alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."
.öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
.öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16.09.2022
yardım
david foster wallace
alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."
alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."
29.08.2022
selim ışık
oğuz atay
saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamayı öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her an'ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsaade.
kimsenin yaşantısını beğenmedim. kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.
beni kötü yetiştirdiler. annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamayı öğretmediler. daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. oysa onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.
kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamayı öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her an'ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsaade.kimsenin yaşantısını beğenmedim. kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.
beni kötü yetiştirdiler. annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamayı öğretmediler. daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. oysa onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.
kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
7.07.2022
sevmek korkusu
sait faik abasıyanık
bir yaylı hatırlıyorum. hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. sevmekten korkuyorum. başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.
yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. varsın olsun, inanmıyorum! inanmadığım halde bu korku niçin? allah'a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında "allah" diyerek, ispat ediyorlar. o halde ben de samimi değilim. çünkü korkuyorum. bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum!" dediğim zaman yapmadım.
bir kıştı. kar, küçük şehri "kayakçı"larla doldurmuştu. kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. bütün önsezilerim beni aldatmıştır. yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. korku da bir önsezidir. fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.
korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. işte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. beklediğim çok defa gelmezdi. yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?
beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. o günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.
rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. uzun bir koridordan girilirdi. antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. kenarcıkta bir havuz vardı. fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.
sessiz filmler oynanırdı. su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. bir sürü çocuğun arasına otururduk. adeta ıslıkla yaşanırdı. ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.
salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. konuşmazdık. ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.
bir gün bir masa karşısındaydım. üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. üzerinde oyun oynamıştık. parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. o zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. o da bu masa gibi olurdu. fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.
o yanımda iken korkmazdım. evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.
bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.
haftada bir gün gelirdi. saat ikide kalkar giderdi. o gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.
alaca karanlıkta, hele sabahın alaca karanlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alaca karanlığında, muharebe bile olmamıştır. sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.
bir yaylı hatırlıyorum. hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. sevmekten korkuyorum. başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.
yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. varsın olsun, inanmıyorum! inanmadığım halde bu korku niçin? allah'a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında "allah" diyerek, ispat ediyorlar. o halde ben de samimi değilim. çünkü korkuyorum. bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum!" dediğim zaman yapmadım.
bir kıştı. kar, küçük şehri "kayakçı"larla doldurmuştu. kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. bütün önsezilerim beni aldatmıştır. yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. korku da bir önsezidir. fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.
korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. işte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. beklediğim çok defa gelmezdi. yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?
beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. o günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.
rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. uzun bir koridordan girilirdi. antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. kenarcıkta bir havuz vardı. fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.
sessiz filmler oynanırdı. su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. bir sürü çocuğun arasına otururduk. adeta ıslıkla yaşanırdı. ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.
salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. konuşmazdık. ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.
bir gün bir masa karşısındaydım. üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. üzerinde oyun oynamıştık. parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. o zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. o da bu masa gibi olurdu. fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.
o yanımda iken korkmazdım. evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.
bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.
haftada bir gün gelirdi. saat ikide kalkar giderdi. o gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.
alaca karanlıkta, hele sabahın alaca karanlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alaca karanlığında, muharebe bile olmamıştır. sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.
5.07.2022
suyu taşırmayan gül yaprağı
ahmet karcılılar
eski çin'de, neredeyse hiç konuşmadan iletişim kuran rahiplerin yaşadığı manastırlar varmış; empati duyguları o kadar gelişmiş ki çoğunlukla diğerinin bir şey söylemesine gerek kalmadan ne istediğini ya da ne düşündüğünü bilirlermiş. bu manastırlarda eğitim görmeye hak kazanan öğrenciler, gerekli her şeyi öğrenseler bile empati yeteneklerini geliştirmeden rahip olamazlarmış.
bu manastırlara girmek oldukça zormuş. her yıl pirinç hasadından sonra öğrenci adayları manastıra girebilmek için günlerce kapıda beklermiş; ama kapı bir türlü açılmazmış. bir süre sonra beklemekten bıkan kimileri vazgeçip köyüne dönermiş. kalıp manastıra girmeyi başaranları başka zorluklar beklermiş; rahipler ve eski öğrenciler manastırın bütün işlerini yeni gelenlere yaptırırlar, hem de onlara çok kötü muamele ederlermiş.
iç savaşlar sırasında ve japonya çin'i işgal ettiğinde, bütün liderler ve kahramanlar manastırlarda eğitim gören savaşçılar ya da rahiplerden çıktı. rahipler aynı zamanda zarar görmeden yerel derebeylerine karşı çıkabiliyorlardı, yani statü sahibiydiler. bu yüzden, bu kadar zorluğa rağmen oldukça fazla sayıda kalan oluyormuş. onları da zorlu bir eğitim süreci beklermiş.
manastıra girmeyi çok isteyen bir çocuk giriş zamanını kaçırdığından kapıda kalmış; ama yine de umutla kapıda bekliyormuş. rahipler çocuğun beklediğini görüyor; fakat girişle ilgili katı kurallar olduğundan kapıyı açmıyorlarmış. bir ay sonra beklemekten vazgeçmeyeceğini anlamışlar, ona acıyıp manastıra girmesinin olanaksız olduğunu bir şekilde göstermeleri gerektiğini düşünmüşler. bir rahip kapıya çıkmış, elinde ağzına dek su dolu bir tas varmış. çocuk bir süre rahibe baktıktan sonra yerdeki bir gül yaprağını alıp suyun üstüne koymuş. rahip saygıyla eğilerek geri çekilmiş ve bütün kuralları çiğneyerek çocuğun manastıra girmesine izin vermiş.
eski çin'de, neredeyse hiç konuşmadan iletişim kuran rahiplerin yaşadığı manastırlar varmış; empati duyguları o kadar gelişmiş ki çoğunlukla diğerinin bir şey söylemesine gerek kalmadan ne istediğini ya da ne düşündüğünü bilirlermiş. bu manastırlarda eğitim görmeye hak kazanan öğrenciler, gerekli her şeyi öğrenseler bile empati yeteneklerini geliştirmeden rahip olamazlarmış.
bu manastırlara girmek oldukça zormuş. her yıl pirinç hasadından sonra öğrenci adayları manastıra girebilmek için günlerce kapıda beklermiş; ama kapı bir türlü açılmazmış. bir süre sonra beklemekten bıkan kimileri vazgeçip köyüne dönermiş. kalıp manastıra girmeyi başaranları başka zorluklar beklermiş; rahipler ve eski öğrenciler manastırın bütün işlerini yeni gelenlere yaptırırlar, hem de onlara çok kötü muamele ederlermiş.
iç savaşlar sırasında ve japonya çin'i işgal ettiğinde, bütün liderler ve kahramanlar manastırlarda eğitim gören savaşçılar ya da rahiplerden çıktı. rahipler aynı zamanda zarar görmeden yerel derebeylerine karşı çıkabiliyorlardı, yani statü sahibiydiler. bu yüzden, bu kadar zorluğa rağmen oldukça fazla sayıda kalan oluyormuş. onları da zorlu bir eğitim süreci beklermiş.
manastıra girmeyi çok isteyen bir çocuk giriş zamanını kaçırdığından kapıda kalmış; ama yine de umutla kapıda bekliyormuş. rahipler çocuğun beklediğini görüyor; fakat girişle ilgili katı kurallar olduğundan kapıyı açmıyorlarmış. bir ay sonra beklemekten vazgeçmeyeceğini anlamışlar, ona acıyıp manastıra girmesinin olanaksız olduğunu bir şekilde göstermeleri gerektiğini düşünmüşler. bir rahip kapıya çıkmış, elinde ağzına dek su dolu bir tas varmış. çocuk bir süre rahibe baktıktan sonra yerdeki bir gül yaprağını alıp suyun üstüne koymuş. rahip saygıyla eğilerek geri çekilmiş ve bütün kuralları çiğneyerek çocuğun manastıra girmesine izin vermiş.
23.06.2022
memurun ölümü
anton çehov
güzel bir akşam vaktiydi. yazı işlerinde memurluk yapan ivan dimitriç çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "kornevil'in çanları" adlı oyunu izliyordu. adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. derken, birdenbire.. sevimli çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!
aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.
çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. işte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. çerviakov, ulaştırma bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan brizjalov'u tanımakta gecikmedi.
"tüh, adamın üstünü kirlettim! benim amirim değil ama ne fark eder? bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşa'nın kulağına eğilerek:
"bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. istemeyerek oldu, üzerinize aksırdım."
"zararı yok, zararı yok.."
"affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. ben... ben, böyle olmasını istemezdim."
"oturunuz, lütfen! rahat bırakın da piyesi izleyelim."
çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek:
"efendimiz, üstünüzü.. şey.. bağışlayın! oysa ben.. böyle olmasını istemezdim.."
paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı.
"yeter artık siz de! ben onu çoktan unuttum, oysa siz.."
çerviakov paşa'ya kuşkuyla bakarak, "unutmuş! ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor. aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü.
çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. başlangıçta biraz korktuysa da paşa'nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı.
"gene de gidip özür dilesen iyi olur." dedi. toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
"ben de bunun için çabaladım durdum. ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya.."
ertesi sabah çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, brizjalov'u makamında görmeye gitti. kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen brizjalov'la karşılaştı. paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. sıra çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi.
"dün gece arkadi tiyatrosu'nda.. eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. istemeden üstünüzü.. şey.. özür.. dilerim, diye konuşmaya başladı."
brizjalov:
"gene mi siz? böylesine bir saçmalık görmedim!" dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.
"siz ne istiyorsunuz?"
çerviakov sarardı, "benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.
paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.
"beyefendi hazretleri! zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım."
paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı.
"beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?"
bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu.
çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "ne alay etmesi? niçin alay edecekmişim? koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. canı cehenneme! kendisine mektup yazarım, olur biter. yüzünü şeytan görsün!"
evine giderken düşündükleri böyleydi. gelgelelim paşa'ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü.
paşa soran bakışlarını yüzüne dikince çerviakov:
"efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu." diye mırıldandı. "aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. sizinle alay etmek ne haddime? bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?"
suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa:
"defol! diye bağırdı."
korkudan çerviakov'un beti benzi atmıştı. ancak:
"ne? ne dediniz?" diye fısıldayabildi.
paşa ayaklarını yere vurarak:
"yıkıl karşımdan!" diye gürledi.
çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.
güzel bir akşam vaktiydi. yazı işlerinde memurluk yapan ivan dimitriç çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "kornevil'in çanları" adlı oyunu izliyordu. adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. derken, birdenbire.. sevimli çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!
aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.
çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. işte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. çerviakov, ulaştırma bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan brizjalov'u tanımakta gecikmedi.
"tüh, adamın üstünü kirlettim! benim amirim değil ama ne fark eder? bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşa'nın kulağına eğilerek:
"bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. istemeyerek oldu, üzerinize aksırdım."
"zararı yok, zararı yok.."
"affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. ben... ben, böyle olmasını istemezdim."
"oturunuz, lütfen! rahat bırakın da piyesi izleyelim."
çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek:
"efendimiz, üstünüzü.. şey.. bağışlayın! oysa ben.. böyle olmasını istemezdim.."
paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı.
"yeter artık siz de! ben onu çoktan unuttum, oysa siz.."
çerviakov paşa'ya kuşkuyla bakarak, "unutmuş! ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor. aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü.
çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. başlangıçta biraz korktuysa da paşa'nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı.
"gene de gidip özür dilesen iyi olur." dedi. toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir.
"ben de bunun için çabaladım durdum. ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya.."
ertesi sabah çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, brizjalov'u makamında görmeye gitti. kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen brizjalov'la karşılaştı. paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. sıra çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi.
"dün gece arkadi tiyatrosu'nda.. eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. istemeden üstünüzü.. şey.. özür.. dilerim, diye konuşmaya başladı."
brizjalov:
"gene mi siz? böylesine bir saçmalık görmedim!" dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.
"siz ne istiyorsunuz?"
çerviakov sarardı, "benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.
paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.
"beyefendi hazretleri! zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım."
paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı.
"beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?"
bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu.
çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "ne alay etmesi? niçin alay edecekmişim? koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. canı cehenneme! kendisine mektup yazarım, olur biter. yüzünü şeytan görsün!"
evine giderken düşündükleri böyleydi. gelgelelim paşa'ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü.
paşa soran bakışlarını yüzüne dikince çerviakov:
"efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu." diye mırıldandı. "aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. sizinle alay etmek ne haddime? bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?"
suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa:
"defol! diye bağırdı."
korkudan çerviakov'un beti benzi atmıştı. ancak:
"ne? ne dediniz?" diye fısıldayabildi.
paşa ayaklarını yere vurarak:
"yıkıl karşımdan!" diye gürledi.
çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.
21.06.2022
harry ve hermine
hermann hesse
sen, harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, unufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. yalan mı harry? bu senin yazgın, öyle değil mi?
yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baştacı ederse, o bir aptaldır, bir don kişot'tur. güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum; seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dahinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı. bütün bunlar başıma geldi işte. bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. böyle düşünmem bir işime yaramadı. gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işitttiğinden, biraz da meraklı biri olduğumdan yaşam denilen şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını bir bir inceledim; gördüm ki harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. yaşamsa gerçekten haksızdı. senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreter olarak çalışıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmasından, para babası böyle biriyle parasının hatırı için evlenmesinden ya da bir çeşit fahişe olup çıkmasından başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu. benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlaki, seninki ise daha çok manevi idi; ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. sanıyor musun senin fokstrottan korkmanı, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymanı da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da. haklısın bozkırkurdu, yerden göğe kadar haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka elinden bir şey gelmiyor. bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. günümüzde yaşamak, yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.
sen, harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, unufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. yalan mı harry? bu senin yazgın, öyle değil mi?
yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baştacı ederse, o bir aptaldır, bir don kişot'tur. güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum; seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dahinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı. bütün bunlar başıma geldi işte. bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. böyle düşünmem bir işime yaramadı. gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işitttiğinden, biraz da meraklı biri olduğumdan yaşam denilen şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını bir bir inceledim; gördüm ki harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. yaşamsa gerçekten haksızdı. senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreter olarak çalışıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmasından, para babası böyle biriyle parasının hatırı için evlenmesinden ya da bir çeşit fahişe olup çıkmasından başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu. benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlaki, seninki ise daha çok manevi idi; ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. sanıyor musun senin fokstrottan korkmanı, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymanı da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da. haklısın bozkırkurdu, yerden göğe kadar haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka elinden bir şey gelmiyor. bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. günümüzde yaşamak, yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.
2.05.2022
saman çöpü
cevdet kudret
"ya kaptanı, ya doktoru görmem gerek" dedi. bugün günlerden cumaydı. ala! birinden biri herhalde öğle yemeği için evde bulunacaktır. saate baktı: 10.00. eğer hemen hazırlanırsa öğleden önce orada olabilirdi.
"süleyman!"
"efendim anne?"
"gel seni giydireyim de.. haydi çocuğum.. seni giydireyim de, kaptan dayılara gidelim."
ayşe hem hazırlanıyor hem düşünüyordu: "kaptan dayılar.. fakat bu saatte gitmek doğru olur muydu? ama başka zaman da evde bulunmazlardı ki.."
misafirlik töresi büsbütün değişmişti. yemeğe alıkoymak, ziyafet vermek gibi incelikler çoktan unutulmuş; bir yerde yemeğe kalmak adeti de bırakılmıştı. herkesin ekmeği kendisine kadardı. hiç kimsenin kimseye ikram edecek hali yoktu. eğer mutlaka kalmak gerekiyorsa, misafir, ekmeğini de birlikte götürürdü. gece gezmeleri büsbütün kalkmıştı. gaz pahalıydı: lamba ancak büyük evlerde yanardı; orta halli evlerde mum yakılırdı; ufak evler ise büyük evlerin büyük pencerelerine bakarak ışık yüzü görmeye çalışırlardı.
giyinmeleri bittikten sonra ayşe kendilerine düşen 2 dilim ekmeği paket yaptı, çocuğunun elinden tuttu, çıktı.
kaptan dayıların kapısı çift kanatlıydı. zili çalmak için elini uzattı. işte o zaman farkına vardı: eli titriyordu. kendini topladı ve zili çaldı.
kapıyı küçük bir ahretlik açtı. çocuk, bu vakitsiz, yani yemek vakti gelen misafirlere kuşkuyla baktı. onları odaya alırken sordu:
"kim geldi diyeyim?"
"yeğeniniz abdullah efendi'nin karısıyla çocuğu geldi deyin."
az sonra dışarıda bir fısıltı oldu. telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. kapı tereddütle aralandı. bir fısıltı daha: "yettiği kadar, ne yapalım?" kapı açıldı. ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler.
"ayol sizi hangi rüzgar attı böyle? süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!"
ayşe'nin bütün korkuları dağıldı. işte pekala güleryüzle karşılanmışlardı. bu sırada gelin hanım, süleyman'ın elindeki paketi gördü. birdenbire sözü ağzında kaldı. her şeyi anlamıştı. sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.
ihtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.
ayşe: "senin ne demek istediğini anlıyorum. fakat kendim için gelmedim. şu 7 yaşındaki yavruyu kurtarmak için.. zaten bu son!" diye düşündü. ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güleryüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. sordu:
"beyefendiler evde yoklar mı?"
"doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. kaptanım bir haftadır izinli. sabahleyin sokağa çıkmıştı. neredeyse gelir."
ihtiyar kadın bunu söylerken saate baktı: on ikiye beş var.
biraz daha konuştular. fakat ne şeker ne de kahve getiren oldu. türkiye'deki bütün misafirler gibi, ayşe de bunu ayıplamadı. artık kahve, şeker ve her türlü şekerli içecek ortadan kalkmıştı. bu gibi yiyecek ve içecekler ancak dört bir yanı sur gibi yüksek duvarlarla çevrili, demir kapılı, demir parmaklıklı evlerde bulunabilirdi. fakat oralarda da misafire çıkarılmazdı; altın gibi, şeker de yabancı gözlerden gizlenirdi.
o sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.
ütülü, beyaz bir masa örtüsü. herkesin önünde birer tabak.
sofrada 5 kişiydiler. gelin hanım, bir tabak içinde 3 parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek..
süleyman sevinçle bağırmak istedi; fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.
ayşe, "acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?" diye düşündü. sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini süleyman'ın önüne koydu. sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.
bu; süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan yatırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı.
hizmetçi kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. bu, kuru fasulyeydi. içinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: yağ..
ayşe yutkundu ve bekledi. yemeğin dağıtılmasına başlandı. genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti. kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi adet olan "teşekkür ederim, yeter" sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu.
herkesin tabağının kenarında yemek suyu bir daire çizmişti. süleyman eğer bir geometri öğretmeni olsaydı, "bu dairenin çapı 16 santim olduğuna göre, alanı, yarıçap karesinin pi ile çarpımına eşittir" diye düşünürdü.
sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. dairenin çapı bir santim küçülmüş, alanı daralmıştı.
süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; çıkardığı zaman, tabaktaki yemek gene 16 santim çapında idi. ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak işi kalmamıştı. çiğnemeye başladı. ağzına bir toprak kokusu yayıldı. sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. nasıl oldu bilinmez, ikinci bir çöp damağına saplandı. bugün herhalde uğursuz bir gündü. sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve süleyman'ın damağına batıyordu. çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. ağzı, öylece, açık kaldı. ne ileri ne geri..
dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. neredeyse boğazını tıkayacaktı. gözlerinin yaşardığını sezdi. bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. bunu önce gelin hanım gördü:
"aaa" dedi, "ağlıyor musun?"
şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. süleyman ne yapacağını şaşırdı. ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. dehşetli canı yanmıştı. hıçkırmaya başladı. ihtiyar teyze sordu:
"niçin ağlıyorsun ya?"
"acıyor! acıyor!"
"dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!"
süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığıyla baş başa kalmış; sesi, çıkabildiği kadar yükselmişti.
önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.
ayşe, burada bir saniye daha fazla durursa çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.
"küt!"
sokak kapısı kapandı, ses kesildi.
fırtına dinmişti. herkes eski yerine döndü.
ayşe'yle süleyman'dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtünün üstünde, iki kara leke gibi duruyordu. dayı, artan yemeklerle bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi.
sarman, yemekleri yedi; fakat ekmeği yemedi.
"ya kaptanı, ya doktoru görmem gerek" dedi. bugün günlerden cumaydı. ala! birinden biri herhalde öğle yemeği için evde bulunacaktır. saate baktı: 10.00. eğer hemen hazırlanırsa öğleden önce orada olabilirdi.
"süleyman!"
"efendim anne?"
"gel seni giydireyim de.. haydi çocuğum.. seni giydireyim de, kaptan dayılara gidelim."
ayşe hem hazırlanıyor hem düşünüyordu: "kaptan dayılar.. fakat bu saatte gitmek doğru olur muydu? ama başka zaman da evde bulunmazlardı ki.."
misafirlik töresi büsbütün değişmişti. yemeğe alıkoymak, ziyafet vermek gibi incelikler çoktan unutulmuş; bir yerde yemeğe kalmak adeti de bırakılmıştı. herkesin ekmeği kendisine kadardı. hiç kimsenin kimseye ikram edecek hali yoktu. eğer mutlaka kalmak gerekiyorsa, misafir, ekmeğini de birlikte götürürdü. gece gezmeleri büsbütün kalkmıştı. gaz pahalıydı: lamba ancak büyük evlerde yanardı; orta halli evlerde mum yakılırdı; ufak evler ise büyük evlerin büyük pencerelerine bakarak ışık yüzü görmeye çalışırlardı.
giyinmeleri bittikten sonra ayşe kendilerine düşen 2 dilim ekmeği paket yaptı, çocuğunun elinden tuttu, çıktı.
kaptan dayıların kapısı çift kanatlıydı. zili çalmak için elini uzattı. işte o zaman farkına vardı: eli titriyordu. kendini topladı ve zili çaldı.
kapıyı küçük bir ahretlik açtı. çocuk, bu vakitsiz, yani yemek vakti gelen misafirlere kuşkuyla baktı. onları odaya alırken sordu:
"kim geldi diyeyim?"
"yeğeniniz abdullah efendi'nin karısıyla çocuğu geldi deyin."
az sonra dışarıda bir fısıltı oldu. telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. kapı tereddütle aralandı. bir fısıltı daha: "yettiği kadar, ne yapalım?" kapı açıldı. ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler.
"ayol sizi hangi rüzgar attı böyle? süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!"
ayşe'nin bütün korkuları dağıldı. işte pekala güleryüzle karşılanmışlardı. bu sırada gelin hanım, süleyman'ın elindeki paketi gördü. birdenbire sözü ağzında kaldı. her şeyi anlamıştı. sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.
ihtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.
ayşe: "senin ne demek istediğini anlıyorum. fakat kendim için gelmedim. şu 7 yaşındaki yavruyu kurtarmak için.. zaten bu son!" diye düşündü. ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güleryüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. sordu:
"beyefendiler evde yoklar mı?"
"doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. kaptanım bir haftadır izinli. sabahleyin sokağa çıkmıştı. neredeyse gelir."
ihtiyar kadın bunu söylerken saate baktı: on ikiye beş var.
biraz daha konuştular. fakat ne şeker ne de kahve getiren oldu. türkiye'deki bütün misafirler gibi, ayşe de bunu ayıplamadı. artık kahve, şeker ve her türlü şekerli içecek ortadan kalkmıştı. bu gibi yiyecek ve içecekler ancak dört bir yanı sur gibi yüksek duvarlarla çevrili, demir kapılı, demir parmaklıklı evlerde bulunabilirdi. fakat oralarda da misafire çıkarılmazdı; altın gibi, şeker de yabancı gözlerden gizlenirdi.
o sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.
ütülü, beyaz bir masa örtüsü. herkesin önünde birer tabak.
sofrada 5 kişiydiler. gelin hanım, bir tabak içinde 3 parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek..
süleyman sevinçle bağırmak istedi; fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.
ayşe, "acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?" diye düşündü. sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini süleyman'ın önüne koydu. sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.
bu; süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan yatırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı.
hizmetçi kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. bu, kuru fasulyeydi. içinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: yağ..
ayşe yutkundu ve bekledi. yemeğin dağıtılmasına başlandı. genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti. kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi adet olan "teşekkür ederim, yeter" sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu.
herkesin tabağının kenarında yemek suyu bir daire çizmişti. süleyman eğer bir geometri öğretmeni olsaydı, "bu dairenin çapı 16 santim olduğuna göre, alanı, yarıçap karesinin pi ile çarpımına eşittir" diye düşünürdü.
sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. dairenin çapı bir santim küçülmüş, alanı daralmıştı.
süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; çıkardığı zaman, tabaktaki yemek gene 16 santim çapında idi. ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak işi kalmamıştı. çiğnemeye başladı. ağzına bir toprak kokusu yayıldı. sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. nasıl oldu bilinmez, ikinci bir çöp damağına saplandı. bugün herhalde uğursuz bir gündü. sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve süleyman'ın damağına batıyordu. çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. ağzı, öylece, açık kaldı. ne ileri ne geri..
dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. neredeyse boğazını tıkayacaktı. gözlerinin yaşardığını sezdi. bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. bunu önce gelin hanım gördü:
"aaa" dedi, "ağlıyor musun?"
şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. süleyman ne yapacağını şaşırdı. ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. dehşetli canı yanmıştı. hıçkırmaya başladı. ihtiyar teyze sordu:
"niçin ağlıyorsun ya?"
"acıyor! acıyor!"
"dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!"
süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığıyla baş başa kalmış; sesi, çıkabildiği kadar yükselmişti.
önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.
ayşe, burada bir saniye daha fazla durursa çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.
"küt!"
sokak kapısı kapandı, ses kesildi.
fırtına dinmişti. herkes eski yerine döndü.
ayşe'yle süleyman'dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtünün üstünde, iki kara leke gibi duruyordu. dayı, artan yemeklerle bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi.
sarman, yemekleri yedi; fakat ekmeği yemedi.
23.04.2022
cam göz
ihsan oktay anar
rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.
rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.
20.03.2022
germinal
emile zola
müdürün konağından ayrılan maigrat, önce gidip mutfağa saklanmıştı; ama burada hiçbir şey duymuyor, oturmuş, dükkanının yağma edilişi üstüne korkunç düşler görüyordu; az sonra yukarı çıktı, evin avlusundaki su tulumbasının arkasına gizlendi; derken, kapıya inen baltanın çatırtısıyla yağma çığlıkları arasında kendi adı çalındı kulağına. demek korkulu bir düş değildi gördüğü: gerçi şimdi olup biteni göremiyor; ama işitiyor, kulakları uğuldayarak saldırıyı izliyordu. baltanın her vuruşu yüreğine iniyordu. menteşelerden biri fırlamış olmalıydı, beş dakika sonra dükkan çapulcuların eline geçecekti herhalde. her şey canlı ve korkunç imgeler halinde gözünün önüne geliyordu:
mallara hücum eden çapulcular, varının yoğunun yenilip içilişi, evin tepeden tırnağa soyuluşu, kendisine gidip köylerde dilencilik edebilmek üzere bir baston bile bırakılmayışı. hayır, hayır, kendisini yıkmalarına izin vermeyecek, gerekirse bu uğurda ölecekti. su tulumbasının ardına gizleneli beri, evin arka yüzündeki pencerelerden birinde karısının camdan pek iyi seçilmeyen, incecik, solgun karaltısını görüyordu: her zamanki suskun ve pısırık haliyle, kapının kırılışını seyrediyordu mutlaka. pencerenin altında bir hangar vardı ve öyle bir yerdeydi ki, konağın bahçesinden ara duvarın kafesli çitine tutunarak bunun üstüne çıkabilirdi; oradan da dama tırmanıp pencereye ulaşmak mümkündü. şimdi zaten ayrıldığına bin pişman olduğu evine gidebilmekteydi aklı fikri. belki içerideki mobilyalarla kapıya destek vurabilirdi; hatta çok daha kahramanca savunma yolları, kızdırıp kızdırıp saldırganların tepesine dökeceği yağlar, ateşe verilmiş gazlar hayal ediyordu. mal mülk sevgisiyle ölüm korkusu çatışıyor, yenik bir alçaklık içinde hırıldayıp duruyordu. baltanın daha derine işleyen son inişi üzerine ansızın kararını verdi. cimrilik ağır basmıştı, bir tek ekmeği bu çapulculara kaptırmaktansa, karısıyla birlikte vücutlarını erzak çuvallarına siper edeceklerdi.
daha hangarın tepesine çıkar çıkmaz bir bağırıştır koptu:
- şuraya bakın, şuraya! bizim erkek kedi dama çıkmış! yakalayın şunu, yakalayın!
direnişçi kalabalığı maigrat'yı dam üstünde görmüştü. o heyecanla koca gövdesine bakmadan, kırılan dallara falan aldırmadan, kafesli çiti bir kedi çevikliğiyle tırmanmış, şimdi kiremitler üstünde sürüne sürüne ilerliyor, pencereye yetişmeye çalışıyordu. ama eğim çoktu, göbeği rahatça hareket etmesine engel oluyor, tırnakları tutunduğu yerden ayrılıyordu. ancak taş yağmuruna tutulma korkusuna kapılıp tir tir titremeye başlamasa, yine de tepeye varabilecekti; kendisinin artık göremediği kalabalık aşağıda:
- yakalayın şu kediyi, yakalayın! gebertelim hınzırı! diye bağırmaya devam ediyordu.
birden iki eli de açıldı, top gibi yuvarlandı, yağmur oluğuna çarpıp ara duvarın taşları üstüne düştü, çok ters geldiğinden caddeye fırladı, işaret taşlarının birinin köşesine çarpan kafası ikiye yarıldı. beyni akmış, o anda can vermişti. yukarıda, camın ardında belli belirsiz, solgun bir karaltı gibi duran karısı, hala aşağı bakıyordu.
ilkin hepsi büyük bir şaşkınlığa kapıldı. etienne durmuş, balta elinden düşmüştü. maheude, levaque ve arkadaşları dükkanı unutmuş, ince, kırmızı bir çizginin aşağıya doğru uzadığı duvara dikmişlerdi gözlerini. bağırmalar kesilmiş, gittikçe artmakta olan akşam karanlığı bir sessizliğe bürünmüştü.
ama az sonra yuh sesleri yeniden yükseldi. kan tutan kadınlar uluyarak cesede doğru koşuyorlardı.
- hey ulu tanrım, varsın demek! ah gidi domuz, ah! işin bitti artık!
cesedin çevresini almış, gülüp eğleniyor, şu surata bak diyerek dalga geçiyor, yıllardır süren açlığının verdiği kin ve nefreti suratına haykırıyorlardı.
- altmış frank borcum vardı sana, şimdi aldın mı paranı hırsız herif! diyordu en öfkelilerinden biri olan maheude. bundan sonra sana borç vermiyorum diyemezsin artık. dur hele, dur! iyice şişireyim senin şu göbeğini!
iki eliyle toprağı kazdı, bir avuç toprak aldı, zorla ağzına tıktı.
- hadi, ye bakalım! ye, ye! bizi yediğin gibi, bunu da ye!
küfürler artarken ölü de sırtüstü yatmış, iri, donuk gözleriyle karanlığa gömülmekte olan uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. ağzına doldurulan toprak, başkalarına vermekten kaçındığı ekmekti. ve bundan sonra yalnız bu ekmeği yiyecekti artık. yoksulları aç bırakmak hiç yaramamıştı ona.
ama kadınların ondan alınacak daha başka öçleri vardı. dişi kurtlar gibi soluya soluya çevresinde döneniyorlardı. hepsi kendilerini yatıştıracak bir işkence, bir vahşilik arıyordu.
birden yanık karı'nın gevrek sesi duyuldu.
- erkek kedi gibi iğdiş edelim namussuzu!
- evet, evet! kediye hücum arkadaşlar! çok haltlar yedi alçak herif!
daha bu laflar bitmeden, mouquette adamın pantolonuna el atmış, çekip çıkarmış, sonra donunu sıyırmış, bayan levaque de bacaklarını kaldırarak ona yardım etmişti. yanık karı, kara kuru elleriyle adamın çıplak bacaklarını araladı, ölü erkeklik organını avuçladı. yumurtalıklarla birlikte avucuna almış, incecik vücudunu gererek, uzun kollarını çatırdatarak var gücüyle asılıyordu. pörsük deriler direndiği için birkaç kez bırakıp bırakıp asıldı, sonunda çekti kopardı, elindeki bu kanlı ve kıllı et parçasını havaya kaldırıp yengi dolu bir gülüşle salladı:
- elimde! elimde!
kulakları yırtan tiz çığlıklar karşıladı bu korkunç ganimeti.
- ah, alçak herif, ah! kızlarımızın karnını şişiremeyeceksin artık!
- eveet, borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık, bir ekmek alabilmek için hepimiz sana kıçımızı açmayacağız artık!
- dur, dur! altı frank borcum var sana, bir taksit ister misin, ha? becerebilirsen ben hazırım, hadi!
bu şaka korkunç bir neşeye boğdu hepsini. kanlı et parçasını hepsine acı çektirmiş olan, nihayet başını ezdikleri ve şimdi güçsüz bir halde ellerinin altında yatan zararlı bir hayvan gibi birbirlerine gösteriyorlardı. üstüne tükürüyor, çılgınca bir horgörü nöbeti içinde avazları çıktığınca bağırarak dişlemek istercesine çenelerini uzatıyorlardı:
- beceremez artık! beceremez! kara toprağa girecek; ama erkek değil artık. cehennemin dibine kadar yolun var, işe yaramaz herif seni!
derken, yanık karı takım taklavatı elindeki sopanın ucuna geçirdi ve bir bayrak gibi havaya kaldırdı, uluyan kadın kalabalığı da ardına takıp başladı caddede dolaşmaya. sopanın ucundan kan damlıyor, o acınası organ kasap çengelindeki et parçası gibi sallanıyordu. yukarıda, pencerede hala kıpırdamadan duruyordu bayan maigrat; batan güneşin son ışınları altında camların dalgalı kesimleri gülüyora benzeyen beyaz yüzünü eğri büğrü yapıyordu. kadın sürüsü başı ezilen zararlı hayvanı sopanın ucuna takıp koşmaya başladığı sırada, sabahtan akşama hesap defterinden başını kaldırmayan, her dakika dövülen, aldatılan bu kadıncağız belki de gerçekten gülüyordu.
müdürün konağından ayrılan maigrat, önce gidip mutfağa saklanmıştı; ama burada hiçbir şey duymuyor, oturmuş, dükkanının yağma edilişi üstüne korkunç düşler görüyordu; az sonra yukarı çıktı, evin avlusundaki su tulumbasının arkasına gizlendi; derken, kapıya inen baltanın çatırtısıyla yağma çığlıkları arasında kendi adı çalındı kulağına. demek korkulu bir düş değildi gördüğü: gerçi şimdi olup biteni göremiyor; ama işitiyor, kulakları uğuldayarak saldırıyı izliyordu. baltanın her vuruşu yüreğine iniyordu. menteşelerden biri fırlamış olmalıydı, beş dakika sonra dükkan çapulcuların eline geçecekti herhalde. her şey canlı ve korkunç imgeler halinde gözünün önüne geliyordu:mallara hücum eden çapulcular, varının yoğunun yenilip içilişi, evin tepeden tırnağa soyuluşu, kendisine gidip köylerde dilencilik edebilmek üzere bir baston bile bırakılmayışı. hayır, hayır, kendisini yıkmalarına izin vermeyecek, gerekirse bu uğurda ölecekti. su tulumbasının ardına gizleneli beri, evin arka yüzündeki pencerelerden birinde karısının camdan pek iyi seçilmeyen, incecik, solgun karaltısını görüyordu: her zamanki suskun ve pısırık haliyle, kapının kırılışını seyrediyordu mutlaka. pencerenin altında bir hangar vardı ve öyle bir yerdeydi ki, konağın bahçesinden ara duvarın kafesli çitine tutunarak bunun üstüne çıkabilirdi; oradan da dama tırmanıp pencereye ulaşmak mümkündü. şimdi zaten ayrıldığına bin pişman olduğu evine gidebilmekteydi aklı fikri. belki içerideki mobilyalarla kapıya destek vurabilirdi; hatta çok daha kahramanca savunma yolları, kızdırıp kızdırıp saldırganların tepesine dökeceği yağlar, ateşe verilmiş gazlar hayal ediyordu. mal mülk sevgisiyle ölüm korkusu çatışıyor, yenik bir alçaklık içinde hırıldayıp duruyordu. baltanın daha derine işleyen son inişi üzerine ansızın kararını verdi. cimrilik ağır basmıştı, bir tek ekmeği bu çapulculara kaptırmaktansa, karısıyla birlikte vücutlarını erzak çuvallarına siper edeceklerdi.
daha hangarın tepesine çıkar çıkmaz bir bağırıştır koptu:
- şuraya bakın, şuraya! bizim erkek kedi dama çıkmış! yakalayın şunu, yakalayın!
direnişçi kalabalığı maigrat'yı dam üstünde görmüştü. o heyecanla koca gövdesine bakmadan, kırılan dallara falan aldırmadan, kafesli çiti bir kedi çevikliğiyle tırmanmış, şimdi kiremitler üstünde sürüne sürüne ilerliyor, pencereye yetişmeye çalışıyordu. ama eğim çoktu, göbeği rahatça hareket etmesine engel oluyor, tırnakları tutunduğu yerden ayrılıyordu. ancak taş yağmuruna tutulma korkusuna kapılıp tir tir titremeye başlamasa, yine de tepeye varabilecekti; kendisinin artık göremediği kalabalık aşağıda:
- yakalayın şu kediyi, yakalayın! gebertelim hınzırı! diye bağırmaya devam ediyordu.
birden iki eli de açıldı, top gibi yuvarlandı, yağmur oluğuna çarpıp ara duvarın taşları üstüne düştü, çok ters geldiğinden caddeye fırladı, işaret taşlarının birinin köşesine çarpan kafası ikiye yarıldı. beyni akmış, o anda can vermişti. yukarıda, camın ardında belli belirsiz, solgun bir karaltı gibi duran karısı, hala aşağı bakıyordu.
ilkin hepsi büyük bir şaşkınlığa kapıldı. etienne durmuş, balta elinden düşmüştü. maheude, levaque ve arkadaşları dükkanı unutmuş, ince, kırmızı bir çizginin aşağıya doğru uzadığı duvara dikmişlerdi gözlerini. bağırmalar kesilmiş, gittikçe artmakta olan akşam karanlığı bir sessizliğe bürünmüştü.
ama az sonra yuh sesleri yeniden yükseldi. kan tutan kadınlar uluyarak cesede doğru koşuyorlardı.
- hey ulu tanrım, varsın demek! ah gidi domuz, ah! işin bitti artık!
cesedin çevresini almış, gülüp eğleniyor, şu surata bak diyerek dalga geçiyor, yıllardır süren açlığının verdiği kin ve nefreti suratına haykırıyorlardı.
- altmış frank borcum vardı sana, şimdi aldın mı paranı hırsız herif! diyordu en öfkelilerinden biri olan maheude. bundan sonra sana borç vermiyorum diyemezsin artık. dur hele, dur! iyice şişireyim senin şu göbeğini!
iki eliyle toprağı kazdı, bir avuç toprak aldı, zorla ağzına tıktı.
- hadi, ye bakalım! ye, ye! bizi yediğin gibi, bunu da ye!
küfürler artarken ölü de sırtüstü yatmış, iri, donuk gözleriyle karanlığa gömülmekte olan uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. ağzına doldurulan toprak, başkalarına vermekten kaçındığı ekmekti. ve bundan sonra yalnız bu ekmeği yiyecekti artık. yoksulları aç bırakmak hiç yaramamıştı ona.
ama kadınların ondan alınacak daha başka öçleri vardı. dişi kurtlar gibi soluya soluya çevresinde döneniyorlardı. hepsi kendilerini yatıştıracak bir işkence, bir vahşilik arıyordu.
birden yanık karı'nın gevrek sesi duyuldu.
- erkek kedi gibi iğdiş edelim namussuzu!
- evet, evet! kediye hücum arkadaşlar! çok haltlar yedi alçak herif!
daha bu laflar bitmeden, mouquette adamın pantolonuna el atmış, çekip çıkarmış, sonra donunu sıyırmış, bayan levaque de bacaklarını kaldırarak ona yardım etmişti. yanık karı, kara kuru elleriyle adamın çıplak bacaklarını araladı, ölü erkeklik organını avuçladı. yumurtalıklarla birlikte avucuna almış, incecik vücudunu gererek, uzun kollarını çatırdatarak var gücüyle asılıyordu. pörsük deriler direndiği için birkaç kez bırakıp bırakıp asıldı, sonunda çekti kopardı, elindeki bu kanlı ve kıllı et parçasını havaya kaldırıp yengi dolu bir gülüşle salladı:
- elimde! elimde!
kulakları yırtan tiz çığlıklar karşıladı bu korkunç ganimeti.
- ah, alçak herif, ah! kızlarımızın karnını şişiremeyeceksin artık!
- eveet, borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık, bir ekmek alabilmek için hepimiz sana kıçımızı açmayacağız artık!
- dur, dur! altı frank borcum var sana, bir taksit ister misin, ha? becerebilirsen ben hazırım, hadi!
bu şaka korkunç bir neşeye boğdu hepsini. kanlı et parçasını hepsine acı çektirmiş olan, nihayet başını ezdikleri ve şimdi güçsüz bir halde ellerinin altında yatan zararlı bir hayvan gibi birbirlerine gösteriyorlardı. üstüne tükürüyor, çılgınca bir horgörü nöbeti içinde avazları çıktığınca bağırarak dişlemek istercesine çenelerini uzatıyorlardı:
- beceremez artık! beceremez! kara toprağa girecek; ama erkek değil artık. cehennemin dibine kadar yolun var, işe yaramaz herif seni!
derken, yanık karı takım taklavatı elindeki sopanın ucuna geçirdi ve bir bayrak gibi havaya kaldırdı, uluyan kadın kalabalığı da ardına takıp başladı caddede dolaşmaya. sopanın ucundan kan damlıyor, o acınası organ kasap çengelindeki et parçası gibi sallanıyordu. yukarıda, pencerede hala kıpırdamadan duruyordu bayan maigrat; batan güneşin son ışınları altında camların dalgalı kesimleri gülüyora benzeyen beyaz yüzünü eğri büğrü yapıyordu. kadın sürüsü başı ezilen zararlı hayvanı sopanın ucuna takıp koşmaya başladığı sırada, sabahtan akşama hesap defterinden başını kaldırmayan, her dakika dövülen, aldatılan bu kadıncağız belki de gerçekten gülüyordu.
8.03.2022
adamın biri
sadi şirazi
adamın biri rüyasında şeytanı görür. bakar ki; servi gibi boyu, huri gibi siması var. yüzü güneş gibi ışık saçıyor. adam bu güzellik karşısında şaşakalır, yanına gider ve ona: "aman allahım, bu ne güzellik böyle! yüzün ay parçası kadar güzelken, insanlar seni neden kötü, çirkin bilir; herkes seni korkunç sanır. hamam kapılarına resmedilen suretin çirkin, saray nakışlarına işleyen görüntün bedbin. bu, neden böyledir?" diye sorunca şeytan feryat edip inler: "ey ademoğlu! bu resimlerdeki sima ben değilim. gerçekte ben, tıpkı senin gördüğün gibi güzellikte eşsiz biriyim. gör ki; kalem düşman elindedir. sırf adem'i cennetten attırdım diye beni böyle çirkin ve kötü çizerler."
birisi, tablanın üzerinde şeker kamışı satıyor, müşteri bulmak için o yer senin, bu yer benim şehri dolanıyordu. derken şehrin kenar mahallerinden birinde gönül dostlarından birine rastgeldi ve ona: "efendi; şimdi al, paran olduğu zaman ödersin." dedi. bunun üzerine o mübarek zat, satıcıya şu yanıtı verdi: "ben şeker kamışına sabrederim de; belki sen bana sabredemezsin."
bir köylünün eşeği ölmüştü. adam tuttu, hayvanın kafasını bahçedeki asmaya nazarlık niyetine astı. güngörmüş bir ihtiyar oradan geçiyordu. bunu görünce gülerek bahçe sahibine seslendi: "a kuzum! yoksa bu eşeğin, tarlandan kem gözleri def edeceğini mi sanıyorsun? şaka mı yapıyorsun? ömrü sıkıntı içinde geçen ve yaralı bereli bir halde ölen, üstelik ölünceye kadar başından, kıçından değneği def edemeyen bu eşeğin sana ne faydası dokunacak?"
adamın biri rüyasında şeytanı görür. bakar ki; servi gibi boyu, huri gibi siması var. yüzü güneş gibi ışık saçıyor. adam bu güzellik karşısında şaşakalır, yanına gider ve ona: "aman allahım, bu ne güzellik böyle! yüzün ay parçası kadar güzelken, insanlar seni neden kötü, çirkin bilir; herkes seni korkunç sanır. hamam kapılarına resmedilen suretin çirkin, saray nakışlarına işleyen görüntün bedbin. bu, neden böyledir?" diye sorunca şeytan feryat edip inler: "ey ademoğlu! bu resimlerdeki sima ben değilim. gerçekte ben, tıpkı senin gördüğün gibi güzellikte eşsiz biriyim. gör ki; kalem düşman elindedir. sırf adem'i cennetten attırdım diye beni böyle çirkin ve kötü çizerler."
birisi, tablanın üzerinde şeker kamışı satıyor, müşteri bulmak için o yer senin, bu yer benim şehri dolanıyordu. derken şehrin kenar mahallerinden birinde gönül dostlarından birine rastgeldi ve ona: "efendi; şimdi al, paran olduğu zaman ödersin." dedi. bunun üzerine o mübarek zat, satıcıya şu yanıtı verdi: "ben şeker kamışına sabrederim de; belki sen bana sabredemezsin."
bir köylünün eşeği ölmüştü. adam tuttu, hayvanın kafasını bahçedeki asmaya nazarlık niyetine astı. güngörmüş bir ihtiyar oradan geçiyordu. bunu görünce gülerek bahçe sahibine seslendi: "a kuzum! yoksa bu eşeğin, tarlandan kem gözleri def edeceğini mi sanıyorsun? şaka mı yapıyorsun? ömrü sıkıntı içinde geçen ve yaralı bereli bir halde ölen, üstelik ölünceye kadar başından, kıçından değneği def edemeyen bu eşeğin sana ne faydası dokunacak?"
4.03.2022
kanayan
erdal öz
yemeden içmeden kesilmişti. fakülteden döner dönmez odasına kapanıyor, yanımıza pek az çıkıyordu.
"neyin var oğlum, hasta mısın, bir derdin mi var senin?"
sorularıma kaçamak karşılıklar veriyor, sarılıp öpüyordu yanaklarımdan.
"paran var mı?"
"yok."
"vereyim."
"gerekirse isterim."
geceleri uyuyamıyordu. odasının ışığı hep yanık oluyordu. aklıma bin türlü şey geliyordu. gidip kulak veriyordum kapısına, ses duyamazsam sesleniyordum:
"uyumadın mı oğlum daha?"
"okuyorum."
bir gece, geç vakit odasından çıkmış, beni salonda, elimde kitapla görünce yanıma gelmişti.
"bak anacığım.." demişti.
böyle başlamıştı. bir şeyler anlatacağı zaman hep böyle başlardı. sonra da uzun uzun anlatmıştı bana.
"peki ama ne yapmayı düşünüyorsun?" demiştim.
gözlerini kaçırmıştı benden. oturduğu yerde duramamış, kalkmıştı.
"bilmiyorum" demişti.
arkası bana dönüktü.
"tek başına ne yapabilirsin ki yavrum?"
"tek başıma değilim."
titremiştim.
ılık bir nisan gecesinde gitti.
yukarı çıktığımda, bıraktığı yanar sigarası, küllüğün kıyısında upuzun tütüyordu. çayı bardağında yarım kalmıştı. yandı durdu sigarası, yandı durdu, uzun bir küle dönüştü, bölündü kül, kırılıp dağıldı küllüğün ortasında.
yemeden içmeden kesilmişti. fakülteden döner dönmez odasına kapanıyor, yanımıza pek az çıkıyordu."neyin var oğlum, hasta mısın, bir derdin mi var senin?"
sorularıma kaçamak karşılıklar veriyor, sarılıp öpüyordu yanaklarımdan.
"paran var mı?"
"yok."
"vereyim."
"gerekirse isterim."
geceleri uyuyamıyordu. odasının ışığı hep yanık oluyordu. aklıma bin türlü şey geliyordu. gidip kulak veriyordum kapısına, ses duyamazsam sesleniyordum:
"uyumadın mı oğlum daha?"
"okuyorum."
bir gece, geç vakit odasından çıkmış, beni salonda, elimde kitapla görünce yanıma gelmişti.
"bak anacığım.." demişti.
böyle başlamıştı. bir şeyler anlatacağı zaman hep böyle başlardı. sonra da uzun uzun anlatmıştı bana.
"peki ama ne yapmayı düşünüyorsun?" demiştim.
gözlerini kaçırmıştı benden. oturduğu yerde duramamış, kalkmıştı.
"bilmiyorum" demişti.
arkası bana dönüktü.
"tek başına ne yapabilirsin ki yavrum?"
"tek başıma değilim."
titremiştim.
ılık bir nisan gecesinde gitti.
yukarı çıktığımda, bıraktığı yanar sigarası, küllüğün kıyısında upuzun tütüyordu. çayı bardağında yarım kalmıştı. yandı durdu sigarası, yandı durdu, uzun bir küle dönüştü, bölündü kül, kırılıp dağıldı küllüğün ortasında.
18.02.2022
julie
ian mcewan
birbirimize sarıldık ve kollarımızla bacaklarımız öyle bir dolandı ki yatağa yan düştük. kollarımız birbirimizin boynunda ve yüzlerimiz birbirine yakın yattık. uzun bir süre kendimizden söz ettik. "tuhaf şey" dedi julie, "bütün zaman duygumu kaybettim. sanki hep böyleymiş gibi geliyor. annem hayattayken nasıldı gerçekten hatırlayamıyorum ve bir şeylerin değiştiğini gerçekten düşünemiyorum. her şey sakin ve sabit görünüyor ve bu bana hiçbir şeyden korkmadığımı hissettiriyor."
"aşağı bodruma indiğim zamanlar dışında kendimi uykuda gibi hissediyorum. haftalar ben fark etmeden geçip gidiyor ve bana üç gün önce ne olduğunu sorsan söyleyemem." dedim.
bizim sokağın sonundaki yıkımı ve bizim evi yıksalar nasıl olacağını konuştuk.
"birileri gelip etrafı arasa" dedim, "bütün bulacakları uzun çimenlerin arasında birkaç kırık tuğla olur."
julie gözlerini kapadı ve bacağını uyluğumun üstüne attı. kolumun bir kısmı onun göğsüne dayanıyordu ve altından kalbinin gümbürtüsünü duyabiliyordum.
"fark etmez" diye mırıldandı, "eder mi?"
yatağın daha yukarısına yanaşmaya başladı. ta ki büyük soluk renk göğüsleri yüzümle aynı hizaya gelinceye kadar. parmağımın ucuyla bir meme ucuna dokundum. şeftali çekirdeği gibi sert ve buruşuktu.
julie onu parmaklarının arasına alıp yoğurdu. sonra dudaklarıma doğru itti. "devam et" diye fısıldadı.
kendimi ağırlıksız hissettim, uzayda aşağı yukarı duygusu olmadan yuvarlanır gibi. dudaklarımı julie'nin meme ucunun etrafında kapadığımda vücudundan yumuşak bir titreme geçti ve odanın karşısından bir ses kederle, "işte her şeyi gördüm artık." dedi.
ben hemen geri çekilmeye çalıştım. ama julie'nin kolları hâlâ boynumdaydı ve beni daha sıkı kavradı. vücudu beni derek'ten saklıyordu. kendini bir dirseğin üzerine destekleyerek dönüp ona baktı. "öyle mi?" dedi yumuşakça. "ah canım."
ama yüzümden santimlerle uzak kalbi küt küt çarpıyordu. derek yine konuştu ve sesi çok daha yakın geldi. "bu ne zamandır devam ediyor?"
onu göremediğime memnundum. "asırlardır" dedi julie, "asırlar ve asırlardır."
derek şaşkınlık ya da kızgınlıktan nefesi kesilir gibi bir ses çıkardı. onun hareketsiz ve elleri cebinde dimdik durduğunu hayal ettim. bu kez sesi kalın ve pürüzlüydü. "o kadar zaman.. sana yaklaşmama bile izin vermedin."
gürültülü bir şekilde boğazını temizledi ve kısa bir sessizlik oldu. "neden bana söylemedin?"
julie'nin omuz silktiğini hissettim. sonra, "aslında bu seni ilgilendirmez." dedi.
"bana söylemiş olsaydın" dedi derek, "çeker giderdim, seni bırakırdım."
"tipik!" dedi julie. "çok tipik." şimdi derek kızmıştı. sesi odanın karşısında geriledi. "iğrenç!" dedi yüksek sesle, "o senin kardeşin!"
"yavaş konuş derek!" dedi julie sertçe, "tom'u uyandıracaksın."
"iğrenç!" diye tekrarladı derek ve odanın kapısı çarpılıp kapandı.
julie yataktan sıçradı, kapıyı kilitleyip yaslandı. derek'in arabasının çalışmasını bekledik ama tom'un nefes alışından başka her şey çok sessizdi. julie bana gülümsüyordu. pencereye gidip perdeleri biraz araladı. derek odada o kadar kısa kalmıştı ki şimdi sanki onu hayal etmişiz gibi geldi.
birbirimize sarıldık ve kollarımızla bacaklarımız öyle bir dolandı ki yatağa yan düştük. kollarımız birbirimizin boynunda ve yüzlerimiz birbirine yakın yattık. uzun bir süre kendimizden söz ettik. "tuhaf şey" dedi julie, "bütün zaman duygumu kaybettim. sanki hep böyleymiş gibi geliyor. annem hayattayken nasıldı gerçekten hatırlayamıyorum ve bir şeylerin değiştiğini gerçekten düşünemiyorum. her şey sakin ve sabit görünüyor ve bu bana hiçbir şeyden korkmadığımı hissettiriyor.""aşağı bodruma indiğim zamanlar dışında kendimi uykuda gibi hissediyorum. haftalar ben fark etmeden geçip gidiyor ve bana üç gün önce ne olduğunu sorsan söyleyemem." dedim.
bizim sokağın sonundaki yıkımı ve bizim evi yıksalar nasıl olacağını konuştuk.
"birileri gelip etrafı arasa" dedim, "bütün bulacakları uzun çimenlerin arasında birkaç kırık tuğla olur."
julie gözlerini kapadı ve bacağını uyluğumun üstüne attı. kolumun bir kısmı onun göğsüne dayanıyordu ve altından kalbinin gümbürtüsünü duyabiliyordum.
"fark etmez" diye mırıldandı, "eder mi?"
yatağın daha yukarısına yanaşmaya başladı. ta ki büyük soluk renk göğüsleri yüzümle aynı hizaya gelinceye kadar. parmağımın ucuyla bir meme ucuna dokundum. şeftali çekirdeği gibi sert ve buruşuktu.
julie onu parmaklarının arasına alıp yoğurdu. sonra dudaklarıma doğru itti. "devam et" diye fısıldadı.
kendimi ağırlıksız hissettim, uzayda aşağı yukarı duygusu olmadan yuvarlanır gibi. dudaklarımı julie'nin meme ucunun etrafında kapadığımda vücudundan yumuşak bir titreme geçti ve odanın karşısından bir ses kederle, "işte her şeyi gördüm artık." dedi.
ben hemen geri çekilmeye çalıştım. ama julie'nin kolları hâlâ boynumdaydı ve beni daha sıkı kavradı. vücudu beni derek'ten saklıyordu. kendini bir dirseğin üzerine destekleyerek dönüp ona baktı. "öyle mi?" dedi yumuşakça. "ah canım."
ama yüzümden santimlerle uzak kalbi küt küt çarpıyordu. derek yine konuştu ve sesi çok daha yakın geldi. "bu ne zamandır devam ediyor?"
onu göremediğime memnundum. "asırlardır" dedi julie, "asırlar ve asırlardır."
derek şaşkınlık ya da kızgınlıktan nefesi kesilir gibi bir ses çıkardı. onun hareketsiz ve elleri cebinde dimdik durduğunu hayal ettim. bu kez sesi kalın ve pürüzlüydü. "o kadar zaman.. sana yaklaşmama bile izin vermedin."
gürültülü bir şekilde boğazını temizledi ve kısa bir sessizlik oldu. "neden bana söylemedin?"
julie'nin omuz silktiğini hissettim. sonra, "aslında bu seni ilgilendirmez." dedi.
"bana söylemiş olsaydın" dedi derek, "çeker giderdim, seni bırakırdım."
"tipik!" dedi julie. "çok tipik." şimdi derek kızmıştı. sesi odanın karşısında geriledi. "iğrenç!" dedi yüksek sesle, "o senin kardeşin!"
"yavaş konuş derek!" dedi julie sertçe, "tom'u uyandıracaksın."
"iğrenç!" diye tekrarladı derek ve odanın kapısı çarpılıp kapandı.
julie yataktan sıçradı, kapıyı kilitleyip yaslandı. derek'in arabasının çalışmasını bekledik ama tom'un nefes alışından başka her şey çok sessizdi. julie bana gülümsüyordu. pencereye gidip perdeleri biraz araladı. derek odada o kadar kısa kalmıştı ki şimdi sanki onu hayal etmişiz gibi geldi.
"herhalde aşağıdadır." dedi julie tekrar yanıma yerleşirken, "herhalde sue'ya sızlanıyordur."
bir iki dakika sessiz kaldık, derek'in sesinin yankılarının sönmesini bekleyerek. sonra julie avucunu göbeğime koydu. "ne kadar da beyazsın!" dedi, "benim elimin yanında."
elini aldım ve benimkiyle ölçtüm. tamamen aynı büyüklükteydi. oturduk ve avuçlarımızdaki çizgileri karşılaştırdık ve bunlar tamamen farklıydı. birbirimizin vücudunu uzun uzun incelemeye başladık. yan yana sırtüstü yatarken ayaklarımızı karşılaştırdık. onun ayak parmakları benimkinden daha uzun ve daha inceydi. kollarımızı, bacaklarımızı, boyunlarımızı ve dillerimizi karşılaştırdık; ama bunların hiçbiri göbek deliklerimiz kadar benzemiyordu: yana yatık helezonda ince bir yarık, boşlukta aynı model kırışıklar. bu ta ki benim parmaklarım julie'nin ağzında dişlerini sayana kadar sürdü ve yaptığımıza gülmeye başladık.
sırtüstü döndüm ve julie, hâlâ gülerek, üstüme oturdu, penisimi tuttu ve çekip içine soktu. çok çabuk olmuştu. birden sessizleştik ve birbirimize bakamadık. julie nefesini tuttu. yolumda yumuşak bir şey vardı, ben onun içinde büyüdükçe ayrıldı ve daha derine girdim. küçük bir iç çekti, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilip hafifçe beni dudaklarımdan öptü. yavaşça kendini kaldırdı ve çöktü. karnımdan hoş bir heyecan yayıldı ve ben de iç çektim. sonunda birbirimize baktık. julie güldü ve "kolaymış" dedi.
biraz doğruldum ve yüzümü göğüslerine gömdüm. tekrar bir meme ucunu parmakları arasına aldı ve ağzımı buldu. ben emdikçe ablamın vücudundan aynı titreme aktı. derin, düzenli bir nabız atışı, evin içinden yükselip onu sallar gibi gelen büyük, tekdüze yavaş bir gümbürtü duyup hissettim. kendimi geriye bıraktım ve julie öne çömeldi. sesle uygun tempoda yavaş yavaş hareket ettik, ta ki o bizi hareket ettirir gibi, kendiyle birlikte bizi iter gibi olana kadar.
bir noktada yan tarafa göz attım ve karyolanın parmaklıkları arasından tom'un yüzünü gördüm. bizi seyrettiğini sandım; ama tekrar baktığımda gözleri kapalıydı. benimkileri de kapadım.
biraz sonra julie ters dönmenin zamanı geldiğine karar verdi. bu yapması kolay bir şey değildi. bacağım onunkinin altına sıkıştı. yatak örtüleri engel oluyordu. bir tarafa yuvarlanmaya çalıştık. neredeyse yataktan düşüyorduk ve geri yuvarlanmamız gerekti. julie'nin saçını dirseğimle yastığa bastırdım ve çok yüksek sesle "ah!" diye bağırdı. kıkırdamaya başladık ve ne yaptığımızı unuttuk. çok geçmeden kendimizi yan yana yatmış, şimdi daha öncekinden biraz daha yavaş ilerleyen, büyük ritmik gümbürtüyü dinler bulduk.
bir iki dakika sessiz kaldık, derek'in sesinin yankılarının sönmesini bekleyerek. sonra julie avucunu göbeğime koydu. "ne kadar da beyazsın!" dedi, "benim elimin yanında."
elini aldım ve benimkiyle ölçtüm. tamamen aynı büyüklükteydi. oturduk ve avuçlarımızdaki çizgileri karşılaştırdık ve bunlar tamamen farklıydı. birbirimizin vücudunu uzun uzun incelemeye başladık. yan yana sırtüstü yatarken ayaklarımızı karşılaştırdık. onun ayak parmakları benimkinden daha uzun ve daha inceydi. kollarımızı, bacaklarımızı, boyunlarımızı ve dillerimizi karşılaştırdık; ama bunların hiçbiri göbek deliklerimiz kadar benzemiyordu: yana yatık helezonda ince bir yarık, boşlukta aynı model kırışıklar. bu ta ki benim parmaklarım julie'nin ağzında dişlerini sayana kadar sürdü ve yaptığımıza gülmeye başladık.
sırtüstü döndüm ve julie, hâlâ gülerek, üstüme oturdu, penisimi tuttu ve çekip içine soktu. çok çabuk olmuştu. birden sessizleştik ve birbirimize bakamadık. julie nefesini tuttu. yolumda yumuşak bir şey vardı, ben onun içinde büyüdükçe ayrıldı ve daha derine girdim. küçük bir iç çekti, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilip hafifçe beni dudaklarımdan öptü. yavaşça kendini kaldırdı ve çöktü. karnımdan hoş bir heyecan yayıldı ve ben de iç çektim. sonunda birbirimize baktık. julie güldü ve "kolaymış" dedi.
biraz doğruldum ve yüzümü göğüslerine gömdüm. tekrar bir meme ucunu parmakları arasına aldı ve ağzımı buldu. ben emdikçe ablamın vücudundan aynı titreme aktı. derin, düzenli bir nabız atışı, evin içinden yükselip onu sallar gibi gelen büyük, tekdüze yavaş bir gümbürtü duyup hissettim. kendimi geriye bıraktım ve julie öne çömeldi. sesle uygun tempoda yavaş yavaş hareket ettik, ta ki o bizi hareket ettirir gibi, kendiyle birlikte bizi iter gibi olana kadar.
bir noktada yan tarafa göz attım ve karyolanın parmaklıkları arasından tom'un yüzünü gördüm. bizi seyrettiğini sandım; ama tekrar baktığımda gözleri kapalıydı. benimkileri de kapadım.
biraz sonra julie ters dönmenin zamanı geldiğine karar verdi. bu yapması kolay bir şey değildi. bacağım onunkinin altına sıkıştı. yatak örtüleri engel oluyordu. bir tarafa yuvarlanmaya çalıştık. neredeyse yataktan düşüyorduk ve geri yuvarlanmamız gerekti. julie'nin saçını dirseğimle yastığa bastırdım ve çok yüksek sesle "ah!" diye bağırdı. kıkırdamaya başladık ve ne yaptığımızı unuttuk. çok geçmeden kendimizi yan yana yatmış, şimdi daha öncekinden biraz daha yavaş ilerleyen, büyük ritmik gümbürtüyü dinler bulduk.
6.02.2022
grenouille
patrick süskind
önünü görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. daha önce de, gündüzün yürürken de saatlerce gözlerini kapayıp burnunun gösterdiği yöne gitmişti. çevredeki manzaranın çarpıcı renkleri, görmedeki göz kamaştırıcılık, birdenbirelik, keskinlik acı veriyordu. ama ay ışığına bir diyeceği yoktu. ay ışığı renk nedir bilmiyor, sadece arazinin dış çizgilerini biraz gösteriyordu. ortalığı kirli bir griyle örtüyor, bir gece boyu bütün canlılığı boğuyordu. bu, içinde kimi zaman gri tarlalara bir gölge gibi düşen rüzgardan başka hiçbir şeyin kımıldamadığı çıplak toprağın dışında hiçbir şeyin yaşamadığı, kurşundan dökülmüşe benzer dünya, grenouille'nin varlığını hoşgörüyle karşıladığı tek dünyaydı; çünkü ruhunun dünyasına benziyordu.
kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu; ama şimdi gerçek dünyada olmalıydı bu artık, gerçek insanlar üstünde kurmalıydı egemenliğini. bunun elinde olduğunu da biliyordu. çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. ama kokudan kaçamıyorlardı. çünkü koku soluğun bir kardeşiydi. onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.
her zaman özlediği şey olan insanların kendisini sevmesi, ulaştığı anda dayanılmaz bir şey olup çıkmıştı; çünkü o kendisi sevmiyordu insanları, onlardan nefret ediyordu. birdenbire doyumu hiçbir zaman sevgide değil, nefrette bulmuş olduğunu anladı, nefrette ve kendinden nefret edilmesinde.
richis'in dingin bakışları yayılıyordu üstünde. sonsuz bir iyi niyet vardı bu bakışlarda. sevecenlik, duygulanmışlık ve seven insandaki o kof, budalaca derinlik.
önünü görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. daha önce de, gündüzün yürürken de saatlerce gözlerini kapayıp burnunun gösterdiği yöne gitmişti. çevredeki manzaranın çarpıcı renkleri, görmedeki göz kamaştırıcılık, birdenbirelik, keskinlik acı veriyordu. ama ay ışığına bir diyeceği yoktu. ay ışığı renk nedir bilmiyor, sadece arazinin dış çizgilerini biraz gösteriyordu. ortalığı kirli bir griyle örtüyor, bir gece boyu bütün canlılığı boğuyordu. bu, içinde kimi zaman gri tarlalara bir gölge gibi düşen rüzgardan başka hiçbir şeyin kımıldamadığı çıplak toprağın dışında hiçbir şeyin yaşamadığı, kurşundan dökülmüşe benzer dünya, grenouille'nin varlığını hoşgörüyle karşıladığı tek dünyaydı; çünkü ruhunun dünyasına benziyordu.kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi, her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu; ama şimdi gerçek dünyada olmalıydı bu artık, gerçek insanlar üstünde kurmalıydı egemenliğini. bunun elinde olduğunu da biliyordu. çünkü insanlar büyüğe karşı, korkunca, güzele karşı gözlerini yumabiliyor, ezgilere ya da gönül çelici sözlere kulaklarını tıkayabiliyorlardı. ama kokudan kaçamıyorlardı. çünkü koku soluğun bir kardeşiydi. onunla birlikte insanların içine giriyordu, yaşamak istiyorlarsa karşı duramıyorlardı. hem de tam orta yerlerine giriyordu koku, doğrudan kalplerine ve orada akla karayı ayırır gibi ayırıyordu ilgiyle aşağılamayı, iğrentiyle zevki, aşkla nefreti. kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu.
her zaman özlediği şey olan insanların kendisini sevmesi, ulaştığı anda dayanılmaz bir şey olup çıkmıştı; çünkü o kendisi sevmiyordu insanları, onlardan nefret ediyordu. birdenbire doyumu hiçbir zaman sevgide değil, nefrette bulmuş olduğunu anladı, nefrette ve kendinden nefret edilmesinde.
richis'in dingin bakışları yayılıyordu üstünde. sonsuz bir iyi niyet vardı bu bakışlarda. sevecenlik, duygulanmışlık ve seven insandaki o kof, budalaca derinlik.
18.08.2021
hasan ile emine
sabahattin ali
bu hasan zeytinli'de bahçıvanmış. ufacık bir bahçesi varmış; yazın bostan, yeşillik eker, kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. daha da pek gençmiş; hani bıyığı yeni terlemiş. anasından başka kadına göz kaldırıp bakmaz, düğünde, bayramda öbür delikanlılar gibi rakıya, oyuna katılmaz, kız gibi bir oğlanmış. pazarlara gidip bostan ne satınca da parasını getirir, anasına teslim edermiş. anam daha şuncağız çocukmuş. işte o zamanlar bizim yüksekoba'dan emine, edremit pazarında bu hasan'ı görmüş.. anam emine'yi bilirdi; sekiz yük balları varmış; babası ağaç devirip kereste yapar, anasıyla emine de arılara bakarmış. dağ gibi bir kızmış. danaları, inekleri, boynuzundan tutunca şu yana savuruverirmiş. bu geldiğimiz yolu iki saatte iner, üç saatte çıkarmış. çocuklarla da pek oynar, obanın kızlarını ardına takınca ormanda koşturup terletir, sonra da hepsini bicik bicik yanaklarından öpermiş. işte bu emine, edremit pazarında hasan'dan bostan almış; hani dağlık yerde pek kavun karpuz olmaz da onun için.. hasan bostanları emine'nin heybesine doldururken:
"yörük kızı!" demiş, "yükün ağır oldu. kazdağı'nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?"
emine onun yüzüne gülüvermiş de:
"ne sandın düz ovalı?" demiş, "biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!"
hasan önüne bakmış, emine yoluna gitmiş; ama ertesi pazar yine onun sergisine varmış:
"bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!" demiş; omzundan bal teknesini indirip bir gömeç almış, hasan'a vermiş. hasan'ın yüzü yine al al olmuş:
"ne zahmet ettin, yörük kızı!" demiş; ama emine cevap vermeden gülüp yürümüş.
ikindi vakti hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, kadıköy mezarlığı'nın önüne varınca, bakmış emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp emine'nin yanına varmış:
"uğurlar olsun, yörük kızı! sen hangi obadansın?" diye sormuş. emine, hasan'ı görünce:
"sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! ben yüksekobalıyım, sen nerelisin?" demiş.
"ben zeytinli'denim.. köye kadar yolumuz bir.. heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!"
"olmaz! ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yükle nasıl çıkarım?"
zeytinli'ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş. ondan sonra her pazardan beraber dönmüşler. emine arada bir hasan'ın, zeytinli'nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürmüş; hasan, emine'ye dut silkivermiş, kiraz, vişne toplamış. bahçenin ortasındaki ayvanın dibinde yan yana çömelip konuşurlarken görenler çok olmuş. ama hasan'ın anası bakmış ki bu iş böyle sürüp gidesi değil.. oğlunu önüne oturtup:
"oğlum, hasan!" demiş. "baban öleli beri evin erkeği sensin. ben bugün varsam yarın yoğum. evine bir kadın lazım. sana bizim köyden bir kız almak isterdim ama, yine sen bilirsin. eğer gönlün bu yörük kızını pek sevdiyse bu ihtiyar halimde obasına gidip isteyeyim. güz yaklaştı; zeytinden sonra düğününüzü yaparız."
hasan da hep bunu düşünürmüş ama, bir türlü içini dökemezmiş. bakmış artık beklemenin yolu yok, emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtmuş:
"emine" demiş, "bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!"
emine'nin yüzü sapsarı olmuş:
"ah, hasan!" demiş, "kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda.. bu yaz büyük günah işledik. artık sen beni unut, ben de seni unutayım.."
bunu duyunca hasan'ın aklı başından çıvmış; emine'nin eline sarılmış:
"aman yörük kızı, aman biricik eminem!" demiş, "senin tatlı dilini duyan, güler yüzünü gören bir daha seni nasıl unutur? böyle deme, burda kal. sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız."
emine acı acı gülmüş de demiş ki:
"insan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş; bunu düşündüğüm yok. ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam. köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur.. kızılbaş kızı geldi de hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur. yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli. ben seni görmemeliydim. gördüm, sözüne uymamalıydım. ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları.. hadi benim sarı hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız. bırak beni dağıma gideyim!"
yanından kalkıp kuş gibi uçmuş. hasan arkasından bakmış kalmış.
o günden sonra hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş. gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı eylemez olmuş. pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş. en sonunda bir gün dayanamamış; edremit pazarı günü, akşam vakti zeytinli'nin üst başında, yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup emine'yi beklemiş. o gün kızın pazara indiğini kestirirmiş. az sonra emine yolun alt başında görünmüş. onun da yüzü sarı, hali perişanmış. hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan geçip gidecek olmuş. hasan yolunu kesmiş:
"emine!" demiş, "bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. ocağına düştüm! deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. tek beni buralarda garip koyup gitme!"
emine durmuş, hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:
"hasan" demiş, "yüreğimi deldin! ne çare ki dediğin olacak iş değil. ovada büyüyen dağda yapamaz. dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir. kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı! ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem. sal beni gideyim!"
hasan ayak diremiş: "her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!" demiş.
emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış: "haftaya burada bekle de cevabımı al!" demiş.
hafta sekiz gün, hasan anasının boynuna sarılmış; hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, emine'yi beklemiş. çok geçmeden yörük kızı görünmüş. sırtında koca bir çuval varmış, içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış. hasan'ın yanına gelince:
"hasan" demiş, "anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar. ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. deli kız, deli kız! dediler. yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? ben de: herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim. peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin kazdağı'ndaki yörük emine'ye er olacak adam mı? konuşup kavil (sözbirliği) ettik: zeytinli'den 40 has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. 40 okka yükle 4 saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!"
hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış. emine'nin önüne düşüp yürümüş. ayakları kuş gibi uçarmış. beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken emine bir bakmış, hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor. az önce genişleyen yüreği daralmış:
"kendine yazık etme, hasan!" demiş. "ver çuvalı bana, ben gideyim! sen bahçene dön!"
hasan soluk soluğa:
"buraya gelirken ant içtim: geri dönersem sağ dönmeyeceğim!" deyip yürümüş. emine'nin yüreği daha da daralmış ama, çaresi yok. eski değirmeni geçmişler, sutüven'in yanına gelince hasan durmuş:
"emine!" demiş, "bana ettiğin zulümdür! tuzlar sırtımı yaktı. dur bir soluk alayım!"
emine:
"kavlimizde durup dinlenmek yok!" deyip yürümüş. hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş. az daha gitmişler; hasan yine durup yalvarmış:
"emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın! bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!"
emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:
"ben sana dedim hasan, bu dağlar sana göre değil! ver çuvalı ben gideyim" demiş.
hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş. gök büvet denilen yere geldiğinde dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:
"ah, emine!" demiş, "beni boş yere yaktın. ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!"
emine ağzını açıp bir söz demeden hasan'ın sırtından düşen çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş. çalıların ardında kaybolup giderken, hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:
"emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!"
emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna düzülmüş. ta patlakların yanına gelinceye kadar hasan'ın bağırdığını duymuş. garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:
"emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan gel!" diye seslenirmiş.
emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan 40 okka tuzla obaya varmış. anası babası onu görünce her şeyler anlamışlar. kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış, kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:
"duydunuz mu? hasan beni çığırıyor!" demiş.
anası babası sormuşlar:
"hasan'ı nerde bıraktın?"
"gök büvet'in orda!"
"kız sen deli mi oldun? iki saatlik yerden buraya ses gelir mi?"
emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:
"anacığım! bak nasıl çığırıyor! yazık oldu.. dur bir varıp bakayım!" dermiş.
o gece zor tutmuşlar. obanın yanındaki ormanlarda sabahacak dolaşmış. gün ağarırken gök büvet'e inmiş. bakmış oralarda kimsecikler yok. suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün: hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp duruyor.. onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş. dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:
"hasanım! ses ver de yanına varayım!" diye bağırmaya başlamış. her defasında dağlar taşlar ses verir:
"emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!" dermiş.
yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp hasan'ı aramış. zeytinli'ye inip anasından sormuş. kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.
köylüler hasan'ın gök büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar. (inanmışlar) "güz yağmurlarından derenin suyu coştu. ölüsü kimbilir hangi kovuğa girip kaldı. belki de sular aldı denize götürdü!" derlermiş. emine bunu duyunca:
"yalan!" demiş, "hasan ölmedi ki! beni çağırıp duruyor ama, yerini diyivermiyor. araya araya bulurum helbet!"
anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar. o bir yolunu bulur, dere boyuna iner, hasan'a seslenirmiş. gök büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş. bir gün anasına:
"hasan bana yine seslendi; bugün beni gök büvet'te bekleyecek. bu sefer sağlam kavileştik, gayrı kavuşacağız!" demiş. anası:
"amanın kızım, neler oldu sana?" diye ağlayıp dövünmüş. kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş. akşamüstü oradan geçenler emine'yi gök büvet'in yanındaki koca çınarın dalında, hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar."
işte gök büvet'e o zamandan beri hasanboğuldu diyorlar; koca çınara da emine çınarı derler.
sana emine'nin bir koşmasını okuyuvereyim! hasan'ına kavuşmadan az önce bunu söylemiş derler:
uzaklardan sesin aldım
çevreni derede buldum
nereye gittiğin bildim
hasanım arkandan geldim
sarı kahküllü, dal boylum
saz benizli, ayva tüylüm
tatlı sözlü, melek huylum
hasanım ardından geldim
köyden, obadan koğulan
duru sularda boğulan
toz köpük olup dağılan
hasanım ardından geldim
sarp dağlara getirdiğim
kavuşmadan yitirdiğim
ak kefensiz yatırdığım
hasanım ardından geldim
emine'yi yaslı eden
kerem olup aslı eden
dağı taşı sesli eden
hasanım ardından geldim
bu hasan zeytinli'de bahçıvanmış. ufacık bir bahçesi varmış; yazın bostan, yeşillik eker, kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. daha da pek gençmiş; hani bıyığı yeni terlemiş. anasından başka kadına göz kaldırıp bakmaz, düğünde, bayramda öbür delikanlılar gibi rakıya, oyuna katılmaz, kız gibi bir oğlanmış. pazarlara gidip bostan ne satınca da parasını getirir, anasına teslim edermiş. anam daha şuncağız çocukmuş. işte o zamanlar bizim yüksekoba'dan emine, edremit pazarında bu hasan'ı görmüş.. anam emine'yi bilirdi; sekiz yük balları varmış; babası ağaç devirip kereste yapar, anasıyla emine de arılara bakarmış. dağ gibi bir kızmış. danaları, inekleri, boynuzundan tutunca şu yana savuruverirmiş. bu geldiğimiz yolu iki saatte iner, üç saatte çıkarmış. çocuklarla da pek oynar, obanın kızlarını ardına takınca ormanda koşturup terletir, sonra da hepsini bicik bicik yanaklarından öpermiş. işte bu emine, edremit pazarında hasan'dan bostan almış; hani dağlık yerde pek kavun karpuz olmaz da onun için.. hasan bostanları emine'nin heybesine doldururken:
"yörük kızı!" demiş, "yükün ağır oldu. kazdağı'nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?"
emine onun yüzüne gülüvermiş de:
"ne sandın düz ovalı?" demiş, "biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!"
hasan önüne bakmış, emine yoluna gitmiş; ama ertesi pazar yine onun sergisine varmış:
"bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!" demiş; omzundan bal teknesini indirip bir gömeç almış, hasan'a vermiş. hasan'ın yüzü yine al al olmuş:
"ne zahmet ettin, yörük kızı!" demiş; ama emine cevap vermeden gülüp yürümüş.
ikindi vakti hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, kadıköy mezarlığı'nın önüne varınca, bakmış emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp emine'nin yanına varmış:
"uğurlar olsun, yörük kızı! sen hangi obadansın?" diye sormuş. emine, hasan'ı görünce:
"sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! ben yüksekobalıyım, sen nerelisin?" demiş.
"ben zeytinli'denim.. köye kadar yolumuz bir.. heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!"
"olmaz! ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yükle nasıl çıkarım?"
zeytinli'ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş. ondan sonra her pazardan beraber dönmüşler. emine arada bir hasan'ın, zeytinli'nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürmüş; hasan, emine'ye dut silkivermiş, kiraz, vişne toplamış. bahçenin ortasındaki ayvanın dibinde yan yana çömelip konuşurlarken görenler çok olmuş. ama hasan'ın anası bakmış ki bu iş böyle sürüp gidesi değil.. oğlunu önüne oturtup:
"oğlum, hasan!" demiş. "baban öleli beri evin erkeği sensin. ben bugün varsam yarın yoğum. evine bir kadın lazım. sana bizim köyden bir kız almak isterdim ama, yine sen bilirsin. eğer gönlün bu yörük kızını pek sevdiyse bu ihtiyar halimde obasına gidip isteyeyim. güz yaklaştı; zeytinden sonra düğününüzü yaparız."
hasan da hep bunu düşünürmüş ama, bir türlü içini dökemezmiş. bakmış artık beklemenin yolu yok, emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtmuş:
"emine" demiş, "bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!"
emine'nin yüzü sapsarı olmuş:
"ah, hasan!" demiş, "kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda.. bu yaz büyük günah işledik. artık sen beni unut, ben de seni unutayım.."
bunu duyunca hasan'ın aklı başından çıvmış; emine'nin eline sarılmış:
"aman yörük kızı, aman biricik eminem!" demiş, "senin tatlı dilini duyan, güler yüzünü gören bir daha seni nasıl unutur? böyle deme, burda kal. sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız."
emine acı acı gülmüş de demiş ki:
"insan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş; bunu düşündüğüm yok. ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam. köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur.. kızılbaş kızı geldi de hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur. yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli. ben seni görmemeliydim. gördüm, sözüne uymamalıydım. ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları.. hadi benim sarı hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız. bırak beni dağıma gideyim!"
yanından kalkıp kuş gibi uçmuş. hasan arkasından bakmış kalmış.
o günden sonra hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş. gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı eylemez olmuş. pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş. en sonunda bir gün dayanamamış; edremit pazarı günü, akşam vakti zeytinli'nin üst başında, yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup emine'yi beklemiş. o gün kızın pazara indiğini kestirirmiş. az sonra emine yolun alt başında görünmüş. onun da yüzü sarı, hali perişanmış. hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan geçip gidecek olmuş. hasan yolunu kesmiş:
"emine!" demiş, "bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. ocağına düştüm! deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. tek beni buralarda garip koyup gitme!"
emine durmuş, hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:
"hasan" demiş, "yüreğimi deldin! ne çare ki dediğin olacak iş değil. ovada büyüyen dağda yapamaz. dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir. kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı! ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem. sal beni gideyim!"
hasan ayak diremiş: "her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!" demiş.
emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış: "haftaya burada bekle de cevabımı al!" demiş.
hafta sekiz gün, hasan anasının boynuna sarılmış; hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, emine'yi beklemiş. çok geçmeden yörük kızı görünmüş. sırtında koca bir çuval varmış, içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış. hasan'ın yanına gelince:
"hasan" demiş, "anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar. ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. deli kız, deli kız! dediler. yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? ben de: herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim. peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin kazdağı'ndaki yörük emine'ye er olacak adam mı? konuşup kavil (sözbirliği) ettik: zeytinli'den 40 has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. 40 okka yükle 4 saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!"
hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış. emine'nin önüne düşüp yürümüş. ayakları kuş gibi uçarmış. beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken emine bir bakmış, hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor. az önce genişleyen yüreği daralmış:
"kendine yazık etme, hasan!" demiş. "ver çuvalı bana, ben gideyim! sen bahçene dön!"
hasan soluk soluğa:
"buraya gelirken ant içtim: geri dönersem sağ dönmeyeceğim!" deyip yürümüş. emine'nin yüreği daha da daralmış ama, çaresi yok. eski değirmeni geçmişler, sutüven'in yanına gelince hasan durmuş:
"emine!" demiş, "bana ettiğin zulümdür! tuzlar sırtımı yaktı. dur bir soluk alayım!"
emine:
"kavlimizde durup dinlenmek yok!" deyip yürümüş. hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş. az daha gitmişler; hasan yine durup yalvarmış:
"emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın! bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!"
emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:
"ben sana dedim hasan, bu dağlar sana göre değil! ver çuvalı ben gideyim" demiş.
hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş. gök büvet denilen yere geldiğinde dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:
"ah, emine!" demiş, "beni boş yere yaktın. ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!"
emine ağzını açıp bir söz demeden hasan'ın sırtından düşen çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş. çalıların ardında kaybolup giderken, hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:
"emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!"
emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna düzülmüş. ta patlakların yanına gelinceye kadar hasan'ın bağırdığını duymuş. garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:
"emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan gel!" diye seslenirmiş.
emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan 40 okka tuzla obaya varmış. anası babası onu görünce her şeyler anlamışlar. kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış, kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:
"duydunuz mu? hasan beni çığırıyor!" demiş.
anası babası sormuşlar:
"hasan'ı nerde bıraktın?"
"gök büvet'in orda!"
"kız sen deli mi oldun? iki saatlik yerden buraya ses gelir mi?"
emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:
"anacığım! bak nasıl çığırıyor! yazık oldu.. dur bir varıp bakayım!" dermiş.
o gece zor tutmuşlar. obanın yanındaki ormanlarda sabahacak dolaşmış. gün ağarırken gök büvet'e inmiş. bakmış oralarda kimsecikler yok. suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün: hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp duruyor.. onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş. dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:
"hasanım! ses ver de yanına varayım!" diye bağırmaya başlamış. her defasında dağlar taşlar ses verir:
"emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!" dermiş.
yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp hasan'ı aramış. zeytinli'ye inip anasından sormuş. kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.
köylüler hasan'ın gök büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar. (inanmışlar) "güz yağmurlarından derenin suyu coştu. ölüsü kimbilir hangi kovuğa girip kaldı. belki de sular aldı denize götürdü!" derlermiş. emine bunu duyunca:
"yalan!" demiş, "hasan ölmedi ki! beni çağırıp duruyor ama, yerini diyivermiyor. araya araya bulurum helbet!"
anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar. o bir yolunu bulur, dere boyuna iner, hasan'a seslenirmiş. gök büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş. bir gün anasına:
"hasan bana yine seslendi; bugün beni gök büvet'te bekleyecek. bu sefer sağlam kavileştik, gayrı kavuşacağız!" demiş. anası:
"amanın kızım, neler oldu sana?" diye ağlayıp dövünmüş. kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş. akşamüstü oradan geçenler emine'yi gök büvet'in yanındaki koca çınarın dalında, hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar."
işte gök büvet'e o zamandan beri hasanboğuldu diyorlar; koca çınara da emine çınarı derler.
sana emine'nin bir koşmasını okuyuvereyim! hasan'ına kavuşmadan az önce bunu söylemiş derler:
uzaklardan sesin aldım
çevreni derede buldum
nereye gittiğin bildim
hasanım arkandan geldim
sarı kahküllü, dal boylum
saz benizli, ayva tüylüm
tatlı sözlü, melek huylum
hasanım ardından geldim
köyden, obadan koğulan
duru sularda boğulan
toz köpük olup dağılan
hasanım ardından geldim
sarp dağlara getirdiğim
kavuşmadan yitirdiğim
ak kefensiz yatırdığım
hasanım ardından geldim
emine'yi yaslı eden
kerem olup aslı eden
dağı taşı sesli eden
hasanım ardından geldim







