31.7.16

uzun lafın kısası

epikuros: ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.

anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.

g.b. shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

charlotte bronte: dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.

wilhelm reich: asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.

gustave flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir.

wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.

max horkheimer: zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.

alexandre dumas: büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.

orhan pamuk: içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.

william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.

29.7.16

mein balıkçısı

şevket rado

bir zamanlar mein balıkçısı diye, talihiyle meşhur bir adam varmış. mein kıyılarında balık pek az tutulduğu halde bu adam ne zaman balığa çıksa boş dönmez, sepetler dolusu balıkla gelirmiş. adam bu yüzden para kazanırken talihi de dillere destan olmuş. o kadar ki, birinin fazla talihli olduğunu anlatmak için "mein balıkçısı gibi talihli" demek adet haline gelmiş. günün birinde balıkçı ölmüş. tören için evine gelenler mein balıkçısı'nın evinde balık ve su üzerine zengin bir kütüphane olduğunu hayretle görmüşler. adamın neden balık avından boş dönmediği o zaman anlaşılmış.

27.7.16

din

turgenyev: hiçbir şeye inanmamaya cesaret edebilen birini görmek beni oldukça heyecanlandırır.

mathew parris: inanılmayacak kadar tuhaf inançları olan insanların etrafında geziniyor ve onlarla sosyalleşiyoruz ve bunun lafını bile etmiyoruz.

coventry patmore: kendileri ve dünyanın şansına, neredeyse tüm insanlar korkaktır ve inandıklarına göre hareket edemezler. yaşadığımız felaketlerin nerdeyse hepsinin kaynağı, "inançlarından cesaret alan" birkaç aptaldır.

algernon charles swinburne: inanç iblisi kendi çöplüğünde yaşar.

jim rigby: kişinin hiçbir deneyimi olmayan konulardaki katı inançları, o kişi inançlı da olsa, ateist de olsa batıl inançtır.

john lancaster spalding: çok az insan gerçekten inanıyor. çoğunluk sadece inandığına inanıyor ve hatta inandığını hayal ediyor.

daisetz t. suzuki: hiçbir şeye inanmamanın gerekli, kesinlikle gerekli olduğunu keşfettim. hangi tanrıya ya da öğretiye inandığınız önemli değildir; ona bağlandığınız zaman, inancınız öyle ya da böyle bencil bir fikrin üzerinde temellenir.

marilyn manson: eğer bir sanatçının inançlarını yok edeceğini düşünüyorlarsa, inançları oldukça kırılgan olmalı.

katıksız sevgi

jack london

acı, en iyi öğretmendir.

insan, köpeklerin, yalnızca sevgi karşılığında profesyonel numaralar yapmasını bekleyemez; kadınla köpek arasındaki ayrım budur işte.

yüreği para diye çarpanlar, şaşılacak derecede kolay kandırılır. ciğerleri beş para etmez onların. bire yüz getirecek bir iş öner, oltanın ucundaki solucana saldıran çaylak kesilirler. bire bin getiren bir iş öner, resmen çılgına dönerler.

insan ruhunun üç temel yansısı; hafıza, irade ve anlayıştır. 

çaresiz bir adamda, ağlama isteği korkunç vahşi davranışlar biçiminde kendini gösterir. 

insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.

26.7.16

bir çöküşün öyküsü

stefan zweig 

heveslerinde hiçbir zaman sebat gösterememiş biriydi. her zaman tek bildiği, ne hissettiğiydi.

kadın, herhangi birinin özlemini çekiyordu, tıpkı gün ışıyana kadar soğuktan titreyerek sarınacağı bir palto gibi özlüyordu onu.

sırf insanların yokluğunu çektiği için kendini ölümün kollarına bırakmıştı aslında, ufacık bir komediyle kandırılabilen bu kıt akıllı sersem insanların.

yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.

"siz ki güzelliğin sahibisiniz
kibirli ve işveli olmaksızın
ve sonsuz canlılığın
boşboğazlıktan hiç nasibini almaksızın
tanrıların doğuştan bunca zeka bahşettiği siz
hakkaniyetli, iyiliksever bir ruh
önemli meselelerde aklı başında
değersiz şeylerde de cezbedici"
(voltaire)

25.7.16

profil

rabindranath tagore



yüreğim, çoraklığın kuşu, senin gözlerinde buldu göğünü
sabahın beşiğidir gözlerin, yıldızların ülkesi
derinliklerinde yok oldu şarkılarım
bırak da yükseleyim o gökte, ıssız sonsuzluğunda
bırak da bulutlarını yarıp kanat açayım güneşinde

yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım.

öyle hafif, öyle yumuşak, ince, hüzünlü, karanlık ki; onu bu yüzden seviyorsun, sen, ey temiz, ey duru! o da senin o korkunç beyaz ışığını bu yüzden kapatıyor üzgün gölgelerle.

bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

gece derin, ev sessiz, kuş yuvaları uykuya bürünmüş. kararsız gözyaşların, çekingen gülümseyişin, tatlı utancın, acınla yüreğinin gizini söyle bana!

geceleyin bahçede gençliğimin köpüren şarabını sundum sana. ben peçeni kaldırır, saçlarını çözer, sessizlikle güzelleşen yüzünü göğsüme çekerken, tası dudaklarına kaldırdın, indirdin gözlerini, gülümsedin -ayın düşleri uyku dünyasından taşınca geceleyin.

bugün seherin çiyle serinleyen durgunluğunda sen, yıkanmış, beyazlar giyinmiş, tanrının tapınağına yürüyorsun elinde bir sepet çiçekle. tapınağa giden ıssız yolun kenarında, ağacın gölgesinde, seherin durgunluğunda, başım eğik, duruyorum.

yok olmuş günlerimin gençliğinden bir çağrı geldi bana: gülüşlerin gözyaşına döndüğü, saatlerin söylenmemiş şarkılarla sızladığı daha doğmayan mayısın titreyişleri arasında bekliyorum seni.

yılların yıpranmış izlerinden, ölüm kapılarından geçip gel bana. düşler solar çünkü, umutlar söner, çürür yılın koparılmış yemişleri; ben sonsuz gerçeğim ama, beni yeniden, yeniden göreceksin kıyıdan kıyıya ettiğin yaşam yolculuğunda.

ben gece gibiyim sana, küçük çiçek.
yalnız duruluk, yalnız karanlıkta gizlenen uyanık bir sessizlik verebilirim sana.

durul yüreğim, bu büyük ağaçlar yakarışlardır.

kimsenin konuğu değilim günün sonunda.
önümde uzun gece var, yorgunum.

yağmurun derin gölgelerinde yürüyorsun geceleri, sessiz adımlarla, kimseye görünmeden. sabah gözlerini yumdu bugün, rüzgarın sesini duymadı bile, hep uyanık kalan o mavi göğe kalın bir perde çekildi. korular kesti şarkılarını, evlerin kapıları kapandı. bu ıssız sokakta yalnız yolcusun sen. tek dostum, en sevdiğim, evimin kapıları açık. bir düş gibi geçip gitme.

kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda.

24.7.16

hayal kırıklığı

zygmunt bauman

umutları çökeldikleri gerçeklikler içerisinde çoğu zaman fark etmek zordur.

filozof martin heidegger, ancak bir şeyler yanlış gittiğinde -iflasın eşiğine gelindiğinde, alışık olmadığımız şeyler gerçekleştiğinde ya da "normların dışına çıkılıp" dünyanın nasıl bir yer olduğu ve dünyada nelerin olabileceğine dair zımni varsayımlarımıza meydan okuyan şeylerle karşılaşıldığında- şeyleri gördüğümüzü, onların farkına ve bilincine vararak bütün dikkatimizi onlara yoğunlaştırıp maksatlı eylemin hedefleri haline getirdiğimizi söylemiştir.

heidegger'e eşlik ederek, bilginin kaynağının ve aynı zamanda eylemi güdüleyen şeyin hayal kırıklığı olduğunu söyleyebiliriz.

susan neiman'ın öne sürdüğü gibi, "aydınlanma bizi kendimizi düşünmeye teşvik ettiği kadar, içine doğduğumuz dünyanın sorumluluğunu almaya da yöneltmiştir." ancak, "insanlar tarafından üstlenilmesi gereken kötülüğün dozu arttıkça, bu sorumluluğun gitgide değersizleştiğini kabul etmişlerdir."

açık yapıt *

umberto eco

"iktidar istenci, yalnızca erkeğin kadınlara hükmetme isteğinin ya da çocuğun anne ile babaya geri dönme umudunun şaşaalı bir örtmecesidir." (richard rorty)

salman rushdie: bütün öyküler, olabilecekleri öykülerin hayaletlerinin istilası altındadırlar.

hakikat, zamanın başlangıcından beri birlikte yaşadığımız; ancak unutmuş olduğumuz bir şeydir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir.

paul valery: bir metnin kesin bir anlamı yoktur.

dil, düşüncenin yetersizliğini yansıtır: dünyada oluşumuz, aşkınsal herhangi bir anlam bulma yetimizden başka bir şey değildir.

gerçek okur, bir metnin gizinin metnin boşluğu olduğunu anlayan okurdur.

jonathan culler: birçok entelektüel etkinlik gibi, yorum ancak en uç noktasına vardırıldığında ilginç olur.

belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında analoji, yakınlık ve benzerlik ilişkileri vardır.

horatius: her şeyde öyle bir sınır vardır ki, bir şey o sınırın bu yanında veya hemen öbür yanında doğru olamaz.

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

* "yorum ve aşırı yorum" ile birlikte.

23.7.16

sanat ve edebiyat

charles baudelaire

hemen hemen bütün yaşamımızı sersemce meraklar uğruna harcarız. buna karşılık öyle şeyler vardır ki insanların meraklarını en yüksek düzeyde kamçılaması gerekirdi; oysa yaşayışlarına bakınca bu şeylerden hiç mi hiç esinlenmediklerini görürüz.

üretken yoğunlaşma zevki, olgun bir kişide, yitip yok olma zevkiyle yer değiştirir.

birazcık biçimsiz olmayan şeyde duyarsız bir hava vardır; bu yüzden düzensizlik güzelliğin özgün ve temel bölümüdür.

yazında iki temel nitelik: doğaüstücülük ve alay.

kimsenin duyarlılığını küçümsemeyin. insanın duyarlılığı onun dehasıdır.

basmakalıp bir yapıt yaratmak: deha budur işte.

yaldızlı söz bir başyapıttır.

robespierre birkaç güzel tümce yazdığı için saygındır ancak.

tinsel gelişim bireyde ve bireyin kendisiyle gerçekleşir ancak.

halktan, sağduyudan, yüreklilikten, esinlenmeden ve açıklıktan sakınalım.

yazın adamı herkese düşmandır.

tek uzun yapıt, kişinin başlamayı göze alamadığı yapıttır.

büyük biçemden daha güzel hiçbir şey yoktur.

her zaman ozan ol, düzyazıda bile.

21.7.16

nazi deneyimi

emre kongar

ünlü öyküdür: bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. demokrasi; temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. eğitim ve örgütlenme etkinlikleri naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. son kertede, beyinleri nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

başta hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan alman protestan rahip martin niemöller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"önce komünistler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben komünist değildim.
sonra sendikacılar için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben sendikacı değildim.
sonra yahudiler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben yahudi değildim.
sonra çingeneler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben çingene değildim.
sonra benim için geldiler.
kimse sesini çıkarmadı.
çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. zulmün yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, ikinci dünya savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

orduyu, kendi polis örgütleri olan ss'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. başında goebbels'in olduğu bir propaganda bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. böylece pek çok kişinin "görmedim", "duymadım", "bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. dönem, avrupa'da ve özellikle de almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

hitler tüm ideolojisini alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. yahudi soykırımının arkasında "üstün ırk" ideolojisi, germen ırkçılığı vardır. 

9. almanlara yeni bir "dünya devleti" ve "dünya düzeni" vaadi, hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. insanların tarih ve "insanlık" bilinci, "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. adalet sistemi "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

yargı sistemi ve yargıçlar, "nasyonal sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. yargıçların, kendilerini "führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş; toplum bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. sinema, mimari gibi alanlar bile yeni nazi imparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

iktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

üstelik naziler, ünlü reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

nitekim, batı demokrasileri, nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

unutulmamalıdır ki hitler ve humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!

20.7.16

şampiyonların kahvaltısı

kurt vonnegut

ancak fikirlerimizin insaniliği ölçüsünde sağlıklıyız.

bilinç, her hayvanın manevi özüdür. bütün mesajların alıcısı olan "ben". her birimizin; bir farenin de, bir geyiğin de, bir garsonun da içindeki yegane can budur. kendimizi hangi abuk sabuk maceranın ortasında bulursak bulalım, özümüz şaşmaz ve saftır.

dünya kıçı kırık bir gezegendir.

kafası çalışan insanlar, zengin olmanın en iyi yollarından birinin de insanların mecburen mıhlanıp kaldıkları toprak parçalarından birine sahip olmak olduğunu anlamışlardır.

komşumun inandığı çılgınca bir şeydir hakikat.

tanrı romancılardan razı olsun. her şeyi yazmak isteyen insanlara ne kadar teşekkür etsek az. onlar olmasaydı o kadar çok şey unutulur giderdi ki!

zaman, kendi kuyruğunu yiyen bir yılandır.

antika saatler ne kadar hissedebilir ve düşünebilirse, insanlar da o kadar hissedebilir ve düşünebilirler.

insanlar forma girmeye ya da biraz kilo vermeye hemencecik heveslenirler. ama programa yazıldıktan sonra yaklaşık bir sene içinde ilgilerini kaybeder ve kulübe gelmeyi keserler. böyledir insanoğlu.

umursadığın şey sana ait değilse neyi değiştirebilirsin?

şairler tarafından tutkuyla sevilen bülbülün ötüşüne o eşsiz güzelliğini kazandıran şey, bu kuşun ancak ay ışığında öttüğü gerçeğidir.

ilerleme, bizim en önemli ürünümüzdür.

mantıklı olsun diye yaratılmamış bir evrende durmaksızın mantık aramak yorucu bir iştir.

kelam

carl gustav jung

tarihsel gelişimin bir aşamasında gerekli olan kelama büyük saygı göstermenin tehlikeli bir karanlık yönü olduğunu kimse fark etmez görünüyor. yüzyıllar boyu süregelen eğitimin sonucunda, kelam evrensel bir geçerlilik kazandığı zaman, artık tanrısal insanla arasındaki esas bağa zarar verir. o zaman artık kişileşmiş bir kilise, kişileşmiş bir devlet ortaya çıkar; kelama inanmak safdillik olur ve kelamın kendisi her türlü yalana, kandırmaya gücü yeten şeytani bir slogan haline gelir. arkasından her şeye inanan safdilli vatandaşı kandırmak için politik dalavereleri ve tavizleri ile propaganda ve reklam devreye girer. ve yalan, dünya tarihinde görülmemiş boyutlara ulaşır.

19.7.16

selim ışık

oğuz atay

saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamayı öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her an'ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsaade.

kimsenin yaşantısını beğenmedim. kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.

beni kötü yetiştirdiler. annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamayı öğretmediler. daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. oysa onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.

18.7.16

humboldt'un armağanı

saul bellow

insanı sarhoş etmeyen bir hayat, hayat değildir.

insan kayboldu mu tam kaybolmalı; hayran olduğum rus yazarlardan biri, bir toplantıya çok geç kaldıysanız, daha yavaş yürümenizi önerir.

toplum, insanı dikkatini dağıtmaya iter, bilinçteki en küçük ilerlemeyi bile sömürür.

samuel daniel: ürkek bilgi kararsızlıkla kıvranırken, cüretkar cehalet işi bitirir.

yıkıcı karışıklıklar bizi mezara dek huzursuzca takip eder.

müzik eğitimi almayan çocuk, zengin de olsa yoksul sayılır.

coleridge: metafizik fikirler, zor zamanlarda, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir çocuğun yatağındaki oyuncaklar gibi insana yardımcı olurlar.

cazibede hep bir parça dolandırıcılık gizlidir.

times'da ölüm haberinizin çıkması şöhretinizin zirvesinde olduğunuzu gösterir.

aşk, varoluşa duyulan minnettir.

insanların "öl, öldür, geber" demeleri, ölümden bahsetmeleri dünyanın en aptalca şeyi; neden söz ettikleri hakkında en küçük bir fikirleri yok. ölüm hakkında en temel şeyleri anlayabilenlerin sayısı on binde bir bile değil.

carl gustav jung: bazı zihinler tarihin erken dönemlerine aittir.

yüksek bilinç masumdur, kendi içindeki kötüyü göremez.

hayatta en güzel şeyler bedavadır.

ihtiyar william james haklıysa, mutluluk enerjinin en üst seviyelerinde yaşamaksa ve dünyaya gelişimizin gayesi mutluluk peşinde koşmaksa, delilik katıksız mutluluktur ve siyasi müeyyidelerle koruma altına alınmalıdır.

william blake: haz zekanın besinidir.

insanoğlu acınacak hale geldi, hepimiz nesneler dünyasının bir parçası olduk.

bazen yapılacak en doğru şey uzanıp yatmaktır.

güçlü bir zekaya sahip olanlar bir rüyada yaşayıp yaşamadıklarından asla emin değildirler.

"doğruya en yakın açıklama, en basit olandır."

tarihin insana yüklediği bir görev varsa o da yanlış kategorileri reddetmektir. maskeyi çıkarmaktır.

bazı kişilere güçlerine sığındığınız izlenimi vermek yapacağımız en yanlış harekettir.

bizleri büyük resmi görmekten alıkoyan insani saçmalıklar ne hazin! biz zavallı ruhlar, her birimiz o denli istikrarsız, cahil, tedirgin, huzursuzuz ki..

17.7.16

the wire

günün sonunda hiçbir adam sürprizi sevmez.

paranın sahibi olmaz; sadece harcayanı olur.

elmaslar kızların en iyi arkadaşıdır.

franz kafka: dünyanın kahrını çekmekten geri kalabilirsin, bunu yapmakta özgürsündür ve insanın doğasına da uygundur. ama belki de bu geri kalış kaçınabileceğin tek kahırdır.

devriye gezen bir polis tek gerçek diktatörlüktür.

sokak arasında da çömelsen porselen klozette de otursan o anı hiçbir şeye değişmezsin.

okullar ve çocuklar daima hayal kırıklığı yaratırlar. 

tüm gün oturup günler, aylar, yıllar boyunca milletin pisliğini sindiriyorsun. bunun farkına varınca anladım ki; sıradan bir avukat olup her akşam ailemi görebileceğim bir hayat,  güzel bir hayattır. gerçekten güzel bir hayat.

paranoyak olman, başka birilerinin seni yakalayabileceği gerçeğini değiştirmez. 

"hiçbir iyilik cezasız kalmaz."

eğilmeyen dal kırılır. çok fazla eğiliyorsan zaten kırılmışsın demektir.

temiz bir masa hasta bir ruhun işaretidir.

iş hatunlara geldi mi hiçbir şey bedava değildir.

napolyon: bir işin doğru yapılmasını istiyorsan kendin yapmalısın.

müşterilerle gezmeye başladığında işi bırakmanın zamanı gelmiş demektir.

vicdan masraflıdır. 

ünlüler, onlarla tanıştığınızda gözünüze daha küçük görünürler.

dünyada bedavadan daha pahalı bir şey yoktur.

krala saldıracaksan ıskalamayacaksın.

akıllı bir adam suyu geçmeden köprüleri atmaz. (ashanti sözü)

geçmiş her zaman peşimizdedir. nereden gelirsek, nereye gidersek o da bizimle gelir; önemli olan budur.

bütün güzel şeyler beklemeyi bilene gelir.

hapishaneler ve mezarlıklar, taç giymiş insanlarla doludur.

16.7.16

günce

chuck palahniuk

bir tane bile mutluluk yaramız yoktur. barıştan çok az ders alırız.

bir sanatçının görevi kaostan düzen yaratmaktır. ayrıntıları toplarsın, model oluşturur, düzenlersin. anlamsız gerçeklerin anlamlı olmasını sağlarsın. her şeyden birer parça alarak bir araya getirirsin. karıştırıp tekrar düzenlersin. kolaj. montaj. toplama.

her şey bir başınayken hiçbir şeydir aslında.

bir sanatçının görevi dikkat etmek, toplamak, düzenlemek, arşivlemek, korumak, sonra da rapor yazmaktır. belgelemek. sunum yapmak. bir sanatçının görevi asla unutmamaktır.

bir şeyi okumak suratınızda patlayan bir tokat olabilir.

istediğin her şeyin resmini yapabilirsin; çünkü ortaya çıkardığın şey kendinden başka bir şey değildir.

ikincisi asla ilki kadar iyi değildir.

thomas mann'a göre, büyük sanatçılar aslında hastalıklı kişilerdir. belki de insanların sevdikleri şeyi yapabilme riskini göze alabilmek için gerçekten acı çekmeleri gerekiyordur. gerçek sanat yapmak istiyorsan acı çekmelisin. ilham; hastalık, yara ve delilik ister. bütün büyük sanatçılar aslında hastalıklı insanlardır.

her servet hoş olmayan bir olayın sonucudur.

aynı mucizeleri tekrar tekrar yaratabilirsin; yeter ki sonuncuyu hatırlayan biri çıkmasın.

her başyapıt kusursuz şekilde bir araya getirilmiş çamur ve küldür aslında.

servet ne kadar büyük olursa o kadar çok insan acı çekmiş demektir.

bir ressamın aslında tek yapabildiği kendi yüzünü tarif etmektir. kendin olmaya mahkumsun. el yazın. yürüyüşün. seçtiğin porselenlerin deseni. bunların hepsi seni el verir. yaptığın her şey elini açık etmene neden olur. her şey bir otoportre. her şey bir günce.

bir başyapıt yaratmak için kurulan düşler seni önce çıldırtır, sonra da öldürür.

acıyı unutmak çok zor olsa da, güzelliği hatırlamak daha da zordur.

bir yeri harabeye çevirmek, orayı kurtarmanın tek yoludur. dış dünyaya berbat görünmesini sağlamak gerekir.

herhangi bir şeyi neden sevdiğini gerçekten bilen biri var mıydı bu dünyada?

dünyada özel olan hiçbir şey yoktur. büyülü şeyler yoktur. sadece fizik vardır.

anlaman gereken tek şey, pişman bir bok çuvalı olup çıktığındır.

15.7.16

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

14.7.16

düşüş

albert camus

insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.

einstein'la yapacağım on görüşmeyi güzel bir figüran kızla gerçekleştireceğim bir ilk buluşmaya feda ederdim.

insan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur. art düşünceleri yoktur onların.

dinler, ahlak dersi vermeye kalkıştıkları ve birtakım emirler yağdırdıkları andan itibaren yanılırlar.

belli bir uyanık sarhoşluk derecesinde, gece geç vakit iki kızın arasında yatarken ve her türlü arzudan boşalmışken, umut bir işkence olmaktan çıkar, zihin tüm zamanlar üzerinde hüküm sürer; yaşama acısı ebediyen geçmiştir.

hiç kimse zevklerinde ikiyüzlü olmaz.

doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum, kendini değerlendirmenin sevinci, bizi ayakta tutan ya da ilerleten güçlü zembereklerdir. insanları bundan yoksun ederseniz, onları ağzı köpüren köpeklere çevirirsiniz.

eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman ve her yerde mahkum olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini.

inancı, tüm hakaretleri bağışlamak olan insanlar vardır; bu hakaretleri bağışlarlar gerçi; ama hiç unutmazlar.

gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. bunların dışında boş gurur ve can sıkıntısı vardır.

bazı insanlar için arzu edilmeyeni almamak dünyanın en zor işidir.

kadın dostlarımızın napolyon bonapart'la şu ortak yönleri vardır ki, herkesin başarısızlığa uğradığı yerde başaracaklarını sanırlar hep.

bir nedenden ötürü intihar edilir sanırlar hep; ama iki nedenden ötürü de bal gibi intihar edilebilir.

gerçek, can sıkıcıdır.

kadın, savaşçının değil, suçlunun ödülüdür. onun limanıdır o, barınağıdır; erkek genellikle kadının yatağında tutuklanır. bize yeryüzü cennetinden kalan tek şey değil midir kadın?

gerçek sefahat kurtarıcıdır; çünkü hiçbir yükümlülük yaratmaz.

insan ölümsüzlük oyunu oynar, birkaç hafta sonra ise, yarına kadar gövdesini sürükleyip sürükleyemeyeceğini bile bilmez.

gerçekten kıskançlık çeken insanların en acele ettikleri şey, kendilerine ihanet ettiğini sandıkları kadınla yatmaktır. kendi sevgili varlıklarının hep onlara ait olduğundan bir kez daha emin olmak isterler. ona sahip olmak isterler.

her insan başkalarının suçuna tanıklık eder.

bir insanın öldürülmesi için her zaman nedenler vardır. buna karşın, onun yaşamasını haklı çıkarmak olanaksızdır. işte bu yüzden suçlu her zaman avukatlar bulur, masum ise bazen.

doğru, ışık gibi kör eder. yalansa, tersine, her nesneyi değerlendiren güzel bir alacakaranlıktır.

mülkiyet, bir cinayettir.

her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yükü olması bundandır, hele ateşiniz olduğu ya da sıkıntıda olduğunuz ya da kimseyi sevmediğiniz zamanlarda.

bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.

13.7.16

american beauty

sam mendes

örnek bir babaya ihtiyacım var. eve ne zaman kız arkadaş getirsem külotuna boşalan bir abazana değil.

erkeklerin beni arzulamasına alışkınım. daha 12 yaşımda başladı. ailemle yemeğe giderdim. her perşembe akşamı, red lobster'a. bütün erkekler bana bakardı. ne düşündüklerini bilirdim. okulda oğlanların mastürbasyon yaparken beni düşündüğü gibi. hoşuma giderdi. hala da gidiyor. tanımadığım insanlar bana bakıp, beni becermek istiyorlarsa gerçekten manken olma şansım var demektir ve bu harika. çünkü hayatta en berbat şey, sıradan biri olmaktır.

olması gereken her şey, er ya da geç, oluyor.

"orduya nasıl katıldın?" "bakın çavuş. 3 nedenim vardı. bir: vatanseverim, iki: ülkemi seviyorum ve üç: beni enselediler."

"ne yapıyorsun?" "hiçbir şey." "mastürbasyon yapıyordun." "hayır yapmıyordum." "evet yapıyordun." "tamam, o zaman vur beni. mastürbasyon yapıyordum. doğru, maymunu tokatlıyordum. elden bozduruyordum. canavarıma merhaba diyordum."

gerçekleri inkar etmenin gücünü asla hafife alma.

görevim temelde nefretimi maskelemekten ibaret, yetkili pisliklere olan nefretimi. ve günde en az bir kez tuvalete kapanıp mastürbasyon yaparak cehenneme bu kadar yakın olmayan bir hayatın fantezilerini kurmak.

başarılı olmak için sürekli başarılı bir imaj yaratmak zorundasın.

kar yağışına dakikalar kalan günlerden biriydi. hava elektrik yüklüydü. neredeyse duyabiliyordun. ve bu torba oradaydı. benimle dans ediyordu, oynamam için yalvaran küçük bir çocuk gibi. 15 dakika için. işte o gün fark ettim; her şeyin ardında hayat vardı ve iyilik dolu, inanılmaz bir güç. korkmak için hiçbir neden olmadığına inanmamı istiyordu. hem de hiç. video, zavallı bir bahane, biliyorum. ama hatırlamama yardım ediyor. hatırlamaya ihtiyacım var. bazen.. öyle çok güzellik var ki dünyada. dayanamayacağımı hissediyorum. ve kalbim içine kapanacak.

bugün hayatınızın geri kalanının ilk günü.

"sorunları bulup bizi korkutma güçlerini yok etmek. benmerkezci hayatın sırrı bu. yaptıklarınızın sorumluluğunu kabullenip, çözümleri bularak sürekli kurban olma kısır döngüsünden kurtulursunuz. kurban olmayı seçmişseniz kurbansınızdır." "kurban olmayı reddediyorum."

sanırım başıma gelen şey için fena halde kızabilirdim; ama dünyada bunca güzellik varken kızgın kalmak oldukça zor. bazen hepsini bir anda görüyormuşum gibi geliyor ve bu çok fazla. kalbim, patlamaya hazır bir balon gibi doluyor. sonra sakinleşmeyi hatırlıyorum, tutunmaya çalışmaktan vazgeçmeyi. o zaman yağmur gibi üstümden akıp gidiyor. ve sonsuz bir minnet duyuyorum küçük, aptal hayatımın her bir anı için. eminim neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikriniz yok. ama merak etmeyin. bir gün anlayacaksınız.