john reader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john reader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.05.2022

veba

john reader

ne zaman ki insanlar büyük yerleşik topluluklar halinde bir araya gelmeye başladılar; salgın hastalıklar yaygınlaşabildi. gerçekten de, hiç ara taşıyıcı olmaksızın, kişiden kişiye doğrudan geçen bakteriyel ve viral hastalıklar, uygarlık hastalıklarıdır. insanlığın geniş, karmaşık ve yoğun nüfuslu kent yerleşimlerinde, şehirlerde yaşamayı seçmesinin karşılığında ödediği bedeldir. resmen bilinen bütün salgın hastalıklar -kızamık, kabakulak, boğmaca, çiçek ve diğerleri- tarım, sürekli yerleşim ve gelişen şehirlerin ortaya çıkışından itibaren gelişim gösterdiler. muhtemelen tümü insanlara hayvanlardan geçmiştir; özellikle de evcilleştirilmiş hayvanlardan. kızamık örneğin, sığır vebası virüsü ile alakalıdır; grip domuzlardan geçmiştir; çiçek ineklerde görülen çiçek hastalığıyla akrabadır.

insanlar bugün evcil hayvanlarla toplam 296 hastalığı paylaşmaktalar; bunların çoğu birden fazla tür ile paylaşılıyor. bunların 46'sı koyun ve keçilerden, 26'sı kümes hayvanlarından, 32'si ise fare ve sıçanlardan insana geçmiş.

veba bir şehri vurdu mu, çoğu sakinin tek yapabildiği, kaderci bir korku içinde beklemek ve hastalığın kurbanlarını seçmesini izlemekti. pek azının gücü, alaycı bir tavırla hayatta kalmanın tek garantisi olarak önerilen "hızla koş, uzaklaş ve olabildiğince geç dön" anlamına gelen "cito, longe, tarde" adlı üç etken maddeden oluşan çözümlere yetebiliyordu. bunlar, azınlığın gücünün yettiği lükslerdi. çoğunluksa şehirlerde şansını denemek zorundaydı. kaçamayanların ilacı yoktu. ölüm korkunç derecede acılı olabiliyordu; tek merhameti hızlı olmasıydı.

17. yüzyılın erken dönemlerinde bazı fransız doktorlar hasta ziyaretleri sırasında, kalın bir balmumu ve aromalar katmanıyla kaplı, tamamen örten bir cübbe giyme yöntemini benimsediler. üniforma, tepesinde enseyi ve başı koruyacak bir kukuleta ve şapka, gözleri korumak için gözlük, parfüm ve dezenfektana batırılmış bir filtreden doktorun nefes almasını sağlayacak gaga şeklindeki bir burunla tamamlanıyordu. rahatsız ve uğursuz bir kıyafet -venedik karnavalının katılımcıları hala giyerler- fakat gerekli diye inanmaktaydı doktorlar; çünkü miyasma* zehirleri yumuşak, parlak yüzeyine yapışamıyor ve böylece bir yerden bir yere taşınamıyorlardı. işe yarar görünüyor, cübbeli doktorlar hayatta kalıyordu ve iddiaların dairevi doğasına uygun olarak, hastalığın yayılmasında miyasmaların rolü üzerine geçerli teorileri de doğrular durumdaydı.

fakat 1657 salgınında cenova'daki veba kurbanları ile ilgilenen enerjik, genç bir papaz bu konuda kuşkuluydu. peder antero maria da san bonaventura'nın ne geçerli teoriye ne de uygulamaya inancı vardı ve de parlak balmumundan cübbelerin insanları vebaya yakalanmaktan alıkoymada işe yaramadığına emindi: "balmumu cübbe insanı sadece içinde yerleşemeyen pirelerden korumaya yarıyor." diye açıklıyordu. peder antero pirelerden korunmanın vebadan da korunma demek olduğunu bir bilseydi..

pireler orta çağ hayatının sık rastlanan bir özelliğiydi; hastalığı taşıyıp ısırdıkları insanlara bulaştırdıklarını kim tahmin edebilirdi? herkes vebanın özellikle yün, pamuk, kenevir, halı, keten, tohum torbaları ve benzerleriyle uğraşan kişilerde görüldüğünü biliyordu; ama bu, ürünlerin kıllı ve yapışkan olmasına yoruluyordu; pire barındırdıkları gerçeğine değil. diğer taraftan sert, pürüzsüz ve kaygan maddeler güvenliydi; çünkü miyasmalar bunlara yapışamıyordu, pireler de.

veba zamanında büyük prensler kurtuluş için edilen duaları yönetirlerdi. biz bugün inancımızı doktorlar ve ilaç sanayisine adıyoruz. hastaneler 21. yüzyılın katedralleri.

* miyasma: salgın hastalıklara yol açtığına inanılan etken (tdk); çürümüş hayvansal veya bitkisel dokulardan havaya yayılan zararlı buhar (daphne/ekşi sözlük).

1.02.2013

ütopya

john reader

thomas more, utopia'sında (çevresi 500 mil olan, bilinen dünyanın ötesinde bir yerlerde bulunan bir adadır) hiçbirinin yanındakinden, bir günlük yürüme mesafesinden daha uzak olmadığı tarzda bölge sathına dağılmış 54 şehir yaratır. başkent amourote'dur; fakat diğer 53 şehirden hiçbir farklı özelliğiyle ayrılmaz; ne de olsa hepsi aynı boyutta ve benzer planda inşa edilmiştir.

more'un anlatıcısı, "birini tanıyan, hepsini tanır; hepsi birbirine benzer" der. "evler iyi ve görkemli binalardır ve birbirine bitişik, uzun bir sırada, tüm cadde boyunca herhangi bir taksim ve ayırma olmaksızın dururlar. caddeler yirmi ayak genişliğindedir." her 10 yılda bir ev sahipleri çekiliş yapmalı ve buna göre evlerini değiştirmelidirler.

herkes bir iş sahibidir (marangoz, taş işçisi, nalbant, terzi) ve belli sayıda şehir sakininin her yıl taşradan aynı sayıda insanla yer değiştirmesi gerektiğinden, herkes deneyimli bir çiftçidir de. 6 saatlik bir işgünü kuraldır ve herkese her şeyden yeteri kadar sağlamak için kafidir. gıda ve tüm ihtiyaçlar, her bölgede görevli yetkililerin serbestçe gerekenleri temin ettiği ambarlarda muhafaza edilir. ailelerin evlerinde yemelerine izin verilir; fakat genelde müzik ve eğitici okuma eşliğinde, mükemmel yiyecek bulunan (görev planına göre kadınlar pişirmektedir) toplu alanlarda yemeyi tercih ederler. boş vakit bahçe işleriyle, konferanslara katılarak, satranç ve benzeri oyunlarda zihin egzersiziyle geçirilir. şarap tavernaları ya da birahaneler yoktur; "ne gizli saklı bir köşe ne de art niyetli meclisler ya da kanundışı toplantılar" olur. herkes saat sekizde yatağa girer.

utopia'da para diye bir şey yoktur; hatta bir değer karşılığı mal kavramı da. utopialıların deniz kenarından topladıkları inciler ve belli kayalıklardan kopardıkları elmaslar çocukları donatmak üzere kullanılır ve büyüdüklerinde bizzat çocuklar tarafından atılırlar. değerli metaller sadece faydaları ölçüsünde değerlenirler: "altın ve gümüşten ekseriyetle, sadece ortak alanlarda değil, özel evlerinde de lazımlık ve son derece bayağı işlerde kullanılan diğer araçları yaparlar."

mahremiyet görece bir kavramdır. kırsal kesimde kırk kişiden az olan hane veya çiftlik yoktur; komün halinde, "hem bilge, ağırbaşlı hem de kadim kişiler olan evin iyi adamı ve iyi kadınının kuralı ve düzeni altında" yaşanır. şehirlerde her evin önde ve arkada kapısı olur; fakat bunlar asla kilitlenmez ya da sürgülenmezler ve açmak o kadar kolaydır ki, bir parmakla dokunmak yeter. herkes herhangi bir eve çekinmeden veya hırsızlıkla suçlanma korkusu olmaksızın girebilir; "çünkü evde özel ya da herhangi bir kişiye ait hiçbir şey yoktur."

more'un utopia'sı her şeyi paylaşan ve hayatlarını yöneten kurallara kesinlikle bağlı; mutlu, sağlıklı, iyi huylu ve halk ruhu taşıyan insanların ülkesidir. herkes kişisel çıkarlarını ortak iyilik için feda eder. bu önerme, platon'dan marx'a, üretilen her ütopyada bulunur. sıkı davranış kurallarına herkesin memnuniyetle uyuşu, rekabet olmaması, her konuda herkese eşitlik. bu bir mümkün olabilse, insanlığın sorunları ve şehir bir hamlede yok olurdu. fakat tabii ki ütopya idealinin kalbinde bir paradoks yatar: sıkı kurallar ve "dayatma eşitlik", neyin eşit olup olmadığına karar verecek bir otorite gerektirir. george orwell'in işaret ettiği gibi, bazıları kendilerini diğerlerinden daha eşit göreceğe benzerler.

evrim, insan biyolojisi, sosyolojisi ve politika hakkındaki bilginin modern haline bakılırsa, bütün ütopik masallara resmen sinmiş hakikatsizlik gözden kaçacak gibi değil. bunlar oldukça ilginç ve eğlendirici olabiliyorlar; fakat tamamen gerçekdışı haldeler. ayrıca her şeyin son derece düzenli, mükemmel ve tahmin edilir halde olduğu ütopya'da hayat aşırı sıkıcı hale gelmez mi? insanlar iyi bir şeye bu kadar dayanabilir mi? muhakkak birisi bir ara, bir yerde geç yatacak, altın bir lazımlık çalacak veya başka şekilde sınırı aşacaktır; sadece mükemmeliyetin monotonluğundan kurtulmak için de olsa. victoria dönemi romantiklerinden william morris'in ütopik fablı "olmayan yerden haberler"de kırgın bir büyükbabanın ağzından söylediği gibi:

"sanırım insan, hayatında nemli bir bulutun üzerine oturup ilahiler söylemekten daha iyi şeyler yapabilir."

12.01.2013

şehirler

john reader

şehirler, medeniyeti tanımlayıcı insan eserleridir. insanlığın bütün başarıları ve bozgunları şehirlerde yatar. kamu binaları, anıtlar, arşivler ve kurumlar kültür mirasımızı nesilden nesile aktaran mihenk taşlarıdır.

hiçbir doğal sistem, ister yağmur ormanı isterse de çimenli olsun, sonsuza dek aynı kalamaz. ve her ne kadar dayanıklı görünseler, kaç zamandır ayakta olsalar da, şehirler ve destek sistemleri de en az bir ağaç ya da bir sap çimen kadar gelişimin doğal döngüsüne yatkındır.

yeterli ve güvenli yiyecek kaynakları sağlamak her şehrin ilk önceliğidir. modern dünyada bu sorunla o kadar etkin bir şekilde başa çıkılır ki, farkına bile varmayız. iklimin kaprislerine ve ulaştırma sorunlarına boyun eğen eski şehirler, bu kadar şanslı değillerdi. yiyecek kaynaklarına ulaşma sorunu şehirleri savaş ve fetihlere yöneltti; ama aynı zamanda tarım, taşımacılık ve idarede önemli yeniliklere ilham kaynağı oldu.

şehirler zamana meydan okumak için kurulurlar; ama çoğu yok olmuş, ayakta kalanların ise hiçbiri ilk kuruldukları gibi kalmamıştır. parlak bir ıslahatçı, günümüze ulaşmış en eski şehirlerin, önde gelen bireylerinin siyasi hırsları ya da ekonomik kudretleri himayesinde geliştiğinin farkına varır. çin'de idealize edilmiş şehir kavramı, onun fiziksel gerçekliğini aşarak zamanımıza ulaşır. avrupa'da harabeler geçmişin görkemli imgelerini yaşatır.

şehir, çin inanışında yer alan, merkezinde cennetin oğlunu barındıran kare şeklindeki evrenin fiziki bir beyanı olacak şekilde, dört kenarlı inşa edilmeli ve tam olarak kuzey-güney ekseninde yönlenmiş duvarlarla çevrili olmalıdır. her duvar -ve çeperindeki bölge- güneşle kurduğu açıya uygun bir mevsimle bağdaştırılır; doğu ilkbahar, güney yaz, batı sonbahar, kuzey ise kış mevsimi ile.

francesco di marco datini, kambiyo senedi ya da çekin icatçısı olarak kabul edilmektedir.

ekonomi ve siyasetin etkileşimi iki çeşit şehir ortaya çıkardı: biri kudretli yöneticilerin yarattığı, öteki ise ticari ve toplumsal gerekleri karşılamak üzere oluşanlar. çıkar çatışmasına sık rastlanırdı; şehirler arası olduğu kadar, şehir içlerinde de şiddeti hızlandıran bir faktördü. despot yöneticilerin belirdiği yerlerde ekonomik gelişme çoğunlukla hız kesmekteydi. onların bu yaygınlığı olmasaydı, sanayi devrimi çok daha evvel gerçekleşirdi.

gerek atalardan kalma biçim ve davranışlarını çevreye uydurmadaki evrimsel süreç olsun, gerekse çevreyi insan koşullarına uydurmak olsun; uyum sağlama kapasitesi insanlığın en büyük varlık değeri olagelmiştir. medeniyet bu sürecin bir sonucu olmuştur ve tamamen biyolojik bir açıdan olağanüstü bir başarıdır; şu an, hiç olmadığı kadar çok insan hayattadır.

19. yüzyıl şehirlerinin hızlı gelişimi sundukları iş olanaklarından kaynaklanmaktaydı. besin üretimi genellikle büyüyen kent nüfuslarına ayak uyduruyordu. fakat bir noktada talep, sanayileşme öncesi tarım ve pazarlama uygulamalarının süregeldiği yerlerde arzın önüne geçti. almanya ve şehirlerinin temel ürünlerinin sağlanmasında yurtdışına bağımlılığı, 1. dünya savaşı sırasında feci sonuçlar doğuracak şekilde giderek artıyordu.

berlin, 1871'de birleşen almanya'nın başkenti olduğunda şehir halen en önde geleni eğitim olmak üzere büyük frederick'in 100 yıl önce yürürlüğe koyduğu uygulamalardan faydalanmaktaydı. frederick, berlin'in spree boylarındaki yeni atina olmasını buyurmuştu. fakat amaç, felsefe üreten platonlara, aristoteleslere bir ev sahibi yaratmak değildi. daha faydacı ve ayakları yere basan bir amaç güdüyordu. frederick, almanya'nın teknik konularda daha ileri bir ekspertize sahip olmasını istiyordu; özellikle prusya'nın sanayi ve askeri gücünü oluşturmaya yarayacak konularda. bu doğrultuda 1778'de berlin madencilik akademisi, 1799'da teknik üniversite, 1808'de de berlin üniversitesi kuruldu.

nobel bilim ödülü kazananlar en çok berlin'den çıkmıştır.

hiçbir şehir yeterli güvenilir su kaynağı olmadan varlığını sürdüremez. aztek başkenti tenoçtitlan, büyük bir tatlısu gölü üzerindeki bir adaya kurulmuştu. şimdi o bölgede mexico city yer alıyor. göl yok olmuş; şehir, suyunun önemli bir miktarını başka yerden pompalıyor. mexico city, dünyanın hızla gelişen büyük şehirlerinin karşılaştığı çevre sorunlarının uç örneklerinden biridir.

gıda, gün ışığı ve havanın yanı sıra su yaşamsal bir kaynaktır. su olmadan hayat olmaz. gerçekten de besleyici maddelerin dolaşıma katılması ve atık maddelerin vücuttan atılması için gerekli temel çözücü sıvı budur. bazı organizmalar diğerlerinden daha çok suya ihtiyaç duyar; insanların ihtiyacı da oldukça fazladır. örneğin 65 kg'lık bir insanın yaklaşık 50 litresi sudur; ortalama bir insan bunun günde 2.5 litresini kaybeder ve sağlıklı kalabilmesi için bu miktarı her gün yerine koyması gerekir. bu nedenle, insanların iyi ve güvenli su kaynaklarına erişmeleri zorunludur. bu apaçık gerçek, yeterli su kaynakları edinmeyi, tasarlamayı ve korumayı, gelişen şehirlerin karşılaştığı en zorlu, ön saflardaki mühendislik başarılarına ilham veren meselelerinden biri haline getiriyor.

gıda ve suyun ilk öncelik olmalarına karşın, şehirler çalışır kalabilmek için enerjiye de ihtiyaç duyarlar. şimdiye kadar organik ve fosil yakıtlar, ucuz ve geçerli seçeneklerle karşılaştılar; fakat giderek artan çevresel maliyetler, alternatif enerji kaynakları arayışına bir ivedilik kazandırmakta.

atık imhası, bir şehrin hayatında en az yiyecek, enerji ve su temini kadar önemli. fakat atık, görünür öncelikler sırasının oldukça altında yer alır. gözden ırak, zihinden uzak; sadece süregelen düzenlemeler yetersiz kaldığında ya da bozulduğunda dikkate alınır. şehirler her zaman atık imha sorumluluğunu son derece ciddiye almış; hatta 1800'lerin sonunda paris bunu oldukça karlı bir pazar bahçeciliği girişimi ile birleştirmiştir.

"prenslerin azameti kalabalık şehirler ve kalabalık tebaada yatar ve her kim ki isimsiz ve insansız diyarları yönetiyordur; ona fakir denir." (bergamo valisi)

bir yerde konforlu bir şekilde yerleşmiş olsalar da, insanların çoğunun bastırılamaz bir başka yerde olma dürtüsünü geliştirmeleri, süregelen bir ikilem. insanlığı doğum yeri afrika'dan, dünyanın sunduğu yaşanabilecek her mekana ulaştırmak üzere yerel ufuklarını genişleten itici güç tabii ki buydu. ve biz, orada iki ayak üstünde yürüdük. insan yürüyüşü benzersizdir; bunun nedeni, hiç de etkin olmayan bir hareket hali olması olabilir. orantısal eşitlik halindeki kütlesel vücut birimlerini harekete geçirmek için gerekli enerji miktarı açısından insanlar, penguenlerden daha etkin değiller. fareler, sincaplar, atlar ve ceylanlar kayda değer ölçüde daha etkindirler; hatta köpekler daha da. fakat insanlık, bunların hepsinden daha maceracıydı.

mükemmel şehrin nelerden oluşacağına dair parlak fikirlere sahip insanlardan yana hiç sıkıntı çekilmemiştir. hatta bazılarının, fikirlerini uygulama şansları dahi olmuştur. sonuçlar karmaşık. bugün için mükemmel olan planlar, yarının değişen zorunlulukları karşısında sık sık geçerliliğini yitirir. tek biri ile değil; ancak çeşitliliğin beslenmesi ile en iyi sonuç alınır.

şehirler medeniyeti tanımlayıcı eserler olmakla birlikte, kendi sınırlarının çok ötesindeki bölgelere zarar verebilme kapasitelerinden ötürü tehlikeli birer parazittirler. şehirlerin küresel çevre üzerindeki ekolojik etkileri, büyüklükleri ile her türlü orantıdan uzak. yakında, insanlığın çoğu şehirlerde yaşıyor olacak. ekolojik dengesizliğin ıslah edilmesi gerekecek.

küresel nüfusun %40'ını oluşturan en fakir ülkeler, dünya ihracatında ancak %3'lük bir paya sahipler. bu arada, küresel nüfusun ancak %14'ünü oluşturan batı ülkeleri, dünya ihracatının %75'ini gerçekleştiriyor. dünya çapında gelişmekte olan ülkelerde 2,8 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinirken, avrupa'da ortalama bir inek günde 2,20 dolar ödenek ve diğer yardımlardan yararlanıyor.

şehirler her zaman ekonomik gelişimin motorları ve insan başarıları takım yıldızındaki en parlak yıldızlar oldular; fakat bugün kendilerinden çok daha büyük bölgelerin çıktılarını kendilerine doğru çeken ve tüketen ve sisteme çok azını iade eden kara deliklere de, her zamankinden çok benziyorlar. bugün şehirler her ne kadar dünyanın karasal yüzeyinin %2'sini kaplasalar da, dünya kaynaklarının %75'inden fazlasını kullanıyorlar. bu, insanı kendine getiren bir istatistik ve 1990'larda çevre bilimcilerinin geliştirdiği bir kavram, bunun küresel ekosistemler için işaret ettiklerine kuvvetli bir tanımlama getiriyor. buna "ekolojik ayakizi" diyorlar; herhangi bir şehrin, bölgenin ya da ekonominin içine veya dışına doğru enerji ve madde akışını ölçen ve bu akışın desteklenmesi için gereken üretken arazi ve suyun toplam miktarını hesaplayan basit fakat kapsamlı bir araç.

19.06.2011

john d. rockefeller

john reader

sanayi devrimi'nin kuzey amerika'ya getirdiği ekonomik ve sosyal gelişmelerin birleşiminden faydalanmak açısından, cleveland'dan daha elverişli konumlanmış çok az şehir vardı. kereste, kömür ve demir cevheri; nehir, kanal, göl ve demiryolu ulaşımı; dev finansal yatırımlar ve hevesli bir göçmen emeği havuzu. tüm bunlar, rastlantısal konumunun, onu modern dünyadaki refah ve nüfuzun öncül kaynaklarından olacak petrolün merkezi haline getirdiği 1860'ların başı itibariyle, cleveland'ı amerika'nın yükselen sanayi şehirlerinin ön sırasına yerleştirdi.

cleveland'ın doğusundaki allegheny dağlarında ham petrol binlerce yıl boyunca kayalardan sızmış ve nehir yüzeylerinde salınır olmuştu. yerel olarak kullanılmaktaydı; ama daha geniş potansiyeli ancak 1859'dan sonra, edwin drake dünyanın ilk petrol kuyusunu kazarak dünyaya ham petrolün büyük miktarlarda üretilebileceğini göstermesiyle fark edildi. benzinli motorun icadından evvelki o günlerde, ham petrolün en önemli potansiyeli kerosene alternatif bir kaynak olarak görülmesinde yatıyordu ki, bu da zamanın evlerinin lambalarına satışını zorlaştıracak bir maliyetle; ancak kömürden çıkarılıyordu. bu, o sıralarda yoğunlukla balina yağının kullanıldığı bir pazardı. ucuzladığı takdirde kerosenin lamba yakıtı olarak balina yağının yerini alacağına inanan üç clevelandlı girişimci 1860'ta drake'in kuyusundan 10 varil ham petrol satın aldı; kömürden çıkarma yönteminden daha düşük maliyetle ve balina yağından da ucuza mal ederek kerosen üretmeyi başarana dek denemeler yaptı.

cleveland'daki ilk kerosen üretiminden gelişen petrol rafineri ve arz sanayisi, kısa sürede kendine sağlam bir devinim yaratırken, petrol tetkik ve kazı sanayisinin gerektirdiği finansman, teknoloji ve çelik, cleveland'ın talihine ayrı bir canlılık kattı. şehrin nüfusu istikrarla arttı. girişlerin çoğu yabancı göçmen işçiler tarafından gerçekleştiriliyordu; ama bunlara bankacılar, inşaatçılar, otelciler, tüccarlar ve pek çok kendi talihinin peşine düşmüş insan da dahildi. son kategorinin en kararlıları arasında, cleveland ticaret kolejinde iş araştırmaları seminerine 40 dolar yatırmış, aynı yılın güzünde 17 yaşındayken kendini şehrin iş piyasasına atmış ve dünyanın en zengin adamı titrini edinmek üzere işe koyulmuş genç bir adam vardı: john d. rockefeller.

rockefeller ve cleveland, tarihte yetenek ve konumun birbirini tam anlamıyla destekleyişinin bir örneği olarak kabul edilebilir. rockefeller'ın iş yetenekleri, kerosen işine bir ortakla girişerek cuyahoga düzlüğündeki tren terminaline makul yakınlıktaki 1.2 hektarlık alana excelsior works rafinerisini kurduğu 1863'te ona çoktan bir servet edindirmişti. rockefeller, ham petrolün allegheny kuyularından günde 10.000 varil hızla aktığı 1865'te ortağının payını satın aldı. rockefeller, geleceğini petrolde gördü. cleveland'ın geleceğinin büyük bir kısmı rockefeller'ın vizyonuna bağlıydı ve göründüğü üzere, bu new york'un, kuzey amerika'nın ve dünyanın ekonomik geleceğinin büyük bir kısmı için de geçerliydi; çünkü rockefeller excelsior works'u, dünyanın çokuluslu dev şirketlerinin ilkine, standart oil esso'ya dönüştürmüştü.

1872'ye gelindiğinde cleveland, birleşik devletler'in petrol merkeziydi. kerosen, yakma, ısıtma, pişirme işlemlerinin can damarıydı; ama saf vazelin, yağlayıcı maddeler, parafin mumu ve gaz gibi yan ürünler dahil, çikletten vazeline kadar hepsi rockefeller'ın harcıydı. bu arada nakliye hizmetlerinin ve demiryollarının kontrolü, boru hattının ve depolama imkanlarının neredeyse tekelciliği standart oil kasalarına daha da fazla para akıtmaktaydı. benzinli motorun, otomotiv gücünün ve uçakların gelişmesiyle beraber kar beklentisinin resmen sınır tanımadığını ve bunların rockefeller'ın gözünden asla kaçmadığını söylemeye gerek yok. john d. gününün marco datini'siydi; olayların nasıl geliştiğine her zaman yakın ve kişisel bir ilgi duyan bir adam. her şey kayıt altındaydı; örneğin 1912'deki kişisel hesap defterinin son satırında kayıtlı 302.713.419 dolar ve 83 cent'lik net varlık değeri.

17.05.2010

hiroşima

john reader

6 ağustos 1945'te hiroşima üzerinde atom bombası patlatıldığında şehir yerle bir oldu ve alevler içinde kayboldu. 130.000'in üzerinde insan hayatını kaybetti ve 200.000 kişi evsiz kaldı; fakat -birleşik devletler askeri uzmanlarının hazin bir edayla bildirdikleri kadarıyla- "kent sahasının savaş üretim potansiyeline ciddi bir zarar vermeyi başaramadı." tabii ki bombalamanın, pekala stratejik bir gereklilik değil, siyasi bir deneyim olduğu öne sürüldü; japonya artık birleşik devletler kuvvetlerine bir tehdit oluşturmuyordu; bir karşı saldırı düzenleme kapasitesini yitirmiş ve sonunda teslim olmaya zorlanmıştı. fakat yine de ülke yöneticileri, düşmanlıkları kesin bir şekilde sona erdirecek ve -daha da önemlisi- savaşın ardından küresel ilişkilere hükmedecek olan soğuk savaş sürecinde amerika'nın stratejik üstünlüğünü kuracak bir nükleer güç gösterisine gerekçe yaratır derecede kavgacı davranıyorlardı.

hiroşima'ya atılan bomba bugünkü standartlara göre küçük olduğundan ve yerden yaklaşık 580 m. yüksekte patlatıldığından, olabilecek en büyük yıkıma ve radyasyona neden oldu; fakat yerde patlatılsaydı yaratacağı radyoaktif serpinti uzun vadede çok daha fazla hasar verirdi. gerçekten de, yerle bir olmuş şehirden yükselen havadaki radyasyon rüzgarla kuzeye doğru savruldu; bilye büyüklüğünde, is ve tozdan yapış yapış damlalar halinde "kara yağmur" olarak yağdı. ilk patlamayı atlatanların çoğu bu radyoaktif serpintiden dolayı hastalandı ve öldü fakat şehir, 1986'daki patlamanın ardından çernobil ve civarı gibi yaşanmaz bir hal almadı. hiroşima'da yerdeki patatesler patlamanın ısısıyla piştiler; fakat yenmelerinde bir sakınca yoktu.

şehre 4000°c gibi yakıcı bir ısıyla ve saatte 1.600 km hızla ilerleyen 35 tonluk bir kamyonun gücüyle vuran patlama, merkezin 5 km yarıçapı içinde kalan 76.327 binanın %91.9'unu ya tamamen yok etti ya da ağır hasar verdi. patlamanın kuvveti ve hızı merkezden açıldıkça azalıyordu; fakat 2 km mesafedeki istasyonda duran trenleri devirmiş, 2.3 km ötedeki bir köprünün beton yol şeridini sürüklemişti. birkaç bina -özellikle depreme dayanıklı olanları- ayakta kalmıştı; gerçi onlar bile ağır hasarlıydı. bunun dışında patlamanın anında dümdüz etmediklerini, ateş fırtınası küle çevirmişti. takip eden haftalarda çekilmiş fotoğraflarda, kesişen boş caddeler ve çıplak dallarıyla tek tük büyük ağacın görüldüğü her yöne uzanan kavruk bir düzlük vardır. tahta telgraf direkleri kül olmuştu; fakat sayısız ağaç, ateş fırtınasının şiddetine dayanmış yaprakları ve dallarıyla, kömürleşmiş gövdeleriyle ayaktaydı. bu ağaçların bir düzine kadarı hala hiroşima'da ayakta ve hayatta.

binalar gibi, hiroşima'nın sakinleri ve çalışanları da yoğunlukla şehrin bombaya hedef seçilen merkezinde toplanmışlardı; %57 ila 61 kadarı patlama merkezinden 2 km, %81 ila 87'si 3 km'lik mesafedeydi. toplam olarak patlamanın 2 km yakınında bulunanların %63'ü ölürken, 3 km'den uzakta bulunanların %2.5'inden daha azı öldü. bombalama anında hiroşima'da olduğu sanılan yaklaşık 350.000 kişinin 130.000 ila 150.000 kadarı ya hemen ya da 6 ay içerisinde aldıkları yaralar ve radyasyondan öldü.

bununla birlikte, bir atom bombasının dehşeti, atıldığında neden olduğu muazzam yıkımdan ibaret değildir; nesiller boyu bireylerin ve toplumların yakasını bırakmadan onları sakatlamaya devam eder. hayatta kalan 200.000 kişinin %90'ından fazlası evsiz kalmıştı; üstelik bombanın yarattığı travmadan etkilenmemiş olmaları mümkün değildi. fiziksel, psikolojik ya da ekonomik açıdan bizzat kendileri değilse de bir akraba ya da yakın arkadaşları muhakkak etkilenmişti. binlercesi de hayat boyu tıbbi bakıma muhtaç kaldı. ne var ki "hayatta kalanlar" ifadesinden kaçınıldı; çünkü hayatta olmanın vurgulanışı, ölmüş olanların başarısızlığını ima ediyordu. bunun yerine, daha nötr bir kelime, sözcük anlamıyla "patlamadan etkilenen kişi" demek olan "hibakusha" kullanıldı.

patlamanın akabinde, tıbbi ve insani kuruluşlar hayatta kalanların bakımı için çabalarken, hem japon hem de amerikalı yetkililer bombanın şehre ne yaptığını anlama merakı içindeydiler. japon fizikçiler nükleer bölünme hakkında bilgi sahibiydiler ve acil olarak radyasyon seviyelerini ölçmek istiyorlardı; bu arada birleşik devletler ordusu, o zamana kadar yerleşime kapalı çöllerle sınırlı olan deneylerin verileriyle kıyaslamak üzere, bir şehir üzerinde patlatılmış atom bombasının etkilerini değerlendirmek için sabırsızlanıyordu.

bombanın atılmasının üzerinden ancak saatler geçmişti ki japon ordu ve donanmasının tıp ekipleri şehre geldiler. tokyo'dan gelen japon bilim adamlarıysa şehre 30 ağustos'ta vardılar ve hemen radyoaktivite seviyelerini ölçmeye koyuldular. bölgenin normal arka plan radyasyonunun sadece dört katıydı. insan vücudunda ciddi hasar yaratması için en az 1,000 katı seviyeleri gerekliydi. amerikalılar 9 eylül'de yani patlamadan hemen 5 hafta sonra şehrin yıkımı üzerine kapsamlı araştırmalara başladılar; ama yerle bir olmuş şehir azimle toparlanma yoluna girmişti bile.

bombanın ardından hiroşima (ve nagasaki) insanın en korkunç koşullarda dahi normal dengeleri kurabilme güdüsünün övülesi bir örneğidir. imkan bulan, hızla günlük hayata döndü. bombalamanın ertesi günü örneğin, merkez ofisleri tamamen yıkılmış olan bankalar, japonya merkez bankası'nın şehir dışındaki hasar görmemiş bir şubesinde ortak çalıştılar. o ilk günde sadece bir tek; ama birkaç gün sonra 900 müşteri vardı. bombalamadan sonraki 10 gün içinde, şehrin en büyük 10 sanayi tesisinde çalışanların yüzde 40'si işlerine dönmüştü. hiroşima'nın, ülkenin diğer kısımlarına karayolu, tren ve deniz yolu ile transit ulaşımı neredeyse hiç durmadı ve şehrin enerji üretim tesislerindeki hasar hızla giderildi; iki gün içinde elektrikli tramvaylar yıkımın merkez bölgesinde dolanıyor, binaların ayakta ve oturulabilir halde olduğu yerlere elektrik veriliyordu.

bir o kadar önemlisi, atom bombası, şehrin su kaynağının ana kısmını resmen tek parça bırakmıştı. patlamadan evvel, sistem şehre günde 75 milyon litrelik filtre edilmiş su sağlama kapasitesine sahipti. bölgede, ana şebekenin bireysel hanelerle bağlantılarından 70.000'i kırılmıştı; fakat hiroşima'nın ana su şebekesini oluşturan, yeraltındaki 300 km'lik, çapı 10 ila 75 cm arasında değişen demir döküm borularda sadece 8 ciddi çatlak oluşmuştu. bir köprünün üzerinden geçen 40 cm'lik bir şebeke de kırılmıştı. patlama merkezinin 3 km'lik yarıçapı içinde konumlu ana rezervuar ve tesisler hasar görmüş; fakat bombalama gününde dahi acil su ihtiyacını karşılayabilmişti. ekim sonuna gelindiğinde ana çatlaklar tamir edilmiş, 70.000 kırık bağlantı kapatılmış ve işler bir su tesisatı, hayatlarını ve hiroşima şehrini tekrar kurmaya çalışan binlerce insanın hizmetine sunulmuştu.

"her şeyin üzerinden -şehrin yıkıntılarının arasından, çöplerden, nehir kıyılarından yükselen, kaldırım taşları ve teneke çatıların arasından birbirine dolanan, kömürleşmiş ağaç gövdelerine tırmanan, taze, canlı, kösnül, iyimser bir yeşildi; bu yeşillik yıkılmış evlerin temellerinden bile yükseliyordu. yabani otlar külleri çoktan gizlemişti; kır çiçekleri şehrin kemikleri arasında açmaktaydı. bomba, bitkilerin yeraltındaki organlarını tek parça bırakmakla kalmamış, onları güçlendirmişti de. her yerde mineler, yukkalar, kazayağı, akşamsefaları ve gün güzelleri, tüylü meyveli fasulye, semizotu ve dulavratotu ve susam ve dallı darı ve koyungözü doluydu. özellikle merkezdeki bir çemberde sinameki olağanüstü bir canlılıkla yetişiyor; aynı bitkinin kömürleşmiş kalıntıları arasında durmakla kalmıyor, tuğlalar ve asfalttaki çatlaklar arasında yeni yerlere doğru ilerliyordu. neredeyse, bombayla beraber bir dolu sinameki tohumu atılmış gibi bir görünüm vardı." (toshiko sasaki)

yabancı haber ajansları, radyoaktiviteden kirlenen hiroşima'nın 70 yıl süreyle çorak ve yaşanılmaz halde olacağını bildirmişlerdi. şehirde hiçbir şeyin yetişmeyeceği ve kimsenin yaşayamayacağı söylendi. aslında, bombadan birkaç hafta sonra düşen kuvvetli yağmurlar, bir bitki bolluğu yarattı; yanmış ağaçların kopuk kollarından ve çıplak kömürleşmiş gövdelerinden taze tomurcuklar filizlendi; ginko, kafur, okaliptüs, incir, söğüt, zakkum, açelya ve bambu. filizler her boş arazi parçasında bitivermişti. şehirde hayatlarını tekrar kurmak için dönen insanlar sebze ve kış buğdayı ekmekte tereddüt etmemişlerdi. mahsuller iyiydi. patlama noktasına en yakın olan yerle bir olmuş, tadilat bekleyen boş alanlarda bile, civar köylerde hasat edilenden çok daha iyi buğday, mısır, akdarı, domates, patlıcan ve fasulye yetişiyordu. özellikle domatesler mükemmeldi; oldukça bol ve daha evvel şehirde yetişmelerini engelleyen hastalıklar ve zararlı böceklerden hiç etkilenmemiş durumdaydılar. bomba toprağı sterilize etmiş, küller gübreleşmişti. çorak bir bölgede kent tarımı için ideal koşullar yaratılmış ve hayatın devam ettiği doğrulanmıştı; normal düzen yeniden kurulacaktı.

"küllerinden doğmak" bir klişedir; ama hiroşima'nın savaş sonrası tarihini çok doğru tanımlar. japon tarihini de; zira ulus, dünyanın önde gelen tüketim ürünleri üreticisi haline geldi. ve japonya, doğan güneş ülkesi, şu an, güneş enerjisini doğrudan uzaydan toplayarak yeryüzüne yansıtacak teknolojiyi geliştirme çabalarında başı çekiyor. petrolün alternatifine duyulan ihtiyaç, dünya nüfusu ve şehirlerde yaşayan insanların sayısı arttıkça daha da büyüyor.

5.05.2010

berlin

john reader

berlin, 1871'de birleşen almanya'nın başkenti olduğunda şehir halen en önde geleni eğitim olmak üzere büyük frederick'in 100 yıl önce yürürlüğe koyduğu uygulamalardan faydalanmaktaydı. frederick, berlin'in spree boylarındaki yeni atina olmasını buyurmuştu. fakat amaç, felsefe üreten platonlara, aristoteleslere bir ev sahibi yaratmak değildi. daha faydacı ve ayakları yere basan bir amaç güdüyordu. frederick, almanya'nın teknik konularda daha ileri bir ekspertize sahip olmasını istiyordu; özellikle prusya'nın sanayi ve askeri gücünü oluşturmaya yarayacak konularda. bu doğrultuda 1778'de berlin madencilik akademisi, 1799'da teknik üniversite, 1808'de de berlin üniversitesi kuruldu.

nobel bilim ödülü kazananlar en çok berlin'den çıkmıştır.

11.10.2009

küçükburjuva ve kapitalizm

john reader

"çeliğin, sadece taşı güçlendirmekten her kattaki duvar yükünü taşımaya doğru dönüşümü, roma döneminden beri mimari tarihinde katedilen en önemli aşamadır. mimari, taş ağırlığının zincirlerinden tek bir hamlede kurtulmuş ve inanılmayacak derecede esnekleşmiş; aniden yeni bir boyut kazanmıştır: yükseklik." (stern/gilmartin/mellins)

yaşanan hareketlilikle beraber, her yeni icadın doğurduğu yeni talepler ve bunların ilham verdiği icatlarla, her aşaması ekonomik gelişime hız kazandıran çeliğe dayalı sanayi ekonomisi, kısa zamanda kendi kendine yeter hale geldi. ve sanayi, artan faaliyetleri için finansman ararken, üretim imtiyazları fabrika zemininden yönetim kurulu odasına ve bankaya doğru kaydı. neyin ne kadar ve kimin için yapılacağına dair üretim kararları, öncelikli olarak finans piyasalarının gereklerine, yani kar ya da hisse senedine -tercihen ikisine de- göre hareket eden insanların onayını gerektiriyordu. finansçılar ekonomik ve toplumsal meselelerin yasama prosedürlerini takip eden ve lobi faaliyetlerine açık kamu fonlarını kontrol eden hükümetlere kulak mesafesindeki yerel ve ulusal şehirlerde toplanmayı benimsediler. bankalar ve sigorta şirketleri ile beraber, büyük sanayi şirketlerinin merkez ofisleri, medya ve pazarlama ajansları da geldi.

20. yüzyılın başı itibariyle bankacılık, muhasebe, idarecilik, hukuk, gazetecilik ve reklamcılıkta, insanlığın kentsel uzmanlaşma etkinliğinin yeni bir modeli kendini pekiştirmiş vaziyetteydi: beyaz yakalı kent büro çalışanı. makul bir refah seviyesine ve düzenli bir gelirin güvencesine sahip bu yeni vatandaşlar, şehir toplumlarındaki hem çok zenginlerden hem de çok fakirlerden sayıca fazlalardı. aslında bunlar tamamen yeni bir toplumsal sınıftı: yeni birtakım ihtiyaç ve arzuları ile bir orta sınıf. devamlı artan miktarlarda konaklama, gıda ve hizmet, giysi ve eğlence satın alıyorlardı; değer ve faydasından çok tarzı ve modası için alma eğilimindeydiler. orta sınıfın arzu ve ihtiyaçları o kadar çok ve o kadar gelgeç görünüyordu ki, onları ancak tamamen yeni bir sanayi tatmin edebilirdi: tüketici sanayisi.

tarihte ilk kez muazzam bir piyasa kitlesi, malları hizmet değerlerinden çok anlık cazibelerine göre alma eğilimindeydi. aynı zamanda gelişen kitle üretim imalat teknikleri, demode olma kavramını gereğince yücelterek, iknaya dayalı pazarlamayı bir gereklilik haline getirdi. giderek artan şekilde imalatçılar, insanların ihtiyaç duyduklarını bildikleri şeyleri değil, isteyebilecekleri şeyleri üretme çabası gösterdiler. böylece ürünler spekülatif şekilde üretilmeye başlandı ve talep yaratmak üzere reklamcılığa başvuruldu. ve sistem, yatırımlarının karşılığını alma beklentisi içindeki finans piyasalarının güdümünde olduğu için, tüketim sanayisinin sürekli büyümesi gerekiyordu. yeni taleplerin yaratılması ve karşılanması, yeni ufukların yakalanması gerekliydi: işte kapitalizm.