30.7.19

uzun lafın kısası

baltasar gracian: asil bir yaşamın ilk günü, ölülerle sohbet ederek geçirilmelidir.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

j.m. guyau: dünyada ıstırap devam ettiği sürece isyan etmiş kalbimde kuşku devam edecektir.

ömer hayyam: sema dediğimiz baş aşağı çevrilmiş tasa doğru, yardım için ellerini kaldırma; o senden daha biçaredir.

shakespeare: tanrı'ya yemin ederek sözünü doğrulamak isteyen kimseye güvenme; sözünü yerine getireceğine tanrı'yı tanık gösteren, bu tanıklıktan çekinecek kadar onur ve namus sahibi değildir.

thomas hardy: yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

ebu'l ala el-maarri: tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

"kutsal metinlerde öğretilen en büyük gerçek şudur: kalbindeki cehalet düğümü çözülmüş ve arzu ateşi sönmüş olan ölümlü kişi, ölümsüz olur." (upanişadlar)

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

sabahattin ali: insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir.

comte de volney: bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar fanteziden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecazlama ve söylence örnekleridir.

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.7.19

hayalî düzenler

yuval noah harari

etkili hikayeler anlatmak kolay değildir. zorluk hikayeyi anlatmakta değil, herkesin hikayeye inanmasını sağlamaktadır.

tarihin büyük kısmı şu soru etrafında döner: "birileri, milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder?" bu başarıldığında sapiens'e olağanüstü büyük bir güç verir; çünkü bu, milyonlarca yabancının ortak bir hedef uğruna iş birliği yapmasını ve birlikte çalışmasını sağlar. kendi aramızda, sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını bir düşünün.

yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir.

doğal düzen, istikrarlı düzendir. insanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile yer çekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır; çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler. hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir. bu çabaların bazıları şiddet ve zorlama biçimindedir.

ordular, polis kuvvetleri, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun olarak davranmasını sağlamak için çalışırlar. eğer bir babilli komşusunun gözünü çıkarırsa, "kısasa kısas" kanununu uygulamak için bir miktar şiddet gerekli oluyordu. 1860'ta amerikan vatandaşlarının çoğu, afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, güney eyaletlerini ikna etmeleri bir iç savaşa mal olmuştu.

öte yandan, hayali bir düzen sadece şiddetle sürdürülemez. sisteme gerçekten inananların da olması gerekir. bukalemunvari kariyerine 16. louis'nin yanında başlayan, ardından devrim sonrası cumhuriyet ve napolyon dönemlerinde hizmet eden, tekrar tesis edilmiş monarşide çalışabilmek için gerektiğinde bağlılığını değiştiren talleyrand prensi on yıllar boyunca edindiği yönetim deneyimini şu sözlerle özetlemiştir:

"süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz; ama üstüne oturmak pek rahat değildir."

bazen yüzlerce askerin yapamadığını tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. dahası, süngüler ne kadar etkili olursa olsun, onları da birinin kullanması gerekir. askerler, gardiyanlar, yargıçlar ve polisler neden inanmadıkları bir hayali düzeni korumak için uğraşsınlar?

tüm topluca yapılan insan faaliyetleri içinde örgütlemesi en zor olanı şiddettir. bir toplumsal düzenin askeri yöntemlerle sağlandığını söylemek, anında başka bir soruyu akla getirir: "askeri düzeni ne sağlar?" bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı, onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir.

insanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen tarafından programlanmıştır. gayet popüler bir istek olan yurt dışında tatil yapma örneğini ele alalım. bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal değildir. bir şempanze alfa erkeği asla gücünü komşu bir şempanze grubunun arazisine tatile gitmek için kullanmaz. eski mısır seçkinleri piramitler yaptırmak ve cesetlerini mumyalatmak için servetler harcadılar; ama hiçbiri babil'e alışverişe veya fenike'ye kayak tatiline gitmeyi düşünmedi. bugün insanlar yurt dışına gitmek için ciddi miktarda para harcıyor; çünkü hepsi romantik tüketicilik akımının gerçek inananları.

romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm duygulara açmalı, değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz. bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. böylece oralarda başka insanların kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını "deneyimleyebiliriz". tekrar tekrar, "yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini" anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

tüketicilik akımı da bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler. bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde veya bir şey doğru gelmediğinde, muhtemelen yeni bir ürün (araba, yeni kıyafetler, organik gıda) veya bir hizmet (ev temizliği, çift terapisi, yoga dersi) almamız gerekir. her bir televizyon reklamı, yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir.

çeşitliliği teşvik eden romantizm, bu anlamda tüketicilik akımıyla harika bir uyum içindedir. bu kavramların evliliği, sonsuz bir "deneyimler piyasası"nın oluşmasını sağlamıştır ve modern turizm endüstrisi de bunun üzerine kuruludur.

turizm endüstrisi, uçak biletleri ve otel odaları satmaz, deneyim satar. paris bir şehir veya hindistan bir ülke değildir. bunlar tüketince ufkumuzu genişleten, insani potansiyelimizi gerçekleştirmemizi sağlayan ve bizi daha mutlu yapan deneyimlerdir.

sonuç olarak, bir milyonerle karısı arasındaki ilişki dikenli bir yola girdiğinde, adam karısını pahalı bir paris tatiline götürür. bu gezi bağımsız bir isteğin değil, romantik tüketicilik akımının mitlerine duyulan coşkulu bir inancın yansımasıdır aslında. eski mısır'da zengin bir adam, asla ilişki problemini karısını babil'e tatile götürerek çözmeyi düşünmezdi. bunun yerine karısına, hep istediği şaşaalı bir mezar yaptırırdı.

eski mısır'ın seçkinleri gibi çoğu kültürdeki çoğu insan da hayatlarını piramitler yapmaya adar. sadece bu piramitlerin adı, biçimi ve büyüklüğü kültürden kültüre değişir. kimi kültürlerde, şehir dışında yüzme havuzlu ve yemyeşil çimleri olan bir çiftlik eviyken, kimisinde harika manzaralı pırıl pırıl bir çatı katı olabilir. ve çok az insan bu piramitleri istememize sebep olan mitleri sorgular.

kargaşa

ismet özel

genç kızlıkla yarışan güvercin kanatları denize uygun adımlarla ilerler artık. deniz aynı denizdir göz açtırmaz taylara, aynı denizdir lekeleri silinmez. artık senin tüylerin sabahı diri kılar, uykuma kamalar uzatır senin tüylerin. ve o ayakları dayanıklı serçeler ezgilerimin son mızraklarıdır. bitmeyen sığınağıdır ellerimin.

kargaşa. ve kolayca yıkılan inançlarım benim, benim en sağlam, en dağınık ellerim. sabahı nasıl tetikte bekliyorum. şafakla damar damara seviştiğini görmek için bilgeliğin. ve onarıyorum nasıl hızla kendi gücümü. nasıl bir soylu boşluğa çılgınca kanıyorum. ey yangınlar artığı! her yangından arta kalan bir şey, her yangından arta kalan gerçek şey. çoğalt beni.

yarımada

cemal süreya



zaman mı? değil zaman
akan zaman değil mesafelerdir

güneşin çekici yukarda
suyun bıçağı aşağıda
krom alçak gönüllü, bakır utangaç
ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında
rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
sınırlar kesik
yerleşme yerlerinde balkıma

biz kırıldık daha da kırılırız
ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
hırsız da bilmiyor çaldığını
biz yeni bir hayatın acemileriyiz
bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
şiirimiz, aşkımız yeniden
son kötü günleri yaşıyoruz belki
ilk güzel günleri de yaşarız belki
kekre bir şey var bu havada
geçmişle gelecek arasında
acıyla sevinç arasında
öfkeyle bağış arasında

biz kırıldık daha da kırılırız
doğudan batıya bütün dünyada
ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
iki ciğer arasında bağlantı kurar
büyür, bir gün, zenginleşir orada
çünkü ali'yi dirilten iksir de saklı
hasan'a sunulmuş ağuda
granitin de olur bir okyanus diriliği
nehirler daha uysal akar
bir çiçek nasıl açıyorsa kendiliğinden
bir kuş nasıl uçuyorsa
öyle sever, çalışır insan
kıraçlar çarptıkça dağlara
gül göçürür şafağından
doğanın altın şafağından
insanın altın şafağından
tarihin altın şafağından

biz kırıldık daha da kırılırız
kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza

28.7.19

iş görüşmesi

charles bukowski

masanın öbür yanında işitme cihazı olan bir adam vardı, kablosu yüzünün yanından sarkıp pillerin bulunduğu gömlek cebine giriyordu. ofis loş ve rahattı. üstünde eski, kahverengi bir takım vardı, gömleği buruşuk, kravatı kenarlarından yıpranmıştı. heathercliff'ti adı.

ilanı bir yerel gazetede görmüştüm ve adres odama yakındı.

gözü gelecekte genç adamlar aranıyor. tecrübe gerekmez. dağıtım bölümünde başla ve yüksel.

azimli görünmeye çalışan dört beş gençle beraber dışarıda bekliyordum. başvuru formlarımızı doldurup teslim etmiştik, şimdi bekliyorduk. en son ben çağrıldım.

"bay chinaski, demir yolları'ndan neden ayrıldınız?"

"demir yolları bir gelecek vadetmiyor diye düşündüm."

"iyi bir sendikaları, kapsamlı bir sağlık ve emeklilik sigortaları var."

"benim yaşımda emeklilik düşünmek yersiz."

"new orleans'a neden geldiniz?"

"los angeles'ta geniş bir çevrem var, bir kariyer edinmeme engel teşkil ettiklerini düşünmeye başlamıştım. rahatsız edilmeden konsantre olabileceğim bir yerde olmak istedim."

"bizimle çalışmayı sürdüreceğinizden nasıl emin olabiliriz?"

"olamazsınız."

"neden?"

"ilanınızda azimli birine gelecek vadediyorsunuz. gelecek görmezsem işi bırakırım."

"neden sakal tıraşı olmadınız? bir bahis mi kaybettiniz?"

"henüz değil."

"henüz değil mi?"

"hayır, ev sahibimle sakalıma rağmen bir günde iş bulacağıma dair bahse girdim."

"peki, sizi haberdar ederiz."

"telefonum yok."

"ziyanı yok bay chinaski."

çıkıp odama döndüm. kirli koridorun sonundaki banyoya gidip sıcak bir banyo yaptım. sonra elbiselerimi tekrar giyip sokağa çıktım ve bir şişe şarap aldım. odama dönüp pencerenin önünde şarabımı yudumlayıp bardakileri, gelip geçenleri izledim. yavaş içiyordum ve bir silah bulup çabucak şu işi bitirmeyi geçirdim aklımdan tekrar -fazla konuşup düşünmeden. cesaret meselesi. ben pek cesur değildim. şişeyi bitirip yattım. sabah dört sularında kapının çalınmasıyla uyandım. elinde telgraf bir çocuk. telgrafı açtım:

bay chinaski. sabah 8'de işte olun.
r.m. heathercliff.

gözlem

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

çılgın kalabalıktan uzak

thomas hardy

yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

zavallılığı yüceliğe dönüştürmenin tek yolu ölümdür.

işten başını kaldıramayan bir ananın arada tek bir dakikacık ayırarak dönüp çocuklarını sevindirmesi gibi, doğada da kimi zaman, nereden estiği belirsiz, tatlı rastlantılar olur.

böyle olur bazen, hiçbir şey umduğumuz gibi çıkmaz.

denizciler gibi çobanlar da, uyku tanrısı gelsin diye bekleyecek yerde, bu tanrıyı kendi ayaklarına çağırmak ayrıcalığını ellerinde tutarlar.

öyle şeyler vardır ki, bunları duymamakla insan hiçbir şey yitirmiş olmaz.

bir olaylar zincirini yoktan başlatmakla, zaten başlamış olan bir zinciri belirli bir raya oturtmanın arasındaki büyük fark, sonuç karşısında afallayanın gözüne pek seyrek çarpar.

çoğu zaman, kötülük yapmama kararı alınıncaya kadar iş işten öylesine geçer ki, kötülük yapmak artık kaçınılmaz olur.

gece bekçiliğinin iyisi, kimseye görünmeksizin yapılanıdır.

sessizlik kimi zaman olağanüstü bir güçle kendini, duygunun kalıptan dışarı taşmış ruhu olarak benimsettirir; böyle zamanlarda sessizlik sözden daha etkilidir.

savaşla barış, hazırlık saatlerinde sarmaş dolaştırlar: oraklar, makaslar, budak çengelleriyle bağ bıçakları da kılıçla süngü gibi, hançerle kama gibi keskin ve sivri uçlu olmak zorundadır.

çekilen acıdan kurtulmak, bir süre için büyük bir mutluluğun yerini tutar, derler.

uygun fırsat düşmeden ortadaki koşullar işe yaramaz, koşullar uygun olmadıkça çıkan fırsat da beş para etmez.

bir tür konuşkanlık vardır ki, hiçbir şey söylemez ve bir tür susuş vardır ki, çok şey söyler.

kimi övgüler vardır, kabalık sayılabilir, benimkisi belki de bunlardandı. öte yandan da birtakım davranışlar vardır, haksızlık sayılır, sizinki de belki bunlardandır.

hippokrates: ikinci acı aynı anda, ama ayrı yerlerde ortaya çıktığında, daha güçlü olanı, ötekini bastırır.

körlük bazen keskin bir görüşten daha güçlü, dar görüş ileri görüşten daha etkili olabilir ve bir çiviyi çakabilmekte gerekli olan şey sınırsızlık değil, sınırlılıktır.

karanlık, insanlar arasındaki küçük ve sıradan kişilere şiir gücü bağışında bulunur.

boldwood'un dış görünüşünde de bir değişiklik olmuş, o eski sarsılmazlığını yitirmişti. ömründe ilk olarak savunma çizgisinin dışına çıktığını ve her kurşuna hedef olabileceğini korkunç bir açıklıkla duyarak yaşadığı, yüzünden okunuyordu. bu, güçlü yaradılışların âşık oldukları zaman düştükleri olağan durumdur.

27.7.19

bencil gen teorisi

richard dawkins

bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "evrimi keşfettiler mi?"

canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek.

bu kişinin adı charles darwin'di. dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. ancak ilk kez darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. bölümün başındaki soruyu soran meraklı çocuğa mantıklı bir yanıt vermemizi darwin sağlamıştır. artık, "yaşamın bir anlamı var mı?", "niye varız?", "insan nedir?" türünden derin sorularla karşılaştığımızda hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız.

bu üç soruyu ileri sürdükten sonra, tanınmış zoolog george g. simpson şöyle bir yanıt veriyor: "söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen görmezden gelmemizin doğru olacağıdır."

bugün, dünya'nın güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa, evrim kuramı da ancak o denli kuşkuludur. yine de, darwin'in yaptığı devrimin içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir. zooloji, üniversitelerde hâlâ yan bir konudur ve zooloji çalışmayı seçenler bile, çoğunlukla, bu kuramın derin felsefi boyutunu görmeden kararlarını vermişlerdir. felsefe ve "beşeri bilimler" olarak tanıdığımız konular, hâlâ darwin hiç yaşamamışçasına öğretilmektedir. bunun zamanla değişeceğine hiç kuşkum yok.

ben başarılı bir gende baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu düşünüyorum. genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır. bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek olduğu özel durumlar vardır. bu son cümledeki "sınırlandırılmış" ve "özel" çok önemli sözcükler. her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türün -bir bütün olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.

duygularım, sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. ne yazık ki, bir şeye karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor.

eliaçık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım çünkü bencil doğuyoruz. kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından, onların tasarımlarını bozabiliriz. bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey.

26.7.19

sabetay sevi

karen armstrong


sabetay sevi, 1626'da küçük asya'daki izmir'de varlıklı bir sefardik ailede dünyaya geldi. büyürken, bugün belki de manik depresif tanısını koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde derin keder dönemleri geçirir oldu. bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu.

bu "manik" dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde musa yasası'nı çiğnedi: herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal tanrı adını ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle yapmasının bildirildiğini iddia etti. kendisinin çoktandır beklenen mesih olduğuna inanmıştı.

sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656'da sabetay'ı kentten sürdüler. osmanlı imparatorluğu'nun yahudi toplulukları arasında gezer oldu. istanbul'daki manik bir konuşması sırasında tevrat'ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: "yasakları kaldıran, kutsanmış tanrımız efendimiz sensin!"

1648'de polonya'daki kanlı yahudi kıyımından kaçmış, şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla kahire'de evlenmesi skandala neden oldu. 1662'de sabetay kudüs'e gitmek için yola koyuldu. bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirdiğine inanıyordu. filistin'de natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve onun gaza'daki evini bulmak üzere yola çıktı.

sabetay gibi natan da isaac luria'nın kabbala'sını incelemişti. izmirli kederli yahudiyle karşılaştığı zaman ona çılgın olmadığını söyledi: karanlık kederi onun gerçekten mesih olduğunun kanıtıydı. bu derinliklere indiği zaman, yalnızca mesih'in kendisi tarafından kurtarılabilmiş olan kelipoth diyarındaki tanrısal kıvılcımları yayarak öteki tarafın kötü güçlerine karşı savaşmıştı. israil'in son kurtuluşunu sağlayabilmesinden önce cehenneme inmekle görevlendirilmişti sabetay. başta sabetay bunların hiçbirini düşünmüyordu ama natan'ın belagatı sonunda onu inandırdı.

31 mayıs 1665'te aniden manik bir hazza tutuldu ve natan'ın cesaretlendirmesiyle mesihlik görevini bildirdi. önde gelen hahamlar tüm bunları tehlikeli saçmalıklar olarak reddettiler ama filistinli yahudilerin çoğu, yakında bir araya gelecek olan israil kabilelerine yargıçlık edecek on iki havari seçen sabetay'a akın ettiler. natan, osmanlı imparatorluğu'nun kentlerine olduğu gibi italya, hollanda, almanya ve polonya'daki yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve mesih'e ilişkin heyecan tüm yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı.

zulüm ve sürgünle geçen asırlar avrupa yahudilerini ana görüşten yalıtmıştı ve olayların bu sağlıksız gidişi çoğunu, dünyanın geleceğinin yalnızca yahudilere bağlı olduğuna inanmaya koşullandırdı. sefardimler, ispanya'ya sürülmüş yahudilerin torunları, luriancı kabbala'dan etkilenmişlerdi ve çoğu dünyanın sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. tüm bunlar sabetay sevi kültüne yaradı.

yahudilik tarihi boyunca birçok mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. sabetay hakkında kuşkuları olan yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. taraftarları yahudi toplumunun her kesimindendi: zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz. ingilizce, hollandaca, almanca ve italyanca kitapçıklar ve ilanlar sevinçli haberi yaydı. polonya ve litvanya'da onuruna halk alayları düzenlendi. osmanlı imparatorluğu'nda, sabetay'ı bir tahtta oturur gördükleri görümleri anlatan kâhinler sokak sokak geziyorlardı. bütün işler durdu. türkiye yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından sultan'ın adını çıkarıp yerine sabetay'ı koydular. sonunda, sabetay 1666'nın ocak ayında istanbul'a vardığında asi olarak tutuklandı ve gelibolu'da hapsedildi.

asırlarca süren zulüm, sürgün ve aşağılamadan sonra, umut vardı. tüm dünyada yahudiler içsel bir özgürlüğü ve kurtuluşu tattılar. kabbalacıların sefirot’un gizemli dünyasına daldıkları zaman bir iki dakikalığına yaşadıkları vecde benzer bir şeydi bu. şimdi bu kurtuluş deneyimi birkaç ayrıcalıklının tekelinde değil ama herkesin mülkiyetinde görünüyordu. ilk defa, yahudiler hayatlarının değeri olduğunu hissediyorlardı. artık gelecek için kurtuluş belirsiz bir umut değil ama şu anda gerçek ve anlamlıydı. kurtuluş yaklaşmıştı!

bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. tüm yahudi dünyasının gözleri, sabetay'ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı gelibolu'ya kenetlenmişti. türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirmişti. sabetay mektuplarına: "ben tanrı'nızın peygamberiyim, sabetay sevi" diye imza atmaya başladı. ancak yargılama için istanbul'a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. sultan ona ya islam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: sabetay islam'ı seçti ve hemen salıverildi. imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir müslüman olarak 17 eylül 1676'da öldü.

kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraftarlarını mahvetti. hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler. sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. bugün de, bu mesih'e ilişkin kötü yenilgi birçok yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider.

hahamlar ve akılcılar onun anlamını aynı biçimde önemsemezler. bununla birlikte son zamanlarda, bilim adamları, bu garip olayın anlamını ve daha önemli olan kötü sonucunu kavramak için müteveffa gerşom şolem'in izinde çalışmalara başlamışlardır. şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok yahudi mesihlerine sadık kaldı. kurtuluş deneyimleri öyle derindi ki tanrı'nın onların aldatılmalarına razı olduğuna inanamıyorlardı. bu, saf olgular ve aklın önüne geçen dinsel kurtuluş deneyiminin en çarpıcı örneklerinden birisiydi.

yeni bulunmuş umutlarını bırakma ya da din değiştirmiş bir mesih'i kabul etme seçenekleriyle yüz yüze kalmış, her sınıftan şaşırtıcı sayıda yahudi tarihin acı olgularına boyun eğmeyi reddetti. gazzeli natan ömrünün kalanını sabetay'ın gizemini vaaz etmeye adadı. o, islam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. ve yine, karanlıklar ülkesine inip kelipoth'u salıvermek için halkının en derin kutsallıklarına saygısızlık etmeye itilmişti. görevinin trajik ağırlığını kabul etmiş ve tanrısızlık dünyasını içerden ele geçirmek için en derinliklere inmişti.

türkiye ve yunanistan'da yaklaşık iki yüz aile sabetay'a sadık kaldı. onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683'te toplu halde islam dinine girdiler. birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek gizliden gizliye yahudiliğe bağlı kaldılar. 1689'da önderleri abdullah yakup (jacob querido) mekke'ye hac yolculuğu yaptı ve mesih'in dul karısı, sabetay sevi'nin yakup'ta yeniden yaşama döndüğünü bildirdi. türkiye'de, görünüşte islami yaşamı kusursuz olarak sürdüren ama gizli yahudiliklerine tutkuyla sarılan küçük bir grup dönme hâlâ yaşamaktadır.

diğer sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar; yalnız mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. bu gizli sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. 19. yüzyılda, yahudiliğin daha liberal bir biçimini benimsemiş veya özümsemiş birçok yahudi, ataları arasında sabetaycılar var diye utanç duydular; ancak 19. yüzyılın önde gelen çoğu hahamı sabetay'ın mesih olduğuna inanmış görünür.

şolem, bu mesihçiliğin yahudilikte hiçbir zaman geniş halk hareketi olmamasına karşın, katılımın da azımsanmaması gerektiğini öne sürer. ispanyollar tarafından hristiyanlığa girmeye zorlanmış ama eninde sonunda yahudiliğe geri dönmüş marranolar için bunun özel bir çekiciliği vardı. suç ve kederlerini hafifletici bir gizem olarak din değiştirme kavramı.

fas, balkanlar, italya ve litvanya'da sefardik topluluklarında sabetaycılık gelişti. reggio'lu benjamin kohn ve modena'lı abraham rodrigo gibileri, gizli hareketle bağlarını sürdüren seçkin kabbalacılardı. mesihçi mezhep balkanlardan, doğu avrupa'nın kızışan antisemitizminden yıldırılmış ve tükenmiş polonya'daki aşkenazi yahudilerine yayıldı. 1759'da tuhaf ve uğursuz öğretilerin peygamberi jacob frank mesihlerinin örneğini izleyip gizli yahudiliğine bağlı kalarak, toplu halde hristiyanlığa girdi.

islam dinine giren dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin jön türklerden oldular ve çoğunluk kemal atatürk'ün laik türkiye'sinde tamamıyla özümsendi.

batı'dan doğu'ya

hüseyin rahmi gürpınar

insan batı'dan doğu'ya geçince maddiyattan maneviyata kadar her şeydeki büyük değişikliklerin birbirinin tersi etkileri arasında kalıyor. bu iki muhit arasında dünyadan ahrete kadar her şey değişiyor. doğulularda her çeşit dünya işine karşı büyük bir kayıtsızlık görüyorum. hayatın sürmesini sağlayacak ilerleme nedenlerinin hiçbirine önem verilmiyor. her şeyde deve yürüyüşünü andırır o eski ihmalkârca gidişten uzaklaşılmıyor. geçmiş ibret ve uyanış bakışıyla görülmüyor. gelecek için zihin harcanması faydasız, adeta günah sayılıyor. türkler avrupa'nın uygar etkilerinin tamamen dışında kalsa, hemen göçebeliğe, insanlığın ilkel haline dönmek için kendilerinde büyük bir heves var.

bunun gerekçesini bazı türklerden sordum. şu cevabı verdiler:

"bu dünya bir misafirhanedir. o sizin tapındığınız altın ve servet adeta kirdir. dünyanın gösterişine kapılmak ahret işlerini unutmak demektir. geçici bir hayat için sonsuz ihmal ise akla uygun değildir. siz frenkler dünyaya taparsınız, biz müslümanlar ahret adamıyız."

bu cevap güzel, lakin doğuluların sözleri eylemlerine uymuyor. bu konuda size küçük fakat etkili bir örnek arz edeyim: ne zaman sur dışına çıksam islam mezarlığını esef edilecek bir hürmetsizlik içinde harap ve terk edilmiş görüyorum. ahrete bağlılık ölüye hürmetle başlar. birçok mezar kovuklarında köpekler yavruluyor. söylemesi insanı korkutacak başka birçok günahlar oluyor. mezarlıkları kuşatan büyük yolların birinden diğerine geçmek için mezarlıklar kestirme yol sayılarak çiğneniyor. atalarınızın kemiklerini, insana ve hayvanlara çiğnetmekten korkmuyorsanız yüzyıllar süren ihmalinizden dolayı devrilmiş, harap ve yıkık yerlerde yatan ve bazıları ayetlerle süslü mezar taşlarını küstahça nasıl tepip geçiyorsunuz?

ahrete, dine karşı gösterdiğiniz hürmet bu mudur? avrupa'ya kadar gitmeyelim. feriköyü'nde, şişli'deki hristiyan mezarlıklarının etrafını kuşatan sağlam duvarları, demir kapıları, temiz, güzel bahçe şeklindeki ağaçları devamlı dikkatle gözlemekle görevli bekçileri görmüyor musunuz? dünyaperestlerle ahreti önemseyenlerin kutsal karargâhlarına bakınız. ölüye, ölüme saygı eseri hangisinde var denilse ne cevap verilecek?

ahrete saygı çalışmakla olur. siz doğulular aslında tembel, uyuşuk adamlarsınız. çalışmamak için her şeye bir özür icat ediyorsunuz. müslümanlık ilerlemeye uygun pek yüce bir dindir. uygarlaşmak için bu yüce dini engel göstermek büyük bir vebaldir. o kadar büyük bir vebaldir ki dine iftira ve bu tembellikte devam ederseniz çekeceğiniz ceza pek ağır olur. bu cezayı, dünyada ilerleyen milletlere çiğnenmek, ahrette de kim bilir nasıl cezalarla çekersiniz.

25.7.19

toskana

carl sagan

1890'lı yıllarda italya’nın güzel toskana kırlarında dolaşıyor olsaydınız, okuldan atılmış, uzun saçlı bir gencin pavia yolunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. almanya'daki öğretmenleri ona adam olamayacağını, sorduğu soruların sınıf disiplinini bozduğunu, okulu bıraksa daha iyi edeceğini söylemişlerdi. böylece okulu bırakan genç, toskana kırlarının güzelliklerinde dolaşırken, zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konulardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. bu gencin adı albert einstein'dı ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dünyayı değiştirdi.

italya'nın toskana vilayeti yalnızca genç einstein'ın vaktini geçirdiği bir yer değildir. toskana tepelerine tırmanıp oradan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: leonardo da vinci.

leonardo'nun resim, heykeltıraşlık, anatomi, jeoloji, doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarındaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: insanın uçabileceği bir araç yapmak. bu konuda resimler çizdi, modeller yaptı, tam boy prototipler üretti. fakat hiçbiri de işlemedi. o tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. ne var ki çizimler müthişti. daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. leonardo da vinci'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. fakat kabahat onun değildi. xv. yüzyıl onu kapanına kıstırmıştı.

dostluk

william blake

karşıtlık hakiki dostluktur.

aşırılığın yolu, bilgeliğin sarayına varır.

hapishaneler yasanın taşlarıyla inşa edilir, kerhaneler dinin tuğlalarıyla.

sağgörü, yeteneksizliğin kur yaptığı zengin ve çirkin bir kız kurusudur.

arzulayan ama eylemeyen, hastalık üretir.

hakikat asla anlaşılsın diye anlatılamaz ve inanılamaz hakikate.

budala ile bilgenin gördüğü ağaç aynı değildir.

sonsuzluk, zamanın nimetlerine âşıktır.

meşgul arının kedere vakti yoktur.

budalalığın zamanı saatle ölçülür, bilgeliğinkini hiçbir saat ölçemez.

kuşa bir yuva, örümceğe bir ağ, insana dostluk.

kıtlık zamanında sayıyı, ağırlığı ve ölçüyü kaydet.

hiçbir kuş sadece kendi kanatlarıyla çok yükseğe uçamaz.

en yüce edim, kendinizden önce başkasını düşünmektir.

24.7.19

sığınak

pascal: ben yalnızca kendi hiçliğimi öğrenmeye çabalıyorum.

samuel beckett: alışkanlık öldürücü bir şeydir.

carlo collodi: ölüler ağladıkları zaman iyileşmeye başlamışlar demektir.

wallace stevens: olağan dışı gerçeğin karşısında, düş gücünün yerini bilinç alır.

augustinus: belleğin gücü çok büyüktür. çok geniş, ölçülemeyecek kadar büyük bir sığınaktır o.

herakleitos: doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol; çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcıdır.

leibniz: her yaşayan madde, evrenin sürekli yaşayan bir aynasıdır.

vincent van gogh: herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!

samuel beckett: iyi bir belleği olan kişi hiçbir şeyi anımsamaz; çünkü hiçbir şeyi unutmaz.

pascal: insanın tüm umutsuzluğu yalnızca bir tek şeyden kaynaklanır: odasında sessizce kalmayı başaramamasından.

22.7.19

pagan bir dünya

albert caraco

pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi. pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu. genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı. vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, pagan görüşlerin konusu uzamdı ve istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı.

kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran hristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. bu ürkütücü tezler sonuçsuz imkanlara sahip olduğu sürece insanlar buna uyum sağladılar; ama bizim eserlerimiz bu tezlere denk düştüğünden beri, buyruklarımızın devasalığını, dahası saçmalığını hissediyoruz.

tanrısal tecessüm fikri en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır. bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırlamaktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır.

şunu asla unutmamalı: dünya, ten ve şeytan hristiyanların gözünde bir karşı-üçlem oluşturmaktadır.

çoğu kimsenin putperest kalması ve tenselliği benimsemesi daha iyidir. kötülük bizim onları kınadığımız ve kendilerine yalan söyleyerek bize de yalan söylemeye onları zorladığımız andan itibaren başlar. sıradan insanların hazza da tövbeye de tanrısallık katması ve hristiyanlar için kudas ayini neyse onlar için de orgazmın aynı şey olması en iyisidir.

21.7.19

hayatın yasaları

baltasar gracian

en güçlü yanınızı bilin. bu size doğuştan bahşedilen en önemli yetenektir, onu geliştirirseniz gerisi gelecektir. güçlü yanını bilen kişinin mükemmelliğe ulaşması kaçınılmazdır. hangi niteliğinizin üstün olduğunu fark edin ve bu konuda sorumluluk üstlenin. bazıları muhakemede iyidir, bazıları ise cesarette. çoğu insan doğuştan gelen yeteneklerine karşı haşin davranır; bu yüzden de hiçbir konuda üstünlük kazanamaz. zaman bizi abartılan tutkularımızdan arındırdığında ise çok geç kaldığımızı fark ederiz.

bir kahraman gibi görünmeyi istemektense bir kahraman olmayı arzulayın.

milletinizin kusurlarından uzak durun. insanın kendi milletinden aldığı kusurları düzeltebilmesi ya da en azından saklayabilmesi zeka göstergesidir. böylece kendi toplumunuzda özgün olmanın itibarını kazanabilir ve bu yöndeki beklentiler az olduğu için daha da saygın addedilirsiniz.

festina lante (yavaşça acele et), krallara yakışır bir ilkedir. asla koşuşturmayın ama asla gevşek de davranmayın.

hiçbir konuda sıradanlaşmayın. özellikle de beğeniler konusunda. ey yüceler ve bilgeler, eğer eylemleriniz ayaktakımını, halkı memnun ediyorsa rahatsız olma zamanınız gelmiştir! popüler beğeninin fazlalığı, bilgeleri kesinlikle hoşnut etmez. bazı popülerlik bukalemunları vardır ki, ayaktakımında estirdikleri rüzgardan hoşlandıkları için ilahların beğenisine ulaşamazlar. ikinci olarak da zekada ve anlayışta sıradanlıktan kaçının. cehalet merakın ötesine geçemez. halkın merakı size haz vermesin. halk ucubelere çılgınca ilgi duyarken bilgelik işin hilesini çözmenin peşindedir.

kaybedecek bir şeyi olmayan insanlarla mücadele etmeyin.

bir süre merakta bırakın. yeniliğin yarattığı hayranlık, başarılarınızın değerini artırır. kartlarınızı açık oynamak hem yararsız hem de yavandır. kendinizi hemen ifşa etmezseniz beklenti uyandırırsınız, özellikle de mevkinizin önemi çoğunluğun ilgisini çekiyorsa. her şeye biraz gizem katın, gizem saygı uyandırır. açıklama yaparken çok net olmayın, sıradan konuşmalarda en gizli düşüncelerinizi sergilemeyin. ihtiyatlı suskunluk dünyevi bilgelikler arasında en kutsalıdır. açığa vurulan bir karar asla beğeni toplamaz, sadece eleştiriye yer bırakır. hele de başarısızlıkla sonuçlanırsa talihsizlik ikiye katlanır. insanların sizi merakla takip etmesini sağlarsanız ilahi yoldan gidiyorsunuz demektir.

sıradışı bir mükemmelliğe erişseniz bile, bunu sergilerken sıradan tutumlar benimseyin.

bağımlılık hissi oluşturun. tapındığını güzelleştiren değil, güzelleştirmeye ihtiyacı olmayana tapınan kişi tanrısallığı yaratır. bilge adam kendisine teşekkür edilmesinden ziyade ihtiyaç duyulmasını tercih eder. başkalarını umudun eşiğinde tutmak diplomatça, size minnet duyacaklarına güvenmek acemicedir. umudun iyi, minnetinse kötü bir hafızası vardır. bağımlılık yaratan, nezaket görenden daha kazançlıdır. susuzluğunu gideren, kuyuya arkasını döner. sıkılan portakal altın servis tabağından çöp kutusuna düşer. bağımlılık ortadan kalkınca saygının yanı sıra kibar tavırlar da kaybolur. tecrübenin temel derslerinden biri şu olmalıdır: umudu canlı tutun ama bekleneni vermeyin; tahtta oturan haminiz bile size ihtiyaç duymaya devam etmelidir. ama hata yapma endişesiyle sessizliği de aşırıya kaçırmayın, kendi çıkarınız için başkasının batmasına izin vermeyin.

herhangi birinin oyundan, herhangi bir modadan, herhangi bir yüzyıldan bağımsız olmayı hedefleyin.

başlangıçta abartılı beklentiler uyandırmayın. önceden yaratılan beklentileri karşılayamamak, tüm ünlülerin genel şanssızlığıdır. idealleri oluşturmak kolay, gerçekleştirmek zor olduğu için gerçekler hayallerin yerini asla tutmaz.

kaçamaklardan yararlanın. akıllı insanlar zorluklardan böyle sıyrılır. zekice yapılmış bir nükteden yola çıkarak en karmaşık labirentlerden çıkış yollarını bulurlar. onlar en ciddi münakaşalardan havalı bir tavırla "hiçbir şey" söylemeyerek ya da sadece gülümseyerek kurtulurlar. büyük liderlerin çoğu bu sanatta ustalaşmıştır. birini reddetmek zorunda kaldığınız zaman, konuyu değiştirmek her zaman kibar bir yöntemdir. bazen bir şeyi anlamazdan gelmek, aslında en yüksek anlayışın göstergesidir.

herhangi bir insanı harekete geçiren temel dürtüyü bildiğinizde, onun iradesinin anahtarı elinize geçer.

ışığınızı karartan birine asla yanaşmayın. size daha çok ışık veren insanlarla birlikte olun. hiç kimse başkalarının kendisini üzmesine izin verecek kadar iyi niyetli olmamalıdır.

klişelerden kaçınmak için asla mantığa aykırı davranmayın. mantıklı yaklaşımlardan ayrılan her girişim aptallıktır. mantıkla çeliştiği halde doğruymuş gibi görünen her söz bir aldatmacadır. ilk anda yeniliği ve ilginçliği nedeniyle büyük takdir kazanır fakat daha sonra kandırmaca olduğu sezilerek aslında boş olduğu açığa çıktığında güvenilirliğini yitirir.

sorumluluğu güzel bir şey olarak görmeyin; çünkü bu genellikle başka birinin sizi kendine bağımlı kılmak için kurduğu bir plandır.

ilk izlenimlerinizin kölesi olmayın. kimse parıldayan güneşe doğrudan bakamaz. ama güneş tutulmasında herkes gözünü ona diker. sıradan düşünceler genellikle neyin doğru olduğu değil, neyin yanlış olduğu hakkındadır. kötü haberler her türlü takdirden daha hızlı yayılır. birçok insan dünyadan ayrılıncaya kadar tanınmaz bile. bir insanın bütün kahramanlıkları, küçük bir kusurunu kapatmak için bile yeterli olmayabilir. bu yüzden hataya düşmekten kaçının. şunu bilin ki kötü niyet her hatayı görse de, hiçbir başarıyı fark etmez.

yiğitlik, cömertlik ve sadakat dünyadan yok olsa dahi, insanoğlunun bu erdemleri sizin kalbinizde tekrar bulabilecek olmasıyla övünebilmelisiniz.

yalnız bir bilge olacağınıza, dünyanın geri kalanıyla deli olun. en büyük bilgeliğin içinde biraz cehalet ya da en azından cahil rolü yapmak da vardır. insan başkalarıyla birlikte yaşamak zorundadır ve bu "başkaları" çoğunlukla cahildir.

doğru olan şey bile yeterince doğru gibi görünmezse kimsenin ilgisini çekmez. gördüklerine inananlar, gördüklerine aldananlardan çok daha az sayıdadır. kurallara göre oynayın, dünya "ye kürküm ye" dünyasıdır ve birçok kürk aslında göründüğü gibi değildir. ama yine de sırttaki iyi bir kürkün, iyi bir kalp için de en geçerli tavsiye mektubu olduğunu unutmayın.

bir köşede, her zaman herkesin gözünü kamaştırabilecek bir yeniliğiniz olsun. bir kandil ne kadar fazla ışık verirse o kadar hızlı erir ve enerjisi tükenir. kendinizi daha az ortaya koyun, bunun ödülünü daha fazla saygı ve itibar görerek alacaksınız.

20.7.19

din

yuval noah harari

dinlerin sosyal düzeni koruma ve büyük çapta işbirliği organize etme aracı olduğu önermesi, dini en önemli ruhani yol olarak görenler için can sıkıcı olabilir.

kurgulanmış mitlere biraz da olsa sırtınızı yaslamadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir. katışıksız gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir.

akıllı kişi doğal olarak kutsal kitabı öğrenmeye başlar ve ruhani bir alim olup hakim atanır. görevi boyunca kadınların mahkemede şahitlik yapmasına izin vermez; tabii yerine seçeceği halefi de kutsal kitabı iyi bilen biri olacaktır. kim ki, "bu kitap sadece kağıttan ibaret!" diye itiraz eder ve buna göre davranırsa, o şaşırmış tanrıtanımaz hayatta muvaffak olamayacaktır.

bu kendine odaklı olma hali, tüm insanların çocukluğunda belirleyici bir özelliktir. her ulustan ve kültürden çocuk kendini dünyanın merkezi sanarak diğer insanların duygularına ya da koşullarına pek de ilgi göstermez. boşanma çocuklar için bu yüzden travmatik bir deneyimdir. beş yaşında bir çocuk, kendisinden bağımsız nedenlerle önemli bir şeyler olabileceğini kavrayamaz. anne ve babası, birbirinden farklı istekleri ve sorunları olan bağımsız bireyler olduklarını ve onun yüzünden boşanmadıklarını ne kadar anlatırsa anlatsın, çocuk bunu içselleştiremeyecektir. her şeyin onun yüzünden olduğuna inanır.

çoğu insan bu çocuksu sanrıdan büyüdükçe kurtulur. tektanrıcılar ise öldükleri ana kadar bu sanrıya tutunurlar. ebeveynlerinin kendisi yüzünden kavga ettiğini düşünen çocuk gibi, tektanrıcılar da perslerin babillerle savaşmasının sebebinin kendileri olduğunu düşünürler.

animist ve çoktanrılı dinler dünyayı tek bir tanrının mutlak alanından ziyade birden fazla tanrının oyun alanı olarak görürler. bu yüzden de animist ve çoktanrılı inançlarda, olayların kişiden ya da kişinin en gözde ilahından bağımsız gerçekleştiğini kabullenmek daha kolaydır. olanlar ne işlediğim hayırların ödülü ne de günahlarımın cezasıdır.

teist dinler, kainatı bir varlıklar meclisi olarak görmek yerine, yüce tanrılar tarafından yönetilen bir teokrasi olarak görürler.

diğer dinler, özellikle de jainizm, budizm ve hinduizm hayvanlarla daha fazla empati kurar. insanlarla ekosistemin geri kalanı arasındaki bağı anlar ve en önemli ahlaki emirleri, yaşayan herhangi bir canlının canına kastetmemektir.

incil'deki "öldürme!" emri sadece insanlar için geçerlidir. ahimsa (zarar verme!) denilen antik hint öğretisiyse hisseden her canlıyı kapsar. jain keşişleri bu konuda çok özenlidir. yanlışlıkla bir böcek yutmamak için ağızlarını kapalı tutar, yürürken önlerine çıkabilecek minik canlıları kibarca kenara çekmek için bir süpürge taşırlar.

ekosistem üzerindeki etkilerinin farkında olmayan avcı-toplayıcılar, kendilerini üstün varlıklar olarak görmüyordu haliyle. birkaç düzine kişiden oluşan sıradan bir avcı grubunun yüzlerce vahşi hayvanla çevriliyken hayatta kalması, grubun bu hayvanların isteklerini anlamalarına ve onlara saygı duymasına bağlıydı.

19.7.19

sürü hayvanları

jared diamond

evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: sürüler halinde yaşarlar, sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır, sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar.

örneğin yaban at sürülerinde bir aygır, beş-altı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.

a kısrağı b, c, d, e kısraklarından daha üstün rütbelidir; b kısrağı a kısrağına göre alt rütbelidir ama c, d, e kısraklarının üstündedir; c kısrağı a ve b kısraklarının altındadır ama d ve e kısraklarının üstündedir. bu böylece sürer gider. sürü hareket halindeyken üyeleri beylik bir düzeni hiç bozmazlar: en arkada aygır vardır, en önde en üst rütbeli kısrak, kısrağın arkasında yaş sırasına göre, en genci başta olmak üzere tayları; daha sonra sırasıyla öteki kısraklar, her birinin arkasında yaş sırasına göre tayları. böylece aynı sürüde pek çok yetişkin at, her biri kendi rütbesini bilerek ve birbiriyle sürekli boğuşmaksızın bir arada bulunabilir.

bu toplumsal yapı, evcilleştirmeyi çok kolaylaştıran bir yapıdır; çünkü aşamalı önem sırasının en başına insan geçer. aynı sürü ailesinden gelen evcil atlar normal olarak en yüksek rütbeli kısrağı nasıl izlerlerse insan önderlerini de öyle izlerler. koyun, keçi, inek, köpek cinsi (kurt) sürülerinde de bunun benzeri bir sıra vardır. yavrular böyle bir sürünün içinde büyürken yakın çevrelerinde düzenli olarak gördükleri hayvanları bellerler. yaban doğadayken belledikleri hayvanlar kendi türlerinin üyeleridir ama yakalanıp bir yere kapatılan sürü hayvanı yavrular ise yakın çevrelerinde insanları görürler ve bellerler.

böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındır. birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplama olanağı vardır.

üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar; çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.

bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler. yaban doğada başına buyruk yalnız yaşayan kedileri bir insanın arkasına takılmış sıra halinde giderken ya da bir insanın onları önüne katıp güttüğünü gördünüz mü hiç?

bütün kediseverler kedilerin insanlara, köpeklerin içgüdüsel olarak baş eğdiği gibi baş eğmediğini bilir. başına buyruk memeli türleri arasında yalnızca kediler ve kır sansarları evcilleştirilmiştir; çünkü bizim bunu yaparken amacımız onları yemek için büyük sürüler halinde yetiştirmek değil, tek başına avcı ya da ev hayvanı olarak beslemekti.

tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan aziz matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: "çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."

17.7.19

eğlence endüstrisi

theodore kaczynski

eğer eğlence endüstrisi olmasaydı sistem şu anda bize uyguladığı stres üreten baskıyı asla uygulayamazdı.

çağdaş toplumda tatmin arayışı çok yaygındır. ancak insanların çoğunluğu için, temel amacı tatmin olan bir etkinlik -yapay bir etkinlik- bütünüyle tatmin getirmez.

eğlence endüstrisi sistemin önemli bir psikolojik aracı olarak hizmet verir. eğlence modern insana önemli bir kaçış aracı sağlar. insan, televizyona, videoya vs. gömülmüşken stresi, endişeyi, hayal kırıklığını, tatminsizlik duygusunu unutabilir.

kitle eğlence aracını kullanmamız "isteğimize" bağlıdır. hiçbir yasa bizi televizyon izlemeye, radyo dinlemeye, dergi okumaya zorlamaz; yine de kitle eğlencesi, çoğumuzun bağımlı hale geldiği bir kaçış ve stres atma aracıdır. herkes televizyonun kötülüğünden bahseder ama yine hemen herkes onu izlemeye devam eder.

insanlar çok fazla para kazansalar bile pazarlama endüstrisinin onların gözünün önünde salladığı parlak, yeni oyuncaklara duydukları şiddetli arzularını doyuramazlar. bu yüzden, gelirleri büyük olsa da kendilerini para açısından hep darda ve arzuları engellenmiş hissederler.

bir iki yıl önce fc'nin (freedom club) bir üyesi şunları açıkça söyleyen bir satış müdürüne rastlamıştı. "işimiz, insanların istemedikleri ve ihtiyaç duymadıkları şeyleri almalarını sağlamaktır."

propaganda yalnızca reklamlarla sınırlı değildir, bazen onu yapan insanlar tarafından bilinçli olarak bile yapılmaz. örneğin, bir eğlence programının içeriği, güçlü bir propaganda biçimidir.

bazı insanlar ise reklam ve pazarlama tekniklerine karşı dirençlidir. bunlar parayla ilgilenmeyen insanlardır. maddi kazanımlar onların güç sürecine olan ihtiyaçlarına hizmet etmez.

ilkel insanın daha az stres ve hayal kırıklığı çektiğine ve çağdaş insana oranla yaşam tarzından daha memnun olduğuna inanmak için pek çok sebep vardır.

pek çok ilkel kişi, çalışmak zorunda olmadığında, hiçbir şey yapmadan saatlerce oturmaktan oldukça memnun kalır; çünkü kendisi ve dünyası ile barışıktır. ama çoğu modern insan sürekli olarak meşgul kalmalı ya da eğlenmelidir; yoksa sıkılır, huzursuz ve asabi olur.