17.04.2022
otuz beş yaş şiiri
11.03.2021
şiir mükafatı
"bizde cumhuriyet döneminde, istiklal marşı için açılan şiir yarışmasını saymazsak, bilinen ilk şiir yarışması 1946'daki chp şiir yarışması'dır." (mehmet h. doğan)parti'nin şiir müsabakasına 164 şair iştirak etmiş; bunlar arasında da cahit sıtkı tarancı birinciliği, attila ilhan ikinciliği, fazıl hüsnü dağlarca üçüncülüğü kazanmıştı. bu sonuç üzerine her türlü söz söylendi. bazı kimseler cahit sıtkı'ya verilen birinciliğe itiraz ettiler; bazı kimseler onun yazdığı "otuz beş yaş" şiirine hayran oldular. bazı yazarlar cahit sıtkı gibi, fazıl hüsnü gibi sevdiğimiz şairlerin bu müsabakaya katılmalarının müsabakaya daha bir itibar kazandırdığını söylediler; bazı yazarlar birinciliği, daha çok, fazıl hüsnü dağlarca'ya layık gördüler. birçokları da -bu iş en ziyade, konuşmalarda oldu- ikinciliği kazanan attila ilhan üzerinde dedikodular yürüttüler. kimisi dedi ki: "attila ilhan diye biri yoktur. bu bir takma isimdir." kimi: "on para etmez" dedi; kimi de: "hakkı ikincilik değil, birincilikti."
bütün dedikoduları bir tarafa bırakalım. biz bu sonuçtan memnunuz. fazıl hüsnü dağlarca ile cahit sıtkı tarancı gibi iki değerli şairimizin derece almaları bizi gerçekten sevindirdi. ikinciliği kazanan attila ilhan'ın da iyi bir şair olduğunu görüp ayrıca sevindik.
birinciliği kazanan "otuz beş yaş" şiiri için ileri sürülen itirazların başında bu şiirin kötümser, karamsar bir şiir olması geliyor. bu itirazlara karşılık ulus gazetesi yazarlarından biri -bu zat ayrıca jüri üyelerindendir- "otuz beş yaş" şiirinin dünyaya karşı duyulan bağlılığın şiiri olduğunu söyledi. hakkı var. ama biz bir sanatkarın mutlaka kendisine hak verdirecek şeyler söylemek zorunda olduğuna pek inanmıyoruz. güç olan, söylemektir; doğru söylemek değil. "otuz beş yaş" şiirinin kolay söylenir bir şiir olduğunu sananlar, kağıdı kalemi alıp bir yol da kendileri denesinler.
n'eylersin, ölüm herkesin başında
uyudun, uyanmadın olacak
kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
bir namazlık saltanatın olacak
taht misali o musalla taşında
ikinciliği kazanan attila ilhan bir gazeteye verdiği beyanat arasında en çok sevdiği şairlerin tevfik fikret, mehmet akif ve ahmet muhip dıranas olduğunu söylüyor. ama şiiri daha çok nazım hikmet'e benziyor. bir parça da ondan alalım:
rivayet şöyledir kim
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar, efendim
destur demiş de yürümüş
silkinip kalkmış ayağa
fazıl hüsnü dağlarca'yı biliriz. onun kimsenin erişemediği yerlere erişen, kimsenin dokunamadığı tellere dokunan bir hassasiyeti vardır. bu hassasiyeti bize duyuran birçok pürüzlerine rağmen çok hoşumuza giden bir de dili vardı. son zamanlarda bu dili biraz anlamaz olduk. ama, kimbilir, belki de bu, anlayışsızlığımızdır. dağlarca'nın kitabının başlıkları bile şiir. derece alan şiirinde "çakır"ı şöyle anlatır:
"yaşamayı kabullenmiş cihan arasında, bu hissi, canlı ve cansız ne görse ondan ümit ederdi."
üç şairi de tebrik ederim.
5.09.2016
ziya osman saba
istanbul'da bir yalıda doğdu. kalabalık bir ailede geçen mutlu çocukluk günleri, sekiz yaşındayken annesinin ispanyol gribi nedeniyle hayatını kaybetmesi ve ardından eve iç güvey olarak girmiş olan babasının evden ayrılmasıyla son buldu.
galatasaray lisesi'ne yatılı olarak verildi. burada iyi bir edebiyat eğitimi aldı. fransız şairlerini, özellikle sembolistleri okudu. ilk şiirleri servetifünun'da yayımlandı.
okulda tanıştığı yaşar nabi aracılığıyla lise birinci sınıftayken yedi meşaleciler topluluğuna katıldı. topluluğun en genç üyesiydi. 1928'de ortak çıkardıkları yedi meşale adlı kitapta beş şiirine yer verildi.
kitabın elde ettiği başarı sayesinde meşale, içtihat, varlık, ağaç, yücel gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.
bir sene sınıfta kalınca alt sınıftan gelen cahit sıtkı tarancı ile hem sınıf arkadaşı hem de yakın arkadaş oldu.
hukuk fakültesi'nde okurken âşık olduğu amca kızı nermin'le ailesinin itirazlarına rağmen evlendi. eşinin psikolojik sorunları ve maddi sorunlar nedeniyle karamsar bir ruh haline büründü. on yıllık evlilikten sonra eşinden ayrıldı.
birkaç yıl emlak bankası'nda çalıştı. iş arkadaşlarından rezzan hanım'la ikinci evliliğini yaptı ve yeniden iyimser bir ruh haline büründü.
istanbul'da beş yıl milli eğitim basımevi tashih bürosu şefi olarak çalıştıktan sonra ankara'ya döndü.
babası gibi kalbinden rahatsız olan şair, 1953'te ilk, 1954'te ikinci kalp krizini geçirdi. işinden ayrılmak zorunda kaldı. yaşar nabi tarafından kendisine varlık dergisinin sanat sayfalarını hazırlama görevi verildi. bu dönem şiirlerinde ölüm temasına ağırlık verdi.
1957'de geçirdiği üçüncü kalp krizi sonrası kadıköy'deki evinde öldüğünde 47 yaşındaydı. cenazesi eyüp'teki aile mezarlığına defnedildi. mezarı 1980'lerde yapılan yol çalışmaları nedeniyle kayboldu.
edebi kişiliği
edebiyata şiirle başlamış, öyküyle devam etmiştir.
fransız şairlerini, özellikle sembolistleri okumuştur.
dostu cahit sıtkı'dan hem etkilenmiş hem onu etkilemiştir.
yedi meşaleciler'in şiir anlayışına hayatının sonuna kadar bağlı kalan tek şairdir.
saf şiir anlayışının bir temsilcisidir.
ilk dönem şiirlerinde hece ölçüsüne bağlı kalmış ve daha çok sone nazım biçimini kullanmıştır. ikinci dönem şiirlerinde serbest ölçüye ağırlık vererek yalın ve yapmacıksız bir söyleyişi tercih etmiştir.
şiirlerinde çocukluk anıları ve özlemi, ev ve aile sevgisi, küçük mutluluklarla yetinme, allah’a kulluk, kadere boyun eğiş, şefkat, acıma, ölüm, öte dünya özlemi gibi konuları işlemiştir.
hikâyelerinde çocukluk anılarını ve geçmişe duyduğu özlemi dile getirmiştir.
şiir: sebil ve güvercinler, geçen zaman, nefes almak
hikâye: mesut insanlar fotoğrafhanesi, değişen istanbul
19.07.2016
pervaneyle yaren
4.08.2015
git
9.06.2014
gün eksilmesin penceremden
8.01.2014
aşk adamı
3.12.2012
ölümden sonra
14.03.2012
şairin işi
güçlüklere, bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalı. ben bunu yalnız kalıp da ümitsizlik içinde olduğumu hissettiğim anlarda daha iyi anladım. bununla beraber, senelerden beri, o kadar çok zamanlar yalnız kaldım ki bu hale adeta alışır; hatta -kuvvetli olmanın gururunu duyabilmek için- zaman zaman yalnızlığı arar oldum. şu anda gurur diye isimlendirdiğim bu his başlangıçta bir avunma yolu idi. hayatlarının, benim gibi, ıstırapla dolu olduğunu sananlar, buna benzer bir sürü avunma çareleri bulmuşlardır. bu çareler, o yalnız kalmış insanların, yalnızlık anlarındaki arkadaşlarıdır. hayatın karşısında; hatta sırasında ölümün karşısında; ancak bu arkadaşların yardımıyla tutunabiliriz.la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.
sabahattin eyüboğlu: tiyatro sokakla arasını açtı mı, kolay kolay kendine gelemiyor artık. salonları, kibarlar çevresini kazanmak isteyen tiyatro ister istemez incelip züppeleşiyor, nükteden öteye geçemez oluyor. nükte de iyi şeydir; ama likör misali, hoşa gitmekle kalır. insanı ne doyurur ne coşturur. sahnede söz rakı gibi sert, su gibi cömert gerek.
yanlış işler görenler bile o işleri memleket sevgisiyle gördüklerine inanırlar.
bugün avrupa'da tanınan bir tek şairimiz var: nazım hikmet. o da bize rağmen tanınıyor. biz, "aman kimse duymasın!" diyoruz. ama faydası yok; duymuşlar. nazım hikmet'i bize, onlar kabul ettirmeye çalışıyorlar. adını, lehimize değil, aleyhimize kullanıyorlar. bizi, büyük şairler yetiştiren bir millet olarak değil, büyük şairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanıtıyorlar.
mektep kitabında yazısı olan bir insanın, yani benim, bir başka kitabında açık saçık şiirleri varmış. bu kitabı çocuklara okutmaları şart değil. sanat meselesi ile ahlak meselesinin birbirinden ayrı şeyler olduğunu öğrenememiş bir türkçe öğretmeninin kitabımı değil okutmak, eline bile almasına gönlüm razı olmaz. ne okusun ne de okutsun.
atatürk sadece bu yurdun kurtarıcısı, cumhuriyet'in kurucusu değildi. milleti, çağdaş medeniyetler, batılı medeniyetler seviyesine ulaştırmak isteyen bir devrimci idi. en belli başlı işlerinden olan dil devrimi ile din devrimi de bu amaçla girişilmiş hareketlerdendi. onun başladığı işi biz tamamlayacaktık. işte, tamamlıyoruz:
ilk iş olarak arapça ezan, ondan sonra radyoda kuran, okullarda din dersi, yeni yapılan camiler, imam hatip kursları, ilahiyat fakülteleri, hac seferleri, din dergileri bolluğu, okul kitaplarından çıkarılan türkçe terimler yerine arapça.. en sonunda da bütün bunlar yetmiyormuş gibi atatürk'ün ve devrimlerinin aleyhinde bir sürü yazı yazmış olanları yeniden öğretmenliklere tayinler.
hala nasıl anıyoruz atatürk'ün adını. utanmıyor muyuz?
teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
şiir, bütün hususiyetleri edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamıyla manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.
paul eluard: bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.
"sanat bahislerinde aksini ispat edemeyeceğim mesele yoktur."
holivut'ta şarlo'yu en iyi taklit eden sanatkarı bulmak için müsabaka açmışlar; o müsabakaya gizlice şarlo da girmiş. otuz-kırk kişinin içinde ancak dokuzuncu olabilmiş.
suut kemal yetkin: hayatında vezinsiz kafiyesiz tek bir şiir yazmamış olan namık kemal bile, bundan şu kadar yıl önce (mukaddime-i celal, s.88-89) zamanına göre ileri sayılacak bir görüşle şiirde vezinle kafiyenin esas olmadığını söylediği, o günden bugüne şiir anlayışı büyük değişiklikler geçirdiği halde, vezinle kafiye üzerinde hala direnilmesi, yeni şiirin birçok kimseleri rahatsız etmeye devam etmesi, alışkanlıklarımızdan öyle kolay kolay kurtulamadığımızı apaçık gösterir.
bir şair her şeyden evvel şairliği ile hükümlendirilir. her mesleğin erbabından, meslek bahsi konuşulduğu zaman, nasıl ilkin işinin ehli olması istenirse, bir şairden de şiirin erbabı olması istenir.
"hikaye bize insanların yardımıyla bir vaka, romansa vakaların yardımıyla bir insan anlatır." derler.
yaşadığım iyi kötü günleri
değişmem hiçbir cennet masalına (cahit sıtkı tarancı)
"saadet ya paradadır yahut da onun parada olduğunu bilmemekte. saadet parada mıdır değil midir, bir şey diyemem. ama herhalde saadet onun nerede olduğunu bilmemektedir."
jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız; ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini.
shakespeare: yapmak, yapılması gereken şeyleri bilmek kadar kolay değildir.
yeşil hoca da vaaz etmiş. kendi çıkardığı "islamiyet" dergisinde okuduk. meğer marshall planı da kuran'da yazılıymış. mukaddes sayılan hiçbir şeye dil uzatmak istemem. ama bu kadarına pes! atom bombasından sonra bir de marshall planı! bu gidişle ingiliz seçimlerini, italyanlarla imzaladığımız ticaret anlaşmasını, endonezya hadiselerini falan da hep kuran'dan takip edeceğiz demektir.
emin karakuş: türk edebiyatını beğeniyor musunuz?
orhan veli: bir kelime ile: hayır!
emin karakuş: hiç mi? şahıs olarak da beğendikleriniz yok mu? mesela haşim, necip fazıl, ahmet hamdi, cahit sıtkı veyahut proleter şairi olan nazım?
orhan veli: şahıslar üzerinde düşünmüyorum. behçet kemal olmuş, necip fazıl olmuş yahut necdet rüştü olmuş benim için fark yok. hükmümü hepsi hakkında verdim. yalnız nazım hikmet'i o isimlerle bir arada saymayın!









