buddha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
buddha etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.03.2022

saadet nedir?

filibeli ahmet hilmi

hz. ibrahim: saadet çalışmak, kazanmak ve kazancını diğer insanlarla paylaşmaktadır.

hz. musa: saadet, nefsini firavun ihtiraslarından kurtarmaktadır.

hz. adem: saadet, şeytana uymamak ve havva'ya aldanmamaktadır.

konfüçyüs: bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.

eflatun: daima yücelikleri düşünmektedir.

aristo: mantık! işte saadet.

zerdüşt: saadet, karanlıkta kalmamaktır.

brahma: saadet mi? herkesin zannı neyse onun aksidir.

hz. isa: saadet; maziyi unutmak, bugünü hoş görmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.

lokman hekim: insanlar bu kelimeyi bütün özlemlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişler.

hızır: saadet, bitmek bilmeyen arzuların giremediği gönüllerde bazen şimşek gibi parlayan bir hayalettir.

buda: ey beşeriyet! saadet yokluğun güzel isimlerindendir.

buda: saadet, hayatı olduğu gibi kabul, zorluklarına rıza, ıslahına gayrettir.

11.06.2020

budizm

yuval noah harari

budizmin temel figürü tanrı değil, bir insan olan siddhartha gautama'dır. budist inancına göre gautama mö 500 civarında küçük bir himalaya krallığının varisiydi.

etrafında gördüğü acılardan çok etkilenen genç prens erkeklerin, kadınların, çocukların ve yaşlıların sadece savaş ve salgın hastalık gibi sorunlarla değil aynı zamanda endişe, kızgınlık ve memnuniyetsizlik gibi şeylerle de boğuştuğunu ve tüm bunların sanki insan olmanın ayrılmaz bir parçasıymış gibi algılandığını görmüştü.

insanlar zenginlik ve güç peşinde koşarken bilgi ve maddi birikim yaratıyor, erkek ve kız çocuklar dünyaya getiriyor, evler ve saraylar yapıyorlardı; ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir zaman memnun değillerdi. fakirlik içinde yaşayanlar zenginliği, bir milyonu olanlar iki milyona sahip olmayı hayal ediyordu, iki milyonu olanlar da on milyon istiyordu. zengin ve ünlü kişiler bile nadiren memnunlardı; çünkü onlar da hastalık, yaşlılık ve ölüm hayatlarını sonlandırana dek sonu gelmeyen endişelerle ve kaygılarla boğuşuyorlardı. bir insanın biriktirdiği her şey buhar olup uçuyordu. hayat anlamsız bir yarıştı. peki, bundan kaçmanın yolu neydi?

gautama yirmi dokuz yaşındayken bir gece gizlice sarayından kaçarak ailesini ve tüm mal varlığını arkasında bıraktı. kuzey hindistan'ı baştan başa evsiz bir berduş gibi gezerek bu acılardan kurtulmanın bir yolunu aradı. aşramları gezdi, guruların dizlerinin dibinde oturdu ama hiçbir şey onu özgürleştirmedi ve tatmin etmedi. yine de umutsuzluğa düşmedi ve tamamen özgürleşmesini sağlayacak bir yöntem bulana kadar çektiği dertleri incelemeye koyuldu. insanların çileleri ve ızdıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. sonunda anladı ki mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. acı, bir insanın kendi davranış örüntüleri sebebiyle ortaya çıkıyordu.

gautama'nın içgörüsü, zihnin deneyimlediği şey ne olursa olsun genellikle bir şeyleri çok istediğini ve bunun da mutsuzluğa yol açtığını söyler. zihin hoşuna gitmeyen bir şey yaşadığında şiddetle bu rahatsızlıktan kurtulmak, hoşuna giden bir şey yaşadığında da zevkin kalıcı olmasını ve yoğunlaşmasını ister; bu yüzden de hep doyumsuz ve huzursuzdur. bu, acı gibi hoşumuza gitmeyen şeyler deneyimlediğimizde çok açıktır. acı sürdükçe mutsuz oluruz ve acıdan kurtulabilmek için her şeyi yaparız.

öte yandan, keyifli şeyler yaşadığımızda bile tamamen mutlu değilizdir. ya keyfimizin biteceğinden korkarız ya da keyfin yoğunlaşmasını dileriz. insanlar yıllar boyunca aşkı bulmak isterler ama bulduklarında da nadiren hoşnut olurlar. bazıları partnerlerinin kendilerini bırakacağından endişe eder, diğerleri hak ettiklerinin daha azına razı olduklarını ve daha iyi birini bulabileceklerini düşünürler; çünkü hepimiz bunu başaran insanlar tanırız.

büyük tanrılar bizim için yağmur yağdırabilir, sosyal kurumlar adalet ve iyi sağlık hizmetleri sunabilir ve şanslı tesadüfler bizi milyoner yapabilir; ama bunların hiçbiri temel zihinsel örüntülerimizi değiştiremez. bu yüzden de en büyük krallar bile sıkıntı içinde, devamlı acı ve mutsuzluktan kaçarak ve hayat boyu büyük zevklerin peşinde koşarak yaşarlar.

gautama bu kısırdöngüden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. eğer zihin keyifli ya da can sıkıcı bir şeyler yaşadığında bu olayları oldukları gibi kabul ederse o zaman bu olaylar bir acı doğurmaz. eğer üzüntüyü, üzüntüden kurtulmayı dileyerek yaşamazsanız gene üzüntü hissetmeye devam edersiniz ama bundan acı çekmezsiniz; hatta üzüntüde bile bir zenginlik bulabilirsiniz. eğer mutluluğu, mutluluğun uzayıp yoğunlaşabileceği ihtimalini düşünmeden yaşamayı başarabilirseniz, akıl sağlığınızı kaybetmeden bu mutluluğu hissedebilirsiniz.

peki zihnin bütün bu duyguları olduğu gibi kabul etmesini ve başka bir şey istememesini nasıl sağlarsınız? mutsuzluğu mutsuzluk, neşeyi neşe, acıyı acı olarak görmesini nasıl başarırsınız?

gautama zihnin deneyimleri olduğu gibi yaşamasını sağlayacak meditasyon teknikleri geliştirdi. bu teknikler, zihnin "şu anda ne yaşıyor olabilirdim?" yerine "şu anda ne yaşıyorum?" sorusuna odaklanmasını sağlar. bu tür bir zihinsel duruma ulaşmak zordur ama imkansız değildir.

gautama bu meditasyon tekniklerini birtakım etik kurallara da bağlayarak insanların gerçekte var olan deneyimlere odaklanmalarını kolaylaştırıp çeşitli isteklere ve fantezilere dalıp gitmemelerini de sağladı. takipçilerine öldürmeyi, gelişigüzel seksi ve hırsızlığı yasakladı; çünkü bu eylemler ister istemez daha fazla şey arzulamanın fitilini ateşler (daha fazla güç, bedensel haz veya zenginlik). bu arzular tamamen dizginlendiğinde ise yerini nirvana olarak bilinen (kelimenin tam anlamı "ateşi söndürmek"tir) büyük bir doyum ve huzura bırakır.

nirvana'ya ulaşanlar tüm acılardan arınır; gerçeği olabilecek en yüksek netlikte, fantezilerden ve hayallerden arınmış olarak deneyimlerler. elbette yine tatsız ve acı dolu deneyimler yaşarlar ancak bunlar ızdıraba yol açmaz. sürekli arzulamayan, acı çekmez.

budist geleneğine göre gautama'nın kendisi de nirvana'ya ulaşmış ve acıdan tamamen kurtulmuştur. o andan itibaren de "buddha", yani "aydınlanmış kişi" olarak bilinmiştir. buddha yaşamının geri kalanını, keşiflerini diğer insanlara anlatıp onları da acı çekmekten kurtarmaya çalışarak geçirmiş ve bu amaçla tüm öğretilerini tek bir yasa altında toplamıştır: arzular acı çekmeye sebep olur, acı çekmekten tamamen kurtulmanın tek yolu da arzu duymaktan tamamen kurtulmaktır. bunu yapmanın tek yolu da gerçekliği olduğu gibi yaşaması için zihni eğitmektir.

dharma veya dhamma olarak bilinen bu öğreti budistler tarafından doğanın evrensel yasası olarak kabul edilir. tıpkı modern fizikte e'nin hep mc²'ye eşit olması gibi, "acı, arzudan doğar." kuralı her zaman ve her yerde geçerlidir. budistler bu yasaya inanan ve bunu tüm faaliyetlerinin dayanak noktası yapan insanlardır. tanrıya inanç ise onlar için fazla önem taşımaz. tek tanrılı dinlerin ilk prensibi şudur: "tanrı vardır. benden ne istiyor?" budizmin ilk prensibi ise "acı vardır. acıdan nasıl kaçınabilirim?"dir.

budizm yağmur yağdırabilen veya zaferler kazandırabilen güçlü varlıklar olarak tanımladıkları tanrıların varlığını yok saymaz ama budizme göre tanrıların acı çekmeye neden olan arzunun yasaları üzerinde etkileri yoktur. eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ızdırap çektiremez. bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

14.02.2020

hakiki aşk üzerine

thich nhat hanh

buddha, aşkın öğreticisidir. hakiki aşkın. dünyamıza duyulan aşk hakiki aşk olmalıdır. eğer aşkınız hakiki ise size ve dünyamıza çok fazla mutluluk getirecektir. romantik aşk da şayet hakiki aşk ise pek çok mutluluk sunabilir. ama hakiki aşk değilse size de başkalarına da acı verecektir.

buddha'nın öğretisinde hakiki aşkın dört temel unsuru vardır:

öncelikle maitreya vardır. mutluluk sunan şefkatli sevgi anlamına gelir. mutluluk sunamıyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. dolayısıyla kendinizi karşınızdaki insana mutluluk sunabilecek şekilde eğitmeniz gerekir. bu olmaksızın iki taraf da acı çeker.

hakiki aşkın ikinci unsuru şefkattir. şefkat, acının silinmesini sağlayacak türden bir enerjidir. sizdeki ve karşınızdaki insandaki acının değişmesini sağlar. sizdeki ve karşınızdaki insanın acısıyla baş edemiyor, bu acıyı dönüştüremiyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. işte bu yüzden hakiki aşkın ikinci unsuru olan karuna sizin ve karşınızdakinin gayretiyle gerçekleşir. aşkın romantik olup olmaması önemli değildir. önemli olan, duyulan aşkın hakiki olup olmadığıdır.

hakiki aşkın üçüncü unsuru neşedir. severken karşınızdakini sürekli ağlatıyorsanız ve siz de sürekli ağlıyorsanız hakiki aşk değildir bu. romantik olsun veya olmasın. hakiki aşk kapsayıcıdır. dışlamak söz konusu değildir. karşınızdakinin acısı sizin acınızdır. onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. bireysel acı ve mutluluk yoktur artık.

hakiki aşkta kapsayıcı olma, ayrım yapmama unsuru vardır. sizinle karşınızdaki arasında bir ayrım, bir duvar yoktur. böyle bir durumda "senin sorunun bu!" diyemezsiniz. olmaz. senin sorunun benim sorunumdur. benim acım senin acındır. hakiki aşkın dördüncü unsuru budur. romantik aşkta bu dört unsur varsa o da çok fazla mutluluk getirebilir. 

buddha, hakiki aşk hakkında asla olumsuz bir şey söylememiştir. romantik aşkta başarılı iseniz bol miktarda şefkat ve merhamet işleyeceksiniz demektir. ve çok geçmeden aşkınız her şeyi kapsayacaktır. aşkınızın tek öznesi artık sadece karşınızdaki olmayacak; çünkü aşkınız büyümeye devam edecek hepimizi kapsayacaktır. ve mutluluk sınırsız hale gelecektir.

hakiki aşkın dördüncü unsurunun anlamı budur: kapsayıcılık. hakiki aşk ise duyduğunuz, büyümeye devam edecektir ve giderek daha fazlasını kapsayacaktır. sadece insanları da değil hayvanları, bitkileri, madenleri de kapsayacaktır. işte bu, büyük aşktır. maha karuna, maha maitreya. buddha'nın aşkı işte budur.

via umidgurbanov | bir nevi dipnot!

19.12.2019

dinlerin sorgulanması

comte de volney

bütün topluluklar, birbirini parmakla göstererek "siz yanılgı içindesiniz." diyorlardı; "gerçekle mantık yalnızca bizdedir; bütün hukukun, bütün adaletin gerçek kuralı, mutluluk ve yetkinliğe götüren tek yol yalnızca bizimkidir; bütün öteki insanlar ya kör gözlüdürler ya da başkaldırıyorlar."

üzerinde bir ay, bir sargı bir de kılıç bulunan yeşil sancaklarıyla birinci topluluk, arap peygamberin ümmetidir. "tanrı birdir" demek (ne olduğunu bilmeden), bir adamın sözlerine inanmak (dilini anlamadan), bir çöle gidip tanrı'ya yakarmak (her yerde bulunduğu halde), ellerini suyla yıkamak (ve kandan da çekinmemek), gündüz oruç tutmak (geceleyin de yemek yemek), malının zekatını vermek (ve başkasının malını zorla ele geçirmek): işte muhammed'in çizdiği yetkinlik yolları; işte ona bağlı dindarların onay sesleri.

kim bunları kabul etmezse cehennemliktir, tanrı'nın ilencine uğrar, kılıçtan geçmeye yargılıdır. yaşamı yaratan, acıyanların en acıyıcısı olan tanrı, böyle ezici, öldürücü yasalar koymuştur. o, bu yasaları, her ne denli bir adama bildirmişse de bütün evren için yapmıştır. henüz daha dün yayımlamışsa da geçmiş, gelecek bütün zamanlar için koymuştur.

bu yasalar bütün gereksinmeleri karşılar; ama tanrı, onların yanına bir de kitap eklemiştir. bu kitap ışık saçacak, apaçıklığı gösterecek, yetkinlik ve mutluluk getirecekti. oysaki peygamber yaşarken bile yanındaki adamlar her tümcesine belirsiz, ikili, birbirine karşıt anlamlar verdikleri için, onu anlatmak ve açıklamak zorunda kalındı. yorumcular da düşünce ve kanı ayrılıkları içinde birbirine karşıt, düşman mezheplere parçalandılar.

mezheplerden biri, peygamberin gerçek ardılının ali olduğunu söyler, öteki ömer'i ve ebubekir'i tutar. bir mezhebe göre kuran sonsuz değildir, ötekine göre de abdest almaya, namaz kılmaya bir zorunluluk yoktur. kırmıti hacca gitmeyi kabul etmez, şarap içmeye de izin verir; hakimi, ruhların ten değiştirdiklerini anlatır. böylece bunlar, yetmiş mezhebe kadar çıkarlar. bu karşıtlık içinde her biri, apaçıklığı yalnızca kendine mal edip ötekileri sapkınlık ve dinsizlikle damgalayarak hepsine karşı kanlı bir din savaşı açar.

görkemli beyaz sarıkları, geniş yenleri, uzun tespihleriyle dikkati çeken bu adamlar imamlar, mollalar, müftülerdir; yanındakiler de sivri külahlı dervişler, dağınık saçlı merabıtlardır. bak işte, yürekten kelime-i şehadet getiriyorlar; günah-ı kebair ve günah-ı sagairin şartıyla biçimi, tanrı'nın sıfat-ı zatiyesi ve sıfat-ı subutiyesi, şeytan, cin ve periler, ölüm, ölümden sonra dirilme, münkir-nekir, sırat, mizan-ül-amel, mahşer günü, cehennem azabı ve cennet sefasından yana çekişmeye başlıyorlar.

bütün insanlara can veren, bütün insanların babası, acıyanların en acıyıcısı bir tanrı'yı kutsayan bu din, bir savaş ve cinayet nedeni, bir anlaşmazlık meşalesi olarak bin yıldan fazla bir süredir yeryüzünü kana boyuyor; eski yarımkürenin bir ucundan öbür ucuna karışıklıklar, kasırgalar saçıp duruyor.

***

bunların yanındaki, beyaz üstüne haçlar serpili sancaklarıyla bu ikinci, daha kalabalık topluluk, isa'nın ümmetidir. onlar da müslümanların tanıdığı tanrı'yı tanırlar, aynı kitaplara inanırlar. onlar da müslümanlar gibi, bütün insan türünü bir elma yedi diye yıkıma sürüklemiş bir ilk insan kabul ederler. bununla birlikte, ötekilere karşı kutlu bir tiksinti duyarlar. birbirlerine acıyarak, günahkâr ve kafir derler.

ayrılığa düştükleri en büyük nokta, her ikisi de tek ve bölünmez bir tanrı kabul ettikten sonra, hristiyanların, bu tanrı'yı yine de bir bütün olarak kalmak üzere, her birisinin tam ve başlı başına birer tanrı olmasını diledikleri üç ögeye ayırmalarıdır. evreni kaplayan bu varlığın da maddesiz, öncesiz ve sonsuz olmaktan çıkmaksızın, bir insan bedeni içine girerek, sınırlı, ölümlü, maddi organlar edindiğini eklerler.

müslümanlar, her ne denli kuran'ın sonsuzluğunu ve peygamberin de tanrı'nın elçisi olduğunu kavrarlarsa da bu gizemi anlayamazlar. hristiyanlara birer deli damgası vurarak, hasta beyinlerdeki düşlemler diye bunları reddederler. bu yüzden de yatışmak bilmeyen kinler doğar. bir yandan da hristiyanlar, kendi dinlerinin birçok noktası üzerinde ayrılıklara düşerler. türlü türlü mezhepler kurmakta müslümanlardan geri kalmazlar. öyle konular üzerinde çekişirler ki bunlar duygularla kavranamadığı için kanıtlama olanağının bulunmamasından dolayı, her birinin düşünceleri de kendi istek ve heveslerinden başka bir temele dayanmaz. bu yüzden çekişmelerinde bir kat daha sert, bir kat daha dik kafalı olurlar.

tanrı'nın bilinmeyen, anlaşılmayan bir varlık olduğunda uzlaşırlar da onun özü, davranış biçimi ve özellikleri üzerinde çatışırlar. düşündükleri gibi, tanrı'nın insan biçimine girmesinin kavrayışın üstüne çıkan bir bilmece olduğunda birliktirler; ama yine de iki istemle iki niteliğin karıştırılması ya da birbirinden ayrılması, özün değişmesi, gerçek ya da mecazi varlık, bedenlenmenin niteliği gibi konularda anlaşamazlar.

***

ey insanlar! sözlerimi soğukkanlılıkla dinleyin: iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak için ölüp gitmeniz, bunun sonucunu dörtten çok yazar mı?

sizin inanışınız, hiçbir şeyin varlığını değiştirmedikten başka neyi kanıtlar? gerçek yalnızca birdir; sizin inançlarınızsa türlü türlüdür; demek ki içinizden birçoğunuz aldanıyorsunuz. açıkça görüldüğü gibi, bunlar yanlışa inanmışlarsa, insanın inanışı neyi kanıtlar? yanlış uğruna da kurban gitmişler varsa, gerçek nasıl belli olacak? hem, şeytan da mucizeler gösteriyorsa, tanrılığın ayırıcı özelliği nerede kaldı? hem de niçin hep öyle akla yatkın gelmeyen, yarım yamalak mucizeler? niçin, düşünceleri değiştirmek varken, doğanın altı üstüne getiriliyor? insanların kafalarını aydınlatmak, onları doğru yola getirmek varken, onları öldürmek ya da gözlerini korkutmak da ne oluyor?

ey hem bön hem de dediğinden şaşmayan ölümlüler! hiçbirimiz dünkü olup biteni, bugün gözümüzün önünden geçip gideni iyice bilmiyoruz da ne diye iki bin yıl öncesi için ant içmeye kalkışıyoruz?

ey zayıflığına bakmadan kendisini beğenen insanlar! doğanın derin, değişmez yasaları var; bizim ruhlarımızsa kuruntular ve anlamsızlıklarla dolu. biz her şeyi anlamak, her şeyi kanıtlamak istiyoruz. gerçekte bütün insanlar için aldanmak, bir atomun özelliklerini değiştirmekten çok daha kolaydır.

***

bir bilgin, "olaylara dayanan kanıtlar örtülü kaldığına göre, bunları bir yana bırakalım da akla dayanan, öğretide bulunan kanıtları ele alalım." dedi. 

bunun üzerine muhammed'in dininden bir imam tam bir güvenle ortaya çıktı. mekke'ye doğru dönüp tumturaklı bir kelime-i şehadet getirdikten sonra, ağır, görkemli bir sesle, "hamd olsun sana tanrım!" dedi, "nur, gün gibi parıldamaktadır; gerçeğin sınavdan geçmeye gereksinmesi yok." sonra da kuran'ı göstererek,

"işte nurun, gerçeğin özü. bu kitabın kuşkuya gelir yeri yok. sıradan insanı kurtarmak, bilgini de şaşırtmamak için peygambere gönderilmiş olan tanrı sözünü tartışmadan kabul edip gözleri kapalı gideni bu kitap doğru yoldan ayırmaz. tanrı, muhammed'i yeryüzüne elçi gönderdi; dinine inanmak istemeyene kılıçla boyun eğdirmesi için yeryüzünü onun ellerine bıraktı. kafirler ayak diremekte, inanmak istememektedirler; onların bu dikkafalılığı tanrı'dan geliyor; korkunç cezalara çarpmak için tanrı onların yüreklerini kilitledi."

bu sözler üzerine, her yandan yükselen mırıldanmalar, söylevciyi susturdu. bütün topluluklar, "böyle kolaycacık bizi aşağılayan bu adam da kim?" diye bağrıştılar, "yengi kazanmış baskıcı bir yönetici gibi, kendi inancını ne hakla bize zorla kabul ettirmeye kalkıyor? tanrı bize de onun gibi göz, ruh, zekâ vermedi mi? neye inanıp inanmayacağımızı bilmek için bunları bizim de kullanmaya hakkımız yok mu? onun bize saldırmak hakkı oluyor da bizim kendimizi savunmamız hakkımız değil mi? onun canı sınamadan inanmak istemişse biz de düşünüp inceleyerek inanmakta özgür değil miyiz? ışıktan korkan bu ışıklı öğreti de ne oluyor? kim bu iyilik tanrısının elçisi ki cinayetten, kavgadan başka öğüt vermiyor? bu nasıl adalet tanrısıdır ki gerçeği görememeye kendisi neden oluyor, sonra da cezalandırıyor? gerçeğin kanıtları zor ve işkenceyse tatlılık ve acıma da yalanı mı gösterecek?" 

bunun üzerine yandaki topluluktan bir adam imama doğru ilerleyerek ona, "muhammed'i en iyi öğretinin elçisi, gerçek dinin peygamberi olarak kabul edelim." dedi; "ama hiç değilse dinini yerine getirmek için kimin yolundan gideceğimizi bize söyleyiverin: damadı ali'nin mi, yoksa halifeleri ebubekir ile ömer'in mi?" bu adlar ağza alınır alınmaz müslümanlar arasında korkunç bir ayrılık çıktı. ömer'i tutanlarla ali'yi tutanlar birbirlerine "sapkın, dinsiz, kafir" diyerek ilençler yağdırdılar. kavga o kadar alevlendi ki yumruk yumruğa gelmesinler diye yandaki topluluklardan bazıları araya girmek zorunda kaldılar.

sonunda ortalık biraz yatışınca yasa yapan, imamlara "ilkelerinizin nasıl sonuçlar verdiğini görüyorsunuz." dedi. "insanlar bu ilkelere göre davransalardı, siz bile çelişkiler çıkarıp tek kişi kalıncaya dek birbirinizi yerdiniz; oysa tanrı'nın ilk yasası, insanın yaşaması değil midir?"

sonra öteki topluluklara dönerek, "kuşkusuz bu göz yummazlık, bu tekelcilik ruhu her türlü adalet düşüncesine karşı gelmekte; ahlakın ve topluluğun bütün temellerini altüst etmektedir. ama yine de, temeli öğrenmeden biçimsellik üzerinde yargı vermemek için, bu öğretiyi toptan reddetmeden önce, dogmalarından birkaçını anlamak uygun olmaz mı?" dedi. 

topluluklar bunu kabul edince imam, tanrı'nın nasıl putperestlik içinde yolunu sapıtmakta olan uluslara yirmi dört bin peygamber gönderdikten sonra, bir sonuncusunu, hepsinin yetkini, hepsinin üstünü muhammed'i gönderdiğini anlatmaya başlayarak, "esenlik üstünden eksilmesin." dedi. o acıması bol olanın, bundan böyle tanrı sözünü kafirler bozup değiştirmesinler diye, kuran'ın sayfalarını nasıl kendisinin yazdığını anlattı.

müslümanlığın dogmalarını bir bir inceleyerek, tanrı sözü olarak, kuran'ın, tıpkı çıktığı kaynak gibi, nasıl öncesiz ve sonsuz olduğunu; onun nasıl, cebrail'in yirmi dört bin kez geceleri görünmesiyle yaprak yaprak gönderildiğini; meleğin küçük bir tıkırtıyla geldiğini bildirmesi üzerine peygamberi nasıl soğuk bir ter kapladığını; bir gece gizem perdesi açılıp peygamberin yarısı kadın, yarısı at olan burak adlı bir hayvana binerek nasıl doksan kat göklerde dolaştığını; kendisinde mucize gücü olduğu için nasıl kızgın güneş altında yürüdüğünü; bir sözle ağaçları yeşerttiğini, kuyuları, sarnıçları suyla doldurduğunu, ay'ı ikiye böldüğünü; onun gökten aldığı buyrukla, kılıcı elinde, yüceliğiyle tanrı'ya en çok yakışan, tapınıştaki yalınlığıyla da insanlara en uygun gelen dini nasıl yaydığını anlattı.

çünkü bu dinin topu topu sekiz on şartı vardı: tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmak; muhammed'i onun tek elçisi olarak tanımak; günde beş vakit namaz kılmak; yılda bir ay oruç tutmak; ömründe bir kez hacca gitmek; mallarının zekatını vermek; hiç şarap içmemek; hiç domuz eti yememek; kafirlerle savaşmak.

her müslüman, bu yoldan gitmekle sağken gazi, ölünce de şehit sayıldığı için, daha bu yeryüzündeyken bir yığın nimetten yararlandığı gibi, ölümünde de günahlarıyla sevapları tartıya vurulup, iki kara meleğin temize çıkardığı ruhu, cehennemin üstündeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü geçtikten sonra zevkler diyarına alınıyordu. bal ve süt ırmaklarıyla sulanan; hint'in, arap'ın bütün o güzel kokularının yayıldığı bu yerde, hep el değmemiş gibi kalan genç kızlar, göğün hurileri, durmadan gençleşen bu seçkinleri, hep tazelenen iyiliklere ve ilgilere boğmaktaydılar.

bu sözler üzerine bütün yüzlerde istem dışı bir gülümseme görüldü. topluluklardan birçoğu, bu inanç temellerini yargıya vurarak, hep birden, "aklı başında insanlar, böyle düşlemleri nasıl kabul ederler? sanki binbir gece masallarından birini dinlemiş gibi değil miyiz?" dediler.

bir samoyed de ortaya çıkarak "muhammed'in cennetini ben çok iyi buldum." dedi. "ama ona ulaşmak için tutulacak yollardan biri üzerinde takıldım kaldım. çünkü muhammed'in buyurduğu gibi gün doğmadan başlayıp gün batıncaya kadar yiyip içilemeyeceğine göre, güneşin tam dört ay batmadan ufukta kaldığı bizim ülkemizde böyle bir oruç nasıl tutulur?"

müslüman bilginler, peygamberin onurunu korumak için, "böyle şey olmaz." dediler. ama yüz ulus bunu doğrulayınca muhammed'in yanılmazlığı çirkin bir sarsıntıya uğramaktan kendisini kurtaramadı.

bir avrupalı, "tanrı'nın bize yeryüzünde geçen şeyleri hiç öğretmeyip de durmadan ahirette olup bitenleri bildirmesi ne kadar tuhaf!" dedi.

bir amerikalı, "ben hacca gitmekte büyük bir güçlük görmekteyim." dedi, "çünkü bir kuşağı yirmi beş yıl, yerküre üzerindeki insanların sayısının da yalnızca yüz milyon olduğunu varsaysak, herkes ömründe bir kez mekke'ye gitmek zorunda olduğundan, her yıl yollarda dört milyon insan olacak demektir. aynı yılda da dönülemeyeceğine göre, bu sayı iki kata, yani sekiz milyona çıkar. yeryüzünü kaplayan bu din kafilesine yiyecek, su, yer, gemi nereden bulunacak? bunun için mucize gerek."

bir katolik din bilgini, "muhammed dininin temelini yapan düşüncelerden birçoğunun kendisinden çok önce var olması, bu dinin tanrı'dan gelmediğini gösterir." dedi, "bizim kutlu dinimizle yahudilerin dinindeki gerçeklerin değiştirilerek, karmakarışık bir biçimde bir araya getirilmesinden başka bir şey olmayan bu dini, tutkulu bir adam, kurduğu egemenlik tasarıları ve dünyalık amaçları için kullanmıştır. kitabını gözden geçiriniz; içinde, tevrat ile incil'de anlatılanların saçma sapan masallara çevrilmesinden; kapalı, birbirini tutmaz tumturaklı sözlerle gülünç ya da tehlikeli inançların bir araya getirilmesinden başka bir şey göremeyeceksiniz. bu inançlardaki ruhla peygamberin tuttuğu yolu inceleyin; amacına ulaşmak için, yönetmek istediği halkın tutkularıyla, doğrusu ustalıkla oynayan, kurnaz ve korkusuz bir kişilikten başka bir şey bulamazsınız." 

"karşısına alıp konuştuğu kimseler sıradan, bön insanlardır; o da onlara olmadık acayiplikler uydurur; onlar cahildir, kıskançtırlar; o da bilimi kötüleyerek onların gururlarını okşar. yoksul ve açgözlüdürler; o da yağma umuduyla onların hırslarını kamçılar. en önce, yeryüzünde onlara verecek hiçbir şeyi olmadığından, göklerde hazineler yaratır. en büyük nimet diye ölmek isteğini uyandırır. cehennemle korkakların gözünü yıldırır, gözüpeklere cenneti söz verir; yazgıya inanmakla zayıflara güç verir; bir sözcükle, bütün tutku etkenlerinden, duyguların bütün eğilimlerinden yararlanarak gereksindiği bağlılığı elde eder."

yabanıl insanlar da ileri atılarak "ne?" dediler, "bir elma yediler diye bütün insanlar ilence uğrasın; siz de 'adaletli tanrı' deyip durun. hangi acımasız, babaların suçundan dolayı oğullarını sorumlu tutmuştur? hangi insan, başkasının yaptıklarından hesap verebilir? bu, her türlü adalet düşüncesini altüst etmek değil midir?"

başkaları da "bütün bu ileri sürülen olayların tanıkları, kanıtları nerede?" dediler. "kanıtlarını hiç incelemeden bu olanları olduğu gibi kabul edebilir miyiz? en küçük bir dava açmak için bile iki tanık gerekirken bizi bütün bunları geleneklerle, ağızdan ağıza gelen sözlerle inandırmaya kalkıyorlar."

***

yahudiler, hristiyanlar, müslümanlar! savlarınızın anlamı ne olursa olsun, siz manevi varlıklar dizgemiz içinde zerdüşt'ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.

cennetlik kişi, zenginlikleri reddeder; ancak kendisine gereken kadarını kullanır. bedenini aşağı görür. tutkuları susmuştur, hiçbir şeyde gözü yoktur, hiçbir şeye bağlanmaz. hep benim öğretimi düşünür durur. sövmelere sabırla katlanır, yanındakilere hiç kin beslemez.

gökle yeryüzü yok olup gidecek, öyleyse siz de hiçleşen dört maddeden yapılmış bedeninize değer vermeyin. yalnızca ölümsüz ruhunuzu düşünün.

şehveti dinlemeyin. tutkular, korku ve dert uyandırır. tutkuları boğun, korkuyla derdi de yok etmiş olursunuz.

kim benim dinimi kabul etmeden ölürse, bu dini yerine getirinceye dek, durmadan yeryüzüne dönerek insanlara karışır.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir; tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecaz ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların gidişi saklıdır.

gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir. bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşamak ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

bu ruh, eylemleriyle ilişkilerinin gösterdiği sonsuz değişiklik yüzünden, kimi zaman etkin, kimi zaman edilgin, kimi zaman basit, kimi zaman de karmaşık sayıldığı için, insan zekâsına her zaman çözülmez bir bilmece gibi göründü. açıkça anlayabileceğimiz, yalnızca maddenin asla yok olmadığı ve özünde bulunan özellikler sayesinde, evrenin de canlı ve düzenli bir varlık gibi yönetildiğidir.

insanın bu yasaları bilmesi, bilgeliği ortaya çıkarır. erdemle yeterlilik, bu yasaların göz önünde tutulmasındadır. kötülük, günah, yanılmaysa bunların bilinmemesinde, bunlara karşı gelinmesindedir. en küçük atomdan en yüksek yıldızlara dek zincirleme giden nedenlerle sonuçlardaki alınyazısını; ağır cisimlerin yere inmesini, hafiflerinin yükselmesini sağlayan zorunluluk, mutlulukla yıkımı da bu yasaların bir sonucu yapmıştır.

işte, buddhamız somona gautama'nın ölüm döşeğinde bildirdikleri bunlardır.

23.07.2018

doğu yolculuğu

hermann hesse

"nereye bu yolculuk peki? evimize, hep evimize." (novalis)

bütün dünya tarihi çokluk resimli bir kitaptan başka şey değildir. insanların en güçlü ve gözü hiçbir şey görmeyen bir özlemini yansıtır: unutma özlemi.

annelerde de durum böyle değil midir? çocukları dünyaya getirip onlara süslerini

verdikten, güzelliklerini ve güçlerini bağışladıktan sonra kendileri gösterişsiz ve silik kimseler olup çıkarlar. bundan böyle kimse arayıp sormaz onları.

uzun yaşamak isteyen her varlık başkalarına hizmet etmek zorundadır. başkalarım buyruğu altına almak isteyenlerin ömrü ise uzun olmaz. başkalarına hükmetmek için doğmuş az insan vardır. bunlar bu işi yaparken neşe ve sağlıklarını yitirmezler. hırs ve tamahla hükümdarlık mevkine yükselenlere gelince, bunların tümü hiçlikte son bulur.

yaşantı açlığından sonra insandaki en güçlü açlık unutma açlığıdır.

yeni gelen her kuşak kendinden önceki kuşağın önemli bulduğu şeyleri yasaklara, sükutla geçiştirip örtbas etmelere, alay edip eğlenmelere başvurarak belleklerden silip atmaya çalışmıyor mu? yıllar yılı süren, tüyler ürpertici bir savaşın bütün uluslarca yıllar yılı unutmalara, inkârlara, bilinç dışına itmelere ve hokus pokus ortadan kaldırmalara konu edildiğini görüp yaşamamızın üzerinden topu topu ne kadar zaman geçti? ve şimdi bu uluslar, biraz toplanıp kendilerine geldikleri şu sıra, birkaç yıl önce başlarının altından çıkan ve başlarına gelen kötülükleri sürükleyici savaş romanları aracılığıyla yeniden amınsamaya çalışmıyor mu?

savaşa katılanların hepsinin de savaşı yaşadığı söylenemez asla. hatta pek çok kişi savaşı gerçekten yaşamış olsa bile, sonradan onu unutmuştur.

"sözcükler gizli anlamı ele geçirmeye elverişli şeyler değildir; her zaman biraz değişik gösterirler bu anlamı, biraz çarpıtır, biraz aptalca bir kimlikle donatırlar. evet -bu kadarı da iyidir yine, bir kimsedeki hazine ve bilgeliğin bir başkasına budalalık gibi görünmesine de doğrusu bir itirazım yoktur." (siddharta)

insanların bütün yaptıklarını bencil içgüdülere dayandıran hekim ve psikologlar belki de haklıdır.

umutsuzluk, insan yaşamım kavramaya ve haklı göstermeye yönelik her ciddi girişimin sonucu olarak açığa vurur kendini. umutsuzluk erdemle, adaletle, mantıkla yaşamaya ve yaşamın zorunluluklarım yerine getirmeye yönelik her ciddi girişimin bir sonucudur. umutsuzluğun bu yakasında çocuklar, öbür yakasında büyükler bulunur.

"uzaklara yolculuk eden bir kişinin 

yaşadıkları gerçek diye beklediklerinden uzaktır 

çokluk dönüp gelende yurduna 

sağda solda anlattıkları uydurma sayılır

ve palavracıya çıkar adı

gözleriyle görmediği, hissetmediği şeylere inanmaz insanlar 

kapalıysa gönül kapıları

biliyorum görüp geçirmemiş toy kişilerin 

benim anlatacaklarıma da yoktur pek inanacakları."

31.05.2018

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

3.12.2017

bugünü yaşama arzusu

irvin yalom

hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur.

thomas kempis: ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum.

anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca ilişkiler kurarlar.

sokrates: iyi yaşamayı öğrenmek için kişinin iyi ölmeyi öğrenmesi gerekir.

gracian: insanın başkasının meselelerine girmesi, kendi meselesiyle çıkmasıdır.

terentius: ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir.

küçükken öğrenilen şey en iyi öğrenilendir.

schopenhauer: her şey olmaya kalkan insan hiçbir şey olamaz.

dün ve yarın yok. geçmiş hatıralar, gelecek özlemler yalnızca memnuniyetsizlik yaratır. zihinsel sükunete giden yol şu anı gözlemekte ve farkındalığımızdan oluşan nehirde rahatsız edilmeden akıp gitmesine izin vermekte yatar.

johanna schopenhauer: şaşaa, rütbe ve unvan genç kızların yüreği üzerinde baştan çıkarıcı bir etki yaratıp onları evlilik düğümüyle bağlar. bu, onları hayatları boyunca en büyük cezaya katlanmak zorunda bırakan yanlış bir adımdır.

chapman: gecenin ruh halinde demlenmeyen hiçbir kalem edebi bir şey yazamaz.

"hayat acı çekmektir. acıya bağlar neden olur; nesnelere, fikirlere, bireylere, hayata olan bağlar. acının panzehiri vardır; arzunun, bağın, benliğin sona erdirilmesi." (buddha)

26.08.2016

din

felicien challaye

din, şu üç ilkel eğilimin tinselleşmesi ve sosyalleşmesi ile açıklanır: korunma içgüdüsü, merak, sempati.

başkalarını yargılamaktan kaçınmalıdır. zamanın töresi, zina yapan kadının taşlanmasına izin veriyordu. isa, kadını suçlayanlara şöyle der: "içinizde hanginiz günahsızsa ilk taşı o atsın ona!"

tanrının çevresini saran melekler gibi, şeytanın yanında bulunan iblisler de ilkel animizmin kalıntılarıdır. meleklere tapınış, ilkel animizmin uzantısıdır.

bütün öteki kutsal kitaplar gibi, hristiyanlığın kutsal kitabı da insan elinden çıkmadır.

hristiyan tanrısına karşı birçok güçlü itirazların yapılmakta olduğu da kuşkusuzdur. bir tek insanın -yani adem'in- işlediği günahı bütün insanlara yükleyen; sonra bu zavallı insanlığı bağışlamak için onun hatalarını yüklenecek çilekeş bir kurbana gereksinimi olan; bu özverinin yaratacağı hoşnutluğu elde etmek için bir bakirenin -meryem'in- karnına kendi oğlu -isa- olacak olan tohumu yerleştiren bu yaratan da acayip bir tanrıdır doğrusu!

göksel bir baba'ya olan inanç, bütün gerçekleri tanrısallaştırmak gibi bir zorunluluk doğurmaktadır. insanlığa acı çektiren tüm kötülüklerin, onu küçük düşüren tüm adaletsizliklerin ardında iyi bir niyet bulmak gerekir; bu ise olacak iş değildir.

korunma içgüdüsü insanı yalnız bütün yaşamı boyunca gözetmekle kalmaz; aynı zamanda insanın ölümle yok oluş düşüncesi yüzünden acı çekmesine, bu düşünceye karşı başkaldırmasına da yol açar. insan bu yok oluş düşüncesini nahoş ve aşağılatıcı bularak reddeder. dinlerin çoğunluğu varlığın tümünün ya da bir parçasının ölümden sonra da yaşayacağını ileri sürerek bu kaygıyı yatıştırır.

buddha: her iki aşırı uçtan, yani iğrenç ve boş olan bir zevk ve sefa yaşamından da, iç karartıcı ve boş olan bir perhiz ve oruç yaşamından da sakınmak gerekir. bilgiye, gönül rahatlığına, mutluluk dolu bir hiçliğe erişmek için ikisinin ortasından geçen yoldan gitmek gerekir.

5.12.2015

çamların kadim müziği

osho

yapabiliyorsan delir, kalpten delir.

olgunlaşmamış zihin daima nesnelere ilgi duyar: para, ev, araba, güç, saygınlık.. hepsi ıvır zıvır, hepsi saçmalık. olgun zihin yalnızca varoluşa, varlığa, yaşamın kendisine ilgi duyar.

insanlar din değiştirdiklerinde çok hevesli olurlar. dinden, çok fazla dogmacı dinden gelen insanlar dinden çok fazla uzaklaşır. kiliseden ayrıldıklarında, hayat kadınına giderler.

mutlu bir insan, tapınağını gittiği her yere yanında götürür.

umut etmezsen bütün umutsuzluk kaybolur. çok fazla şey beklersen hayal kırıklığı kaçınılmazdır. başarılı olmaya çalışıyorsan başarısız olacaksın. neyi çok fazla yapmak istersen tam tersi gerçekleşecektir. umutla yaşamak gelecekte yaşamaktır, gerçekte hayatı ertelemektir. bu bir yaşam biçimi değil, intihar biçimidir.

mucizeler kendiliğinden gerçekleşir.

ölü insan nehir hakkında yaşayan insanın bilmediği bir sırrı bilir. yaşayan insan mücadele ediyordu. nehir düşmandı. korkuyordu, güvenemiyordu. fakat ölü insan, orada olmadığı için, nasıl mücadele edebilir? ölü insan hiçbir gerilim olmadan tümüyle gevşemiştir: birden beden yüzeye çıkar, nehir gerekeni yapar. ölü bir insanı hiçbir nehir boğamaz.

doğumla birlikte ölüm de kesinlik kazanır. bir kez bu kesinlik anlayışına nüfuz ettiğinde rahatlarsın. bir şey mutlak surette kesin olduğunda endişelenecek bir şey kalmaz. endişe belirsizlikten doğar.

çok fazla konsantre olan insanlar daima dalgın olurlar; çünkü bütün dünyaya nasıl açık kalacaklarını bilmezler.

saygı dolu gözlerle baktığında, her şey ilahi olur.

bertrand russell'ın "hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum." dediği söylenir.

tanrısallık senin en üst seviyede çiçek açman, kusursuz çiçeklenmendir; tanrısallık yazgının gerçekleşmesinden ibarettir.

insanlar neredeyse daima hiç yaşamadan ölürler.

everest'in zirvesine ilk ulaşan insan, edmund hillary, otobiyografisinde, "yaklaştıkça giderek daha çok şeyi arkada bırakmak zorunda kaldım. son anda neredeyse her şeyi bırakmam gerekti; çünkü her şey büyük bir yük oldu." der.

bilinç söz konusu olduğunda, büyük, küçük ve vasat, herkes aynı gemide yolculuk eder.

elbette sınırlı bir zihnin de faydası var: daha keskin olur, sivri bir iğne gibidir, tam doğru noktayı vurur; ama etrafını çevreleyen büyük yaşamı gözden kaçırır.

yaşam muazzam bir sırdır. hayattasın; ama hayatı bildiğini zannetme.

mantıklı zihin insan işi küçük bir bahçe gibidir, hayat ise vahşi ormandır.

er ya da geç yaşama karşı geleceksin ve o zaman zihnin yüzüne gözüne bulaştıracak, başarısız olacak. zihnini mantığın en uç noktasına kadar gerdiğinde delireceksin. gerçekliğin hafif bir rüzgârıyla saray yıkılır. delilik budur.

anlayışlı bir insan asla söz vermez; çünkü çaresizliğini bilir. "seni sonsuza dek sevmek isterim ama kim bilir? yarın aynı olmayabilirim." diyecektir. aciz hissedecektir, kendine güvenmeyecektir. ancak aptallar kendine güvenir. anlayış sahibi insan tereddüt eder; çünkü bir kişi olmadığını, içinde kalabalık olduğunu bilir.

ağaç tohumda var olmayı sürdürür. tohumu anlayabilirsen ağacı da bileceksin. meyvede bütün ağaç vardır.

hayat hayal edebileceğin her maceradan daha serüvenlidir. yaşam gebedir, daima gebedir, bilinmeyene.

yaşam muazzam büyüktür. bütün dogmalar onlarla ilgili belli bir hakikate sahip olabilir; ama hiçbir dogma hakikat değildir - olamaz. yaşam o kadar büyüktür ki hiçbir dogma onu bütün olarak anlayamaz.

mark twain karısıyla birlikte az önce güzel bir konuşma yaptığı konferans salonundan evine dönüyormuş. karısı orada değildi, yalnızca onu almak için oraya gelmişti. yolda, "konuşma nasıldı?" diye sormuş. "hangisi?" demiş mark twain. "hazırladığım mı, orada yaptığım mı, yoksa şimdi keşke yapsaydım diye düşündüğüm konuşma mı? hangisi?"

insanlarda bilinçaltında söylenmemiş bir şeyi duymak gibi bir eğilim var.

evliliğimin meydana geldiği gün, bir felaketti. dışındayken çölde güzel bir vaha gibi görünebilir; ama yaklaştıkça vaha kurumaya ve gözden kaybolmaya başlar. bir kez içine düştüğünde, bir hapishanedir. fakat hatırla: esaret ötekinden gelmez, senin içinden gelir.

bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

yaratıcı olamayan insanlar yıkıcı olur; çünkü yıkmak yoluyla dolaylı yoldan güçlü oldukları hissederler.

bilgi yoluyla tepki verdiğin her seferinde ana fikri kaçıracaksın; çünkü tam olarak yapılması gereken doğru şey olmayacak. hayat değişti; ama senin bilgin aynı kalıyor ve sen bu bilgiye dayanarak hareket ediyorsun. bu da bugüne dünkü bilginle bakıyorsun demektir. hiçbir zaman canlı olamayacaksın. ne kadar bilgi yoluyla iş görürsen o kadar olgunlaşmamış olursun.

anlatıldığına göre, adamın biri psikiyatra, "basit, gündelik tabirlerle, o bilimsel jargon olmadan, psikoz hastasıyla nevrozlu insan arasındaki fark nedir?" diye sormuş. "şey" demiş psikiyatr, bir süre düşündükten sonra, "şu şekilde açıklanabilir: psikozlu iki artı ikinin beş ettiğini düşünür. nevrozlu iki artı ikinin dört ettiğini gayet iyi bilir; ama bu onu çok kaygılandırır."

kimse hakikate korku yoluyla yaklaşamaz. kelime ve teoriyle ilgili her şeyi unut. sadece mutluluğunla, huzurunla ilgilen; bir gün tanrısallığın içine girdiğini göreceksin. en üst seviyede mutluluğun başka bir adıdır.

kendini bilmek bütün bilginin kapısı olur, en temeldir. o temel olmadan, bütün bilgi yalnızca görüntüde bilgidir; aslında cehalettir.

kendini bilmediğin için kendi yansıtmalarını dış gerçeklerle karıştırmaya devam ediyorsun. kendini bilmedikçe, gerçek herhangi bir şeyi bilmek imkânsızdır. ve kendini bilmenin tek yolu korunmasız, açık bir yaşam sürmektir. kapalı bir hücrede yaşama. kendini zihninin arkasına saklama. dışarı çık.

zen kendiliğinden olanın, çabasız çabanın, sezginin yoludur. bir zen ustası, büyük bir şair olan ikkyu şöyle demiş: "binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebiliyor, çamların kadim müziğini duyabiliyorum."

biri buddha'ya, "en büyük mucize nedir?" diye sormuş. "içe dönmek" demiş buddha. içe döndüğünde, farkına vardığında, binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebilecek, çamların kadim müziğini duyabileceksin.

9.03.2014

tanrı ile şeytan

norman mailer

tanrı ile şeytan, tepeye yaklaşanlara çok dikkat eder. orta halli adamın ufak tefek işlerine pek karıştıklarını sanmıyorum. ruhların bir çiftlikte, kendilerini doyuracak şey bulabilecekleri inancında değilim. ama tanrı ile şeytan'ın lenin, hitler ya da churchill'i rahat bırakabileceklerini sanıyor musunuz? hayır. birtakım imtiyazlar ister ve öç alırlar. iktidardaki kişilerin ara sıra aptalca davranmalarının nedeni budur. tepede her şey büyüktür ve tepeye ulaşmak çok güçtür. tanrı ya da şeytan ile pazarlığa hazır olmak gerekir; insanların birçoğu da buna yanaşmazlar. er ya da geç orta halliliğe boyun eğer, yarı yolda kalırlar.

muhammed'in ya da buddha'nın zekası bende olsaydı bir din kurabilirdim. pek az mürit toplayacağım şüphesizdi. benim dinim avuntu getirmiyordu; tam tersine o, kuşkuların en safıydı. çünkü tanrı'nın aşk değil cesaret olduğuna inanıyordum. aşk bir armağandır. insanlar öldürmekten korkuyorlarsa bu, adaletten çekindiklerinden değil, bir katilin tanrıların dikkatini çektiğini ve düşüncesinin artık ona ait olmadığını bildiklerindendir. kuşku sinir bozukluğundan gelmez, gerçektir. geleceğe dair haberler, yediğiniz ekmek gibi elle tutulur hale gelir. sonu gelmeyen bir mimari düşlerimizi çevirir, cinayet anında bu karanlık dünyanın çarşı alanından bir ses yükselir. sonsuzluk bir odadan yoksundur. bir yerde, tanrısal öfke bir kızgınlığa toslamıştır.

21.11.2012

din

george santayana: doğaüstüne duyulan inanç, insanın talihinin en kötü olduğu anda girdiği umutsuz bir bahistir.

lord byron: herkes gerçekleşmesini çok istediği şeylere inanmaya meyillidir. bu ister bir loto bileti, ister cennete gidiş bileti olsun.

samuel p. putnam: insan bilincindeki son batıl inanç, dinin iyi bir şey olduğu hakkındadır.

matt berry: inanç, kişinin kendi bütünlüğünü korumak yerine tanrı'nınkini koruma girişiminin bunaltıcı bir sonucudur.

john bice: kişisel dini inançların büyük bir oranı hakkında, kişinin ailesinin inançlarına ya da içinde yetiştiği kültüre bakılarak doğru bir tahmin yürütülebilir. dindarların kendilerine "benim dini inançlarım mantık ve kanıtlar üzerine mi inşa edilmiş, yoksa bana aşılanmışlar mı?" diye sormaları gerekir.

pearl s. buck: insanlara duyduğum inançtan başka bir inanca ihtiyacım yok.

buddha: sadece size böyle söylendiği ya da nesilden nesile aktarıldığı veya dini kitaplarınızda yazılı olduğu için ya da öğretmenleriniz ve büyükleriniz böyle istediği için bir şeye inanmayın. fakat gözlem ve analiz sürecinin ardından, bir düşüncenin mantığınıza uyduğunu, iyi nitelikler taşıdığını ve herkese faydası dokunacağını fark ederseniz onu kabullenin ve ona göre yaşayın.

richard burton: din üzerine çalışmalarımı sürdürdükçe, insanın kendisi dışında hiçbir şeye tapmadığından giderek daha fazla emin oluyorum.

16.10.2011

ben kapıyım

osho

ciddi olan her zaman ölüdür.

modern zihnin bütün koşuşturmacası ölüm korkusu nedeniyledir.

buddha pek çok kereler söylemiştir: "yürüdüğümüzde yürüyen yoktur, sadece yürüyüş vardır."

sadece yüzeysel olan derin olduğunu iddia eder.

zihin bazen yanlış anladığı için değil -zihin her zaman yanlış anlar. zihin bazen yanlış yaptığından değil -zihin yanlışlıktır. her zaman yanlışlık yapar.

hayat sadece hiçbir amacı olmadan taşan bir enerjidir.

hayatı bir iş gibi değil bir oyun gibi yaşa. hastalıklı olan, sözümona ciddi zihin gerçekten de oyunu işe çevirir.

eğer cinselliği inkâr edersen o zaman aşkı da inkâr etmen gerekir.

evrensel sevgiden bahsetmek her zaman bir bireyi sevmekten daha kolaydır. birini sevmek güçtür, bütün evreni sevmek ise çok kolaydır; hiçbir şey içermez. ve inkâr temelli düşünen biri evrensel sevgiden bahsedecektir ama bireysel duyguları inkâr etmeye ve kökünden sökmeye devam edecektir.

bu dünyada, bu varoluşta hiçbir şey anlamsız değildir, her şey bir anlam taşır. her şey kendisiyle birlikte belirli bir atmosfer taşır.

din hiçbir zaman akılcı olduğunu iddia etmez. tek iddiası akıl dışı olmaktır.

eğer var olmak ve yaşamaya devam etmek istiyorsan saldırgan ol. en formda olan hayatta kalır, en saldırgan olan hayatta kalır. eğer sadece alıcı olursan ölürsün.

meditasyon incelikli bir ölümdür; senin, senin zihninin, egonun, seni tanımlayan her şeyin derin bir ölümü.

mısırlıların ölülerin kitabı'nın bir yerinde, "cehalet unutkanlıktan başka bir şey değildir." der. bilinen bir şey unutulmuştur. hiçbir şey yeni değildir, sadece bir şey unutulmuştur.

artık bilim adamları bile bu dünyadan başka en az elli bin gezegende daha hayat olması gerektiğini söylüyorlar. daha fazlası mümkün ama daha azı değil. böyle büyük bir evrende, olasılığın sıradan kurallarıyla en az elli bin gezegende hayat olmalıdır.

sadece önemli olmayan söylenebilir, sadece yüzeysel olan söylenebilir, sadece faydacı olan söylenebilir. bilginin en önemli iletimi sessizlikte mümkündür.

2.04.2011

alacakaranlık

sadık hidayet

"ne mutlu ruhta fakir olanlara; çünkü göklerin krallığı onlarındır." (matta)

doğal insanın, sağlıklı insanın iyi yemesi, iyi içmesi, iyi aşk yaşaması gerekir. okumak, yazmak ve düşünmek; bunların tümü bedbahtlıktır, talihsizlik getirir.

kötü eğitiliyoruz biz. bütün sakatlıklar, daha çocuk yaşta beyinlerimize doldurulan, herkesi öbür dünyaya yönlendiren hurafelerden kaynaklanıyor. bu dünyayı bırakıp mevhum bir fikre yapışmışız. öbür dünyadan dönüp de bize haber getiren var mı acaba? anamızdan doğduk mu, ölene kadar ahiretimiz için ağlıyoruz. yaşamak mı denir buna?

buddha: yeryüzünde hiçbir şey kalıcı değil. yaşam, iki tahtanın birbirine sürtünmesiyle oluşan, bir an parlayıp tekrar sönen kıvılcıma benzer. ama biz nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyiz.

10.12.2010

uygarlıkların grameri

fernand braudel

uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.

geçmişi, tekrarlanması olanaksız yüce olayların ve eşi bir daha gelmeyecek yüce kişilerin mucizelerinin bir toplamı olarak göstermek, sonunda eğitimden geçenlerin çoğunun geçmişi bir kader olarak algılamalarına yol açar; bu da bugünü itirazsız yaşama ve yaşatma ortamının hazırlanmasına önemli bir katkıda bulunur.

islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

"zihnini serbest bırak ve bir dağ çağlayanının içindeki bir top gibi ol." [zen]

türk egemenliği, balkanlar ve yakın doğu'da aşikar bir maddi refah ve hızlı bir nüfus artışıyla çakışmıştır. istanbul'un 1453'teki nüfusu herhalde 80 bindir. 16. yüzyılda asıl istanbul, pera ve üsküdar'ın toplam nüfusu 700 bindir. bütün büyük kentler gibi, çok büyük bir lüksle korkunç bir sefaleti bir arada barındıran bu başkent, osmanlılar döneminde ışıklarını uzaklara saçan, süleymaniye gibi muazzam camilerin planlarını ihraç eden bir imparatorluk uygarlığının haset edilen modellerini sağlamıştır.

jacques berque: hem araplar hem de yahudiler tanrının halklarıdır. aynı anda tanrının iki halkı; bu, diplomatlara ve genel kurmaylara çok fazla gelmektedir. bu bitmez tükenmez çatışma, her ikisi de ibrahim'den türeyen, aynı tektanrıcılıktan ötürü soylu hale gelen hasımların birbirleriyle yeğen olmalarından kaynaklanmaktadır.

araplar ve yahudiler, batı karşısında zıt yollar izlemişlerdir. yahudiler, diaspora'da batılıların tekniklerini kaptıkları kadar, kendi cemaat ülkülerini de korumuşlardır. kendi topraklarında kalan araplar ise, istilaya uğramışlar, çözülmüşler, kabaca kendileri olarak kalma ayrıcalığına veya talihsizliğine uğramışlardır. bugünkü olanakların eşitsizliği, davranış ve söylem zıtlaşması buradan kaynaklanmaktadır.

"yolundaki bütün engelleri temizle. eğer yolunun üstünde buddha'ya rastlarsan buddha'yı öldür. atana rastlarsan atanı öldür. annene ve babana rastlarsan anneni ve babanı öldür. akrabana rastlarsan akrabanı öldür. kendini ancak böyle kurtarabilirsin. prangalarını ancak böyle kırabilir ve özgür olabilirsin." [zen]

"islam, marksizme, hristiyanlıktan daha zorlukla direnecektir; çünkü dünyevi ile ruhaniyi henüz ayıramamaktadır. ruhani alan, komünistleşmiş müslüman bir toplumun teknikçi maddileşmesi ile birlikte hareket etmeye daha kolaylıkla eğilimlidir."

24.11.2008

buddha

carl gustav jung

buddha'nın yaşamını, benliğin gerçeğe dönüşmesi ve ortaya çıkıp öznel bir yaşam olduğunu savunması olarak algılıyorum.

buddha'nın felsefesinde benlik tüm tanrılardan üstündür, insanın ve dünyanın varoluşunun özünü simgeler. benlik, insanın hem kendisinin hem de varoluşunun bilincine varmasını sağlar. o olmasaydı dünya da var olmazdı.

buddha insan bilincinin evrensel değerini görebilmiş ve insan bu ışığı söndürdüğünde, dünyanın bir hiçliğe yuvarlanacağını anlamıştı. schopenhauer'in büyüklüğü de bunu anlayabilmesinde ya da buddha'dan bağımsız olarak bu gerçeği yeniden keşfetmesinde yatar.

8.10.2008

dinler tarihi

felicien challaye

bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

auguste comte'a göre insanlık birbiri ardınca üç halden geçmiştir: teolojk hal: bunda insan olayların açıklamasını kendisininkine benzeyen ama daha güçlü iradelerle yapar; metafizik hal: bunda insan olayları soyutlamalar ve doğa gücüyle açıklar; pozitif hal: bunda insan olayları, başka olaylarla açıklar.

"yaşadığın sürece gönlüne uy, ölçüsüzce eğlen, gönlünün üzüntüye kapılmasına fırsat verme, arzularını doyuma ulaştır, dünyada olduğun sürece mutluluğu araştır. çünkü hiç kimse malını mülkünü yanında götürmez. buraya gelen hiç kimse de geri dönmez." (harp çalıcının türküsü)

schopenhauer: upanişadları okumak, dünyanın en kazançlı, en öğretici işini yapmak demektir. yaşamımım avuntu kaynağını onları okuyarak buldum ve öleceğim ana kadar bana destek olacak olan, onlardır.

buddha: her iki aşırı uçtan, yani iğrenç ve boş olan bir zevk ve sefa yaşamından da, iç karartıcı ve boş olan bir perhiz ve oruç yaşamından da sakınmak gerekir. bilgiye, gönül rahatlığına, mutluluk dolu bir hiçliğe erişmek için ikisinin ortasından geçen yoldan gitmek gerekir.

yaşam acılarla doludur. evrensel acı varlıkların, nesnelerin, duyguların devamlı olmayışından ileri gelmektedir. her şey geçer, insanın bağlanabileceği hiçbir şey yoktur.

konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü kudretlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: benim duam, yaşamımdır.

yaşamak için para kazanmak gerekir ama, para kazanmak için yaşamamak gerekir.

lévy-bruhl: erkeklerin de kadınların da süs olsun diye taktıkları ne kadar eşya varsa ilkin muska gibi kullanılmışlar, sonra süs haline gelmişlerdir.

kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.

başkalarını yargılamaktan kaçınmalıdır. zamanın töresi, zina yapan kadının taşlanmasına izin veriyordu. isa, kadını suçlayanlara şöyle der: "içinizde hanginiz günahsızsa ilk taşı o atsın ona!"

tanrının çevresini saran melekler gibi, şeytanın yanında bulunan iblisler de ilkel animizmin kalıntılarıdır. meleklere tapınış, ilkel animizmin uzantısıdır.

bütün öteki kutsal kitaplar gibi, hristiyanlığın kutsal kitabı da insan elinden çıkmadır.

hristiyan tanrısına karşı birçok güçlü itirazların yapılmakta olduğu da kuşkusuzdur. bir tek insanın -yani adem'in- işlediği günahı bütün insanlara yükleyen; sonra bu zavallı insanlığı bağışlamak için onun hatalarını yüklenecek çilekeş bir kurbana gereksinimi olan; bu özverinin yaratacağı hoşnutluğu elde etmek için bir bakirenin -meryem'in- karnına kendi oğlu -isa- olacak olan tohumu yerleştiren bu yaratan da acayip bir tanrıdır doğrusu!

göksel bir baba'ya olan inanç, bütün gerçekleri tanrısallaştırmak gibi bir zorunluluk doğurmaktadır. insanlığa acı çektiren tüm kötülüklerin, onu küçük düşüren tüm adaletsizliklerin ardında iyi bir niyet bulmak gerekir; bu ise olacak iş değildir.

korunma içgüdüsü insanı yalnız bütün yaşamı boyunca gözetmekle kalmaz; aynı zamanda insanın ölümle yok oluş düşüncesi yüzünden acı çekmesine, bu düşünceye karşı başkaldırmasına da yol açar. insan bu yok oluş düşüncesini nahoş ve aşağılatıcı bularak reddeder. dinlerin çoğunluğu varlığın tümünün ya da bir parçasının ölümden sonra da yaşayacağını ileri sürerek bu kaygıyı yatıştırır.

din, şu üç ilkel eğilimin tinselleşmesi ve sosyalleşmesi ile açıklanır: korunma içgüdüsü, merak, sempati.

her ulusal dinin yarattığı "sürü gururu"nu, kolektif biçimde kendine hayranlığı kabul etmek olanaksızdır.