jonathan swift etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jonathan swift etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.10.2022

hürriyet

hegel: hürriyet, zaruretin şuuruna varmaktır.

william blake: hakikati söyle, bırak alçak senden uzaklaşsın.

vico: halkın sırtına bindiği için büyük görünür başbuğlar.

blanqui: kılıcı olanın ekmeği olur.

durkheim: eğer insanlığın ıstırabını dindirmeyecek, toplumun işine yaramayacaksa, sosyoloji bir saatlik zahmete değmez.

michelet: tarih kaderle hürriyet, maddeyle zekâ, insanla tabiat arasındaki savaştır.

andre gide: büyük dediğimiz kitaplar, klasik dediğimiz kitaplar, herkesin kendini okumuş farz ettiği, fakat kapağını dahi açmadığı kitaplardır.

montesquieu: tımarhanedekiler, dışardakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış bedbahtlardır.

sighele: hapishaneler dışardakiler kendini namuslu sansın diye yapılmıştır.

napoleon: bir memlekette hem fakir hem zengin varsa o ülkede mutlaka bir din de olmalıdır."

jonathan swift: meyhane, çılgınlığın şişe ile satıldığı yerdir.

emerson: eğer kainat mahvolsa yalnız eflatun'un 'devlet'iyle yeni bir medeniyet kurabilirdik.

cenap şahabettin: yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok patırtı eder.

sadi şirazi: dünyanın bütün toprakları bir damla kan dökülmesine değmez.

rabelais: tanıdığım en dürüst hakim, zar atarak idam veya beraata karar verirdi.

via cemil meriç

27.02.2022

din

jonathan swift

öyle güçlü bir dini inancımız var ki, ancak yüreklerimizi nefretle doldurmamıza yetiyor, birbirimizi sevmemize değil.

din, büyümüş bir çocuk gibidir; onu daima, tıpkı çocukluk döneminde olduğu gibi, mucizelerle beslemek gerekir.

dini inanç, bütün eylemlerin altında yatan itkiler içinde en iyisidir; ama din de insanın kendine duyduğu sevginin en üst biçimi olarak görülebilir.

hekimler din konularındaki yargılarını kendilerine saklamalıdır. bunun nedeni kasapların yaşam ve ölüm konusunda yargıç olarak kabul edilmemesiyle aynıdır.

hayaletler ve ruhlar hakkında söylenegelenlerin genellikle yanlış olduğunu kanıtlayan savlardan birini, ruhların aynı anda birden fazla kişiye göründüğünün hiç olmadığı yolundaki kabul oluşturur. başka bir deyişle, yanında başkaları olan insanlar nadiren büyük bir iç sıkıntısına ya da melankoliye kapılırlar.

kıyamet günü gelip çattığında, ahlaki açıdan zaafları olan bilgelere de, inanç konusunda zaafları olan cahillere de pek az hoşgörü gösterilecektir; çünkü iki tarafın da mazereti yoktur. bu, cehaletle bilgeliğin yararlarını eşit kılar. ancak, bilgelerin bazı tereddütleri ile cahillerin bazı kötülükleri belki de affedilebilir; çünkü her iki durumda da baştan çıkmak için güçlü nedenler vardır.

insan doğasına kısıtlamalar getirerek düşünce ve eylem özgürlüğünün başlıca düşmanı durumuna gelen şey dindir.

şeytan tüm yalanların babası olsa da, tüm büyük kaşifler gibi, kendisinden sonra gelenlerin alana yaptıkları katkılarla şanını önemli ölçüde yitirmiş durumdadır.

2.02.2021

ortak düşman

jonathan swift

kendisine iyilik eden birini arkasından vuran kişi, kendine hiçbir iyiliği dokunmayan birine karşı da, kendini hiçbir şekilde borçlu hissetmeyip her türlü şeyi yapabileceğinden, bu insan bütün insanlık için ortak bir düşmandır.

insanlar arasında sürekli bir alışveriş ve güven duygusu gerekli olduğundan, dolandırıcılığa izin verilir, göz yumulur ya da cezalandırmak için hiçbir yasa konmazsa, namuslu tüccar büyük zararlara uğrar; üçkağıtçılar da hep kazanır.

doğruluk, adalet, ölçülülük gibi erdemlere sahip olmak her insanın elinde olan bir şeydir; bu gibi erdemlerin uygulanması, deneyim ve iyi niyetle desteklendiğinde, özel bir eğitimin gerektiği durumlar dışında, herkesi devletine hizmet için elverişli kılacaktır. yüksek zihin yetenekleriyle donanımlı olmak, ahlak yoksunluğunu hiçbir zaman telafi edemeyeceğinden, belli görevler, oldukça nitelikli fakat tehlikeli insanların ellerine asla bırakılmamalıdır. en azından erdemli birinin bilgisizlikten dolayı düşeceği hatalar; kötü olmaya eğilimli ve ahlaki çöküntüsünü kullanma, çoğaltma ve savunma konusunda usta birinin yaptıklarının, halkın refahı üzerinde doğuracağı ölümcül sonuçlardan daha kötü olamaz.

22.03.2020

ruhani deneyimler

jonathan swift

ruhani deneyimler söz konusu olduğunda, gündelik dilde kullandığımız anlamlarıyla duyuların ve aklın yerini, etkili ve dolambaçlı konuşmalarla vızıldamalar alır; çünkü ruhani vaazlarda sözcüklerin dil bilgisi kurallarına göre yerli yerinde kullanılması hiçbir şey ifade etmez. önemli olan hecelerin seçimi ve kadansıdır.

dikkatli bir besteci bile şarkı bestelerken sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini öyle çok değiştirmek zorunda kalır ki elindeki malzemeden müzik elde edebilmek için müzikten önce ipe sapa gelmez, saçma sapan sözler üretir. işte bu nedenle bazıları, etkili ve dolambaçlı konuşma sanatının en mükemmel biçimde cehalet eşliğinde uygulanabileceği iddiasındadır.

sir edwin kutsal kitap'taki şu cümleye çok yerinde olarak dikkat çekmiştir: "senin sözün, benim adımlarımı yönlendiren fener, yolumu aydınlatan ışıktır."

erkek olsun, kadın olsun bütün insanlar arasında aşka en fazla eğilimli olanlar, yapıları gereği, kendilerini dine adamış, ruhani deneyimler yaşama yetisine sahip olan kişilermiş gibi görünüyor; zaten cinsel arzu da diğer ateşlerle aynı kıvılcımdan çıkar; bu ateşli kardeş sevgisi ruhu da yüksek mertebelere çıkarır.

duyular ortadan kaldırıldığında ya da birbirlerine düşürülerek bir iç savaşla meşgul olmaya zorlandıklarında ruh devreye girer ve kendisine biçilen rolü oynar.

4.03.2020

yaşlılık

jonathan swift

her insan uzun süre yaşamak ister; ama kimse yaşlı olmak istemez.

gençliğin mahareti keşiftir, yaşlılığınsa yargı gücü. öyle ki ona sunacak daha az şey buldukça yargı gücümüz de gittikçe daha zor beğenir olur. yaşamın akışı bunu gerektirir. yaşlandığımızda arkadaşlarımız bizi memnun etmede gittikçe daha çok zorlanırlar; ama aynı zamanda memnun olup olmadığımız da onları gittikçe daha az ilgilendirir.

yaşlılar, anlayış güçlerinin gözünden olduğu kadar doğanın gözünden de bakar; bu nedenledir ki belli bir mesafeden en iyi onlar görür.

yaşlı adamlarla kuyruklu yıldızlara aynı nedenle saygı gösterilir: her ikisinin de uzun sakalları vardır ve her ikisi de gelecekte olacakları bildiği iddiasındadır.

9.02.2020

deha

jonathan swift

bu dünyaya gerçek bir deha geldiğini şöyle anlayabilirsiniz: ahmaklar ona karşı bir araya gelir.

insanlar da toprak gibidir, bazen yüzeyin altında sahibinin farkında olmadığı bir altın damarı bulunur.

bilge insan, tüm koşulları hesaba katarak bağlantılar kurmaya ve sonuçlar çıkarmaya çalışır; ama araya giren en küçük bir rastlantı bile öylesine farklılıklar ve değişimler yaratır ki, sonunda bilge kimse de, olaylar karşısında en cahil ve deneyimsiz kimse kadar donanımsız kalır.

hiçbir bilge adam genç olmayı dilemez.

her haz eşit derecede acı ya da bıkkınlık ile dengelenir; bir sonraki yılın gelirinden bir parçayı bu yıl içinde harcamaya benzer. bilge bir insanın yaşamının geç dönemleri, erken dönemlerinde edindiği aptallıkları, önyargıları ve yanlış düşünceleri düzeltmekle geçer.

bazı insanlar bilgeliklerini saklamaya, aptallıklarını saklamaktan daha fazla özen gösterir.

bilge bir adamın en az yalnız olduğu zaman, tek başına kaldığı zamandır.

2.12.2019

alçakgönüllü bir öneri

jonathan swift

yergi öyle bir aynadır ki ona bakanlar orada herkesin yüzünü görürler de kendilerininkini görmezler; bu da şu yeryüzünde yergilerin pek etkili olmamasının, yergilerden çok az sayıda insanın gücenmesinin başlıca nedenidir.

öfke ve kızgınlık bedene güç verse de ruhu gevşetir ve onun bütün çabalarını zayıflatarak etkisiz kılar.

zaman da bizlere yaşlı insanların boş bir çabayla kafamıza sokmaya çalıştığı düşünceleri ve dersleri verir ama kulak verilen tek vaizdir.

cam fabrikalarında işçiler yanan ateşe çok az taze kömür atarlar. bunlar ilk atıldığında alevlerin keyfini kaçırmış gibi görünür; ama aslında onları canlandırır. bu da zihnin tutkulara hafifçe gem vurmasına benzer, zihin tutkuların ateşini söndürmeyecektir.

yaşamın sunduğu tüm avantajlara sahip insanlar, düzensizliğe ya da bozulmaya yol açacak pek çok rastlantının tehditkar gölgesi altında yaşarlar; oysa onları memnun edebilecek rastlantılar pek azdır.

küçük düşürmenin, korkaklar için uygun bir ceza olduğunu düşünmek akıllıca değildir; çünkü onurlarını gözden çıkarmamış olsalar korkak olmazlardı. korkaklar için en uygun ceza ölüm cezasıdır; çünkü en çok ölümden korkarlar.

bu yaptığımız gelecekte hep anılacak, gelecek kuşaklar hep bunu konuşacak. oysa, gelecek kuşaklar kendi dönemlerini ve düşüncelerini, kendilerine özgü şeyler olarak görecek, tıpkı bizim bugün yaptığımız gibi.

başkalarına çokça yararı dokunan, ancak kendisinin hiçbir yararını görmediği nice güzel özellikler taşıyan insanlar tanıdım; bu özellikler, bir evin önündeki güneş saatine benzer; komşular ve yoldan geçenler bu saatten yararlanır, ama sahibi yararlanamaz.

stoacılara özgü o gereksinmeleri ve arzuları tırpanlayarak karşılama alışkanlığı, ayakkabıya gereksinme duyduğumuzda ayaklarımızı kesmeye benzer.

insan sokakta yürürken çevresini gerçekten gözlemleyecek olsa, gördüğü en mutlu kimseler cenaze arabaları içindekiler olur.

akıllı ve basiretli davranış, en son, başına gelen bir talihsizlik karşısında utanç ve suçluluk duygusuna kapılan bir adamdan beklenir.

servetin ne denli güç getirdiğini ancak acı çekenler kabul eder; çünkü mutlu insanlar bütün başarılarını basirete ya da yeteneğe bağlama eğilimindedir.

üstün erdemleri olan birini hakkınca övmek zordur, üstün kötülükleri olan birini de hakkınca yermek zordur. ılımlı, vasat karaktere sahip insanlar söz konusu olduğundaysa her ikisini de yapmak oldukça kolaydır.

övgü, mevcut iktidarın kızıdır.

iyi olsun, kötü olsun çoğu eylemin nihai nedeninin insanın kendisine duyduğu sevgi olduğu kabul edilir; ama bazı insanların öz sevgisi onları başkalarını mutlu etmeye iter, başkalarınınkiyse yalnızca kendilerini mutlu etmeye. erdemle kötülük arasındaki ana ayrım budur.

dünya bir kez bizleri kötüye kullanmaya başlamayagörsün, sonrasında vicdan azabı ya da törenleri de azaltarak aynı muameleye devam edecektir.

ortada büyük sorunlar olmadığında küçük sorunlar da insanı huzursuz etmeye yeter. koca bir kayaya rast gelmediğinde insan küçük bir çıkıntıda bile sendeleyecektir.

apollon hem hekimlik tanrısı hem de insanları hastalıklarla cezalandıran tanrıydı. kökeninde her ikisi de aynı meslekten gelir, aynı bugün de olduğu gibi.

bazen izleyen biri, oyunu, oynayanlardan daha iyi görür.

augustus şans getiren bir adı olan bir eşekle karşılaşınca kendisini güzel günlerin beklediğine inanmış, haklı da çıkmış. ben pek çok eşekle karşılaşıyorum; ama hiçbirinin şans getiren adları yok.

gerçek anlamda çok az insan gerçekten bugünü yaşar, çoğunluğu bir başka zaman yaşamaya başlayabilmek adına bekler ve biriktirir.

bir hastayı iyileştirme yolunda atılacak ilk adım hastalığı tanımaktır.

büyük kentte ya da taşrada yürüyenler için, caddelerde, sokaklarda, derme çatma kulübelerin kapıları önünde paçavralara bürünmüş, gelen geçen herkesi birkaç kuruş sadaka vermeleri için sıkıştıran, peşinde üç, dört, belki altı çocukla dolanan bir dolu dilenci kadın, hiç kuşkusuz insanın canını sıkan bir manzaradır.

hakikat, bir kuyunun dibinde yaşar.

her zaman boş kavanozların daha çok ses çıkardığını gözlemlemişimdir.

doğanın gizli köşelerine dalabilecek olsaydık, en ince çim yaprağının ya da en küçük yaban otunun bile kendine özgü bir faydası olduğunu görürdük. doğa en çok en küçük yaratımlarında hayranlık uyandırıcıdır; en küçük ve en hor gördüğümüz böcek doğanın sanatını en derinden anlar.

31.12.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

10.11.2018

filozof

jonathan swift

nasıl ki pandora'nın kutusu bedenin tüm hastalıklarını dünyanın dört bir yanına saldıysa, filozofların çok çeşitli düşünceleri de ruhun hastalıklarını yaymıştır. bunlar arasındaki tek fark filozofların kendi kutularının dibinde umut bırakmamış olmalarıdır.

ve hakikat astrea ile birlikte kaçmadıysa da, nil'in kaynağı denli derinlerdedir; ancak ütopya'da bulunabilir.

filozoflar kendilerine körce inanmamızı beklerler.

diyojen bir fıçıda da yaşamış olsa, eminim o paçavralarının altında da ilahi platon'un en güzel dokunmuş giysilerinin kıvrımları arasındaki gurur bulunabilirdi. işte bu diyojen'dir ki, iskender onu görmeye gidip kendisinden isteyeceği her şeyi ona verebileceğine söz verdiğinde şöyle demiş: "bana veremeyeceğiniz hiçbir şeyi benden almayın; tek bunu isterim; ışıkla benim aramda durup gölge etmeyin." bu da parasını denize atıp şu tuhaf sözü söyleyen filozofunki denli abartılı bir sözdür.

7.07.2018

eleştiri

jonathan swift

şairler ne iddiada olularsa olsunlar, kendilerinden başka hiçbir şeye ölümsüzlük kazandırmadıkları açıktır. saygı ve hayranlıkla andıklarımız homeros ve vergilius'tur, akhilleus ya da aeneas değil. tarihçiler söz konusu olduğundaysa, durum bunun tam tersidir. düşüncelerimiz yalnızca okuduğumuz eylemlere, kişilere ve olaylara odaklanır; yazarlarınıysa hiç de öyle çok düşünmeyiz.

bir öyküdeki bazı ayrıntıların değeri zaman gittikçe büyük ölçüde azalır. öte yandan öyle bazı küçük ayrıntılar da vardır ki hep değerli kalır. bir yazarın bu ikisini birbirinden ayırabilmesi için çok gelişmiş bir yargı gücüne sahip olması gerekir.

nasıl ki kutsal kişilerin sıkça "bu günahkâr çağ" demelerine alışıksak, yazarlar da sıkça "bu eleştirel çağ" sözlerini sarf eder.

içinde yaşadığımız çağın üyelerinin, bir sonraki çağa katkılarından bahsetmelerini izlemek oldukça eğlencelidir.

eleştiri, insanın önemli bir şahsiyet olması karşılığında ödediği bedeldir.

bir yazarın yazdıklarını okurken fikirlerimizin örtüştüğünü görürsem, ne denli harika bir gözlem diyorum. fikirlerimizin ters düştüğü bölümlerdeyse, onun yanıldığı konusunda hiç kuşku duymuyorum.

10.06.2018

insan

jonathan swift

her bireyin tüm evrenin kendisiyle ilgilendiğini sanması, insanın ne denli kendini beğenmiş olduğunu ortaya koymaktan öte bir yarar sağlamıyor. insan bir beladan yakasını sıyırdığında, gökyüzünden görünmeden inen bir melek ona yol göstermiş oluyor; tersine, başını olmayacak bir belaya sokmayagörsün, şeytan ona günahları nedeniyle bir sille indirmiş sayılıyor.

sızlanıp durmaktan, hayaller görmekten, saçma sapan konuşmaktan başka işe yaramayan değersiz bir ölümlüyü gören bir varlığın, cennetten ya da cehennemden kalkıp da onu herhangi bir biçimde etkileme zahmetine katlanması ya da işini gücünü bırakıp onu gözlemlemeye koyulması fikri akla yatkın mıdır?

15.04.2017

tribnia krallığı

jonathan swift

tribnia krallığı'nda, yerlilerin deyimiyle langden'de yaşayanların çoğu, bakanların ve yardımcılarının emir ve yönetimi altında çalışan birçok uşak ve astlarıyla beraber, kaşif, tanık, jurnalci, suçlayıcı, davacı, itirafçı ve yalan yere yemin edenlerden oluşan bir sürü insandan oluşuyordu. bu krallıkta entrikalar genellikle derin politik güçleri ortaya çıkarmak, hasta düşmüş yönetime yeni bir can kazandırmak, genel memnuniyetsizlikleri bastırmak ya da insanları oyalamak, para cezalarıyla keselerini doldurmak, kendi özel çıkarlarına en uygun düşecek şekilde halktaki genel güven duygusunu yok etmek ya da artırmak isteyen kişilerin işidir. öncelikle kendi aralarında, kimleri bir entrika çevirmekle suçlayacaklarına oturup karar verirler. sonra, bu kişilerin bütün mektup ve diğer yazılarını ele geçirerek, seçtikleri bu kişileri zincire götürmek için en etkili düzenlemelere başvururlar. bu yazılar sözcüklerin, hecelerin ve harflerin neyi simgelediklerini deşifre etmekte çok usta olan bir grup sanatçıya iletilir. bunlar da, örneğin koltuğun özel meclisi temsil ettiğini, kaz sürüsünün senatoyu, topal itin işgalcileri, vebanın daimi paralı orduyu, şahinin başbakanı, gut hastalığının başrahibi, darağacının devlet bakanını, oturağın asilzadeler meclisini, kalburun saray hanımefendisini, süpürgenin ihtilali, fare kapanının memuriyeti, dipsiz kuyunun hazineyi, batakhanenin sarayı, çıngıraklı soytarı kukuletası ve zillerin gözdeyi, kefesi bozuk terazinin mahkemeyi, boş bir fıçının generali, kapanmaz bir yaranın yönetimi simgelediğini bulup ortaya çıkarmaya çalışırlar. bu yöntem işe yaramadığı takdirde, bilginler kendi aralarında akrostiş ve anagram dedikleri daha etkili iki farklı yönteme başvururlar. ilkinde, tüm baş harflerin bir siyasi anlamı olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. böylece n suikastı, b süvari alayını, l de denizde donanmayı simgeleyecektir. ikincisinde ise, şüpheli bir yazıdaki harflerin yerleri değiştirilerek, memnuniyetsiz bir grubun en derin planlarını dahi su yüzüne çıkarabilirler. örneğin, bir arkadaşıma yazdığım mektupta, "our brother tom has just got the piles" desem, bu sanatta ustalaşmış biri, bu cümleyi oluşturan harflerin, şu sözcüklere nasıl dönüştüğünü de ortaya çıkarabilir: "resist, -a plot is brought home- the tour." işte buna da anagramatik yöntem denilmektedir.

5.08.2015

din

albert einstein: eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceklerini umut ettikleri için iyi kalplilerse, o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.

victor hugo: din insan zekasının evren üzerine düşen gölgesinden başka bir şey değildir.

hipokrat: insanlar onu anlamadıkları için epilepsinin kutsal bir hastalık olduğunu düşünürler. bir gün onun neden kaynaklandığını anlayacak ve onu kutsal kabul etmeye son vereceğiz. bu, evrendeki her şey için geçerlidir.

jonathan swift: hiç sorgulamadığı şeylerden dolayı insanları sorgulamak faydasız bir girişimdir.

bertrand russell: insan yaşamının ihtişamı, eminim ki, kutsal parlaklık tarafından büyülenmeyenlere göre, daha büyüktür.

aldous huxley: belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.

aristoteles: bir tiran, dine karşı herkeste görünmeyen bir bağlılık sergilemelidir. tebaası, tanrı korkusuna sahip ve dindar biri olduğunu sandıkları bir yöneticinin yasalara uygun olmayan biçimde davranacağından daha az endişe duyar ve onun aleyhine bir tavır aldıkları nadiren görülür.

slavoj zizek: bir iyilik yaptığımda, bunu tanrı'nın beğenisini kazanmak için yapmam; böyle davranmamın sebebi, bu yaptığımı yapmasaydım aynada kendime bakamayacak olmamdır. ahlaki bir eylem, doğası gereği kendi kendinin ödülüdür.

7.04.2014

tarih

jonathan swift

yüz yıllık geçmişte hükümdarların sarayları içinde bütün büyük isimleri iyiden iyiye incelediğimde gördüm ki, savaştaki büyük kahramanlıkları korkaklara, en bilge öğütleri aptallara, samimiyeti dalkavuklara, roma erdemini vatanına ihanet edenlere, dindarlığı ateistlere, namusu sapıklara, gerçeği ispiyonculara yakıştıran satılmış yazarlar, tarihi nasıl da yanlış yönlendiriyorlar! nice masum ve mükemmel insan, büyük bakanların yargıçları ahlaki çöküntüye uğratmaları ya da ekilen nifak tohumları yüzünden ölüm ya da sürgüne mahkum edilmiştir. kaç aşağılık insan güven, iktidar, saygınlık ve yarar sağlanan yüksek mevkilere yükseltilmiştir. kaç genelev patronu, orospu, pezevenk, asalak ve soytarı; mahkeme, meclis ve senatolardaki olay ve öngörülere meydan okumuşlardır. dünyada devrimler ve büyük girişimlerin kökeni ve gerçek nedenleriyle ilgili olarak bilgilendirildiğimde, insanların bilgelik ve dürüstlük konusunda ne denli düşük ve başarılarının ne denli alçakça tesadüflere borçlu olduklarını gördüm.

1.08.2012

jonathan swift

erica jong

swift, ingiltere'de kimsenin önem vermediği, oysa kendi ülkesi olan irlanda'da saygı gören bir kişi.

kısa boylu, elli yaşlarında bir adamdı. en dikkate değer yeri gözleriydi. masmavi, delici bakışları vardı. ya bir zamanlar guatr geçirmiş ya da dünyanın bu haline çok şaşmış gibi dışarıya uğraktı gözleri. yaman bir iskambil oyuncusuydu. parası az olmakla birlikte armağan vermeye bayılan bir insandı. hayattan hoşnut olmayan mutsuz bir insan olarak tanınmasına karşın, birlikte bulunması çok zevkli, davranışı çok şen bir insandı. sık sık baş dönmesinden ve kulaklarındaki bir arızadan şikayetçiydi. ama bunlara, eski romalılara özgü biçimde dayanırdı.

babası kayıplara karıştıktan aylar sonra dünyaya gelmişti. kendini bir tür yetim diye tanımlardı. dünya böyle kimselere, başkalarına oranla daha da acımasız davranır genellikle.

merakları pek çok, çelişkili ve her biri de epey aşırı idi. her tür fanatiklikten nefret ederdi. dünyayı geliştirecek projeler yapanlara hiç güveni olmadığı gibi, yazarların çevresini saran eleştirmenleri de hiç tutmazdı.

bir keresinde "eleştirmen demek, kendi güzel yazamayan ve bu nedenle tüm vaktini, yazabilenler için zorba kurallar koymaya harcayan adam demektir." demişti. en sevdiği yazar  la rochefoucauld'du; insanoğlunun iddia edildiği gibi mantıklı bir yaratık olmayıp çelişkili ihtirasla, şehvetle, gurur duygularıyla dolu bir varlık olduğunu en iyi o ortaya koyduğu için. kendi yazılarını ise, insanları oyalamaktan çok, paniğe uğratmak için yazdığını söylerdi. büsbütün geç kalmadan, mantık umudu büsbütün yok olmadan önce, insanoğlunun aklını başına getirmeyi amaçlıyordu.

kontrol edemediği, çelişkili bir yanı vardı. hem hayatta yükselmek ister hem de kendi özel güneşi altında durmayı seçip yükselmesine yardım edebilecek olanlara hakaretler yağdırırdı. "dilime ve kalemime hakim olabilsem ben de başkaları gibi yükselebilirdim." derdi sık sık. ama kalemini kısıtlaması, bir bülbülün şarkısını kısıtlaması kadar olanaksızdı. dünyaya kırbaç darbeleri indirmekte bir dahiydi. ve bu dehasını da pek pahalıya ödedi.

yükselmesine yardım edebilecek olanlar eleştirmenler, saray kadınları, nedimelerdi. bunlara hep orospular ve asalaklar derdi. onlar kendisinden öç almaya kalktıkları zaman da fena halde gücenirdi. ihtirası çok, tedbiri hiç yoktu. parlak bir zekaya sahip olduğu halde, diplomasi yeteneğinden yoksundu. yalandan nefret ederdi. hiç de beceremezdi.

onun kanısına göre evlilik, en kusursuz kadının bile huyunu bozar, onu durmadan azarlayan bir despot haline getirirdi. hem zaten dünya sevilmeyen çocuklarla dolmuş taşıyordu. bunların arasına yenilerini katmak doğru değildi. "dünyanın durumunu gördüğümüz zaman, bir çocuğun annesiyle babasına kendisini dünyaya getirdiler diye neden şükran duyması gerektiğini anlamak kolay değil." derdi. hayat bir kazanç değildi ona göre. zaten bebeğin öz annesiyle babası da bunu pek savunmazlardı. onların aşk konusundaki düşünceleri başka yönlere yönelikti.

9.09.2009

başbakan

jonathan swift

neşe ve keder, aşk ve nefret, acıma ve öfke duygularından tümüyle sıyrılmış; sadece servet, iktidar ve unvan tutkularını gerçekleştirmek için yanıp tutuşmaktan öte aklından bir şey geçmeyen biri. sözcüklerini, kafasındakiler dışında her şeye atfedebilir, söyleyeceklerini yalan olarak alacağınız zaman dışında asla gerçeği söylemez; doğru söyleyeceğini düşündüğünüz zaman da yalan söyler. arkalarından çok kötü konuştuğu kişiler, emin olun ki, en çok tercih edilenlerdir. ne zaman ki sizi başkalarına ya da size överse, bilin ki o günden itibaren ortada kaldınız. hele de yeminle onanmış bir vaat almışsanız, bu en kötü bir işaret demektir; bunun sonunda her bilge insan geri çekilip tüm umutlarına veda eder.

bir adamın başbakan olabilmesi için başvurabileceği üç yöntem vardır. ilki, bir yolunu bulup ihtiyat içinde karısını, kızını ya da kız kardeşini kullanmak; ikincisi, selefine ihanet ederek ayağını kaydırmak; üçüncüsü de millet meclislerinde, saraydaki ahlak bozukluklarına karşı şiddetli bir tantana koparmak. ancak, bilge bir hükümdar, daha çok üçüncü yöntemi kullananları hizmetine almak ister; çünkü bu partizanlar, aslında efendilerinin tutkularına ve isteklerine karşı köle gibi boyun eğip dalkavukluk etmeye ne denli yatkın olduklarını da hep göstermişlerdir. bütün memuriyetler başbakanın emri altında olduğundan, senatonun ya da büyük meclisin çoğunluğuna rüşvet yedirerek iktidarlarını güvene alırlar. son tedbir olarak da "dokunulmazlık yasası" adını verdikleri bir yasayla hesap sormalara karşı kendilerini güvenceye alıp halktan aldıkları ganimetlerle heybelerini doldurur ve devlet hizmetinden çekilirler.

başbakanın sarayı, başkalarını da bu meslekte yetiştiren bir yüksek okul gibidir: saray oğlanları, uşaklar ve kapıcılar, efendilerini taklit ederek, çeşitli alanlarda devlet bakanı olurlar ve üç ana ilkede; küstahlık, yalancılık ve rüşvette mükemmelleşmeyi öğrenirler. hatta çok yüksek rütbelerden kişiler bunlara ast olup dalkavukluk bile ederler. bazen de bunlar, ustalıklarının ve küstahlıklarının diretmesiyle birçok aşamalardan geçerek efendilerinin halefi bile olurlar.

başbakan genellikle geçkin bir fahişe ya da gözde bir ayakçı tarafından yönetilir. bunlar da bütün lütufların taşındığı birer tünel olduklarından, son merciide krallığı yönetenler olarak adlandırılabilirler.

10.08.2009

öyle kişiler

jonathan swift

öyle kişiler tanıdım ki kamuyu ilgilendiren meselelerde ve meclislerde gösterdikleri bilgelikle ünlüydü; gene de aptal hizmetkârlar yönetirdi onları. öyle büyük bakanlar tanıdım ki, engin bilgileri ve bilgelikleriyle ışıldardı; gene de ahmaklardan başka bir tercihleri yoktu. öyle adamlar tanıdım ki, cesur ve onurluydular; gene de eşleri karşısında birer korkağa dönerlerdi. öyle adamlar tanıdım ki, sinsilikte üstlerine yoktu; gene de hep kandırılırlardı. öyle üç büyük bakan tanıdım ki, bir krallığın ihtiyaç duyduğu hesapları en iyi biçimde tutar ve idare ederlerdi; gelin görün ki kendi yaşamlarının ekonomisi söz konusu olduğunda kara cahildiler.

8.06.2009

gulliver'in gezileri

jonathan swift

insanlar arasında sürekli bir alışveriş ve güven duygusu gerekli olduğundan, dolandırıcılığa izin verilir, göz yumulur ya da cezalandırmak için hiçbir yasa konmazsa, namuslu tüccar büyük zararlara uğrar; üçkağıtçılar da hep kazanır.

kadınların havailiği ne iklim ne de ülke tanır. bu konuda birbirlerine sanıldığından daha çok benzerler.

kendisine iyilik eden birini arkasından vuran kişi, kendine hiçbir iyiliği dokunmayan birine karşı da, kendini hiçbir şekilde borçlu hissetmeyip her türlü şeyi yapabileceğinden, bu insan bütün insanlık için ortak bir düşmandır.

doğruluk, adalet, ölçülülük gibi erdemlere sahip olmak her insanın elinde olan bir şeydir; bu gibi erdemlerin uygulanması, deneyim ve iyi niyetle desteklendiğinde, özel bir eğitimin gerektiği durumlar dışında, herkesi devletine hizmet için elverişli kılacaktır. yüksek zihin yetenekleriyle donanımlı olmak, ahlak yoksunluğunu hiçbir zaman telafi edemeyeceğinden, belli görevler, oldukça nitelikli fakat tehlikeli insanların ellerine asla bırakılmamalıdır. en azından erdemli birinin bilgisizlikten dolayı düşeceği hatalar; kötü olmaya eğilimli ve ahlaki çöküntüsünü kullanma, çoğaltma ve savunma konusunda usta birinin yaptıklarının, halkın refahı üzerinde doğuracağı ölümcül sonuçlardan daha kötü olamaz.

insan yaşamındaki sefaletleri düşündüğünüzde, bir insanı dünyaya getirmenin iyi bir yanı olmadığı gibi, ebeveynce yapılmış bir lütuf olarak da değerlendirilemezdi; aşk karşılaşmalarında ebeveynlerin kafaları tamamıyla başka işlere çalışıyordu.

yüz yıllık geçmişte hükümdarların sarayları içinde bütün büyük isimleri iyiden iyiye incelediğimde gördüm ki, savaştaki büyük kahramanlıkları korkaklara, en bilge öğütleri aptallara, samimiyeti dalkavuklara, roma erdemini vatanına ihanet edenlere, dindarlığı ateistlere, namusu sapıklara, gerçeği ispiyonculara yakıştıran satılmış yazarlar, tarihi nasıl da yanlış yönlendiriyorlar! nice masum ve mükemmel insan, büyük bakanların yargıçları ahlaki çöküntüye uğratmaları ya da ekilen nifak tohumları yüzünden ölüm ya da sürgüne mahkum edilmiştir. kaç aşağılık insan güven, iktidar, saygınlık ve yarar sağlanan yüksek mevkilere yükseltilmiştir. kaç genelev patronu, orospu, pezevenk, asalak ve soytarı; mahkeme, meclis ve senatolardaki olay ve öngörülere meydan okumuşlardır. dünyada devrimler ve büyük girişimlerin kökeni ve gerçek nedenleriyle ilgili olarak bilgilendirildiğimde, insanların bilgelik ve dürüstlük konusunda ne denli düşük ve başarılarının ne denli alçakça tesadüflere borçlu olduklarını gördüm.

bir gezginin esas amacı, o yabancı yerlerle ilgili anlattıkları güzel örneklerle olduğu kadar, kötü örneklerle de insanın zihnini geliştirip iyileştirmek, onları bilge kılmaktır.

18.04.2009

insanca, pek insanca

friedrich nietzsche

öyle ya, eğer tüm dünyaların en iyisini yaratmış olması gereken bir tanrıyı savunmak zorunda değilse ve eğer bizzat kendisinin iyilik ve mükemmellik olduğunu varsayıyorsa, yeryüzündeki herhangi bir insan niçin bir iyimser olmak istesin ki? üstelik düşünebilen hangi insan hala bir tanrı hipotezini talep etmektedir?

jonathan swift: insanlar, minnettar oldukları ölçüde intikam beslerler.

prosper mérimée: şunu da bilin ki, hiçbir şey kötülük yapma hazzından dolayı kötülük yapmak kadar yaygın değildir.

umut kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü insanların ıstırabını uzatır.

dinler intihar taleplerinden kaçınma bakımından bir hayli zengindir. dinler hayata düşkün olanların gözüne böyle girmeye çalışırlar.

kibir ruhun derisidir.

kendini alçaltan kişi yüceltilmek istiyordur.

schopenhauer: bugüne kadar hiçbir din, ne dolaylı olarak ne de doğrudan, ne bir dogma ne de alegori olarak, gerçeği içermemiştir.

her din korku ve ihtiyaçtan doğmuştur. aklın hatalı yolları üzerinde ağır ağır varoluşa doğru ilerlemiştir; belki bir ara, bilim tarafından tehdit edilince, daha sonra görebilmemiz için, şu ya da bu felsefi doktrini yalandan kendi sistemine katmış olabilir; ama bu, dinin daha baştan kendisinden şüphe ettiği zamandan kalma bir teolog hilesidir.

günlük yaşamlarını fazlasıyla boş ve monoton bulan insanlar kolayca dindar olur. bu anlaşılabilir ve affedilebilir bir şeydir. şu şartla ki, günlük yaşamları boş ve monoton bir şekilde geçmeyen insanlardan dindarlık talep etme hakkı yoktur.

dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.

insanlığın iyiliği için kendilerini yanlış anlayan yorumcuları zorla öne çıkarmaları, bizim dahi ve aziz olarak adlandırdıklarımızın en büyük başarısıdır.

hiçbir insan herhangi bir kişisel neden olmaksızın asla yalnızca başkaları için bir şey yapmamıştır.

öyle söyleme eğiliminde olsak da, muhtemelen başkalarının yerine hissedemeyiz, yalnızca kendimiz için hissederiz.

calderon de la barca: insanın en büyük kabahati, doğmuş olmaktır.

hristiyanlığın orijinal belgelerinde bulunan ahlak hakkındaki açıklamaları incelediğimizde, insanlar onları karşılayamasınlar diye, her alanda aşırı taleplerde bulunulduğunu göreceksiniz; niyet insanların daha ahlaki hale gelmesi değil, tersine kendilerini mümkün olduğu kadar günahkar hissetmeleridir.

şairler yalnızca geçici olarak, yalnızca şimdilik yatıştırıp iyileştirebilirler. hatta insanları kendi koşullarını gerçek anlamda iyileştirme doğrultusunda çalışmaktan alıkoyarlar; çünkü şairler hoşnut olmayan insanları eyleme sevk eden tutkuyu erteleyip yatıştırmakla, onu deşarj ederler.

bir şeyi süslemek için gölge nasıl gerekliyse, "muğlaklık" da onu anlaşılır hale getirmek için o kadar gereklidir. sanat, belirsiz düşünce tülünü onun üzerine örterek, hayatın görünümünü dayanılır hale getirir.

en iyi yazar, yazar olmaktan utanan yazar olacaktır.

kısa bir süre sonra sanatçıyı muhteşem bir kalıntı olarak göreceğiz ve ona kendi türümüze kolay kolay göstermeyeceğimiz bir saygı göstereceğiz, adeta eski zamanların güzelliğinin ve mutluluğunun onun gücüne bağlı olduğu harikulade bir yabancıyı onurlandırırcasına. içimizdeki en iyi şeyler belki de eski zamanların duygularından miras alınmıştır ki bu duygulara artık nadiren doğrudan yaklaşabiliriz; güneş çoktan battı; ancak yaşamımızın cenneti, bulunduğu yerden sıcaklık yaymaya ve parlamaya devam ediyor, her ne kadar biz onu görmesek de.

hepsi benzer kişiliklere sahip olan bireylere dayalı büyük toplumların tehlikesi, her türlü istikrarı onun gölgesi gibi izleyen miras alınmış bir aptallığın giderek artmasıdır. böyle toplumlarda ruhsal gelişim daha az kısıtlanmış, çok daha belirsiz ve ahlaki açıdan daha zayıf olan bireylere bağlıdır. bunlar yeni şeylere ve genelde pek çok farklı şeye teşebbüs eden insanlardır. 

avrupa mantıksal ve eleştirel düşünme tarzı ile eğitilmiştir. asya gerçeği kurgudan nasıl ayıracağını hala da bilmiyor ve inançlarının kişisel gözlem ile yasalara tabi düşünmeden mi yoksa fantezilerden mi kaynaklandığının farkında değildir.

klasikleri okumak -ki her eğitimli kişi bunu itiraf eder- her yerde, hiçbir şekilde klasikleri anlayacak olgunlukta olmayan genç insanlar ile her sözü ve hatta çoğu zaman yalnızca görüntüleri bile iyi bir yazarı bozan öğretmenler tarafından devasa bir prosedürün izlenmesi anlamına gelir.

birçok dili öğrenmek hafızayı olgular ve düşünceler yerine sözcüklerle doldurur; oysa hafıza her kişinin içinde yalnızca belirli, sınırlı miktardaki içeriği içine alabilen bir kaptır.

daha düşük bir kültürü gördüğünde etkilenmek ve kendine acıma duygusuna kapılmak üstün kültürün alametidir; ki bundan, üstün kültürün hiçbir durumda mutluluğu artırmadığı gibi bir sonuç çıkar. mutluluğu ve yaşamdan haz almayı hasat etmek isteyen birinin yapacağı tek şey üstün kültürden uzak durmaktır.

tüm zamanlar şimdi köleler ve özgürler kategorilerine ayrılmaktadır; zira gününün üçte ikisini kendisine ayırmayan herhangi biri, kim olursa olsun; ister devlet adamı, ister işadamı, ister resmi görevli, ister bilgin olsun, esasen bir köledir.

onun hayatı yaşama ve düşünmek tarzında, daha adi kardeşlerinin yaptığının tersine, kendisini kitlelerin onayına sunmaya tenezzül etmeyen ve dünyanın içinden ve dışından sessizce geçmeyi tercih eden ince bir kahramanlık vardır. ne tür labirentler içinde dolanırsa dolansın, deresi ne tür kayalıklar arasında azap dolu yoluna devam ederse etsin, aydınlığa ulaştığında, yoluna açıkça, hafifçe ve neredeyse sessizce devam eder ve gün ışığının oynayarak kendi derinliklerine inmesine izin verir.

başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyacımız vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.

hiç de seyrek olmayan ölçüde, önemli insanların kopyalarıyla karşılaşırız ve yağlıboya tablolarda olduğ gibi, burada da çoğu insan orijinallerden değil kopyalardan daha çok haz almaktadır.

aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.

hiç kimseyi kırmak istememek, kimseye zarar vermek istememek, korkulu bir karakterin olduğu kadar adil bir karakterin de göstergesidir.

hiç kitap yazmayan, çok düşünen ve etrafında fazlaca kişi olmayan biri genellikle iyi mektup yazacaktır.

biri suya düştükten sonra, bunu yapmayı göze almayan insanlar orada mevcutsa, çok daha kolayca atlarız.

bir sohbete konu bulma sıkıntısı çektiklerinde, kendi arkadaşlarının gizli işlerini açığa vurmayacak çok az kişi vardır.

incelmiş bir ruh birilerinin kendisine karşı yükümlülük altında olduğunu bilmenin baskısı altındadır; kaba bir ruh ise, kendisinin başkalarına karşı yükümlü olduğunu bilmenin baskısı altındadır.

üstün ruh patavatsızlıktan, küstahlıktan, hatta hırslı gençlerin kendisine yönelik düşmanlığından bile haz alır; bunlar henüz hiçbir binici taşımamış olan ama yakında taşımaktan onur duyacak olan ateşli küheylanların görgüsüzlükleridir.

birinin sırf çalışmak zorunda kalmamak için bağımlılık içinde ve başkalarının sırtından yaşamayı tercih etmesi ve çoğu zaman, bağımlı olduğu kişilere karşı gizliden gizliye kin beslemesi, onun ince duyarlılıktan tamamen yoksun olduğunu gösterir.

insanlar bize hiçbir şeyin bedelini, onları küçük düşürmenin bedeli kadar pahalıya ödetmezler.

bir anne çoğu zaman kendi çocuğundan daha fazla çocuğundaki kendisini sever.

tıpkı büyük mutfaklarda pişirilen yemeğin en iyi ihtimalle hep vasat olması gibi büyük devletlerdeki eğitim de en iyi ihtimalle her zaman vasat olacaktır.

inançlar gerçeğin yalandan daha tehlikeli düşmanlarıdır.

bir kişi, eğer kendisini başka insanlardan hiçbir şey istememeye ve her zaman onlara bir şeyler vermeye alıştırmışsa, bilmeyerek soylu davranır.

en önemsiz yeteneklerle (bağışlarla?) büyük bir haz yaratmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.

bir dostu yaratan şey, paylaşılan acı değil, paylaşılan sevinçtir.

bir şeyden haz almak hep dediğimiz şeydir; ama aslında şey aracılığıyla kendimizden haz almaktayız.

kültürü kültür araçlarından dolayı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir zamanda yaşıyoruz.

birinin insanlığa tepeden bakmasının en aleni göstergesi, onun başka herkesi yalnızca kendi amaçları için dikkate aldığı ya da öteki türlü hiç dikkate almadığı zamanlarda ortaya çıkar.

güçlü sular kendileriyle birlikte epeyce taş ve çalı kalıntısı taşır, güçlü ruhlar ise pek çok aptal ve sersem kafayı.

ruh peşinde koşan birinin ruhu yoktur.

bir insan kahkaha ile kişnediğinde, bu kabalığında tüm hayvanları geçer.

yaşamı kolaylaştırmak için kendi reçetelerini, örneğin kendi hıristiyanlıklarını sunmaktan başka bir şey yapmayarak, başka insanların yaşamlarını daha da zorlaştırmak isteyen insanlar vardır.

birazcık yabancı dil konuşan herhangi biri o dili iyi konuşandan daha fazla keyif alır. buradaki haz kısmi bilgiye sahip olandan gelir.

sevgi ve nefret kör değildir; ama etraflarında taşıdıkları ateş tarafından körleştirilirler.

başkasına itiraf ettiğimiz zaman suçumuzu unuturuz; ama diğer kişi genelde unutmaz.

kendimize saygımızı okşadıklarında mucizevi ve irrasyonel şeylere prim veririz.

platon: insanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez. ne olursa olsun.

hiç kimsenin, kendisi için yararlı oldukları sürece ya da en azından ona herhangi bir zarar vermedikleri sürece, fikirlerini değiştirmediğine inanıyoruz.

inançları uğruna kendilerini feda eden o sayısız insan bunu mutlak gerçekler için yaptığına inanıyordu. onların tümü de bunda yanılıyordu. muhtemelen bugüne kadar kendisini gerçek uğruna feda eden hiçbir insan henüz varolmamıştır.

17.03.2009

aşk ve evlilik

jonathan swift

cennette neler yapıldığını bilmiyoruz; ama ne yapılmadığını açıkça söylüyorlar: evlenilmiyor, evliliğe teslim olunmuyor.

venüs, o iyi huylu güzel kadın, aşk tanrıçasıydı; şirret bir cadaloz olan juno ise evlilik tanrıçası. bu ikisi başından beri birbirlerinin can düşmanı olmuşlardır.

asla fazla olmamakla birlikte birazcık akıl, kadında değer verilen bir özelliktir, tıpkı papağanların ezberledikleri birkaç sözü tekrarlamasından hoşlanmamız gibi.

bir şeyi arzuladığımızda ya da onun peşinden koştuğumuzda, zihinlerimiz o şeyin yalnızca iyi yönleri ya da özellikleri üzerine odaklanır; onu elde ettiğimizdeyse yalnızca kötü yönleri ya da özelliklerine.

insan bugünkü hanımların lütufkârlıklarına baktığında, ksenophanes'in sözünü ettiği kısraklara saygı duymazlık edebilir mi? yeleleri yerindeyken, başka deyişle, güzelliklerini hâlâ korurken bu kısraklar eşeklerin kurlarına asla yüz vermezlermiş.

pek çok erkeğin ve çoğu kadının akıcı konuşmasının ardında konu dağarcıkları ile sözcük dağarcıklarının kısıtlı olması yatar; çünkü dilde yetkin olan ve zihni fikirlerle dolu olan biri, konuşurken, her iki alanda da seçim yaparken tereddütler yaşayacaktır. öte yandan sıradan konuşmacıların yalnızca tek bir fikirler paketi ve bunları iletebileceği tek bir sözcükler dizisi vardır; bu dizi de her zaman dudaklarından dökülmeye hazır bekler.

erkeklerin çoğunda dalkavukluktan hoşlanmanın gerekçesi, kendilerine güvenlerinin az oluşudur; kadınların gerekçesi ise bunun tam tersidir.