elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.09.2019

hayal ve hafıza

elif şafak

hayalle hafıza ateşle su gibidir. her biri ister ki bir tek kendi kalsın orta yerde, öteki kaybolsun. hayal dediğin hafızayı boğmak, hafıza dediğin de hayali yakmak ister. onlar didişirken biz de deriz ki "bu yaptığınız gaflettir. zira sade bu demde değil başka başka demlerde yaşamışlığımız var. aslında siz karındaşsınız." o vakit onlar kavgayı keser. anlarlar ki hatırlamak için hayal kurmaya, hayal edebilmek için de hatırlamaya muhtacız. hikaye dediğin de budur zaten. bu andır. içinde geçmiş ve gelecek, hafıza ve hayal barınır. her hikaye, ezeli evveli olmayan, alabildiğine hudutsuz bir andır. ne başta ne sonda, tam da ortadadır. o vakit hayal de hafıza da anlar ki hikayeler hep eskidir, aynıdır. velhasıl bunca süslü kelime, bunca harf tek bir noktada saklıdır.

25.09.2017

ustam ve ben

elif şafak

takvada sahtekar olacağına günahında samimi ol, daha iyi.

etrafını her dediklerine "evet" diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.

savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan.

insanlar hayvanlardan beyhude korkar. insan zalimdir halbuki, hayvan değil. ne timsah ne aslan, hiçbiri bizler kadar vahşi değildir.

işlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.

nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de, tek ona? kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?

her şeyi ayakta tutan dengedir. binaları da, insanları da.

her şeye sahip birine gönderilecek en isabetli hediye nedir? ne ipek ne elmas. ne altın ne gümüş. her şeyi olan bir adam bunlara itibar etmez. kanaatimce bir hayvan olmalı. zira hayvanların şahsiyetleri vardır, hiçbiri diğerine benzemez.

azrail gelince istifini bozmayan adam ya şeytandır ya ermiş.

kimseye hoyratlık etme ve kimsenin kalbini kırmasına izin verme. ne incitenlerden ol ne incinenlerden.

insan daha yüksek bir idrak mertebesine eriştiği vakit ne haramdan dem vurur ne helalden. ne cennet ister ne cehennemden ürker. imanın özüdür aslolan; şekli şemaili, kabuğu kisvesi değil.

belli bir mertebeye varanlar için herkese verilen kurallar geçerli değildir.

insana ihanet, beklemediği yerden gelir.

zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. "ben artık oldum" dersin. oracıkta kalır, yerinde sayarsın. en iyisi her defasında yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan.

ne yaptığımızdan ziyade, yapmadıklarımız tıynetimizi gösterir.

öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de.

18.11.2015

siyah süt

elif şafak

her ayna anahtarını kaybetmiş bir kapıdır. açılır diyar-ı esrar'a. olur da fazla bakarsan aynaya, aralanıverir kapı, kaybolursun sonsuzlukta.

çizginin öbür yanı intihardır. öyleyse yaşamak, intiharın kenarında kıyısında, belki de tam eşiğinde zıplayıp durup, zaman zaman ayaklarını boşluğa sarkıtmak pahasına oynamak, oynamak, hiç yanmayacakmış gibi oynamaktır.

erkek yazarlar evvela "yazar" olarak algılanırlar, sonra "erkek." kadın yazarlar ise evvela "kadın", sonra "yazar."

insan duymak istediğini duyar.

eninde sonunda varoluş demek tatminsiz ve tamahkar olmak demektir. insan yetinmeyi bilmez. cioran'ın dediği gibi hepimiz kendi içimize düşüp bedbaht olmaya mahkumuz.

olmaya çalışmak yerine, oluşu ve varoluşu bitimsiz, sürekli yenilenen bir süreç gibi algılamalıyız. bu yüzden senin annelik/yazarlık ikilemi üzerine geçenlerde sorduğun soru asla cevaplanmamalı. bilakis, daima yeni sorularla derinleştirilmelidir.

istanbul kendi çocuklarını hırpalayan bir şehir.

anais nin: sıradan bir hayat beni cezbetmez.

yaşadığımız hayatın ne denli geniş ya da dar olduğu bizim taşıdığımız cesarete bağlı.

faşizm kötülerin değil, normallerin eseridir.

sürüye ayak uyduran, verilen her emri sorgusuz sualsiz yerine getiren sıradan insanlar her türlü totaliterliğe açıktır.

kadın doğulmaz, olunur.

courtney love: gün boyu son derece normal bir insan gibi hareket etmeye bayılırım. her ne kadar, o esnada zihnimden şiddet, terör, seks ve ölümle ilgili bir sürü manyak düşünce geçiyor olsa da..

erkek: 1.etken, 2.kültür, 3.gündüz, 4.akılcı, 5.rasyonel, 6.beyin, 7.dikey, 8.hız, 9.yapan, 10.özne, 11.logos; kadın: 1.edilgen, 2.doğa, 3.gece, 4.duygusal, 5.irrasyonel, 6.beden, 7.yatay, 8.durgunluk/oturmuşluk, 9.yapılan, 10.nesne, 11.pathos

her birinde vasat olmaya razıysan eğer, on ayrı iş bile yapabilirsin.

aşktan önce. aşktan sonra. çünkü aşk bir milat. takvimlerin kendini sıfırladığı, saatlerin yeniden ayarlandığı an. aşktan önce olan biten her şey -miş'li geçmiş. adeta yaşanmamış. bir şekilde hafızaya sonradan alınmış. aşktan sonra olan her şey şimdiki zaman. öncesi ve sonrası olmayan.

oscar wilde: erkekler yorulunca evlenirler. kadınlar ise sırf meraktan evlenirler. sonunda her iki taraf da hayal kırıklığına uğrar.

38. hafta: bu hafta anladım ve kabullendim ki hamile bir kadının bedeni kendine değil, topluma aittir. daha doğrusu toplumdaki tüm kadınlara. ne zaman sokağa çıksam tanımadığım kadınlar gelip karnıma dokunuyor. ben istediğim kadar geri çekeyim kendimi, onlar elleriyle pat pat yokluyorlar. hamileliğin olduğu yerde resmiyet olmuyor. ne resmiyet, ne mahremiyet.

ölmeden önce ölmek lazım.

her canlı bir mucize, hayatta her şey olasıdır.

ayn rand: hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamazlar ve devredilemezler.

belki de pekala farkındaydı anne-çocuk ilişkisinde hep ama hep çocuğun kazanacağının. ve bu yüzden istemedi anne olmayı.

sen istediğin kadar özgürlükçü ol, toplum aynı fikirde değilse nasıl dengeleyeceksin ideallerinle hayatın hakikatlerini?

unutma, zorluğun olduğu yerde kolaylık vardır.

meğer insanın kendi kendini kandırmasıyla derinleşirmiş her depresyon.

çünkü ne kadar girift olursa olsun her dehlizin bir çıkışı var. ummadığın kadar yakında bir yerde seni bekleyen. oraya doğru yürümek tek yapman gereken.

21.08.2013

kağıt helva

elif şafak

hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur her zaman. ne varsa harap bir kalpte var.

dışadönük, kendini beğenmiş insanlara kıyasla içekapanık ve mütevazı insanların parıltısı daha azdır belki; ama böyleleri oksijen gibidir. varlıkları hemen anlaşılmasa da yokluklarında nefes almak zorlaşır.

eşyalarla ilişkimiz yanılsama üzerine kurulu. eşyaların sahibi olduğumuzu zannediyoruz. halbuki efendisi değil, sadece hikayesi vardır eşyaların.

ya aşırı kıymet verir ya da kıymet bilmeyiz.

elmas bir gözdür yürek. ve çizilmeyegörsün bir kere; artık hep sedefsi bir yırtıkla bakacaktır cümle aleme.

bütün dinler, aynı denize akan ırmaklardır.

hayalgücümün geniş olduğunu söylerler. "saçmalıyorsun" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu.

sorulması gereken "niçin tarih boyunca daha çok sayıda kadın şair ya da yazar çıkmadı" değil. esas soru, "nasıl oldu da o bir avuç kadın şair ve yazar bu şartlara rağmen gene de çıkabildi?"

aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.

aşk nörokimyasal bir düzenektir. ve en sadık aşıklar da kuşbeyinlidir. eğer seneler sonra hala kocasına körkütük aşık bir kadın görürsen, bil ki belleği tıpkı bir kuşun belleği gibi çalışıyor.

en sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. aynı şekilde zengin, benzer biçimde mesut olanların yakınlıkları sabun köpüğü gibidir, uçar. ortak hüzünler, ortak arızalardır esas yakınlaştıran, yaklaştıran.

başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde.

1.05.2013

araf

elif şafak

"bir kadın bir erkeğe aşıksa ona kapının deliğinden bile verir." (fas atasözü)

insan memleketini geride bıraktı mı kendinden en az bir parçayı feda etmeye hazır olmalıdır.

kadınlar kendilerine en uygun erkekle evlenmez. en uygun erkeğe aşık olur; sıradaki ikinci erkekle evlenirler.

okurlar kendilerine muhafazakar muamelesi yapılmasını istemeyen muhafazakar insanlardır.

bir yerlere yapışmış bir ön yargı daima vardır.

taşların seni tanıdığı memleket, insanların seni tanıdığı memleketten iyidir.

insan sıradan olmaya ne kadar uğraşırsa o kadar uzaklaşıyor sıradanlıktan.

kadınlarla çok yatmak insanı kör eder; kadınlarla hiç yatmazsan gözün hiç görmez.

bir kadın tarafından lanetlenmek felakettir. bir erkek seni mahvetmeye yemin ettiyse merak etme; gece vur kafayı uyu ama bir kadın seni mahvetmeye yemin ettiyse sakın gözünü kırpma.

30.07.2012

pinhan

elif şafak

her ne yöne gidersen git, kaç menzil tüketirsen tüket, sakın ola kendinden utanma. vücudun şehrine gir, onu seyreyle. biz nefsimizi silmekten değil, bilmekten yanayız, unutma.

insanları izlerken daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin. insanları uzaktan seyrederken onlara her zamankinden yakın olabilirsin. eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez; dosdoğru görürsün. içte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. o vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi suretin; ağladığın kendi acıların.

kaçarak, korkarak, saklayarak bitmez tükenmez can sıkıntılarından mürekkep bir hayatı yaşamak, yaşamak değildir. insan ki eşref-i mahlukattır; bir nebat gibi hissiz yaşamak ona yakışmaz.

4.12.2011

iskender

elif şafak

doğada başka hiçbir tür, insan kadar kibirli, açgözlü ve bencil değildir. başka hiçbir cins birbirinin emeğinden kar edinmeye çalışmaz. kapitalist sistem yoksulların varsıllarca sömürülmesi üzerine kurulmuştur.

sisteme karşı koymayan, sistemin parçası olur.

hiç hazzetmem bakirelerden. talepkar, kaprisli ve şımarık olurlar. sana kıymetli bir armağan verdiklerini sanıp ömür boyu minnet duymanı beklerler.

varsıllar hak ettiklerinden daha fazlasını elde edebilsinler diye varlık sahibi olma hakları gasp edilenlere mülksüz denir.

bazen en kestirme yol bir dosta eşlik etmektir.

zamanında hayat dolu olan topraklar gün gelip terk edildiklerinde bir tür hüzün çöker coğrafyaya; havada dolanıp duran, bulduğu her çatlaktan içeri sızan bir keder bulutu asılı kalır. belki de bu yüzden metruk mahallerin sakinleri yaşadıkları yerlere benzer; ketum ve kapalı. ne var ki bu, yüzeyde görünen resimdir ve tıpkı yerküre gibi insanların da dışı nadiren içiyle aynı olur. o ihtiyatlı katmanın altında sıcak, sevecendir yöre insanı. güvendiğine açar içini.

bir oğlan çocuğundan erkek çıkaracak iki şey vardır bu dünyada. birincisi bir kadının aşkıdır. ikincisi de başka bir adamın nefreti.

dünyanın öbür ucuna kaçsan da kendi kıçından kurtulamazsın.

bir mesafe olmalı. düşmanınla senin aranda, yediğin darbeyle iç organlar arasında, bireyle toplum arasında, geçmişle bugün arasında, anılarla vicdan arasında. bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyde bir mesafe olmalı. mesafe seni korur. sıkı bir yumruk yemenin püf noktası, mesafeyi nasıl yaratacağını bilmektir.

zenginler savaşınca olan fakirlere olur.

kalp ehli insana bakar, surete değil. özü görür, kabuğu değil. ayrım yapmaz, kem bakmaz, gıybet etmez. insan eşref-i mahlukat. farklılıklar sadece dışarıda; giysiler, pasaportlar. ama yürek hep aynı. her yerde.

insan doğası böyle işte: en çok nefret ettiklerimiz en fazla sevdiklerimiz oluyor hep.

kadın isimleri neden erkek isimlerinden bu kadar farklıydı ki? kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. erkek isimleri hep cesaret, iktidar ve yetki ihtiva ediyordu; mesela muzaffer, faruk ya da hüsamettin. oysa kadın isimlerinden yansıyan, kırılgan bir zarafetten ibaretti -porselen bir vazo gibi. nilüfer, gülseren ya da binnaz gibi isimlerle, kadınlar bu dünyanın süsleriydi adeta, alaca bulaca kenar oyaları.

hapishane, tımarhane fark etmez. ahenk varsa içinde en berbat yer bile sana vaha olur. ahenk yoksa, cennette bile rahat edemezsin.

kendini sokakta korumak değildi onu bu spora yönelten. ringde olmayı seviyordu; dövüşün kendisini, adrenalini. danışıklı ve sahte bulduğu birçok sporun aksine hakikiydi boks. hayatın birebir yansımasıydı. ringde yapayalnızdın. takım çalışması filan yoktu. ne de kenarda bekleyen yedekler. herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. iyi ve kötü, asil ve sefil. hepsi oradaydı. bir adamın gerçek karakterini görmek için onu boks yaparken izlemek yeterliydi.

gördüğün kötülüğü suya, iyiliği mermere yaz.

korkunç bir suç işledikten sonraki günün sabahı dipsiz bir karanlıktan uyanır insan. beyninin bir yerlerinde alarm çalar, kırmızı bir ışık yanıp söner. görmezden gelmeye çalışırsın. hani her şeyin bir rüya, bir kabus olma ihtimali vardır, ufacık da olsa. düşerken ilk gördüğü ipe tutunan bir adam gibi sarılırsın o ihtimale. bir dakika geçer. belki bir saat. zamanı ölçemez, gerçek dünyaya dönemezsin. ta ki hakikat bütün ağırlığıyla kendini gösterene kadar. ip tutamaz seni, düşüverirsin.

"senin gibi efendi bir adama yapılır mı bu?" derlerdi. teselli eder görünüp başkalarının mutsuzluğundan beslenirlerdi.

başkalarını sitemle, kinle düşündüğünde içindeki bütün enerji onlara gider. sana hiçbir şey kalmaz.

her zaman kendi içine bakmak en emin yol. başkalarıyla uğraşmayı bırak. her gazap, her kahır ağır bir çanta. niye taşıyasın? at onları. sıcak hava balonu gibi hayat. yukarı mı gitmek istersin, aşağı mı? hiddeti, intikamı, rekabeti bırak. torbalardan kurtul.

ne yazık ki sahip olduklarımızın kıymetini hep onları yitirdikten sonra anlıyoruz.

6.10.2010

firarperest

elif şafak

aslolan hikayeleri arşınlamaktır, memleketleri değil.

"hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. paylaşılamaz ve devredilemezler." (ayn rand)

"hakiki aşk, sevdiği insanın mutluluğunu ister. aşık kişi, sevdiğinin mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar. gerçekten seven insan, özgür bırakır. sahiplenmek, hak iddia etmek, can almak, can acıtmak, aşıkların tutacağı yol değildir."

cesare pavese: aşk, dinlerin en bayağısıdır.

kemirir ruhumuzu hırslarımız, kariyer, şöhret veya para pul telaşımız. bir fare gibi sessiz, derinden ve sinsice. ufak ufak ısırıklarla kemirir içimizi rekabet duygusu. iktidar iptilası yer bitirir insanı. bir koltuğa sevdalanmak tüketir adamı. tuzaklarla doludur bu hayat. nefsimizin tuzaklarıyla. düşer düşer çıkarız. dizlerimiz yara bere içinde.

gustave flaubert: burjuvazinin hallerinden hazzetmemek aklın başladığı noktadır.

bir yandan şarkılar çıkıyor piyasaya, ardı ardına. hepsi de aşk üzerine. sözler benzer, iddialı. diziler çekiliyor peş peşe. gene hepsinin ana teması "büyük aşk." ama televizyonu kapatıp kendi hayatlarımıza döndüğümüz anda, ne yazık ki "büyük aşk"tan anladığımız aslında "büyük ego". biz elmanın da muhakkak bizi sevmesini bekliyoruz. yetmiyor. elmanın hayat boyu sadece ve sadece bizi sevmesini, varlığını bize adamasını, biz ne dersek harfiyen yapmasını istiyoruz. biz aşkı, egomuza hizmet etmekle yükümlü bir kahya bellemişiz adeta. ve bu yüzden işte, aşktan nefrete bu kadar çabuk, bu kadar kolay savruluyoruz.

cesare pavese: edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

aynı gökkubbenin altında yaşadığımızı bilmek yetiyor bana. başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz sema aynı, yıldızlar aynı, dolunay aynı. bunu bilmek yetiyor bana. umurumda değil ki nerede uyuyorsun, kimin yanında.

gore vidal: ne zaman bir başka yazarın başarısına tanık olsam, ben biraz daha öldüm.

bekar birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur. hiçbir bekar insanın, böyle bir heyecan, azim ve tutkuyla kalkıp da evli bir arkadaşının evliliğini sonlandırmak için uğraştığı görülmemiştir. halbuki evli çiftler nedense bekar arkadaşlarını bir an evvel evlilik labirentine sokmayı üzerlerine vazife bilir. bekarlık denilen şey adeta toplum ve çevre tarafından sonlandırılması gereken bir çocukluk hastalığıdır.

charles baudelaire: bütün meslekler insan ruhunu kemirir durur. bir tanesi hariç: şairlik.

cesare pavese: kadınları düşünmemek mümkündür tabii ki. tıpkı ölümü düşünmemenin mümkün olduğu gibi.

erkek genelikle güneş gibidir. ya batar ya çıkar. iktidar peşinde ya kazanır ya tepetaklak yuvarlanır. net, berrak, sade ve yalın. kadın ise ayın halleri gibidir. parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır. en görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında. kadın muammadır.

emil cioran: kökeninde yıkıma mahkum olmayan hiçbir "yeni hayat" görmedim şimdiye kadar. her insanın zaman içinde ilerleyip bunalımlı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerini soldurup kendi içine düştüğünü gördüm.

idris şah: insanın işi öğrenmektir. deve insandan daha güçlüdür; fil daha iri, aslan daha yiğittir. sığır insandan daha çok yiyecek yer, kuşların erkekliği daha fazladır. insanın işi ise öğrenmek, öğrenmek, öğrenmektir bu alemde.

her kadınla burç muhabbeti yapamazsınız.

cesare pavese: bize tam bir kayıtsızlıkla davranan kişiye delicesine aşık olmamızın nedeni budur belki de: o zaman kadın mükemmellik duygusunu temsil eder gözümüzde.

ne zaman bırakacağız "kurbanlar"a odaklanmayı? onların fotoğraflarını basmayı? ne zaman bakacağız faillere? öyle bir zihniyet var ki, sarkıntılık yapana ceza vermek yerine adeta sarkıntılığa uğrayandan kendisini aklamasını bekliyor. önce bir ispatla bakalım. ahlaklı kadın mısın, ahlaksız mı?

sağlığına dikkat etmemek bir sanatçı hastalığıdır.

bertolt brecht: ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı.

12.08.2010

hayat atölyesi

murathan mungan

bir kafede iki kişi konuşuyorlar. biri, diğerine soruyor: "elif şafak'ın bit palas'ını okudun mu?" diğeri, kendini beğenmiş bir tonla yanıtlıyor: "ben, medyatik yazarları okumuyorum." bunun üzerine diğeri, "peki hasan ali toptaş'ı okudun mu?" diye soruyor. bu sefer de kendi tanımadığı biri zaten değmezmiş gibi yanıtlıyor: "o da kim? hiç duymadım!" kendini edebiyatın sahibi ve ölçütü sanan, gürültüsü çok; ama allahtan sayısı az böyle bir okur cinsi var ortalıkta.

jose saramago: okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.

benim için, oyun okumayı bilmek, kitap okumayı bilmenin bir ölçüsüdür ve bu, tiyatroyu sevip sevmemekten bağımsız bir şeydir. oyun okumak size boşlukları doldurmayı öğretir.

yazarlık biraz da atıldığımız şu dünyayı bağışlamak içindir.

michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

ham halde içimizde bulunan bir duygumuz değildir hüzün. hüzünlenmeyi bilmek kendi içimizde incelik ve işçilik gerektirir. kalbimiz de emek ister. çürük içlenmelerle soylu hüzünleri ayıran şey biraz da budur. her şeye karşın yaşamayı sürdürmek için hüznü sağlam kılmak gerekir. böylelikle onu bizi kemiren bir şey olarak değil, bizi güçlü kılan bir şey olarak yaşamayı ve taşımayı öğreniriz.

kendine yabancılaşmanın en hazin, en sızılı örneği, gövdenin hareket kabiliyetine çizilen sınır alanlarında yaşanır. insanın ham doğasıyla kendisi arasında açılan uçurum kolay kapanmaz çünkü.

hayat, bazı sorularımızı elimizden aldığıyla da hayattır.

beyoğlu'nu fethetmek yalnızca taşralı çocukların hülyası değil, genel olarak türkiye'nin meselesidir. aslına bakılırsa, beyoğlu, 1453'ten beri hala fethedilememiş bir vatan parçasıdır. yeterince türkleştirilememiş, yeterince müslümanlaştırılamamıştır. dolayısıyla, necip türk sağının bağrında bir yara olan "taksim'e cami yaptırmak", hala siyasi bir "dava"dır.

kim ne derse desin, zaman geçer. zamana direnenler yalnızca kendilerine kötülük etmekle kalmaz, dünyanın geri kalanına da zaman kaybettirirler. dünyaya yetişmek istiyorsanız, ona dokunmak zorundasınız. dünyayı ancak dokunduğunuz yerden yakalayabilirsiniz. türkiye, kasabalılaşarak değil, dünyalılaşarak kendisine dünyada bir yer açabilir. beyoğlu, hala hayattan kurtarılmış bir metropol bölgesi, bir türkiye imkanı.

zaman geri gelmez; yalnızca siz onunla hesaplaşmayı sürdürürsünüz; hem de bunun çoğu kez beyhude olduğunu bile bile.

bütün yanıtlar aynanın öbür tarafında da değildir. aramayı sürdürmek gerekir.

bütün büyük sanatçılar bizim bugün metafizik dediğimiz şeyin, yarının fiziği olacağını bilecek kadar ileri görüşlüdürler.

sanat, insanın doğrulanmasıdır.

sanatın kendisi bir dindir, bilinmezi konu edinir. üstelik din kadar sınırlayıcı kesinlemelere sahip olmadığından çok daha zengin olanaklar barındırır. sanatçıya cazip gelen de budur.

medeniyet, mesafe bilgisidir.

her şeyi zaman varken yapmak gerek. geciktirilmiş sözler, askıya alınmış hayaller, ertelenmiş itiraflar, gerçekleştirilmeyen buluşmalar; bir gün hepsi size pişmanlık olarak geri dönmeden önce, henüz vakit varken..

kendi falınıza bakmaya doğru yerde karar verip doğru zamanda kaderinizi çizmelisiniz. çünkü zaman her zaman önünüze geçer.

şehirlerin bir ruhu olduğunu bize öğreten, edebiyatçılardır. bir şehrin bütün zamanlarını kendi zamanımızla anlamlandırırken onlardan yardım alırız.

büyük kalmak, sadakatin belki de en zor olanıdır.

sahaflar edebiyatın zaman aynasıdır.

kayıtdışı ekonomi, sistemin kendine ödediği haraçtır.

bu sayfa pozitif ışığa sahip olsun istedim. ışıklı, aydınlık şeylerden sözetmeye; gözden kaçana, atlanmış olana, uzak durana dikkat çekmeye çalıştım. hayatın kültür ve sanat olmadan nasıl yoksullaştığına, yavanlaştığına iz düşürmeye; hayata, kültür ve sanata olan iştahımı azıcık da olsa okurlara bulaştırmaya çalıştım.

20.05.2010

mahrem

elif şafak

baktın ki kem söz işiteceksin, evvela kendin dalga geç kendinle; hatta en çok sen dalga geç ki, başkalarına fırsat kalmasın. ismini sen koy marazının; hatta davul zurnayla duyur ki merhamet yoksunu ismini, sana lakap takmaya yeltenenlerin hevesleri kursağında kalsın. yani baktın ki başkaları seni hırpalamak üzere, kendi kendini hırpalamalısın kalkan niyetine.

kadın kısmının gemisi batsa batsa, sorumluluklar ambarında açılan gedikten azar azar su ala ala değil, beklenmedik bir anda hayaller mendireğine gümbür gümbür yağan güllelerden ötürü batardı.

insanın canı neresinden acırsa, kalbi orada atardı.

eğer benim kadar şişmansanız, gövde, kafanızdaki sıkıntıdan daha fazla bir şey haline gelir. sanki.. sanki içinde yaşadığınız, havasını soluduğunuz mekan oluverir, ait olduğunuz mekan. ve insan ait olduğu mekanı kolay kolay terk edemez.

merak: gerdek gecesini sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez." demiş "dilediğince yaşa bu kırk odalı sarayda. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "sen nasıl istersen, demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz elinde bir tomar anahtarla kırkıncı odanın önünde almış soluğu.

insanların söylediklerine inanmayı bırakalı çok oldu.

22.04.2010

baba ve piç

elif şafak

yağmur da hüzün gibi bir şey, yakalandın mı bir kez, azı çoğu yok artık.

katıksız bir kayıtsızlık var bugün bakışlarında, hani şu dünyada sadece üç türden insana has kayıtsızlık: ya umutsuzca saf, ya umutsuzca içe kapanık ya da umutsuzca umut dolu insanlara.

cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir, derler.

dinmeyen geçmeyen iç sıkıntısı hayatlarımızın özetidir. günbegün bezginliğe batıp çıkarız. kendi kültürümüzle kendi halkımızla travmatik bir karşılaşmadan korktuğumuz için bu tavşan deliğine tıkıldık kaldık.

tolstoy: bütün mutlu aileler birbirine benzerler ama her mutsuz ailenin mutsuzluğu farklıdır.

grup üyeleri ekseriya asya’nın annesi babası olacak yaştaydı. ancak tam da bu yaş farkıydı asya’yı cezbeden. onlara baktıkça hayatta “ilerleme” diye bir şey olmadığını anlıyordu. ellisindeki insanlar bu kadar kusurlu, böylesine çocuksa, on sekizinde büyümek için çabalamaya gerek kalmıyordu. demek ki bazı şeyler değişmiyordu hayatta: suratsız bir ergen isen, suratsız bir yetişkin, suratsız bir orta yaşlı, suratsız bir ihtiyar ve suratsız bir ölü oluyordun. şablon kalıcıydı. belki kulağa az biraz karamsar geliyordu ama en azından insanın beyhude yere mükemmellik aramaması gerektiğini gösteriyordu. yaşadıkça düzelmiyordu hayat, tıpkı yaşlanmakla büyümediği gibi kişinin. bu da bir teselliydi sonuçta. zamanla hiçbir şey değişmeyeceğine ve bu kusurluluk hali baki olduğuna göre asya da aynen olduğu gibi kalabilirdi. olanca kusurluluğuyla..

hiçbir şey insanları ortak bir düşman kadar hızla ve kuvvetle birbirine yakınlaştırmaz.

parçalı çocukluğu yüzünden halen bir süreklilik ya da aidiyet duygusu kazanamamıştı. kendi hayatını yaşamaya başlayabilmek için geçmişine yolculuk etmesi gerekiyordu.

kendini yok etmeye muktedirdi. inşa ettiklerini kendi elleriyle yerle bir etme eğilimi herkese has bir özellik değildir bu hayatta. bu çatı altında bu özellikten nasibini almış iki kişiden biriydi asya. gözlerinde usul usul parlıyordu kendi kendini yok etmenin o ağulu cazibesi.

geçmiş, kurtulmamız gereken bir pranga. insanı ezen bir külfet. geçmişim olmasaydı, hiçkimse olabilseydim, sıfır noktasından başlayıp orada ebediyen kalabilseydim.. tüy gibi hafif. aile yok, anı yok, hiçbir bokpüsür yok.

bir müddet hayli sert şeyler dinledim, bilirsin, alternatif müzik, punk, post-punk, endüstriyel metal, death metal, darkwave, psychedelic, biraz üçüncü dalga ska, biraz gotik.. öyle şeyler.

öyle şeyleri yoz ergenlerin ya da karakterden ziyade hiddet sahibi, yönünü şaşırmış yetişkinlerin paylaştığı kayıp bir müzik türü olarak görmeye alışık olan armanuş şaşırarak, "sahi mi?" diyebildi sadece.

edebiyatın gelişmek için özgürlüğe ihtiyacı vardır.

bir erkekle sevişmeden onun doğru insan olup olmadığının asla anlaşılamayacağına inanıyordu asya. insanların normalde hiç sezdirmedikleri, içlerine işlemiş komplekslerinin ancak yatakta su yüzüne çıktığını ve herkes ne düşünürse düşünsün, cinselliğin fiziksel bir şey olmaktan çok duyumsal bir şey olduğunu anlatabilecek miydi?

kendini öldürmek istiyorsan el altında bir gerekçe bulundurmalıydın, zira hayatta kalman halinde herkesten tekrar ve tekrar “neden” sorusunu duyacaktın. neden intihara kalkıştın?

bir hikayeyi tekrar tekrar dinlersen, anlatıyı içselleştirirsin. içselleştirdiğin anda da başkasının hikayesi olmaktan çıkar. hatta bir hikaye olmaktan bile çıkar, gerçek olur, senin gerçeğin. kendi gerçeğinmiş gibi canını dişine takıp mücadele edersin.

her türlü gürültüyü kaldırabiliyor ama sessizlikle başa çıkamıyor.

ona göre isyan etmeyen, kurulu düzeni ve tekmil adaletsizlikleri tevekkülle karşılayıp allah’ın rahmetinden sual etmeyen kişi ottan böcekten farksızdır. hayatın özü direnişte yatar. ancak direnenler insan gibi yaşar. geri kalan insanlar ikiye ayrılır: nebatgiller –her şeyle barışıktır bunlar- ve çay bardakları –pek çok şeyle barışık olmasalar da karşı çıkacak güce sahip değillerdir. birinci grup en habisi ama ikinci grup en zavallısıdır. zeliha teyze zayıflığı sevmez.

istanbullu bir kadın için demir feraset kuralı: eğer çay bardağı kadar kırılgansan ya kaynar suyla asla karşılaşmamanın bir yolunu bul ve ideal bir kocaya varıp ideal bir hayat sürmeyi umut et ya da yavrucuğum, bir an önce kırılmaya bak. bütünün bir işe yaramazsa kırıkların bir işe yarar belki.

istanbullu bir kadın için çelik feraset kuralı: bu şehirde tutunabilmek istiyorsan, sen sen ol, çay bardağı kadını olma.

j.j. rousseau: insan özgür doğar ama her yerde zincirlenir. gerçekte fark vahşinin kendi içinde yaşaması, sosyal insanınsa kendi dışında ve ancak başkalarının fikirlerinde yaşamasıdır, öyle ki kendi varlığını ancak onu ilgilendiren kişilerin hükümleri üzerinden hissedebilir.

bu dükkanda müşterilerimize salık verir, öneriler getiririz; an gelir, isteklerini reddereriz ama onları asla yargılamayız. asla neden diye sormayız. hayatta çok erken öğrendiğim bir şey varsa budur. insanları yargılarsan eğer, onlar da gidip inadına bildikleri gibi yaparlar.

zalimin geçmişle işi yok. mazlumun ise geçmişten başka tutunacak dalı yok.

piç olmak insanın babası olmamasından ziyade geçmişinin olmamasıdır.

uçlar ortalardan daha yakındır birbirine.

geleneksel bir ailedeki kara koyun olmanın böyle bir faysası vardır en azından. ne yaparsan yap, eminim kimse hayret etmez. delidir ne yapsa yeridir kontenjanından faydalanırsın.

sevgiye dair iki temel şey öğrenmişti onun sayesinde: birincisi, romantik tiplerin öyle afra tafrayla iddia ettiklerinin aksine, aşk denilen şey ilk görüşte çakan bir şimşekten ziyade zaman içinde gelişen ağır mı ağır bir akıntıydı. ikincisi, ne olursa olsun her insan sevmeye muktedirdi. kendisi bile.

insanların anormal koşullara çabucak alışma konusunda sergiledikleri beceri ne kadar şaşırtıcıydı. şartlar olağanüstü olduğunda tuhaflıkları normal kabul etmek insana özgü bir meziyetti.

bağışla beni, bir geleceğimin olabilmesi için hatıranın silinmesi lazım.

matem de bekaret gibidir. öyle her önüne gelene verilmez, hak edene saklamak gerekir.

potasyum siyanid saydam bir bileşiktir. potasyum tuzu ve hidrojen siyanid elementlerinden mürekkeptir. şekere benzer bir parça ve gayet kolay çözülür suda. bazı başka zehirli bileşiklerin aksine bariz bir kokusu vardır. hoş bir koku..

badem gibi kokar bu zehir. acı badem gibi.

bir kase aşure, olur ya kavrulmuş fındıkların ya da nar tanelerinin yanı sıra potasyum siyanid damlalarıyla da süslenirse, bu ikinci maddenin varlığını tespit etmek zordur. ne de olsa aşurenin doğal malzemeleri arasında da badem vardır. yiyen, kokuyu yadırgamaz. son ana kadar neyi kaşıklamakta olduğunu anlamaz.

6.01.2010

aşk

elif şafak

aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.

aşkın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.

bir kadın aşık olduğu erkekle evlenmez. baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lazım, o zaman tutar iyi bir baba olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer.

her yerde aynı sefalet varken alemi gezmenin manası ne? yeni bir şeyler bulacağını mı sanıyorsun? bak dünyanın dört bir yanından yolcular gelir bu handa kalmaya. birkaç kadehten sonra hepsi aynı hikayeleri anlatır durur. insan her yerde aynı insan. aş aynı, su aynı, bok aynı bok!

nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.

mevla aramakla bulunmaz, bu doğrudur ama mevla'yı ancak arayanlar bulabilir.

söylenmesi gereken bir şey varsa, dünya bir olup yakama yapışsa bile söylerim.

halk, basit ihtiyaçları olan tembel bir mahluktur. baştakilerin görevi halkın yanlış şeyler istemesine mani olup yoldan çıkmasına engel olmaktır. bunun için tek gereken şeriata harfiyen uymak.

akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

ibn-i arabi bir gün genç rumi'yi babasının peşi sıra yürür görünce şöyle buyurmuştu: "fesüphanallah! bir okyanus, bir gölün ardında gidiyor."

her insan açık bir kitaptır. okunmayı bekler.

şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

inanç aşk gibidir, ispat istemez. mantıksal bir açıklama beklemez. ya vardır, ya da yok.

hakikat ehli, şeriatın kaidelerine uymak zorunda değildir.

ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.

ella dinden de dindarlardan da pek hazzetmezdi. tıpkı tarihte olduğu gibi günümüz dünyasında da en korkunç ve en anlı kavgaların din adına yapıldığını düşünüyordu. dinlerin insanlığa ne faydası vardı, insan ırkını birbirine kırdırmaktan başka?

şeriat der ki: "seninki senin, benimki benim."
tarikat der ki: "seninki senin, benimki de senin."
marifet der ki: "ne benimki var, ne seninki."
hakikat der ki: "ne sen varsın, ne ben."

ya cehennemden korkar, ya cennette ödül beklerler. oysa aslolan allah aşkıdır. onu unuturlar.

bana kalsa bir kova su alır cehennem ateşini söndürür, cenneti de ateşe veririm ki, sırf ve saf aşk kalsın. gerisi boş!

hz. muhammed: bu dünyada üç kişiye acıyın: bir kavmin aşağı düşen kişisine, yoksullaşan zenginine ve cahillere oyuncak olan bilginine."

sufi kusur görmez. kusur örter.

hikayem beni tamamen farklı bir mecraya sürükledi. her dönemeçte eski hallerimden biraz daha uzaklaştım. yolculuğun sonunda ben bir yere varmadım. yol beni değiştirdi.

önce diyorsun ki: dünyada bir ben varım!
sonra: bende bir dünya var!
ve en nihayetinde: ne dünya var, ne ben varım!

şems: mevlana coşkun bir nehirdir. yerinde saymayan, tüm insanlığı ve varoluşu kucaklayan, kimseye karşı bir ön yargısı olmayan, hep daha öteleri merak ve keşfeden, çağıl çağıl berrak bir nehir.. benim tek yaptığım o nehrin önündeki seddi yıkmaktır. o kadar.

şeriat, hakikat denizinde yüzen bir gemidir. aşıklar er ya da geç gemiyi bırakıp ummana dalar.

aşk bir milat demektir. şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra" aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir.

aşk bütün ayrımları geçersiz kılar.

cemiyetin bu saçma sapan kuralları kanımı donduruyordu. bu tür köhnemiş törelerin, insanı insana kırdıran adetlerin, allah'ın yarattığı mükemmel eserle ilgisi yoktu.

aile kavramını kan bağında değil ruh bağında bulmuştu.

20.08.2009

med-cezir

elif şafak

"hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla başkalarının zararına yol açmamıştır." der cioran. çünkü onlar, hasarların en büyüğünü gene kendilerine verirler.

albert camus: bir yazar çokluk okunmak için yazar. bunun tersini söyleyenleri alkışlayalım; ama inanmayalım onlara.

hannah arendt'in, önde gelen nazi liderlerinden adolf eichmann'ın israil'deki mahkemelerini takiben yazdıklarında da ısrarla belirttiği gibi, insanlık tarihi boyunca bunca acıya sebep olanlar öyle sanılageldiği gibi şeytani dehaya sahip birtakım karanlık, kötü ve sıradışı liderler değil, görevini yapmayı temel ilke haline getirmiş iyi niyetli sıradan insanlardı. sadece ve sadece görevini yapanlar.

jose ortega y gasset: her insan başkaları olmak ister, başkaları da o olsun ister. bir başkasını, öteki olmayı, ötekinin varlığıyla kaynaşmayı arzuladığımız oranda severiz.

dışında kalınamayan şey taklit edilemez.

j.j. rousseau: her şey aslında iyi olarak doğar.

beşer ikiye ayrılır: kendilerine gülebilenler ve kendilerine gülünmesinden zerre kadar hazzetmeyenler.

jean starobinski: insan kendi varlığından sıyrılmayı, en kaba kılığa bürünerek yok olmayı, bir yok oluşu neşe içinde gerçekleştirmeyi, böylelikle yeni bir varlık olarak bir kez daha doğmayı başarmalıdır.

önce yüzlerini unuturuz sevdiklerimizin. en çok yüzümüzün unutulmasından endişe ettiğimiz halde.

22.08.2008

şehrin aynaları

elif şafak

luis de leon: hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.

şehrin mizacı hodbin, hikayesi hazin, hafızası derindi.

onlar işledikleri günahlardan ötürü ölmüyorlar, ilk günahtan ötürü ölüyorlar.

geçmişin ardından gözyaşı dökmek de manasızdı, adına dövüşmek de. ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralarsan uzaklaştırmak lazımdı ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.

sigmund freud: .. ilkin yaşanıp da, sonradan unutulmuş olayları travmalar diye niteliyoruz.

oysa tek şaşıran o değildi. sular durulduğunda, karaya vuran miguel'in yüzünde, beatriz'inkinden daha derin bir şaşkınlık gizliydi. anlaşılan, genç kadın için ilk olabileceğini daha önce aklından bile geçirmemişti. gerçi bunu fark ettiğinde, geri adım atamamış, çark edememişti ama böylesini sevmezdi; tıpkı kıpırtısızlığı ve teslimiyetçiliği sevmediği gibi. bir çiçek bile ah ederdi hoyratça dokunulduğunda; bakireler gıkını çıkarmazdı. bir ceset bile aşka gelirdi sarıp sarmalandığında; bakireler kıpırdamazdı. ve bir kader bile sermest olurdu içine şarap akıtıldığında; bakireler kafayı bulmazdı. hem sıkıcı hem de tehlikeli bulurdu onları. sıkıcıydılar çünkü hep el üstünde tutulmak ister, devamlı kendilerini naza çekerlerdi. tehlikeliydiler çünkü emsalsiz bir ihsanda bulunduklarını zannedip, borçlu konumuna düşürdüklerinden verdiklerinin karşılığını beklerlerdi. bakirelerden ziyade, ihtişamının fazlasıyla farkında olan, nasıl haz alıp haz verebileceğini bilen, kendi kendisiyle sevişebilen kadınları severdi. aynada kendine tebessüm edip öpücük gönderen kadınları severdi. durduk yerde meme uçlarını emebilmek için iki büklüm olup taklalar ve şen şakrak kahkahalar atan şehvetperest kadınları severdi. miguel pereira'nın gözünde kadın dediğin hem topraktı -bereketli, gani gani- hem suydu -amansız, gürül gürül- hem ateşti -sıcacık, cayır cayır- hem havaydı -deliduman, püfür püfür-. velhasıl, karmakarışıktı kadın vücudu; başı sonu olmayan, merkezi bulunmayan gizemli bir labirentti. o labirentte, çıkışa ulaşmak ümidiyle değil, tamamen kaybolabilmek için seviştiği kadının kendisine rehber olmasını isterdi. tıpkı seneler evvel, o yağmurlu sonbahar sabahında onun yaptığı gibi.

oysa beatriz'in bunları anlayabileceğinden emin değildi. o kendinin farkında değildi ki, fark edilsin. vücuduna dokunmamıştı ki, bir başkasının dokunuşundan keyif alsın. miguel'e göre, onun senelerdir üstüne kilit vurup sakladığı hazine, aslında beş para etmez bir bakır parçasıydı. aslolan perdenin açılması değil, perdenin ötesinde nelerin yattığıydı. fakat ona bunları anlatamazdı. bu sebepten, daha fazla batmadan paçayı kurtarmanın yollarını aramış; acıklı acıklı, şaşkın şaşkın etrafına bakınıp durmuştu. beatriz ise, aşığının yüzündeki bu garip ifadeyi bir şükran nişanesi saymıştı.

jeanette winterson: her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler. sapılmayan dönemeç, unutulan acı.

hepsi birden, tek kelime etmeden aynı şeye, aynı yere bakıp kaldılar: küçük kızın saçlarına. saçları beyaza kesmiş, bembeyaz olmuştu. adı yaşlı kaldı bundan sonra. kadınlar, yaşlı'yı uğurlarken, ona doğduğu topraklarda bet bereket görmeyenlerin tez elden gurbete gitmeleri gerektiğini söylediler.

halil cibran: bu adamın [isa] acısının bir ayine dönüştürülmesi ne gariptir!

ilk taşı atan, ilk çiçeği verendi.

ismim, benden başkalarına söz etmen için lazım. oysa benden söz edersen, bir daha çıkmam karşına.

kadın inci gibidir isabel. bazen senelerce, bazen de bir ömür boyu bir istiridyenin içinde saklar kendini. fakat bir kez gün ışığı gördü mü çabucak unutur geçmişini. geçmişte ne kadar saklanmışsa o kadar seyredilmek ister; ne kadar kapalı kalmışsa o kadar açığa çıkmak ister. işte o an çıkıp geldiğinde, artık ona kimse mani olamaz. kendi bile.

cemil meriç: ummanların ötesinde bir altın şehir yok.

halil cibran: sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.

her isim bir başlangıç demekti; her başlangıç, ayrı bir yol hikayeler haritasında. başka tercihi olmadığı için değil, olduğu halde yaşamaktı yakışan insana.

mezarlıkları severdi. onlara "matem kusan gümüş mesken" ismini vermişti.

ah çocuğum! bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.

korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. bil ki çember senin içindedir. demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. çemberi hatırla. korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek. sebebi felaketin her neyse onun zıddına ulaşana dek.

cemil meriç: bana hakikati değil, kendini ver. kendini, yani rüyanı.

yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. bunlardan ilki kıskançlık (yılan), ikincisi öfke (horoz), üçüncüsü şehvet (keçi), dördüncüsü açgözlülük (karakurbağası), beşincisi tembellik (katır), altıncısı gurur (tavuskuşu), yedinci ve son günah ise oburluktu (domuz).

fernando de rojas: bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.

kendini keşfedebilmenin bedeli değildir delirmek
delirebilmenin bedelidir kendini keşfetmek

her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatrı sahnesiydi, hayatın göbeğinde kurulmuş.

loştu kilise ve sanki boştu
bir sesten, bir notadan ibaretti koro ve adeta yoktu
tıpkı bir yel gibi taşıyordu müzik
incir ağaçlarının kokusunu
kanın mahremiyeti de incir gibi kokuyordu

an kopukluktu, zaman süreklilik. zaman nizamdı, an düzensizlik. akıl zamanın ellerinde yeşerirdi, sezgiyse anın. şeytan anın efendisiydi, tanrıysa zamanın.

ateşin içinde bir nem, bir atımlık barut, kül kahraman
zamanın içinde dem, bir sıkımlık canı, efendisi şeytan

bilge karasu: yabancının, hele bir şeylerden kaçmışının, büyülü bir parçalanmışlığı var.

spinoza: hür bir insanda, öyle ise, tam zamanında bir kaçış ve savaş, aynı ruh metinliğinin kanıtlarıdır.

cemil meriç: arzın kaderini değiştirenler, kaderlerinden utananlardır.

şu.. şu bakış var ya.. hani dünyada görülecek ne varsa gördüğünü, bilinecek ne varsa sırrına erdiğini zannedenlere mahsus. ağır, oturaklı, anlayışlı. hiç hata yapmayanların, ayağı kaymayanların, yalpalamayanların mağrur ifadesi. işte bu.. bu benim kanımı donduruyor. insan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı. daha evvel gördüklerine bakar gibi değil. her yeni insan bir muamma demek; bilinmeyen bir şeyler var orada. çocuklar bilir bunu. yeni yürümeye başlayan çocuklar böyle bakar işte her şeye, hayretle.

gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. "dilediğince gez" demiş, "dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!" "peki" demiş genç kadın munis bir ifadeyle. kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. hayret! kapı zaten açıkmış.

güneş için başka, deniz için başkaydı zaman
peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?

hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.

fakat sevgili ustam, bence mutsuzlardan değil, hala mutlu kalanlardan şüphe duymak gerekir.

tom robbins: kimseye söyleme ama dünya yusyuvarlak.

otların düşmanı yoktur, böceklerin de. yaşayıp giderler çünkü. bir de bana bak. ota benziyor muyum hiç ya da böceğe?

öfkeyi seviyorum, öfke de beni. öfkesi olmayanın aklından şüphe ederim zaten, ruhundan da.

halil cibran: kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan niceleri var.

lucien febvre: akdeniz, yollardır.

batık gemilerle doludur akdeniz
oysa, nedense hep ufka bakar bütün yolcular

dönecek bir tavan arası yoktur bazen, ne de gidecek bir şehir. her yer aynıdır aslında, hiçbir yer aynı değil. gidebilmek sadece bir özlemdir kimilerinin dilinde, olmayacak duaya amin diyenler de çıkabilir. firar ederken kök salar kimileri, kök salarken firar edenler de olabilir. her merhalenin bir arpa boyu yol olması, telaşı olup da huzuru olmayanlara pek ağır gelebilir. öfkeli ruhlar nedense hep aynı tohumla rahme düşüp, hep aynı rüzgarla dehre gelir. bir bedçehre, başka bir bedçehrenin daha ilk bakışta okur şeceresini. o kadar azdırlar ki, kaybetmek istemezler birbirlerini. sevişirler, sevişmek iyi gelir bazen. taammüden öldürmek için hafızalarını, darı dünyadaki en münasip cinayet mekanını bulabilmek ümidiyle yollara düşerler. hep doğuyu gösterir pusulaları, gerçi dünya yuvarlaktır. sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. varsa vardır, o kadar.

işte o zaman hançer dedi ki, bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. velhasıl, karıncayı bile incitmeyen, bir cana kastedebilir. fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek..