31.07.2019

iktidar

jack london

"ben din konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmasını bilmiyorum," diye söze başladı dr. hammerfield ve sonra, alçak gönüllü ve kararsız bir tavırla duraksadı. "devam et" diye üstelediler. dr. hammerfield, "bizler gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız; yeter ki düşünceleri içten olsun." dedi.

"öyleyse içtenliği gerçekten ayırt edebiliyorsunuz?" dedi ernest gülerek.

dr. hammerfield ne diyeceğini şaşırdı bir an, cevap vermeye çabaladı: "en iyilerimiz bile yanılabilir genç adam, en iyilerimiz bile."

"pekâlâ, öyleyse." diye cevap verdi ernest, "hepinizin yanıldığını söyleyerek söze başlamama izin verin. işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz, hatta bu konuda en ufak bir bilginiz bile yok. sizin sosyolojiniz, düşünme yönteminiz gibi hatalı ve değersiz."

"sizler metafizikçisiniz. metafiziği kullanarak her şeyi kanıtlayabilirsiniz. bu böyle olunca, her metafizikçi başka metafizikçilerin düşüncelerinin yanlış olduğunu kanıtlayabilir, huzur içinde bağdaş kurup oturabilir. sizler düşünce dünyasının anarşistlerisiniz. ve sizler dünyaya çılgınca yön veriyorsunuz. her biriniz kendi yarattığınız dünyada, kendi hayal ve isteklerinizin yarattığı bir dünyada yaşıyor, içinde yaşadığınız gerçek dünyayı bilmiyorsunuz. sizin düşüncenizin gerçek dünyadaki yeri, zihinsel sapıklıktan başka bir şey değil.

bu masada oturmuş sizin konuşmalarınızı dinlerken bana neyi hatırlattınız, biliyor musunuz? bir iğnenin ucunda kaç tane meleğin dans edebileceği biçimindeki alabildiğine heyecan verici bir konuyu, büyük bir ciddiyetle ve bilgelikle tartışan orta çağ skolastiklerini. işte, sayın baylarım, sizler yirminci yüzyılın düşünce hayatından on bin yıl önce ilkel bir ormanda büyü yaparak insanları tedavi eden kızılderili sihirbaz doktorlar kadar uzaksınız."

ernest konuşurken gerçekten öfkeli bir hali vardı. yüzü ışıl ışıl, gözleri çakmak çakmaktı, öfke parıltısı bir yanıp bir sönüyor, çenesi ve ağzı öfkeyle geriliyordu. ama bu, onun sonradan alışacağım kendine özgü davranışlarından sadece biriydi. her zaman insanları heyecanlandırırdı. öfkesinin mükemmel, balyoz gibi inen tavrı her zaman dinleyenlerin kendilerini unutmasını sağlardı. bu masadakiler de şimdi kendilerini unutuyorlardı. piskopos morehouse öne doğru eğilmiş, dikkatle dinliyordu. dr. hammerfield'ın yüzü, sıkıntı ve öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. diğerleri de öfkelenmişti; ama birkaçı sözümona bıyık altından, üstünlük taslayan bir şekilde gülüyordu. bana gelince, bu durumu çok eğlenceli buluyordum. babama baktım, içimize sokmaktan suçlu olduğu bu insandan yapılma bombanın yaptığı etkiden keyiflenmişti, kahkahalarla gülecek diye korkuyordum. 

"kullandığınız terimler oldukça belirsiz." diye sözünü kesti ernest'in dr. hammerfield. "bize metafizikçiler diyerek tam olarak neyi anlatmak istediğinizi açıklayabilir misiniz?"

"size 'metafizikçiler' diyorum; çünkü metafizik bir yolla akıl yürütüyorsunuz." diye devam etti ernest. "akıl yürütme yönteminiz bilimin tam karşıtı. vardığınız sonuçların hiçbir geçerliliği yok. soyutta her şeyi kanıtlayabilirsiniz, ama yine de hiçbir şeyi kanıtlamış olmazsınız. aynı düşünceye varan iki kişi çıkmaz aranızdan. her biriniz evreni ve kendinizi açıklamak için kendi bilinç sınırlarınızın içine kapanıp kalıyorsunuz. insanın, bilinci bilinçle açıklamaya çalışması, çizmesinin konçlarından kendini çekerek havalandırmaya çalışmasına benzer."

"anlamıyorum." dedi piskopos morehouse. "bana öyle geliyor ki, aklın yarattığı her şey metafizikseldir. bütün bilimlerin en doğrusu ve en inandırıcısı olan matematik bile tamamen metafizikseldir. bilimsel bir akıl yürütmenin her bir düşüncesi metafiziktir. kuşkusuz bu konuda bana katılıyorsunuzdur, öyle değil mi?"

"söylediğiniz gibi, anlamıyorsunuz," diye karşılık verdi ernest. "metafizikçi, kalkış noktası olarak kendi öznelliğini temel alıp tümdengelim yoluyla akıl yürütür. bilim adamı ise deneylerin sonuçlarını kendine temel alarak, tümevarım yoluyla akıl yürütür. metafizikçi kuramdan gerçeklere ulaşır, bilim adamı gerçeklerden kurama ulaşır. metafizikçi evreni kendine göre açıklar, bilim adamı evrene göre kendini açıklar."

"tanrı'ya şükür ki bilim adamı değiliz." diye mırıldandı, kendini beğenmiş bir şekilde dr. hammerfield.

"nesiniz öyleyse?" diye sordu ernest.

"filozofuz."

"işte şimdi yaş tahtaya bastınız." diye güldü ernest. "siz gerçek ve sağlam topraktan ayrılıp uçan makine yerine bir sözcükle gökyüzüne yükseliyorsunuz. lütfen yeryüzüne inin ve bana felsefe sözcüğüyle tam olarak neyi anlatmak istediğinizi söyleyin bakalım."

"felsefe, (dr. hammerfield lafın burasında durup gırtlağını temizledi) öyle bir şeydir ki, yalnızca ruh ve yaratılış yönünden filozof olanların anlayabileceği bir tanımı vardır. deney tüplerine burunlarını sokmuş, dar kafalı bilim adamları felsefeyi anlayamaz." 

ernest, bu saldırıyı duymazdan geldi; ama rakibine karşı hemen saldırıya geçmek onun âdetiydi. bu defa, saf yürekli bir kardeşlik taşıyan yüzü ve ses tonuyla yine konuşmaya başladı:

"öyleyse size yapacağım felsefe tanımını mutlaka anlayacaksınız. ama başlamadan önce, sözlerimde yanlış bir şey bulduğunuzda müdahale etmenizi ya da bir metafizikçi gibi suskun dinlemenizi rica edeceğim. felsefe, bütün bilimler içinde kapsamı en geniş olanıdır. felsefenin akıl yürütme yöntemi de herhangi bir bilimin yöntemi gibidir; yani bütün bilimlerin yararlandığı akıl yürütme yöntemi. aynı akıl yürütme yöntemiyle felsefe, bütün bilim dallarını büyük bir bilim olarak bir araya toplar. spencer'in dediği gibi, herhangi bir bilim dalının verileri, parçaları birleştirilmiş bilgilerdir. felsefe, bütün bu bilim dallarından elde edilen bilgileri birleştirir. felsefe, bilimlerin bilimidir, ana bilimdir de diyebiliriz, isterseniz. nasıl buluyorsunuz bu tanımımı?"

"çok saygıdeğer bir tanım, fena sayılmaz." diye mırıldandı dr. hammerfield. ama ernest acımasızdı. "unutmayın ki" diye uyardı, "benim bu tanımım metafiziği inkâr eden bir tanımlamadır. şimdi benim tanımımda bir boşluk bulmazsanız, bundan böyle metafizik tartışmalarına girme hakkınızı kaybediyorsunuz demektir. ömür boyu bu boşluğu aramakla geçirmek ve onu bulacağınız ana kadar da metafiziksel bir suskunluk içinde beklemek zorundasınız."

ernest bekledi. sessizlik uzadı, dayanılmaz bir hal aldı. dr. hammerfield bozulmuş, aynı zamanda da şaşırmış, ernest'in balyoz gibi inen saldırısı onu afallatmıştı. böyle sade ve doğrudan tartışma yöntemlerine alışkın değildi. masada oturanlara yalvaran gözlerle baktı, ama kimse onun yerine cevap vermeye yanaşmıyordu. bu sırada babamın, peçetesini yüzüne bastırıp gülmemek için kendini tuttuğunu gördüm.

"metafizikçileri saf dışı etmenin başka bir yolu daha vardır." dedi ernest, dr. hammerfield'ın tamamen yenik düştüğünü gördükten sonra. "bu da onları kendi eserleriyle yargılamaktır. onlar, şu insanlık için havada hayaller yaratmaktan, kendi gölgelerini tanrı sanmaktan başka ne yapmışlardır? insanları güldürüp eğlendirme konusunda epey katkıları olmuştur, kabul ediyorum; ama insanlık için yararlı sayılabilecek ne yapmışlardır? yüreğin duyguların merkezi olduğuna dair felsefe yaparlarken, bu sözcüğü yanlış kullandıysam beni hoşgörün, bilim adamları yüreğin kan dolaşımının merkezi olduğunu keşfetmişlerdi. onlar açlık ve vebayı tanrı'nın afetleri olarak ilan ederken bilim adamları tahıl ambarlan kuruyor ve şehirlerde lağım kanalları açıyorlardı. onlar kafalarında keyiflerine göre tanrılar yaratırken bilim adamları yollar ve köprüler yapıyorlardı. onlar dünyayı evrenin merkezi olarak tanımlıyorlardı; öte yandan bilim adamları amerika'yı keşfediyor, yıldızları ve bu yıldızlan yöneten yasaları bulabilmek için uzay araştırmaları yapıyorlardı.

kısacası, metafizikçiler insanlık için hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yapmamışlar; bilimin ilerleyişi karşısında, adım adım geri çekilmek zorunda kalmışlardır. bilimsel açıdan kanıtlanan olaylar, onların öznel açıklamalarını yıkar yıkmaz, bu kanıtlanmış olayların tanımını da içine alan ve daha geniş bir alana yayılan, yeni öznel açıklamalar yumurtlamaya başlamışlardır. işte, yüzyıllar da geçse bütün bu işleri sürdürmekten hiç vazgeçmeyeceklerini düşünüyorum.

baylar, bir metafizikçi sihirbaz bir büyücüdür. sizin, balina yağı ile beslediği kürkten bir tanrı yapan eskimoyla aranızdaki fark, yalnızca aynı düşünceye birkaç bin yıl arayla sahip olmaktan ibarettir. bu kadar."

"yine de aristo mantığı avrupa'yı on iki yüzyıl boyu yönetmiştir." dedi dr. ballingford böbürlenerek. "ve aristo bir metafizikçiydi."

dr. ballingford masadakilere şöyle bir göz gezdirdi, söylediklerini onaylayan baş eğmeler ve gülümsemelerle karşılaştı.

"çok zavallı bir örnek seçtiniz." diye karşılık verdi ernest. "insanlık tarihinin en karanlık dönemine değiniyorsunuz. gerçekten de bu dönemi karanlık çağlar diye adlandırıyoruz. bilimin metafizikçiler tarafından ezildiği, fiziğin sadece felsefe taşını aramaya indirgendiği, kimyanın simyaya dönüştüğü, astronominin astroloji olduğu bir dönemdir bu dönem. ne yazık ki, aristo'nun düşüncelerinin egemenliği etkisini böyle göstermiştir."

dr. ballingford'un yüzü bir an sıkkın bir ifade aldı; ama sonra gülümseyerek şöyle dedi: "bu çizdiğiniz korkunç tablonun gerçek olduğunu kabul etsek bile, yine de insanlığı bu karanlık dönemden çıkarıp, daha sonraki yüzyılların aydınlığına götürecek birikimi sağlayanın, metafizik düşüncenin ta kendisi olduğunu itiraf etmeniz gerekir."

"metafiziğin bu dediğiniz şeyle uzaktan yakından bir ilgisi yok." diye karşılık verdi ernest

"ne?" diye bağırdı dr. hammerfield. "o çağlara rastlayan keşif yolculuklarına zemin hazırlayan, bu tür düşünce ve varsayımlar değil miydi yani?"

"ah, sevgili bayım" diye gülümsedi ernest, "ben sizin saf dışı kaldığınızı sanıyordum. henüz benim felsefe tanımımda bir boşluk bulamadınız ve şimdi temelden sarsılmış bir durumdasınız. ama bu metafizikçilerde her zaman görülen bir alışkanlıktır; bu yüzden bağışlıyorum sizi. tekrar ediyorum, hayır, metafiziğin bu ilerlemeyle hiçbir ilgisi yoktur. ekmek ve yağ, ipek ve mücevherat, dolar ve sent, ha aklıma gelmişken söyleyeyim, hindistan'a giden karayollarının ticarete kapanması, işte keşif yolculuklarının nedeni bunlardı.

1453'te istanbul alınınca, türkler hindistan'a giden kervan yollarını kapadı. avrupalı tüccarlar kendilerine yeni bir yol aramak zorunda kaldılar. işte bu keşif yolculuklarının asıl nedeni budur. kristof kolomb, hindistan'a giden yeni bir yol bulmak için denize açıldı. bütün tarih kitapları bunun böyle olduğunu yazar. bu arada tesadüfen dünyanın yaratılışı, doğası, büyüklüğü ve biçimi hakkında yeni bulgular elde edildi ve ptoleme sistemi terk edildi."

dr. hammerfield homurdandı.

"benimle aynı düşüncede değil misiniz?" diye sordu ernest. "öyleyse nerede yanılıyorum?"

"şimdilik görüş açımın doğruluğunda ısrar ediyorum." diye buruk bir ses tonuyla karşılık verdi dr. hammerfield. "bu, şimdi burada, giremeyeceğimiz kadar uzun bir hikâye."

"bir bilim adamı için hiçbir hikâye çok uzun değildir." dedi ernest tatlı tatlı. "işte bu nedenle bilim adamı bir yerlere ulaşır. bu yüzden bilim amerika'yı keşfetmiştir."

bütün geceyi olduğu gibi anlatmayacağım. ernest everhard'ı tanıdığım bu ilk saatlerin her dakikasını, her ayrıntısını hatırlamak benim için büyük bir sevinç kaynağı. büyük bir çarpışma oluyordu, papazların yüz ifadeleri, özellikle ernest, onlara romantik filozoflar, hokkabazlar ve benzeri şeyler dedikçe kıpkırmızı kesiliyor ve kalpleri heyecandan küt küt atıyordu. ernest, onları yeniden gerçeğe çekmek için onların sözlerini ağızlarına tıkamak zorunda kalıyordu. her mat edici hamleden sonra, "gerçek dostum, inkâr edilemez bir gerçek!" diyordu zafer kazanmışçasına. kendini hep gerçeklerle savunuyordu. onları sarsmak için gerçeklerle ayaklarına çelme takıyor, gerçeklerle onlara tuzak kuruyor, gerçeklerin bordasından onlara bombardıman yağdırıyordu.

"siz gerçeğin mihrabına tapınıyorsunuz." diye alay etti onunla dr. hammerfield.

"olgulardan öte tanrı yoktur ve bay everhard da onların peygamberidir." diye araya girdi dr. ballingford.

ernest gülümseyerek onaylayıcı bir işaret yaptı. "ben teksaslı insana benzerim." dedi. diğerleri bu sözün anlamını açıklaması için ısrar edince devam etti. "evet, örneğin missourili biri her zaman, 'inanmam için göster.' der. ama teksaslı, 'inanmam için avucuma koy.' der. bu da onun bir metafizikçi olmadığını gösterir."

kısa bir süre sonra, tam ernest metafizikçi filozofların gerçeğin sınamasından hiçbir zaman geçer notu alamadıklarını ileri sürerken, dr. hammerfield aniden ileri atılarak sordu: "neymiş şu gerçeğin denemesi, genç adam? sizden çok daha akıllı insanların kafalarını çağlar boyu uğraştıran bu şeyin ne olduğunu bize açıklamak lütfünde bulunur musunuz?" 

"elbette" diye cevap verdi ernest. kendisine bu kadar çok güvenmesi, onu dinleyenleri öfkeden kudurtuyordu. "akıllı kafalar gerçeği bulmak için uzun, zahmetli ve sonuçsuz uğraşlara girişmişlerdi; çünkü gerçeği aramak için gökyüzüne uçmuşlardı. ayakları yerden kesilmeyip güzelim toprakta kalsalardı, gerçeği kolayca bulabilirlerdi. evet, bu akıllı adamlar her pratik edimiyle, gerçeğin ta kendisini sınadıklarını ve kendi hayatları üzerinde düşündüklerini göreceklerdi."

"sınama! sınama!" diye tekrarladı sabırsızlıkla dr. hammerfield. "sözlerinizi böyle uzun girizgâhlarda dolaştırmayın. uzun zamandır aradığımızı verin bize, gerçeğin, doğrunun sınanmasının sonuçlarını; onu bize verin de birer tanrı olup çıkalım."

sözlerinde ve bu sözleri söyleyiş biçiminde, masadakilerin birçoğunun gizliden gizliye hoşuna giden ama yalnızca piskopos morehouse'u tedirgin etmişe benzeyen saldırgan ve alaycı bir kuşkuculuk vardı.

"dr. jordan bunu çok anlaşılır bir biçimde açıklamıştır." dedi ernest. "onun gerçeğinin, doğrunun sınanması dediği şuydu: 'işe yarar mı? hayatını koyabilir misin bu işe?'"

(dr. jordan, hristiyanlık çağında, on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında yaşamış ünlü bir eğitimci. stanford üniversitesi'nin rektörüydü. zamanında büyük iyilikler yapmıştı.)

"pöh!" diye sırıttı dr. hammerfield. "piskopos berkeley'i hiç hesaba katmıyorsunuz. ona bugüne kadar henüz doyurucu bir cevap veren çıkmadı."

(berkeley, maddenin varlığını reddeden düşüncesiyle zamanının filozoflarını uzun süre şaşkına çeviren tekçi bir idealist düşünürdü. ama sonunda, bilimin yeni ampirik gerçekleri, filozoflar tarafından genel bir kabul görünce onun bu zekice savı, kendiliğinden yok oldu.)

"metafizikçilerin en asili!" diye güldü ernest. "ama talihsiz bir örnek verdiniz. sonunda, berkeley'in kendisinin de kabul ettiği gibi, metafiziği işlemedi."

dr. hammerfield öfkeliydi, haklı olarak öfkeliydi. sanki ernest'i hırsızlık yaparken ya da yalan söylerken yakalamıştı. "genç adam" diye gürledi, "sizin bu söylediklerinizin değeri yok. bu gece söyledikleriniz saçma ve yersiz. bunlar, hiçbir temeli olmayan, alçakça ve haksız tahminler."

"beni yere vurdunuz." diye mırıldandı ernest alçak gönüllü bir tavırla. "yalnız bana ne ile darbe vurduğunuzu anlayamadım. bunu, bana somut bir biçimde açıklamalısınız doktor." 

"açıklayacağım, açıklayacağım." diye geveledi dr. hammerfield. "nereden biliyorsunuz bunları söyleyin bakalım? piskopos berkeley'in kendi metafiziğinin işe yaramadığını kabul ettiğini bilemezsiniz. kanıtınız yok. onun metafiziği her zaman işe yaramıştır, genç adam."

"berkeley'in metafiziğinin işe yaramadığını kanıtlayacak en somut olay," ernest sözün burasında bir an durdu. oldukça sakindi. "berkeley'in evlere duvarlardan değil de her zaman kapılardan girmesidir. karnını ekmekle, yağla, et kızartmasıyla doyurmasıdır. sakalını keskin bir jiletle tıraş etmesidir."

"ama bunlar günlük olaylar!" diye bağırdı dr. hammerfield. "oysa metafizik, düşüncenin eseridir."

"ve bu olaylar düşünce düzleminde etkili olurlar öyle mi?" diye sordu ernest yumuşak bir ses tonuyla. öteki onaylayan bir şekilde başını salladı.

"öyleyse, sayısız melek, bir iğnenin ucunda dans edebilir -düşüncede elbette." diye devam etti ernest dalgın dalgın. "ve balina yağı ile beslenen kürkten bir tanrı var olabilir -düşüncede elbette. öyle sanıyorum ki doktor, siz de düşüncede yaşıyorsunuz, öyle mi?"

"düşüncem benim krallığımdır." oldu cevap.

"bu, havada yaşadığınızı söylemenin bir başka yolu. ama yemek zamanlarında ya da bir deprem olduğunda yeryüzüne geri döndüğünüzden eminim. yoksa, söyleyin bana doktor, bir deprem sırasında, fani vücudunuzun manevi bir tuğla tarafından yaralanacağından hiç korkmuyor musunuz?"

aynı anda, bilinçsiz bir hareketle, dr. hammerfield elini başına, saçlarının altındaki yara izine götürdü. ernest farkında olmadan can alıcı bir benzetme yapmıştı. dr. hammerfield büyük deprem'de (1906 yılında san francisco'yu harabeye çeviren büyük deprem) üstüne devrilen bir bacanın altında kalarak neredeyse ölecekti. herkes kahkahalarla gülmeye başladı.

"evet?" diye sordu ernest, masadaki kahkahalar kesildiğinde. "karşı savlarınızı bekliyorum." ve ortalığa çöken sessizliğin içinde yeniden sordu: "evet, cevabınız?" sonra da ekledi: "iyiydi ama yeterince iyi değildi savınız."

ama dr. hammerfield geçici olarak tartışma dışı kalmıştı. savaş yeni yönlerde gelişiyordu şimdi. ernest, din adamlarını bütün köşelerde sıkıştırıyordu. işçi sınıfını tanıdıklarını ileri sürdükleri zaman, onlara işçi sınıfı hakkında hiç bilmedikleri temel gerçekleri anımsatıyor ve onları, bu konuda söylediklerini çürütmeye zorluyor, gerçekleri veriyordu, her zaman gerçekleri; onları havadaki yolculuklarından gerisin geriye, yere ve onun gerçeklerine indiriyordu.

şimdi, bu sahne nasıl da canlanıyor gözümün önünde! ernest'in o insana meydan okuyan sesi şimdi bile kulaklarımda. olgular aracılığıyla onları berbat haşlayışı. her bir olgu bir kamçı olmuş, vurup duruyordu onları. acımasızdı. rakiplerinin vermeye hazır oldukları ödünlerle yetinmiyor ve hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmıyordu.

onlara indirdiği o son darbeyi asla unutmayacağım.

"bu akşam, birçok kez farkına varmadan yaptığınız itiraflarınızla ve bilinçsiz sözlerinizle işçi sınıfı hakkında hiçbir şey bilmediğinizi kabullenmek zorunda kaldınız. ama bu yüzden suçlanamazsınız. işçi sınıfını nasıl tanıyabilirsiniz ki? onlarla aynı yerlerde yaşamıyorsunuz. sizler kapitalistlerle aynı çayırda otluyorsunuz. bunun olmaması için bir neden yok. sizlerin cebinizi dolduran, karnınızı doyuran, bu akşam giydiğiniz giysilerle sizi giydiren işte bu kapitalist sınıftır. ve siz de bunlara karşılık, patronlarınızın çok hoşlarına giden ve kurulu toplum düzenine zarar vermeyen, onlar tarafından kabul gören metafizik içerikli vaazlar veriyorsunuz."

bu sözler üzerine masadan bir itiraz uğultusu yükseldi. "ah, yanlış anlamayın; sizin içtenliğinizden hiç kuşkum yok." diye devam etti ernest. "içtensiniz. inandığınız vaazları veriyorsunuz. kapitalist sınıfın gözündeki gücünüz ve değeriniz de buradan geliyor. ama inançlarınızı değiştirirseniz, kurulu düzeni değiştiren inançlara sahip olursanız, vaazlarınız patronlarınız tarafından hoş karşılanmayacak ve hemen işinizden olacaksınız. haklı değil miyim?"

(bu dönemde birçok papaz kabul edilemez doktrinleri vaaz ettikleri için kiliseden atılmıştı. özellikle vaazlarında sosyalizm izi görülenler, hemen işten uzaklaştırılırdı.)

bu defa hiç itiraz eden olmadı. hepsi onaylayıcı bir sessizliğe büründü. bir tek dr. hammerfield bunu kabul etmedi ve şöyle dedi: 

"inançlarının yanlış olduğu görülünce istifaya çağırılıyorlar."

"inançlarının kabul edilemez olduğunu söylemenin bir başka yolu bu söylediğiniz." diye cevap verdi ernest, sonra da devam etti. "işte bu yüzden ben de size diyorum ki, gidin güzel güzel vaazınızı verin, paranızı kazanın ama tanrı aşkına, işçi sınıfını rahat bırakın. siz düşmanların safında yer alıyorsunuz. işçi sınıfıyla ortak hiçbir yanınız yok. başkaları sizler için çalıştığından elleriniz pamuk gibi yumuşak. karınlarınız çok yemekten yağ bağlamış, göbek salmışsınız."

sözün burasında dr. ballingford yüzünü hafifçe buruşturdu ve masadaki herkes onun heybetli göbeğine baktı.

"sizin ruhunuz, kurulu düzenin temel direklerini iyice sağlamlaştıracak düşünce ve öğreti harcıyla dolu. isviçreli muhafızlar (halkı tarafından idam edilen fransa kralı xvı. louis'in kiraladığı yabancı uyruklu saray muhafızları) gibi paragözsünüz (kabul ediyorum, içten paragözlersiniz). size ekmeğinizi ve ücretinizi verenlere sadık kalınız. vaazlarınızı vermeye devam ederek işverenlerinizin çıkarlarını koruyun. ama işçi sınıfına sokulup ona sahte önderlik yapmayın. siz, her iki kampta birden, aynı anda dürüstçe yer alamazsınız. işçi sınıfı şimdiye kadar siz olmadan da yürümüştür yolunda. inanın bana, işçi sınıfı siz olmadan da yoluna devam edecektir. dahası, siz olmadan çok daha iyi yürüyecektir işçi sınıfı.

ortalama insan bencildir. elinin erdiği her şeyi ister. mümkün olan her şeye sahip olmak ister. bencil olmaması gerek; ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir.

yönetiminizde başarısızlığa uğradınız. bir mezbahalar uygarlığı getirdiniz. kör ve oburdunuz. kalktınız -bugün kalktığınız gibi- meclis salonlarında, utanmadan çocukların ve bebelerin emeği olmaksızın kâr yapamayacağınızı haykırdınız. güzel amacınız ve sevgili ahlakınız üzerine gevezeliklerle vicdanınızı uyuttunuz. böylece iktidar ve zenginlik içinde yağ bağladınız. kazandığınız başarılarla sarhoş oldunuz. ama bize karşı şansınız, asalak yaşantılarına son vermek üzere işçi arıların saldırdığı eşek arılarınınkinden çok değildir. toplumu yönetmekte başarısız oldunuz. yönetim yetkisi alınacak elinizden. işçi sınıfının bir buçuk milyonu bulan emekçi yığınları, bütün işçilerle birleşecek ve yönetimi alacak elinizden. bu devrimdir beyler. gücünüz varsa durdurun."

tartışmanın sonunda bay wickson söz aldı. soğukkanlılığını kaybetmeyen tek insan o kalmıştı ve ernest diğerlerine göstermediği bir saygıyla onu dinledi.

"bu suçlamaya cevap vermek gerekmez." dedi bay wickson, yavaş yavaş konuşuyordu. "bütün bu tartışmayı büyük bir şaşkınlık ve tiksintiyle izledim. evet, baylar, benim sınıfımın üyeleri, beni iğrendirdiniz. haylaz, küçük okul çocukları gibi davrandınız. sıradan bir politikacı ağzıyla, bir politikacı ahlakıyla konuştunuz. bu yüzden sapır sapır döküldünüz hepiniz. bir yığın gürültü kopardınız, vızıldamaktan başka bir şey çıkmadı ağzınızdan. bir ayının kuyruğunda uçuşan anlar gibi vızıldadınız. baylar, işte ayı karşınızda (sözün burasında eliyle ernest'i gösterdi) ve sizin vızıltılarınız yalnızca onun kulaklarını gıdıkladı."

"inanın bana, durum çok ciddidir. ayı bu akşam, ilk defa bizi parçalamak için pençelerini uzattı. birleşik devletler'de bir buçuk milyon devrimci olduğunu söyledi. bu bir gerçektir. amaçlarının bizim hükümetimizi, saraylarımızı, görkemli yaşantımızı elimizden almak olduğunu söyledi. bu da bir gerçektir. bir değişiklik, büyük bir değişiklik oluyor toplumda, ama bu değişiklik ayının beklediği değişiklik olmayabilir. ayı bizi parçalayacağını söyledi. ya biz ayıyı parçalarsak?"

büyük salon o homurtularla doldu gene, güvenli başlar sallandı bu kez. suratlar sertleşti. hepsi birer savaşçı kesilmişti.

"ama vızıldamakla parçalayanlayız ayıyı." diye devam etti bay wickson. kayıtsız ve umursamazdı sesi. "ayıyı avlayacağız. sözcüklerle cevap vermeyeceğiz ayıya. cevabımız kurşunlarla olacak. biz iktidardayız. bunu kimse inkâr edemez. bu iktidar aracılığıyla iktidarda kalacağız."

birden yüzünü ernest'e çevirdi. çok dramatik bir andı bu.

"işte size cevabımız: boşuna ağzımızı yoracak değiliz. saraylarımızı, görkemli yaşantımızı yakalamak için, o övündüğünüz güçlü ellerinizi uzattığınızda, size gücün ne olduğunu göstereceğiz. size top sesleriyle, şarapnel patlamalarıyla ve makineli tüfek sesleriyle karşılık vereceğiz. devrimcilerinizi ökçelerimiz altında ezecek ve cesetlerinizin üstünde yürüyeceğiz.

dünya bizimdir, biz onun efendileriyiz ve öyle de kalacağız. emekçi ordusuna gelince, onlar tarih başladığından beri pisliğin içindedir ve ben tarihi doğru okurum. ben, biz ve bizden sonra gelenler, iktidarı ellerinde tuttuğu sürece de pisliğin içinde kalmaya mahkumdur. işte temel sözcüklerin kralı: iktidar. tanrı değil, servet değil, iktidar. diliniz uyuşuncaya kadar tekrarlayın bu sözü: iktidar."

öz yaşam öyküsü

hermann hesse

dünya tarihi denen o eğlenceli derste öğretmenlerimizin söylediklerine bakılırsa, her zaman dünyayı, geçmişten aktarılagelen yasalarla bağlarını koparıp kendi içlerindeki yasalara uygun davranan insanlar yönetip değiştirmişti ve bu insanların önünde saygıyla eğilmek gerekiyordu. ancak, derste anlatılan öbür şeyler gibi bu da yalandan başka şey değildi; çünkü biz çocukların arasından biri çıkıp da ister iyi, ister kötü niyetle gözünü karartarak verilen bir buyruğa ya da sadece aptalca bir alışkanlığa yahut moda bir davranışa karşı başkaldırayım dese, ne kimse saygıyla önünde eğiliyor ne de böyle biri başkalarına örnek diye gösteriliyordu; cezalandırılıp alay konusu yapılıyor yalnızca ve öğretmenlerin ödleklik taşan o üstün güçleri altında ezilip çiğneniyordu.

belki de öğretmenlerin başta gelen görevi, öğretmen olarak eğitilmelerinin başlıca amacı seçkin ve özgür insanların yetişmelerini, büyük ve görkemli eylemlerin gerçekleştirilmesini ellerinden geldiğince önlemekti.

ya bir şair olacaktım ya hiçbir şey. ne var ki, bunun yanı sıra bir başka tatsız gerçek daha belirip ortaya çıkmıştı. öğretmen olabilirdi insan, rahip, hekim, sanatçı, ressam, mimar olabilirdi, dünyadaki bütün mesleklere insanı ulaştıracak bir yol vardı, her meslek için aranan kimi önkoşullar, her meslek için, bu mesleği seçen acemilerin eğitim göreceği bir okul vardı. bir tek şairlik bunun dışında kalıyordu. şairlik açıktı herkese; hatta onurlandırıcı bir şeydi. yeter ki başarılı ve ünlü bir şair olsundu insan; ama ne yazık ki başarı ve üne kavuşmadan çokluk ölüm gelip insanın yakasına yapışıyordu.

şairlik serbestti ama şair olmak imkansızdı. şair olmayı istemek, çok geçmeden öğrendiğime göre bir soytarılık, bir yüz karasıydı. bu durumda öğrenilecek şeyi çarçabuk öğrenmiştim: şairlik yapılabilir ama şair olunamazdı. kaldı ki, şiir sanatına duyulacak ilgi ve insandaki şairlik yeteneği okuldaki öğretmenleri huylandırıp kuşkuları üzerine çekiyor ya da alay konusu yapılıyordu. şairlere de tıpkı kahramanlar gibi davranılmaktaydı. bütün o güçlü ya da yakışıklı, geleceğe güvenle bakan üstün kişi ve üstün çabalar karşısında yakınılan tavrın aynısı şairler için de söz konusuydu: geçmişe karışmışlarsa baştacı ediliyor, okul kitapları onların övgüsüyle dolup taşıyordu; ama henüz yaşıyor, henüz yaşamlarını sürdürüyorlarsa kin ve nefretle karşılanıyorlardı.

böylece kendimle varmayı amaçladığım uzaktaki hedefim arasında tek algıladığım şey, uçurumların varlığıydı. her şey bir belirsizlik içindeydi. her şey değersiz kılınıyordu benim için. değerini koruyan tek şey varsa, ister kolay, ister zor, ister gülünç, ister şerefli olsun, şairliğe özenmemdi. bu kararım, daha doğrusu üzerime çullanan bu bela şu sonuçlara yol açmıştı: on üç yaşıma gelip de böyle bir çatışma içine sürüklenir sürüklenmez, gerek evde gerek okuldaki davranışım istenilen düzeyin düpedüz altına düştü. bu yüzden de adeta sürgün edilip bir başka kentteki latince okuluna yollandım. bir yıl sonra da bir manastır okulunun öğrencisi oldum. ibranice alfabeyi öğrendim.

tam dagesch forte implicitum'un anlamını kavramak üzereydim ki, içimde bir fırtınadır koptu. beni manastır okulundan kaçmaya zorlayıp ağır bir cezayla cezalandırılmama yol açtı. sonunda da ister istemez okuldan uzaklaştırıldım. bunun üzerine bir süre lisede öğrenimimi sürdürmeye çalıştım; ama orada da ağır bir cezaya çarptırılıp çaresiz uzaklaştırıldım okuldan. bir işyerine çırak girdim. üç gün sonra mağazadan ayrıldım yine. birkaç gün ortadan kayboldum, anne ve babamı bir hayli tasalandırdım. altı ay kadar babamın yanında kalfalık yaptım. derken, bir buçuk yıl kadar da bir torna atölyesinde ve kule saatleri yapan bir fabrikada çalıştım.

sözün kısası, ailemin dört yıl boyu beni yönlendirmek için harcadığı tüm emekler boşa gitti. hiçbir okul beni sinesinde fazla barındırmak istemiyor, hiçbir yerde de ben çıraklığa fazla katlanamıyordum. beni adam etmeye yönelik girişimler hep başarısız kalmış, yüzkarası ve rezaletle, okuldan kaçmalar ya da kovulmalarla sonuçlanmıştı. ama yine de herkes benim yetenekli biri olduğumu; hatta bir ölçüde dürüst ve iyi niyetli sayılacağımı teslim ediyordu. sonra, iyi kötü çalışkanlığı da elden bırakmıyordum hiç. avareliğin o yüce erdemine hep hayranlık duymuşumdur; ne var ki, bu erdemde işi asla ustalık aşamasına ulaştırabilmiş değildim.

on beş yaşımda, okulda dikiş tutturamadığımı görerek bilinçli şekilde harıl harıl çalışıp kendimi yetiştirmeye koyuldum. evimizde dedeminki gibi görkemli bir kitaplığın varlığı benim için bir şans eseri ve bir haz kaynağıydı. bütün bir salon baştan başa kitap doluydu. kitaplar arasında on sekizinci yüzyıl alman edebiyatı ve felsefesine ilişkin hemen bütün eserler bulunmaktaydı. on altı ve yirmi yaş arasında ilk yazarlık denemelerine girişip bir sürü kağıt karalamakla, dünya edebiyatına ait kitapların nerdeyse yarısını devirmekle kalmamış; çeşitli dilleri öğrenmeye, sanat tarihi ve felsefeyle uğraşmaya kendimi öylesine inat ve sabırla vermiştim ki, gösterdiğim çabanın yarısı bile normal bir yüksek öğrenim için yeter de artardı.

sonunda, kendi ekmeğimi kendim kazanmak isteyerek bir kitabevinde iş bulup çalışmaya başladım. ne de olsa kitaplarla aram iyiydi. bir çırak olarak hayli eziyetli zor günler geçirdiğim tornacı atölyesinde mengene başında dikilip demir döküm dişlileri ve çarklarla cebelleşmeye benzemiyordu. ilk zamanlar yeni, en yeni edebiyat yapıtları içinde yüzmekten; hatta bu yapıtların seline kapılıp sürüklenmekten adeta esrikliğe benzer bir haz duydum.

ancak, çok geçmeden şunu kesinlikle anladım ki, güncelin içinde sürdürülecek bir yaşam entelektüel açıdan katlanılacak gibi değildi ve saçmaydı. entelektüel bir yaşam için geçmişle, tarihle, eski ve çok eskiyle sürekli ilişki içinde bulunmak bir kez şarttı. bu yüzden, kitabevinde çalışmak zamanla haz vermez oldu bana. yeninin selinden kendimi çekip alarak eskiye dönme gereksinimini duydum. kitabevinden ayrılıp bir sahafın yanında işe başladım. ama bu meslekte de yaşamımı sürdürmek için gereken bir süre sadakatle çalıştım ancak. yirmi altı yaşında, yazdığım ilk kitabın başarısı üzerine bu yeni işimi de bıraktım.

onca fırtınalar ve özverilerden sonra amacıma ulaşmış, imkansız görünmesine karşın yine de bir yazar olup çıkmıştım ve öyle anlaşılıyordu ki, dünyayla dişimi tırnağıma takarak sürdürdüğüm savaşı kazanmıştım sonunda. beni çokluk uçurumun kenarına kadar getirip bırakan okul ve çocukluk yıllarımın acılığı ve burukluğu artık gerilerde kalmış, gülümsemeyle anımsanır olmuştu. o zamana kadar benden umudu kesmiş olan evdekiler, ayrıca ahbap ve tanıdıklar da şimdi bana güler yüz göstermeye başlamıştı. 

savaştan zaferle çıkmıştım, bundan böyle ne kadar aptalca, ne kadar değersiz bir iş yaparsam yapayım, yaptığım iş yine de hayranlıkla karşılanıyordu. öte yandan, ben kendim de kendime hayranlıkla bakıyordum. yıllar yılı ne müthiş bir yalnızlık, ne müthiş bir yoksunluk ve tehlike içinde yaşamış olduğumun ancak şimdi ayrımına varmıştım. hüsn ü kabul görüp takdir edilmenin o serinletici havası iyi gelmiş, beni rahatlatmıştı. halimden memnunluk duymaya başlamıştım.

dıştan bakınca yaşamım epey zaman huzur içinde geçti, tatlı bir seyir izledi. bir karım, çocuklarım, evim ve bahçem vardı artık. kitaplar yazıyor, herkes tarafından sevimli bir yazar gözüyle bakılıyor, dünyayla barışık yaşayıp gidiyordum.

1905 yılında ıı. wilhelm'in keyfî yönetimine karşı cephe alan bir derginin çıkarılmasına katkıda bulundum; oysa böylesi politik amaçları pek ciddiye aldığım yoktu. güzel güzel gezilere çıkıyor; isviçre'yi, almanya'yı, avusturya'yı, hindistan'ı dolaşıyordum. görünüşe bakılırsa her şey yolundaydı.

derken 1914 yazı çıkageldi, ansızın içte ve dışta her şeyi tümüyle değiştirdi. o zamana kadarki rahat yaşamaların pek sağlam bir zemine oturmadığı görüldü. kötü günler, o büyük terbiye dönemi başlamıştı. o büyük çağ çıkıp gelmişti sonunda. bu çağın beni başkalarından daha hazırlıklı, daha vakur ve iyi durumda yakaladığını söyleyemem doğrusu. beni o zamanlar ötekilerden ayıran bir şey varsa, başka pek çok kişide rastlanan o büyük avuntunun, yani o büyük coşkunun bende bulunmayışıydı. dolayısıyla yeniden toparlanıp kendime geldim, çevreme ters düştüm. bir kez daha bana okulun yolu göründü, bir kez daha kendimden ve çevremden duyduğum hoşnutluğu unuttum ister istemez. ancak böyle bir deneyimle gizlerinin eşiğini aşıp yaşamdan içeri adım attım.

savaşın ilk yılında başımdan geçen küçük bir olayı hiç unutmamışımdır. büyük bir sahra hastanesine gitmiştim. çevremdeki değişen dünyaya bir gönüllü olarak anlamlı bir şekilde ayak uydurmanın yolunu arıyor, böyle bir şeyi o zamanlar henüz mümkün görmüyordum. yaralıların tedavi edildiği hastanede yaşlı bir matmazelle tanıştım. varlıklı biri olduğundan, daha önce hiçbir işte çalışmamıştı. şimdi ise hastanede hastabakıcılık yapıyordu. bana, bu büyük günleri görebildiği için ne kadar sevinip gururlandığını dokunaklı bir coşkuyla anlattı. kendisine hak verdim içimden. evlenmemiş geçkin bir matmazel olarak sürdürdüğü miskin ve bencil yaşamdan kendisini çekip alarak etkinlik dolu daha değerli bir yaşamın kucağına atmak için böyle bir savaşın kopması gerekmişti. 

ne var ki, kurşun yaralarından delik deşik vücutları sargılar içindeki askerlerden geçilmeyen koridorlarda, kiminin kolları, kiminin bacakları kesilmiş, kimi can çekişen askerlerin doldurduğu salonlar arasında mutluluğunu açıklayan sözlerini işitince yüreğim sızladı. her ne kadar bu hanım teyzenin coşkusunu anlıyorsam da, kendisiyle bu coşkuyu paylaşmak, bu coşkuyu onaylamak elimde değildi. böyle bir coşku için on askerin yaralanması gerekiyorsa, söz konusu hanımların mutluluğu biraz tuzluya mal oluyor demekti.

hayır, büyük çağdan duydukları sevinci başkalarıyla paylaşmam olacak şey değildi. dolayısıyla, başından başlayarak savaş yılları boyunca fena halde acı çektim. görünürde dışardan gelip günlük güneşlik bir havada çakan bir şimşek gibi tepemize binen felakete karşı yıllar yılı umutsuzca direndim. oysa çevremdeki herkes bu felaketten ötürü coşup bayram yapıyordu. çeşitli yazarların gazetelerde çıkıp savaşın mutluluğunu dile getiren yazılarını, profesörlerin çağrılarını, ünlü şairlerin çalışma odalarında düzdükleri savaş şiirlerini okudukça daha da fena oluyordum.

1915 yılıydı, bir gün dayanamayarak kaleme aldığım bir yazıda korkunç bir felaketin yaşanmakta olduğu görüşünü dile getirdim. aydın geçinen kişilerin kin ve nefretin sözcülüğünü yapmalarından, yalanlar atıp büyük felakete övgüler düzmelerinden duyduğum üzüntüyü belirten bir iki laf ettim. hayli ihtiyatla açığa vurduğum bu yakınmam da, kendi ülkemin basınında adımın bir vatan hainine çıkmasına yol açtı. benim için doğrusu yeni bir yaşantıydı bu; çünkü basınla o zamana kadar pek çok ilişkim olmuş; ama çoğunluk tarafından dışlanıp yüzüme tükürülen bir kimse durumuna asla düşmemiştim.

şikayet yollu kaleme alınmış yazım, yirmi kadar ayrı gazetede yeniden basıldı. basında var olduğunu sandığım pek çok dostumdan ancak ikisi bana arka çıktı. eski dostlarımdan, koyunlarında bilmeden yılan beslediklerini, yüreklerinin bundan böyle benim gibi soysuzlaşmış biri için değil, imparator ve reich için çarptığını açıklayan mektuplar aldım. bilmediğim, tanımadığım kimselerden bir sürü hakaret mektubu geldi. kitabevleri, benim gibi böyle rezilce görüşleri savunan birinin kendileri için artık yok sayılacağını açıkladı. yollanan mektuplardan pek çoğunun üzerinde o zamana kadar hiç bilmediğim bir mücevher parçası gibi "tanrı ingiltere'yi cezalandırsın!" yazısı okunuyordu.

böyle bir yanlış anlamadan dolayı kahkahalarımı tutamadığımı düşünenler olabilir; ama elimden gelmedi böyle yapmak. başımdan geçen aslında bu pek önemsiz olay, yaşamımda ikinci büyük değişikliğe yol açtı.

anımsanacaktır sanırım, ilk değişiklik yazar olmaya bilinçli olarak karar verdiğim zaman gerçekleşmişti. daha önce okulda örnek bir öğrenci sayılan hesse, böyle bir karardan sonra kötü bir öğrenciye dönüşmüş, cezalara çarptırılıp okuldan kapı dışarı edilmişti. hiçbir yerde dikiş tutturamamış, hem kendisini hem anne ve babasını üzüntüden üzüntüye sokmuş; bütün bunlar da çevresinde gördüğü haliyle dünyayı ve kalbinden yükselen sesi bir yolunu bulup uzlaştıramamasından kaynaklanmıştı. aynı durum şimdi, savaş yıllarında yeniden tekrarlanıyordu.

o zamana kadar barışık yaşadığım dünyayla bir kez daha aramın açıldığını görüyordum. yine işler ters gitmeye başlamıştı; yine yalnızlığa gömülmüş, çaresizliğe düşmüştüm. sözlerim ve düşüncelerim yine başkaları tarafından düşmanca bir tutumla yanlış anlamalara konu yapılıyordu. yine gerçekle benim arzu edilmeye değer, akla uygun ve iyi gözüyle baktığım şey arasında bir uçurumun varlığını duyumsamaya başlamıştım.

ne var ki, bu kez kendi kendimi sigaya çekmekten yakayı kurtaramadım. çok sürmedi; başıma gelenlerin suçunu kendi dışımda değil, içimde aramam gerektiği sonucuna vardım ister istemez. çünkü şunu iyi görüyordum ki, bütün insanlığı aklını kaçırmış olmakla ve barbarlıkla suçlamaya kimsenin hakkı yoktu; hele benim asla. dolayısıyla, dünyada olup bitenlerle aramda bir uyuşmazlık başgöstermişse, bu benim içimdeki bir düzensizlikten kaynaklanıyordu kuşkusuz. ve gerçekten de içimde böyle bir düzensizlik vardı. bu düzensizliğin üzerine yürüyüp onu düzene dönüştürmek doğrusu zevkli bir iş değildi.

özellikle bir şey açığa vurmuştu kendini: dünyayla içinde yaşadığım o güzelim barışıklık havasının karşılığını pahalıya ödemekle kalmamıştım, dış dünyadaki barış havası gibi kendi içimdeki barış havası da fos çıkmıştı. gençlik yıllarımdaki uzun sürmüş çetin savaşımlar sonucunda dünyadaki yerimi alnımın teriyle kazanıp yazarlık mevkiine oturduğuma inanmıştım. ne var ki, aradan geçen zaman içinde başarı ve rahatlık üzerimdeki alışılmış etkisini göstermiş; beni halinden memnun, rahatına düşkün bir kimseye dönüştürmüştü. daha bir dikkatle bakınca, yazar hesse'nin, gazetelerdeki sohbet köşesi yazarlarından pek farkı kalmamıştı anlaşılan. rahatlık tepmişti beni.

her zaman seçkin ve acımasız bir okul olan tepetaklak gidiş için elden gelenler fazlasıyla yapılmıştı. bu durumda dünyanın gidişine seyirci kalmayı yavaş yavaş öğrenmiş, dünyadaki karışıklığa ve işlenen suça kendi katkım üzerinde düşünmeye başlamıştım. bu yoldaki çabamı yazılarımdan çıkarmayı okuyuculara bırakacağım.

hâlâ içimde gizli bir umut taşıyor, zamanla benim ulusum da bütün olarak değil ama sorumluluk duygusu taşıyan uyanık pek çok bireyiyle benimkine benzer bir iç hesaplaşmayı kendi üzerinde uygulayacak ve lanet olası savaş, lanet olası düşmanlar ve lanet olası devrimle ilgili yakınma ve suçlamaların yerini binlerce yürekte şu sorunun alacağını düşünüyorum: nasıl olup ben kendim de bu suça bulaştım? nasıl yapıp edip de bu suçtan yine arınabilirim? çünkü suça bulaşmış herkes, yine suçundan yunup arıtabilir kendini; yeter ki olup bitenlerden hep başkalarını suçlu tutmasın, kendi suçunu da görsün ve uğranılan felaketin acısını sonuna kadar çeksin.

yeni değişimin yazılarda ve yaşamımda kendini açığa vurduğunu gören dostlarımdan pek çoğu başını salladı. pek çoğu selamı sabahı kesti benimle. gerek bu durum; gerek evimi, ailemi ve sahip olduğum diğer şeyleri, huzur ve rahatımı kaybedişim, yaşamımın değişen manzarasının bir parçasını oluşturuyordu. öyle bir zamandı ki, her allahın günü pes edecek oluyor, her allahın günü o günün acılarını da sineye çekebildiğimi, hâlâ yaşıyor olduğumu; bana acılar, düş kırıklıkları ve kayıplardan başka şey getirmeyen bu acayip yaşamda hâlâ sevilecek bir taraf bulduğumu görerek şaşıyordum.

unutmadan ekleyeyim ki, savaş yıllarında olumlu bir yıldız, koruyucu bir melek gibi bir şey bana el uzattı hep. acılarımla kendimi koyu bir yalnızlık içinde duyumsadığım anlarda, söz konusu değişikliğe kadar kötü gözle baktığım yazgıma her an lanet okuduğum günlerde çektiğim acılar, bu acılarla deli divaneye dönmem, dış dünyaya karşı beni koruyan bir zırh işlevi görmüştü. çünkü politikanın, casuslukların, rüşvet alıp vermelerin ve konjonktür cambazlıklarının o zamanlar dünyanın pek az yerinde rastlanacak bir yoğunlukla at koşturduğu bern kentinde, tarafsız ve düşman ülkelerle alman diplomasisinin ortasında savaş yıllarını geçirmiştim. göz açıp kapamadan çeşitli ülkelerin diplomatlarından, siyaset adamlarından, casuslarından, madrabazlarından ve vurguncularından geçilmez olmuştu kent.

diplomatlarla askerler arasında yaşayıp gidiyor, ayrıca düşman ülkeler de içinde olmak üzere pek çok ülkeden insanlarla görüşüp konuşuyordum. çevrem casusluk ve karşı casusluktan, jurnalcilikten, entrikadan, politik ve kişisel alışverişlerden örülmüş bir ağla çevriliydi ve ben savaş yılları boyunca hiç farkına varmadım bütün bunların; bazen düşmanların, bazen tarafsızların, bazen de kendi ülkemin insanlarının kuşkularını üzerime çekmiş ama hiç farkında olmamıştım. ancak çok sonradan bu konuda bazı şeyleri öğrenebilmiş, böyle bir ortamda nasıl hiç yara almadan ayakta kalıp yaşayabildiğime akıl erdirememiştim. ama başarabilmiştim işte.

savaşın bitmesiyle bendeki değişim sürecinin tamamlanıp sona ermesi ve çektiğim çilelerin doruk noktasına ulaşması aynı zamana denk gelmişti. bu acı ve çilelerin savaşla, dünyanın başına gelen felaketle ilişkisi yoktu artık. dış ülkede yaşayan bizler tarafından iki yıldır kesinlikle beklenen almanya'nın yenilgiye uğraması da savaşın sonunda benim için korkunç bir şey olmaktan çıkmıştı. tamamen kendi içime gömülmüş, gözlerimi kendi yazgımın derinliklerine çevirmiştim. ancak bunu yaparken, bazen söz konusu olan kendi yazgım değil, genel olarak insanın yazgısıymış gibi bir duyguya kapılıyordum.

savaşı, dünyadaki öldürme hırsını, sersemce davranışları, ilkel zevk düşkünlüğünü ve ödlekliği olduğu gibi kendi içimde yeniden keşfetmiş; önce kendime karşı beslediğim saygıdan, sonra kendimi küçümsemelerden el çekmiş; gözlerimi ortadaki karmaşaya dikip enine boyuna gözden geçirmiştim. karmaşanın ötesinde yeniden doğayı, yeniden suçsuzluğu bulacağıma ilişkin çokluk bir umut ansızın içimde parlamış; bazen de umutsuzluğa kapılmıştım. uyanıp gerçekten kendine gelen herkes bir kez ya da pek çok kez çöl içinden geçen bu daracık yolu izler ister istemez. başkalarına bunu anlatmaya kalkmak boşuna zahmettir.

dostlarımın vefasızlığı karşısında bazen bir hüzne kapılıyor ama bundan asla hoşnutsuzluk duymuyor, söz konusu vefasızlıkların daha çok yürüdüğüm yolun doğruluğunu gösterdiğine inanıyordum. bu eski dostlarım geçmişte pek sempatik bir insan ve yazar olduğumu; oysa şimdiki durumumun hiç de iç açıcı sayılamayacağını söylemekte yerden göğe haklıydı. o zamanlar beğeni ya da karakter sorunları benim için çoktan önemini yitirmişti. konuştuğum dili anlayacak kimse yoktu ortada. yazılarımdaki güzellik ve ahenkten eser kalmadığı suçlamasını tarafıma yöneltmekte belki haklıydı dostlarım. ancak bu gibi sözcükler beni güldürmekten öteye geçmiyordu.

ölüme mahkum edilip yıkılan duvarlar arasında hayatta kalma savaşı veren biri için güzelliğin ne anlamı, ahengin ne anlamı vardı? kim bilir, yaşam boyu öyle sanmama karşın belki hiç de bir yazar değildim; estetik uğrundaki bütün uğraşıp didinmelerim bir yanılgıdan kaynaklanmıştı belki de. neden olmasındı? ama bu da artık önem taşımıyordu benim için. kendi iç dünyamda çıktığım cehennem yolculuğunda gördüğüm şeylerin çoğu bir yutturmacaydı, uydurma ve önemsiz şeylerdi. dolayısıyla yazar olmak için doğduğum, yazarlık yeteneğine sahip olduğum kuruntusu da bunlar içindeydi belki. böyle bir şeye ne kadar az önem veriyordum şimdi! ayrıca, kendini beğenmişlik ve çocuksu bir kıvançla bir zaman yaşamdaki misyonum gözüyle baktığım şeyden de artık ortada eser kalmamıştı. 

misyonumu, beni esenliğe çıkaracak yolu bundan böyle şiir ya da felsefede ya da buna benzer başka bir uzmanlık dalında değil, içimdeki az buçuk dirimselliği ve gücü korumaya çalışmakta, ruhumda henüz yaşadığını duyumsadığım şeye karşı ne olursa olsun sadık kalmakta görüyordum. bu yaşamdı işte, bu tanrı idi. -yaşam için tehlikeli bu yüksek gerilim dönemleri geride kaldıktan sonra tümü şimdi tuhaf denecek kadar değişik görünüyor bana. çünkü bir zamanki içerikler ve bunların isimleri artık önem taşımamakta, dünkü kutsal nesneler şimdi insana nerdeyse komik geliyor.

savaşın benim için de sona erdiği 1919 baharında isviçre'nin ücra bir köşesine çekilip münzevi bir hayat sürmeye başladım. öteden beri -anne ve babamla dedelerimden devraldığım bir mirastı bu da- hint ve çin bilgeliğiyle haşır neşir oluşum ve yeni yaşantılarımı doğu'nun simge diliyle açığa vuruşum, bana sık sık "budist" isminin yakıştırılmasına neden oldu. bense buna gülüp geçtim; çünkü benim doğrusu budizm kadar kendime uzak gördüğüm bir başka din yoktu. ama yine de doğru bir yanı vardı beni böyle nitelemelerinin, bir nebze de olsa gerçeği içeriyordu; ama bunu ancak biraz ilerde anladım.

mümkün olsa da bir insan özgür olarak kendine bir din seçebilseydi, ruhumun en derin köşesinde saklı yatan özleme uyarak diyelim konfüçyüs, brahmanizm ya da katoliklik gibi tutucu bir din seçerdim. ne var ki, bunu karşı kutba duyduğum özlemden yapar; söz konusu dinlere doğuştan yakınlık hissettiğim için böyle bir şeye kalkışmazdım. çünkü sadece bir rastlantı sonucu dindar protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle kalmayıp mizaç ve yaradılış bakımından da bir protestanım.

şimdilerde var olan protestan mezheplerine karşı beslediğim şiddetli antipati hiç de benim protestanlığımla çelişki oluşturmuyor. karşı kutba duyduğum özlemin nedeni de şu: gerçek anlamda bir protestan hem kendi kilisesinin hem başka kiliselerin karşısındadır her zaman; çünkü yaradılışı onu olmuşun değil, olmakta olanın yanında yer almaya zorlar. bu bakımdan buddha'nın da bir protestan sayılacağı söylenebilir kuşkusuz.

yazarlığımın ve edebi çalışmalarımın değerine inancım, bendeki değişmeden sonra kökten yıkılıp gitmişti. yazmak bana artık kıvanç vermiyordu. oysa insanın kıvanç duyacağı bir şeyi olmalıydı her zaman. nihayet ben de bütün o sıkıntı dönemlerimde böyle bir şeyi arıyor, istiyordum. yaşam ve dünyada adaletmiş, mantıkmış, anlammış, bütün bunlara senin olsun diyebilirim. bütün bu soyut nesneleri gereksinmeden de dünyanın pekâlâ yapabileceğini görmüştüm. ama bu birazcık kıvançtan da el çekemezdim. buna karşı duyduğum özlem, içimde yanan, henüz kendilerine inandığım ve kendilerinden yola koyularak dünyayı yeniden yaratmayı düşündüğüm o küçük alevlerden biriydi.

çokluk kıvancımı, düşümü, umutlarımı bir şişe şarapta bulmaya çalışıyordum ve pek çok zaman bu bir şişe şarap, eksik olmasın gerçekten imdadıma yetişti. ve derken bir gün geldi, ufak bir kıvanç kaynağı buldum kendime. kırk yaşında, durup dururken resim yapmaya başladım. kendime ressam gözüyle baktığım ya da ressam olmak istediğim için değil. resim yapmak şahane bir şey! insanı daha neşeli, daha sabırlı yapıyor. yazı yazdıktan sonraki gibi parmaklarınız siyaha değil, kırmızı ve maviye boyanıyor.

ne var ki, resimle uğraşmam da dostlarımdan pek çoğunu kızdırıyor. ne yapayım, böyle şeylerde pek şanslı biri değilim. benim için pek gerekli, bana mutluluk verecek şöyle hoşuma giden bir şey yapmaya kalkmayayım; herkes rahatsızlık duyuyor bundan. insanın olduğu gibi kalmasını, yüzünü değiştirmemesini istiyorlar. ama benim yüzüm onların isteğini yerine getirmeye yanaşmıyor; değişmeyi arzuluyor daha çok, buna gereksinim duyuyor.

bana yöneltilen bir başka suçlama var ki, bunu kendim de yerinde buluyorum. gerçeklik duygusu diye bir şeyden yoksunluğum ileri sürülüyor. gerek yazdığım yazılar, düzdüğüm şiirler, gerek yaptığım resimler gerçeğe uygun düşmüyor. bir yazı kaleme aldığım zaman, kültürlü okuyucuların eli yüzü düzgün bir kitapla ilgili beklentilerini göz önünde tutmayı unutuyorum çokluk. her şeyden önce gerçek karşısında doğrusu saygı duyduğum yok. benim kendi düşünceme göre, gerçek hepsinden az umursanacak bir şey; çünkü insanın başını ağrıtacak kadar sık çıkıyor karşısına, hatta sürekli gözler önünde duruyor; oysa ondan çok daha güzel ve gerekli şeyler bizden dikkat ve ilgi beklemekte.

gerçek ne olursa olsun asla kendisinden hoşnut kalınmayacak, asla baştacı edilip saygıyla önünde eğilinemeyecek bir şey; çünkü bir rastlantıdan, yaşamın çer çöpünden öte değeri yok. ayrıca insanı hep düş kırıklığına uğratan bu kuru ve pespaye gerçek bizim kendisini yoksamamızdan, kendisinden güçlü olduğumuzu göstermemizden gayrı hiçbir yoldan değiştirilecek gibi değil.

yazılarımda gerçek karşısında normal olarak duyulan saygıya sıklıkla rastlanmaz. yaptığım resimlerde ise ağaçlar yüzlerle donanır, evler güler, dans eder ya da ağlar; ama bir ağaç armut ağacı mıdır, yoksa kestane ağacı mı, anlaşılmaz çokluk. doğrusu söz konusu eleştiriyi kabullenmek zorundayım. ne saklayayım, benim kendi yaşamım da bana pek sık olarak bana bir masal gibi geliyor. çokluk dış dünyayı kendi iç dünyamla büyüsel diye nitelemekten kendimi alamayacağım bir ilişki, bir uyum içinde görüp duyumsuyorum.

birkaç kez patavatsızca davrandığım oldu. örneğin bir defasında ünlü ozan schiller'le ilgili olarak üzerinde pek durulmaya değmez bir söz çıktı ağzımdan; güney almanya'daki bütün bowling kulüpleri, o saat beni vatanın kutsal değerine dil uzatan bir kimse ilan etti. ama artık yıllar var ki, ağzımdan kutsal değerlere gölge düşürecek ve insanları kızdırıp çileden çıkaracak bir söz kaçırmamayı öğrendim. bunu da bir ilerleme sayıyorum doğrusu.

gerçek dedikleri şey benim yaşamımda pek büyük bir rol oynamadığından ve geçmişi çokluk şimdiki zaman gibi algıladığımdan, şimdiki zaman ise bana sonsuz bir uzaklıkta göründüğünden, başkalarının sıklıkla yaptığı gibi, geleceği de o kadar kesin çizgilerle geçmişten ayırdığım yok. pek çok zamanımı gelecekte yaşayarak geçiriyorum. dolayısıyla öz yaşam öykümü bugünle sona erdirmem gerekmiyor, rahatlıkla geleceğe doğru uzatabilirim onu.

yaşamımın nasıl bir yay çizip seyrini tamamladığını kısaca anlatayım: 1930'a kadar birkaç kitap daha yazdım, ardından da bu mesleğe kesinlikle sırt çevirdim. ben de bir yazar olarak öbürleri arasında yer alabilir miyim, alamaz mıyım? bu soru çalışkan gençler tarafından hazırlanan iki doktora tezinde irdelendiyse de cevaplandırılamadı. yeni edebiyatın titizlikle incelenmesinden ortaya çıkan sonuca göre, bir sanatçıdan çevreye yayılan ışınlar günümüzde öylesine zayıflamıştı ki, sanatçı yazarlarla sıradan yazarlar birbirinden pek ayrılacak gibi değildi. ne var ki, bu nesnel bulgulamadan yola koyulan doktora sahipleri birbirine karşıt sonuçlara varmışlardı.

iki gençten daha sempatik olanının görüşüne göre, böylesine gülünç derecede cılız edebiyata edebiyat denemezdi artık. sıradan yazarlığın ise hayatta kalmayı hak edecek yanı olmadığı için, günümüzde kendisine sanat adını yakıştıran yazarlık rahatlıkla ölüme terk edilebilirdi. ancak doktora sahiplerinden ötekisi alabildiğine cılız biçimde de olsa bir sanat dalı olarak edebiyata hayranlık duyan biriydi. onun görüşüne göre, belki damarlarında gerçek parnas kanından bir damla olsun taşıyan bir sanatçının da içlerinde bulunabileceği ve böyle birine haksızlık yapılabileceği düşünülerek, sanatçı sayılmayacak yüzlerce yazara da ne olur ne olmaz değer vermek yerinde sayılacaktı.

en başta resim yaparak, ayrıca çinlilerin büyü yöntemleri üzerinde çalışarak vaktimi geçiriyordum. ileriki yıllarda ise giderek müziğe verdim kendimi. bir hırs belirdi içimde, bir opera yazacak, bir operada insanın yaşamı gerçekliği içinde pek ciddiye alınmayacak, hatta alay konusu yapılacak; buna karşılık bir simge, tanrının büründüğü geçici bir suret olarak taşıdığı edebî değer ışıl ışıl parıldayıp göz kamaştıracaktı. yaşama büyüsel bir açıdan bakmayı kendime her zaman yakın hissetmiş, asla "çağdaş" bir insan olamamıştım.

hoffmann'ın goldene topf (altın kâse) ya da heinrich von ofterdingen'e bütün dünya ve doğa tarihlerinden daha değerli gözüyle bakmıştım hep; hatta dünya ve doğa tarihiyle ilgili kitaplarda bile her zaman büyüleyici anlatılar bulmuştum. ama artık yaşamımda öyle bir dönem başlamıştı ki, gelişimimi tamamlayıp yeterince ayrımlaşmış bir kişiliği daha çok derinleştirmenin ve ayrımlaştırmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. bunun yerine değerli ben'in dünya denizi içinde gömülüp gitmesine çalışarak ölümlülük karşısında ezeli ve ebedi düzenlere kendimi uydurmayı ödev bilmiştim.

bu düşünceleri ya da yaşamla ilgili bu duyumsamaları ancak masal aracılığıyla dile getirebileceğime inanmış, masalın en yüce biçimi olarak da operayı görmüştüm. belki bunun nedeni, kötü kullanımlara konu yapılmış can çekişen dilimizde sözün büyüsel bir etkiyi içerdiğine bundan böyle pek inanmayışımdı; oysa müziği bugün bile dallarında cennet elmaları yetişebilecek diri bir ağaç gibi görüyordum.

şiirlerimde, yazılarımda bir türlü başaramadığım şeyi gerçekleştirip insan yaşamını hayranlık uyandıracak yüce bir anlamla donatacaktım. doğanın masumiyeti ve bitimsiz zenginliğine övgüler döşenecek, yürüyüp geldiği yolu öyle bir noktaya kadar izleyecektim ki, kaçınılmaz acı ve ıstırapların zorlaması karşısında us'a, uzaklardaki bu karşı kutba yönelecek, yaşamın doğa ve us'tan oluşan bu iki kutup arasındaki salimim, gökyüzüne gerilmiş bir gökkuşağı gibi neşe saçarak, oyunsu bir hava içinde, bir mükemmelliği içererek sergilenecekti.

ama ne yazık ki operayı sona erdiremedim bir türlü. yazarlık alanındaki çalışmalarımda yaşadığım bir durumla burada da karşılaşmıştım. kaleme almayı önemli bulduğum şeylerin goldene topf'ta ve heinrich von ofterdingen'de benim üstesinden gelebileceğimden bin kez daha saf ve temiz şekilde söylendiğini gördükten sonra yazmaktan el çekmiştim. şimdi operada da aynı durumu yaşıyordum. müzik alanında yıllar yılı ön çalışmalar yaptıktan ve birden çok metin taslakları hazırladıktan sonra yaratacağım eserin gerçek anlam ve içeriğini şöyle bir kez daha olanca dikkatle gözden geçirince birden şunu gördüm ki, benim operayla amaçladığım şey sihirli flüt'te çoktan harikulade biçimde gerçekleştirilmişti.

bu yüzden opera çalışmasını bir kenara kaldırıp kendimi tümüyle büyünün pratik yönüne verdim. sanatçılık düşün kuruntusuyla, gerek goldene topf, gerek sihirli flüt gibi bir eser yaratma yeteneğinden yoksunsam, o zaman bir büyücü olmak için doğduğum kuşkusuzdu. lao tse'nin ve i ching'in doğu yolunda yürüyüp çoktan öyle bir yere varmıştım ki, gerçek denen şeyin ne kadar rastlantıya bağlı, ne değişken bir şey olduğunu çok iyi öğrenmiştim. ve şimdi bu gerçeği büyüsel yoldan sıkıştırıp istediğim yönde etkilemeye çalışıyordum; doğrusu bu da pek haz veriyordu bana. ancak, şunu itiraf edeyim ki, ak büyü denen o sevimli bahçeyle yetinmediğim zamanlar oluyor, içimdeki o küçük diri alev beni kimi vakit kara büyü tarafına da çekiyordu.

yetmiş yaşını geçmiş, kısa bir süre önce iki üniversite tarafından fahri doktorluk unvanıyla taltif edilmiştim ki, genç bir kızı büyü yoluyla baştan çıkarmaktan dava edildim. tutukevinde resim yapmama izin verilmesini istedim, izin verildi; eş dost da boya getirdi, gereken araç ve gereçleri sağladı. kaldığım hücrenin bir duvarını küçük bir kır manzarasıyla donattım. böylece yeniden sanata dönmüştüm. bir sanatçı kimliğiyle o zamana kadar yaşadığım tüm fiyaskolar, beni bir kez daha dünyanın en tatlı içkisiyle dolu bu bardağı boşaltmakta, bir kez daha oyun oynayan bir çocuk gibi kendime küçük ve şirin oyunsu bir dünya kurup gönlümün isteklerine doyum sağlamaktan, tüm bilgelikleri ve soyutlamaları üzerimden silkip atarak bir kez daha yaratıcılığın ilkel hazzına yönelmekten beni alıkoymamıştı.

yeniden resim yapmaya başlamıştım. boyaları karıp fırçayı içlerine daldırıyor, bütün o sonsuz büyüleri, zincifrenin şen şakrak, sarının dolgun saf, mavinin derin dokunaklı ahengini ve onların en uzak, en soluk griye kadar varan karışımlarındaki müziği bir kez daha hayranlıkla yudumluyordum. yaratıcılık oyununu mutlu ve çocuksu bir hava içinde sürdürüyordum., dediğim gibi hücremin duvarına bir kır manzarası oturtmuştum. bu manzara, yaşamımda bana haz veren ne varsa içeriyordu hepini; ırmakları ve dalları, denizleri ve bulutları, ekin biçen köylüleri ve bana zevk veren daha pek çok güzel şeyi kendisinde barındırıyordu. resmin ortasından ise küçücük bir tren geçmekteydi. bir dağa tırmanan trenin baş kısmı, bir elmanın içindeki kurt gibi dağın koynuna girmiş bulunuyordu. lokomotif küçük bir tünelden içeri dalmıştı ve tünelin kara yuvarlak ağzından top top dumanlar çıkıyordu.

oynadığım yaratıcılık oyunu beni hiç bu seferki kadar büyüleyip hayran bırakmamıştı. sanata dönmem, bir tutuklu ve sanık olduğumu, yaşamımı bir tutukevinden başka yerde noktalama umudunun pek olmadığını bana unutturmakla kalmamış, büyü alanındaki çalışmalarımı da unutmamı sağlamıştı. elimdeki ince fırçayla minik bir ağacın, ışıl ışıl küçük bir bulutun resmini yapmam, yeteri kadar yaman bir büyücü olduğum duygusuyla doldurmuştu içimi.

bu arada gerçekten tümüyle kendisine ters düştüğüm o gerçek, kotarmakta olduğum dünyamla alay ediyor; onu yıkıp atmak için elinden geleni geri koymuyordu. hemen her gün gelip beni hücremden alıyorlar, gardiyanların gözetiminde alabildiğine sevimsiz odalardan içeri sokuyorlardı; bir sürü kâğıdın başında oturan sevimsiz yüzlü insanlar beni sorguluyor, söylediklerime bir türlü inanmaya yanaşmıyor, bana çıkışıyor, bazen üç yaşındaki bir çocuk, bazen de hinoğluhin bir caniymişim gibi davranıyorlardı. kalem odalarının, kâğıtların, dosyaların bu acayip ve gerçekten cehennemsi dünyasını tanımak için bir sanık olmaya gerek yok.

kalem odalarının cehennemi, insanların ne tuhafsa kendileri için yarattıkları cehennemlerin en korkuncu görünmüştür bana hep. bir evden başka bir eve taşınmak istemen, evlenmeye kalkman bir pasaporta ya da kimlik cüzdanı çıkarayım demen yeter; kendini o saat bu cehennemin göbeğinde buluverirsin, bu kâğıtlar dünyasının havasız mekanında buruk saatler geçirirsin artık. sıkılıp duran, öyleyken acele eden asık suratlı insanlar tarafından sorgulanır, paylanıp azarlanır, en basit ve en doğru sözlerine bile inanılmadığına tanık olur, bazen bir ilkokul öğrencisi, bazen bir cani davranışı görürsün. evet, herkes bilir nihayet bunu, kâğıtların bu cehenneminde çoktan boğulup gider, kuruyup solardım ya; neyse ki boyalarım avuttu beni, içimi şenlendirdi, benim resmim, benim o güzelim küçük kır manzaram bana yeniden soluyacağım havayı sağladı, hayatta tuttu beni.

bir gün yaptığım resmin önünde dikiliyordum ki, gardiyanlar o sıkıcı davetiyeleriyle çıkıp geldiler yine; beni mutlu çalışmamdan koparıp almak istediler. ansızın bir bezginlik çöktü üzerime. bütün bu olup bitenler, bütün bu zalim ve ruhsuz gerçek karşısında tiksintiye benzer bir duygu içimi kapladı. bütün gün çektiğim eza ve cefaya bir son vermenin zamanı gelmiş gibi göründü bana. madem o masum sanatçı oyunlarını oynamakta beni rahat bırakmıyorlardı, ben de ister istemez yaşamımın pek çok yılını adadığım o ciddi sanatlara, hünerlere yönelecektim. büyü ve sihir olmadan bu dünyaya katlanılacak gibi değildi.

o çin kuralını anımsayıp nefesimi bir dakika süreyle tutarak gerçek kuruntusundan kendimi koparıp aldım. ardından gardiyana nazikçe rica edip bir dakika sabretmesini istedim, resimdeki trene binip aksayan bir yerine göz atacağımı söyledim. gardiyanlar her zamanki gibi güldüler; çünkü bana kaçık gözüyle bakıyorlardı.

bunun üzerine kendimi ufaltıp resimden içeri daldım, minik trene atlayıp küçük ve kara tünelde yol almaya başladım. tünelin yuvarlak ağzından bir süre top top dumanlar çıktı. derken kesildi dumanların arkası, dumanlarla duvardaki resim silinip gitti, resimle de ben kayıplara karıştık. gardiyanlar, büyük bir şaşkınlık içinde geride kalakaldılar.

düşünmek

alan watts

sürekli konuşursanız başkalarının dediklerini asla duyamazsınız. böylece tek yaptığınız kendi söyleyeceklerinizden bahsetmek olur. aynısı sürekli düşünen insanlar için de geçerlidir. yani "düşünmek" dediğim şey, kafatasınızın içindeki kendinizle konuşmanız, iç sesinizle muhabbet etmeniz; sembollerin, imgelerin, sohbetlerin ve kelimelerin değişmez gevezeliklerinden ibarettir. sürekli bunu yaparsanız, düşünmek dışında düşünecek bir şeyiniz olmadığını görürsünüz. başkalarının dediklerini duymak için konuşmayı bırakmanız gerektiği gibi, hayatın ne olduğunu öğrenmek için de düşünmeyi bırakmanız gerekiyor. düşünmeyi bıraktığınız o an "sözle anlatılamaz dünya" ile anında iletişim kurarsınız. özgürlüğün gücü, dünyayı parçalara ayıracak.

yazmak

charles bukowski

sözü besleyen, hayattayken ölmeye karşı seni koruyan içgüdüsel şeyleri yaparak yazar olursun. herkes için farklıdır ve herkes için değişir. bir zamanlar içmekti benim için, delilik derecesinde içmek. dünyayı sivriltir, belirginleştirirdi. tehlikeyi severdim, kendimi tehlikeli durumlara sokmayı. erkeklerle. kadınlarla. arabalarla. kumarla. açlıkla. her şeyle. sözü besliyordu. otuz yıl sürdü. şimdi değişti. daha ince, daha görünmez bir şey şimdi aradığım. havadaki bir his. sarfedilmiş sözler, duyulmuş sözler. gözlemlenmiş şeyler. birkaç kadehe ihtiyaç duyuyorum hâlâ. ama nüanslar ve gölgeler ilgilendiriyor artık beni. söz, tam da bilincinde olmadığım bir yerden besleniyor. bu iyi bir şey. farklı tür bir bok yazıyorum şimdi. farkına varanlar var.

mücevherler

guy de maupasant

bay lantin, çalıştığı dairenin şef yardımcısının verdiği bir şölende bu genç kıza rastladı, ağa düşer gibi tutuluverdi.

genç kız öleli yıllar olmuş bir taşra tahsildarının kızıydı. sonra annesiyle paris'e gelmişti. annesi onu evlendirebilmek umuduyla semtindeki kimi burjuva ailelerine gidip geliyordu. yoksul ve onurlu, sakin ve hoş insanlardı. uslu delikanlıların yaşamlarını bağlamak istedikleri namuslu kadın örneği gibiydi bu kız. alçak gönüllü güzelliğinde meleklere yaraşır bir utancın çekiciliği vardı, dudaklarından bir an bile ayrılmayan fark edilmez gülümseme, yüreğinin bir yansımasıydı sanki. kendisini herkes över, bütün tanıyanlar durmadan, "onu alacak olana ne mutlu. ondan iyisi bulunmaz." diye yinelerdi.

bay lantin içişleri bakanlığı'nda başyazmandı o zamanlar, yılda üç bin beş yüz frank geçerdi eline. onu istedi ve aldı.

akıl almaz denilebilecek derecede mutlu oldu onunla. evi öyle becerikli bir tutumlulukla yönetti ki lüks içinde yaşar gibiydiler. kocasına karşı göstermediği özen, incelik, cilve yoktu; öyle de bir çekiciydi ki, lantin onu, karşılaşmalarından altı yıl sonra, ilk günlerinden de fazla seviyordu.

yalnız iki merakını sevmiyordu onun: tiyatro ve sahte mücevher düşkünlüğü.

dostları (kimi alçak gönüllü memur hanımları tanıyordu) ona durmadan moda oyunlar, hatta ilk gösterimler için loca biletleri buluyorlardı. kocası işinden sonra bir de tiyatroya gidince müthiş yoruluyordu; ama istese de istemese de sürüklüyordu onu.

bay lantin, bu durum karşısında, kendisini eve kadar getirecek tanıdık bir hanımla gitmesini rica etti. karısı pek uygun görmedi bu yolu, uzun zaman kabul etmedi. en sonunda hatır için boyun eğdi, kocası da sonsuz bir minnet duydu.

çok geçmeden, bu tiyatro merakı bir de süslenme gereksinimi doğurdu. yalan değil, tuvaletleri gene hep sade, beğeni ürünü ve alçak gönüllüydü. tatlı, karşı konulmaz, alçak gönüllü, güleç sevimliliği de giysilerinin sadeliğiyle yeni bir tat kazanır gibiydi; ama o gene de kulaklarına elmas taklidi iki koca çakıl taşı takmayı alışkanlık durumuna getirdi. sahte inci kolyeler, altın taklidi bilezikler, değerli taş yerini tutan türlü incik boncuklarla süslenmiş taraklar takmaya başladı.

kocası bu sahte parıltı düşkünlüğünden biraz gocunuyor, sık sık, "sevgilim, sahici mücevher almanın yolunu bulamayınca, sadece güzelliğiyle, sevimliliğiyle süslenir kadın dediğin, mücevherlerin en enderi de budur." diye yineliyordu.

karısı gülümsüyor, "ne yaparsın?" diyordu. "hoşlanıyorum. benim kusurum da bu işte. haklı olduğunu biliyorum; ama insan sonradan düzelmiyor. öteden beri mücevhere bayılırım ben."

sonra incileri parmakları arasında kaydırıyor, yontulmuş kristalleri ışıldatıyor, "ama bak, ne kadar güzel yapılmış. sahici olduğuna yemin edeceğin gelir." diyordu.

o da gülümsüyor, "çingene gönlü var sende." diyordu.

bazı bazı geceleyin, ateşin başında baş başa otururlarken, karısı, bay lantin'in deyimiyle "incik boncuğunu" koyduğu maroken kutuyu çay içtikleri masanın üzerine koyuyor, bu taklit mücevherleri tutkulu bir dikkatle incelemeye başlıyordu. gizli, derin bir sevincin tadını çıkarıyordu sanki. bir kolyeyi kocasının boynuna takmakta dayatıyor, sonra da, "ne kadar tuhaf oldun!" diye haykırarak bütün benliğiyle gülüyordu. sonra kollarına atılıyor, onu çılgınca öpüyordu.

bir kış gecesi operadaydı, soğuktan titreyerek döndü eve. ertesi gün öksürüyordu. sekiz gün sonra da zatürreden öldü.

lantin de az kaldı onun ardından mezarı boyluyordu. öyle korkunç bir umutsuzluğa kapıldı ki bir ay içinde saçları apak oldu. sabahtan akşama kadar ağlıyordu, dayanılmaz bir acıyla parçalanıyordu ruhu. ölmüş kadının anısı, gülümsemesi, sesi, kısacası bütün çekiciliği gözlerinin önünden hiç gitmiyordu.

zaman acısını hiç mi hiç hafifletmedi. çoğu zaman, iş saatlerinde, meslektaşları günlük şeylerden konuşmaya başladılar mıydı birdenbire yanaklarının şiştiği, burnunun kıvrıldığı, gözlerinin yaşlarla dolduğu görülüyordu; yüzünü buruşturuyor, hıçkırmaya başlıyordu.

eşinin odasına el sürmemişti, her gün buraya kapanıp onu düşünüyordu. bütün eşyalar, hatta giysileri, son günde nasıl idiyseler öylece, yerli yerinde duruyordu.

ama yaşam gittikçe zorlaşıyordu. karısının elindeyken, evin bütün gereksinimlerini karşılayan aylığı, şimdi bir kendisine bile yetmiyordu. şimdi ufak geliriyle sağlayamadığı iyi şarapları, güzel yemekleri karısının kendisine nasıl yedirip içirdiğini düşünüyor, şaşırıp kalıyordu.

biraz borçlandı, en son yollara başvuran insanlar gibi paranın ardından koştu. sonra bir sabah, ay sonuna tam bir hafta kala meteliksiz duruma düştüğünden, bir şey satmayı düşündü. karısının "incik boncuğunu" elden çıkarmak geldi hemen aklına; çünkü yüreğinin derinliklerinde, bir zamanlar kendisini kızdıran bu "göz boyayıcılara" karşı bir tür kin kalmıştı. bunları her gün görmek bile sevgilisinin anısını biraz gölgelendiriyordu.

karısının bıraktığı sahte parıltılar yığınını uzun zaman karıştırdı. karısı yaşamının son günlerine kadar inatla bunları satın almış, her akşam yeni bir şey getirmişti. onun hepsinden çok beğendiğini sandığı, kendi düşüncesine göre de bir sahte gerdanlığa göre pek dikkatli bir işçiliği olduğu için altı ya da sekiz frank edebilecek büyük bir kolyede karar kıldı.

kolyeyi cebine koydu, bulvarlardan kendisine güven uyandıracak bir kuyumcu dükkanı arayarak bakanlığa doğru yürüdü.

en sonunda bir tane gördü, böyle değersiz bir şeyi satmaya çalıştığı, yoksulluğunu böyle ortaya koyduğu için biraz utanarak girdi içeriye.

"bayım," dedi satıcıya, "şu parçaya ne değer biçersiniz, bilmek isterdim."

adam kolyeyi aldı, gözden geçirdi, çevirdi, eliyle tarttı, bir büyüteç alıp baktı, yardımcısını çağırdı, alçak sesle bir şeyler söyledi, kolyeyi tezgahın üzerine koydu, etkisini daha iyi anlamak için uzaktan baktı.

bütün bu tören bay lantin'in rahatını kaçırmıştı. "hiçbir değeri yok biliyorum." demek için ağzını açmak üzereydi, birdenbire kuyumcu, "beyefendi, on iki ya da on beş bin frank eder bu mal." dedi; "ama ancak elinize nerden geçtiğini açıkça bildirebilirseniz satın alabilirim."

dul adam şaşkın şaşkın gözlerini ayırdı, ağzı açık kaldı, anlayamamıştı. en sonunda, "ne diyorsunuz? emin misiniz?" diye kekeledi. öteki başka şeye yordu şaşkınlığını, soğuk bir sesle: "daha fazla verip vermeyeceklerini başka yerlere göstererek öğrenebilirsiniz. benim için fazla fazla on beş bin eder. daha iyi bir fiyat bulamazsanız, gene bana gelebilirsiniz."

bay lantin iyiden iyiye aptallaşmıştı, kolyesini alıp gitti. yalnız kalıp düşünmek için bulanık bir istek duyuyordu. ama sokağa çıkar çıkmaz, bir gülme gereksinimi duydu. "budala!" diye düşündü. "koca budala! ya hemen kabul etseydin söylediğini! al işte, sahteyi sahiciden ayıramayan bir kuyumcu!"

paix sokağı'nm başında başka bir kuyumcuya girdi. kuyumcu mücevheri görür görmez, "hay allah, iyi bilirim bu kolyeyi, benden alınmıştı!" diye haykırdı.

bay lantin altüst olmuştu.

"ne kadar eder?" diye sordu.

"beyefendi, ben yirmi beş bine satmıştım. ama yasa gereklerine uymak için bu malı nasıl ele geçirdiğinizi belirtecek olursanız, on sekiz bine yeniden almaya hazırım."

şaşkınlıktan eli ayağı tutmaz oldu bu kez bay lantin'in, oturdu.

"ama.. ama.. dikkatle inceleyin, beyefendi; ben bugüne kadar sahte olduğunu sanıyordum." diye kekeledi.

kuyumcu:

"adınızı söyler misiniz, beyefendi?" dedi.

"elbette. adım lantin, içişleri bakanlığı'nda memurum, martyrs sokağı'nda 16 numarada oturuyorum."

adam defteri açtı, araştırdı, sonra:

"gerçekten de martyrs sokağı'na, 16 numaraya yollanmış bu kolye, bayan lantin adresine, 20 temmuz 1876'da."

iki adam birbirlerinin gözlerine baktılar, memur şaşkınlıktan kendinden geçmiş, kuyumcu bir hırsız kokusu almıştı.

kuyumcu gene konuştu:

"yirmi dört saatliğine bırakır mısınız bunu bana? size bir makbuz veririm."

bay lantin, "evet, evet, elbette." diye kekeledi, kâğıdı katlayarak çıktı, sonra cebine koydu.

sonra sokağın ortasından geçti, gene yukarı doğru çıktı, yolunu şaşırdığını fark etti, yeniden tuileries'ye indi, seine'i geçti, gene yanıldığını anladı, champs-elysees'ye döndü, aklında belirli bir düşünce yoktu. kafasını işletmeye, anlamaya çalışıyordu. bu değerde bir nesneyi karısı satın almış olamazdı. - hayır, elbette.- ama öyleyse bu bir armağandı! bir armağan! kimin armağanı! neden?

duruvermişti, caddenin ortasında ayaktaydı. korkunç kuşkuyu duydu. "o mu?" ama tüm öbür mücevherler de armağandı öyleyse! bay lantin'e öyle geldi ki yer yerinden oynuyordu. önünde bir ağaç devriliyordu sanki; kollarını açtı, devrildi, bayılmıştı.

bir eczanede kendine geldi, geçenler buraya taşımışlardı. evine götürdüler, içeri kapandı. geceye kadar kendinden geçmişçesine ağladı, bağırmamak için bir mendili ısırıp duruyordu. sonra yorgunluktan, acıdan bitti, yatağına girdi, derin bir uykuya daldı.

bir güneş çizgisi onu uyandırdı, bakanlığa gitmek üzere ağır ağır kalktı. böyle sarsıntılardan sonra çalışmak zordu. müdüründen özür dileyebileceğini düşündü, bir yazı yazdı ona. sonra kuyumcuya dönmek gerektiğini düşündü, utançtan yüzü kızardı. uzun zaman düşüncelere daldı. ne de olsa bu adamda bırakamazdı kolyeyi; giyindi, sokağa çıktı.

hava güzeldi, güler gibi görünen kentin üzerini bir mavi gök kuşatmıştı. boş gezenler elleri ceplerinde gidiyorlardı.

lantin onların geçişine baktı, "parası oldu mu ne kadar mutludur insan!" dedi kendi kendine. "para ile kederler bile atılabilir, yolculuk edilir, eğlenilir! ah! bir zengin olsaydım!"

önceki günden beri bir şey yememişti, acıktığını fark etti. ama cebi boştu, yeniden kolyeyi anımsadı. on sekiz bin frank! on sekiz bin frank! az para değildi hani!

paix sokağı'na vardı, dükkanın karşısındaki kaldırımda bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başladı.

on sekiz bin frank! yirmi kez girmesine ramak kaldı; ama utanç elini kolunu bağlıyordu.

oysa açtı, çok açtı, bir kuruşu da yoktu. birdenbire kararını verdi, düşünecek zaman kalmasın diye koşa koşa sokağı geçti, kuyumcunun dükkanına daldı.

adam onu görür görmez fırladı, güler yüzlü bir incelikle yer gösterdi. yardımcıları da geldiler, gözlerinde, kulaklarında bir neşe, lantin'den yana bakıyorlardı.

kuyumcu, "gerekli bilgileri aldım, beyefendi, hâlâ kararınız değişmediyse, önerdiğim parayı ödemeye hazırım." dedi.

memur, "evet, elbette." diye kekeledi.

kuyumcu bir çekmeceden on sekiz kocaman banknot çıkardı, saydı, lantin'e uzattı. lantin bir küçük makbuza imzasını attı, elleri titreye titreye cebine koydu parayı.

sonra çıkacağı sırada, hâlâ gülümseyen adama döndü, gözlerini önüne dikti:

"ben.. bende başka mücevherler de var. aynı yoldan bana kaldı. onları da satın almak işinize gelir mi?"

adam eğildi, "evet," dedi, "elbette, elbette, beyefendi."

bir tezgâhtar rahat rahat gülebilmek için dışarı çıktı, bir başkası var gücüyle burnunu siliyordu.

lantin duygusuz, kızarmış, ciddi, "az sonra getiririm." dedi.

mücevherleri getirmek için bir araba tuttu.

bir saat sonra, kuyumcuya döndüğü zaman, hâlâ yemek yememişti. malları parça parça, her birine değer biçerek incelemeye başladılar. hemen hepsi bu dükkândan alınmıştı.

lantin şimdi biçilen fiyatlar üzerinde tartışıyor, kızıyor, satış defterlerinin gösterilmesini istiyordu, alacağı paraların toplamı yükseldikçe sesi de yükseliyordu.

büyük küpe yirmi bin frank değerinde, bilezikler otuz beş bin, yüzük ve madalyonlar on altı bin, zümrüt ve yakutlardan yapılmış takı on dört bin; bir altın zincire takılıp bir kolye oluşturan tektaş kırk bin; hepsi birden yüz doksan altı bin frankı buluyordu.

satıcı alaylı bir babacanlıkla, "dişinden tırnağından artırdığı her şeyi mücevhere yatıran birinindi galiba bunlar." dedi.

lantin ciddi ciddi, "herhangi bir yatırım biçimi işte." dedi. alıcıyla ertesi gün bir ikinci fiyat incelemesi yapılmasını kararlaştırdıktan sonra çıkıp gitti.

sokağa çıkınca, tepesinde bir ödül bulunan bir direkmiş gibi, tırmanmak arzusuyla baktı vendôme sütununa. kendini tepelerde duran imparator heykelinin üzerinde birdirbir oynayacak ölçüde hafif buluyordu.

voisin'de yemek yemeye gitti, şişesi yirmi franklık şaraptan içti.

sonra bir araba tuttu, bois'yi dolaştı. lüks arabalara horgörüyle bakıyordu. gelip geçenlere, "ben de zenginim, ben de. iki yüz bin frankım var!" diye bağırmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu.

sonra bakanlık geldi aklına. arabayı oraya sürdürttü, kesin kararını vermiş olarak müdürün odasına girdi.

"istifamı vermeye geldim, efendim." dedi. "üç yüz bin franklık bir mirasa kondum."

gidip eski meslektaşlarının ellerini sıktı, yeni yaşam tasarılarını anlattı onlara; sonra café anglais'de akşam yemeğini yedi.

çok seçkin bulduğu bir beyle yan yana gelince, bu beye, dört yüz bin franklık bir mirasa konduğunu söylemek kaşıntısına karşı koyamadı.

yaşamında ilk kez tiyatroda canı sıkılmadı, geceyi yosmalarla geçirdi.

altı ay sonra yeniden evleniyordu. ikinci karısı çok namusluydu ama çekilmez bir yaratılıştaydı. ona çok acılar çektirdi.

sahtekâr

dino buzzati

bir erkek genç ve güzel bir kız görür görmez, hemen onun soyunuk olarak neye benzediğini merak eder. acaba memeleri sütyensiz mi böyle dimdik duruyor? kalçaları gerçekten dar mı ya da korsesi mi var? söz gelimi antonio'nun bir kadında ilk merak ettiği şey onun tıraşlı olup olmadığıdır. çünkü onu en çok heyecanlandıran şeylerden biri kılsız koltuk altlarıdır.

gerçekte bir erkek eğer kendine karşı dürüstse, sokakta hiç tanımadığı bir kız gördüğünde "ah, şununla bir yatsam!" diye iç geçirdiğini itiraf etmelidir. ikinci düşüncesiyse, "onunla yatmayı nasıl başarabilirim?" diye kendi kendine sormak olur. en kaymak sosyetede, hatta kilisede bile bu böyledir.

bir kız kollarını kaldırdığında, açılan koltuk altları vücudunun en iştah bileyici yerlerinden biri olur. sonra, hiç kuşkusuz, baldır bacak ve popo meraklıları da vardır. kimi özellikle popo düşkünü olur. ama ne olursa olsun, tüm erkekler bir kız, hatta bir kız çocuğu bile gördüklerinde hemen aynı şeyi düşünürler. ne var ki, kimse bunu söylemez. daha doğrusu, kimse bunu söylemeye ve itiraf etmeye cesaret edemez. evet, kimse bunu kabullenmeye yanaşmaz. çünkü erkeklerin hepsi sahtekârdır.

aralarında bulunmak, insanın midesini bulandırmaya yeterlidir. sanki toplum içinde bir konum edinmek, para kazanmak, çocuk ve ev sahibi olmaktan başka bir amaçları yokmuş gibi yaşayıp konuşurlar. oysa kişinin tüm çabaları, tüm gizli düşünceleri bu tek şey üzerinde odaklanır. ama yasak bir şey olduğundan, kimse bu konuda ağzını açamaz.

bir erkek ne kadar cömert olursa olsun, en yakın dostuna ya da çıkarı uğruna birine armağan olarak neler verebilir? belki bir sanat eseri, bir otomobil, hatta bir yat. ama güzel bir fahişeye sahip olma fırsatını ona asla tanımaz. parmakla gösterilen para babaları bile şahane evlerine yahut yazlık villalarına çağırdıkları dostlarına tadı bilinmedik yemekler ve kova kova şampanya ikram ederler. konuklarını memnun etmek için milyonlarca liret akıtırlar. ama odalarına her isteklerini yerine getirmeye hazır birer alımlı fıstık göndermek akıllarının köşesinden bile geçmez.

30.07.2019

mary lou

charles bukowski

bir gün iki koşu arasında barda vakit öldürürken bir kadın gördüm. tanrı ya da her kimse, şu kadınları yaratıp sokaklara salıyordu ve kiminin kıçı çok iriydi, kiminin memeleri küçük, kimi kaçıktı, kimi dindardı, kimi çay falına bakıyordu, kimi osuruğunu tutamıyordu, kiminin burnu büyüktü, kiminin bacakları kemikli. ama arada sırada yeni açmış bir çiçeği çağrıştıran bir kadına rastlıyordunuz, elbisesinden fırlamak üzere. bir seks ilahesi, bir lanet, her şeyin sonu.

başımı kaldırdım ve karşımdaydı, barın öbür ucunda. zom olmak üzereydi. barmen ona bir içki daha vermeyi reddedince söylenmeye başladı. hipodrom polisini çağırdılar. polis kadını kolundan tutup götürmeye çalıştı. tartışıyorlardı. içkimi dipleyip peşlerinden gittim. "memur bey! memur bey!" durup bana baktı. "karım yanlış bir şey mi yaptı?" diye sordum. "aşırı alkol almış, efendim. çıkış kapısına kadar ona eşlik edecektim."

"atların çıkış kapısına mı?" güldü. "hayır, efendim. hipodromun çıkış kapısına." "onunla ben ilgilenirim, memur bey." "pekala, efendim. daha fazla içmesini engelleyin lütfen." cevap vermedim. hatunu kolundan tuttuğum gibi içeri soktum. "çok şükür. hayatımı kurtardın." dedi. kalçasını kalçama yasladı. "bir şey değil. adım, hank." "benimki de mary lou." "mary lou," dedim, "seni seviyorum." güldü. "şey, opera evlerinde sütunların arkasına gizlenme gibi bir alışkanlığın yok, değil mi?" "hiçbir şeyin arkasına gizlenmem ben." dedi, göğüslerini öne doğru çıkarak. "bir içki daha içer misin?" "elbette; ama bana içki vermiyorlar." "başka barlar da var bu hipodromda, mary lou. üst kata çıkalım. sen sessiz ol ama. arkada dur, ben sana içkini getiririm. ne içersin?" "ne olursa" dedi. "sulu skoç uyar mı?" "tabii."

kalan koşuları barda içerek geçirdik. şans getirdi bana. son üç koşunun ikisini bildim. "arabayla mı geldin?" diye sordum. "salağın tekiyle geldim." dedi. "boşver onu." "sen boşverdikten sonra ben haydi haydi boşveririm." arabada birbirimize sarıldık. dili minik bir yılan gibi ağzıma girip çıkıyordu. çözüldük, sahilin yolunu tuttum. kısmetli gecelerimden biriydi.

okyanusa bakan bir masa buldum, bifteklerimizi beklerken içkilerimizi yudumladık. restorandaki herkes ona bakıyordu. öne doğru eğilip içimden, bu müthiş olacak, diye geçirerek sigarasını yaktım. orada bulunan herkes biliyordu aklımdan geçenleri; mary lou da biliyordu, gülümsedim ona çakmağın alevinin üzerinden. "okyanus" dedim, "nasıl da dövünüyor, bir aşağı bir yukarı. ve altında, balıklar, zavallı balıklar birbirleriyle savaşıyorlar, birbirlerini yiyorlar. bizim de o balıklardan farkımız yok; ama biz karadayız, tek fark bu. bir yanlış hamle, işin bitik. şampiyon olmak güzel. hamlelerini bilmek güzel." bir puro çıkarıp yaktım. "bir içki daha, mary lou?"

"olur, hank." bir motel bulduk. denize uzanıyordu, denizin üzerine inşa edilmişti. eski ama klas bir moteldi. ilk katta bir oda tuttuk. okyanusun sesini duyabiliyordunuz, dalgaları; koklayabiliyordunuz okyanusu, bir geliyor bir gidiyordu. aceleye getirmek istemiyordum onu, içkilerimizi yudumlayıp sohbet ettik bir süre. sonra kanepeye gidip yanına oturdum. oynaşmaya başladık, gülerek, konuşarak, okyanusu dinleyerek. ben soyundum ama ondan soyunmamasını istedim. sonra onu kucakladığım gibi yatağa taşıdım, bir yandan öpüp ellerken bir yandan da soydum. sonunda girdim. giriş zor oldu, sonra teslim oldu. hayatımın düzüşüydü. suyun sesini duyuyordum; bir geliyordu dalgalar, bir gidiyordu. bütün okyanusla birlikte boşalıyordum sanki. bitmek bilmedi. sonra indim üstünden. "tanrım!" dedim, "tanrım!" tanrı her seferinde bu işlere nasıl bulaşır bilmiyorum.

ertesi sabah eşyalarını almak için bir motele gittik. burnunun yan tarafı siğilli ufak tefek, esmer bir tip vardı odada. tekin görünmüyordu. "onunla mı gideceksin?" diye sordu mary lou'ya. "evet." "pekala. bahtın açık olsun." bir sigara yaktı. "sağ ol, hector." hector mu? ne biçim isimdi bu böyle? "bir bira içer misin?" diye sordu bana hector. "elbette," dedim. yatağın kenarına oturmuştu hector. kalkıp mutfağa gitti, üç şişe birayla döndü. kaliteli biraydı, alman, ithal. mary lou'nun şişesini açıp bardağını doldurdu. sonra bana sordu: "bardak?" "hayır, sağ ol." kalkıp şişeyi elinden aldım. oturup biralarımızı içtik sessizce.

"onu benden alabilecek kadar erkek misin?" diye sordu bana sonra. "ne bileyim? bu onun seçimi. seninle kalmak istiyorsa kalır. neden ona sormuyorsun?" "benimle kalır mısın, mary lou?" "hayır"dedi mary lou, "onunla gidiyorum." beni gösterdi parmağıyla. önemli hissettim kendimi. başka erkeklere o kadar çok kadın kaybetmiştim ki, tersinin gerçekleşmesinden memnuniyet duydum. bir puro yaktım. sonra etrafa bakıp küllük aradım. şifonyerin üstünde vardı bir tane.

ne kadar akşamdan kalma olduğumu görmek için aynaya bakacağım tuttu, ok gibi üzerime geldiğini gördüm. bira şişesi elimdeydi hâlâ. salladım, ağzında patladı. diş kırığı ve kan doldu ağzı. dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başladı hector, iki eliyle ağzını tutuyordu. sustalıyı gördüm. bir tekmeyle sustalıyı elinden uçurdum, kaldırdım ve baktım. yirmi beş santim. düğmeye bastım, bıçak kınına girdi. cebime koydum.

hector yerde ağlarken yanına gidip kıçına sıkı bir tekme yerleştirdim. yapıştı yere, ağlıyordu hâlâ. gidip birasından bir yudum aldım. sonra mary lou'nun yanına gidip onu tokatladım. çığlık attı. "kahpe! bana tezgah kurdun, değil mi? cüzdanımdaki s.ktirici bir beş yüz dolar için bu maymunun beni öldürmesine göz yumacaktın, değil mi?" "hayır! hayır!" diye haykırdı. ağlıyordu. ikisi de ağlıyordu. bir tokat daha aşkettim. "hayatını böyle kazanıyorsun, değil mi kancık? iki yüz dolar için adam öldürerek." "hayır, hayır, seni seviyorum, hank. seni seviyorum!"

elbisesinin yakasını tutup yandan kalçasına kadar yırttım. sütyen giymemişti. ihtiyacı da yoktu kaltağın. çıktım oradan, arabaya atlayıp hipodroma sürdüm. çok tedirgin iki hafta geçirdim. asabiydim. bir şey olmadı ama. mary lou'yu hipodromda görmedim bir daha. hector'u da.

uzun lafın kısası

baltasar gracian: asil bir yaşamın ilk günü, ölülerle sohbet ederek geçirilmelidir.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

j.m. guyau: dünyada ıstırap devam ettiği sürece isyan etmiş kalbimde kuşku devam edecektir.

ömer hayyam: sema dediğimiz baş aşağı çevrilmiş tasa doğru, yardım için ellerini kaldırma; o senden daha biçaredir.

shakespeare: tanrı'ya yemin ederek sözünü doğrulamak isteyen kimseye güvenme; sözünü yerine getireceğine tanrı'yı tanık gösteren, bu tanıklıktan çekinecek kadar onur ve namus sahibi değildir.

thomas hardy: yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

ebu'l ala el-maarri: tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

"kutsal metinlerde öğretilen en büyük gerçek şudur: kalbindeki cehalet düğümü çözülmüş ve arzu ateşi sönmüş olan ölümlü kişi, ölümsüz olur." (upanişadlar)

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

sabahattin ali: insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir.

comte de volney: bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar fanteziden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecazlama ve söylence örnekleridir.

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.