30.7.19

uzun lafın kısası

baltasar gracian: asil bir yaşamın ilk günü, ölülerle sohbet ederek geçirilmelidir.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

j.m. guyau: dünyada ıstırap devam ettiği sürece isyan etmiş kalbimde kuşku devam edecektir.

ömer hayyam: sema dediğimiz baş aşağı çevrilmiş tasa doğru, yardım için ellerini kaldırma; o senden daha biçaredir.

shakespeare: tanrı'ya yemin ederek sözünü doğrulamak isteyen kimseye güvenme; sözünü yerine getireceğine tanrı'yı tanık gösteren, bu tanıklıktan çekinecek kadar onur ve namus sahibi değildir.

thomas hardy: yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

ebu'l ala el-maarri: tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

"kutsal metinlerde öğretilen en büyük gerçek şudur: kalbindeki cehalet düğümü çözülmüş ve arzu ateşi sönmüş olan ölümlü kişi, ölümsüz olur." (upanişadlar)

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

sabahattin ali: insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir.

comte de volney: bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar fanteziden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecazlama ve söylence örnekleridir.

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.7.19

hayalî düzenler

yuval noah harari

etkili hikayeler anlatmak kolay değildir. zorluk hikayeyi anlatmakta değil, herkesin hikayeye inanmasını sağlamaktadır.

tarihin büyük kısmı şu soru etrafında döner: "birileri, milyonlarca insanı tanrılara, milletlere veya sınırlı sorumlu şirketlere inanmaya nasıl ikna eder?" bu başarıldığında sapiens'e olağanüstü büyük bir güç verir; çünkü bu, milyonlarca yabancının ortak bir hedef uğruna iş birliği yapmasını ve birlikte çalışmasını sağlar. kendi aramızda, sadece fiziksel olarak var olan şeylerden, örneğin nehirlerden, ağaçlardan ve aslanlardan bahsedebilseydik eğer, devletlerin, kiliselerin ve hukuk sistemlerinin kurulmasının ne kadar zor olacağını bir düşünün.

yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir.

doğal düzen, istikrarlı düzendir. insanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile yer çekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır; çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler. hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir. bu çabaların bazıları şiddet ve zorlama biçimindedir.

ordular, polis kuvvetleri, mahkemeler ve hapishaneler kesintisiz olarak insanların hayali düzene uygun olarak davranmasını sağlamak için çalışırlar. eğer bir babilli komşusunun gözünü çıkarırsa, "kısasa kısas" kanununu uygulamak için bir miktar şiddet gerekli oluyordu. 1860'ta amerikan vatandaşlarının çoğu, afrikalı kölelerin de insan olduklarını ve dolayısıyla özgürlük hakkından faydalanmaları gerektiğini düşündüğünde, güney eyaletlerini ikna etmeleri bir iç savaşa mal olmuştu.

öte yandan, hayali bir düzen sadece şiddetle sürdürülemez. sisteme gerçekten inananların da olması gerekir. bukalemunvari kariyerine 16. louis'nin yanında başlayan, ardından devrim sonrası cumhuriyet ve napolyon dönemlerinde hizmet eden, tekrar tesis edilmiş monarşide çalışabilmek için gerektiğinde bağlılığını değiştiren talleyrand prensi on yıllar boyunca edindiği yönetim deneyimini şu sözlerle özetlemiştir:

"süngüyle pek çok şeyi yapabilirsiniz; ama üstüne oturmak pek rahat değildir."

bazen yüzlerce askerin yapamadığını tek bir rahip üstelik çok daha ucuz ve etkili bir şekilde yapabilir. dahası, süngüler ne kadar etkili olursa olsun, onları da birinin kullanması gerekir. askerler, gardiyanlar, yargıçlar ve polisler neden inanmadıkları bir hayali düzeni korumak için uğraşsınlar?

tüm topluca yapılan insan faaliyetleri içinde örgütlemesi en zor olanı şiddettir. bir toplumsal düzenin askeri yöntemlerle sağlandığını söylemek, anında başka bir soruyu akla getirir: "askeri düzeni ne sağlar?" bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı, onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir.

insanların en kişisel istekleri sandıkları bile genelde hayali düzen tarafından programlanmıştır. gayet popüler bir istek olan yurt dışında tatil yapma örneğini ele alalım. bu istek aslında hiç de anlaşılır veya doğal değildir. bir şempanze alfa erkeği asla gücünü komşu bir şempanze grubunun arazisine tatile gitmek için kullanmaz. eski mısır seçkinleri piramitler yaptırmak ve cesetlerini mumyalatmak için servetler harcadılar; ama hiçbiri babil'e alışverişe veya fenike'ye kayak tatiline gitmeyi düşünmedi. bugün insanlar yurt dışına gitmek için ciddi miktarda para harcıyor; çünkü hepsi romantik tüketicilik akımının gerçek inananları.

romantiklik, bize kendi potansiyelimizi en üst seviyede gerçekleştirebilmek için olabildiğince fazla deneyimimiz olması gerektiğini söyler. buna göre kendimizi geniş bir yelpazedeki tüm duygulara açmalı, değişik biçimlerde ilişkiler yaşamalı, farklı mutfaklar denemeli, farklı müzik tarzlarını takdir etmeyi öğrenmeliyiz. bunu yapmanın en iyi yollarından biri günlük rutinimizi bozmak, alışık olduğumuz ortamın dışına ve uzak yerlere seyahate çıkmak. böylece oralarda başka insanların kültürlerini, kokularını, tatlarını ve normlarını "deneyimleyebiliriz". tekrar tekrar, "yeni bir deneyimin nasıl birinin gözlerini açtığını ve yaşamını değiştirdiğini" anlatan romantik mitleri dinleyip dururuz.

tüketicilik akımı da bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler. bir şeyin eksikliğini hissettiğimizde veya bir şey doğru gelmediğinde, muhtemelen yeni bir ürün (araba, yeni kıyafetler, organik gıda) veya bir hizmet (ev temizliği, çift terapisi, yoga dersi) almamız gerekir. her bir televizyon reklamı, yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir.

çeşitliliği teşvik eden romantizm, bu anlamda tüketicilik akımıyla harika bir uyum içindedir. bu kavramların evliliği, sonsuz bir "deneyimler piyasası"nın oluşmasını sağlamıştır ve modern turizm endüstrisi de bunun üzerine kuruludur.

turizm endüstrisi, uçak biletleri ve otel odaları satmaz, deneyim satar. paris bir şehir veya hindistan bir ülke değildir. bunlar tüketince ufkumuzu genişleten, insani potansiyelimizi gerçekleştirmemizi sağlayan ve bizi daha mutlu yapan deneyimlerdir.

sonuç olarak, bir milyonerle karısı arasındaki ilişki dikenli bir yola girdiğinde, adam karısını pahalı bir paris tatiline götürür. bu gezi bağımsız bir isteğin değil, romantik tüketicilik akımının mitlerine duyulan coşkulu bir inancın yansımasıdır aslında. eski mısır'da zengin bir adam, asla ilişki problemini karısını babil'e tatile götürerek çözmeyi düşünmezdi. bunun yerine karısına, hep istediği şaşaalı bir mezar yaptırırdı.

eski mısır'ın seçkinleri gibi çoğu kültürdeki çoğu insan da hayatlarını piramitler yapmaya adar. sadece bu piramitlerin adı, biçimi ve büyüklüğü kültürden kültüre değişir. kimi kültürlerde, şehir dışında yüzme havuzlu ve yemyeşil çimleri olan bir çiftlik eviyken, kimisinde harika manzaralı pırıl pırıl bir çatı katı olabilir. ve çok az insan bu piramitleri istememize sebep olan mitleri sorgular.

yarımada

cemal süreya



zaman mı? değil zaman
akan zaman değil mesafelerdir

güneşin çekici yukarda
suyun bıçağı aşağıda
krom alçak gönüllü, bakır utangaç
ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında
rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
sınırlar kesik
yerleşme yerlerinde balkıma

biz kırıldık daha da kırılırız
ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
hırsız da bilmiyor çaldığını
biz yeni bir hayatın acemileriyiz
bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
şiirimiz, aşkımız yeniden
son kötü günleri yaşıyoruz belki
ilk güzel günleri de yaşarız belki
kekre bir şey var bu havada
geçmişle gelecek arasında
acıyla sevinç arasında
öfkeyle bağış arasında

biz kırıldık daha da kırılırız
doğudan batıya bütün dünyada
ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
iki ciğer arasında bağlantı kurar
büyür, bir gün, zenginleşir orada
çünkü ali'yi dirilten iksir de saklı
hasan'a sunulmuş ağuda
granitin de olur bir okyanus diriliği
nehirler daha uysal akar
bir çiçek nasıl açıyorsa kendiliğinden
bir kuş nasıl uçuyorsa
öyle sever, çalışır insan
kıraçlar çarptıkça dağlara
gül göçürür şafağından
doğanın altın şafağından
insanın altın şafağından
tarihin altın şafağından

biz kırıldık daha da kırılırız
kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza

28.7.19

iş görüşmesi

charles bukowski

masanın öbür yanında işitme cihazı olan bir adam vardı, kablosu yüzünün yanından sarkıp pillerin bulunduğu gömlek cebine giriyordu. ofis loş ve rahattı. üstünde eski, kahverengi bir takım vardı, gömleği buruşuk, kravatı kenarlarından yıpranmıştı. heathercliff'ti adı.

ilanı bir yerel gazetede görmüştüm ve adres odama yakındı.

gözü gelecekte genç adamlar aranıyor. tecrübe gerekmez. dağıtım bölümünde başla ve yüksel.

azimli görünmeye çalışan dört beş gençle beraber dışarıda bekliyordum. başvuru formlarımızı doldurup teslim etmiştik, şimdi bekliyorduk. en son ben çağrıldım.

"bay chinaski, demir yolları'ndan neden ayrıldınız?"

"demir yolları bir gelecek vadetmiyor diye düşündüm."

"iyi bir sendikaları, kapsamlı bir sağlık ve emeklilik sigortaları var."

"benim yaşımda emeklilik düşünmek yersiz."

"new orleans'a neden geldiniz?"

"los angeles'ta geniş bir çevrem var, bir kariyer edinmeme engel teşkil ettiklerini düşünmeye başlamıştım. rahatsız edilmeden konsantre olabileceğim bir yerde olmak istedim."

"bizimle çalışmayı sürdüreceğinizden nasıl emin olabiliriz?"

"olamazsınız."

"neden?"

"ilanınızda azimli birine gelecek vadediyorsunuz. gelecek görmezsem işi bırakırım."

"neden sakal tıraşı olmadınız? bir bahis mi kaybettiniz?"

"henüz değil."

"henüz değil mi?"

"hayır, ev sahibimle sakalıma rağmen bir günde iş bulacağıma dair bahse girdim."

"peki, sizi haberdar ederiz."

"telefonum yok."

"ziyanı yok bay chinaski."

çıkıp odama döndüm. kirli koridorun sonundaki banyoya gidip sıcak bir banyo yaptım. sonra elbiselerimi tekrar giyip sokağa çıktım ve bir şişe şarap aldım. odama dönüp pencerenin önünde şarabımı yudumlayıp bardakileri, gelip geçenleri izledim. yavaş içiyordum ve bir silah bulup çabucak şu işi bitirmeyi geçirdim aklımdan tekrar -fazla konuşup düşünmeden. cesaret meselesi. ben pek cesur değildim. şişeyi bitirip yattım. sabah dört sularında kapının çalınmasıyla uyandım. elinde telgraf bir çocuk. telgrafı açtım:

bay chinaski. sabah 8'de işte olun.
r.m. heathercliff.

çılgın kalabalıktan uzak

thomas hardy

ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taş yüreklilik dışında her şeye razıyım.

yaratıcılıkla tutuculuk bağdaşamaz, yüz bin antika meraklısı bir araya gelse tek bir yeni çığır açamazlar.

geceleyin, bir can yoldaşı isteyip umduğu yerde kendini yapayalnız bulmak kimini ürkütür. ne var ki, insanın içgüdüleriyle, duyuları, belleği, kıyaslama, kestirme, sonuç çıkarma yetenekleriyle görüş gücü -mantıkçının listesinde bulunan her tür kanıt- birleşerek onu yapayalnız olduğuna inandırmışken, birden gizemli bir can yoldaşının varlığını keşfetmek, çok daha sinir yıpratıcı bir durumdur.

bütün aşklar nikah kıyılınca sona erer.

aşka düşmenin belirli bir yolu vardır da çıkmanın yoktur -bu, dikkatinizi çekmiş olabilir. kimileri evliliğe kestirme bir çıkış yolu gözüyle bakarlar.

işten başını kaldıramayan bir ananın arada tek bir dakikacık ayırarak dönüp çocuklarını sevindirmesi gibi, doğada da kimi zaman, nereden estiği belirsiz, tatlı rastlantılar olur.

ayrılık, kimi yaradılışlar üzerinde kesin etki yaparsa da, kimilerinin uzaktaki sevgiliyi büsbütün gözlerinde büyütmelerine yarar. bunlar daha çok, sevgileri dingin, fırtınasız olmakla birlikte, derin ve sürekli olan kimselerdir.

denizciler gibi çobanlar da, uyku tanrısı gelsin diye bekleyecek yerde, bu tanrıyı kendi ayaklarına çağırmak ayrıcalığını ellerinde tutarlar.

kırk yaşlarındaki evli erkeklerin, rastladıkları herhangi bir eli yüzü düzgün dişiye göz atmadan geçmeyecek kadar cömert oldukları söylenebilir. aşk karşılığında olasılıktan, yani bir bedel ödemek zorunda kalmaktan bütünüyle uzak olduklarını bilmek onlara aşırı bir atılganlık verir.

insanın canı belirli zamanlarda küfür savurmak ister, yoksa kendini şaşırır. insan dediğin küfürsüz yaşayamaz.

bir olaylar zincirini yoktan başlatmakla, zaten başlamış olan bir zinciri belirli bir raya oturtmanın arasındaki büyük fark, sonuç karşısında afallayanın gözüne pek seyrek çarpar.

insanların olasılık kurallarını anlayışları, bir önceki olayın yineleneceğini sanmaktan ibarettir.

duygulu kişiler her durumda nesnel olmaktansa, "acaba kusur bende mi?" diye kuşkuya düşmekte birebirdirler.

bir erkeğin en kolay kanabileceği zaman, yarı yarıya ya da bütün bütün aşık olduğu kadınla ilgili övgü sözleri duyduğu zamandır.

boldwood'un dış görünüşünde de bir değişiklik olmuş, o eski sarsılmazlığını yitirmişti. ömründe ilk olarak savunma çizgisinin dışına çıktığını ve her kurşuna hedef olabileceğini korkunç bir açıklıkla duyarak yaşadığı, yüzünden okunuyordu. bu, güçlü yaradılışların aşık oldukları zaman düştükleri olağan durumdur.

çoğu zaman, kötülük yapmama kararı alınıncaya kadar iş işten öylesine geçer ki, kötülük yapmak artık kaçınılmaz olur.

sessizlik kimi zaman olağanüstü bir güçle kendini, duygunun kalıptan dışarı taşmış ruhu olarak benimsettirir; böyle zamanlarda sessizlik sözden daha etkilidir.

en saf aşkların en eşsiz özverileri bile, aşığın kendi kendini şımartmasıdır; bu yüzden de cömertlik sayılmaz.

çoğu erkek, kadına başka yoldan sahip olamayacakları için evlenir; çoğu kadın da bir erkeğe sahip olmadan evlilik durumuna geçemeyeceği için kocaya varır. amaçlar apayrı olmakla birlikte, iki tarafça kullanılan yöntemler birbirine eştir.

savaşla barış, hazırlık saatlerinde sarmaş dolaştırlar: oraklar, makaslar, budak çengelleriyle bağ bıçakları da kılıçla süngü gibi, hançerle kama gibi keskin ve sivri uçlu olmak zorundadır.

karşılık bulmamış bir aşkın öfkesi, ısırıp zehirlese de çekilebilir; böyle aşağılanmakta bir zafer, bu yollu çekişmede bir sıcaklık vardır.

çekilen acıdan kurtulmak, bir süre için büyük bir mutluluğun yerini tutar, derler.

neşenin zorunlu olduğu sıralarda neşeden yoksun kalmak kadar, neşenin var olduğu zamanlarda bundan sonuna kadar yararlanamamak da insanın ruhunu çökertir ve söndürür.

uygun fırsat düşmeden ortadaki koşullar işe yaramaz, koşullar uygun olmadıkça çıkan fırsat da beş para etmez.

insan gövdesinin savunmasını ve kurtarılmasını sağlayan ekmeğin taştan çıkartılması, dört yüzyıl önce olduğu gibi, bugün de bir bilim, bir din, bir tutkudur.

bir tür konuşkanlık vardır ki, hiçbir şey söylemez ve bir tür susuş vardır ki, çok şey söyler.

kadın kolay etkilendiği çağda, eğer karşısındaki etki güçlüyse, yalnızca seçtiği sözcüklerle değil -bu olağandır- aynı zamanda ses tonu ve anlatımlarıyla da erkeğe doğru yönelir.

eğer bir kız bir başına hayatın üstesinden gelebilecek kadar yürekliyse, evsiz barksız da değilse, neden evlenir bilmem.

eşyaya renk veren ışınlar, eşyanın emdikleri değil de almayıp yansıttıkları ışınlardır. bunun gibi insanlar da olumsuzlukları ve düşmanlıklarıyla seçilirler, iyi niyetlerinin üzerindeyse pek durulmaz.

gece bekçiliğinin iyisi, kimseye görünmeksizin yapılanıdır.

en ürkek kadınların bile en kötü ve korkunç durumlardan, salt bir damla zaferle karıştığı için bazen tat almaya başlamaları doğrusu pek şaşılacak bir şeydir.

kadınlar erkeğin aşktaki dönekliğine diz dövüp ağlamaktan hiç geri kalmazlar; ama vefasını da çoğu zaman görmezlikten gelirler.

öyle şeyler vardır ki, bunları duymamakla insan hiçbir şey yitirmiş olmaz.

kimi övgüler vardır, kabalık sayılabilir, benimkisi belki de bunlardandı. öte yandan da birtakım davranışlar vardır, haksızlık sayılır, sizinki de belki bunlardandır.

güçlü bir kadın, gözü dünyayı görmeyerek gücünü bir yana attığı zaman, hiç gücü olmayan zayıf bir kadından daha kötü bir duruma düşer. yetersizliğini doğuran kaynaklardan biri, bu durumun yeniliğidir. güçlü kadının böyle bir durumu elinden geldiğince çekip çevirmekte hiç deneyimi yoktur. zayıflık, bir de yeni olunca iki kat zayıflaşır.

sevilenin yanlışlarını düzeltebilmek uğruna onun öfkesini göze almaktan bile korkmayan aşk, geleceği pek umutlu olmasa da, yüce sayılabilecek bir aşktır.

hippokrates: ikinci acı aynı anda, ama ayrı yerlerde ortaya çıktığında, daha güçlü olanı, ötekini bastırır.

sessizce sitem etmek gücüne sahip olanlar bunun sözlerden daha etkili bir yol olduğunu bilirler. gözlerin sesinde öyle tonlar vardır ki, dilde bulunmaz; rengi uçmuş dudaklar, kulakların duyamayacağı birçok şey söyler. derin duyguların hem görkemi hem de ıstırabı, ses yoluna sapmayışlarındadır.

kederden çıldırmış bir erkeğin karşısında en dertli bir kadın bile siner.

seven bir erkekte, gönlü boşken bulunmayan bir yüce güç buluruz; ne var ki gönlü boş adamlardaki görüş genişliğini de hiçbir sevdalıda bulamayız. ön yargı ve yan tutmanın olduğu yerde biraz görüş darlığı da elbet olacaktır. aşk, duyguyu kabartırsa da dinç kafayla düşünme yeteneğini eksiltir.

böyle olur bazen, hiçbir şey umduğumuz gibi çıkmaz.

insanoğlu, kendi kendisiyle baş başayken bile, üzerine iki kez yazı yazılmış bir sayfaya benzer: bir gözle okunan yazısı vardır, bir de bunun altında gizli kalanı.

araçlar insan çabasının yerini tutamaz; yalnızca çabayı bir yerden alıp başka bir yere aktarır.

körlük bazen keskin bir görüşten daha güçlü, dar görüş ileri görüşten daha etkili olabilir ve bir çiviyi çakabilmekte gerekli olan şey sınırsızlık değil, sınırlılıktır.

karanlık, insanlar arasındaki küçük ve sıradan kişilere şiir gücü bağışında bulunur.

ne zaman yeni bir atılım yapmaya kalkışsak bir uyuşukluğu yenmek zorunda kalırız. bu uyuşukluk yalnızca bizim içimizde değil, bizi kuşatan ve iyilik yönünde yeni bir adım atmamızı önlemek üzere el birliği yapmışa benzeyen durumlarda da var gibidir.

zavallılığı yüceliğe dönüştürmenin tek yolu ölümdür.

27.7.19

bencil gen teorisi

richard dawkins

bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "evrimi keşfettiler mi?"

canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek.

bu kişinin adı charles darwin'di. dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. ancak ilk kez darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. bölümün başındaki soruyu soran meraklı çocuğa mantıklı bir yanıt vermemizi darwin sağlamıştır. artık, "yaşamın bir anlamı var mı?", "niye varız?", "insan nedir?" türünden derin sorularla karşılaştığımızda hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız.

bu üç soruyu ileri sürdükten sonra, tanınmış zoolog george g. simpson şöyle bir yanıt veriyor: "söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen görmezden gelmemizin doğru olacağıdır."

bugün, dünya'nın güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa, evrim kuramı da ancak o denli kuşkuludur. yine de, darwin'in yaptığı devrimin içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir. zooloji, üniversitelerde hâlâ yan bir konudur ve zooloji çalışmayı seçenler bile, çoğunlukla, bu kuramın derin felsefi boyutunu görmeden kararlarını vermişlerdir. felsefe ve "beşeri bilimler" olarak tanıdığımız konular, hâlâ darwin hiç yaşamamışçasına öğretilmektedir. bunun zamanla değişeceğine hiç kuşkum yok.

ben başarılı bir gende baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu düşünüyorum. genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır. bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek olduğu özel durumlar vardır. bu son cümledeki "sınırlandırılmış" ve "özel" çok önemli sözcükler. her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türün -bir bütün olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.

duygularım, sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. ne yazık ki, bir şeye karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor.

eliaçık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım çünkü bencil doğuyoruz. kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından, onların tasarımlarını bozabiliriz. bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey.

26.7.19

sabetay sevi

karen armstrong


sabetay sevi, 1626'da küçük asya'daki izmir'de varlıklı bir sefardik ailede dünyaya geldi. büyürken, bugün belki de manik depresif tanısını koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde derin keder dönemleri geçirir oldu. bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu.

bu "manik" dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde musa yasası'nı çiğnedi: herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal tanrı adını ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle yapmasının bildirildiğini iddia etti. kendisinin çoktandır beklenen mesih olduğuna inanmıştı.

sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656'da sabetay'ı kentten sürdüler. osmanlı imparatorluğu'nun yahudi toplulukları arasında gezer oldu. istanbul'daki manik bir konuşması sırasında tevrat'ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: "yasakları kaldıran, kutsanmış tanrımız efendimiz sensin!"

1648'de polonya'daki kanlı yahudi kıyımından kaçmış, şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla kahire'de evlenmesi skandala neden oldu. 1662'de sabetay kudüs'e gitmek için yola koyuldu. bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirdiğine inanıyordu. filistin'de natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve onun gaza'daki evini bulmak üzere yola çıktı.

sabetay gibi natan da isaac luria'nın kabbala'sını incelemişti. izmirli kederli yahudiyle karşılaştığı zaman ona çılgın olmadığını söyledi: karanlık kederi onun gerçekten mesih olduğunun kanıtıydı. bu derinliklere indiği zaman, yalnızca mesih'in kendisi tarafından kurtarılabilmiş olan kelipoth diyarındaki tanrısal kıvılcımları yayarak öteki tarafın kötü güçlerine karşı savaşmıştı. israil'in son kurtuluşunu sağlayabilmesinden önce cehenneme inmekle görevlendirilmişti sabetay. başta sabetay bunların hiçbirini düşünmüyordu ama natan'ın belagatı sonunda onu inandırdı.

31 mayıs 1665'te aniden manik bir hazza tutuldu ve natan'ın cesaretlendirmesiyle mesihlik görevini bildirdi. önde gelen hahamlar tüm bunları tehlikeli saçmalıklar olarak reddettiler ama filistinli yahudilerin çoğu, yakında bir araya gelecek olan israil kabilelerine yargıçlık edecek on iki havari seçen sabetay'a akın ettiler. natan, osmanlı imparatorluğu'nun kentlerine olduğu gibi italya, hollanda, almanya ve polonya'daki yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve mesih'e ilişkin heyecan tüm yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı.

zulüm ve sürgünle geçen asırlar avrupa yahudilerini ana görüşten yalıtmıştı ve olayların bu sağlıksız gidişi çoğunu, dünyanın geleceğinin yalnızca yahudilere bağlı olduğuna inanmaya koşullandırdı. sefardimler, ispanya'ya sürülmüş yahudilerin torunları, luriancı kabbala'dan etkilenmişlerdi ve çoğu dünyanın sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. tüm bunlar sabetay sevi kültüne yaradı.

yahudilik tarihi boyunca birçok mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. sabetay hakkında kuşkuları olan yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. taraftarları yahudi toplumunun her kesimindendi: zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz. ingilizce, hollandaca, almanca ve italyanca kitapçıklar ve ilanlar sevinçli haberi yaydı. polonya ve litvanya'da onuruna halk alayları düzenlendi. osmanlı imparatorluğu'nda, sabetay'ı bir tahtta oturur gördükleri görümleri anlatan kâhinler sokak sokak geziyorlardı. bütün işler durdu. türkiye yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından sultan'ın adını çıkarıp yerine sabetay'ı koydular. sonunda, sabetay 1666'nın ocak ayında istanbul'a vardığında asi olarak tutuklandı ve gelibolu'da hapsedildi.

asırlarca süren zulüm, sürgün ve aşağılamadan sonra, umut vardı. tüm dünyada yahudiler içsel bir özgürlüğü ve kurtuluşu tattılar. kabbalacıların sefirot’un gizemli dünyasına daldıkları zaman bir iki dakikalığına yaşadıkları vecde benzer bir şeydi bu. şimdi bu kurtuluş deneyimi birkaç ayrıcalıklının tekelinde değil ama herkesin mülkiyetinde görünüyordu. ilk defa, yahudiler hayatlarının değeri olduğunu hissediyorlardı. artık gelecek için kurtuluş belirsiz bir umut değil ama şu anda gerçek ve anlamlıydı. kurtuluş yaklaşmıştı!

bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. tüm yahudi dünyasının gözleri, sabetay'ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı gelibolu'ya kenetlenmişti. türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirmişti. sabetay mektuplarına: "ben tanrı'nızın peygamberiyim, sabetay sevi" diye imza atmaya başladı. ancak yargılama için istanbul'a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. sultan ona ya islam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: sabetay islam'ı seçti ve hemen salıverildi. imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir müslüman olarak 17 eylül 1676'da öldü.

kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraftarlarını mahvetti. hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler. sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. bugün de, bu mesih'e ilişkin kötü yenilgi birçok yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider.

hahamlar ve akılcılar onun anlamını aynı biçimde önemsemezler. bununla birlikte son zamanlarda, bilim adamları, bu garip olayın anlamını ve daha önemli olan kötü sonucunu kavramak için müteveffa gerşom şolem'in izinde çalışmalara başlamışlardır. şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok yahudi mesihlerine sadık kaldı. kurtuluş deneyimleri öyle derindi ki tanrı'nın onların aldatılmalarına razı olduğuna inanamıyorlardı. bu, saf olgular ve aklın önüne geçen dinsel kurtuluş deneyiminin en çarpıcı örneklerinden birisiydi.

yeni bulunmuş umutlarını bırakma ya da din değiştirmiş bir mesih'i kabul etme seçenekleriyle yüz yüze kalmış, her sınıftan şaşırtıcı sayıda yahudi tarihin acı olgularına boyun eğmeyi reddetti. gazzeli natan ömrünün kalanını sabetay'ın gizemini vaaz etmeye adadı. o, islam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. ve yine, karanlıklar ülkesine inip kelipoth'u salıvermek için halkının en derin kutsallıklarına saygısızlık etmeye itilmişti. görevinin trajik ağırlığını kabul etmiş ve tanrısızlık dünyasını içerden ele geçirmek için en derinliklere inmişti.

türkiye ve yunanistan'da yaklaşık iki yüz aile sabetay'a sadık kaldı. onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683'te toplu halde islam dinine girdiler. birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek gizliden gizliye yahudiliğe bağlı kaldılar. 1689'da önderleri abdullah yakup (jacob querido) mekke'ye hac yolculuğu yaptı ve mesih'in dul karısı, sabetay sevi'nin yakup'ta yeniden yaşama döndüğünü bildirdi. türkiye'de, görünüşte islami yaşamı kusursuz olarak sürdüren ama gizli yahudiliklerine tutkuyla sarılan küçük bir grup dönme hâlâ yaşamaktadır.

diğer sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar; yalnız mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. bu gizli sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. 19. yüzyılda, yahudiliğin daha liberal bir biçimini benimsemiş veya özümsemiş birçok yahudi, ataları arasında sabetaycılar var diye utanç duydular; ancak 19. yüzyılın önde gelen çoğu hahamı sabetay'ın mesih olduğuna inanmış görünür.

şolem, bu mesihçiliğin yahudilikte hiçbir zaman geniş halk hareketi olmamasına karşın, katılımın da azımsanmaması gerektiğini öne sürer. ispanyollar tarafından hristiyanlığa girmeye zorlanmış ama eninde sonunda yahudiliğe geri dönmüş marranolar için bunun özel bir çekiciliği vardı. suç ve kederlerini hafifletici bir gizem olarak din değiştirme kavramı.

fas, balkanlar, italya ve litvanya'da sefardik topluluklarında sabetaycılık gelişti. reggio'lu benjamin kohn ve modena'lı abraham rodrigo gibileri, gizli hareketle bağlarını sürdüren seçkin kabbalacılardı. mesihçi mezhep balkanlardan, doğu avrupa'nın kızışan antisemitizminden yıldırılmış ve tükenmiş polonya'daki aşkenazi yahudilerine yayıldı. 1759'da tuhaf ve uğursuz öğretilerin peygamberi jacob frank mesihlerinin örneğini izleyip gizli yahudiliğine bağlı kalarak, toplu halde hristiyanlığa girdi.

islam dinine giren dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin jön türklerden oldular ve çoğunluk kemal atatürk'ün laik türkiye'sinde tamamıyla özümsendi.

25.7.19

toskana

carl sagan

1890'lı yıllarda italya’nın güzel toskana kırlarında dolaşıyor olsaydınız, okuldan atılmış, uzun saçlı bir gencin pavia yolunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. almanya'daki öğretmenleri ona adam olamayacağını, sorduğu soruların sınıf disiplinini bozduğunu, okulu bıraksa daha iyi edeceğini söylemişlerdi. böylece okulu bırakan genç, toskana kırlarının güzelliklerinde dolaşırken, zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konulardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. bu gencin adı albert einstein'dı ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dünyayı değiştirdi.

italya'nın toskana vilayeti yalnızca genç einstein'ın vaktini geçirdiği bir yer değildir. toskana tepelerine tırmanıp oradan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: leonardo da vinci.

leonardo'nun resim, heykeltıraşlık, anatomi, jeoloji, doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarındaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: insanın uçabileceği bir araç yapmak. bu konuda resimler çizdi, modeller yaptı, tam boy prototipler üretti. fakat hiçbiri de işlemedi. o tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. ne var ki çizimler müthişti. daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. leonardo da vinci'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. fakat kabahat onun değildi. xv. yüzyıl onu kapanına kıstırmıştı.

23.7.19

üç büyük din

comte de volney

bütün topluluklar birbirini parmakla göstererek "siz yanılgı içindesiniz." diyorlardı. "gerçekle mantık yalnızca bizdedir; bütün hukukun, bütün adaletin gerçek kuralı, mutluluk ve yetkinliğe götüren tek yol yalnızca bizimkidir. bütün öteki insanlar ya kördürler ya da başkaldırıyorlar."

beyaz üstüne üzerinde bir ay, bir sargı, bir de kılıç bulunan yeşil sancaklarıyla birinci topluluk, arap peygamberin ümmetidir. "tanrı birdir" demek (ne olduğunu bilmeden), bir adamın sözlerine inanmak (dilini anlamadan), bir çöle gidip tanrı'ya yakarmak (her yerde bulunduğu halde), ellerini suyla yıkamak (ve kandan da çekinmemek), gündüz oruç tutmak (geceleyin de yemek yemek), malının zekatını vermek (ve başkasının malını zorla ele geçirmek): işte muhammed'in çizdiği yetkinlik yolları, işte ona bağlı dindarların onay sesleri.

kim bunları kabul etmezse cehennemliktir, tanrı'nın ilencine uğrar, kılıçtan geçirilmeye yargılıdır. yaşamı yaratan, acıyanların en acıyıcısı olan tanrı, böyle ezici, öldürücü yasalar koymuştur. o, bu yasaları, her ne denli bir adama bildirmişse de bütün evren için yapmıştır. henüz dün yayımlamışsa da geçmiş, gelecek bütün zamanlar için koymuştur. bu yasalar bütün gereksinmeleri karşılar; ama tanrı, onların yanına bir de kitap eklemiştir. bu kitap ışık saçacak, apaçıklığı gösterecek, yetkinlik ve mutluluk getirecekti; oysaki peygamber yaşarken bile, yanındaki adamlar her tümcesine belirsiz, ikili, birbirine karşıt anlamlar verdikleri için, onu anlatmak ve açıklamak zorunda kalındı. yorumcular da, düşünce ve kanı ayrılıkları içinde, birbirine karşıt, düşman mezheplere parçalandılar.

mezheplerden biri, peygamberin gerçek ardılının ali olduğunu söyler, öteki ömer'i ve ebubekir'i tutar. bir mezhebe göre kuran sonsuz değildir, ötekine göre de abdest almaya, namaz kılmaya bir zorunluluk yoktur. kırmıti, hacca gitmeyi kabul etmez, şarap içmeye de izin verir; hakimi, ruhların ten değiştirdiklerini anlatır. böylece bunlar, işaretlerini de sayabileceğin gibi, yetmiş mezhebe kadar çıkarlar. bu karşıtlık içinde her biri, apaçıklığı yalnızca kendine mal edip ötekileri sapkınlık ve dinsizlikle damgalayarak, hepsine karşı kanlı bir din savaşı açar.

bütün insanlara can veren, bütün insanların babası, acıyanların en acıyıcısı bir tanrı'yı kutsayan bu din, bir savaş ve cinayet nedeni, bir anlaşmazlık meşalesi olarak bin iki yüz yıldır yeryüzünü kana boyuyor; eski yarımkürenin bir ucundan öbür ucuna karışıklıklar, kasırgalar saçıp duruyor. görkemli beyaz sarıkları, geniş yenleri, uzun tesbihleriyle dikkat çeken bu adamlar imamlar, mollalar, müftülerdir; yanındakiler de sivri külahlı dervişler, dağınık saçlı murabıtlardır. bak işte, yürekten kelime-i şehadet getiriyorlar; günah-ı kebir ve günah-ı sagarin şartıyla biçimi, tanrı'nın sıfat-ı zatiyesi ve sıfat-ı subutiyesi, şeytan, cin ve periler, ölüm, ölümden sonra dirilme, münkir-nekir, sırat, mizan-ül-amel, mahşer günü, cehennem azabı ve cennet sefasından yana çekişmeye başlıyorlar.

bunların yanındaki, beyaz üstüne haçlar serpili sancaklarıyla ikinci, daha kalabalık topluluk isa'nın ümmetidir. onlar da müslümanların tanıdığı tanrı'yı tanırlar, aynı kitaplara inanırlar. onlar da müslümanlar gibi, bütün insan türünü bir elma yedi diye yıkıma sürüklemiş bir ilk insan kabul ederler. bununla birlikte, ötekilere karşı kutlu bir tiksinti duyarlar. birbirlerine acıyarak, günahkar ve kafir derler. ayrılığa düştükleri en büyük nokta, her ikisi de tek ve bölünmez bir tanrı kabul ettikten sonra, hristiyanların, bu tanrı'yı yine de bir bütün olarak kalmak üzere, her birisinin tam ve başlı başına birer tanrı olmasını diledikleri üç ögeye parçalamalarıdır. evreni kaplayan bu varlığın da maddesiz, öncesiz ve sonsuz olmaktan çıkmaksızın, bir insan bedeni içine girerek, sınırlı, ölümlü, maddi organlar edindiğini eklerler.

müslümanlar, her ne denli kuran'ın sonsuzluğunu ve peygamberin de tanrı'nın elçisi olduğunu kavrarlarsa da bu gizemi anlayamazlar. hristiyanlara birer deli damgası vurarak, hasta beyinlerdeki sanrılar diye bunları reddederler. bu yüzden de yatışmak bilmeyen kinler doğar.

bir yandan da hristiyanlar, kendi dinlerinin birçok noktası üzerinde ayrılıklara düşerler. türlü türlü mezhepler kurmakta müslümanlardan geri kalmazlar. öyle konular üzerinde çekişirler ki bunlar duygularla kavranamadığı için kanıtlama olanağının bulunmamasından dolayı, her birinin düşünceleri de kendi istek ve heveslerinden başka bir temele dayanmaz. bu yüzden çekişmelerinde bir kat daha sert, bir kat daha dik kafalı olurlar. tanrı'nın bilinmeyen, anlaşılmayan bir varlık olduğunda uzlaşırlar da, onun özü, davranış biçimi ve özellikleri üzerinde çatışırlar. düşündükleri gibi, tanrı'nın insan biçimine girmesinin kavrayışın üstüne çıkan bir bilmece olduğunda birliktirler; ama yine de iki istemle iki niteliğin karıştırılması ya da birbirinden ayrılması, özün değişmesi, gerçek ya da mecazi varlık, bedenlenmenin niteliği gibi konularda anlaşamazlar.

ey insanlar! sözlerimi soğukkanlılıkla dinleyin: iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak için ölüp gitmeniz, bunun sonucunu dörtten çok yazar mı? ya beş ettiğini kanıtlamak için ölürseniz, beş eder mi? sizin inanışınız, hiçbir şeyin varlığını değiştirmedikten başka, neyi kanıtlar? gerçek yalnızca birdir, sizin inançlarınızsa türlü türlüdür; demek ki birçoğunuz aldanıyorsunuz. açıkça görüldüğü gibi, bunlar yanlışa inanmışlarsa, insanın inanışı neyi kanıtlar? yanlış uğruna da kurban gitmişler varsa gerçek nasıl belli olacak? hem şeytan da mucizeler gösteriyorsa tanrılığın ayırıcı özelliği nerede kaldı? hem de niçin hep öyle akla yatkın gelmeyen, yarım yamalak mucizeler? niçin düşünceleri değiştirmek varken doğanın altı üstüne getiriliyor? insanların kafalarını aydınlatmak, onları doğru yola getirmek varken onları öldürmek ya da gözlerini korkutmak da ne oluyor?

ey hem bön hem de dediğinden şaşmayan ölümlüler! hiçbirimiz dünkü olup biteni, bugün gözümüzün önünden geçip gideni iyice bilmiyoruz da ne diye iki bin yıl öncesi için ant içmeye kalkışıyoruz? ey zayıflığına bakmadan kendisini beğenen insanlar! doğanın derin, değişmez yasaları var, bizim ruhlarımızsa kuruntular ve anlamsızlıklarla dolu. biz her şeyi anlamak, her şeyi kanıtlamak istiyoruz.

gerçekte, bütün insanlar için aldanmak, bir atomun özelliklerini değiştirmekten çok daha kolaydır. bir bilgin, "olaylara dayanan kanıtlar örtülü kaldığına göre, bunları bir yana bırakalım da akla dayanan, öğretide bulunan kanıtları ele alalım." dedi.

bunun üzerine muhammed'in dininden bir imam, tam bir güvenle ortaya çıktı; mekke'ye doğru dönüp tumturaklı bir kelime-i şehadet getirdikten sonra, ağır, görkemli bir sesle, "hamdolsun sana tanrım!" dedi, "nur, gün gibi parıldamaktadır; gerçeğin sınavdan geçmeye gereksinmesi yok." sonra da kuran'ı göstererek "işte nurun, gerçeğin özü. bu kitabın kuşkuya gelir yeri yok. sıradan insanı kurtarmak, bilgini de şaşırtmamak için peygambere gönderilmiş olan tanrı sözünü tartışmadan kabul edip gözleri kapalı gideni bu kitap doğru yoldan ayırmaz. tanrı, muhammed'i yeryüzüne elçi gönderdi; dinine inanmak istemeyene kılıçla boyun eğdirmesi için yeryüzünü onun ellerine bıraktı. kafirler ayak diremekte, inanmak istememektedirler; onların bu dikkafalılığı tanrı'dan geliyor; korkunç cezalara çarpmak için tanrı onların yüreklerini kilitledi."

bu sözler üzerine, her yandan yükselen mırıldanmalar söylevciyi susturdu. bütün topluluklar, "böyle kolaycacık bizi aşağılayan bu adam da kim?" diye bağrıştılar, "yengi kazanmış baskıcı bir yönetici gibi, kendi inancını ne hakla bize zorla kabul ettirmeye kalkıyor? tanrı bize de onun gibi göz, ruh, zeka vermedi mi? neye inanıp inanmayacağımızı bilmek için, bunları bizim de kullanmaya hakkımız yok mu? onun bize saldırmak hakkı oluyor da bizim kendimizi savunmak hakkımız değil mi? onun canı sınamadan inanmak istemişse, biz de düşünüp inceleyerek inanmakta özgür değil miyiz? ışıktan korkan bu ışıklı öğreti de ne oluyor? kim bu iyilik tanrısının elçisi ki cinayetten, kavgadan başka öğüt vermiyor? bu nasıl adalet tanrısıdır ki gerçeği görememeye kendisi neden oluyor, sonra da cezalandırıyor? gerçeğin kanıtları zor ve işkenceyse, tatlılık ve acıma da yalanı mı gösterecek?"

bunun üzerine yandaki topluluktan bir adam, imama doğru ilerleyerek, ona, "muhammed'i en iyi öğretinin elçisi, gerçek dinin peygamberi olarak kabul edelim." dedi, "ama hiç değilse, dinini yerine getirmek için kimin yolundan gideceğimizi bize söyleyiverin: damadı ali'nin mi, yoksa halifeleri ebubekir ile ömer'in mi?"

bu adlar ağza alınır alınmaz müslümanlar arasında korkunç bir ayrılık çıktı; ömer'i tutanlarla ali'yi tutanlar, birbirlerine sapkın, dinsiz, kafir diyerek ilençler yağdırdılar. kavga o kadar alevlendi ki yumruk yumruğa gelmesinler diye yandaki topluluklardan bazıları araya girmek zorunda kaldılar. sonunda, ortalık biraz yatışınca, yasa yapan, imamlara, "ilkelerinizin nasıl sonuçlar verdiğini görüyorsunuz." dedi. "insanlar bu ilkelere göre davransalardı, siz bile çelişkiler çıkarıp tek kişi kalıncaya dek birbirinizi yerdiniz; oysa tanrı'nın ilk yasası, insanın yaşaması değil midir?"

sonra öteki topluluklara dönerek, "kuşkusuz bu göz yummazlık, bu tekelcilik ruhu, her türlü adalet düşüncesine karşı gelmekte; ahlakın ve topluluğun bütün temellerini altüst etmektedir. ama yine de, temeli öğrenmeden biçimsellik üzerinde yargı vermemek için, bu öğretiyi toptan reddetmeden önce, dogmalarından birkaçını anlamak uygun olmaz mı?" dedi.

topluluklar bunu kabul edince imam, tanrı'nın nasıl putataparlık içinde yolunu sapıtmakta olan uluslara yirmi dört bin peygamber gönderdikten sonra, bir sonuncusunu, hepsinin yetkini, hepsinin üstünü muhammed'i gönderdiğini anlatmaya başlayarak, "esenlik üstünden eksilmesin." dedi. o acıması bol olanın, bundan böyle tanrı sözünü kafirler bozup değiştirmesinler diye, kuran'ın sayfalarını nasıl kendisinin yazdığını anlattı. müslümanlığın dogmalarını bir bir inceleyerek, tanrı sözü olarak, kuran'ın, tıpkı çıktığı kaynak gibi, nasıl öncesiz ve sonsuz olduğunu; onun nasıl, cebrail'in yirmi dört bin kez geceleri görünmesiyle yaprak yaprak gönderildiğini; meleğin küçük bir tıkırtıyla geldiğini bildirmesi üzerine peygamberi nasıl soğuk bir ter kapladığını; bir gece gizem perdesi açılıp peygamberin yarısı kadın, yarısı at olan burak adlı bir hayvana binerek, nasıl doksan kat göklerde dolaştığını; kendisinde mucize gücü olduğu için, nasıl kızgın güneş altında yürüdüğünü; bir sözle ağaçları yeşerttiğini, kuyuları, sarnıçları suyla doldurduğunu, ay'ı ikiye böldüğünü; onun, gökten aldığı buyrukla, kılıcı elinde, yüceliğiyle tanrı'ya en çok yakışan, tapınmadaki yalınlığıyla da insanlara en uygun gelen dini nasıl yaydığını anlattı.

çünkü bu dinin, topu topu sekiz on şartı vardı: tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmak; muhammed'i, onun tek elçisi olarak tanımak; günde beş vakit namaz kılmak; yılda bir ay oruç tutmak; ömründe bir kez hacca gitmek; mallarının zekatını vermek; hiç şarap içmemek; hiç domuz eti yememek; kafirlerle savaşmak.

her müslüman, bu yoldan gitmekle sağken gazi, ölünce de şehit sayıldığı için, daha bu yeryüzündeyken bir yığın nimetten yararlandığı gibi, ölümünde de günahlarıyla sevapları tartıya vurulup, iki kara meleğin temize çıkardığı ruhu, cehennemin üstündeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü geçtikten sonra zevkler diyarına alınıyordu. bal ve süt ırmaklarıyla sulanan; hind'in, arab'ın bütün o güzel kokularının yayıldığı bu yerde, hep el değmemiş gibi kalan genç kızlar, göğün hurileri, durmadan gençleşen bu seçkinleri, hep tazelenen iyiliklere ve ilgilere boğmaktaydı.

bu sözler üzerine, bütün yüzlerde istem dışı bir gülümseme görüldü; topluluklardan birçoğu, bu inanç temellerini yargıya vurarak, hep birden, "aklı başında insanlar, böyle sanrıları nasıl kabul ederler? sanki bin bir gece masallarından birini dinlemiş gibi değil miyiz?" dediler. bir samoyed de ortaya çıkarak, "muhammed'in cennetini ben çok iyi buldum." dedi. "ama ona ulaşmak için tutulacak yollardan biri üzerinde takıldım kaldım; çünkü muhammed'in buyurduğu gibi gün doğmadan başlayıp gün batıncaya kadar yiyip içilemeyeceğine göre, güneşin tam dört ay batmadan ufukta kaldığı bizim ülkemizde böyle bir oruç nasıl tutulur?"

müslüman bilginler, peygamberin onurunu korumak için, "böyle şey olmaz." dediler. ama yüz ulus bunu doğrulayınca, muhammed'in yanılmazlığı çirkin bir sarsıntıya uğramaktan kendini kurtaramadı.

bir avrupalı, "tanrı'nın bize yeryüzünde geçen şeyleri hiç öğretmeyip de durmadan ahrette olup bitenleri bildirmesi ne kadar tuhaf!" dedi. bir amerikalı, "ben hacca gitmekte büyük bir güçlük görmekteyim." dedi, "çünkü bir kuşağı yirmi beş yıl, yerküre üzerindeki insanların sayısının da yalnızca yüz milyon olduğunu varsaysak, herkes ömründe bir kez mekke'ye gitmek zorunda olduğundan, her yıl yollarda dört milyon insan var demektir. aynı yılda da dönülemeyeceğine göre, bu sayı, iki kata, yani sekiz milyona çıkar; yeryüzünü kaplayan bu din kafilesine, yiyecek, su, yer, gemi nereden bulunacak? bunun için mucize gerek."

bir katolik din bilgini, "muhammed dininin temelini yapan düşüncelerden birçoğunun kendisinden çok önce var olması, bu dinin tanrı'dan gelmediğini gösterir." dedi, "bizim kutlu dinimizle yahudilerin dinindeki gerçeklerin değiştirilerek, karmakarışık bir biçimde bir araya getirilmesinden başka bir şey olmayan bu dini, tutkulu bir adam, kurduğu egemenlik tasarıları ve dünyalık amaçları için kullanmıştır. kitabını gözden geçiriniz; içinde tevrat ile incil'de anlatılanların saçma sapan masallara çevrilmesinden; kapalı, birbirini tutmaz tumturaklı sözlerle gülünç ya da tehlikeli inançların bir araya getirilmesinden başka bir şey göremeyeceksiniz. bu inançlardaki ruhla, peygamberin tuttuğu yolu inceleyin; amacına ulaşmak için, yönetmek istediği halkın tutkularıyla, doğrusu ustalıkla oynayan, kurnaz ve korkusuz bir kişilikten başka bir şey bulamazsınız. karşısına alıp konuştuğu kimseler sıradan, bön insanlardır; o da onlara olmadık acayiplikler uydurur; onlar cahildirler, kıskançtırlar; o da bilimi kötüleyerek onların gururlarını okşar. yoksul ve açgözlüdürler; o da yağma umuduyla onların hırslarını kamçılar. en önce, yeryüzünde onlara verecek hiçbir şeyi olmadığından, göklerde hazineler yaratır. en büyük nimet diye ölmek isteğini uyandırır. cehennemle korkakların gözünü yıldırır, gözüpeklere cenneti söz verir; yazgıya inanmakla zayıflara güç verir; bir sözcükle, bütün tutku etkenlerinden, duyguların bütün eğilimlerinden yararlanarak gereksindiği bağlılığı elde eder."

yabanıl insanlar da ileri atılarak, "ne?" dediler, "bir elma yediler diye, bütün insanlar ilence uğrasın; siz de, adaletli tanrı deyip durun! hangi acımasız, babaların suçundan dolayı oğullarını sorumlu tutmuştur? hangi insan, başkasının yaptıklarından hesap verebilir? bu, her türlü adalet düşüncesini altüst etmek değil midir?"

başkaları da, "bütün bu ileri sürülen olayların tanıkları, kanıtları nerede?" dediler, "kanıtlarını hiç incelemeden, bu olanları olduğu gibi kabul edebilir miyiz? en küçük bir dava açmak için bile iki tanık gerekirken bizi bütün bunları geleneklerle, ağızdan ağıza gelen sözlerle inandırmaya kalkıyorlar."
.
yahudiler, hristiyanlar, müslümanlar! savlarınızın anlamı ne olursa olsun, siz manevi varlıklar dizgemiz içinde zerdüşt'ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz! 

cennetlik kişi, zenginlikleri reddeder; ancak kendisine gereken kadarını kullanır; bedenini aşağı görür; tutkuları susmuştur; hiçbir şeyde gözü yoktur; hiçbir şeye bağlanmaz; hep benim öğretimi düşünür durur; sövmelere sabırla katlanır; yanındakilere hiç kin beslemez. 

gökle yeryüzü yok olup gidecek. öyleyse siz de hiçleşen dört maddeden yapılmış bedeninize değer vermeyin; yalnızca ölümsüz ruhunuzu düşünün.

şehveti dinlemeyin. tutkular, korku ve dert uyandırır; tutkuları boğun, korkuyla derdi de yok etmiş olursunuz. 

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar fanteziden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecazlama ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların gidişi saklıdır. 

gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir. bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh, yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşamak ilkesidir. 

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir sanrıdır; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir sanrı. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir. 

bu ruh, eylemleriyle ilişkilerinin gösterdiği sonsuz değişiklik yüzünden, kimi zaman etkin, kimi zaman edilgin, kimi zaman basit, kimi zaman de karmaşık sayıldığı için, insan zekasına, her zaman, çözülmez bir bilmece gibi göründü. açıkça anlayabileceğimiz, yalnızca, maddenin asla yok olmadığı ve özünde bulunan özellikler sayesinde, evrenin de canlı ve düzenli bir varlık gibi yönetildiğidir. 

insanın bu yasaları bilmesi, bilgeliği ortaya çıkarır. erdemle yeterlilik, bu yasaların göz önünde tutulmasındadır. kötülük, günah, yanılmaysa bunların bilinmemesinde, bunlara karşı gelinmesindedir. en küçük atomdan en yüksek yıldızlara dek zincirleme giden nedenlerle sonuçlardaki alın yazısını, ağır cisimlerin yere inmesini, hafiflerinin yükselmesini sağlayan zorunluluk, mutlulukla yıkımı da bu yasaların bir sonucu yapmıştır. 

işte, buddhamız somona gutama'nın ölüm döşeğinde bildirdikleri bunlardır.

22.7.19

pagan bir dünya

albert caraco

pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi. pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu. genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı. vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, pagan görüşlerin konusu uzamdı ve istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı.

kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran hristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. bu ürkütücü tezler sonuçsuz imkanlara sahip olduğu sürece insanlar buna uyum sağladılar; ama bizim eserlerimiz bu tezlere denk düştüğünden beri, buyruklarımızın devasalığını, dahası saçmalığını hissediyoruz.

tanrısal tecessüm fikri en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır. bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırlamaktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır.

şunu asla unutmamalı: dünya, ten ve şeytan hristiyanların gözünde bir karşı-üçlem oluşturmaktadır.

çoğu kimsenin putperest kalması ve tenselliği benimsemesi daha iyidir. kötülük bizim onları kınadığımız ve kendilerine yalan söyleyerek bize de yalan söylemeye onları zorladığımız andan itibaren başlar. sıradan insanların hazza da tövbeye de tanrısallık katması ve hristiyanlar için kudas ayini neyse onlar için de orgazmın aynı şey olması en iyisidir.

21.7.19

hayatın yasaları

baltasar gracian

en güçlü yanınızı bilin. bu size doğuştan bahşedilen en önemli yetenektir, onu geliştirirseniz gerisi gelecektir. güçlü yanını bilen kişinin mükemmelliğe ulaşması kaçınılmazdır. hangi niteliğinizin üstün olduğunu fark edin ve bu konuda sorumluluk üstlenin. bazıları muhakemede iyidir, bazıları ise cesarette. çoğu insan doğuştan gelen yeteneklerine karşı haşin davranır; bu yüzden de hiçbir konuda üstünlük kazanamaz. zaman bizi abartılan tutkularımızdan arındırdığında ise çok geç kaldığımızı fark ederiz.

bir kahraman gibi görünmeyi istemektense bir kahraman olmayı arzulayın.

milletinizin kusurlarından uzak durun. insanın kendi milletinden aldığı kusurları düzeltebilmesi ya da en azından saklayabilmesi zeka göstergesidir. böylece kendi toplumunuzda özgün olmanın itibarını kazanabilir ve bu yöndeki beklentiler az olduğu için daha da saygın addedilirsiniz.

festina lante (yavaşça acele et), krallara yakışır bir ilkedir. asla koşuşturmayın ama asla gevşek de davranmayın.

hiçbir konuda sıradanlaşmayın. özellikle de beğeniler konusunda. ey yüceler ve bilgeler, eğer eylemleriniz ayaktakımını, halkı memnun ediyorsa rahatsız olma zamanınız gelmiştir! popüler beğeninin fazlalığı, bilgeleri kesinlikle hoşnut etmez. bazı popülerlik bukalemunları vardır ki, ayaktakımında estirdikleri rüzgardan hoşlandıkları için ilahların beğenisine ulaşamazlar. ikinci olarak da zekada ve anlayışta sıradanlıktan kaçının. cehalet merakın ötesine geçemez. halkın merakı size haz vermesin. halk ucubelere çılgınca ilgi duyarken bilgelik işin hilesini çözmenin peşindedir.

kaybedecek bir şeyi olmayan insanlarla mücadele etmeyin.

bir süre merakta bırakın. yeniliğin yarattığı hayranlık, başarılarınızın değerini artırır. kartlarınızı açık oynamak hem yararsız hem de yavandır. kendinizi hemen ifşa etmezseniz beklenti uyandırırsınız, özellikle de mevkinizin önemi çoğunluğun ilgisini çekiyorsa. her şeye biraz gizem katın, gizem saygı uyandırır. açıklama yaparken çok net olmayın, sıradan konuşmalarda en gizli düşüncelerinizi sergilemeyin. ihtiyatlı suskunluk dünyevi bilgelikler arasında en kutsalıdır. açığa vurulan bir karar asla beğeni toplamaz, sadece eleştiriye yer bırakır. hele de başarısızlıkla sonuçlanırsa talihsizlik ikiye katlanır. insanların sizi merakla takip etmesini sağlarsanız ilahi yoldan gidiyorsunuz demektir.

sıradışı bir mükemmelliğe erişseniz bile, bunu sergilerken sıradan tutumlar benimseyin.

bağımlılık hissi oluşturun. tapındığını güzelleştiren değil, güzelleştirmeye ihtiyacı olmayana tapınan kişi tanrısallığı yaratır. bilge adam kendisine teşekkür edilmesinden ziyade ihtiyaç duyulmasını tercih eder. başkalarını umudun eşiğinde tutmak diplomatça, size minnet duyacaklarına güvenmek acemicedir. umudun iyi, minnetinse kötü bir hafızası vardır. bağımlılık yaratan, nezaket görenden daha kazançlıdır. susuzluğunu gideren, kuyuya arkasını döner. sıkılan portakal altın servis tabağından çöp kutusuna düşer. bağımlılık ortadan kalkınca saygının yanı sıra kibar tavırlar da kaybolur. tecrübenin temel derslerinden biri şu olmalıdır: umudu canlı tutun ama bekleneni vermeyin; tahtta oturan haminiz bile size ihtiyaç duymaya devam etmelidir. ama hata yapma endişesiyle sessizliği de aşırıya kaçırmayın, kendi çıkarınız için başkasının batmasına izin vermeyin.

herhangi birinin oyundan, herhangi bir modadan, herhangi bir yüzyıldan bağımsız olmayı hedefleyin.

başlangıçta abartılı beklentiler uyandırmayın. önceden yaratılan beklentileri karşılayamamak, tüm ünlülerin genel şanssızlığıdır. idealleri oluşturmak kolay, gerçekleştirmek zor olduğu için gerçekler hayallerin yerini asla tutmaz.

kaçamaklardan yararlanın. akıllı insanlar zorluklardan böyle sıyrılır. zekice yapılmış bir nükteden yola çıkarak en karmaşık labirentlerden çıkış yollarını bulurlar. onlar en ciddi münakaşalardan havalı bir tavırla "hiçbir şey" söylemeyerek ya da sadece gülümseyerek kurtulurlar. büyük liderlerin çoğu bu sanatta ustalaşmıştır. birini reddetmek zorunda kaldığınız zaman, konuyu değiştirmek her zaman kibar bir yöntemdir. bazen bir şeyi anlamazdan gelmek, aslında en yüksek anlayışın göstergesidir.

herhangi bir insanı harekete geçiren temel dürtüyü bildiğinizde, onun iradesinin anahtarı elinize geçer.

ışığınızı karartan birine asla yanaşmayın. size daha çok ışık veren insanlarla birlikte olun. hiç kimse başkalarının kendisini üzmesine izin verecek kadar iyi niyetli olmamalıdır.

klişelerden kaçınmak için asla mantığa aykırı davranmayın. mantıklı yaklaşımlardan ayrılan her girişim aptallıktır. mantıkla çeliştiği halde doğruymuş gibi görünen her söz bir aldatmacadır. ilk anda yeniliği ve ilginçliği nedeniyle büyük takdir kazanır fakat daha sonra kandırmaca olduğu sezilerek aslında boş olduğu açığa çıktığında güvenilirliğini yitirir.

sorumluluğu güzel bir şey olarak görmeyin; çünkü bu genellikle başka birinin sizi kendine bağımlı kılmak için kurduğu bir plandır.

ilk izlenimlerinizin kölesi olmayın. kimse parıldayan güneşe doğrudan bakamaz. ama güneş tutulmasında herkes gözünü ona diker. sıradan düşünceler genellikle neyin doğru olduğu değil, neyin yanlış olduğu hakkındadır. kötü haberler her türlü takdirden daha hızlı yayılır. birçok insan dünyadan ayrılıncaya kadar tanınmaz bile. bir insanın bütün kahramanlıkları, küçük bir kusurunu kapatmak için bile yeterli olmayabilir. bu yüzden hataya düşmekten kaçının. şunu bilin ki kötü niyet her hatayı görse de, hiçbir başarıyı fark etmez.

yiğitlik, cömertlik ve sadakat dünyadan yok olsa dahi, insanoğlunun bu erdemleri sizin kalbinizde tekrar bulabilecek olmasıyla övünebilmelisiniz.

yalnız bir bilge olacağınıza, dünyanın geri kalanıyla deli olun. en büyük bilgeliğin içinde biraz cehalet ya da en azından cahil rolü yapmak da vardır. insan başkalarıyla birlikte yaşamak zorundadır ve bu "başkaları" çoğunlukla cahildir.

doğru olan şey bile yeterince doğru gibi görünmezse kimsenin ilgisini çekmez. gördüklerine inananlar, gördüklerine aldananlardan çok daha az sayıdadır. kurallara göre oynayın, dünya "ye kürküm ye" dünyasıdır ve birçok kürk aslında göründüğü gibi değildir. ama yine de sırttaki iyi bir kürkün, iyi bir kalp için de en geçerli tavsiye mektubu olduğunu unutmayın.

bir köşede, her zaman herkesin gözünü kamaştırabilecek bir yeniliğiniz olsun. bir kandil ne kadar fazla ışık verirse o kadar hızlı erir ve enerjisi tükenir. kendinizi daha az ortaya koyun, bunun ödülünü daha fazla saygı ve itibar görerek alacaksınız.