29.4.08

uzun lafın kısası

charles fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

emma goldman: insanlığın barışa yönelmesi için, despotlara ne bu dünyada ne de öbür dünyada saygı göstermemek gerekir.

henry miller: yarım düzine iyi kitap, hayatının sonuna kadar ruhunu besleyecek yeterli gıdadır.

bret easton ellis: kızların peşinde oldukları şey nezaket değildir.

h.l. mencken: ahlaki kesinlik her zaman kültürel bayağılığın simgesi olmuştur. kişi ne kadar az medenileşmiş olursa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinden o kadar emin olur.

la bruyere: sevdiğimiz insanın yanında olunca, konuşmak, hiç konuşmamak, hepsi birdir.

marquis de sade: en büyük zevklerimden biri sikim kalktığında tanrıya küfretmektir.

stendhal: dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

richard dawkins: din, egemen kesim tarafından halkı zaptetmek için kullanılan bir araçtır.

stefan zweig: savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler.

28.4.08

dexter

bu hayatta bir şeylere anlam katan tek şeydir aşk.

aşk böyle bir şeydir. güçlü bir silahtır. bizim yararımıza da olabilir zararımıza da. aşk, mantığa meydan okur. sanırım kalbimiz, bizim bilmediğimiz bir şey biliyor.

bir hayvanın en tehlikeli olduğu an, köşeye sıkıştırıldığı zamandır.

çoğu insan özgür irademiz olduğuna ve yolumuzu kendimizin seçtiğine inanır. bazen yol nettir; bazense pek değildir. her büyük olay, her değişim bizi yolumuzdan şaşırtabilir. fakat bizi biz yapan  şey, yol ayrımına geldiğimizde yaptığımız seçimlerdir.

insanlar canavar kılığına bürünmenin eğlenceli olduğunu düşünüyor. bense sürekli canavar değilmişim gibi bir role bürünüyorum.

kamuflaj, doğanın en meziyet gerektiren hilesidir.

her şeyin ters gidiyor gibi geldiği zamanlar vardır hayatta. ne kadar çabalayıp dursak da, hiçbir neden olmaksızın felaketler gelip bulur insanı.

güne iyi bir şekilde başlamanın yolu iyi bir kahvaltıdan geçer.

bazen kendinden büyük bir güce teslim olmalısın.

yaşlılık, ikinci çocukluğa benzer derler. ana renkler giyilir. üçtekere binilir ve top peşinde koşulur.

bazı insanlar dini, ilkel medeniyetlerin doğal olaylara bir açıklama getirebilmek için ortaya çıkardığına inanır. ateşe, rüzgara, yağmura. her biri için bir tanrı yaratmışlar. bilimin dini hükümsüz kılacağına inanmışlar. ama öyle olmamış. yüzmeye gidip yepyeni bir adam olarak dönmek. keşke ben de bu kadar basit görebilseydim.

20.4.08

şiirler

cahit zarifoğlu



ah şu yalnızlık
kemik gibi
ne yanına dönsen batar

halk aşksızsa sokaklar
banka dükkanlarıyla doludur

toprağın yutkunmasıdır
benden yere
özümün yeryüzüne
kaçmasıdır sevmem

/hâlâ
ne kapıyı ardına vurdurup
ciğerime tortulanan havayı dışarı uğratan bir mektup
ne bir rüya/

insanlığımızın gülüşü yalnızlar çarşısında
çağrılmış gümüş seslerini aynadaki yüzlerin
başkası sevsin diye en seçkin yerine
bir şal gezdirirdi
insanlığımıza bir şey getirirdi yalnızlarla

mor gök gelir güzeldir
bir tek göğsünü
göğsünün tekini ışıtır
ve pembe dağlara
aydınlık göğsü
ve uzağa çağrılan bakışlarıyla

her yandan karanlıklar biçilir
dikilir üstümüze

aşkımla boyun boyuna bir ejderhayım
şehirde sen benim en çok saklandığım
içine girip korktuğum
çamlarını yıkamadığım karanlığını bozamadığım
sen benim durup durup saplandığım
mutlu an biraz uzun olmasın
yoksulluk gibi gideceğim bir yer var
efkarın aşılmaz yalnızlığın kaçınılmaz olduğu

aşk çocuklar parlayınca görülen ışıklardır

ne korkunç bir iklimdi çocukluğum
uyku yansın yürek mecburlansın
beden bedende artmaya can bedeni aşmaya
ağız ilk şanlı yemek
olan ölümü
başlasın anlatmaya

rüzgâr nereden eserse essin güzeldir
alevler bir ayrı alemdir
dirlik sevinçtir - gök içimizedir

ruhumuzun kirlenmesi dolmadı mı
gövdemizin kıvranması doymadı mı
bir hınzır uyku bir şaklaban uyanıklık
bir batında gecenin ve gündüzün kavranması
bu nedir böyle gün mü günsüzlük mü
hangisine kapıldık nerelere atıldık

ayrılık vardı hep

ay gece olunca pay eder ayrılığı
ey güzelce yakalandığım
mutlulukla sunulan
bize bahşedilen armağan kılınan
ayrılık sen ki
aşkın ve sanatın
durmadan doğumlar getiren anası

ey gece sen de aldatıldın
sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

artist milletizdir
bizde defaten ölünür

yaşamak bir sokak lambası gibi
bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
tek bir damla tek bir ses gibi
aklıma düşüyor

yazdıkların şiir değilse kalsın
cennetse sevdan çık dışarı
solgun ışıklar
sessiz ağaçlar parklarla
o cümbüş gecesini de tak peşine
yazdığın şiir değilse bırak bunları kalsın

bilirim aydınlık için
karanlık da gerekli

yabancılar yağıyor sabahları
netlikle bulduğum sen misin
alnımı dayadığım bu dağ sen misin
içimde akar
o yeraltı suları sen misin

bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. saçlarının seyriyle seni

17.4.08

yabana doğru

jon krakauer

"çoğu insanın yaşadığı şekliyle hayat beni hiçbir zaman tatmin etmedi. her zaman için çok daha yoğun ve zengin bir hayat yaşamak istedim." (everett ruess)

yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de, insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak çizilmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum.

insanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. yaşamın keyfi yeni deneyimlerdedir; bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. her yeni gün yepyeni bir güneşin altında doğabilir. hayattan daha fazlasını almak istiyorsan, monoton bir güvenlik hissine dair inadını bir kenara bırakıp sana ilk başta çılgınca gelebilecek bir hayata adım atmalısın. bu yaşama bir kez alıştıktan sonra, tüm anlamını ve inanılmaz güzelliğini göreceksin.

uzun lafın kısası, bir an önce kendini yollara vurmalısın. buna çok memnun kalacağına seni temin ederim. bir yola çıksan, çok yakınlarında yeryüzündeki en güzel manzaralardan birinin seni beklediğini göreceksin. ama benim kesinlikle idrak edemediğim nedenlerden dolayı, senin tek yaptığın her gün bir an önce evine, günbegün aynı düzenin içine geri dönmek. yerleşik durumda kalmamalı, hep aynı yerde durmamalısın. kımıldan, göçebe bir hayata geç, her gün yepyeni bir ufka çevir bakışlarını. önünde yaşayacağın daha çok uzun yıllar var. hayatını değiştirerek yepyeni tecrübelere açma şansını reddedersen inan çok yazık olacak.

neşe ve mutluluğun yalnızca insan ilişkilerine dayandığını düşünüyorsan yanılıyorsun. yaşadığımız her şeyin içinde bulabilirsin bunu. tek ihtiyacımız olan, alışkanlıklarla örülü yaşam tarzımıza sırtımızı dönüp yepyeni bir yaşama adım atmamızı sağlayacak cesaret.

hayatına yeni bir ışık tutmak için bir başkasına ihtiyacın yok. bu şey hemen dışarıda. yapman gereken yalnızca uzanmak ve onu kavramak. kendin ve yeni koşullara geçmemek için gösterdiğin inatçılık dışında savaşacağın hiçbir şey yok.

en kısa zamanda yaşadığın yeri ardında bırakarak küçük bir çadır alıp muhteşem güzellikleri keşfetmeni umut ediyorum. yeni şeyler görecek, insanlarla tanışacaksın. onlardan öğreneceğin çok şey var. ve bunu ekonomik bir tarzda yapman lazım; otel yok, kendi yemeğini pişireceksin ve genel bir kural olarak, mümkün olan en düşük miktarda para harcayacaksın. inan bana, bütün bunlardan çok daha fazla keyif aldığını göreceksin.

seni bir daha gördüğümde, karşıma bir sürü macera ve deneyim yaşamış yepyeni bir adamın çıkacağını umuyorum. kararsızlığa düşmemeli, kendine mazeretler uydurmamalısın. çık ve yap bunu. bundan çok ama çok memnun kalacaksın.

15.4.08

transseksüel

antoni casas ros

- ameliyatlı transseksüeller gördün mü daha önce?

+ gördüm, bir sürü arkadaşım ameliyat oldu. çok zor bir ameliyat. iyi şartlarda yapılmazsa tehlikeli. ayrıca çok pahalı.

- nasıl vajina yapıyorlar?

+ cinsel organın derisini alıyorlar, ters çeviriyorlar ve baş kısmından klitoris yapıyorlar, geri kalanıyla da yanakları yapıyorlar. çok başarılı yapılmışları gördüm, hissediyor; hatta boşalabiliyorlar. iyi cerrahlar sinir uçlarını koruyor. tek sorun, vajina bile olsa kalkıyor ve çoğu zaman müşteriyi kaçırıyor. öteki sorunsa yapıldıktan sonra vajina doğal olarak kapanıyor; açık tutmak için bir sonda ya da bir alet takman gerekiyor. dışarıdan bakınca gerçekten vajinaya benziyor.

- hiç ameliyat olmak istemedin mi?

+ hayır, ben aktif olmayı da seviyorum ve birçok erkek bunu arıyor. arkadan yapılmak istiyorlar ama bir erkekle deneyecek kadar değil. bizimle korku kalmıyor. kendilerini ibne hissetmiyorlar. bir kadın yüzü, bir kadın vücudu görüyorlar ve içlerine giren bir şey hissediyorlar. ameliyatlılarla müşterilerimiz çok farklı. başka bir talep. çok daha belirsiz. hem sonra bir sürü komplikasyon olabilir. tehlikeli, bazen de çok acı veriyor. kendimi olduğum gibi seviyorum.

- çok güzelsin. peki memeler çabuk büyüyor mu?

+ hayır, büyümeye başlamadan önce en az 3 aydan fazla hormon kullanman gerekiyor. sonra, memelerinin büyümesinin verdiği garip bir his oluyor. sonra, çok yavaşça hormonlar yüzünü, yapını değiştiriyor; belin inceliyor, kalçalar genişliyor, kıllar yok oluyor. sakal dışında tabi. en büyük sorun sakal.

- nasıl hallediyorsun?

+ lazerli epilasyonla; çok uzun sürüyor ve pahalı ama bir daha hiç çıkmıyor.

- peki kadın kimliği almak için?

+ zor. bir sürü bürokratik iş var ama böyle bir problemim yok. sadece toplumda normal bir statün olmasını istersen sorun çıkıyor. iş sahibi olmak, insanların sana gerçek bir kadın gibi davranmasını istersen. erkeklerle daha kolay ama kadınlarla çok zor oluyor. kimsenin seni tanımadığı bir şehre gidip tüm belgelerin hazırsa, kendine yepyeni bir hayat kuruyorsun. genç ve güzelsen, işler daha kolay. ve kimseye bir şey söylememek gerekiyor. bunu başaran arkadaşlarım oldu. çocuk isteyen bir adama denk gelmezsen, her şey yolunda gidiyor.

tanrı

boris vian

tanrı yağmuru sevmez. tanrı eşekotunu sevmez. tanrı pek az umursar tarhlarınızla yavan serüvenlerinizi. tanrı sırma işlemeli bir köşe yastığıdır, güneşte mıhlanmış bir elmastır, sevgiyle işlenen paha biçilmez bir bezektir, auteuil'dür, passy'dir, ipek cübbeler, nakışlı çoraplar, gerdanlıklar ve yüzüklerdir, yararsız olan, büyüleyici olandır, elektrikli kutsal ekmek taslarıdır.

tanrı, gereksiz olandan alınan hazdır.

tanrı yararcı değildir. tanrı bir bayram armağanıdır, karşılık beklemeden yapılan bir bağıştır, bir platin külçesidir, sanatsal bir benzetmedir, hafif bir şekerlemedir, tanrı fazladan vardır. ne bir şeyden yanadır ne de karşısında. artık olandır o.

lüks tanrısı aşağılık davranışlarınızdan, kirli çoraplarınızdan, sarı lekeli donlarınızdan, kararmış yakalarınızdan ve dişlerinizdeki kefekiden tiksinir.

tanrı yağsız sosları, boş kursaklı horozları, kadidi çıkmış beygirleri cennetine almaz; tanrı büyük bir gümüş kuğudur, tanrı ışıl ışıl yanan bir üçgenin içindeki yakut taştır, altından bir oturağın dibindeki elmastır, tanrı kıratların verdiği hazdır, platin renginde büyük gizlerdir, malampia fahişelerinin yüz bin adet yüzüğüdür, tanrı kadifeden bir piskoposun taşıdığı sonsuz bir mumdur, tanrı değerli madenlerin, sıvı incilerin, kaynamış cıvanın, eter billurunun içinde yaşar. 

hödükler! tanrı size bakıyor ve sizden utanıyor.

insan

pascal

insanı yüce yapan düşüncedir.

yaşamında yalnızca aklı rehber edinmek isteyen biri, insanların ortak kanaatine göre bir çılgındır. insanların büyük çoğunluğunun hükümlerine göre hükmetmek gerekir.

insanın hatalarının en gülünç sebebi, aklı ile hisleri arasındaki savaştır.

insanların sadece araçları düşünüp asla amacı düşünmediklerini görmek acıklıdır. herkes hayattaki konumundan muaf kalabilmeyi düşler; fakat konumumuzu ve ülkemizi seçmeyiz, kaderin vergisidir.

insanlar, odalarının dışındayken, çatı ustalığına diğer her meslekten çok yatkındırlar.

insanlar arasında eşitsizlik olması kaçınılmazdır. bu doğrudur; fakat bir defa verili kabul edildiğinde, sadece en büyük tahakküme değil, en büyük istibdada da kapı aralanır.

insanın acıya teslim olması utanılacak bir şey değildir; fakat hazza teslim olması utanılacak bir şeydir.

ne kadar anlamdan yoksundur, ne çirkeflerle doludur insan kalbi!

14.4.08

ölüm ve bakire

ariel dorfman

en kötü suçlara ışık tutarsak, diğer suçlar da aydınlığa çıkacaktır.

"kadın ruhu hiçbir zaman tümden sizin olamaz, siz ona asla sahip çıkamazsınız."

hiçbir ceza, vicdanımın sesi kadar acı olamaz.

"ariel dorfman, bu oyununda, uzun bir diktatörlük döneminden sonra demokratik bir yönetime kavuşmuş bir ülkede, eski dönemde politik görüşleri nedeniyle işkenceye ve tecavüze uğramış bir kadının, yeni dönemde, kendisine işkence yapanla karşılaştığında ondan öç alıp almama kararıyla yaşadığı ikilemi, gerilimli bir atmosferde sahneye taşıyor. ölüm ve kız, insanlık suçu işleyen işkencecilerin, öç alma duygusu ile ölümle cezalandırılmasının, toplumsal yaşamın dengesinin ve huzurunun bozulmasına yol açıp açmayacağını tartışan politik bir oyun."

yazınsal söylem üzerine

özdemir ince

jean cohen: anlamı olmayan şiir artık şiir değildir; çünkü artık dil değildir.

edmond jabes: nükte, şiirdir; gülünç, düzyazıdır.

octavio paz: şiirsel yaratış, dile saldırı ile başlar. sözcükler önce tahrip edilir. şair onları alışılmış bağlantılarından kopartıp alır, konuşma dilinin şekilsiz dünyasından ayrılan sözcükler sanki yeni doğmuşçasına, biricik hale gelirler. ikinci aşama sözcüklerin geri dönüşüdür.

"yeryüzünde kibirle yürüme; ne bastıkça yeri delebilir ne de dağlar kadar yükselebilirsin." (kuran)

octavio paz: dil, sonsuz bir anlamlar olanağıdır.

roland barthes: kesinlikle geçişsiz bir eylemdir edebiyat. hiçbir şeyi değiştirmez, hiçbir şeye yaslanmaz.

13.4.08

üvey

stefan zweig

ancak şimdi, yazar ve şairlerin çoğunlukla dile getirmekten kaçındıkları gerçeği, çirkinlerin, sakatların, toplum dışına itilmişlerin, evde kalmışların, ihtiyarlayıp çökmüşlerin, sokağa atılmışların mutlu ve sağlıklı insanlardan çok daha tutkulu, çok daha tehlikeli bir ihtirasla bağlanacaklarını ve arzu duyabileceklerini anlıyordum. onların sevdası takıntılı, karanlık ve karaydı; yeryüzündeki hiçbir tutku, yalnızca sevmek ve sevilmekle yeryüzündeki varlıklarına bir anlam kazandırmaya çalışan tanrı'nın bu mutsuz, çaresiz üvey evlatlarınınki kadar ihtiraslı ve umutsuz olamazdı.

12.4.08

iyiyim

ertan yılmaz



sana silah çektiğim aşk, bir dağ olsa
insanız, öğrenilebilir uzaklık da yok aramızda
kuş uçar kervan da geçer, hüküm, kanun bilirim
senden vazgeçmeyi kalbime kurşun sıksam beceremem

çatal bir dalla su arıyorum çölde. sevdamız öyle. ilk buna inanmalı insan. her gün senin için hazırlanmalıyım, her gün bir şey söylemeli yüzüm sana. koynum gülle kanayacak kadar hassas olmalı seninle. bu yeter. bu kalkışmada birbirimize tufana düşmüşçesine sarılmalıyız. kaosu sürdürebildiğin kadar sürdür, ilk bankaları kapat, para alışverişini yasakla, gerekirse çok ama çok sevdiğin halkına kara bir boşluksunuz de. hiç çekinme. en çok kırılacak sensin elbet, en çok ikimiz bir aradayken bir şeyler yapabiliriz, sen benden önce davran ve gelebiliyorsan çık gel şimdi. kalkışmanın sloganı: dünyayı vurmasınlar. seni seviyorum.

biliyorsun, neşter hayat veren tek bıçaktır.
karanfilse yaraya benzeyen tek çiçek.

alışmak kolaydır. günbegün çaresiz olduğun gelir aklına, alışırsın buna. oysa inanmak saldırmaktır. inanmak alışılacak bir duygu değildir. kitapları şöyle bir getir gözünün önüne. hepsi bağırıyor: sevda abartılmaya en uygun şey. belki çocukça; ama temiz, belki çaresizlikten, bir nedeni olmamalı, belki şimdi sen olsun diye, güzel mi güzel varlığına dokunmak için her kelime. yan yana geldiğinde, hepsi aynı anlamda buluşuyor; ama karşısı yok: seni seviyorum.

çık gel şimdi, yanına hiçbir şey alma; ya da gelme, bir kurumuş kavak yaprağına adlarımızı yaz. bir erguvanı hiç hava almayacak şekilde, bir yıl çürümeme savaşı vermesi için, kavanoza koy. bir atın uçabileceğine inan. bugün ölüyorum sandım bir an, alışamadım; ama alıştırmanı isterim. her şiirin yatağında çıplak bir sevgili uyuyor: seni seviyorum.

şimdi usturayla dövüşmeye çıktığım gölgem. uykusuz parklar, mezarlıklar, hastaneler, köprü altları, aşınmış insanlık. aşk bir boğuşma ve soluk almaksızın seni düşünmek. ellerin yanacağını bile bile köze dokunuş. unutma, umutlar düş kırıklıklarıyla beslenir. rock, bir gitarın kargaşasında sessiz bir ölüm. şiir, karşılıksız bir intihar. birbirimizi paçavraya çevirdiğimizde ne kadar kalmışsak, özgürlüğümüzden şüpheliyken, bir dağın kırılarak yaralandığını düşünmeyecek sadece seni seviyorum.

sırtını suya alan dağ, aşınıp kıyı olmayı da bilir.

hadi, kış olsun, soğuk bir gün olsun, pazartesiyi salıya bağla, sonra diğer günleri de bağla. sen hava durumlarını da kaçırma. üşümekteyim, anlamalısın sen yokken. cehennem kadar sıcak olsa, ateşe atıldığımda külüm kalmasa, dumanım çıkmasa. yeniden dirilmek de neyin nesi. oysa hep gitmek vardır hayatta. dönüş denilen sadece aldatmacadır. herkesin özlemi olanaksızlık. sen, şiir bozuğu dil: sen geçtiğim sırat. başıma ne gelse senden biliyorum, varlık nedenimsin.

güzel havalar

orhan veli kanık


beni bu güzel havalar mahvetti
böyle havada istifa ettim
evkaftaki memuriyetimden
tütüne böyle havada alıştım
böyle havada aşık oldum
eve ekmek ve tuz götürmeyi
böyle havalarda unuttum
şiir yazma hastalığım
hep böyle havalarda nüksetti
beni bu güzel havalar mahvetti

"fikrimin ince gülü"

adalet ağaoğlu

delice bir yarış, kişinin kendi istemi dışında engelleniverirse, durdurulursa ilk anda huysuzlanırsın. tepinirsin. koşuya yeniden başlamak için ısınmak gerek. zorunlu durmanın gevşekliğinden sıyrılmak.

hakla değil, afla kurtulmak, kendi bileğinle alarak değil, başkalarınca verilerek sahip olmaktır.

orduevi, bütün öteki yapıları sanki bir mavzer dipçiğiyle sağa sola itip kakalayarak, bu itip kakma sırasında bütün o ufak tefek yapıları eğriltip bozarak, bileği güçlü, çalımlı, güzel bir bahçenin ortasında en ön sırayı, salim muhtar caddesi'nin en güzel köşesini kapmış oluyor.

her an ayağı frende; ama her an hep aynı hızda olmak.. her an durmaya hazır bulunmak; ama asla durmamak. hep akmak. hep gitmek. hiç hızdan düşmemek.

bu aptal, dedi içinden. bok mu var da, elindekini avucundakini bir pahalı arabaya yatırıyorsun? bu hep yer be. her gün de değerinden eksilir. metresten farkı yoktur bu arabanın sana şimdi. hem yer, hem yaşlanır.

her adam, deniz gördü mü, onunla diz dize geldi mi, sevdalanırmış. küller eşelenir, korlar ortaya çıkarmış.

bir altından delmişler seni, bir üstünden; salıvermişler bu dünyaya. gayret, diye geldin; gayret, diye gideceksin köpoğlu! koyver ucunu. yaşamana bak.

fikrimin ince gülü
kalbimin şen bülbülü
o gün ki gördüm seni
yaktın ah yaktın beni

bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. ne biri onar, ne öteki.

kente göçen köylünün kamburu çok olur.

bilgilerinin çokluğundan kuşkuya düşülüvereceği korkusuyla bilmedikleri bir adresi sokaktan geçenlere soramayan kişiler vardır. sokak başlarına sokak adları okunaklı bir biçimde numaralanmalı. bazı dar, bazı sıkışık anlarda, bunu dilemekle bilgilerinden kuşkuya düşülmesi pahasına hastaya yetişmek arasında, ikincisi adına bir seçim yapmak hemen hemen olanaksızdır bu tür bilgililer için. her şeyi bilmek zorundadır o. her şeyi bilmek, ulaşılması gerekli adresi bulamamaya dek uzanabilir onlar için.

"amına koduğumun!.."

bayram artık bunu güldenhouse sürücüsüne mi söylüyor, onu saygıyla kamyonetine bindirip bayram'a doğru gelmekte olan trafik polisine mi, kendisine mi, yoksa öylece, ortalığa mı, bilinmez. öteki memur, 100 metre ilerde, bir traktörü durdurmuştur. traktöre bağlı taşıyıcı sıkıştırılmış, balyalanmış samanla yüklü. traktör sürücüsünün ardını görmesine olanak vermeyecek kerte yüklü. ağzı sarmısak kokan memur, arkadaşından yana bakıyor: traktörle işi uzun onun. biz de şu işi sonuna bağlayalım.

"ortada şikayet edecek bir şey yokken elin adamını durdurtuyorsunuz bize. pes doğrusu!"

"baktım, anlaşmak zor olacak şimdi memur bey. dilimizi bilmez. yurdumuzu bilmez. el ellerinde.. içim elvermedi.. ne bileyim.."

bayram, bunları söylerken elini memurun omzuna koymaya, onunla bir olduğunu göstermeye, ona açılmaya hazırlanıyordu. memur, onun bu hevesini bıçak gibi kesti:

"maalesef 60 lira ödeyeceksiniz. 30 lirası görev başında bizi oyaladığınız için. öteki 30 lirası, size, yola devam, dendiği halde, yolu hala işgal etmekte olduğunuz için.."

öndeki kamyonetin motoru horuldamaya başlamıştı. bayram'ın beyninde de bir vınlama..

"evet, çabuk olalım lütfen!.."

memur, yan gözle traktör başındaki arkadaşına bakıyor.

"yapma allasen memur bey.. olur mu? ben..."

memur, akı kirli gözleriyle iyice gaddarlaşıyor:

"lütfen çabuk olalım.. lütfen meşgul etmeyelim.."

bu "lütfen"lerdeki lütfensizlik, bu "lütfen"lerdeki kırıp dökücülük bayram'ı, bir daha belini hiç doğrultamayacakmış gibisinden hırpalıyor, tüketiyor. diyarbakır cezaevi'nde "lütfen" eşliğindeki her başlangıcın ardından mutlak tekme, tokat, tükürük, kan, haykırma geldiğini, peşine bunlardan birini ya da hepsini birden takmamış hiçbir "lütfen"in ağızlarda harcanmadığını buluveriyor birden. beyninin derinlerinde, hep ayrı ayrı yerlerde durup durmuş olan "lütfen"lerle o tokatlar, o tekmeler, o tükürükler, kanlar, o haykırmalar ancak şimdi, şurda, memurun akı kirli gözleri önünde birbirine ulanıyor; bir bütünlük kazanıyor: "lütfen bizi yormayın!" "lütfen saklamayın!" "lütfen konuşun, konuşun lütfen!" "lütfen bizi daha fazla meşgul etmeyin!" "lütfen uzatma, it!" "lütfen boş yere oyalama orospu çocuğu!"

bayram 60 lirayı hemen verdi. sonra, çok çabuk kaçtı memurun yanından. balkız'ını hırpalayacağını, motorunu yoracağını hiç düşünmeden, cip hoplatır gibi birkaç kez hoplatarak kaldırıp sürdü yola. yol dümdüz uzanıyor. süslü kamyonet, taa ilerde, artık soluk bir leke olarak görünüyor. karşıdan gelen bir yolcu otobüsü bayram'ın başını döndürmeye yetiyor. gözleri bulanıyor: ne oluyor bana kızım? ne oluyor balkız, ha? uykumuz mu var? hap mı yuttuk?

11.4.08

anket defteri #2

murathan mungan

sevmediğim yanlarım
- çok çabuk parlarım.
- hiç unutmam.
- inatçıyımdır.
- paraya hiç aklım ermez.
- kafayı fena takarım.
- boğazıma çok düşkünüm.
- kilo, metre gibi ölçülerden hiç anlamam.
- temel insan ilişkilerinde fazla ahlakçı bulurum kendimi.
- gereksiz bir bağışlama gücüm vardır.
- el becerileri konusundaki yeteneksizliğim.
- ilk bakışta anlaşılmayan tuhaf bir çekingenliğim vardır.

sevdiğim yanlarım
- sahiciliğim. bir imaj değil, bir insan olmam.
- her şeye karşın iyi bir insan kalmayı başarmış olmam.
- değerlerime, ilkelerime bağlıyımdır.
- ne istediğimi, ne istemediğimi çok net bilirim.
- çalışkan, düzenli ve disiplinliyimdir.
- kendimi yenilemeye açık olma, deneyden korkmamam.
- kulağımı kime açıp kime kapayacağımı iyi bilirim.
- sadığımdır, bana sırlarınızı, sevgilinizi ve paranızı emanet edebilirsiniz.

yazı yazarken
- kesin bir sessizlik isterim.
- yalnızlık isterim.
- hangi ülkede yaşadığımı unuturum.
- bazan müzik isterim. yazdığım şeyin iklimine uygun bir müzik.
- ruh halimi yazdıklarım belirler.
- istediğim kıvamı elde edene kadar defalarca yazarım.
- yazdıklarımı bir oyuncu gibi canlandırır, yaşarım.
- ot çayları ya da soğuk içecekler yeğlerim.
- çok sık oturur kalkarım.
- rahatsız edilmekten hiç hoşlanmam.

insan ilişkilerinde
- her çeşit mesafesizlikten rahatsız olurum.
- okurum ya da hayranım olunca üzerimde hak sahibi de olduklarını sananlardan hoşlanmam.
- sitem edenlerden hiç hazzetmem; onları daha çok aramayarak cezalandırırım.
- cebi cimri olanların kalbinin de cimri olduğunu düşünür, onları uzağımda tutarım.
- yeni tanıştığımızda, beni 15 dakikada anlayıp çözebileceğini sananların işini zorlaştırırım.
- kendi değerlerini dünyanın temel değerleri sananları şaşkına uğratmaktan hoşlanırım.
- kendini sevmeyen insanların başkalarını da sevemeyeceğini bilir, onlardan sevgi ya da ilgi beklemem.
- bütün dünyayı küstürdükten sonra yalnızlıktan yakınanları dinlemem.
- karşılığı olmayan megalomanlara tahammül edemem.
- rekabet ya da yarış üzerine kurulu hiçbir ilişkiye girmem.
- bana karşı çıkılmasından hiç hoşlanmam.

10.4.08

yunan tragedyası üzerine

nietzsche

mutluluk duygusunu insan, hayatta iki durumda yaşar: düşte ve esrime halinde.

"en iyisi hiç olmamak, en iyi ikinci şey ise en kısa zamanda ölmektir."

yaşamı sürdürme arzusu ne bir amele ne de büyük kahramanlar için onursuzluk değildir.

asıl erdem ölçülülüktür; aslında olumsuz bir erdemdir. kahraman insanlık bu erdeme sahip olmayan en soylu insanlıktır; yazgısı, sonsuz uçurumun kanıtıdır. bir suç yoktur, sadece insanın ve onun sınırlarının değeri ile ilgili bilgide eksiklik vardır.

insan adlandırabildiği ve ayırt edebildiği şeyi kavrar.

dindarlık, yaşam dürtüsünün olağanüstü maskesidir! en yüce etik bilgeliğin sunulduğu tamamlanmış bir düş dünyasına kendini feda etmektir. ona uzaktan bulutlarla kaplanmış halde tapınmak için hakikatten kaçıştır. gizemli olduğu için gerçeklikle uzlaşmadır. bizler tanrı olmadığımız için, gizemini yitirmiş olana karşı nefrettir. büyük bir hazla kendini tozların içine yere atmaktır, talihsizlik içinde talihin verdiği huzurdur. en değerli ifadesiyle insanın üst düzeyde kendinden feragatidir. yaşamla ilgili iyileştirici unsurlar olarak yaşamın korkunçlukları ve korku unsurlarının yüceltilmesi ve ilahileştirilmesi! yaşamı küçümserken sevinç içinde yaşam! yadsırken istencin zaferi!

"etraftaki şeylere kaba bir biçimde ve doğrudan temas etmek, insanın alışılmış bakış açısından kurtulup düşüncelere dalmak, bir sanat yapıtı için en olumlu şeydir. rahatça görme alışkanlığı yüzünden görme siniri öylesine körelir ki, insan renklerin ve biçimlerin ilişkisini, cazibesini ancak bir peçenin arkasından bakıyormuş gibi seçer."

söz önce düşünce dünyasını, ancak ondan sonra duyguları etkiler; eğer yol uzunsa genelde amacına ulaşamaz. oysa müzik her yerde anlaşılan, herkesin bildiği gerçek dil olarak, doğrudan kalbe seslenir.

euripides bilinçli bir estetik izleyen ilk oyun yazarıdır. bilerek en çok anlaşılanı arar: kahramanları, konuştukları gibi gerçektir. ama aiskhylos ve sophokles'in karakterleri, sözlerine oranla çok daha derin ve dolu olmalarına karşın, onun karakterleri kendilerini tümüyle ifade ederler: aslında sadece kendileriyle ilgili olarak dilleri tutuktur.

sokrates: her şeyin iyi olması için bilinçli olması gerekir.

euripides: her şeyin güzel olması için bilinçli olması gerekir.

sokrates: bilgelik bilgiyle oluşur. söze dökülemeyen ve başkasına inandırıcı gelmeyen hiçbir şey bilinmez.

sokrates: erdem bilgidir; hata ancak bilgisizlikten yapılır. erdemli olan mutlu olandır.

bir kez insan olmayagör, asla çok mükemmel olamazsın, en iyi varlıktan payını alamazsın. yani sizin için en mükemmel şey istisnasız, kadınlar gibi erkeklerin de hiç doğmamış olmasıdır. bundan başka en iyi şey ise doğduktan sonra, olabildiğince çabuk ölmenizdir.

sfenks'in bilmecesi: efsaneye göre sfenks thebai kenti civarında bir tepeye yerleşmiş, çiğ et yiyen bir canavardır. yoldan geçenlere şu bilmeceyi sorar: "o hangi yaratıktır ki, bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayak üzerinde yürür, ayakları en çok olduğunda, doğa yasalarına aykırı olarak en güçsüz olandır?" sfenks bilmeceyi bilmeyenleri parçalayıp yer. oradan geçmekte olan oidipus'a da aynı bilmece sorulur, o da "insan çocukluğunda dört ayak üzerinde emekler, daha sonra iki ayağı üzerinde yürür, nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır." der. bunun üzerine sfenks üzüntüden kendini uçuruma atar ve thebaililer canavar sfenks'ten kurtulmuş olur.

çok eski bir halk inancına, özellikle de perslerin inancına göre, bilge bir büyücü ancak ensest ilişkiden doğabilirmiş.

şeker portakalı

jose mauro de vasconcelos

ay ışığı, terbiye edilmiş bir attır.

ilki başarılı olmazsa bir daha yapamaz insan ya da yapmak istemez.

ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.

el ele, acele etmeden sokakta yürüyorduk. totoca bana hayatı öğretiyordu. ben de, ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. nesneleri bana evin dışında öğretiyordu. çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken, yalnız olduğum için, yanılıyordum. yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. önceleri kimse beni dövmezdi. ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular. buna aldırdığım yoktu. sokakta olmasam şarkı bile söylemeye başlardım. şarkı söylemek güzel şey. totoca, şarkıdan başka bir şey daha biliyordu: ıslık çalmayı! ama ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, ağzımdan ses çıkmıyordu. totoca ıslığın tıpkı böyle çalındığını; ama şimdilik bir ıslıkçı ağzına sahip olmadığımı söyleyerek beni yüreklendirdi. yüksek sesle şarkı söyleyemediğim için, şarkıları içimden söylüyordum. garipti ama, çok da hoş olabiliyordu.

felsefe, bilim ve din

victor hugo, 15 ocak 1850'de yasama meclisi'nde verdiği ünlü söylevinde din adamlarının mahkemesine şöyle sesleniyordu: "kim mi sizi kızdıran? söyleyeyim: siz insan aklına kızıyorsunuz; çünkü o, ipliğinizi pazara çıkarıyor."

marcel cachin: mutlak hakikat diye bir şey yoktur. eğer bir mutlak varsa, o da her şeyin görece olduğudur.

rene maublanc: insanlar ikiye ayrılır: bir yanda, dünyayı açıklamak için insan zekasına, yalnız ona güvenen kişiler. öte yanda, inancın duygusal etkilerine ve insanötesi açıklamalara bel bağlayan dinci ve mistik kişiler. birinci kümedekiler maddecidirler, tanrı'yı tanımazlar. ikinci kümedekiler ise türlü biçimler altında idealizmi tutarlar.

marcel cachin: gök mekaniği ile ilgili çalışmalarını kutlamak üzere napolyon, laplace'ı huzuruna kabul ettiği zaman, ondan yapıtında tanrı'dan niçin hiç söz etmediğini sordu. büyük matematikçi, imparator'a şöyle yanıt verdi: "böyle bir varsayıma hiç ihtiyaç duymadım da ondan."

lenin: yeryüzünde henüz insan ya da herhangi bir canlı varlık yokken dünya vardı. organik madde uzun bir evrimin eseridir ve çok sonra ortaya çıkmıştır. ilk ve ana öge maddedir. düşünce, bilinç, duyarlık ancak oldukça ilerlemiş bir gelişmenin ürünüdür.

rene maublanc: dünyayı tanrı mı yaratmıştır yoksa dünya başından beri var mıdır? bu soruya verdikleri karşılığa göre filozoflar ikiye ayrılırlar: ruhun doğadan önce geldiğini ve dolayısıyla dünyanın yaratıldığını kabul eden idealistler ile doğayı ilk ve ana öge sayan maddeciler.

nahiye müdürü

cevdet kudret

yahya budak, köy odasına girerken, "bu yeni muhtar da amma hevesli ha! diyeceğini akşama saklasa olma mı ki? insanı böyle iş üstü çağıracak ne var?" diye söyleniyordu. herife şöyle bir güzel çatmaya niyetlenmişti. kapıyı hızla açtı. köşede iki candarma oturuyordu. yanlarında muhtar, ellerini kavuşturmuş, önüne bakıyordu. başka bir köşede dört köylü, birbirine sokulmuş, bekleşiyor. yahya budak, candarmaları görünce ağzını değiştirdi, durgun bir sesle, muhtara:

"beni istemişsin" dedi.

muhtar, sol elini başparmağının sağ eliyle ovdu, bir şey gizlemek istediği zaman hep böyle yapardı.

"haber geldi, beşinizi de nahiyeden istiyorlar."

"nahiyede ne işimiz var ki?"

muhtar, parmağını biraz daha kuvvetli ovarak kapalı bir sesle cevap verdi:

"orasını bilmem gayrı."

candarmalar kalktı, uzun boylusu:

"haydi bakalım" dedi, "ne için olduğunu gidince öğrenirsiniz."

yahya budak çevresine bakındı.

"öğle oldu, daha ağzıma lokma koymadım." köylülere sordu: "siz yediniz mi?"

"hayır."

"hele bir karnımızı doyuralım da, gideriz."

candarmanın kısa boylusu cevap verdi:

"biz yedik. bekleyemeyiz. vakit dar."

"buradan nahiye dört saat çeker. aç acına gidilmez ki."

uzun boylu candarma bağırdı:

"haydi be! tut çeneni gayrı. amma da çok söyledin ha! gidilmezmiş. sanki size 'gider misiniz?' diye soran var. kalkın bakalım! düşün önüme! muhtar, söyle atları hazırlasınlar."

muhtar seğirtti. köylüler önde, candarmalar arkada, çıktılar.

öğle güneşinin ortalığı kavurduğu bir saatte, beş köylü, iki atlı candarmanın arasında yola koyuldu. niçin gittiklerini bilmiyorlardı; candarmaların da bir şey bildiği yoktu. onlara sadece "al, gel" demişlerdi, onlar da alıp götürüyorlardı.

beş adam, oldukça hızlı giden atların adımlarına adımlarını uydurmaya çalışıyor, sıcaktan yer yer çatlamış toprağın üzerinde, soluk soluğa yürüyordu. ortalıkta ayak seslerinden başka ses yoktu, cırcır böcekleri bile susmuştu. hava, çıplak bir kılıcın güneş altında parıl parıl yanan demiri gibi, gözleri kamaştırıyordu. köylüler açlıklarını çoktan unutmuşlardı. ağızlarında tükrükleri gittikçe koyulaşıyor, dudakları birbirine yapışıyor, alınlarından süzülen terin tuzu gözlerini yakıyordu. dört saatlik yolu öğle sıcağında yalnız bir mola ile sona erdirmek kolay değildi. nahiye müdürü yerinde yoktu, kim bilir nereye gitmişti. köylülere, ancak çeşmede yıkanacak kadar zaman verdiler, sonra bir odaya kapayıp "bekleyin!" dediler.

odada eşya yoktu. güneye bakan tek pencere açılmıyordu. pencerenin kim bilir ne zamandan beri silinmeye silinmeye toz ve dumanla sararmış camlarından adeta kirlenerek giren ikindi güneşi döşemenin üzerinde kapıya kadar uzanıyordu. beş köylü, güneşle ortadan bölünen odanın iki yanında, gölgede, arkalarını duvara dayayıp yere oturdular, içeride zorlukla soluk alınıyordu, hava sıcak ve tozlu idi. akşama doğru kapı açıldı, bir candarma:

"apdese gitmek isteyen var mı?" dedi.

hep birden kalktılar. dışarıda hava herhalde buradakinden daha temiz ve daha serindi. köylülerden biri sordu:

"müdür gelmedi mi?"

"gelmedi."

çıktılar. on beş yirmi dakika sonra hepsi gene eski yerlerine döndü, kapı yeniden üstlerine kapandı. yeniden beklemeye başladılar. gelen giden yok. güneş gittikçe söndü, hava karardı, köylüler tozlu döşemenin üstüne boylu boyunca uzandılar, biraz da öyle beklediler. hala haber yok. yorgunluktan gözkapaklarını bile oynatamıyorlardı. ölüm uykusu gibi derin karanlık bir uykuya daldılar.

ertesi gün ancak saat on sularında kapı açıldı, candarma:

"müdür geldi, sizi istiyor" dedi.

nahiye müdürü gençten bir adamdı. bacağında külot pantolon, ayağında kara kundura, onun üstünde sarı getr vardı. elindeki kamçının sapı ile ayakkabısının ucuna vura vura konuşuyordu.

"yahu" dedi, "siz gönderdiğim piyango biletlerini almamışsınız."

"paramız yok bey."

"paranız mı yok? öküz almaya gelince paranız var, tohum almaya da var; ama okul yapmaya, piyango bileti almaya gelince yok, öyle mi? ulan, öküzden daha mı değersiz bu biletler? vali onların parasıyla memlekete hastahane yapacak. bana bakın, uzun lafın kısası, hepiniz beşer tane alacaksınız."

"paramız yok bey."

"paranız yok ha? yerli malları ucuz basma kuponu göndermiş, kaput bezi de verilecekmiş, alır mısınız?"

"alamayız bey, paramız yok."

"şimdi paranıza başlatacaksınız ha! ulan mezara mı götüreceksiniz parayı? vali hastahane yapacak diyorum size. adama iki milyon lira lazım. hep anafora alıştınız değil mi? hastahaneyi hükümet yaptırırsa girip içine yatmasını bilirsiniz. parasını vermeye gelince, yok!"

"biz yatmayız bey."

"nasıl yatmazsınız? öyle güzel yerde yatılmaz mı be?"

"biz köylüyüz bey. güzel yerlere sokmazlar bizi."

"ben söylerim valiye, köylüler için de bir oda ayırtırım. hele siz alın şu biletleri, gerisi kolay. hem o kadar da pahalı sayılmaz. tanesi on lira. hepiniz beşer tane alsanız biter gider."

"çok para bey, çok!"

"siz işin aslını bilmiyorsunuz galiba. bu iane değil, piyango, piyango! iane toplamak artık yasak edildi, onun yerine şimdi eşya piyangosu yapılıyor. bu bilete on lira vereceksin, günün birinde piyango çekilecek, bir de bakacaksın ki on bin liralık ev çıkmış."

"ev mi? nerde bu ev?"

"şehirde. tam on bin lira değerinde, yepyeni bir ev."

"ne yapayım şehirdeki evi?"

"ne mi yapacaksın? gider içinde oturursun. köyde ahır gibi yerde oturacağına. onu beğenmedinse başka şeyler de var: radyo, buzdolabı, elektrik süpürgesi, daktilo makinesi, etajer.. ne yok ki. on beş lambalı bir salon radyosu çıksa fena mı?"

"ne işe yarar o?"

"düğmesini çevirdin miydi ankara'yı dinlersin. falan ne demiş, filan ne cevap vermiş, falancanın çektiği ziyafette kimler varmış, filanca ne zaman istanbul'a inceleme gezisine gidiyormuş. dedikodu be, fena mı?"

"elli lira çok para bey."

"pekala! eğer senin bilete radyo çıkarsa, getir bileti bana, al paranı geri. daha bir diyeceğin kaldı mı?"

yahya budak ellerini açtı:

"bey" dedi, "devlet bizim için kanun yapmış; 'köylü her yıl vergisini versin, 20 liradan çok da salma vermesin' demiş. şu 'bilet' dediğin şey nedir ki? vergi desen vergi değil, salma desen salma değil. bu nedir bu?"

nahiye müdürü birden kızdı.

"kanun mu? bu da nerden çıktı? kim öğretti size bunu? dur hele, ben gösteririm şimdi size kanunun ne olduğunu!"

kapıdaki candarma ile çağırttığı tahrirat katibine aynı sertlikle emir verdi:

"gel buraya katip, al şu kağıdı kalemi, yaz: 'n.. köyünden aşağıda adları ve kimlikleri yazılı beş kişi, kafalarında birtakım zararlı düşünceler taşıdıklarından..'"

köylülere dönüp sordu:

"köyde başkaları da biliyor mu bu 'kanun' sözünü?"

"biliyor."

"yaz katip: 'bu düşünceleri köyde başkalarına da aşıladıkları anlaşıldığından..'"

hasan çopur işin kötüye varacağını sezdi, nahiye müdürünü kızdıran arkadaşı yahya budak'ı şöyle bir yana itip ortaya geldi.

"aman bey" dedi, "kulun olayım, nedir o yazdırdığın?"

"sonra öğrenirsin ne olduğunu. topunuzu birden sürdüreceğim, keratalar!"

"aman bey, biz ettik sen etme! bunun bir şeye aklı ermez, ne bilsin ağzından çıkanın 'zararlı' olduğunu. o dediğin şeyi ben taşımıyorum bey. allah şahidim olsun, kafamda şu kasketten gayrı bir şey taşımıyorum. biz taşınacak her şeyi sırtımızda taşırız, kafada taşımak da nerden çıktı?"

nahiye müdürü yumuşar gibi oldu.

"bir daha 'kanun' lafını ağzınıza alacak mısınız?"

"vallahi almayacağız. kanun bizim neyimize? yenmez içilmez, ne diye alalım ağzımıza? sen ne istersen biz onu alırız bey."

"piyango bileti alın."

"peki, peki. ama beş tane çok. o kadara gücümüz yetmez, iki tane alsak?"

"olmaz."

"biz yoksul adamlarız bey. toprağımız bile yok, şunun bunun yanında gündelikçiyiz. haydi çoluğun çocuğun boğazından keselim, bir hafta da bilet için çalışalım. ama daha çoğuna dayanamayız, bir haftadan öte aç durulmaz ki.."

çetin bir pazarlıktan sonra 3 bilet üstünde anlaştılar.

köye gitmek üzere dışarı çıktıkları vakit, her şeyden önce karınlarını doyurmak için nahiyenin içine dağıldılar; dün sabahtan beri hiçbir şey yememişlerdi.