29.4.08

uzun lafın kısası

charles fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

emma goldman: insanlığın barışa yönelmesi için, despotlara ne bu dünyada ne de öbür dünyada saygı göstermemek gerekir.

henry miller: yarım düzine iyi kitap, hayatının sonuna kadar ruhunu besleyecek yeterli gıdadır.

bret easton ellis: kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

h.l. mencken: ahlaki kesinlik her zaman kültürel bayağılığın simgesi olmuştur. kişi ne kadar az medenileşmiş olursa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinden o kadar emin olur.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

marquis de sade: en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

richard dawkins: din, egemen kesim tarafından halkı zaptetmek için kullanılan bir araçtır.

stefan zweig: savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler.

27.4.08

monsieur verdoux

charlie chaplin

hayat, kolaylıkla kötü ve acımasız bir hale dönüşebiliyor. onu güzel ve saygın tutmak için çaba göstermeliyiz.

bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil, sorunlarımız bile.

kadınlar gerçekçidirler; onları fiziksel özellikler yönlendirir. bir kadın bir erkeğe ihanet ettiğinde onu küçük görür. ne kadar iyi biri olursa olsun, bir erkekten kolaylıkla vazgeçebilir ve söz gelimi, daha çekici bir erkeğe kapılabilirler.

aşk gerçek ve çok derin bir kavramdır.

yıpratıcı ve hüzünlü bir dünyada yaşıyoruz; ama güzellikler onu anlamlı kılıyor.

insanın içinden cenazelerde gülmek, düğünlerde ise ağlamak gelir.

herkesin aşka ihtiyacı vardır.

daima mücadele edilecek bir şey vardır. umutsuzluk uyuşturucu gibidir. hayat, mantığın ötesindedir. bu yüzden devam etmelisiniz. kaderinize boyun eğseniz bile.

aklımı tam 35 yıl dürüstçe kullandım. sonra kimse aklıma ihtiyaç duymadı. kendi işimi kurmaya zorlandım. dünya da beni bir seri katil olma yolunda cesaretlendirdi. bu dünya toplu katliamlar için silah imal etmiyor mu? onlar da masum kadınları ve küçük çocukları öldürmüyorlar mı? üstelik çok bilimsel çalışıyorlar. bir seri katil olarak ben, onların yanında acemi kalırım.

bir konuda başarılı olmak için iyi planlama gerekir.

iyi ve kötü zıt güçlerdir. ikisinin de fazlası hepimizi ortadan kaldırır.

savaşlar, çatışmalar, hepsi iş gereği. rakamlar görecelidir. bir cinayet seni katil yapar, milyonlarcası ise bir kahraman.

25.4.08

artış sürüsü

elias canetti

dört farklı sürü tipinden (avcı, savaş, yas, artış) hangisinin zamanımıza egemen olduğu açıktır. büyük ağıt dinlerinin iktidarı azalıyor. çok fazla büyüdüler ve artışla boğuldular. modern endüstriyel üretimde, artış sürüsünün eski tözü öyle devasa bir büyüme geçirdi ki, onunla karşılaştırılınca, hayatın diğer bütün unsurları azalıyor gibi görünüyor.

üretim burada, bu hayatın içinde gerçekleşiyor. her zaman ve hep artan bir hızla büyüyor ve çoğalıyorlar, öyle ki durup düşünmek için bir dakikamız bile kalmıyor. korkunç savaşlar üretimi durduramadı ve doğası ne olursa olsun, karşıt kampların hepsinde üretim şaha kalkmıştır. artık bir inanç varsa, o da üretime, modern artış çılgınlığına olan inançtır; dünyanın bütün halkları ona birer birer yenilmektedir.

üretimdeki bu artışın sonuçlarından biri de giderek daha çok insanın istenmesidir. ne kadar çok mal üretilirse, o kadar çok tüketiciye ihtiyaç vardır. arz açısından önemli olan, olabildiğince çok tüketici kazanmaktır; ideal olarak da bütün insanları. bu bakımdan, yalnızca yüzeysel olarak olsa da, her bir ruha talip olan evrensel dinleri andırır. herkesin eşit derecede istekli ve ödeme gücü olan ideal alıcılar olmasını hevesle bekler. ama aslında bu gerçekten yetmez; çünkü bütün potansiyel tüketiciler satın almaya ikna edilmiş olsa bile üretim hâlâ artmak isteyecektir. bu yüzden asıl istediği daha çok insandır. üretim malların çoğalmasından artışın orijinal anlamına, insanın kendisinin artışına döner.

üretim özü gereği barışçıldır. savaş ve yıkım azalma demektir ve üretime zarar verir. bu noktada kapitalizm ve sosyalizm, aynı inancın ikiz rakipleri olarak birdir. her ikisi için de üretim gözbebekleri ve asıl ilgilendikleri şeydir. onların rekabetinin ta kendisi ilerlemenin vahşetine katkıda bulunmuştur. giderek birbirlerine daha çok benziyorlar; sadece üretimdeki başarıyla sınırlı olsa da, her birinde diğerine karşı algılanabilir nitelikte artan bir saygı var. kapitalizmin de sosyalizmin de istedikleri tek şey diğerini geçmektir. 
günümüzde, hepsi son derece verimli ve hızla büyüyen çeşitli büyük artış merkezleri vardır. bunlar farklı diller ve kültürlere dağılmıştır; hiçbiri iktidarı tekeline alacak kadar kuvvetli değildir ve hiçbiri diğerlerinin oluşturacağı herhangi bir bileşime karşı tek başına ayakta durmaya cüret edemez. adını yerkürenin her bir köşesinden -doğu, batı- alan devasa çifte kitle oluşumlarına doğru açık bir gidişat vardır. bunlar kendi içlerinde o kadar çok şeyi taşımaktadır ki onların dışında kalanlar giderek azalıyor; kalanlar da güçsüz görünüyorlar. bu karşıt çifte kitlenin katılığı, her birinin diğeri karşısında büyülenmesi, her ikisinin de tepeden tırnağa silahlanmış olduğu gerçeği ve ay için rekabette olmaları dünyada mahşeri bir korku uyandırmıştır: aralarında yapacakları bir savaş insanoğlunun sonu olabilir. ama şu artık açıkça belli oldu: artış trendi o kadar kuvvetlendi ki, savaş trendi karşısında üstünlüğü ele aldı. savaş artık bir baş belasından başka bir şey değil; savaş, hızlı artışın bir aracı olarak tüketildi. nasyonal sosyalizm almanyası bunun ilkel biçiminin nihai patlamasıydı. insan savaşın bir daha asla bu amaçla sürdürülmeyeceğim güvenle varsayabilir.

günümüzde ülkeler, insanlarından çok üretimlerini koruma endişesi içindeler. hiçbir şey üretimden daha meşru, hiçbir şey bu kadar herkesçe onaylanmış değildir. bu yüzyılda da insanların kullanabileceğinden daha fazla üretim yapılacaktır. savaşın yerini başka çifte kitle sistemleri alacaktır. parlamentolarda çifte kitlelerin etkinliklerinden ölümü dışlamanın mümkün olduğunu ve ulusların arasında da benzeri barışçıl ve düzenli sırayla iktidarı devretme sisteminin kurulabileceğini öğrendik. eski roma'da, sporun bir kitle olgusu olarak savaşın yerini nasıl alabileceği örneğine zaten sahibiz. spor bugün aynı önemi, ama bu kez dünya çapında yeniden kazanma noktasında. savaş kesinlikle ölüyor ve kısa bir süre sonra tamamen ortadan kalkacağı söylenebilir; ancak bu öngörüde hayatta kalanın durumu göz önüne alınmamıştır.

öğretmen

erich maria remarque

sabah oluyor. sınıfıma gidiyorum. ellerini kavuşturmuş küçükler sıralarına oturmuşlar. iri iri gözlerinde çocukluk yıllarının o ürkek şaşkınlığı henüz duruyor. bana öyle güvenle ve inanarak bakıyorlar ki! kalbim tıkanacakmış gibi oluyor birden.

sıfırı tüketmiş yüz binden bir tanesi olan ben, bütün inançlarını ve hemen bütün güçlerini savaşın parçaladığı yüz binden biri olan ben, burada sizlerin önünde dikiliyor ve sizlerin hayata benden çok daha bağlı, benden çok daha canlı olduğunuzu görüyorum. burada sizlerin önünde duruyorum. sizlere öğretmenlik ve yol göstericilik yapmam gerekiyor.

ne öğreteyim sizlere? yirmi yaşında içinizin boşalıp kavruk kalacağınızı, gelişmenizin en verimli çağında mahvolacağınızı ve acımasızca sıra malı olmaya zorlanacağınızı mı söyleyeyim?

insanlar tanrı ve insanlık adına zehirli gaz, demir, barut ve ateşle birbirlerini boğazladıkça bütün öğrenim ve kültürün, bütün bilimlerin acı bir alaydan başka bir şey olmadığını mı anlatayım? sizlere, bütün bu korkunç yıllarda temiz kalmış küçük yaratıklara ne öğretebilirim ben?

ben sizlere ne öğretebilirim? el bombasının nasıl yakalanıp çekileceğini ve insanlara nasıl fırlatılacağını mı öğreteyim? bir insanın nasıl süngüleneceğini mi, kürekle nasıl ikiye bölüneceğini mi göstereyim? soluk alan göğüs, hayat taşan bir akciğer ve bir kalp gibi esrarlı mucizelere karşı bir namlunun nasıl doğrultulacağını mı anlatayım? yoksa tetanosla nasıl kazık gibi olunacağını, parçalanmış bir bel kemiğinin ya da kafatasının ne hal alacağını mı anlatayım? çevreye saçılan bir beynin, parçalanan kemiklerin ve dışarıya fırlayan bağırsakların görünüşünü mü anlatmalıyım sizlere? yoksa karnından vurulanın nasıl inlediğini, ciğerden kurşun yiyenin nasıl da hırıltılı sesler çıkardığını ve başından yara alanın nasıl ıslık çalar gibi haykırdığını mı canlandırayım? daha başka şeyler bilmiyorum. daha fazlasını öğrenemedim.

yoksa sizleri şu karşıdaki yeşilli grili haritanın önüne götürüp elimi üzerinde dolaştırarak "sevgi işte burada boğazlandı" mı demeliyim? ellerinizde tuttuğunuz şu kitapların tertemiz yüreklerinizi bir cümleler kargaşalığına ve sahte bilgiler engeline doğru çekecek tuzaklar olduğunu mu söylemeliyim?

önünüzde duran lekeli ve suçlu insanın size şöyle yalvarması gerekiyor: olduğunuz gibi kalın ve çocukluğun sıcacık ışığını nefret alevcikleriyle bozmayın. alınlarınızın çevresinde tertemiz oluşun soluğu dolaşıyor. ben bu halimle sizlere ne öğretebilirim ki? benim ardımda geçmişin kanlı gölgeleri var hala. bu durumda ben aranıza katılmayı nasıl göze alabilirim?

bütün içerimin katılaştığını, taş kesilip sonra da küçük küçük parçalara ayrılacakmış gibi olduğunu sanıyorum. ağır ağır sandalyeye bırakıyorum kendimi ve burada daha fazla kalamayacağımı kavrıyorum. kendimi biraz olsun toplamaya çalışıyorum; ama beceremiyorum. hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelen bir zaman sonra biraz açılıyorum. ayağa kalkıyorum ve güçlükle:

"çocuklar!" diyorum, "evlerinize gidin. bugün okul yok."

23.4.08

terapist

lidia yuknavitch

psikoterapistler, zaten en derin ve de en karanlık sırlarınızı duymaya can attıkları için ne kadar yalan söylerseniz o kadar mutlu olurlar. böylece kazı yapma şansını elde ederler. penetre etme. acayip el hareketleri yapma. salak saçma notlar alma. ayrıca bu hasta-doktor ilişkisi boku tam anlamıyla pornodur. siz içinizi döküp salak gibi ağlarken onlar da size "gel babanın kollarına" derler. tanrım. bayan k'nin babamın çalışma odasında götünü havaya dikmesinden ne farkı var bunun? evet. bunun adına tahakküm kurma dendiğinden eminim. marlene öğretmişti.

söylemek istediğim, bu gibi durumlarda ya üstünlüğü siz kurarsınız ya da sıçtığınızın resmidir.

yabana doğru

jon krakauer

"çoğu insanın yaşadığı şekliyle hayat beni hiçbir zaman tatmin etmedi. her zaman için çok daha yoğun ve zengin bir hayat yaşamak istedim." (everett ruess)

yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de, insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak çizilmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum.

insanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. yaşamın keyfi yeni deneyimlerdedir; bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir. hayattan daha fazlasını almak istiyorsan, monoton bir güvenlik hissine dair inadını bir kenara bırakıp sana ilk başta çılgınca gelebilecek bir hayata adım atmalısın. bu yaşama bir kez alıştıktan sonra, tüm anlamını ve inanılmaz güzelliğini göreceksin.

uzun lafın kısası, bir an önce kendini yollara vurmalısın. buna çok memnun kalacağına seni temin ederim. bir yola çıksan, çok yakınlarında yeryüzündeki en güzel manzaralardan birinin seni beklediğini göreceksin. ama benim kesinlikle idrak edemediğim nedenlerden dolayı, senin tek yaptığın her gün bir an önce evine, günbegün aynı düzenin içine geri dönmek. yerleşik durumda kalmamalı, hep aynı yerde durmamalısın. kımıldan, göçebe bir hayata geç, her gün yepyeni bir ufka çevir bakışlarını. önünde yaşayacağın daha çok uzun yıllar var. hayatını değiştirerek yepyeni tecrübelere açma şansını reddedersen inan çok yazık olacak.

neşe ve mutluluğun yalnızca insan ilişkilerine dayandığını düşünüyorsan yanılıyorsun. yaşadığımız her şeyin içinde bulabilirsin bunu. tek ihtiyacımız olan, alışkanlıklarla örülü yaşam tarzımıza sırtımızı dönüp yepyeni bir yaşama adım atmamızı sağlayacak cesaret.

hayatına yeni bir ışık tutmak için bir başkasına ihtiyacın yok. bu şey hemen dışarıda. yapman gereken yalnızca uzanmak ve onu kavramak. kendin ve yeni koşullara geçmemek için gösterdiğin inatçılık dışında savaşacağın hiçbir şey yok.

en kısa zamanda yaşadığın yeri ardında bırakarak küçük bir çadır alıp muhteşem güzellikleri keşfetmeni umut ediyorum. yeni şeyler görecek, insanlarla tanışacaksın. onlardan öğreneceğin çok şey var. ve bunu ekonomik bir tarzda yapman lazım; otel yok, kendi yemeğini pişireceksin ve genel bir kural olarak, mümkün olan en düşük miktarda para harcayacaksın. inan bana, bütün bunlardan çok daha fazla keyif aldığını göreceksin.

seni bir daha gördüğümde, karşıma bir sürü macera ve deneyim yaşamış yepyeni bir adamın çıkacağını umuyorum. kararsızlığa düşmemeli, kendine mazeretler uydurmamalısın. çık ve yap bunu. bundan çok ama çok memnun kalacaksın.

22.4.08

ayaşlı ile kiracıları

memduh şevket esendal

memurlar amirlerinin ve arkadaşlarının zayıf taraflarını bilmezlerse, yerlerinde emniyetle oturamazlar.

bunlar, doğrudur, biçimsiz insanlardır. bir gün bana zararları dokunabilir; ancak ne yapmalı? görüşmek, konuşmak da ister. istediğimiz gibi insanlar yaratmak da elimizde değil ki..

mahzun olur gibi oldu. hani öküzü döverler ağlamaz da, tutup okşarlar, garipser, ağlar. benim okşamam da ona öyle geldi. insanın her zamanı bir olur mu? üstüne varsan ağlayacak. bıraktım, odadan çıktı, gitti.

beğenilmek insanı avlar.

hayatın en fena zamanları insanın kendini beğenmediği zamanlardır.

böyle geceleri de yaşadım diye hayat defterine yazmamalı.

ben senin vereceğin havadisleri bilirim, gece yarısından sonra dinlenmez.

bu iş kaçıp kovalamadan da olur mu? kedileri görmüyor musun, dişleye dişleye evlenirler. o kaçıp kovalamayı tabiat idare eder. sorsan biri niçin kaçtığını, öteki niçin kovaladığını bilmez.

bilmem böyle bir kırgınlığım var. her yer bana boş ve hüzünlü geliyor. yeryüzü bana eskimiş görünüyor, her yeri toz kaplamış. bundan evvel özenip yazmaya başladığım bir eserin müsveddeleri de masanın üstünde tozlanıyor. sevmek, sevilmek de boş! insan korkunç bir yalnızlık içindedir. kimsenin ne düşündüğünü bilemezsiniz. bu yalnızlığı ben her zaman duymam.

akıllı bir kıza benziyor. yalnız bana, hasta, bitkin görünüyor. bu kız bu arıklığıyla çamaşır yıkar mı? yıkayabilir mi? yorganı kaldırmaya gücü yetmiyor. güçlükle ayakta duruyor gibi görünüyor. acımaya başladım. buna hizmet ettirmek yazık.. ayakları topal bir ata araba çektirmek gibi. "hadi kızım, sen hizmet etme, bırak ben yaparım." desen gücüne gidecek. buna "sen hizmet edemezsin, hastasın." demek, "git de bir köşede acından öl, insanlar arasında gezip de onları da üzüntüye uğratma!" demektir.

80 günde devr-i alem

jules verne

dünyada beklenmedik bir şey yoktur.

bahis, bildiğimiz gibi ciddi bir iştir. böyle bir şey söz konusu oldu mu da iyi bir ingiliz kesinlikle şaka etmez.

iki kişi baş başa verince sıkıntılar daha hafif gelir.

yalnızlık çok acı bir şeydir.

"fileas fogg, son derece düzenli, titiz ve dakik yaşayan, sakin yapıda bir ingiliz centilmenidir. arkadaşlarıyla, dünyayı 80 günde dolaşacağına dair, gerçekleştirilmesi olanaksız gibi görünen bir iddiaya girer. yanına, yardımcısı paspartü'yü de alarak yola çıkar. 80 günde devriâlem, jules verne'in dünya edebiyatına kazandırdığı en önemli yapıtlarından biri. verne; gemilerle, trenlerle ya da fillerin sırtında yapılan, heyecan dolu geziyle birlikte, dünyanın güzelliklerini de sergiliyor."

21.4.08

kapan

vüs'at o. bener

pek sorgulamaya gelmez hayat.

yaşam bir deha işi değil. bir sürgün, köle düzeni. kurtuluşu ummak safdillik. intihar seçimi bu yüzden gerekli. ne ki yürek isteyen bir eylem. hep tasarladım salt. kendiliğinden oluşmasına bel bağlıyorum. lucretius, "ölüm ben varken yok. ben yokken de onun var olması anlamsız." demiş galiba. nasıl inanabilir, bekleyebilirim. hemen tüm yazarların ölüm beklentisine bel bağladıkları gerçek. virginia woolf, ernest hemingway, daha niceleri. bitti'yi algıladıklarında bu yolu seçtiler. gerçekten yürekliydiler. bencileyin zayıf, korkak değil.

insan tragedyasının özü bilinmezliktir. hangi ölçüte vurursan vur doğru ya da yanlış seçeneklerini kestiremezsin.

oduncasına yaşa ahmak. durduramıyorsan bile beynin işlevlerini, en aza indirge. örneğin acıkıyorsan, bırak, acık. işeyebiliyorsan, bırak, işe. bitkisel yaşama en yakın biçimde sürdür canlılığını.

bunca vurdumduymaz olunabiliyorsa, algıların, sanatın, daha nice uğraşların anlamı ne?

..mın sapını gülle donatırdım, sevseydim.

öğretilenlerin hiçbir işe yaramayacağını anlayacaksınız ileride.

şen, kaygısız, görmüş geçirmiş suratımı takındım. gülünç tutkulara dönüştürdüm, gençliğimin sözde sevdalarını.

başka troya yok

william butler yeats


neden suçlayayım onu günlerimi kararttı diye
ya da son günlerde birtakım kendini bilmezlere
isteklerine denk yürekleri olsaydı eğer
saldırganlığın en belalısını öğreteceği
ve birbirine katacağı için ortalığı
soyluluğun ateş gibi yalınlaştırdığı aklı
ve gerili bir yay gibi güzelliğiyle
onun gibi soylu, tek başına ve kararlı
bu çağda eşine rastlanmayan bir kişiyi
hangi güç köşesinde tutabilirdi elleri bağlı
ne yapabilirdi böyle biri olduğuna göre
bir başka troya var mıydı yakıp yıkacağı

20.4.08

ideoloji

şerif mardin

erik h. erikson'a göre ergenlik çağı ideolojiler için bilhassa uygun bir ortam yaratır, ergenlik çağındaki gençlerin bazı aramalarını cevaplandırır, bundan dolayı bu yaş grubunca kolay benimsenir.

bir insandaki, ahlaki düzeyi ve düşünce gücünü oluşturan eğitim sistemidir ve bu sistemi de saptayan devletin politikasıdır. bu açıdan bakıldığı zaman insanlar arasındaki yetenek farklarının kaynağını büyük çapta ayrı eğitim görmüş olmalarında aramak gerekir. bundan dolayı insanların bireysel kötülüğünü kınadığımız zaman hata ediyoruz: ahlaksızlık içten gelen bir şey değil, farklı dış etkenlerle oluşmuş bir sonuçtur. kötülük sistemin bir ürünüdür ve sistem devletin kontrolü altındadır. sistem değiştirilirse sonuçlar da değişik olur.

marx: sosyal yaşam bilinci belirler.

biri burjuva sınıfından geldiği için yalnız burjuvaziyi destekleyen partiye oy verirse ve içtenlikle bu partinin herkese en çok faydayı sağlayacağına inanırsa bu tam bir yanlış bilinç örneğidir. marx'ın ifadesiyle: "ama küçük burjuvazinin sadece bencil sınıf çıkarlarını elde etmek için yola koyulduğu gibi dar bir görüşe varılmamalıdır. bu sınıf daha çok kendi kurtuluşunun özel koşullarının modern toplumun kurtarılabileceği koşullar olduğuna inanmaktadır.

toplum içindeki işbölümü arttıkça amaç değişir, bu işbölümünü ayakta tutmaya, sonra da işbölümünün yarattığı sınıfsal toplulukları yaşatmaya yönelir. bu aşamada kişinin ihtiyaçlarının giderilmesiyle toplumun kendine tayin ettiği amaçlar arasındaki ilinti artık kolay anlaşılır bir ilinti olmaktan çıkmıştır. insanlar sorgulayamadıkları ve çıkarlarıyla doğrudan ilintili olmayan süreçleri sürdürmeye koşulmuşlardır. bu toplum ışık geçirmez (opaque) bir toplumdur. insanlar bu toplumda günlük hayatları için doğrudan doğruya anlam taşımayan süreçlere inanmaya alışıktır. ideolojiler, bu ışık geçirmez toplumsal ilişkilere yalancı bir geçerlilik sağlayan fikirlerdir, anlatımlardır. bunların en görkemlisi ise din fikridir.

lukacs: belli bir grup mevcut sosyal düzeni korumaya yönelmişse, mevcut düzenin değişmesi ihtiyacını hissetmiyor ve istemiyorsa, o zaman daima "yanlış bilinç" halkası içinde hapsolmuş kalacaktır. fakat birisi mevcut düzeni beğenmemeye başlarsa o zaman o kısır döngünün içinden çıkmak imkanı belirmiş olur.

gerçekten de, bir sistemi en iyi inceleyenler genellikle bu düzenin "kenarında" yer alan kimselerdir.

schopenhauer'a göre, insanların kurduğu fikri yapıtların arkasında bu fikri yapıtlara özünü veren ve çok zaman unuttuğumuz, mevcudiyetinden haberdar olmadığımız bir unsur yatar. bu unsur, insan iradesinin (istencinin), isteklerinin, şahsiyetinin itici kuvvetidir.

insanlığın tarihinde görülen bütün fikirler ya saplantıdır ya şahsi çıkarların gizlenmesidir ya da çağın moda tutkularının ifadesidir. yapılması gereken, bunların temelinin zayıf olduğunu kabul etmek, fikirlerin dış görünüşüne aldanmamaktır. bundan dolayı, insan fikir kalıplarına, ussal yapıtlara kanıp inanacağına, onları rehber olarak kullanacağına, fikrinin gerçek zembereği olan, kendi içindeki "tahakküm isteği"ni (will to power) harekete geçirmelidir.

harold lasswell'e göre bazı kimselerin kişiliklerinin gelişmesindeki eksiklikleri telafi etmek için kullandıkları yollardan biri kişinin "hız"ını politika alanında almasıdır. böylece kişi, kişisel itişlerinin tatminini kamusal hedeflerde arar. kendi problemlerini kamusal bir hedefe çevirir.

freud'a göre kitle hareketi birçok kişinin ideallerini gerçekleştirmek için birden aynı rehberi seçmelerinden ileri geliyor. bu rehber bir insan olabileceği gibi bir kavram, bir anlam veya bir fikir olabilir. böylece, freud, daha sonra tarihsel anlatılarda göreceğimiz bir gelişmenin psikolojik izahını veriyor: toplum ve kültür yapısı dağıldığı zaman insanlar yeniden bir lider etrafında toplanıyor. grubun dağılmış olan yapısını yeni bir "tutkal"la yeniden oluşturabiliyor. max weber, öğretisinde yapı yerine geçen, liderle kendini bir görebilmenin yarattığı bu toplumsal tutkala "karizma" adını veriyor.

insanların değerleri hesaba katılmadıkça sosyal davranışları anlaşılamaz.

insanlar dış alemi algıladıkları zaman, bunun tümünü değil, yalnız kendi değerlerinin süzgecinden geçen kısımlarını algılarlar.

insanlık idealini hürriyet yoluyla gerçekleştirdiğini ilan eden parlamenter demokrasi, gerçekte bir idareci zümrenin siyasal gücü elinde tutabilmesi için kullandığı bir aletti.

pareto: insanların ve kurumların gerçekleriyle görünüşleri arasında gerçekleriyle ürettikleri fikirler arasında bir çelişme var.

pareto: insanlar bütün hareketlerini kendilerine ve başkalarına mantıklı olarak göstermeye çalışırlar, bu uğurda kuramlar geliştirirler; fakat gerçeğe bakılırsa insanların ancak bazı davranışlarına mantıksal diyebiliriz. bir kuramın, üstelik, mantıksal veya mantık dışı olmasıyla onun topluma yararlı veya zararlı olması arasında bir ilişki yok.

siyasal sistemin ne olduğunu toplum içindeki kimselere anlatmak, bazı kimselerin idareci rolünde, bazı kimselerin de idare edilen rollerinde bulunduklarının altını çizmek için derhal bir simgeye başvurur, "toplum bir insan vücuduna benzer" deriz. bu, gerçekten de, orta çağda siyasal yetkileri elinde toplayan siyasi önderler grubu tarafından yönetilecekleri, yönetilmeleri gerektiğini, halka kolay anlaşılır bir şekilde aktarmış oluruz. zira "toplum insan vücudu gibidir" deyince arkasından şu düşünce gelir: tıpkı insan vücudunda olduğu gibi toplumda bir "baş" gereklidir ve emirlerin "baş" tarafından verilmesi gerekir. yoksa kollar "baş"a kumanda ederse, o zaman vücudun diğer uzuvlarının ihtiyacı yerine getirilmeyecektir. ancak "baş" bütün ihtiyaçları koordine ederek, bütün uzuvlara "hakkını" verir.

kuruculuk mitosları: bugün biliyoruz ki, osmanlıların kayı aşireti ile akrabalık iddiaları prestij bakımından durumlarını perçinleştirememiş oldukları bir sırada, bu prestiji elde edebilmek için ileri sürülmüş bir mitostur. herkes geçmişinin asil ve ulu bir geçmiş olmasını ister. bundan dolayı da kendi geçmişi ile ilgili olarak bir bozkurt'un evladı olduğu veya türk mezopotamyasının prestijli bir aşireti ile akraba olduğu önerisini kolaylıkla kabul edecektir.

türkiye'de bir profesörlük rolü ve bir profesörlük mitosu vardır. yani, otoriter, ağırbaşlı, saygın profesör mitosu. profesözlük ideal olarak bu mitos içinden yaşanır. bu mitos osmanlı imparatorluğu'ndan aktarılmış bir ögedir. alim, yani ulemadan olan kimse, seçkin din adamı yalnız bir bilgin değil aynı zamanda olağan olarak devletin önemli memuriyetleri için hazırlanan bir kişiydi.

ideolojinin ideal yayılma alanı az okumuş insandır ve gelir bakımından da en düşük tabaka değildir.

ideoloji, gerek yabancılaşmış aydının gerekse yabancılaşmış sokaktaki adamın kaygı ve korkularına getirilmiş bir cevaptır.

tipik solcu, orta ve yüksek gelir katlarında bulunan bürokratik kökenli küçük aile birimlerinin en yaşlı çocuğudur. tipik sağcı, düşük gelir katlarından, kırsal kökenli geniş aile birimlerinin birkaç çocuğunun en gençlerinden biridir.

melford e. spiro: bazı kimseler bir ideoloji hakkında fikir edinirler, bazı kimseler bu ideoloji hakkında fikir edinmekle kalmazlar, onu anlarlar, yani bir anlatımını yapabilecek duruma gelirler. bazı kimseler buna ilaveten öğrendiklerinin doğru olduğuna inanmaya başlarlar, bazı kimseler çevrelerinde olup bitenleri bu açıdan değerlendirmeye çalışırlar. bazı kimseler ise ideolojiyi içerirler, yani yalnız değerlendirme aracı olarak değil kendilerini eyleme iten kimliklerinin derinliğinde yatan bir zemberek haline getirirler.

19.4.08

şehir

julio cortazar


gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan, yağmurlar iner şehrime
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüştür unuttuğum bir kadere
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi
korku değil; ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim ama şehrimde değil, buenos aires'teki el once gibi bir yer
okul kokusu, huzurlu duvarlar
boş beyaz bir anıt mezar, calle veinticuatro de noviembre
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman benim şehrimdir yeri
bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar
ve içimde bitki arzusu
beni gitmem gereken bir yere gitmeye ve çürümeye yerleştiriyorlar
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi
sürünüp giden cadde
beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren balıkçı kadınların yüzleri
bakmayan gözleri ve caddenin yeri
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak
benim şehrim sonsuz otellerdir ve hep aynı otel
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar
buluşmalarda gizli bağlantılar
ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı; ama boştur başka zamanlar
en kötüsü boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana kadar
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer ve şehir aşağıda açılır, başdönmesi artar
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin
ıssız koridorlarında, o sonsuz malikane
bütün asansör ve kapılarla, bütün koridorlarla gidilen
çünkü nedeni yoktur çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil
ayağında şortun bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasın
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri
kilitsiz, amonyak kokulu ve duşlar
pis zeminli koskoca bir odadadır
ve bir insan trafiği geçer içlerinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar
ben de orada yıkanmak zorundayım ama hiç havlu yok
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok; çünkü bazen
şehirde giysilerim vardır ve duş alıp randevuya gideceğim
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden
hantal parke taşları ve çitler boyunca
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca

sonra şehri geçer otele girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına
ya da sana gelirim, sevgilim; çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı ittiklerinde
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, güneşbatımı bir meydanda yalnızdım
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu
çok yakın ama bulunmaz olduğunu
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde
ne otel ne asansör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu
birisi konuşmadan yanına gelip solgun parmağını ağzına kaparken

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak
kanaldan geçen direksiz gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık
treni bulmak için karşıya geçmelisin ve valizler kayıp
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniformaları kokar
hareket halindeki o vagona çıkana kadar ve hiç bitmeyen bir trende yürürsün
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın; çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın
bilinmeyen biriyle bir randevu ve kayıp valizler
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da; ama trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim
seni yine kaybedeceğim ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort koşacağım
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu kumaşı, şehrimi gizleyen perdeleri

şiirler

cahit zarifoğlu



ah şu yalnızlık
kemik gibi
ne yanına dönsen batar

halk aşksızsa sokaklar
banka dükkanlarıyla doludur

toprağın yutkunmasıdır
benden yere
özümün yeryüzüne
kaçmasıdır sevmem

/hala
ne kapıyı ardına vurdurup
ciğerime tortulanan havayı dışarı uğratan bir mektup
ne bir rüya/

insanlığımızın gülüşü yalnızlar çarşısında
çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin
başkası sevsin diye en seçkin yerine
bir şal gezdirirdi
insanlığımıza bir şey getirirdi yalnızlarla

mor gök gelir güzeldir
bir tek göğsünü
göğsünün tekini ışıtır
ve pembe dağlara
aydınlık göğsü
ve uzağa çağrılan bakışlarıyla

her yandan karanlıklar biçilir
dikilir üstümüze

aşkımla boyun boyuna bir ejderhayım
şehirde sen benim en çok saklandığım
içine girip korktuğum
çamlarını yıkamadığım karanlığını bozamadığım
sen benim durup durup saplandığım
mutlu an biraz uzun olmasın
yoksulluk gibi gideceğim bir yer var
efkarın aşılmaz yalnızlığın kaçınılmaz olduğu

aşk çocuklar parlayınca görülen ışıklardır

ne korkunç bir iklimdi çocukluğum
uyku yansın yürek mecburlansın
beden bedende artmaya can bedeni aşmaya
ağız ilk şanlı yemek
olan ölümü
başlasın anlatmaya

rüzgar nereden eserse essin güzeldir
alevler bir ayrı alemdir
dirlik sevinçtir - gök içimizedir

ruhumuzun kirlenmesi dolmadı mı
gövdemizin kıvranması doymadı mı
bir hınzır uyku bir şaklaban uyanıklık
bir batında gecenin ve gündüzün kavranması
bu nedir böyle gün mü günsüzlük mü
hangisine kapıldık nerelere atıldık

ayrılık vardı hep

ay gece olunca pay eder ayrılığı
ey güzelce yakalandığım
mutlulukla sunulan
bize bahşedilen armağan kılınan
ayrılık sen ki
aşkın ve sanatın
durmadan doğumlar getiren anası

ey gece sen de aldatıldın
sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

artist milletizdir
bizde defaten ölünür

yaşamak bir sokak lambası gibi
bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
tek bir damla tek bir ses gibi
aklıma düşüyor

yazdıkların şiir değilse kalsın
cennetse sevdan çık dışarı
solgun ışıklar
sessiz ağaçlar parklarla
o cümbüş gecesini de tak peşine
yazdığın şiir değilse bırak bunları kalsın

bilirim aydınlık için
karanlık da gerekli

yabancılar yağıyor sabahları
netlikle bulduğum sen misin
alnımı dayadığım bu dağ sen misin
içimde akar
o yeraltı suları sen misin

bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. saçlarının seyriyle seni

18.4.08

yunan tragedyası

nietzsche

mutluluk duygusunu insan, hayatta iki durumda yaşar: düşte ve esrime halinde.

"en iyisi hiç olmamak, en iyi ikinci şey ise en kısa zamanda ölmektir."

yaşamı sürdürme arzusu ne bir amele ne de büyük kahramanlar için onursuzluk değildir.

asıl erdem ölçülülüktür; aslında olumsuz bir erdemdir. kahraman insanlık bu erdeme sahip olmayan en soylu insanlıktır; yazgısı, sonsuz uçurumun kanıtıdır. bir suç yoktur, sadece insanın ve onun sınırlarının değeri ile ilgili bilgide eksiklik vardır.

insan adlandırabildiği ve ayırt edebildiği şeyi kavrar.

dindarlık, yaşam dürtüsünün olağanüstü maskesidir! en yüce etik bilgeliğin sunulduğu tamamlanmış bir düş dünyasına kendini feda etmektir. ona uzaktan bulutlarla kaplanmış halde tapınmak için hakikatten kaçıştır. gizemli olduğu için gerçeklikle uzlaşmadır. bizler tanrı olmadığımız için, gizemini yitirmiş olana karşı nefrettir. büyük bir hazla kendini tozların içine yere atmaktır, talihsizlik içinde talihin verdiği huzurdur. en değerli ifadesiyle insanın üst düzeyde kendinden feragatidir. yaşamla ilgili iyileştirici unsurlar olarak yaşamın korkunçlukları ve korku unsurlarının yüceltilmesi ve ilahileştirilmesi! yaşamı küçümserken sevinç içinde yaşam! yadsırken istencin zaferi!

"etraftaki şeylere kaba bir biçimde ve doğrudan temas etmek, insanın alışılmış bakış açısından kurtulup düşüncelere dalmak, bir sanat yapıtı için en olumlu şeydir. rahatça görme alışkanlığı yüzünden görme siniri öylesine körelir ki, insan renklerin ve biçimlerin ilişkisini, cazibesini ancak bir peçenin arkasından bakıyormuş gibi seçer."

söz önce düşünce dünyasını, ancak ondan sonra duyguları etkiler; eğer yol uzunsa genelde amacına ulaşamaz. oysa müzik her yerde anlaşılan, herkesin bildiği gerçek dil olarak, doğrudan kalbe seslenir.

euripides bilinçli bir estetik izleyen ilk oyun yazarıdır. bilerek en çok anlaşılanı arar: kahramanları, konuştukları gibi gerçektir. ama aiskhylos ve sophokles'in karakterleri, sözlerine oranla çok daha derin ve dolu olmalarına karşın, onun karakterleri kendilerini tümüyle ifade ederler: aslında sadece kendileriyle ilgili olarak dilleri tutuktur.

sokrates: her şeyin iyi olması için bilinçli olması gerekir.
euripides: her şeyin güzel olması için bilinçli olması gerekir.

sokrates: bilgelik bilgiyle oluşur. söze dökülemeyen ve başkasına inandırıcı gelmeyen hiçbir şey bilinmez.

sokrates: erdem bilgidir; hata ancak bilgisizlikten yapılır. erdemli olan mutlu olandır.

bir kez insan olmayagör, asla çok mükemmel olamazsın, en iyi varlıktan payını alamazsın. yani sizin için en mükemmel şey istisnasız, kadınlar gibi erkeklerin de hiç doğmamış olmasıdır. bundan başka en iyi şey ise doğduktan sonra, olabildiğince çabuk ölmenizdir.

sfenks'in bilmecesi: efsaneye göre sfenks thebai kenti civarında bir tepeye yerleşmiş, çiğ et yiyen bir canavardır. yoldan geçenlere şu bilmeceyi sorar: "o hangi yaratıktır ki, bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayak üzerinde yürür, ayakları en çok olduğunda, doğa yasalarına aykırı olarak en güçsüz olandır?" sfenks bilmeceyi bilmeyenleri parçalayıp yer. oradan geçmekte olan oidipus'a da aynı bilmece sorulur, o da "insan çocukluğunda dört ayak üzerinde emekler, daha sonra iki ayağı üzerinde yürür, nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır." der. bunun üzerine sfenks üzüntüden kendini uçuruma atar ve thebaililer canavar sfenks'ten kurtulmuş olur.

çok eski bir halk inancına, özellikle de perslerin inancına göre, bilge bir büyücü ancak ensest ilişkiden doğabilirmiş.

küçük kara balık

samed behrengi

balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?

her an ölümle yüz yüze kalabilirim. ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği.

doğa

paul henri d'holbach

eğer doğa hakkındaki cahillik tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir. ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım vardır. yalnızca doğanın kendisinden söz edilebilir.

doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o, malzemeyle dolu büyük bir laboratuvardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.

17.4.08

arnavutluk cephesinde ölen teğmene ağıt

odisseus elitis



orada, güneşin ilk yaşadığı yerde
havanın kız gibi gözlerini açtığı yerde
rüzgar kar gibi yağarken badem çiçeklerinden
ve atlılar otların uçlarını tutuştururken

orada, korkusuz bir çınarın toynaklarının çarptığı yerde
ve bir bayrak toprakla suyu dalgalandırırken yücelerde
tüfekler omuzlarda tüyden hafifken
göğün bütün çabası ve bütün evren
ışıdı bir çiğ taneciğinde
sabah vakti, o dağın eteğinde

şimdi bir gölge uzanıyor sanki bir tanrının iç çekişinden

şimdi kemikli elleriyle eğiliyor o yoğun acı
dokunup birer birer solduruyor üstündeki çiçekleri
suların akmadığı koyaklarda
mutluluğa susamış bekliyor türküler
soğuk saçlı keşiş kayalar
sessizce ekmeğini bölüyorlar kimsesizliğin

taa beyne tırmanıyor kış
bir kötülük kaynıyor için için
dağın yelesi huysuzlanıyor

göğün kırıntılarını paylaşıyor yükseklerde yırtıcı kuşlar

2
bir ürperti beliriyor şimdi bulanık sularda

yapraklara yakalanan rüzgar
çok uzaklara savuruyor tozunu
yemişler çekirdeklerini tükürüyor
toprak taşlarını saklıyor
korku kendine bir siper kazıp içine gizleniyor
göğün fundalıklarından
bulut-kurdun uluması
fırtınanın ürpertisini yayıyor ovanın derisine
ve sonra kar yağdırıyor kar, acımasız kar
sonra da kişneyerek aç koyaklara giriyor
ve selam vermek zorunda bırakıyor insanları

- ateş mi, bıçak mı

ateşle ya da bıçakla yola çıkanlar için
kötülük kaynıyor burada
umutsuzluğa düşmesin haç
sadece ondan uzakta yakarsın menekşeler

3
onlar için daha acı bir gündü gece
demir eritip toprağı çiğnediler
barut ve katır derisi kokuyordu tanrıları

göğün hür gürleyişi rüzgara binmiş bir ölümdü
göğün hür gürleyişi ölüme gülümseyen
bir insan -varsın diyeceğini desin kader

birden bir anın hedefini şaşırmasıyla yüreklendi
güneşin alnında dört bir yana savurdu parçalarını
dürbünler, telemetreler, havan topları buz kesti

bir bez parçası gibi kolayca yırtılıverdi hava
kayalar ciğerler gibi kolayca çatladı
-sol yanına yuvarlanıverdi miğferi-

kökler bir an için ürperdi toprakta
sonra duman dağıldı ve ürkerek belirdi gün
gürültünün cehennemle ilgisi yokmuşçasına

oysa gece üstüne basılmış bir yılan gibi başını doğrulttu
ölüm bir an için dişleri arasında duraksadı
sonra birden yayıldı solgun tırnaklarına

4
uzanmış yatıyor şimdi yanık savaş giysileriyle
sessiz saçlarında artık esmeyen bir meltem
sol kulağında unutulmanın ince bir dalı
kuşların birden uçup gittiği bir bahçeye benziyor
karanlıkta susturulan bir türküye benziyor
kirpikleri tam "hoşça kalın, çocuklar" derken
ve şaşkınlığın taşa dönüştüğü anda duran
bir meleğin saatine benziyor

uzanmış yatıyor yanık savaş giysileriyle
kara yüzyıllar çevresinde
uluyor korkunç sessizliğe köpeklerin iskeletleriyle
ve yeniden taş güvercinlere dönüşen saatler
kulak kesilmiş dinliyorlar
oysa gülüşler kavrulmuş, oysa toprak sağırlaşmıştı
oysa hiç kimse duymamıştı onun son çığlığını
ve onun son çığlığıyla tüm evren boşalmıştı

beş sedir ağacının altında
başka hiç mum olmadan
yatıyor yanık savaş giysileriyle
miğferi boş, kanı çamurlar içinde
bir yanında yarım kalmış kolu
ve kaşları arasında
küçük acı bir kuyu, kaderin parmak izi
küçük acı koyu kırmızı bir kuyu
belleğin soğuduğu

ah görmeyin görmeyin nereden
nereden uçtu canı. söylemeyin nasıl
söylemeyin nasıl düşün dumanı tüttü
işte böyle bir anda işte böyle bir
işte böyle bir anda bir an öbürünü izledi
işte böyle bir anda ölümsüz güneş yeryüzünü terk etti

5
ey güneş, sen değil miydin ölümsüz olan
kuş, sen değil miydin hiç dinlenmeyen mutluluk anı
aydınlık, sen değil miydin bulutun korkusuzluğu
ve sen, ey bahçe, çiçeklerin eğlence yeri
ve sen, kıvrılan kök, manolyanın kavalı

tam kendini sarsarken, ağaç yağmurun altında
ve boş gövde kararırken kaderden
ve çılgın bir adam savaşırken karlarla
ve iki göz birden yaşarmak üzereyken
n'oldu, diye soruyor kartal, o yiğit delikanlı nerede
ve bütün kartal yavruları soruyor o yiğidin nerede olduğunu
n'oldu, diye iç çekerek soruyor anası, oğlum nerede
ve bütün analar soruyor çocuğun nerede olduğunu
n'oldu, diye soruyor arkadaşı, kardeşim nerede
ve bütün arkadaşları soruyor en küçüklerinin nerede olduğunu
karı kavrıyorlar, ateş yakıyor
eli kavrıyorlar ve el donuyor
ekmeği ısırmak istiyorlar, ekmek kanıyor
gökyüzüne, taa uzaklara bakıyorlar, gök kararıyor
neden neden neden ölüm sıcaklık getirmesin bize
neden böyle lanetli bu ekmek
bir zamanlar güneşin yurdu olan bu gök neden böyle

6
yakışıklı bir delikanlıydı o. doğduğu gün
trakya'nın dağları eğilip güler yüzlü buğdayı
göstermişlerdi ona sağlam toprağın omuzlarında
trakya'nın dağları eğilip nazar değmesin diye
bir kez başına, bir kez göğsüne, bir de ağlarken
tükürüp kutsamışlardı onu
yunanlılar gelmiş ve korkunç kollarıyla
yükseklere kaldırmışlardı onu kuzey rüzgarının kundağında
sonra günler koşup gelmişti taşı kim en uzağa fırlatacak diye görmeye
sıçrayıp tekmelemişlerdi sürdükleri genç kısrakları
sonra her yerde dağlaleleri çınlayıncaya dek
sabahın ırmakları coşup akmıştı
ve dünyanın dört bir yanından
denizin çobanları gelmişti flok yelkenlerini toplayıp
derin derin soluyan bir deniz mağarasına
iç çeken bir kayaya götürmeye

dayanıklı bir delikanlıydı o
geceleri turunç kokulu kızların koynunda
yıldızların bol giysilerini kirletirdi
öyle engindi ki içindeki sevda
bütün dünyanın tatlarını içiyordu şarabında
sonra kalkıp dans ediyordu akkavak gelinlerle
şafak duyup da saçlarına ışıklar yağdırıncaya değin
iki dalın eyerine oturmuş güneşi tırmalayıp
çiçekleri boyarken
ya da gecede uyumayan o küçük baykuşlara
yanık sesiyle tatlı bir ninni söylerken
kollarını açarak onu orada bulan şafak
ah ne güzel bir kekik kokusuydu onun soluğu
onurun ne eşsiz bir haritasıydı onun çıplak göğsü
denizler ve özgürlük fışkıran

yiğit bir delikanlıydı o
sarı sarı düğmeleri ve tabancasıyla
yürüyüşündeki o erkekçe havayla
parlak bir hedef olan miğferiyle
-o ki kötülük nedir bilmezdi
nasıl da kolayca ulaştılar beynine-
sağında ve solunda askerleriyle
ve yapılan haksızlıklara karşı
öç alma kararıyla
-ateş, kanunsuz ateşin üstüne-
kaşlarının üzerindeki kanla
arnavutluk dağları gürledi
sonra karlarını erittiler yıkamak için cesedini
şafağın kayalara çarpan o sessiz gemisini
ve ağzını, o küçük türküsüz kuşu
ve ellerini, ıssızlığın o geniş ovalarını
arnavutluk dağları gürledi
ağlamadılar
ne diye ağlasınlar
o yiğit bir delikanlıydı

7
ağaçlar gecenin tutuşturmadığı kömürdür
rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden
bir şey olmuyor, diz çöküp birbirine sokuluyor dağlar
dondurucu soğukta. ve uluyarak koyaklardan
ölülerin başlarından uçurum yükseliyor
acıma bile ağlamıyor artık. çılgın bir yetim kız gibi
başıboş dolaşıyor, boynunda dallardan küçük bir haç
ağlamıyor. dört yanını kapkara akrokerevnia sarmış
doruğa tırmanıyor ve bir ay yuvarlağı yerleştiriyor oraya
belki de gezegenler dönerek gölgelerini görürler
ve ışınlarını gizleyerek
dururlar diye
orada
kargaşalığın şaşkınlığı içinde
soluk soluğa

rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden
kara örtüsüne bürünüyor ıssız ova
çömelmiş bulutlu ayların gerisine dinliyor
ne var ki dinleyecek bunca bulutlu ayın ötesinde

dağınık saçları omuzlarına dökülmüş -ah bırakın onu-
yarı mum yarı ateş bir ana ağlıyor -bırakın onu-
dolaştığı donmuş boş odalarda, bırakın onu
çünkü kimseden dul kalmış değildir kader
ve analar ağlamak için vardırlar, erkekler dövüşmek için
bahçeler kızların memelerinin çiçek açması için
kan dökülmek için, dalgalar köpürmek için
ve özgürlük şimşek gibi durmadan doğmak için

8
öyleyse söyleyin güneşe
yeni bir yol bulsun kendine
onurundan bir şey yitirmek istemiyorsa eğer
yeryüzündeki yurdu artık karardığına göre
ya da toprak ve suyla yeniden başka bir yerde
mavi doğumunu sağlasın bir kızkardeşin, yunanistan'ın
söyleyin güneşe yeni bir yol bulsun kendine
söyleyin papatyaya yeni bir erdemlikle açsın
ona yaraşmayan parmaklarla kirlenmesin diye

ayırın yaban güvercinlerini parmaklardan
ve hiçbir ses duyurmasın suların coşkusunu
gök tatlı tatlı eserken boş bir deniz kabuğunda
bir umutsuzluk haberi salmayın hiçbir yere
sadece gidin de yiğitliğin bahçelerine
şu ünlü dünyayı hangi dölün kurduğunu duyurmak için
telaşla ağaçlara kanat çırparken kuşlar
ve kendilerinden geçerken sarı sinekler
güneşte parlayan atlasın kıvrımlarınca giysi değiştiren
küçük gelin kelebekle, ruhunun titreştiği
gül ağaçlarını getirin
soluğunun oynaştığı gül ağaçlarını

9
yeni eller getirin ona, yoksa kim yükseklere çıkıp
yıldızların çocuklarına ninni söyleyecek
yeni ayaklar getirin ona, yoksa kim başı çekecek
meleklerle halayda
yeni gözler -tanrım- yoksa nereye eğilip bakacak
sevgilinin küçük zambakları
yeni kan, yoksa hangi sevincin selamıyla coşacaklar
ve ağız, tunçtan ve solmayan çiçekten bir ağız
yoksa kim bulutlara "çocuklar sağlığınıza" diyecek

gündüzün, nar yapraklarını kim umursamayacak
gecede, ekinleri kim toplayacak
yeşil kandilleri kırlara kim saçacak
ya da kim meydan okuyacak güneşe
fırtınalar kuşanıp yaralanmaz bir atın sırtında
tersanelerin akhilleus'u olacak

kim çıkacak masaldaki o ıssız kara adaya
çakıl taşlarını kucaklamaya
ve kim uykuya yatacak
düşlerin evoikos'undan geçip
yeni eller, ayaklar, gözler
kan ve ses bularak
yeniden dikilmek için mermerden harman yerlerine
ve çullanmak için -ah bu kez-
bütün kutsallığıyla çullanmak için ölümün üzerine

10
güneşin, tunç sesi ve kutsal meltemler
ant içtiler göğsünde
daha karanlık bir güce yer yoktu orada
sadece defne dalından sızan ışık
ve çiğlerin gümüşüyle, sadece orada
parlıyordu haç şimşek gibi yücelik doğarken
ve iyilik elde kılıç belirirken
"yaşıyorum" diyebilmek için
gözlerinin içinden ve bayraklarından

selam sana ey ırmak, sen ki tan ağarırken
dişleri arasında bir nar dalıyla
tanrının oğluna benzer birini görürdün
sularının kokularını sürünen

sana da selam erik ağacı, sen ki andrutsos
düşlerine girmeye kalktı mı öfkelenirdin
ve sen, ayaklarına varan öğlenin küçük pınarı
ve sen, onun helen'i olan küçük kız
onun kuşu, meryem'i, ülker yıldızı
çünkü aşk, bir kez bile ulaşırsa insana hayatta
tutuşturarak yıldızdan yıldıza
gizli gökleri, o zaman
yaşayacaktır her yerde her zaman o tanrısal yankı
kuşların küçücük yürekleriyle süslemek için ormanları
ve yaseminden lirlerle ozanların dizelerini

11
kötülük etmiş olanlar -gözleri görmez olduğu için
üzüntüden- sendeleyerek gittiler
korkuya dönüştüğü için üzüntüleri
kara bulutların içinde yittiler
geriye! alınlarda artık tüyler olmadan
geriye! ayaklar artık kabarasız
denizin bağlarla yanardağları soyduğu yere
yeniden yurtlarının ovalarına, ayın karasabanıyla
geriye! parmakların tazı gibi
et kokusu aldığı ve fırtınaların
bir kadının yazındaki ak yaseminden
daha uzun ömürlü olmadığı yerlere

kötülük etmiş olanlar -kara bir buluta karıştılar
onlara arka çıkacak ateşleri, soğuk suları
kuzulu, şaraplı, silahlı sesli, sopalı ve tahta haçlı geçmişleri yoktu
meşeden ve deli rüzgardan dedeleri yoktu
nöbette on sekiz gün on sekiz gece
acılı gözlerle
bir kara buluta karıştılar -onlara arka çıkacak
kundakçı tanrıları yoktu, gemici babaları
kendi elleriyle canlarına kıymış anaları
çıplak memeleriyle raksederek kendilerini
ölümün özgürlüğüne vermiş nineleri yoktu

kötülük etmiş olanlar -bir kara buluta karıştılar
ama o, karşılaşarak o bulutla göklerin yollarında
pırıl pırıl yükseliyor şimdi tek başına

12
sabahın adımlarıyla büyüyen otlarda
pırıl pırıl yükseliyor tek başına
çiçek kızlar gizlice el sallıyorlar ona
havada buharlaşan tiz bir sesle sesleniyorlar
ağaçlar bile ona doğru eğiliyorlar sevgiyle
koltukaltlarına sokulmuş kuş yuvalarıyla
güneşin yağına batırılmış dallarıyla
tansık -nasıl bir tansık bu aşağıda toprakta
ak oymaklar tarlaları sürüyor mavi bir sabanla
uzakta şimşek gibi parlıyor sıradağlar
daha da uzakta yaklaşılmaz düşleri bahardaki dağların

pırıl pırıl yükseliyor tek başına
öyle esrik ki ışıkla, yüreği görünüyor
olympos'un kendisi görünüyor bulutlar arasından
ve yoldaşlarının duaları bütün havayı sarmış
kandan daha hızlı çarpıyor şimdi düş
hayvanlar yolun kenarına toplanmış
sanki hırlaşarak konuşuyorlar
gerçekten çok büyük bütün dünya
bir dev çocuklarını okşayan

billur çanlar çalıyor uzakta
yarın, yarın, diyorlar, göğün doğuşu

13
billur çanlar çalıyor uzakta
fışkıran kır çiçekleri arasındaki arı gibi
hayatta yananı anlatıyorlar
ve toprak göğüslerde boğulan şafağı
pırıl pırıl bir günü muştularken
uzaktan bir kurşunun ıslığı duyulup
arnavut keklik acıyla yükselirken havada
beyinde çakıp sönen kar taneciğini anlatıyorlar

yıkık değirmenin kirişlerinde kuşlar ötüşüp
rüzgar uzaklarda hızlanırken
yaşama tutkusunun derin acısı için
ağlamaya vakit bulamayanı anlatıyorlar
pencere önünde durup avuçlarında mendillerini sıkarak

o vahşi ezgiyi içen kadınları
ovanın ötesinden çıkıp gelecek kara haberi
sonra kapının eşiğinde duyulacak nal seslerini bekleyerek
umarsızlığı umarsız kılan kadınları anlatıyorlar
onun o sıcak okşanmamış başını
hayat dolu o iri gözlerini anlatıyorlar
hayatın hiç terk etmeyecekmiş gibi dolu olduğu gözlerini

14
şimdi kandaki düş daha hızlı atıyor
çalıyor dünyanın en doğru anı
özgürlük
karanlıkta yol gösteriyor yunanlılar
özgürlük
senin için güneşin gözleri yaşaracak sevinçten

gökkuşağı vuran kıyılar sulara iniyor
yelken açmış gemiler çayırlarda yüzüyor
en saf kızlar
çırılçıplak koşuyor erkeklerin gözünde
ve çitin ötesinden alçakgönüllülük
çocuklar, diye bağırıyor, bundan güzel dünya yok

çalıyor dünyanın en doğru anı
sabahın adımlarıyla büyüyen otlarda
durmadan yükseliyor o
bir zamanlar günahın yalnızlığında yiten istekler
ışıyor şimdi dört bir yanında
tutuşuyor yüreğinin komşuları istekler
kuşlar uğurluyorlar onu, kardeşleriymiş gibi
insanlar sesleniyorlar ona, yoldaşları gibi
"kuşlarım, canım kuşlarım, ölüm burada bitiyor"
"yoldaşlar, can yoldaşlarım, hayat burada başlıyor"
göksel güzelliğin çiyi parlıyor saçlarında

billur çanlar çalıyor uzakta
yarın, yarın, yarın: dirilişi tanrı'nın