charles baudelaire
uykuda, şu her gece yaptığımız macera dolu yolculukta, olumlu anlamda mucizevi olan bir şey vardır; düzenli tekrarlandığı için gizemi azalmış bir mucizedir bu. insanın rüyaları iki türlüdür: sıradan hayatının ayrıntıları, kaygıları, arzuları ve günahlarıyla dolu birinci tür rüyalar, hafızanın engin tuvaline yerli yersiz işlemiş, gündüz gözüyle görülen nesneleri az çok tuhaf bir biçimde birleştirir. bu doğal bir rüya görmedir; bizzat insanın kendisidir. fakat ikinci tür rüyalara gelince, bu rüyalar uyuyan kişinin karakteri, hayatı ve tutkularıyla alakasız ve bağlantısız olan, saçma ve beklenmedik rüyalardır.
benim "hiyerogliftik" diye nitelendirdiğim bu tür rüyalar hiç kuşkusuz insanın doğaüstü yanını temsil eder ve eskiler bu tarz rüyaların tam da saçma oldukları için ilahi olduğunu düşünmüşlerdir. zira doğal nedenlerle izah edilemediği için bu rüyaların nedenlerinin insanın dışında yattığına karar vermişlerdir. ve bugün bile rüya yorumcularının yanı sıra felsefi bir ekol, bu tür rüyalarda bazen bir paylama bazen de bir öğüt saklı olduğunu belirtir. kısacası bu rüyalar uyuyan kişinin zihninde üretilmiş sembolik resimlerdir; öğrenilmesi gereken bir sözlük, bilge adamların anahtarına sahip olabileceği bir dildir.
müstesna şekilde yoğun zevkleri deneyimlemek isteyen gerek cahillerin, gerekse kibar çevreden insanların bilmesi gereken gerçek şu ki; esrarda aşırı doğal olandan başka mucizevi bir şeyi kesinlikle bulamayacaklar asla. esrarın etkisini gösterdiği beyin ve organizma, evet, nitelik ve yoğunluk bakımından yükselmiş olabilir; ama her zaman kaynağına bağlı olağan bireysel olguları üretir. insan bedensel ve ruhsal mizacının ölümcül esaretinden kaçamayacaktır; esrar bir insanın bilindik izlenimleri ve düşünceleri için büyütücü bir ayna olacak ama yine sadece bir ayna olarak kalacaktır.
#junk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#junk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30.06.2021
26.06.2021
esrar
charles baudelaire
akıllı bir devlet esrarın serbestçe kullanılması halinde varlığını sürdüremez. ne savaşçı çıkarabilir ne de vatandaş.
aslına bakarsanız, bozulma ve zihinsel ölüm pahasına, varoluşunun temel koşullarını bozmak ve böylece yetileri ile çevresi arasındaki dengeyi yıkmak insanoğluna yasaklanmıştır. vatandaşlarını ifsat etmeye niyetli bir devlet olsaydı, bu niyetini hayata geçirmek için esrar kullanımını teşvik etmekle yetinirdi.
şarap iradeyi güçlendirir, esrar yok eder. şarap fiziksel bir yardımdır, esrar bir intihar silahı. şarap insanı iyi huylu ve girişken yapar, esrarsa yalnızlaştırır. deyim yerindeyse biri çalışkandır, diğeriyse özünde tembel. hem bir çırpıda cennete kavuşabiliyorsanız, çalışmanın, toprağı sürmenin, yazmanın, herhangi bir şey üretmenin ne manası kalır ki?
son olarak, şarap çok çalışıp onu içmeyi hak eden halk içindir. esrar yalnızlık sevinçleri sınıfına aittir; aylak sefiller için yaratılmıştır. şarap faydalıdır, verimli sonuçlar doğurur. esrar faydasız ve tehlikelidir.
pek tanınmayan ama önemli bir filozof, müzik kuramcısı ve konservatuar hocasının, barbereau'nun güzel sözleriyle bu yazımı bitirmek istiyorum. bu zatın da bulunduğu bir meclise katılmıştım ve orada bulunanların bazıları o keyif verici zehirden alıyorlardı. zikrettiğim zat kelimelere dökemeyeceğim bir küçümsemeyle bana şöyle demişti: "akıllı ve zengin ruhlu bir insanın şiirsel mutluluğa erişmek için yapay yollara başvurmasını hiç anlamıyorum; çünkü coşku ve irade gücü, doğaüstü bir varoluşa yükselmek için yeterlidir zaten. büyük şairler, filozoflar ve yalvaçlar, saf ve özgür iradelerini kullanarak, hem sebep hem sonuç, hem özne hem nesne, hem hipnozu hem uyurgezer oldukları bir hale ulaşan insanlardır." ona sonuna kadar katılıyorum.
akıllı bir devlet esrarın serbestçe kullanılması halinde varlığını sürdüremez. ne savaşçı çıkarabilir ne de vatandaş.
aslına bakarsanız, bozulma ve zihinsel ölüm pahasına, varoluşunun temel koşullarını bozmak ve böylece yetileri ile çevresi arasındaki dengeyi yıkmak insanoğluna yasaklanmıştır. vatandaşlarını ifsat etmeye niyetli bir devlet olsaydı, bu niyetini hayata geçirmek için esrar kullanımını teşvik etmekle yetinirdi.
şarap iradeyi güçlendirir, esrar yok eder. şarap fiziksel bir yardımdır, esrar bir intihar silahı. şarap insanı iyi huylu ve girişken yapar, esrarsa yalnızlaştırır. deyim yerindeyse biri çalışkandır, diğeriyse özünde tembel. hem bir çırpıda cennete kavuşabiliyorsanız, çalışmanın, toprağı sürmenin, yazmanın, herhangi bir şey üretmenin ne manası kalır ki?
son olarak, şarap çok çalışıp onu içmeyi hak eden halk içindir. esrar yalnızlık sevinçleri sınıfına aittir; aylak sefiller için yaratılmıştır. şarap faydalıdır, verimli sonuçlar doğurur. esrar faydasız ve tehlikelidir.
pek tanınmayan ama önemli bir filozof, müzik kuramcısı ve konservatuar hocasının, barbereau'nun güzel sözleriyle bu yazımı bitirmek istiyorum. bu zatın da bulunduğu bir meclise katılmıştım ve orada bulunanların bazıları o keyif verici zehirden alıyorlardı. zikrettiğim zat kelimelere dökemeyeceğim bir küçümsemeyle bana şöyle demişti: "akıllı ve zengin ruhlu bir insanın şiirsel mutluluğa erişmek için yapay yollara başvurmasını hiç anlamıyorum; çünkü coşku ve irade gücü, doğaüstü bir varoluşa yükselmek için yeterlidir zaten. büyük şairler, filozoflar ve yalvaçlar, saf ve özgür iradelerini kullanarak, hem sebep hem sonuç, hem özne hem nesne, hem hipnozu hem uyurgezer oldukları bir hale ulaşan insanlardır." ona sonuna kadar katılıyorum.
31.07.2020
esrar
gerard de nerval
esrar, insanı tanrıya eşit kılıyor. su içenler, var olan şeylerin sadece kaba ve maddi görüşünü bilebilirler. bedenimizdeki gözleri bulandıran sarhoşluk, ruhun gözlerini aydınlatır. sefil zindancısından sıyrılan zihin, anahtarları hücrenin kapısında unutarak uyuyakalmış gardiyanın hapishanesinden kaçan mahpus gibi sıvışır; sonsuz alanlarda ve aydınlıklar içinde kıvançla dolaşıp durur, rastladığı tanıdık cinlerle konuşur ve onların ansızın yaptığı büyüleyici açıklamalarla gözü kamaşır. hafif bir kanat çırpmayla, dile getirilmez mutlulukların göklerinde uçar ve bu duyumlar öylesine hızla art arda gelir ki, her şey, ebediyet gibi görünen bir an içinde gerçekleşir.
6.11.2019
şarabın ve esrarın şiiri
charles baudelaire
insanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! insanın ondan devşirdiği o ikinci gençlik nasıl da hakiki ve ateşlidir!
fakat insanı şimşek gibi çarpan zevkleri ve halsiz bırakan cazibesi de aynı ölçüde korkunçtur. lakin ey hakimler, yasa koyucular, dünyanın efendileri! mutluluğun yumuşattığı, erdem ve sağlığa kolayca kavuşma talihine sahip olan sizler, vicdanınıza ve aklınıza danışarak söyleyiniz: dehasını içkiden alan bir adamı kınayacak o amansız ruh gücü aranızda hanginizde var?
yeryüzünde hiçbir zaman acılarını uykusunda yeterince dindiremeyen, adı sanı bilinmeyen sayısız insan vardır. şarap onlar için şarkılar ve şiirler yazar.
eğer insan artık şarap imal etmeseydi, bence gezegenimizin sağlığında ve aklında, şarabın sorumlu tutulduğu aşırılıklardan ve sapkın davranışlardan çok daha korkunç bir boşluk, bir eksiklik, bir kusur oluşurdu. naifliğinden veya prensip gereği hiç şarap içmeyen insanların ahmak veya ikiyüzlü olduklarını düşünmek akıllıca değil midir?
ahmaktan kastım ne doğayı ne de insanlığı tanıyan insanlar; sanatın geleneksel araçlarına burun kıvıran sanatçılar; mekaniğe küfreden işçiler. ikiyüzlülere gelince bunlar da gizli oburlar, yemeklerde gizlice şarap içen ve kendilerine bir miktar şarap saklayan sözüm ona ağırbaşlı geçinenlerdir. yalnızca su içen bir adam hemcinslerinden bir sır saklıyordur.
pek bilinmeyen eski bir yazar şöyle demiş: "içen adamın neşesine hiçbir şey denk olamaz, içilen şarabın verdiği neşe dışında."
kötü sarhoşlar vardır; bunlar doğuştan kötüdürler zaten. şarap içen kötü insan iğrençleşirken, iyi insan gerçekten şahane olur.
bir esrar bağımlısının uyumlu sevgisinin katılamayacağı duygusal bir birleşim yoktur.
bir kaşık reçelle yeryüzünün ve gökyüzünün bütün nimetlerini bir anda elde edebilen bir insan bunun binde birini bile çalışarak asla elde edemez.
aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler.
insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.
fransız filozof blaise pascal "düşünceler" adlı kitabında şöyle demiştir: "insan ne melektir ne de hayvan. ve acıklı bir gerçektir ki melek olmayan çalışan kişi, sonunda hayvan olur."
insanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! insanın ondan devşirdiği o ikinci gençlik nasıl da hakiki ve ateşlidir!fakat insanı şimşek gibi çarpan zevkleri ve halsiz bırakan cazibesi de aynı ölçüde korkunçtur. lakin ey hakimler, yasa koyucular, dünyanın efendileri! mutluluğun yumuşattığı, erdem ve sağlığa kolayca kavuşma talihine sahip olan sizler, vicdanınıza ve aklınıza danışarak söyleyiniz: dehasını içkiden alan bir adamı kınayacak o amansız ruh gücü aranızda hanginizde var?
yeryüzünde hiçbir zaman acılarını uykusunda yeterince dindiremeyen, adı sanı bilinmeyen sayısız insan vardır. şarap onlar için şarkılar ve şiirler yazar.
eğer insan artık şarap imal etmeseydi, bence gezegenimizin sağlığında ve aklında, şarabın sorumlu tutulduğu aşırılıklardan ve sapkın davranışlardan çok daha korkunç bir boşluk, bir eksiklik, bir kusur oluşurdu. naifliğinden veya prensip gereği hiç şarap içmeyen insanların ahmak veya ikiyüzlü olduklarını düşünmek akıllıca değil midir?
ahmaktan kastım ne doğayı ne de insanlığı tanıyan insanlar; sanatın geleneksel araçlarına burun kıvıran sanatçılar; mekaniğe küfreden işçiler. ikiyüzlülere gelince bunlar da gizli oburlar, yemeklerde gizlice şarap içen ve kendilerine bir miktar şarap saklayan sözüm ona ağırbaşlı geçinenlerdir. yalnızca su içen bir adam hemcinslerinden bir sır saklıyordur.
pek bilinmeyen eski bir yazar şöyle demiş: "içen adamın neşesine hiçbir şey denk olamaz, içilen şarabın verdiği neşe dışında."
kötü sarhoşlar vardır; bunlar doğuştan kötüdürler zaten. şarap içen kötü insan iğrençleşirken, iyi insan gerçekten şahane olur.
bir esrar bağımlısının uyumlu sevgisinin katılamayacağı duygusal bir birleşim yoktur.
bir kaşık reçelle yeryüzünün ve gökyüzünün bütün nimetlerini bir anda elde edebilen bir insan bunun binde birini bile çalışarak asla elde edemez.
aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler.
insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.
fransız filozof blaise pascal "düşünceler" adlı kitabında şöyle demiştir: "insan ne melektir ne de hayvan. ve acıklı bir gerçektir ki melek olmayan çalışan kişi, sonunda hayvan olur."
18.09.2019
tiryaki
eric ambler
hiç beyaz zehir tiryakisiyle karşılaştınız mı? zehir tiryakileri bir süre durumlarını saklayabilirler. fakat uzun zaman asla. alışma şekli herkeste aynıdır. önce bir deneme içişi yapılır ve pek hoşlanılmaz. ama ikinci ve üçüncü denemelerde biraz zevk alınmaya başlanır. insan, nasıl olsa istediğim zaman bırakabilirim diye kendi kendini kandırır. bunlar boş kuruntulardır. iş işten geçiverir. günlük doz gittikçe arttırılır. deneme devresi sanısı devam etmektedir. derken birtakım yeni huylar ortaya çıkar. sinirlilik, herkesten kuşkulanma başlar. devamlı burun akması, tiryakiye, nezle olmuş gibi gelir. dünyada bunun kadar kötü bir şey olamaz. eroinmanlar çalışma güçlerini kaybederler ama bir yandan da zehir almak için para bulmak zorundadırlar. bu duruma düşen biri, beş kuruş için adam öldürebilir. şimdi de neden bu pisliğin ticaretini yaptığımı soracaksınız. ben satmasam başkası satacaktı. üstelik zehre alışan aşağılık herifler, kazancımdan vazgeçmeme değmezler.
14.05.2019
uyuşturucu
irvine welsh
"zulüm olmadan şenlik olmaz." (nietzsche)
karanlık odalarda oturan ve ne kötü bir hayatları olduğunu düşünüp ağlaşarak işleri yoluna koyacak hiçbir şey yapmayan çok sayıda insan var.
eroini bırakmak sigarayı bırakmaktan daha kolay. kokain erkekleri kendi on sekiz yaşlarının en kötü reenkarnasyonuna dönüştürüyor.
sigara, alkol, eroin, kokain, speed, yoksulluk ve medyanın beyin sikiciliği: kapitalizmin yıkım araçları nazizminkilerden daha incelikli ve daha etkili. ve insan bunlar karşısında savunmasız.
uyuşturucu yapmış olanlar, ne kadar normal yaşarlarsa yaşasınlar bazı haftalar kendilerini gene de sıçmış durumda ve paranoyak hissedecekleri gerçeğiyle birlikte yaşamak zorundadırlar.
nefret ettiğimiz bir piyasada, nefret ettiğimiz bir şehirde, sanki evrenin merkezindeymişiz gibi davranan, gerçek hayatın başka bir yerde yaşandığı düşüncesini kafamızdan atabilmek için içimizi pis uyuşturucularla dolduran, yaptığımız her şeyin bu paranoyayı ve gerçeği beslediğinin farkında olsak bile buna bir şekilde dur diyebilmek için yeterince duyarlı olamayan, bıkkın ve de bitkin götleriz biz. çünkü, ne yazık ki, durmaya değebilecek kadar iyi ve ilginç hiçbir şey yok.
bizim trajedimiz de bu işte: yıkıcı sömürgenler ya da ruhsuz fırsatçılar dışında kimsenin içinde gerçek tutku yok. geriye kalanlar onları çevreleyen pislik ve vasatlık tarafından mağlup edilmiş. seksenlerin kelimesi "ben", doksanlarınki "şey" ise, milenyumun kelimesi de "imsi". herkesin muğlak ve sınırlı olması gerekiyor. eskiden madde önemliydi, sonra tarz her şey oldu. şimdiyse "miş gibi" yapılıyor.
"zulüm olmadan şenlik olmaz." (nietzsche)karanlık odalarda oturan ve ne kötü bir hayatları olduğunu düşünüp ağlaşarak işleri yoluna koyacak hiçbir şey yapmayan çok sayıda insan var.
eroini bırakmak sigarayı bırakmaktan daha kolay. kokain erkekleri kendi on sekiz yaşlarının en kötü reenkarnasyonuna dönüştürüyor.
sigara, alkol, eroin, kokain, speed, yoksulluk ve medyanın beyin sikiciliği: kapitalizmin yıkım araçları nazizminkilerden daha incelikli ve daha etkili. ve insan bunlar karşısında savunmasız.
uyuşturucu yapmış olanlar, ne kadar normal yaşarlarsa yaşasınlar bazı haftalar kendilerini gene de sıçmış durumda ve paranoyak hissedecekleri gerçeğiyle birlikte yaşamak zorundadırlar.
nefret ettiğimiz bir piyasada, nefret ettiğimiz bir şehirde, sanki evrenin merkezindeymişiz gibi davranan, gerçek hayatın başka bir yerde yaşandığı düşüncesini kafamızdan atabilmek için içimizi pis uyuşturucularla dolduran, yaptığımız her şeyin bu paranoyayı ve gerçeği beslediğinin farkında olsak bile buna bir şekilde dur diyebilmek için yeterince duyarlı olamayan, bıkkın ve de bitkin götleriz biz. çünkü, ne yazık ki, durmaya değebilecek kadar iyi ve ilginç hiçbir şey yok.
bizim trajedimiz de bu işte: yıkıcı sömürgenler ya da ruhsuz fırsatçılar dışında kimsenin içinde gerçek tutku yok. geriye kalanlar onları çevreleyen pislik ve vasatlık tarafından mağlup edilmiş. seksenlerin kelimesi "ben", doksanlarınki "şey" ise, milenyumun kelimesi de "imsi". herkesin muğlak ve sınırlı olması gerekiyor. eskiden madde önemliydi, sonra tarz her şey oldu. şimdiyse "miş gibi" yapılıyor.
23.03.2019
303
hans weingartner
beyaz çorap ve sandalet giymiş erkekler: en kötüsü onlardır.
sadece aptallar kendilerini sever.
almanya'da ne kadar kişinin yalnız yaşadığını biliyor musun? %50. ve sana bir şey söyleyeyim mi? bence bunun arkasında bir strateji var: ekonomik sebepler. dört dairede yaşayan dört kişiyi al. ihtiyaçları: dört buzdolabı, dört elektrik süpürgesi, dört su ısıtıcısı, dört düz ekran tv. beraber yaşasalardı hepsinden sadece birer taneye ihtiyaç duyarlardı. yani yalnızken daha çok tükettiklerinden, bu, kapitalist ekonomi açısından daha mantıklı. bir arkadaşım tezini bu konuda yazmıştı: "kapitalizmin ayırma stratejisi."
sadece aptallar kendilerini sever.
almanya'da ne kadar kişinin yalnız yaşadığını biliyor musun? %50. ve sana bir şey söyleyeyim mi? bence bunun arkasında bir strateji var: ekonomik sebepler. dört dairede yaşayan dört kişiyi al. ihtiyaçları: dört buzdolabı, dört elektrik süpürgesi, dört su ısıtıcısı, dört düz ekran tv. beraber yaşasalardı hepsinden sadece birer taneye ihtiyaç duyarlardı. yani yalnızken daha çok tükettiklerinden, bu, kapitalist ekonomi açısından daha mantıklı. bir arkadaşım tezini bu konuda yazmıştı: "kapitalizmin ayırma stratejisi."
yalnız olmak insan doğasına tamamen aykırı. insanlar sosyal yaratıklardır. yalnız kaldığımızda dakikalar içinde stres hormonları salgılıyoruz. kortizol gibi şeyler. kortizol bağışıklık sistemini zayıflatır. bu yüzden yalnız olmak sizi hasta eder. ama zaten istedikleri de bu. mutsuz olalım ki daha çok tüketelim. kapitalizm, temel prensiplerinden dolayı kaçınılmaz olarak izolasyonu öngörür.
küçük yaşlardan itibaren birbirimizle rekabet etmemiz öğretiliyor. bu, okulda başlıyor. kim en güzel görünüyor? kim en akıllı? ve daha sonra hayat devamlı seçmelere dönüşüyor. bir koleje bin kişi başvuruyor, sadece 10 kişi giriyor. 100 kişi ev başvurusu yapıyor, biri alıyor. 7/24 daha sert, daha hızlı ve daha güçlü olmalısın. ne stres ama! kesintisiz mücadele ve rekabet. tüm dünya lanet büyük bir sirke dönmüş durumda!
sermayenin sahibi olan ilk %5, dinlenmeye zaman bile bulamayan bu insanlardan faydalanıyor. diğer herkes kıçını düzeltmeye çalışıyor. mutsuz ve tamamen stresli.
darwin, "uyumluların hayatta kalması" der, "en güçlülerin hayatta kalması" değil. en güçlüler hayatta kalmaz, en iyi adapte olanlar kalır.
goriller sadece bir tanesi kalıncaya kadar savaşır: alfa erkeği. sadece alfa erkek üreyebilir. diğer erkeklerin bebeklerini bile öldürür. insan toplumu da benzer şekilde çalışıyor. bir hiyerarşi oluşana kadar savaşırız. ve ekonomik sistemimiz buna uydurulur.
komünizm de hiyerarşik bir sistemdir. çünkü herkes pastanın en büyük parçasını ister. bu yüzden gerçek sosyalizm asla var olmadı. ne doğu almanya'da, ne rusya'da ne de çin'de. mao ve stalin, insanlar üzerinde zorla istemedikleri bir sistem oluşturdular. çünkü o da insan doğasına aykırı.
"benim bisikletim", "senin bisikletin" bu çok eskiden başladı. mülkiyetin icadı ile. eğer ben hiçbir şeye sahip değilsem beni kıskanamazsın, değil mi? bak: göçebeler, onlar paylaştılar. her şeyi paylaştılar. biz paylaşmayı seviyoruz. biz paylaşınca vücudumuz tonlarca mutluluk hormonu salgılıyor. bunu severiz.
"benim bisikletim", "senin bisikletin" bu çok eskiden başladı. mülkiyetin icadı ile. eğer ben hiçbir şeye sahip değilsem beni kıskanamazsın, değil mi? bak: göçebeler, onlar paylaştılar. her şeyi paylaştılar. biz paylaşmayı seviyoruz. biz paylaşınca vücudumuz tonlarca mutluluk hormonu salgılıyor. bunu severiz.
kapitalizm insanlık dışı, insanları sevmeyen bir sistemdir. insanlığın geri kalanı mutsuz hissederken en üstteki %1'lik kesime fayda sağlar.
açlık mesela. dünya nüfusunu iki kez besleyebilecek kadar buğdayımız var. sadece düzgün bir şekilde dağıtılmıyor.
açlık mesela. dünya nüfusunu iki kez besleyebilecek kadar buğdayımız var. sadece düzgün bir şekilde dağıtılmıyor.
afrika'da, büyük sahra çölündeki çok küçük bir alan bile bütün dünyaya güneş enerjisi sağlamak için yeterli bir yer. güneş bu kadar güçlü. bu, bana eğer sadece kendimizi organize edersek neler yapabileceğimizi hatırlatıyor. işbirliği yaparsak. bizse bunun yerine yakıt kullanıyoruz ve gezegenimizi ısıtıyoruz.
insanlar bu gezegende sürekli kendileri için endişelenerek yaşayabilen tek canlı varlıklardır. korkuları, ihtiyaçları ve açıkları hakkında. biz geleceği düşünüyoruz, geçmiş hakkında düşünüyoruz; neyi yanlış yaptık, neyi doğru yaptık diye düşünüyoruz, düşünüyoruz. oradaki düşünceler, onlar sürekli olarak yaptığımız her şeyi değerlendirip yorum yapıyor. günde 16 saat, haftada yedi gün. buna sonsuza dek dayanamazsın. bu yüzden insanın doğal olarak uyuşturucu kullanmaya ihtiyacı var.
insanlık tarihindeki tüm insanlar uyuşturucu kullandılar: hintliler, mayalar, inkalar, romalılar, yunanlılar, hepsi. ormandaki yerliler bile uyuşturucu kullanıyor. her zaman kendimizden uzak durmalıyız. aksi takdirde deliririz. aslında kendinden tatile çıkmanın başka yolları da var. örneğin meditasyon, dans, yoga, spor, seks, her şey. ama uyuşturucu daha kolaydır. ve insanlar doğası gereği tembeldir. bu, termodinamiğin ikinci prensibidir.
ama ben kimim o zaman? gerçek benliğimin yeri neresi? derinlerde bir yerde, lisan ile ulaşamayacağın bir yerde. varlığının çekirdeğinde. sadece rüyalarda görülür. veya sadece psikanalizde. uyuşturucu ile yorumcuyu kapatabilirsin; ama gerçek seni değil. ancak uyuşturucularla sadece yorumcuyu kapatmazsın; aynı zamanda gerçek kendine de zarar verirsin. yıllarca uyuşturucu alan insanlara bak. hepsi bir noktada tamamen boş, artık orada bile değil.
4.01.2019
şarap ve afyon
charles baudelaire
sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.
şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.
aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.
sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.
insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.
eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.
"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."
insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.
bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.
sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.
aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.
sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.
insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.
eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.
"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."
insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.
bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.
13.12.2017
esrar üzerine
walter benjamin
esrar etkisindeyken eskisi gibi, yine aynı düşünce patikalarını izlersiniz; ama bu kez bu patikalara güller saçılmıştır.
lunaparklar, sanatoryumların bir ön biçimidir.
sarhoşluk halinde, yeniye, el sürülmemişe ulaşmak için büyük bir umudun, hevesin, arzunun kanatlandığı pek görülmez; bunun yerine, bunlara sadece bitkin, dalgın, miskin, atıl bir yokuş aşağı gezintide ulaşılır.
canlı olan, yok oluşun cinnetini sadece üremenin coşkun sarhoşluğunda yener.
insanlığın körleşmiş ve hayvani yanından kaynaklanan şeylere sahip olmaları bir yana, en derin gerçekler, körleşmiş ve bayağı olana uyum sağlayabilmek, ve hatta, kendilerini kendi tarzlarıyla sorumsuz düşçülerde yansıtmak gibi büyük bir güce sahiplerdir.
karl kraus: bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız o da size o kadar uzaktan bakar.
önemli düşünceler uzun süre uykuya yatırılmalıdır.
keder, kımıldamadan sarkan peçedir ve kendisini kaldıracak hafif bir rüzgarın özlemiyle yanıp tutuşur.
yaramazlık, sihirbazlık yapamayan çocuğun can sıkıntısı demektir. onun dünyaya ilişkin ilk deneyimi, yetişkinlerin daha güçlü olmaları değil, kendisinin sihirbazlık yapamamasıdır.
yalnızken aldığımız en korkunç uyuşturucu kendi benliğimizdir.
yalnızca çocukluk hüznün kaynaklarını arayıp bulabilir ve neşe saçan ünlü şehirlerin kederli yüzünü anlayabilmek için, içinde bir çocuk olarak yaşamış olmak gerekir.
dünyanın örgüsü içinde, düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır.
esrar etkisindeyken eskisi gibi, yine aynı düşünce patikalarını izlersiniz; ama bu kez bu patikalara güller saçılmıştır.lunaparklar, sanatoryumların bir ön biçimidir.
sarhoşluk halinde, yeniye, el sürülmemişe ulaşmak için büyük bir umudun, hevesin, arzunun kanatlandığı pek görülmez; bunun yerine, bunlara sadece bitkin, dalgın, miskin, atıl bir yokuş aşağı gezintide ulaşılır.
canlı olan, yok oluşun cinnetini sadece üremenin coşkun sarhoşluğunda yener.
insanlığın körleşmiş ve hayvani yanından kaynaklanan şeylere sahip olmaları bir yana, en derin gerçekler, körleşmiş ve bayağı olana uyum sağlayabilmek, ve hatta, kendilerini kendi tarzlarıyla sorumsuz düşçülerde yansıtmak gibi büyük bir güce sahiplerdir.
karl kraus: bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız o da size o kadar uzaktan bakar.
önemli düşünceler uzun süre uykuya yatırılmalıdır.
keder, kımıldamadan sarkan peçedir ve kendisini kaldıracak hafif bir rüzgarın özlemiyle yanıp tutuşur.
yaramazlık, sihirbazlık yapamayan çocuğun can sıkıntısı demektir. onun dünyaya ilişkin ilk deneyimi, yetişkinlerin daha güçlü olmaları değil, kendisinin sihirbazlık yapamamasıdır.
yalnızken aldığımız en korkunç uyuşturucu kendi benliğimizdir.
yalnızca çocukluk hüznün kaynaklarını arayıp bulabilir ve neşe saçan ünlü şehirlerin kederli yüzünü anlayabilmek için, içinde bir çocuk olarak yaşamış olmak gerekir.
dünyanın örgüsü içinde, düş, bireyselliği çürük bir diş gibi yerinden oynatır.
1.12.2017
yapma cennetler
charles baudelaire
bütün alışkanlıklar çok geçmeden zorunluluğa dönüşür.
sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.
şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.
"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."
aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.
sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.
eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.
insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.
zihin, sadece, yakın çevrenin aşırı bir biçimde dönüşmüş olarak yansıdığı bir aynadır.
bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.
insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.
ölüme çekinmeden, dosdoğru bakabiliriz ama, aramızdan kimilerinin bugün bildiği gibi, insan yaşamının ne olduğunu bile bile, kim, hiç ürpermeksizin kendi doğum saatine cesaretle bakabilir?
bütün alışkanlıklar çok geçmeden zorunluluğa dönüşür.sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.
şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.
"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."
aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.
sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.
eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.
insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.
zihin, sadece, yakın çevrenin aşırı bir biçimde dönüşmüş olarak yansıdığı bir aynadır.
bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.
insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.
ölüme çekinmeden, dosdoğru bakabiliriz ama, aramızdan kimilerinin bugün bildiği gibi, insan yaşamının ne olduğunu bile bile, kim, hiç ürpermeksizin kendi doğum saatine cesaretle bakabilir?
18.08.2016
william s. burroughs
halil turhanlı
"junk, kötü virüsün temel formülünü doğurur: gereksinim cebiri. kötünün yüzü daima bütüncül gereksinim yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, bütünüyle gereksinim içinde bulunan insandır. belirli yinelenmeler dışında, gereksinim hiçbir sınır veya denetim tanımaz." (william s. burroughs)
"bağımlılığın pek çok türü var ve kanımca hepsi de aynı temel yasalara tabidir." diyor burroughs. herkes bir şeye bağımlıdır ama kimse "ben bulmaca çözme bağımlısıyım" ya da "hi-fi tutsağıyım" demeye cesaret edemez. uyuşturucu bağımlısının dünyası, gerçekte içinde yaşayanların şuna ya da buna; fakat mutlaka bir şeylere tutsak düştükleri, bağımlı oldukları çok daha geniş bir dünyayı simgeler: insan virüs'ün taşıdığı hastalığa yakalanmış insanların dünyasını. virüs'ün belirtileri "açlık, nefret, savaş, polis suçları, bürokrasi ve cinnet"tir. bu belirtilerin görüldüğü deforme olmuş dünyada, yengeç adamlar, siyah dev kırkayaklar, küf tutmuş yaşlı insanların yarı saydam bedenlerini yiyerek beslenirler. kemirilip yıkıntıya dönüştürülen söz konusu insanlar umutsuz mahkumlardır: taşlaşmış bir toplumun duvarlarını ören tuğlalar.
burroughs'un evreninde devinen her şey, tüm objeler birer junk'tır ve bunlar bedeni denetler, baskı altında tutarlar. "junk" sözcüğünü iki anlamıyla kullanır. birinci anlamıyla junk, afyon -ve başta morfin ve eroin olmak üzere- türevlerini ifade eder; fakat yanı sıra, kullanılmış, tüketilmiş ve atılmış, çöp anlamlarına da gelir. uygar toplumumuz durmaksızın kullanılıp atılan, tüketilen objeler imal eden tüketim kültürüyle çevrelenmiştir. en çok çoğaltılan obje iğnedir (needle); bedene boşalır ve junkie mükemmel bir tüketicidir. insan bedeni de kullanılıp tüketilecek ve sonra bir yana atılacak bir yığındır.
burroughs'un temel izleği "denetim sistemleri" ve bunlara karşı direniştir. junk ve virüs sembollerini söz konusu izleği derinleştirmek için birer anahtar olarak kullanır. insanoğlu ile kişilik parazitleri arasında dur durak bilmeyen bir mücadele vardır. virüs güçleri insanlara utku aşılarlar ya da onları eroin için çırpınan kurbanlar haline getirirler. tenyalar, bin bir çeşit kurtçuk, insanın içini eşi görülmemiş bir oburlukla yiyip bitirir, hayalet gibi içini bomboş bırakırlar. burroughs'a göre, bütün siyasal sistemler asalak ve insanlık dışıdır.
toplumsal ve kişisel ilişkiler ise, sadistlik kertesinde ezici, sömürücü ve beyin yıkayıcıdır. denetim şiddet içerir, gerçekte insanlararası ilişkilerin kökeninde şiddet vardır. çünkü son kertede ben, öteki'ne, öteki'nin ruhuna ve bedenine sahip ve egemen olmayı hedefler. iki insan arasındaki ilişki sado-mazo bir öz taşır.
şunu iletmeye çalışır burroughs: "bütün denetim sistemlerini ve gerçeklik stüdyosu'nu sarsın." bu sömürüde "gevşek makine"lere imgeler gönderen kitle iletişim araçlarını özel bir düşman olarak gösterir. burroughs'a göre polis, uyuşturucular ve hatta dil de birer denetim aracıdırlar. "konuşmak yalan söylemektir" diyen burroughs, okuruna karşı dürüst olabilmek, "konuşmamak" için "cut up" tekniğine yönelir.
yazar da sözcüklerin kölesidir ve kendisini tuzağa düşüren kodlar ve sözcükler karşısında 3 seçeneğe sahiptir:
a. sözcük ve kodları kıskıvrak yakalayarak olağan işleyişlerine son vermek
b. onlara sert öldürücü darbeler indirmek
c. kod ve sözcüklerin kendisine ulaşamayacakları bir yerde konumlanmak
diğer bir deyişle, dilin ötesine geçerek sessizliğin alanına girmek. sözcükler, yaşamın ve duyguların baş düşmanıdır.
burroughs'un anarşist özü, bürokrasiyi eleştirirken netlik kazanır. bürolar, tıpkı uyuşturucu virüsü gibi kanser yapısıdır. toplumun dokularını sarmaşık gibi sararlar. suç işleme ya da suça azmettirme alışkanlığından vazgeçmeksizin yaşayamayan morfin polisi gibi, büro da devlet olmaksızın varlığını sürdüremez.
burroughs, dünyanın gidişinden duyduğu umutsuzluğu dile getiren bir "yeni zaman peygamberi"; fakat bir ahlakçı değil. olsa olsa bir nihilist. sansürün tarihçesinde bir dipnotu. kendisiyle yapılan bir söyleşide, "çağdaş buluşların oluşturduğu yeni çağa ve çevreye uygun düşen bir mitoloji" yarattığını söylüyordu. bu "cool" yazar, bireyin kişiliğini sonuna dek sömüren çağımızın tüm baskılarını dramatize ederek bir mitoloji yarattı.
"junk, kötü virüsün temel formülünü doğurur: gereksinim cebiri. kötünün yüzü daima bütüncül gereksinim yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, bütünüyle gereksinim içinde bulunan insandır. belirli yinelenmeler dışında, gereksinim hiçbir sınır veya denetim tanımaz." (william s. burroughs)"bağımlılığın pek çok türü var ve kanımca hepsi de aynı temel yasalara tabidir." diyor burroughs. herkes bir şeye bağımlıdır ama kimse "ben bulmaca çözme bağımlısıyım" ya da "hi-fi tutsağıyım" demeye cesaret edemez. uyuşturucu bağımlısının dünyası, gerçekte içinde yaşayanların şuna ya da buna; fakat mutlaka bir şeylere tutsak düştükleri, bağımlı oldukları çok daha geniş bir dünyayı simgeler: insan virüs'ün taşıdığı hastalığa yakalanmış insanların dünyasını. virüs'ün belirtileri "açlık, nefret, savaş, polis suçları, bürokrasi ve cinnet"tir. bu belirtilerin görüldüğü deforme olmuş dünyada, yengeç adamlar, siyah dev kırkayaklar, küf tutmuş yaşlı insanların yarı saydam bedenlerini yiyerek beslenirler. kemirilip yıkıntıya dönüştürülen söz konusu insanlar umutsuz mahkumlardır: taşlaşmış bir toplumun duvarlarını ören tuğlalar.
burroughs'un evreninde devinen her şey, tüm objeler birer junk'tır ve bunlar bedeni denetler, baskı altında tutarlar. "junk" sözcüğünü iki anlamıyla kullanır. birinci anlamıyla junk, afyon -ve başta morfin ve eroin olmak üzere- türevlerini ifade eder; fakat yanı sıra, kullanılmış, tüketilmiş ve atılmış, çöp anlamlarına da gelir. uygar toplumumuz durmaksızın kullanılıp atılan, tüketilen objeler imal eden tüketim kültürüyle çevrelenmiştir. en çok çoğaltılan obje iğnedir (needle); bedene boşalır ve junkie mükemmel bir tüketicidir. insan bedeni de kullanılıp tüketilecek ve sonra bir yana atılacak bir yığındır.
burroughs'un temel izleği "denetim sistemleri" ve bunlara karşı direniştir. junk ve virüs sembollerini söz konusu izleği derinleştirmek için birer anahtar olarak kullanır. insanoğlu ile kişilik parazitleri arasında dur durak bilmeyen bir mücadele vardır. virüs güçleri insanlara utku aşılarlar ya da onları eroin için çırpınan kurbanlar haline getirirler. tenyalar, bin bir çeşit kurtçuk, insanın içini eşi görülmemiş bir oburlukla yiyip bitirir, hayalet gibi içini bomboş bırakırlar. burroughs'a göre, bütün siyasal sistemler asalak ve insanlık dışıdır.
toplumsal ve kişisel ilişkiler ise, sadistlik kertesinde ezici, sömürücü ve beyin yıkayıcıdır. denetim şiddet içerir, gerçekte insanlararası ilişkilerin kökeninde şiddet vardır. çünkü son kertede ben, öteki'ne, öteki'nin ruhuna ve bedenine sahip ve egemen olmayı hedefler. iki insan arasındaki ilişki sado-mazo bir öz taşır.
şunu iletmeye çalışır burroughs: "bütün denetim sistemlerini ve gerçeklik stüdyosu'nu sarsın." bu sömürüde "gevşek makine"lere imgeler gönderen kitle iletişim araçlarını özel bir düşman olarak gösterir. burroughs'a göre polis, uyuşturucular ve hatta dil de birer denetim aracıdırlar. "konuşmak yalan söylemektir" diyen burroughs, okuruna karşı dürüst olabilmek, "konuşmamak" için "cut up" tekniğine yönelir.
yazar da sözcüklerin kölesidir ve kendisini tuzağa düşüren kodlar ve sözcükler karşısında 3 seçeneğe sahiptir:
a. sözcük ve kodları kıskıvrak yakalayarak olağan işleyişlerine son vermek
b. onlara sert öldürücü darbeler indirmek
c. kod ve sözcüklerin kendisine ulaşamayacakları bir yerde konumlanmak
diğer bir deyişle, dilin ötesine geçerek sessizliğin alanına girmek. sözcükler, yaşamın ve duyguların baş düşmanıdır.
burroughs'un anarşist özü, bürokrasiyi eleştirirken netlik kazanır. bürolar, tıpkı uyuşturucu virüsü gibi kanser yapısıdır. toplumun dokularını sarmaşık gibi sararlar. suç işleme ya da suça azmettirme alışkanlığından vazgeçmeksizin yaşayamayan morfin polisi gibi, büro da devlet olmaksızın varlığını sürdüremez.
burroughs, dünyanın gidişinden duyduğu umutsuzluğu dile getiren bir "yeni zaman peygamberi"; fakat bir ahlakçı değil. olsa olsa bir nihilist. sansürün tarihçesinde bir dipnotu. kendisiyle yapılan bir söyleşide, "çağdaş buluşların oluşturduğu yeni çağa ve çevreye uygun düşen bir mitoloji" yarattığını söylüyordu. bu "cool" yazar, bireyin kişiliğini sonuna dek sömüren çağımızın tüm baskılarını dramatize ederek bir mitoloji yarattı.
5.06.2016
sefalet
irvine welsh
aslında bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. sanki bazı şeyleri eroin bana daha gerçek gösteriyor. hayat sıkıcı ve boş. büyük umutlarla başlıyoruz, sonra sıçıyoruz. sonra gerçek yanıtları bulamadan geberip gideceğimizi fark ediyoruz. varlığımızı gerçekten değerli bir bilgiye, gerçek şeyler hakkındaki o bilgiye tam eriştiremeden, hayatımızı sadece farklı biçimlerde yorumlayan bütün o büyük fikirleri geliştiriyoruz. aslında, sadece kısa ve hayal kırıklığı dolu bir hayat yaşıyoruz, sonra da geberiyoruz. hayatlarımızı kariyer veya kendimizi tamamen aldatmaya yönelik ilişkiler kurmak filan gibi boklarla doldurmaya çalışıyoruz. eroin iyi bir uyuşturucu; çünkü bütün o aldanışları ortadan kaldırıyor. çekince kendini iyi hissediyorsun, ölümsüz hissediyorsun. zaten kötüysen, o zaman daha da kötü oluyorsun. bu, dürüst olan tek uyuşturucu. senin bilincini değiştirmiyor. sadece seni sarsıyor ve sana iyi olduğun duygusunu veriyor. sonra ise, yine dünyanın sefaletini görüyorsun ve kendini ona karşı uyuşturamıyorsun.
20.04.2015
uyuşturucu
irvine welsh
neden insanlar uyuşturucu kullandığınızı öğrenince birden kendilerinde sizi aşağılama ve yargılama hakkını görüyorlar ki? toplum, sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değiştirmek için ilginç bir mantık kullanıyor. düşünün ki ben her şeyi biliyorum; ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyorum. seni bırakmazlar ki.. seni bırakmazlar; çünkü bu onların başarısızlıklarının bir simgesi olur. işin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyorsun hepsi bu:
bizi seç. hayatı seç. banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bir divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. hayatı seç.
eh, ben de yaşamayı seçmemeyi seçiyorum.
neden insanlar uyuşturucu kullandığınızı öğrenince birden kendilerinde sizi aşağılama ve yargılama hakkını görüyorlar ki? toplum, sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değiştirmek için ilginç bir mantık kullanıyor. düşünün ki ben her şeyi biliyorum; ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyorum. seni bırakmazlar ki.. seni bırakmazlar; çünkü bu onların başarısızlıklarının bir simgesi olur. işin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyorsun hepsi bu:bizi seç. hayatı seç. banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bir divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. hayatı seç.
eh, ben de yaşamayı seçmemeyi seçiyorum.
14.01.2012
algı kapıları
aldous huxley
"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)
bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.
her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.
ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.
kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.
pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.
dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.
insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.
alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.
birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.
alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.
şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.
goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.
ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.
"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.
her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.
ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.
kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.
pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.
dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.
insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.
alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.
birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.
alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.
şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.
goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.
ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.
3.03.2011
yapay cennetler
aldous huxley
insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.
alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman var olan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz var olmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.
birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.
alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.
insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman var olan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz var olmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.
birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.
alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.
16.06.2009
vahiy
william s. burroughs
vahiy, beyinleri yıkanmış insan bozuntularından oluşan nüfusa bir tek adamın kontolünü sağlamalıdır. vahiyci bölünmüş yaşam yok edilene kadar istila edip her şeyi ele geçirir. bizi hakikat dışında hiçbir şey kurtaramaz.
einstein da hakikatin ilk peygamberidir. elbette herkes kasti olarak deliliği seçebilir ve evrenin kare ya da kalp şeklinde olduğunu söyleyebilir ama aslına bakılırsa evren eğridir.
"vahiyciler son çözümlemede asıl düşman olarak çıkar karşımıza, vahiy ise kontrolün bütün kötülüğüne işaret eder. çıplak şölen'de vahiy bir bağımlılık, bir illet ve son olarak insan virüsü olarak adlandırılır."
ahlak -ki şu anda vasıfsız bir şeytandır- etik, felsefe ve din, artık fizyolojinin, vücut kimyasının, lsd'nin, elektroniğin ve fiziğin sunduğu gerçeklerden bağımsız olarak varlığını sürdüremez. artık psikoloji de varlığını sürdüremez; çünkü zihnin bilimi anlamsızdır. sosyoloji ve sözümona diğer sosyal bilimler, yapmacık safsatalar pazarlayan şarlatanlar olarak şüphe altındadır.
vahiy, beyinleri yıkanmış insan bozuntularından oluşan nüfusa bir tek adamın kontolünü sağlamalıdır. vahiyci bölünmüş yaşam yok edilene kadar istila edip her şeyi ele geçirir. bizi hakikat dışında hiçbir şey kurtaramaz.einstein da hakikatin ilk peygamberidir. elbette herkes kasti olarak deliliği seçebilir ve evrenin kare ya da kalp şeklinde olduğunu söyleyebilir ama aslına bakılırsa evren eğridir.
"vahiyciler son çözümlemede asıl düşman olarak çıkar karşımıza, vahiy ise kontrolün bütün kötülüğüne işaret eder. çıplak şölen'de vahiy bir bağımlılık, bir illet ve son olarak insan virüsü olarak adlandırılır."
ahlak -ki şu anda vasıfsız bir şeytandır- etik, felsefe ve din, artık fizyolojinin, vücut kimyasının, lsd'nin, elektroniğin ve fiziğin sunduğu gerçeklerden bağımsız olarak varlığını sürdüremez. artık psikoloji de varlığını sürdüremez; çünkü zihnin bilimi anlamsızdır. sosyoloji ve sözümona diğer sosyal bilimler, yapmacık safsatalar pazarlayan şarlatanlar olarak şüphe altındadır.
19.04.2009
junk
william s. burroughs
uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.
junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.
beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.
uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.
beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.
21.07.2008
junk
william s. burroughs
hastalıktan 45 yaşımda, sakin ve aklım başımda ve hastalığı atlatan herkeste görüldüğü üzere bozuk karaciğer ve ödünç alınmış bir bedendeymiş görüntüsü taşımak dışında gayet sağlıklı uyandım.. hastalıktan kurtulanların çoğu hezeyanları ayrıntısıyla hatırlamaz. görünüşe göre, hastalık ve hezeyan konusunda ayrıntılı notlar tutmuştum. bugün "çıplak şölen" adı altında yayımlanmış bu notları yazdığıma dair kesin anılara sahip değilim. başlığı jack kerouac önermişti. kısa süre önce iyileşene kadar anlamını kavrayamamıştım. başlık, tümüyle kelimelerin dediği şey: çıplak şölen. çatalın ucundakini herkesin gördüğü donakalmış bir an.
hastalık dediğim, uyuşturucu bağımlılığı; 15 yıl boyunca bağımlıydım. bağımlı derken junk (afyon ve/veya demerol'den palfium'a kadar tüm sentetikler dahil türevlerine verilen genel ad) bağımlılığını kastediyorum. junk'ı birçok şekliyle kullandım: morfin, eroin, dilaudid, eukodal, pantopon, diocodid, diosane, afyon, demerol, dolophine, palfium.. junk'ı tüttürdüm, yedim, burnuma çektim, damara -deri altına- kasa zerk ettim, rektal fitillerle aldım. iğnenin önemi yoktur. ister burnunuza çekin, ister yiyin, ister kıçınıza sokun, sonuç aynıdır: bağımlılık. uyuşturucu bağımlılığından bahsederken keyif, marihuana ve herhangi bir haşhaş preparatını, meskalini, banisteriopsis caapi'yi, lsd6'yı, kutsal mantarları ya da halüsinojen (sanrı yaratan) grubundaki diğer uyuşturucuları kastetmiyorum. halüsinojen kullanımının bedensel bağımlılığa yol açtığını gösteren bir kanıt yoktur. bu uyuşturucuların yaptığı, junk'ın yaptığının fizyolojik açıdan zıddıdır. bu iki uyuşturucu sınıfının karıştırılması abd ve diğer narkotik bölümlerinin abartılı heyecanından kaynaklanmaktadır.
15 yıllık bağımlılığım boyunca junk virüsünün nasıl iş gördüğünü tam anlamıyla gördüm. her katının bir altındakini yediği junk piramidini (junk kaymak tabakasının her daim şişko, sokaktaki bağımlının daima zayıf olması tesadüf değildir) ta tepesine veya dünya halklarından beslenen bir sürü junk piramidi bulunduğundan tepelerine kadar gördüm. bu piramitlerin hepsi tekelciliğin temel ilkeleri üstüne inşa edilmiştir:
1. asla karşılıksız bir şey verme.
2. asla vermen gerekenden fazla verme (alıcıyı daima aç yakala ve daima beklet)
3. alabiliyorsan daima her şeyi geri al.
satıcı daima hepsini geri alır. bağımlı, insan kılığında kalabilmek, maymunu savuşturmak için gittikçe daha fazla junk gereksinir.
junk, tekel ve mülkiyetin "kalıbıdır". junk bacakları junk'a atılmak için junk tahtasının ucuna sürüklerken bağımlı öylece bakar. junk niceldir ve tamı tamına ölçülebilir. ne kadar junk kullanırsanız o kadar azına sahip olursunuz ve sahip oldukça daha fazla kullanırsınız. halüsinojen uyuşturucuların hepsi, kullananları tarafından kutsal bilinir -peyote kültleri, banisteriopsi kültleri, haşhaş kültleri ve mantar kültleri vardır.. "meksika'nın kutsal mantarları insana tanrı'yı gösterir."- ama bugüne dek junk kutsaldır diyen çıkmamıştır. afyon kültü diye bir şey yoktur. afyon, para gibi nicel ve dinsizdir. bir keresinde hindistan'da bağımlılık yapmayan iyicil bir junk bulunduğundan bahsedildiğini duymuştum. adına soma deniyordu ve hoş bir mavi dalgayla resmediliyordu. eğer bu soma var olsaydı satıcı derhal şişeleyip tekeli altına alır ve satar ve bildik junk'a dönüştürürdü.
junk ideal üründür; metaların metasıdır. pazarlama gerektirmez. müşteri lağımlardan sürünerek gelecek ve satın almak için yalvaracaktır. junk satıcısı ürününü müşteriye satmaz, müşterisini ürüne satar. ürününü geliştirmek veya sadeleştirmekle uğraşmaz. müşteriyi bozar ve basitleştirir. yanında çalışanlara maaş vermez, junk verir.
junk, "kötü" virüsün temel formülüne dayanır: gereksinimin matematiği. "kötülüğün" yüzü daima topyekün gereksinimin yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, uyuşturucuya topyekün muhtaç kişidir. belli bir frekansın ötesine geçildiğinde gereksinim kesinlikle sınır tanımaz, kontrole gelmez. topyekün gereksinimin sözü şudur: "siz olsanız, yapmaz mıydınız?" evet, yaparsınız. yalan söyler, aldatır, arkadaşlarınız satar, çalar, topyekün gereksiniminizi tatmin için her şeyi yaparsınız. çünkü topyekün hastalık, topyekün ele geçirilme durumundasınızdır ve başka türlü hareket edecek konumda değilsinizdir. uyuşturucu bağımlıları, eylemlerinden başkasını yapamayacak durumdaki hasta insanlardır. kuduz bir köpeğin ısırmaktan başka seçeneği yoktur. tepeden bakan, ben yaparım diyen bir havaya bürünmek, eğer amacınız junk virüsünü devrede tutmak değilse hiçbir amaca hizmet etmez. ve junk büyük bir sanayidir. meksika'daki aftosa kurulu'nda görevli bir amerikalıyla konuşmuştum. ayda altı yüz artı masraflar hesabı çalışıyordu.
"salgın ne kadar sürecek?" diye sormuştum.
"sürdürebildiğimiz kadar" demişti hülyalı bakışlarla. "ve evet, belki aftosa, güney amerika'ya da sıçrayacak.."
birbirine dizisel ilişkiyle bağlı bir sayılar piramidini değiştirmek veya yok etmek istediğinize en alttaki sayıları değiştirir veya silersiniz. junk piramidini yok etmek istersek, piramidin tabanından, sokaktaki bağımlıdan başlamamız ve hepsinin yeri kolayca dolacak kaymak tabakayla uğraşmaktan vazgeçmemiz gerekecektir. yaşamak için junk'a muhtaç "sokaktaki bağımlı", junk denkleminde yeri doldurulamayacak tek ögedir. alacak bağımlı kalmaması, junk trafiğinin sonu demektir. junk gereksinimi var oldukça karşılayacak birileri mutlaka çıkacaktır.
bağımlılar tedavi edilebilir veya karantina altına alınabilir, yani tifo taşıyıcıları gibi asgari gözetim altında tutulup bir miktar morfin kullandırılabilir. bunlar gerçekleştiğinde dünyadaki junk piramitleri çökecektir. bildiğim kadarıyla junk sorununa bu çözüm sadece ingiltere'de uygulanıyor. karantina altında bağımlı kalmadığı ve junk harici ilkelerle iş gören ağzı kesicilerin keşfedildiği gelecek nesillerden birinde junk virüsü, çiçek hastalığı gibi geçmişte kalacak, tıbbi antika sınıfına girecektir.
junk'ı geçmişe gömecek bir aşı var. söz konusu aşı, ismini ve otuz yıllık tedavi çalışmalarını kapsayan kitabından altını kullanma izni henüz almadığım için zikretmeyeceğim bir ingiliz doktorun keşfettiği apomorfin tedavisi'dir. apomorfin bileşiği, morfinin hidroklorik asitle kaynatılmasından elde edilmektedir. bağımlıların tedavisinde kullanılmasından çok önce keşfedilmiştir. herhangi narkotik veya ağrı kesici özelliği bulunmayan apomorfin, kusturuculuğu nedeniyle yıllar boyunca sadece zehirlenme vakalarında kullanılmıştır. apomorfin, doğrudan arka beyindeki kusma merkezine etki etmektedir.
bu aşıyı junk kuyruğunun en sonunda buldum. tanca'nın yerli mahallesi'nde tek göz bir odada yaşıyordum. bir yıl boyunca ne yıkanmış ne de son safhada bağımlılığın gri etine saat başı iğne saplama dışında üstümdekileri çıkarmıştım. yaşadığım odayı asla temizlemiyor, tozunu bile almıyordum. boş ampul kutuları ve çöpler tavana yükseliyordu. parasını ödemediğim için elektrik ve su uzun süre önce kesilmişti. hiç ama hiçbir şey yapmıyordum. ayakkabımın burnuna gözlerimi ayırmadan sekiz saat bakabilirdim. sadece junk kum saatim boşaldığında harekete geçiyordum. bir arkadaşım ziyarete gelirse -ki ziyaret edilecek birisi veya bir şey kalmadığından nadiren geliyorlardı- görüş alanıma girişine aldırmadan öylece oturuyor- her daim gri ve boş bir perde inerdi- ve çıkıp gittiğinde de aldırmıyordum. oracıkta ölüverse ayakkabılarımın burunlarını seyrederek ceplerini karıştırmaya kalkacağım anı beklerdim. siz olsanız, yapmaz mıydınız? çünkü asla tamam, bu kadar yeter diyecek ölçüde junk almadım. kimse alamaz. günde iki gram morfin kullanırsın, gene yetmez. ve eczane kapısında uzun süre beklersin. gecikme, junk sanayisinde kuraldır. satıcı asla zamanında gelmez. kazara değildir bu. junk dünyasında tesadüfe yer yoktur. bağımlıya, junk payını almadığında başına nelerin geleceği defalarca öğretilir. ya paranı ya canını.. ve birden bağımlılığım sıçrama yapmıştı: günde dört gram, altı gram.. ve hala yetmiyordu. ve param kalmamıştı.
elimdeki son çeke baktım ve son çekim olduğunu kavradım. londra'ya kalkan ilk uçağa atladım.
doktor bana apomorfinin, metabolizmayı düzenlemek ve bağımlılıkla ilgili enzim sisteminin dört ila beş gün içinde mahvını sağlayacak şekilde kan dolaşımını normalleştirmek üzere arka-beyine etki ettiğini açıkladı. arka-beyin düzene girdikten sonra apomorfin kesilebilirmiş ve bir daha sadece yeniden başlama durumlarında kullanılırmış. (kimse uçmak için apomorfin çekmezmiş. apomorfin kaynaklı bağımlılık vakası hiç görülmemişmiş). tedaviyi kabul ettim ve bir bakımevine yattım. ilk yirmi dört saat boyunca kelimenin tam anlamıyla delirdim ve çekilme krizine giren birçok bağımlı gibi paranoyaya düştüm. bu hezeyan dönemi yirmi dörder saatlik apomorfin tedavileriyle ortadan kaldırıldı. doktor bana tuttuğu kayıtları gösterdi. bacak ve mide krampları ve yüksek ateş gibi ağır belirtilerin ile kişisel-özel belirtim soğuk yanma'nın (bütün bedenin kurdeşen dökmesi ve mentolle ovulmak gibi bir duygu) yokluğundan sorumlu sayılamayacak kadar az miktarda morfin vermişlerdi. her bağımlının kendisine özel ve her türlü kontrolü yok eden bir semptomu vardır. çekilme krizi denklemimde eksik bir etmen vardı ve bu apomorfinden başkası olamazdı.
apomorfin tedavisinin gerçekten işe yaradığını gördüm. sekiz gün sonunda bakımevinden çıktığımda normal yemek yiyebiliyor ve uyuyabiliyordum. tam iki yıl boyunca hiç junk kullanmadım. çeşitli ağrı ve hastalıklar yüzünden birkaç aylığına hastalık nüksetti. bir kez girdiğim tedavi, bu satırlara kadar beni junk'tan uzak tuttu.
apomorfin tedavisi nitel açıdan diğer tedavi yöntemlerinden farklı.. hepsini denedim. kısa vadede azaltma, yavaş azaltma, kortizon, antihistaminikler, sakinleştiriciler, uyku tedavileri, tolserol, reserpin.. bu tedavilerin hiçbiri ilk nüksetme fırsatından sonrasını göremedi. apomorfin tedavisine kadar metabolizmasal anlamda tamamen iyileşmediğimi kesinlikle söyleyebilirim. lexington narkotik hastanesi'nin ezici çokluktaki nüksetme raporları birçok doktorun bağımlılığı tedavi edilemez görmesine yol açmıştır. lexington'da dolophine azaltma tedavisi uygulanmaktadır ve bildiğim kadarıyla bugüne dek apomorfin hiç denenmemiştir. işin aslı, söz konusu yöntem neredeyse tümüyle görmezden gelinmektedir. apomorfin formülünün çeşitlemeleriyle veya sentetiklerle hiçbir araştırma yapılmamaktadır. oysa apomorfinden elli kat güçlü maddelerin geliştirilebileceğine ve kusma yan etkisinin ortadan kaldırılabileceğine kuşku yoktur.
apomorfin, işini gördükten sonra hemen uygulaması kesilebilecek bir metabolizmasal ve psişik düzenleyicidir. bugün dünya sakinleştirici ve enerji vericilerle doludur ama bu eşsiz düzenleyiciye kimse dikkat etmemektedir. büyük ilaç firmalarınca bu konuda hiçbir araştırma yapılmamaktadır. apomorfin çeşitlemeleri ve sentezlenmesinin bağımlılık sorununun çok ötesine giden yeni bir tıp alanı açacağına inanıyorum.
çiçek aşısına bolca bağırıp çağıran bir grup aşı-karşıtı muhalefet etmişti. junk virüsüne yapılacak saldırıya konuyla ilgililer ve dengesiz birtakım kişilerden protesto çığlıkları yükseleceğine kuşku yoktur. junk büyük bir sanayidir; saplantılısı, kuş beyinlisi, yararlananı ve ajanı her zaman olacaktır. bu kişilerin elzem aşılama ve karantina çalışmalarına müdahale etmesine izin verilmemelidir. junk virüsü bugün dünyanın bir numaralı sağlık sorunudur.
"çıplak şölen" bu sağlık sorununa eğilmektedir ve bu yüzden hoyratlığı, gaddarlığı, müstehcenliği ve tiksindiriciliği metazoridir. hastalık, zayıf midelere fazla gelecek iğrenç ayrıntılara sahiptir.
pornografik denebilecek bazı pasajlar, jonathan swift'in "mütevazı bir öneri"si tarzında idam cezası'na karşı yazılmıştır. bu bölümlerin amacı idam cezasının çirkin, barbarca ve tiksindirici bir tarihsel yanılgı olduğunu göstermektir. çünkü şölen daima çıplaktır. uygar ülkeler druidlerin asma ayinleri'ne geri dönmek veya azteklerle kan içip tanrılarını insan kurban ederek beslemek istiyorsa, o zaman varsınlar gerçekte neyi yiyip içtiklerini görsünler. gazete kağıdından kaşığın ucunda duranı anlasınlar.
"çıplak şölen"in devamını yazdım sayılır. junk virüsünün ötesinde gereksinimin matematiği'nin matematiksel bir uzantısı.. birçok bağımlılık çeşidi bulunduğundan zannımca hepsi birtakım temel yasalara itaat etmektedir. heisenberg'in sözleriyle: "mümkün evrenlerin en iyisi belki bu değildir ama en basiti olduğunun ortaya çıkması çok mümkündür." insan görebilse.
hastalıktan 45 yaşımda, sakin ve aklım başımda ve hastalığı atlatan herkeste görüldüğü üzere bozuk karaciğer ve ödünç alınmış bir bedendeymiş görüntüsü taşımak dışında gayet sağlıklı uyandım.. hastalıktan kurtulanların çoğu hezeyanları ayrıntısıyla hatırlamaz. görünüşe göre, hastalık ve hezeyan konusunda ayrıntılı notlar tutmuştum. bugün "çıplak şölen" adı altında yayımlanmış bu notları yazdığıma dair kesin anılara sahip değilim. başlığı jack kerouac önermişti. kısa süre önce iyileşene kadar anlamını kavrayamamıştım. başlık, tümüyle kelimelerin dediği şey: çıplak şölen. çatalın ucundakini herkesin gördüğü donakalmış bir an.hastalık dediğim, uyuşturucu bağımlılığı; 15 yıl boyunca bağımlıydım. bağımlı derken junk (afyon ve/veya demerol'den palfium'a kadar tüm sentetikler dahil türevlerine verilen genel ad) bağımlılığını kastediyorum. junk'ı birçok şekliyle kullandım: morfin, eroin, dilaudid, eukodal, pantopon, diocodid, diosane, afyon, demerol, dolophine, palfium.. junk'ı tüttürdüm, yedim, burnuma çektim, damara -deri altına- kasa zerk ettim, rektal fitillerle aldım. iğnenin önemi yoktur. ister burnunuza çekin, ister yiyin, ister kıçınıza sokun, sonuç aynıdır: bağımlılık. uyuşturucu bağımlılığından bahsederken keyif, marihuana ve herhangi bir haşhaş preparatını, meskalini, banisteriopsis caapi'yi, lsd6'yı, kutsal mantarları ya da halüsinojen (sanrı yaratan) grubundaki diğer uyuşturucuları kastetmiyorum. halüsinojen kullanımının bedensel bağımlılığa yol açtığını gösteren bir kanıt yoktur. bu uyuşturucuların yaptığı, junk'ın yaptığının fizyolojik açıdan zıddıdır. bu iki uyuşturucu sınıfının karıştırılması abd ve diğer narkotik bölümlerinin abartılı heyecanından kaynaklanmaktadır.
15 yıllık bağımlılığım boyunca junk virüsünün nasıl iş gördüğünü tam anlamıyla gördüm. her katının bir altındakini yediği junk piramidini (junk kaymak tabakasının her daim şişko, sokaktaki bağımlının daima zayıf olması tesadüf değildir) ta tepesine veya dünya halklarından beslenen bir sürü junk piramidi bulunduğundan tepelerine kadar gördüm. bu piramitlerin hepsi tekelciliğin temel ilkeleri üstüne inşa edilmiştir:
1. asla karşılıksız bir şey verme.
2. asla vermen gerekenden fazla verme (alıcıyı daima aç yakala ve daima beklet)
3. alabiliyorsan daima her şeyi geri al.
satıcı daima hepsini geri alır. bağımlı, insan kılığında kalabilmek, maymunu savuşturmak için gittikçe daha fazla junk gereksinir.
junk, tekel ve mülkiyetin "kalıbıdır". junk bacakları junk'a atılmak için junk tahtasının ucuna sürüklerken bağımlı öylece bakar. junk niceldir ve tamı tamına ölçülebilir. ne kadar junk kullanırsanız o kadar azına sahip olursunuz ve sahip oldukça daha fazla kullanırsınız. halüsinojen uyuşturucuların hepsi, kullananları tarafından kutsal bilinir -peyote kültleri, banisteriopsi kültleri, haşhaş kültleri ve mantar kültleri vardır.. "meksika'nın kutsal mantarları insana tanrı'yı gösterir."- ama bugüne dek junk kutsaldır diyen çıkmamıştır. afyon kültü diye bir şey yoktur. afyon, para gibi nicel ve dinsizdir. bir keresinde hindistan'da bağımlılık yapmayan iyicil bir junk bulunduğundan bahsedildiğini duymuştum. adına soma deniyordu ve hoş bir mavi dalgayla resmediliyordu. eğer bu soma var olsaydı satıcı derhal şişeleyip tekeli altına alır ve satar ve bildik junk'a dönüştürürdü.
junk ideal üründür; metaların metasıdır. pazarlama gerektirmez. müşteri lağımlardan sürünerek gelecek ve satın almak için yalvaracaktır. junk satıcısı ürününü müşteriye satmaz, müşterisini ürüne satar. ürününü geliştirmek veya sadeleştirmekle uğraşmaz. müşteriyi bozar ve basitleştirir. yanında çalışanlara maaş vermez, junk verir.
junk, "kötü" virüsün temel formülüne dayanır: gereksinimin matematiği. "kötülüğün" yüzü daima topyekün gereksinimin yüzüdür. uyuşturucu bağımlısı, uyuşturucuya topyekün muhtaç kişidir. belli bir frekansın ötesine geçildiğinde gereksinim kesinlikle sınır tanımaz, kontrole gelmez. topyekün gereksinimin sözü şudur: "siz olsanız, yapmaz mıydınız?" evet, yaparsınız. yalan söyler, aldatır, arkadaşlarınız satar, çalar, topyekün gereksiniminizi tatmin için her şeyi yaparsınız. çünkü topyekün hastalık, topyekün ele geçirilme durumundasınızdır ve başka türlü hareket edecek konumda değilsinizdir. uyuşturucu bağımlıları, eylemlerinden başkasını yapamayacak durumdaki hasta insanlardır. kuduz bir köpeğin ısırmaktan başka seçeneği yoktur. tepeden bakan, ben yaparım diyen bir havaya bürünmek, eğer amacınız junk virüsünü devrede tutmak değilse hiçbir amaca hizmet etmez. ve junk büyük bir sanayidir. meksika'daki aftosa kurulu'nda görevli bir amerikalıyla konuşmuştum. ayda altı yüz artı masraflar hesabı çalışıyordu.
"salgın ne kadar sürecek?" diye sormuştum.
"sürdürebildiğimiz kadar" demişti hülyalı bakışlarla. "ve evet, belki aftosa, güney amerika'ya da sıçrayacak.."
birbirine dizisel ilişkiyle bağlı bir sayılar piramidini değiştirmek veya yok etmek istediğinize en alttaki sayıları değiştirir veya silersiniz. junk piramidini yok etmek istersek, piramidin tabanından, sokaktaki bağımlıdan başlamamız ve hepsinin yeri kolayca dolacak kaymak tabakayla uğraşmaktan vazgeçmemiz gerekecektir. yaşamak için junk'a muhtaç "sokaktaki bağımlı", junk denkleminde yeri doldurulamayacak tek ögedir. alacak bağımlı kalmaması, junk trafiğinin sonu demektir. junk gereksinimi var oldukça karşılayacak birileri mutlaka çıkacaktır.
bağımlılar tedavi edilebilir veya karantina altına alınabilir, yani tifo taşıyıcıları gibi asgari gözetim altında tutulup bir miktar morfin kullandırılabilir. bunlar gerçekleştiğinde dünyadaki junk piramitleri çökecektir. bildiğim kadarıyla junk sorununa bu çözüm sadece ingiltere'de uygulanıyor. karantina altında bağımlı kalmadığı ve junk harici ilkelerle iş gören ağzı kesicilerin keşfedildiği gelecek nesillerden birinde junk virüsü, çiçek hastalığı gibi geçmişte kalacak, tıbbi antika sınıfına girecektir.
junk'ı geçmişe gömecek bir aşı var. söz konusu aşı, ismini ve otuz yıllık tedavi çalışmalarını kapsayan kitabından altını kullanma izni henüz almadığım için zikretmeyeceğim bir ingiliz doktorun keşfettiği apomorfin tedavisi'dir. apomorfin bileşiği, morfinin hidroklorik asitle kaynatılmasından elde edilmektedir. bağımlıların tedavisinde kullanılmasından çok önce keşfedilmiştir. herhangi narkotik veya ağrı kesici özelliği bulunmayan apomorfin, kusturuculuğu nedeniyle yıllar boyunca sadece zehirlenme vakalarında kullanılmıştır. apomorfin, doğrudan arka beyindeki kusma merkezine etki etmektedir.
bu aşıyı junk kuyruğunun en sonunda buldum. tanca'nın yerli mahallesi'nde tek göz bir odada yaşıyordum. bir yıl boyunca ne yıkanmış ne de son safhada bağımlılığın gri etine saat başı iğne saplama dışında üstümdekileri çıkarmıştım. yaşadığım odayı asla temizlemiyor, tozunu bile almıyordum. boş ampul kutuları ve çöpler tavana yükseliyordu. parasını ödemediğim için elektrik ve su uzun süre önce kesilmişti. hiç ama hiçbir şey yapmıyordum. ayakkabımın burnuna gözlerimi ayırmadan sekiz saat bakabilirdim. sadece junk kum saatim boşaldığında harekete geçiyordum. bir arkadaşım ziyarete gelirse -ki ziyaret edilecek birisi veya bir şey kalmadığından nadiren geliyorlardı- görüş alanıma girişine aldırmadan öylece oturuyor- her daim gri ve boş bir perde inerdi- ve çıkıp gittiğinde de aldırmıyordum. oracıkta ölüverse ayakkabılarımın burunlarını seyrederek ceplerini karıştırmaya kalkacağım anı beklerdim. siz olsanız, yapmaz mıydınız? çünkü asla tamam, bu kadar yeter diyecek ölçüde junk almadım. kimse alamaz. günde iki gram morfin kullanırsın, gene yetmez. ve eczane kapısında uzun süre beklersin. gecikme, junk sanayisinde kuraldır. satıcı asla zamanında gelmez. kazara değildir bu. junk dünyasında tesadüfe yer yoktur. bağımlıya, junk payını almadığında başına nelerin geleceği defalarca öğretilir. ya paranı ya canını.. ve birden bağımlılığım sıçrama yapmıştı: günde dört gram, altı gram.. ve hala yetmiyordu. ve param kalmamıştı.
elimdeki son çeke baktım ve son çekim olduğunu kavradım. londra'ya kalkan ilk uçağa atladım.
doktor bana apomorfinin, metabolizmayı düzenlemek ve bağımlılıkla ilgili enzim sisteminin dört ila beş gün içinde mahvını sağlayacak şekilde kan dolaşımını normalleştirmek üzere arka-beyine etki ettiğini açıkladı. arka-beyin düzene girdikten sonra apomorfin kesilebilirmiş ve bir daha sadece yeniden başlama durumlarında kullanılırmış. (kimse uçmak için apomorfin çekmezmiş. apomorfin kaynaklı bağımlılık vakası hiç görülmemişmiş). tedaviyi kabul ettim ve bir bakımevine yattım. ilk yirmi dört saat boyunca kelimenin tam anlamıyla delirdim ve çekilme krizine giren birçok bağımlı gibi paranoyaya düştüm. bu hezeyan dönemi yirmi dörder saatlik apomorfin tedavileriyle ortadan kaldırıldı. doktor bana tuttuğu kayıtları gösterdi. bacak ve mide krampları ve yüksek ateş gibi ağır belirtilerin ile kişisel-özel belirtim soğuk yanma'nın (bütün bedenin kurdeşen dökmesi ve mentolle ovulmak gibi bir duygu) yokluğundan sorumlu sayılamayacak kadar az miktarda morfin vermişlerdi. her bağımlının kendisine özel ve her türlü kontrolü yok eden bir semptomu vardır. çekilme krizi denklemimde eksik bir etmen vardı ve bu apomorfinden başkası olamazdı.
apomorfin tedavisinin gerçekten işe yaradığını gördüm. sekiz gün sonunda bakımevinden çıktığımda normal yemek yiyebiliyor ve uyuyabiliyordum. tam iki yıl boyunca hiç junk kullanmadım. çeşitli ağrı ve hastalıklar yüzünden birkaç aylığına hastalık nüksetti. bir kez girdiğim tedavi, bu satırlara kadar beni junk'tan uzak tuttu.
apomorfin tedavisi nitel açıdan diğer tedavi yöntemlerinden farklı.. hepsini denedim. kısa vadede azaltma, yavaş azaltma, kortizon, antihistaminikler, sakinleştiriciler, uyku tedavileri, tolserol, reserpin.. bu tedavilerin hiçbiri ilk nüksetme fırsatından sonrasını göremedi. apomorfin tedavisine kadar metabolizmasal anlamda tamamen iyileşmediğimi kesinlikle söyleyebilirim. lexington narkotik hastanesi'nin ezici çokluktaki nüksetme raporları birçok doktorun bağımlılığı tedavi edilemez görmesine yol açmıştır. lexington'da dolophine azaltma tedavisi uygulanmaktadır ve bildiğim kadarıyla bugüne dek apomorfin hiç denenmemiştir. işin aslı, söz konusu yöntem neredeyse tümüyle görmezden gelinmektedir. apomorfin formülünün çeşitlemeleriyle veya sentetiklerle hiçbir araştırma yapılmamaktadır. oysa apomorfinden elli kat güçlü maddelerin geliştirilebileceğine ve kusma yan etkisinin ortadan kaldırılabileceğine kuşku yoktur.
apomorfin, işini gördükten sonra hemen uygulaması kesilebilecek bir metabolizmasal ve psişik düzenleyicidir. bugün dünya sakinleştirici ve enerji vericilerle doludur ama bu eşsiz düzenleyiciye kimse dikkat etmemektedir. büyük ilaç firmalarınca bu konuda hiçbir araştırma yapılmamaktadır. apomorfin çeşitlemeleri ve sentezlenmesinin bağımlılık sorununun çok ötesine giden yeni bir tıp alanı açacağına inanıyorum.
çiçek aşısına bolca bağırıp çağıran bir grup aşı-karşıtı muhalefet etmişti. junk virüsüne yapılacak saldırıya konuyla ilgililer ve dengesiz birtakım kişilerden protesto çığlıkları yükseleceğine kuşku yoktur. junk büyük bir sanayidir; saplantılısı, kuş beyinlisi, yararlananı ve ajanı her zaman olacaktır. bu kişilerin elzem aşılama ve karantina çalışmalarına müdahale etmesine izin verilmemelidir. junk virüsü bugün dünyanın bir numaralı sağlık sorunudur.
"çıplak şölen" bu sağlık sorununa eğilmektedir ve bu yüzden hoyratlığı, gaddarlığı, müstehcenliği ve tiksindiriciliği metazoridir. hastalık, zayıf midelere fazla gelecek iğrenç ayrıntılara sahiptir.
pornografik denebilecek bazı pasajlar, jonathan swift'in "mütevazı bir öneri"si tarzında idam cezası'na karşı yazılmıştır. bu bölümlerin amacı idam cezasının çirkin, barbarca ve tiksindirici bir tarihsel yanılgı olduğunu göstermektir. çünkü şölen daima çıplaktır. uygar ülkeler druidlerin asma ayinleri'ne geri dönmek veya azteklerle kan içip tanrılarını insan kurban ederek beslemek istiyorsa, o zaman varsınlar gerçekte neyi yiyip içtiklerini görsünler. gazete kağıdından kaşığın ucunda duranı anlasınlar.
"çıplak şölen"in devamını yazdım sayılır. junk virüsünün ötesinde gereksinimin matematiği'nin matematiksel bir uzantısı.. birçok bağımlılık çeşidi bulunduğundan zannımca hepsi birtakım temel yasalara itaat etmektedir. heisenberg'in sözleriyle: "mümkün evrenlerin en iyisi belki bu değildir ama en basiti olduğunun ortaya çıkması çok mümkündür." insan görebilse.
15.03.2008
junk
william s. burroughs
nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.
uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.
belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.
uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.
bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.
ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.
junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.
nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.
belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.
uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.
bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.
ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.
junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.




