demir özlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demir özlü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.08.2020

bir küçükburjuvanın gençlik yılları

demir özlü

yaşamda hiçbir şey yitmiyor, yeniden de yaratılmıyor.

bir şeyler, çok canlı, biraz da sert bir şeyler gelip beni bulmalı. bir şeyler çarpmalı bana. geleceğimi kurmak istemiyorum. yaşanmış şeyleri yeniden yaşamak.. önceden belirli yaşam..

çocuklarını ne kadar yalnız bırakan bir toplum! bir yığın gelenek, yasak ve yalnızlık..

çıkarlarını, özlemlerini iyice hesaplamadan kurulacak bir yaşam, yeni hayal kırıklıkları getirecektir.

duygularına egemen olmayı bil. bütün bu dünya, bütün bu kent seni alıp bir yerlere götürüyor. ana varoluşunun diriliğini duyuran her şey hep dışarıdan gelmedi mi? seni gelip bulan şeyi yaşayacaksın. boğazına kadar yükselen dalgaları göğüsle. kaçacağın bir yer yok, seni gelip bulan ölüm de olsa, aşk da olsa, ölümle kaynaşan, kollarını ölüme dolayan bir aşk da olsa, iyi karşılayacaksın onu.

votka bütün yalnızlıkları hafifletir, düş kırıklıklarının arasını düşle doldurur.

nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

en kötü şeylere yakın olsak da neşeyle karşılamalıyız bunu.

askerlik korkunçtur, hapishaneye gelenler olur da, kışlanın kapısına olmaz. kışlanın kapısına kimse gelmez.

inanacak bir şey bulamamak, hiçbir şeye tam bağlanamamak, geçici aşklarda mutluluğu aramak, daha doğrusu düşlemek, dünyanın hiçbir yerini kendi yurdu olarak benimseyememek ve nedeni belirsiz bir tedirginlikle bunaltı. işte hepsi bu. rest nihilo.. hiçlikten hiç doğar.

en tiksindiğim şey yaşadığının bilincinde olmamak, hayatını göstermelik kalıplara göre düzenlemek.

birçok kadınla yattık ve bütün bu kadınlarda, aslında bilinçaltımızda yatan, varlığımızı kaplamış, derin, dokunulamaz, iyice bilinemez bir saflığı aradık. aslında böyle bir saflık yok.

bir zaman bu oyunları oynayıp duygularımızın en olgunlaştığı dönemde çekip gideceğiz bu dünyadan. belki acılar içinde.

yaşama sırtını dönersen ölür gidersin. yaşama sırtını dönme.

hiçbirine aldırma. bütün kuşakların yaşamı hep birkaç kişinin çevresinde döner, yutma bunu.

6.10.2017

bir beyoğlu düşü

demir özlü

küçük bir bahçenin koyu yeşile boyalı demir parmaklıkları boyunca yürüyordum. büyük, demir kapının önüne gelince durup baktım. geride, beyaza boyalı, üç katlı, büyükçe bir yapı vardı, panjurları kapalı bir yapı. şimdi, yağmurdan sonra, yıldız-poyrazdan esen hafif bir rüzgâr da çıkmıştı.

bahçeye bakan yanda, bir panjur hızla çarptı. oradan alp oteli'nin bulunduğu köşeye doğru yürüdüm. dönemecin ortasındaki şişman bir kadının işlettiği barda, pazar gününün içkicileri toplanmışlardı. aşağıya, kasımpaşa sırtlarına bakan duvar boyunca yürüdüm. kış güneşinin ışıklarıydı donuk yüzlü haliç üzerine vuran. adamın bana tanımladığı sokağın yerini, aşağı yukarı biliyor gibiydim. arada bir köşesinden geçtiğim bir sokaktı ama içine hiç girmemiştim. parkı geçip sola sapmam gerekiyordu.

parkı dolaşıp bitirdiğimde, sokağın bulunduğu yöreye yaklaşıyordum. asfalt cadde bitecek, bakımsız, taş döşeli bir yol başlayacaktı. yolun kıyısında yapıların aralıklarından, çok aşağıda kalan kasımpaşa'nın evleri, boş alanlar görünüyordu. burada, 1917'de gelen beyaz rusların yaptırdıkları yapılar vardı. haliç'in üzerindeki boşluğa bakan, güneşin ışıklarını alması için, giriş bölümleri evin arka duvarına kadar uzatılmış, arka duvarı boylu boyuna renk renk vitraylarla süslü yapılar..

köşedeki iki sokaktan biri olmalıydı adamın sözünü ettiği sokak. ilk önüme çıkanına doğru yürüdüm. çevreye bakınıyor, sokağın ismini arıyordum. ama yoktu bir sokak levhası. köşedeki küçük tütüncü dükkanına doğru yürüdüm. beyaz saçları dökülmüş, buruşuk yüzlü adam başını kaldırdı okuduğu pazar gazetesinden. "a. sokağı burası mı?" "evet. burası." dedi adam. "22 numarayı arıyorum?" "solda, ileride görürsünüz."

sokakta ilerledikçe şaşkınlığım artıyordu. ne denli bakımsız, ne denli bakımsızdı yapılar! birbirlerine benzemeyen tuhaf evler.. rum yapıları, tahtadan evler, arada daha yeni yapılar, apartmanlar.. üç katlı, beş katlı değişik yükseklikte yapılar vardı sokakta. üzerlerindeyse artık bulutlardan sıyrılmış bir gökyüzü duruyordu. dümdüz, aşağıdaki mahallelere doğru inen merdivene değin uzanıyordu sokak. ileriden, merdivenin yanından sağa kıvrıldığı görünüyordu. canlı bir pazar günü kalabalığıyla doluydu iyice. çocuklar, yün ören kadınlar, köşede aralarında konuşan bazı adamlar..

sağda, tahtadan, büyük, çıkıntıları zikzaklar halinde birbirini izleyen şaşırtıcı bir yapı vardı. hiç içine girdiğimi ansımadığım bu sokağı tanıyor gibiydim. sanki yaşamıştım burada, günlerim geçmişti, bir hafta, on beş gün ya da bir ay. ansımadığım bir zaman parçası. buydu şaşırtan beni. yakın bir zaman mı, yoksa çok mu eskiden? bilemediğim buydu. düşte mi, yoksa gerçekte mi? bunu da bilmiyordum.

kafamı toplayıp iyice düşünmek istedim üzerinde, soldaki kaldırıma geçerken. hayır, gerçekten gelmemiştim bu sokağa. bazen böylesi anlar yaşadığımı biliyordum: yaşamakta olduğum olayı, daha öncesinden düşümde yaşadığımı sandığım anlar. ya da düşümde gerçekten görmüş olduğumu sonradan yaşıyordum.

solda, orta büyüklükte bir yapıydı 22 numaralı yapı. çok eski olmayan bir rum yapısı. ikinci katın zilini çalıp bekledim. kapı açılınca merdivenleri çıktım. ikinci kat dairesinin önünde biraz beklemem gerekti. küçük bir hol vardı orada. kapıyı bir kadın açtı. "buyrun" dedi yana çekilerek. "ah, beni mi bekliyordunuz?" dedim, kadının ziyaretimi yadırgamaz tavrının verdiği şaşkınlıkla. ama gene de yanlış bir soru sorduğumu düşündüm. "hayır" derken yürüyordu kadın. "pardösünüzü kapının yanındaki vestiyere asabilirsiniz."

pardösümü çıkarıp daire kapısının ardındaki askıya astım, daire kapısını da kapattım. evin sokağa bakan yanında büyükçe bir oturma odasıydı bu. koltuklar alçak, oldukça moderndi. yerde bir pikap, ileride bir sedir vardı. bazı plaklar yayılmıştı pikabın çevresine. "otursanıza" dedi kadın. oturdum. "bir bay vardı" dedim. "geçen hafta bana uğramıştı." anlatmaya çalıştığım şeyle pek ilgili değildi kadın. hemen hemen odanın ortasına düşen bir koltukta oturuyordu. biraz sonra dışarıya çıkacakmış gibi giyinmişti. yalnız pardösüsü yoktu sırtında.

yüzüne dikkatle bakınca onu tanıdığımı anladım. "dışarıya mı çıkacaktınız?" dedim heyecanla, onu nereden tanıdığımı bulmaya çalışırken. "hayır" dedi. "benim geleceğimi mi umuyordunuz? bir yerden mi tanıyorsunuz beni? " olumsuzca başını salladı.

kadının durgun yeşil gözlerine bakıyordum. bacak bacak üstüne atmıştı. "tanıyorsunuz değil mi beni? " dedi. "e-evet" diye kekeledim. "ama nereden tanıdığımı çıkaramadım. kadının vereceği karşılığa toplamıştım bütün ilgimi. o susuyordu. sonra: "bir plak çalayım, dinler misiniz?" dedi. "evet" dedim. "kimden olsun?" dedi. birden: "sibelius" dedim. kalktı, duvara dayalı diskotekten bir plak çekti, pikaba yerleştirdi. uzak, durgun bir baltık müziğiydi bu.

ona bakıyordum. o da kaçamak bakışlarla gözden geçiriyordu beni. "geçen hafta bana uğrayan bay.." birden sözümü kesti: "anlamıyorum, kimden söz ediyorsunuz?" dedi. "geçen hafta evime birisi gelmişti de. esmer, orta boylu." "bilmiyorum" dedi. "kim bilir, belki de tanıdığım biridir? kimdi? siz onu nereden tanıyorsunuz? nerede oturuyorsunuz siz? sizin oturduğunuz yerde mi?"

şaşılası bir güzelliği vardı. onu iyice tanıdığımı sanıyordum. ama ansıyamıyordum, ikircikliydim, onu tanıdığım yeri, süreyi bulabilmek için belleğimi altüst ediyordum. "beni nereden tanıdığınızı mı düşünüyorsunuz?" dedi. "evet" dedim şaşırarak. "fazla düşünmeyin bunu."

birdenbire çekime kapılmış gibi ayağa kalktım, ona doğru yürüdüm. pikaba yakın sedire uzanmış, eteklerini de yukarıya sıyırmıştı. hiçbir şey yoktu içinde. hiçbir şey söylemeksizin, bir büyüye yakalanmış gibi, kabarık ve biçimli kadınlık organına eğildim.

19.09.2017

mutluluk

andrey platonov: mutluluk yararlıdır.

boethius: ölümlü yaratıkların tek bir endişesi vardır. bunun için olağanüstü gayret sarf edip türlü türlü işlerin peşine düşer, farklı yollardan ilerler; ama yine de mutluluğun yegane amacına ulaşmak içindir tek çabaları.

charles dickens: zaman olur, cehalet saadettir.

demir özlü: nedir ki mutluluk? hayatta bir şeylerin gelip bulması seni, ummadığın şeylerin olması ya da saplantıların kendi kendini onarması. başka ne olabilir ki?

choderlos de laclos: bir gönülde uyandırılan mutluluk, bağların en güçlüsüdür; gerçekten bağlayabilen bir o vardır.

javier marias: insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

wittgenstein: mutlunun dünyası, mutsuzunkinden başka bir dünyadır.

viktor emil frankl: mutluluk sadece kişinin kendi aşkınlığını yaşamasının, kendini hizmet edilecek bir davaya veya sevilecek bir insana adamasının bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.

daniel defoe: hor kullanılmış bir mutluluk, çoğunlukla en büyük yıkımlara yol açar.

walter benjamin: mutlu olmak demek ürküntü duymadan kendinin farkına varabilmektir.

29.04.2012

uzun lafın kısası

shakespeare: cehaletten başka karanlık yoktur.

alciatus: bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir.

arif damar: umutsuzluk bilinç eksikliğidir. bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur.

e.m. forster: tüm uluslar iğrençtir; ama bazıları ötekilerden de iğrençtir.

doris lessing: bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

francis bacon: yatak büyük imparatorlukları yönetmiştir; sedye ise büyük orduları.

herman melville: bilinç cennette var olamaz ve bilincin olduğu yer de cennet olarak kalamaz; bilinç ya cennetten kovulmak ya da kaçmak zorundadır.

jose ortega y gasset: yaşamın tümü, kendi olma çabası, kendi olma savaşıdır.

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

paulo coelho: hayatımızda keskin bir dönüşüm yaratan felaketlerin temelinde hep aynı şey vardır: birini kaybetmek.

torgny lindgren: yaşama sıkı sıkıya sarılmak bir çeşit köleliktir.

demir özlü: yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

25.09.2010

cinayet

demir özlü

ben önce gönüllü olarak gittim. türkiye'yi terk ettim. mesleğimi, avukatlık yazıhanemi, her şeyimi. hiçbir güvencem olmadan çıktım. karımın ülkesine önce onları yolladım. ben onları zorladım. onlar gitmiş de ben onlara katılmış değilim. isveç televizyonunun bir davasını kazanmıştım. üç beş ay yetecek kadar para vardı, başka bir güvencem yoktu. isveç dilinde bir tek kelime bilmiyordum. buradaki bütün imtiyazlarımı; dostları, arkadaşları, her zaman istediği yerde yazı yayımlayabilmeyi vb. bütün güvencelerimi bırakarak gittim.

cavit orhan tütengil'in öldürülmesinden sonra gittim. melek gibi bir insandı. öldürüyorlar ve katili yakalanmıyor. ondan önce ümit doğanay öldürülüyor. liberal biri. benim öğretmenim, arkadaşım, sonra dostum. ben ümit doğanay'ın cenaze törenine gitmiştim. ordu üst kademesi şişli camii'nin önünde duruyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. sıkıyönetim mahkemesinde avukatlık yapmışım, politik olaylar içinde yaşamışım; aldığım izlenim ordu üst kademesinin müdahaleye karar verdiğiydi. "olaylar büyüsün, nereye giderse gitsin, biz daha rahatça müdahale ederiz" izlenimini aldım orada.

bu cenazeye üzüntüyle katılan cavit orhan tütengil'i 3 hafta sonra öldürdüler. cavit orhan tütengil'in cenaze töreninde asker dipçiği yiyen, bu dipçiği yediği için direnen, gazetelere adı geçen ümit kaftancıoğlu'nu da 3 ay sonra öldürdüler. dışarıdan tespit eden bir göz var. cenaze töreninde öne çıkan adamı da öldürüyorlar. şimdi aradan 15 yıl geçti, katiller ortada yok. bir devletin ilk görevi can güvenliğini sağlamaktır. can güvenliğini sağlamıyorsa bir devlet, isterse insanlarına milyonlarca dolarlık gelir temin etsin, işe yaramaz.

2.05.2010

ah beyoğlu vah beyoğlu

salah birsel

abdülhak hamit tarhan da 1912'de kimi aralıklarla lebon'u şenlendirmeye başlar. hamit o vakitler altmışın üstündedir; ama on sekizindeki gücünü seksen yaşına değin sürdürmüştür. 75 yaşında perapalas oteli'nde kalır. çağrılar, gece eğlenceleri, ziyafetler, çay toplantıları gırla gider. yakup kadri onun garden bar'da mariette adındaki bir dansözü bir gece kendisiyle arkadaşlarına göstere göstere nasıl kaldırıp götürdüğünü anlatır. yakup kadri daha sonraki bir akşam kıza: 

- seni alıp götürüyor. ya sonra ne oluyor? diye sorunca, mariette şuh kahkahalarından en güzelini atarak şu karşılığı verir:

- siz ne sanıyorsunuz küçük beyler? o gerçek bir kaplan.

**

yakup kadri karaosmanoğlu lebon'da göründüğü vakit yanında refik halit ile adı abdülhak hamit ve şinasi'nin adlarından oluşan abdülhak şinasi olur. bir gün yakup kadri ve arkadaşları orada otururlarken içlerinden biri:

-cemal paşa frankofildir (fransızcasever). enver paşa germanofildir (almansever) der. 

süleyman nazif'in dahiliye nazırı halil bey'i hiç sevmediğini bilen bir başkası:

- ya halil bey nedir?

süleyman nazif:

- o mu? o, sadece fildir.

**

cumartesi günlerinin birinde profesörler kurulu üyelerinin toptan ayağa kalktığı da görülmüştür. bu, topluluğa yeni katılan saygıdeğer bir öğretim üyesini karşılamak içindir. eh, bizim samim de ne yapacak, o da doğrulur. ama samim'in yanı başında sait faik vardır o gün. sait, onu kolundan çekip yerine oturtur. samim bundan bir şey anlamaz ama ortalık kalabalık olduğu için sait'e bir şey soramaz. daha sonra, yalnız kaldıkları vakit sait, samim'i adamakıllı haşlar:

- sen kitap yazmış adam değil misin?- yazdım.

- sanatçısın ya?

- öyle gibi.

- peki ne halt etmeye iki paralık doçent bozuntusuna ayağa kalkarsın?

**

ilhan berk her güzel şeye tutulur, onun ardından gitmeye kalkışır. hayranlık onun sözlüğünde yaşamak anlamına gelir. soyadı yasasından sonra nurullah berk'in soyadını kullanmaya başlamıştır. bu değiştirme bir kez ilhan'ın işine yarar ve tan gazetesi'ne götürdüğü bir yazı nurullah berk'in sanılıp yayımlanır. ama ilhan yazısının parasını almak için gazeteye gittiği vakit durum anlaşılır. ilhan'ın yazısı da bir daha o gazeteye giremez. bu yanılgıya yol açan, ilhan'ın o sıralar -bu tutumu 1953'lere değin sürmüştür- adının başına bir de büyük "n" harfi oturtmasıdır. yoo.. n'nin bu kez nurullah berk'le bir ilgisi yoktur. bu, ilhan'ın eski adı niyazi'den kalma bir şeydir.

**

nahit ulvi akgün'ün "sarı öküz" adlı şiiri, 1939 yılında yücel dergisi'nde yayımlanmıştır. bu şiir, nahit ulvi'nin ikide bir:

- ben türk edebiyatına öküzü sokmuş ozanım, demesine de yol açar. bunu ağzına öyle sakız eder ki, bir gün salah birsel artık dayanamayacak ve ona şöyle diyecektir:

- sen zaten türk edebiyatını ahıra çevirdin.

**

doğrusu, elif naci'nin resim alanındaki değeri ömrü boyunca anlaşılmış değildir. bir tarihte, gazeteci mekki sait esen'in evine giren hırsız da bu yanlış değerlendirmenin kurbanları arasındadır. hırsız bütün evi soyup soğana çevirir, salonda sadece boş bir vitrinle, elif naci'nin duvarda asılı duran tablosunu bırakır. elif naci, hırsızın kendi tablosuna gönül indirmemiş olmasına çok üzülür. bu olaydan bir süre sonra bir başka hırsız, cihat baban'ın ev taşımasından yararlanarak eşyalar arasında elif naci'nin tablosunu -hem de sadece onu- aşırmakla elif naci'nin onurunu kurtarır.

**

sait faik severek yaşamayı ister hep. ama dışında değil, içindeki birine vurgundur o. dışarda rastladığı güzellikleri ise çokluk kendi yaratır. hem de kimsenin göremediği, kimsenin yaratamadığı güzellikler olur bunlar. bir defasında bir italyan şehrinde italyanların bile sezemediği bir uyumu çıkarır ortaya. bu, italyancanın birden yirmiye varan sayılarındaki uyumdur. "hiçbir dilde sayı böyle güzel sayılmaz." der sait. "undici, dodici, tredici.." nedir, sait, içindeki zenginlikleri de, sümbül kokularını da, dışarda karayel rüzgarına göğüs gerer, şekerli ve mis gibi ferik elmaları yer ve her günkü yaşantının deli gömleğini sırtına geçirirken bulgular.

**

bu halkın mülkünü seyret harab-abad lazımsa
bu mülkün halkını söylet sana feryat lazımsa (abdülhalim memduh)

romancı, polis dilinde kendisini kurtarmak için arkadaşlarına suç atanlara denir.

gerçek, ulusal bir edebiyata sahip olmak demek, gerçek bir hümanizmaya sahip olmak demektir.

demir özlü: tarihi düşünmek insana başlı başına bir bunaltı verir.

insan, yoksun olduğu şeyin değerini ve anlamını daha iyi anlayabiliyor.

benim de bir şeyler katmam lazım
gökyüzüne ve insanlara
mesela yardım etmek istiyorum
anlaşmasına bulutların, bacalarla
beraber geceyi geçirmelerine
bulunsam diyorum akşam yemeğinde, sofrasında
küçük memurun, tezgahtarın
kızının rüyasında konuşsam (sabahattin kudret aksal)

kadehimi son damlasına kadar içirdiler
günahların kefareti ödendi
insan için nem varsa felaketlere verdim
akşamın hayrolsun
indir kepenkleri
sabahlara kadar dertleşelim apostol (cahit ırgat)

yahya kemal beyatlı: bizim en çok muhtaç olduğumuz şey avrupalıların ahlakı ve yaşama yöntemleridir.

demir özlü: hiçbir insanın hiçbir insanla beraberlik kuramayacağını biliyorum. bu bağlar çoktan koptu. bu yalan beraberliklere nasıl inanırım?

bedri rahmi eyüboğlu: şiir, düzyazının bittiği yerde başlar.

6.04.2010

bir yaz mevsimi romansı

demir özlü

yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

kendini öldürmek kadar yapay bir olay yoktur.

yaşam kendimizin yarattıklarıdır.

neşe, toplumla arana koyduğun mesafeden gelir. türk burjuvazisi neden neşesiz; toplumla arasına mesafe koyacak kadar hayal gücü yok da ondan.

insan her yerde bulunabilir.

insansal olan insansaldır, insansal olan insan içindir ve insan doğru bildiği yoldan şaşmamalıdır.

sağır, sağır, sağır bir toplumdu ve her şey bireyin kendi dünyasıyla çerçevelenmişti. kaypak, dönek, vurdumduymazdı her şey.

önemli olan insanın iç yaşamının zenginliğidir.

büyük lokantalarda çok iyi yapılmış yemek az bulunur.

bir yerlerde, belki de biraz bize yabancı olan bir yerlerdeyiz, aynı kaderi paylaşıyoruz; bugün ya da yarın aynı kaderi paylaşacağız.