp, dostluğu yadsıyıp, özveriyi yadsıyıp ölmekten başka yapacağı şey kalmıyordu. var olan sadece cinayetle ahlaksızlıktı.

gelecek umutsuz oldu mu, şimdiki zaman korkunç derecede acılaşır.

karısının kendisini aldatışına hiç aldırdığı yoktu. onun başka bir erkeğin kollarında olduğunu düşünerek kanında ve sinirlerinde hiçbir isyan duymuyordu. tersine, hoş görünüyordu bu ona. sanki bir arkadaşının karısını izlemişti de, bu kadının kocasına oynadığı oyuna gülüyordu. thérèse onun için öylesine yabancı hale gelmişti ki, onun artık gönlünde yaşadığını hissetmiyordu. bir saatlik huzur elde etmek için yüz defa satıp teslim etmeye hazırdı onu.

korkunç acı çekiyorlardı ama, yarayı kızgın bir demirle dağlayarak iyileşmek yürekliliğini kendilerinde bulamıyorlardı.

4.07.2008

yazmak

enis batur

yazmak, okumak, okuyayazmak hâlâ yaralanmaya hazırlanmaktır.

bir gün, geniş kitlelere ulaşan zola, mallarme'ye "azizim" demiş, "aslına bakarsanız, bokla elmas arasında uzun uzadıya bir fark da yoktur." usulca, "öyle" demiş mallarme, "öyle de, biri öbüründen daha az çıkar."

ben, kültür dünyamızın ciddi açmazlarından biri sayıyorum ciddiyetten boğulma eğilimini. harfler bazen coşkulu, neşeli, matrak olmak da isterler.

claude levi-strauss: herkesin yazmayı bilmesi neredeyse doğal görünüyor günümüz insanına; ne var ki gelişkin toplumlarda bile yeni bir olgudur bu, kalıcı bir olgu olacağı da kesin değildir.

böyledir yazı: safkan yalnızlığından kendi küçük mahşerine uzanır.

milan kundera: kafa yorma, çözümleme olarak yazınsal eleştirinin, sözünü edeceği kitabı birkaç kez okumayı bilen yazınsal eleştirinin yokluğuna toslayan yazarın durumu kadar kötü bir şey yoktur. böyle bir kafa yorma söz konusu olmasaydı romanın tarihinde, bugün ne dostoyevski, ne joyce ne de proust hakkında bir şey bilebilirdik. o romanlar unutulurdu.

herkesin yazar olduğu bir dünyada "kim" okuyacak? kimsenin -herkes yazdığı için- ötekileri okumayacağı bir dünyada yazmanın anlamından ne ölçüde söz edilebilecektir?