31.07.2016

uzun lafın kısası

epikuros: ölümsüz iyilikler arasında yaşayan bir insanın ölümlü bir canlıya benzer bir yanı yoktur.

anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.

g.b. shaw: sanatçıların sezgileriyle buldukları tüm gerçekleri, bilgin denilenler budalaca bir didinmeyle laboratuvarlarında yeniden ortaya çıkarırlar, uzun süre sonra.

charlotte bronte: dünya tarihinin en iyi insanlarından birçoğu parasız, evsiz yaşamışlardır.

wilhelm reich: asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.

gustave flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir.

wittgenstein: ölüm korkusu yanlış, yani kötü yaşamın en belirgin işaretidir.

max horkheimer: zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.

alexandre dumas: büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.

orhan pamuk: içinizde kalbinize nakşettiğiniz bir sevgilinin yüzü yaşıyorsa eğer, dünya hala sizin evinizdir.

william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.

morgue sokağı cinayeti

edgar allan poe

uykuların en derininden bile kalkarken, bir düşün ince ağlarını yırtarız. ama bir saniye sonra -o ağ öylesine çelimsizdir ki- gördüğümüz düşü hatırlamaz oluruz.

eğer hiç denizde fırtınaya tutulmadıysanız, rüzgârlarla savrulan suların insanın kafasını nasıl karmakarışık ettiğini bilemezsiniz. gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur; nefes alamazsınız, hareket edecek ya da düşünecek gücünüz kalmaz.

deli de olsa her insan bir ulusun özelliklerini taşır. sonra, konuşmaları da, gerçi saçma sapandır ama heceleri, kelimeleri pekâlâ anlaşılır.

insanoğlunun en parlak buluşlarına dahi yol göstermiş olan bir olasılıklar kuramı vardır. işte bu gibi rastlantılar o kuram üzerine hiçbir şey bilmeyen düşünürler için, kolay kolay aşılamayacak engellerdir.

bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.

intihar

emil cioran

bir otel odasında yirmi beş yıl yaşadım. bunun bir faydası var: hiçbir yere ve hiçbir şeye bağlı değilsin, gelip geçici bir yaşamın öncülüğünü yapıyorsun. her zaman ayrılık noktasındaymış gibi hissedip geçici bir gerçeklik algısıyla yaşıyorsun. beni kurtaran şey intihar fikriydi. intihar fikri olmasaydı kendimi çoktan öldürmüş olurdum. yaşamaya devam etmemi sağlayan şey, her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti. sahiden de bu düşünce olmasaydı bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım. benim için intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı. bir gorilin gözündeki perişanlık. bir cenaze hayvanı. işte o bakışın soyundan geliyorum ben.

30.07.2016

bulaşıkçı

george orwell

bulaşıkçı, modern dünyanın kölelerinden biridir. elbette bulaşıkçı için yanıp yakılmak gerekmez; çünkü birçok el işçisinden daha iyi durumdadır. fakat yine de alınıp satılan bir insandan daha özgür değildir. yaptığı iş köle işidir ve o işte herhangi bir hüner yoktur. ancak ölmeyecek kadar ücret alır. tek tatilini kovulduğunda yaşar. yaşamında evlilik diye bir şey yoktur ya da evlense bile karısı da çalışmak zorundadır. bu yaşamdan kurtulup kaçacağı tek yer hapishane olabilir.

şu anda paris'te günde on saat, on beş saat tabak ovan üniversite mezunu erkekler bulunduğundan eminim. bunun sadece bu adamların aylaklığından, işe yaramazlıklarından kaynaklandığını söyleyemeyiz; çünkü aylak adam, avare adam bulaşıkçı olmaz. bu insanlar düşünceyi olanaksız kılan bir çarkın tuzağına kapılmış kimselerdir. şayet bulaşıkçılar düşünmüş olsalardı, çoktan bir sendika kurar, ücretlerini artırmak için greve giderlerdi. ama düşünmezler, çünkü düşünecek vakitleri yoktur. yaşamları onları köle yapmıştır.

sorun şu: neden bu kölelik sürüp gidiyor? insanlar her çalışmanın doğru dürüst bir amaç için olduğunu peşinen akıllarına koymuşlar bir kez. birinin hoş olmayan bir iş yaptığını görüyorlar. "o iş gereklidir." deyip kendilerini sorunu çözdüklerine inandırıyorlar. örneğin, madenden kömür çıkarmak çetin iştir ama zorunludur. çünkü kömür bizim için gerekli bir şeydir. lağımcılık hoş iş değildir ama birinin lağımda çalışması gerekir. bulaşıkçının işi için de aynı şekilde düşünülür. bazı kimseler restoranda karınlarını doyurmak zorunda, bazı kimseler de haftanın seksen saatini onların tabaklarını temizleyerek geçirecek. bu, uygarlık gereğidir; o halde sorgulanamaz bir durumdur. işte dikkate alınması gereken şey, bu nokta.

yoksulluk

george orwell

insanın yoksullukla ilk karşılaşması tümden acayip bir şeydir. yoksulluk konusunda o kadar düşünmüşsünüzdür. yoksulluk, yaşamınız boyunca korktuğunuz, er ya da geç başınıza geleceğini bildiğiniz bir şey iken yine de apayrı, tümden değişik bir şeyle karşılaşmışsınızdır. pek basit olacağını sanmaktayken olağandışı karmaşık bir şeyin içine düşmüşsünüzdür. çok korkunç olacağını sanmışsınızdır ama, bir de bakarsınız ki, meğer sadece tiksindirici ve sıkıcıymış. önce fark edilen, yoksulluğun kendine özgü çapsızlığı olur, sonra sıra karmaşık pintiliklere, kırıntıları silip süpürmeye gelir.

insan, yolunu bilirse, günde bir şiline yaşayabilirse de, bu hiç kolay bir iş değildir.

örneğin, yoksulluğa bağlı gizliliği keşfedersiniz. birdenbire günde altı franklık bir gelire düşüvermişsinizdir. bir anda günde altı frank gelirli biri oluvermişsinizdir. elbette bunu kabul edemezsiniz. yaşamınızda hiç değişiklik olmamış gibi davranmak zorundasınızdır.

yoksulluk, daha işin başında sizi bir yalan ağının içine alır. yine de, o yalanlara karşın, yoksullukla zor baş edersiniz. yıkanacak çamaşırlarınızı çamaşırhaneye gönderemezsiniz. çamaşırcı kadın yolunuzu kesip ne oldu, diye sorar. ağzınızın içinde bir şeyler gevelersiniz. kadın, başka bir çamaşırhane bulduğunuzu sanarak can düşmanınız kesilir. tütüncü neden sigarayı bıraktığınızı sorup durur. yanıtlamak istediğiniz mektuplar vardır, yapamazsınız; çünkü posta pulunun parasını denkleştiremezsiniz.

bir de yemek sorunu vardır. yemekler, zorlukların en sunturlusudur. her gün yemek saatlerinde sokağa çıkacaksınız. görünüşe göre lokantaya gidiyorsunuz, gerçekteyse lüksemburg bahçesi'nde güvercinlere baka baka bir saat geçirecek, sonra gerçek yemeğinizi cebinize tıkıp gizlice odanıza döneceksiniz. yemeğiniz de ya ekmekle margarindir ya da şarapla ekmek. yiyeceğin çeşidini bile yalan belirler. alelade ekmek yerine çavdar ekmeği almak gerekir. çünkü çavdar ekmeği yuvarlak olduğundan cepte daha iyi gizlenir. bu da insana bir frank zarar ettirir.

bazen görünüşü kurtarmak için bir bardak içkiye altmış santim verirsiniz. bunun sonucu olarak da yiyeceksiz kalırsınız. çamaşırlar elek gibi olur, sabun biter, jiletiniz kalmaz. saçınız kesilmek ister, kendiniz kesmeye kalkarsınız ama, öyle bir sonuç alırsınız ki, sonunda berbere gitmek zorunda kalırsınız ve bir günlük yiyeceğinizin karşılığını harcarsınız. bütün gün yalan söyleyip durursunuz. hepsi de pahalı yalanlardır.

günlük altı frankınızın son derecede dayanıksız, güvenilemez bir şey olduğunu görürsünüz. önemsiz ufak tefek aksilikler çıkıp elinizden yiyeceğinizi çalar. cebinizdeki son seksen santimle yarım litre süt almışsınızdır. ispirto ocağının üzerinde kaynatırken kolunuzdan aşağı bir tahtakurusunun indiğini görüp tırnağınızla bir fiske vurursunuz. cup! hayvan doğru sütün içine! sütü döküp aç oturmaktan başka bir şey yapılamaz artık.

yarım kilo ekmek almaya fırına girip tezgahtar kız başka bir müşteriye yarım kilo keserken beklersiniz. kız beceriksizdir, kestiği parça yarım kilodan fazla gelir. o müşteriye "pardon, mösyö" der, "iki lesou fazla olsa olur, değil mi?" ekmeğin yarım kilosu bir franktır, sizin cebinizde de tam bir frank vardır. sizden de iki lesou fazla isterlerse veremeyeceğinizi söylemek zorunda kalacaksınız diye yüreğinizi sıkan bir korkuya kapılırsınız. başka bir fırına girme yürekliliğini gösterinceye kadar saatler geçer. zerzevatçıya girersiniz, bir kilo patates alıp bir frank vereceksiniz; meğer elinizdeki maden paralardan biri belçika frankı imiş. zerzevatçı kabul etmez. o dükkandan sıvışır, bir daha da semtine uğramazsınız.

nasıl olmuşsa yolunuz temiz pak bir mahalleye düşmüştür. varlıklı bir tanıdığınızın size doğru geldiğini görünce karşılaşmamak için en yakındaki kahveye kapağı atarsınız. kahveye girdiniz mi elbette bir şey ısmarlayacaksınız. son elli santiminiz de içinde bir tatarcık ölüsü yüzen bir fincan kahveye gitti işte. böyle yüzlerce örnek verilebilir. bu olaylar fakirlik sürecinin birer halkasıdır.

açlığın nasıl bir şey olduğunu ilk kez keşfedersiniz. midenizde ekmek ve margarinle sokağa çıkar, vitrinlere bakarsınız. her yerde savurganca yığılmış besin tepecikleri sizi aşağılar. parçalanmış ya da bütün domuzlar, sepetler dolusu sıcak somunlar, koca kalıplarla sarı sarı tereyağları, kangal kangal sucuklar, patates dağları, değirmen taşları gibi gravyerler.. bu kadar çok yiyeceği bir arada görünce insan kendini ağlamaklı bir sızıldanmaya kapıp koyuverir. bir somun alıp kaçmayı, adamlar sizi enselemeden tümünü gövdeye indirmeyi tasarlarsınız. yine de kendinizi tutarsınız; korkudan ha, başka bir şeyden değil. yoksulluğun ayrılmaz bir parçası olan iç sıkıntısıyla tanışırsınız.

nasıl para insanları çalışmaktan bağışık kılarsa, yoksulluk da bunları olağan davranış biçimlerinden bağışık kılmıştır.

yapacak bir işi olmayan, midesi boş insan hiçbir şeyle ilgilenemez. yarı gün boyunca yatakta yatar, kendinizi baudelaire'in şiirindeki genç iskelet gibi hissedersiniz. sizi yattığınız yerden kaldırabilecek tek şey yiyecektir. bir hafta gibi kısa bir sürede de olsa, yalnız ekmek ve margarinle beslenmiş bir insanın artık insanlıktan çıktığını, birkaç yardımcı organı da bulunan bir mideden başka bir şey olmadığını anlarsınız.

günde altı franklık yaşam için daha pek çok şey söylenebilir ama, hepsi aşağı yukarı birbirine benzer. paris'te binlerce kişi bu yaşamı sürer. zar zor tutunmaya çalışan sanatçılar ve öğrenciler, işleri kesat giden sokak kadınları, her çeşit işsiz bunlardandır. burası kenar mahallesi, yoksulluk mahallesidir.

yoksulluğa karşı büyük bir avunma olan başka bir duygu daha vardır, sanırım bir gün on parasız kalmış herkes bu duyguyu tatmıştır. bu, insanın yolun sonuna gelip hiçbir şeysiz kaldığını bilmesinden kaynaklanan bir rahatlama, neredeyse bir keyiftir. sokakta kalma deyimini her zaman duymuşsunuzdur. işte kaldınız. o noktaya vardınız, yine de dayanabiliyorsunuz. bu duygu, o sıkıntılı korkuyu önemli ölçüde hafifletir.

insanlar aç birini görünce onu tekmeleme isteğine kapılıyorlar.

meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız oluğunu düşünmeyeceğim. bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim. işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım. selamet ordusuna para vermeyeceğim. giysilerimi rehine koymayacağım. sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim. şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. bu, bir başlangıç.

25.07.2016

profil

rabindranath tagore



yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım.

öyle hafif, öyle yumuşak, ince, hüzünlü, karanlık ki; onu bu yüzden seviyorsun, sen, ey temiz, ey duru! o da senin o korkunç beyaz ışığını bu yüzden kapatıyor üzgün gölgelerle.

bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

gece derin, ev sessiz, kuş yuvaları uykuya bürünmüş. kararsız gözyaşların, çekingen gülümseyişin, tatlı utancın, acınla yüreğinin gizini söyle bana!

geceleyin bahçede gençliğimin köpüren şarabını sundum sana. ben peçeni kaldırır, saçlarını çözer, sessizlikle güzelleşen yüzünü göğsüme çekerken, tası dudaklarına kaldırdın, indirdin gözlerini, gülümsedin -ayın düşleri uyku dünyasından taşınca geceleyin.

bugün seherin çiyle serinleyen durgunluğunda sen, yıkanmış, beyazlar giyinmiş, tanrının tapınağına yürüyorsun elinde bir sepet çiçekle. tapınağa giden ıssız yolun kenarında, ağacın gölgesinde, seherin durgunluğunda, başım eğik, duruyorum.

yok olmuş günlerimin gençliğinden bir çağrı geldi bana: gülüşlerin gözyaşına döndüğü, saatlerin söylenmemiş şarkılarla sızladığı daha doğmayan mayısın titreyişleri arasında bekliyorum seni.

yılların yıpranmış izlerinden, ölüm kapılarından geçip gel bana. düşler solar çünkü, umutlar söner, çürür yılın koparılmış yemişleri; ben sonsuz gerçeğim ama, beni yeniden, yeniden göreceksin kıyıdan kıyıya ettiğin yaşam yolculuğunda.

ben gece gibiyim sana, küçük çiçek.
yalnız duruluk, yalnız karanlıkta gizlenen uyanık bir sessizlik verebilirim sana.

durul yüreğim, bu büyük ağaçlar yakarışlardır.

kimsenin konuğu değilim günün sonunda.
önümde uzun gece var, yorgunum.

kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda.

23.07.2016

demir ökçe

jack london

gerçek er ya da geç ortaya çıkar.

bizler gerçeğin herhangi bir insanda da olabileceğine inanırız; yeter ki düşünceleri içten olsun.

en iyilerimiz bile yanılabilir genç adam, en iyilerimiz bile.

ortalama insan bencildir. elinin erdiği her şeyi ister?" "mümkün olan her şeye sahip olmak ister. bencil olmaması gerek; ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir. bugün kimse davranışlarında özgür değildir. hepimiz sanayi makinesinin çarklarında tutsağız.

john stuart mill "özgürlük üzerine" denemesinde şöyle yazmıştı: "yükselen bir sınıfın olduğu her yerde, ahlak kavramının büyük kısmı sınıf çıkarlarından ve sınıfın üstünlük duygularından doğar."

sanayi makinelerinin çarklarında, büyük kapitalistlerin dışında kimse; hatta büyük kapitalistler bile davranışlarında özgür değildir.

patentli ilaçlar patentli yalanlardı, ama ortaçağın muska ve büyüleri gibi insanları aldattı. bu ilaçların muska ve büyülerden tek farkı, daha zararlı ve daha pahalı olmasıdır.

günahtan ve ölümden güçlü olan tek şey sevgidir.

uyuşamadığımız bir insanın düşüncesi bize hep yanlış görünür.

yırtıcı hayvanlarda yalnızca rekabet duygusu; oysa insanoğlunda iş birliği yapma güdüsü vardır. bu nedenledir ki, bütün hayvanlara üstünlük sağlamışlardır.

evrim süreci hiçbir zaman geriye işletilemez. bu süreç hiç aksamadan akar, akar ve rekabetten birleşmeye doğru akar. büyük birleşmeden daha büyük birleşmelere ve hepsinden daha büyük bir birleşme olan sosyalizme doğru akar.

her şeye rağmen servet, kendi başına gerçek iktidar değildir, güç kaynağıdır. ve güç, hükümeti meydana getirir.

yürekli bir insanın ölümüne tanık olmak, bir korkağın, hayatının bağışlanması için

yürekli bir insanın ölümüne tanık olmak, bir korkağın, hayatının bağışlanması için dilenişini dinlemekten daha az acı vericidir.

cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.

iyiye duyulan sevgi, iyilik yapma arzusu, iyi olmayana karşı hoşnutsuzluk, kısacası ahlak anlayışı dinin temel unsurudur.

aynı şey oligarşi için de söylenebilir; tutuklamalar, sürgüne göndermeler, bir yanda aşağılamalar, öte yanda onurlandırmalar, saraylar, büyük refah kentlerinin varlığı olağandır. oligarşinin en büyük gücü, yaptıklarının doğru olduğuna inanmasıdır.

demiryolu serserileri

jack london

"nerede ya da nasıl öldüğümüz ne fark eder, ölüme yürüyecek kadar güçlü olduktan sonra?"

insan asla bilemez ve insan her an her şeye hazırlıklı olmalıdır.

insanın birçok ısırık alabilecekken bir ısırık almak için her lokmada bir başka dilime uzanmak zorunda olması ne kadar usandırıcı!

kadına hem hoş kokulu, dar odalarda yaşamak hem de tüm dünyanın küçük kız kardeşi olmak şansı bahşedilmemiştir.

sofraya oturmak için bir treni kaçırmayacak hiçbir serseri yoktur.

ey siz hayırseverlik tüccarları! yoksullara gidin ve öğrenin, çünkü sadece yoksullar hayırseverdir. onlar kendilerine gereksiz olanı vermezler; çünkü fazlası ellerinde yoktur. kendilerinde fazla olan şeyleri verirler ve asla saklamazlar; hatta çoğunlukla kendilerine bile gerekli olan şeyleri insafsızca verirler. köpeğe atılan bir kemik hayırseverlik değildir. hayırseverlik, siz de en az köpek kadar açken onunla paylaştığınız kemiktir.

ıskalayan bir yumruk, inen bir yumruk kadar kötü değildir.

serseri hayatının belki de en büyük cazibesi tekdüze olmayışıdır. hobo ülkesinde hayatın yüzü çok yönlüdür. imkânsızın olduğu ve yolun her kavşağında çalılıkların arasından umulmayanın fırladığı, sürekli değişen bir dizi tutarsız hayal. hobo bir an sonra ne olacağını asla bilmez; bu yüzden sadece şimdiki zamanda yaşar. o, bir amaca ulaşmak için çabalamanın yararsızlığını öğrenmiştir ve talihin rüzgârına kapılıp sürüklenmenin zevkini bilir.

insan, cehennemin sıcak lavlarının üzerindeyse yolunu kendi seçemez.

hızlı giden bir trenin ilk kör vagonunda kar fırtınası altında yolculuk yapmak yazın yapılan piknik değildir. rüzgâr insanın bir yanından girer, vagonun ön tarafına çarpar ve tekrar geri gelir.

insanın sessizce geçmesi gereken bazı şehirler vardır.

22.07.2016

istanbul hatırası

ahmet ümit

fatih sultan mehmet konstantinopolis'i fethettiğinde, askerlerinin üç gün boyunca şehri yağmalamasına izin vermişti. o üç gün boyunca fatih'in askerleri halka çiçek dağıtmadılar. kan döktüler, güzel kadınları, delikanlıları, çocukları esir aldılar.

iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.

katiller her zaman kötü insanların arasından çıkmaz.

semtlerin eski isimleri unutuluyor, şehir hızla geçmişinden koparılıyor. oysa şehirler de insanlar gibidir, geçmişlerini unuturlarsa, tarihlerinden koparılırlarsa kişiliklerinden de koparılırlar. hiçbir özellikleri kalmaz. birbirine benzeyen, sıradan insanlar gibi olurlar.

üç meslek vardır, birbirine benzer: şoförlük, polislik, orospuluk. ne gecesi vardır bu işlerin, ne gündüzü. ne derdi biter, ne belası. her türlü insanla uğraşırsınız: psikopatı, sarhoşu, esrarkeşi, aşığı, sapığı, çaresizi, hırlısı hırsızı, masumu, katili. bütün milletin kiri pası, teri kokusu siner üzerinize. üstelik parasında da bir bok yoktur, üç kuruş ya geçer, ya geçmez elinize. velhasıl zor iştir bu üç mesleğin erbabı olmak. toplumun tortusuyla uğraşır bu üç mesleğin elemanları. dibe vurmuş insanlarla. sıfırı tüketmiş, üç kuruş için ölmek, öldürmek zorunda kalanlardan söz etmiyorum sadece. karun kadar zengin olmalarına rağmen vicdanlarını, merhametlerini, onurlarını yitirmiş olanlarla da girer başınız belaya. en rezilleri de onlardır zaten.

"bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok
sen yoksan mekanım belli değil, zamanım yok"

insanı iyi bir varlık olarak kabul edenler, genellikle cinayet karşısında şaşkınlığa düşerler, "insanlar bitmiş" gibi cümlelerle yazıklanır dururlar. insanı kötü bir varlık olarak görenler içinse durum daha basittir, olanları hiç yadırgamazlar. onlar için yapılacak tek eylem vardır: katili ve suçluları acımasızca cezalandırmak. katillerden daha acımasız, daha gaddar, daha vahşi olunursa suçun azalacağını sanırlar. farkında olmadan, çözüm için katillerin uyguladığı yöntemleri önerirler. benim gibi insanı, merhametle acımasızlığın, şefkatle şiddetin, yaratıcılıkla yıkıcılığın karışımı olarak görenler içinse cinayet, şaşırtıcı bir durum olmasa da, iyiyle kötü arasındaki bu savaşta hep iyiliğin galip geleceğini umduğumuzdan, hayal kırıklığı yaratan bir durumdur. 

polis devletin maşasıdır.

insan ruhunun yarası dikiş tutmaz. aynı zamanda ruhun yarası, bedeninkinden daha etkilidir; daha ıstırap verici. bu acı o kadar güçlüdür ki, insan başka dünyalara dönüp bakamaz bile. istese bile yapamaz bunu.

hiç romantik biri değilimdir. öyle romantik adamlardan da hoşlanmam. ama şükür, vicdanlı biriyimdir. vicdanım ne derse benim için doğru odur. işte bu yüzden, ne insanların kafataslarıyla krallık kuranları, ne de onları takdir edenleri severim.

değişimin en büyük düşmanı ön yargıdır.

osmanlı istanbul'unda süslenmiş sokaklar, tiyatroları olan meydanlar, heykellerle bezenmiş alanlar yoktu. halkın toplandığı yerler süleymaniye gibi büyük camilerdi. içe kapalı toplum, içe kapalı alanlarda toplanıyordu.

cinayetler belirliyor yolumuzu, aklı karışmış katiller, öldürmekten medet uman çaresizler, vahşetin gizemine kapılmış ruhlar. onların peşinden koşuyorduk kurbanlarının kan izlerini takip ederek. nasıl ve neden öldürdüklerini anlamaya çalışarak. ulaştığımız yerde adalet değil, hayal kırıklığı vardı. huzur değil, acı. katilleri yakaladığımızda bile, başka katillerin başka canlara kıydığını biliyorduk. katillerin, kurbanların yüzü her gün, her an değişiyordu, değişmeyen tek şey, insanın insanı öldürmeye devam etmesiydi. o zaman neye yarıyordu katilleri yakalamak, canileri cezalandırmak?

21.07.2016

nazi deneyimi

emre kongar

ünlü öyküdür: bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. demokrasi; temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. eğitim ve örgütlenme etkinlikleri naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. son kertede, beyinleri nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

başta hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan alman protestan rahip martin niemöller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"önce komünistler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben komünist değildim.
sonra sendikacılar için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben sendikacı değildim.
sonra yahudiler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben yahudi değildim.
sonra çingeneler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben çingene değildim.
sonra benim için geldiler.
kimse sesini çıkarmadı.
çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. zulmün yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, ikinci dünya savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

orduyu, kendi polis örgütleri olan ss'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. başında goebbels'in olduğu bir propaganda bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. böylece pek çok kişinin "görmedim", "duymadım", "bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. dönem, avrupa'da ve özellikle de almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

hitler tüm ideolojisini alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. yahudi soykırımının arkasında "üstün ırk" ideolojisi, germen ırkçılığı vardır. 

9. almanlara yeni bir "dünya devleti" ve "dünya düzeni" vaadi, hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. insanların tarih ve "insanlık" bilinci, "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. adalet sistemi "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

yargı sistemi ve yargıçlar, "nasyonal sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. yargıçların, kendilerini "führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş; toplum bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. sinema, mimari gibi alanlar bile yeni nazi imparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

iktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

üstelik naziler, ünlü reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

nitekim, batı demokrasileri, nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

unutulmamalıdır ki hitler ve humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!

19.07.2016

selim ışık

oğuz atay

saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamayı öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her an'ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsaade.

kimsenin yaşantısını beğenmedim. kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.

beni kötü yetiştirdiler. annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamayı öğretmediler. daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. oysa onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.

kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

pervaneyle yaren

onur caymaz


ateşe bir kez değmiş olan
yarenidir pervanenin

"pervaneler yarenimiz
gelsin bir hoşça yanalım."
(kul nesimi)

"ve sen daha demincek
yıllar da geçse demincek"
(ahmed arif)

biz yapsak şiddet, devlet yapınca bayrak denir
dağ çıplaktır ama rozetleri, kravatları vardır vekillerin

"askerim, benim ağzım kuşlardan."
(edip cansever)

"hamravat suyu dondu
dicle'de dört parmak buz
biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa
çayı kardan demliyoruz
anam sır gibi saklar siyatiğini
'yel' der, 'baharın geçer'
bacım, iki canlı, ağır
güzel kızdır, bilirsin
ilki bu, bir yandan saklı utanır
ve bir yandan korkar
ölürüm deyi
bir can daha çoğalacağız bu kış
bebeğim, neremde saklayım seni
hoş gelir
safa gelir
ahmed arif'in yeğeni"
(ahmed arif)

"annemden mektup aldım
memlekette gibiyim."
(cahit sıtkı tarancı)

"umutsuz kaldıkça seni düşündüm."
(cahit külebi)

beni, çok sevdiğim için seviyorsan
seni daha çok sevmemi ister misin?

"yüz bin aman dedim, bir buse aldım
hasılı ömrümün kan bahasıdır."
(dertli)

"acı çekmek bir yanlış anlamadır."

"dört kitabın manası bellidir bir elifte"
(yunus emre)

pavyonları karart, eski sinemaları, bin yıllık meydanları
durdur yavan şarkıları tekinsiz marşlarda sıra
ey yoksul sözcüğü! öksüz çocuğu türkçenin, siyah ceketli
büyük kulüpleri karart, sömürüyü, iş takipçilerini
de ki yolların çamuru akıyor televizyon dizilerinden
karart parti başkanlarını, sahibinin köpeği haber bültenleri
kimse yaşamıyor, ölmüyor kimse romanlarda, şiirlerde
payımız var diyorlar şimdi ekmeğin beyazında bizim de

15.07.2016

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

14.07.2016

düşüş

albert camus

insan acılarının en büyüğü yasasız yargılanmaktır.

einstein'la yapacağım on görüşmeyi güzel bir figüran kızla gerçekleştireceğim bir ilk buluşmaya feda ederdim.

insan üzerinde çok düşündüğümüz zaman, primat maymunlara özlem duyduğumuz olur. art düşünceleri yoktur onların.

dinler, ahlak dersi vermeye kalkıştıkları ve birtakım emirler yağdırdıkları andan itibaren yanılırlar.

belli bir uyanık sarhoşluk derecesinde, gece geç vakit iki kızın arasında yatarken ve her türlü arzudan boşalmışken, umut bir işkence olmaktan çıkar, zihin tüm zamanlar üzerinde hüküm sürer; yaşama acısı ebediyen geçmiştir.

hiç kimse zevklerinde ikiyüzlü olmaz.

doğruluk duygusu, haklı olmanın verdiği doyum, kendini değerlendirmenin sevinci, bizi ayakta tutan ya da ilerleten güçlü zembereklerdir. insanları bundan yoksun ederseniz, onları ağzı köpüren köpeklere çevirirsiniz.

eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman ve her yerde mahkum olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini.

inancı, tüm hakaretleri bağışlamak olan insanlar vardır; bu hakaretleri bağışlarlar gerçi; ama hiç unutmazlar.

gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. bunların dışında boş gurur ve can sıkıntısı vardır.

bazı insanlar için arzu edilmeyeni almamak dünyanın en zor işidir.

kadın dostlarımızın napolyon bonapart'la şu ortak yönleri vardır ki, herkesin başarısızlığa uğradığı yerde başaracaklarını sanırlar hep.

bir nedenden ötürü intihar edilir sanırlar hep; ama iki nedenden ötürü de bal gibi intihar edilebilir.

13.07.2016

yüksek topuklar

murathan mungan

bütün esirler, günün birinde efendilerinden intikam alırlar.

bazı insanlar meşe ağacı gibidirler; eğilip bükülmezler, sadece kırılırlar.

hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti.

bir anarşist gibi hissediyor, bir aristokrat gibi acı çekiyor, bir küçük burjuva gibi kaçıyorum.

uykudayken herkes masumdur. uykudayken herkes günlük silahlarını bırakır elinden.

koşarken enerjinizi yükseltecek en iyi şey başkalarına olan öfkelerinizi hatırlamaktır.

insanı içinin sesini dinlemekten alıkoyan gürültüler, kimi zaman bir çeşit terapi yerine geçebilir.

hayat küçük mutluluklardır.

almayı ve vermeyi bilmeyen insanların hayatta en büyük sorunları içlerinin dengesini tutturmaktır. bu yüzden, birçok insanın burun kıvırdığı küçük hesaplar, onlar için küçüklük değil, hayatın bütün tadı tuzudur.

kazandığını hak edeceksin. helal para yoksulluk hafifletir.

deneyimler yalnızca bize ne öğrettikleriyle değil, çoğu kez bizim onlardan ne öğrenmek istediğimizle de ilgilidir.

12.07.2016

nasihat

alciatus


hiçbir şeyde aşırıya kaçma, dedi pittacus
solon buyurur, yaşamın sonuna bak, diye
ah ne doğru söylemiş bias, yaşamda nice kötülük var, derken
suç ortağı olma, demiştir thales, ökse macununa yapışınca
bir kızkuşu ya da bir arıkuşu çeker arkadaşını da tuzağa

11.07.2016

intihar

charles bukowski

birkaç yıl önce bir haftalık bir sarhoşluktan sonra uyanmış ve kendimi öldürmeye bayağı karar kılmıştım. o sıralar çok tatlı bir kızla yaşıyordum ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı, bir yerde serserilerin yaptığı türden bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin başka bir şekliydi. kız odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürmeye karar verdim. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek, sadece biraz, sokağa çıkıp dolaşmaya başladım. içtiğimiz zaman günler ve geceler birbirine karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı ve hangi gün olduğuna gazeteden bakmak düşüncesi ile yokuşu inmiş, köşedeki gazeteciye doğru yürüyordum. cuma, diye yazıyordu gazete. cuma en az başka bir gün kadar iyiydi. sonra manşeti gördüm: "milton berle'nin kuzeninin başına taş düştü." böyle manşetler atılırken insan kendini nasıl öldürebilir?

10.07.2016

mutluluk güncesi

alain

umut etmek mutluluktur.

epiktetos: eğer istersen karga bile mutluluk getirir sana.

spinoza: bir insanın tutkularının olmaması imkansızdır; fakat bilge kişi ruhunda öyle bir mutlu düşünceler diyarı oluşturur ki, tutkuları onun yanında çok küçük kalır.

işsizlik bütün kötülüklerin anasıdır; fakat aynı zamanda bütün erdemlerin de.

gerçek bir felaket aynı noktaya iki defa isabet etmez.

herkes her an bilmediği birine zulmeder ve toplum iyi insanlara farkında olmadan zalim olma fırsatı veren mükemmel bir makinedir.

bu dünyada hiç kimse kendisinden daha korkunç bir düşman bulamaz.

la rochefoucauld: her zaman, başkalarının üzüntülerine katlanacak kadar gücümüz vardır.

mutlu olmak için harcanan çaba hiçbir zaman boşa gitmez.

insanlar şaşırtıcı filozoflardır ve onları en çok etkileyen şey, tutkulara karşı mantığın elinden hiçbir şey gelmemesidir.

soğuğa dayanmanın tek bir yolu vardır, bu da ondan memnun olmaktır.

deliler, bu zavallı insanlar hem soru sorar hem de onu cevaplarlar; tüm dramı tek başlarına kendilerine oynarlar.

9.07.2016

albert camus

pierre-louis rey

"ben yoksul ve dinsiz doğdum, mutlu bir göğün altında; insanın, karşısında düşmanlık değil, uyum hissettiği bir doğanın içinde. dolayısıyla kopuşla değil bütünlük duygusuyla yola çıktım."

montpensier spor derneği'nde futbola başladıktan sonra racing universitaire d'alger'nin (rua) genç takımına kaleci olarak girer. "pazardan antrenman günü olan perşembeye kadar ve de perşembeden maç günü olan pazara kadar sabırsızlıkla tepinirdim." futbolun beslediği, cezayirlilere özgü şu değişmez kanı tam anlamıyla hiç bırakmayacaktır onu: "topun tahmin ettiğiniz taraftan asla gelmediğini hemen öğrendim. yaşamda, özellikle de insanların dürüst olmadığı fransa'da çok işime yaradı bu benim."

"benim bütün krallığım bu dünyadadır."

camus, bir insanın kesinlikle suçlu olduğunu söyleyemediğimiz andan itibaren tam ceza kararına varamazsınız diyordu defterler'inde. yapıtı özellikle ölüm cezasının örnek oluşturduğu savını reddeder. devletler idamların örnek oluşturduğunu düşünüyorsa, neden sanki utanıyormuşçasına gizlice infaz ediyorlar bu cezayı?

"sanat benim gözümde yalnız başına yapılan bir eğlence değildir. en fazla sayıda insanı, onlara ortak acıların ve sevinçlerin ayrıcalıklı bir resmini sunarak duygulandırma aracıdır." 

camus, francine'le başkent cezayir'de tanıştıktan 3 yıl sonra 1940'ta evlenecektir. francine, onu ailesine şöyle tanıtır: "hasta, parasız, işsiz olduğunu, boşanmadığını ve özgürlüğü sevdiğini size söyleme görevini bana verdi."

"bana bu çağı en iyi tanımlar gibi görünen şey, ayrılık. herkes dünyanın geri kalanından, sevdiklerinden ya da alışkanlıklarından ayrıldı."

saçma duygusunun tam ortasında, başkaldırının gerekliliği bulunur. insana onurunu veren ve sanatsal yaratımı meşru kılan odur yalnız.

"koy'un ortasındayız, dağlar çevremizde kusursuz bir çember oluşturuyor. en sonunda, daha kan rengi bir ışık güneşin doğuşunu haber veriyor, doğudaki dağların arkasından, şehre karşı beliriyor güneş, solgun ve serin bir gökte yükselmeye başlıyor. o zaman körfezde, dağlarda ve gökte oynaşan renklerin zenginliği ve görkemi bir kez daha herkesi susturuyor. bir dakika sonra renkler aynı gibi görünüyor ama kartpostal. doğa çok uzun mucizelerden nefret ediyor."

6 ocak 1960 tarihli france soir, camus'nün ölüm haberini şöyle veriyor: "yol düz, kuru, ıssızdı. kader böyleymiş."

8.07.2016

temize havale

juli zeh

mizah, ruh sağlığına işarettir.

akıl bir yanılsamadır. insanın duygularını içine soktuğu bir kostümden başka bir şey değildir.

hayat, insanın reddedebileceği bir tekliftir.

fanatik; bir fikre yapışır, annesinin eteklerine yapışan bir çocuk gibi. hayatta elde edebileceği mutluluğu annesinin bir tanesi olmasına bağlar.

güzel niyetler garip olgulardır. geçersizliklerini varoluşlarıyla kanıtlarlar.

insan kendisi için yaşar; ama başkaları için ölür.

hayat, ne yapalım ki gücünün zirvesinde başlar ve bu noktadan itibaren sürekli aşağı inerek sonuna ulaşır. kötü bir dramaturji hatası.

meşru bir devlet, vurmadığı sürece insanın hissetmediği bir ayakkabı gibidir.

doğa sevgisi insan sevgisinin habercisidir.

doğru sürülen bir hayat dört bölüme ayrılır: ilk yirmi yıl düşünen, sonraki yirmi yıl da konuşan insanız. üçüncü aşamada eylemlerde bulunur ve son aşamada tekrar düşünmeye döneriz.

insan başka hiçbir şeye şiddet kadar çabuk alışmaz.

ilerleme dürtüsü, toplumsal kibirle kendini gösterme arzusunun bir karışımıdır. var olanla yetinmeyi bilmemek, her çağda en az bir kere olmak üzere yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın hayatına mal olur.

dünyada insanların ciddiyetle dile getiremeyecekleri kadar saçma bir cümle yoktur.

bir güvenlik sistemini hayattan vazgeçmiş insanlardan daha çok korkutan bir şey yoktur. bu durum onları durdurulamaz kılar.

doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.

7.07.2016

sere serpe

orhan veli kanık


uzanıp yatıvermiş, sere serpe
entarisi sıyrılmış, hafiften
kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
bir eliyle de göğsünü tutmuş
içinde kötülüğü yok, biliyorum
yok, benim de yok ama
olmaz ki
böyle de yatılmaz ki

6.07.2016

kaygı üzerine

renata salecl

arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

insanlar kararsız ve korkmuş hissettiğinde, düşmanlarının net bir imgesini aramaya koyulur ve bu düşmanların ortadan kaldırılmasının, kaygılarını yatıştıracağını umar.

joanna bourke: düşman kıyımı, erken çocukluk fantezisinden türemiş köklü, ilkel bilinç dışı arzuları doyurur. düşman, ölümüyle, grup onaması yoluyla suçluluk duygusunun dışarı atıldığı derin bir grup doyumu sağlayan kurbanlık bir nesnedir. çarpışma, talimin doğurduğu uzun süreli hüsranların yarattığı kırılgan nefret gerilimini çözen ayinsel bir olaydır. bu hüsranlar olmadan bir grubun askeri bir kuvvet haline gelmesi mümkün değildir.

jacques lacan: kaygı bir eksiğin değil, eksiklik payandasının yokluğunun emaresidir.

nevrotiklerin kaygıyla baş etme yollarından bir tanesi fantezi yaratmaktır. öznenin bir senaryo, kendisine tutarlılık veren bir hikaye uydurarak eksiği örtbas etmesinin bir yoludur fantezi. fantezide özne eksiğe karşı bir koruma kalkanı oluşturur; oysa kaygıda, eksiğin yerinde ortaya çıkan nesne özneyi yutar, yani özneyi soldurur.

sigmund freud: kültürel yasağın olmadığı yerde insanlar, arzularını canlı tutmak için bu yasakları icat ederler.

yas, artık var olmayan nesneden ayrılma sürecidir. yas yoluyla özne, kendisini kaybolan nesneden koparabilir, kaybını kabullenebilir; oysa melankolide özne, kayıp nesneyle arasındaki narsisistik özdeşleşmede ısrar eder.

jacques lacan: bir kadın için, ilk başta, bizatihi sahip olmadığı şey arzusunun nesnesi haline gelecektir; oysa erkek için arzu nesnesi, başlangıçta, olmadığı şeydir, başarısız olduğu yerdedir.

bütün olan biteni söylemek, her şeyi anlatmak değildir.

kaybettiğimiz birinin yasını tutarken, kendimizi onun eksiği olarak algıladığımız için yas tutarız. kendini ötekinin arzusunun nesnesi olarak algılamak, öznenin, ona damgasını vuran şeyin eksiklik olduğu gerçeğiyle baş etmesinin yollarından biridir.