31.10.15

uzun lafın kısası

jean baudrillard: anısı yüreğinizi daraltınca hoş olanın yüceliği anlaşılır.

andre gorz: hiçbir iş adanmayı hak etmez.

erik orsenna: bütün yabani hayvanlardan kaçabilirsin; kaderini taşıyanın dışında.

walter benjamin: bir aşkta çoğu insan ebedi yurdunu arar. ama başkaları, çok azı, ebedi yolculuğu. bu sonuncular aşkta toprak anayla temasa gelmekten korkan melankoliklerdir. sıla hasretini onlardan uzak tutacak kişiyi ararlar. o kişiye sadık kalırlar.

klaus schröter: her yerde yararlı olmaya çalışın, siz her yerde evinizdesiniz.

william blake: eğer algının kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz. çünkü insan kendisini kapattı; ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaklardan görene dek.

alexandre dumas: kendini savunmayı bilmeyenlerin intikamını almak, adaletin görevidir.

hakan günday: medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da medeni olmaya çalışan bir medeniyetsizliktir.

mehmed uzun: her zaman böyledir; karanlık, çaresiz ve dar günlerde dostlar azalır.

choderlos de laclos: her anlamlı kişide en azından üç temel nitelik vardır: önce insanda bir amaç kavramı, sonra buna ulaşma istenci, daha sonra da bu istencin dizgeleştirilmesi.

oscar lewis: bir erkekle yatan orospu için en keyifli an, parayı avucunda hissettiği andır.

william james: çoğu insan fiziksel, entelektüel veya ahlaki açıdan olsun kendi potansiyel varlıklarının çok azını kapsayan dar bir çemberde yaşar. hepimiz içinden hayal bile etmediğimiz şeyleri çekip çıkarabileceğimiz yaşam sarnıçlarına sahibiz.

27.10.15

canım sıkıntı sınırı

nilgün marmara

aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? bu kutla tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. kefe'lerinden birine onun oylumu pekala sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor, işte yetkin eşitlik. her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

13.10.15

büyük türk şiiri antolojisi

ataol behramoğlu


köşe başını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim
(oktay rifat)

zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa
hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
(tevfik fikret)

geçmişten adam hisse kaparmış.. ne masal şey
beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi
tarihi "tekerrür" diye tarif ediyorlar
hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
(mehmet akif ersoy)

insan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar
(yahya kemal)

ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

herifçioğlu sen mişel'de koyuvermiş sakalı
neylesin bizim köy'ü, nitsin mahmut makal'ı
esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
cebinde dört dilberin telefon numarası
bir elinde telefon, bir elinde kesesi
uyyy!.. yesun oni nenesi
yesun oni nenesi
(bedri rahmi eyüboğlu)

ben sadece ölen babamdan ileri
doğacak çocuğumdan geriyim
(nazım hikmet)

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bir bulut
kadehimde gökyüzü
(oktay rifat)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir
(hüseyin avni dede)

12.10.15

kadının ışığı

romain gary

her şey geçer, her şey kırılır, her şey yorulur.

yaşam oldukça umut vardır.

hangi andan başlayarak mutsuz bir kadın olmaktan çıkıp orospu olur insan?

bugün belki orospuların daha fazla konuşmaya hakları vardır ve onların azizelerden de çok daha fazla söyleyecek şeyleri vardır.

gerçek yetenekler için hiç bu kadar zor bir dönem olmadı. artık ölçüt diye bir şey yok. şimdi hükmünü süren basitlik. ama gelecek o günler. sanat her zaman beklemesini bilmiştir.

yaşamın yakamızı bıraktığı bir gerçektir ve buna da hep "rastlantı" adı verilir. rastlantı kimi zaman gerçek bir boktur.

hayatıma o kadar çok kadın girdi ki neredeyse hep yalnız kaldım. çok, hiç kimse demektir.

sevişmeden sonra kravat bağlamak hep kaba bir davranıştır.

psikoloji her tür olasılık bakımından zengindir. yok edilemez kombinasyonlar. aldatmaya izin vardır. eklemek, çıkarmak ve parçalarla doldurmaya izin vardır. bütün atılımlar kabul edilir ve insan her zaman kendi kendisine karşı oynar. çünkü her ne kadar parçalar ve kombinasyonlar sonsuzsa da tek bir kraliçe vardır: suçluluk. ne var ki psikoloji olmasa hayvanlaşırdık. hayvanlar eğlenmelidir.

yalnızlık çökertmişse, insan sahteyi gerçekten nasıl ayırabilir?

insan her zaman sandığından daha pistir.

yaşamın her zaman vereceği bir şeyler vardır. mutsuzluğa saygılı olmak için hiçbir sebep yoktur. hiçbir. belki artık mücadeleye devam etmek için gerekli olan ve körleşme adı verilen bu yüce aydınlığı yakalayamıyorum.

bir dostu bırakıp gitme hakkına sahip değilsek artık dostluktan söz edilemez.

insan nerede yaşıyorsa orada umutlanır.

doğa karşısında öyle zaferler kazandık ki havasızlıktan boğulmanın asıl nefes alma biçimi olduğunu ilan edebiliriz gayet güzel bir biçimde. bağımsızlığın tek insani değeri, bir değişim değeridir. insan bağımsızlığı yalnız kendine saklarsa yalnızlık yıllarında büyük bir hızla çürür.

yaşamda otomatik pilot yoktur. son sözü söyleyen her zaman sürekliliktir. gerisi yalnızca geçip gidiyor.

kimi zaman duyarlılığı öldürmek yaşamsal bir sorundur.

insan bir kez umutsuzluğa düşünce herhangi bir şeye inanmaya hazırdır.

önsezilere inanmam; ama uzun zamandır inançsızlıklarıma olan inancımı da yitirdim. "inanmıyorum artık" gibi kesinlemelerden daha aldatıcı bir şey yoktur.

yaşam her zaman savunur kendisini.

insanın kendisi yardıma muhtaçken bir başkasına yardım edebilmesi olağanüstü bir şey.

insan yaşama sebebini kaybedince; ama gene de yaşamaya çalışırsa, suçlu hisseder kendisini.

genel sözlere sığınmak her zaman daha kolaydır.

ben inançlı bir insan değilim: tanrı-maymunların ön tasarılarda bulunduklarına inanmıyorum. bunun için hayvanat bahçesine gidip onların soyundan gelenleri kafeste görmek ve onların herhangi bir şey olduklarını anlamak yeterlidir. ve sonra zaman zaman muz vardır. bizi devam etmeye cesaretlendirmek için küçük bir şey atarlar.

hepimiz yenilmek için doğduğumuzu biliriz; ama gene biliriz ki hiçbir şey hiçbir zaman bizi yenmeyi başaramamıştır ve başaramayacaktır.

hava karanlık ama kaygısız değil; çünkü aydınlık bu mücevher kutusunda her zaman daha güzeldir.

yaşamdaki bütün başarıların kaçırılan başarısızlıklar olduğunu kim söylemiş, anımsamıyorum.

bir insana bağlanmıyordum, belli bir insan düşüncesine bağlanıyordum ve iş, sonunda artık insanlıkla hiç ilgisi olmayan bir şeye varıyordu. bayrak için hurra, onur için hurra. ama bu artık yaşam değildi. yapay solunum insanı yaşama geri döndürebilir; ama bu bir yaşama biçimi olmaz.

beyaz saçlara, olgunluğa, deneyime, öğrenilen her şeye, yenilmiş tüm şamarlara, sonbahar yapraklarının mırıldandıklarına güvenmemek gerekir; yaşamın bizi gerçekten isteyerek getirdiği bir duruma kanmamak gerekir. dokunulmamıştır, hep oradadır ve inanmaya devam eder.

11.10.15

kör baykuş

sadık hidayet

yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

bazı kimselerin ölümle savaşı daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi, sessiz yavaş, ecelleriyle sönerler.

herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

hayat baştan başa kıssadır, hikayedir.

dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

utanma ve haya duygusunun kökeni sadece şehvettir.

gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta; karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. belki de benim hiç yıldızım yok!

dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur.

cinsel ilişki anında, iki kişi yalnızlıklarından kurtulmak için birbirine yapışır, herkeste aynı delice kıpırdanışlara bir kapıdır bu ve yavaş yavaş ölümün derinliklerine yönelmiş bir pişmanlıkla karışıktır. 

bazı kimselerin ölümle savaşı daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi sessiz, yavaş, ecelleriyle ölürler. yaşlılar vardır, gülümseyerek ölürler.

yaralar vardır hayatta; ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar, acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

10.10.15

körlük

jorge luis borges



ben körüm, bir şey de bilmiyorum. ama
gidilecek daha çok yol olduğunu görüyorum. sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin
ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda

tanrının benim ölü gözlerime göstereceği

körlük bir çeşit hapistir; 
ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma,
yaratmaya elverişli bir yalnızlık,
bir anahtar ve bir cebirdir.

8.10.15

sodom'un 120 günü

marquis de sade

çok erken yaşta aştım din safsatasını.

inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; bazılarının kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar.

tüm kaltaklar böyle der, onlara kalsa hepsi bakiredir.

bir erkeğin bu dünyada gerçekten mutlu olabilmesi için yalnızca bütün kötülüklere tamamen teslim olması değil, aynı zamanda da asla iyilik yapmaması gerekir.

kötülüğe biraz bulaşıp da cinayetin duygular üzerindeki imparatorluğunu ve boşalmayı nasıl şehvetli hale getirdiğini bilmeyen hovarda yoktur.

sefalete duyulan her türlü merhamet doğanın düzenine karşı işlenmiş hakiki bir suçtur.

güzellik basit bir şeydir; olağandışı olan çirkinliktir ve tüm ateşli hayal güçleri, şehvet oyunlarında, şüphesiz olağandışı olanı seçerler. güzellik, tazelik, basitlik asla çarpıcı olamaz; çirkinlik, çürümüşlük çok daha sert bir darbe yaratır, çok daha güçlü sarsar, buna göre tahrik de çok daha canlı olur.

bir kadının başına gelebilecek en güzel şey, genç ölmektir.

bu, altı yüz değişik lezzetin beğenine sunulduğu muhteşem bir yemeğin öyküsüdür. hepsini yer misin? şüphesiz hayır; ama bu büyüleyici sayı seçim olasılıklarını genişletir ve bu artıştan memnun halde, sana ziyafet çeken ev sahibini çekiştirmeye kalkışmazsın. burada da olay aynı: seç ve gerisini boşver; geri kalanı yalnızca senin hoşuna gitmediği için karalama. başkalarının hoşuna gidebileceğini düşün ve filozof ol.

mutluluk hazda değil istekte, bu isteğe karşı çıkan engelleri aşmaktadır.

bu, hasta olmadan sağlığın kıymetini anlamayan adamın öyküsüdür. benim haz aldıklarımdan haz alamayan ve acı çeken birini görmekten dolayı şunları söyleyebilmenin hazzını alır insan: ben ondan daha mutluyum. insanların eşit olduğu ve bu ayrımların olmadığı yerlerde mutluluk olmayacaktır. 

memelerin gerçekte kıç silmekten başka ne işe yarayabileceğini hiç anlamamışımdır.

hırsızlık yaparken, adam öldürürken, bir yeri kundaklarken organımın sertleştiğini gördüm ve bizi harekete geçirenin şehvet nesnesi değil, kötülük olduğundan eminim; sonuç olarak yalnızca kötülük sayesinde istek duyuyoruz, nesnesi sayesinde değil; eğer bu nesne kötülük yapma olanağımızı yok etseydi onun için istek duymazdık.

birine yapmamız gereken iyiliği yapmadığımızda, kötülük yapmış olmanın haince şehvetini yaşarız.

bayağılaşma, bazı ruhların en yaygın hazzıdır; hiçbir şeye yüzü kızarmayan adamın ne kadar ileri gidebileceğini bilmek olanaksızdır.

ne çocukları ne de hamile kadınları seven bir adam asılması gereken bir canavardır.

7.10.15

metrodaki adam

jean claude carriere / umberto eco

carriere: 25 yıl önce bir gün, hotel de ville istasyonu'ndan metroya indim. peronda bir bank, bankın üstünde de bir adam vardı, yanına 4-5 kitap koymuştu. okuyordu. metro vagonları birer birer geçip gitti. kitaplarından başka bir şeyle ilgilenmeyen o adama baktım ve biraz oyalanmaya karar verdim. ilgimi çekmişti. sonunda yanına gittim ve kısa bir sohbet geçti aramızda. orada ne yaptığını sordum nazikçe. her sabah sekiz buçukta gelip yarıma kadar kaldığını söyledi. yarımda çıkar, bir saatliğine yemeğe gidermiş. sonra yerine döner ve akşam altıya kadar bankında otururmuş. konuşmasını, hiç unutmadığım şu kelimelerle bitirdi: "okuyorum; hayatta bundan başka bir şey yapmadım hiç." yanından ayrıldım; zira zamanını boşa harcıyormuşum gibi geldi.

niye metro? çünkü bir şey yiyip içmeden bütün bir gün kahvede oturamazdı ve şüphesiz kendine böyle bir lüks sunacak durumu yoktu. metro parasızdı, sıcaktı, insanların gidip gelmesinden hiç rahatsız olmuyordu. o zaman kendi kendime sormuştum, hala da sorarım, o adam ideal bir okur muydu, yoksa hepten sapıtmış bir okur mu?

eco: ne okuyordu peki?

carriere: çok eklektikti. romanlar, tarih kitapları, denemeler. bana öyle geliyor ki, o adamdaki, okuduğu şeye yönelik gerçek bir ilgiden ziyade, okuma olgusunun kendisine yönelik bir çeşit bağımlılıktı. okumanın cezalandırılmamış bir günah olduğu söylenir. bu örnek, okumanın hakiki bir sapkınlık, hatta bir fetişizm haline gelebileceğini gösterir.

eco: çocukken, komşumuz olan bir hanım, bana her noel'de bir kitap verirdi. bir gün bana şöyle sordu: "söyle bakalım umbertino, okuduğun kitapta ne olduğunu öğrenmek için mi okuyorsun, yoksa okuma sevgisinden mi?" okuduğum şeye her zaman tutkulu bir merak duymadığımı kabul etmek zorunda kalmıştım. okuma zevki için okuyordum; ne olursa. çocukluğumda, kendimle ilgili olarak aniden keşfettiğim önemli şeylerden biri de budur.

carriere: okumak için okumak, tıpkı yaşamak için yaşamak gibi. sinemaya film seyretmek, yani bir anlamda hareket halindeki görüntüleri görmek için gider insanlar, bunu biliyoruz. filmin ne gösterdiği ya da anlattığı fark etmez bazen.

jean-philippe de tonnac: okuma bağımlılığı gibi bir şey olduğu saptanabildi mi?

carriere: elbette. metrodaki o adam buna bir örnek. her gün birkaç saatini yürümeye ayıran ama manzaraya, karşılaştığı kişilere, soluduğu havaya hiç dikkat etmeyen birini düşünün. bir okuma olgusu vardır; aynı bir yürüme, koşma olgusu olduğu gibi. o şekilde okuduğunuz kitaplardan ne kalabilir aklınızda? aynı gün içinde 2-3 kitap okuduğunuzda, ne okuduğunuzu nasıl hatırlarsınız? sinemada, bazen seyirciler günde 4-5 film seyretmek üzere salona kapanır. festival jürilerinin ve gazetecilerinin kaderidir bu. insanın kafası karışır.

eco: ben bir kere denedim. venedik festivali'nde jüri üyesiydim. delireceğimi zannettim.

carriere: o gün payınıza düşeni seyrettikten sonra projeksiyon salonundan sendeleyerek çıktığınızda, cannes'taki croisette'in palmiyeleri bile gözünüze sahte görünür. amaç, ne olursa olsun seyretmek ya da ne olursa olsun okumak değil, bu faaliyeti ne şekilde değerlendireceğini ve bundan nasıl özlü ve kalıcı bir besin elde edeceğini bilmektir.

eco: marki fuscaldo, çağının en bilgili adamı haline nasıl geldi? babasından muazzam bir kütüphane miras kalmıştır ama onun hiç mi hiç umurunda değildir. bir gün, tesadüfen bir kitabı açtığında, iki sayfa arasında 1000 liretlik bir banknot bulur. öbür kitaplarda da var mıdır acaba diye merak eder ve ömrünün geri kalanını miras kalan kitapların sayfalarını düzenli olarak karıştırmakla geçirir. bu şekilde bir bilgi küpü haline gelir.

6.10.15

sözde ölüm

eva demski

eğer herkes birini mutlu edecek olsa, dünyadaki bütün insanlar mutlu olurdu.

yaşanan güzel hikayeler, bir daha yaşanamayacağı için insanı hüzünlendirir; kötüler ise ölen için sonrasında utanç duyulacağından, insanı aynı ölçüde hüzünlendirir.

sürekli saklanmak zorunda kalan erkekleri sevmek zordur.

tembellik olmadan insan düşünemez; can sıkıntısı olmadan da.

insan ölümün ve ölüm korkusunun üstesinden gelirse, o zaman şiddet, kötülük ve rekabet de yok olur.

sadece sağlıksız olan, insanı şehvetli yapar.

insan, sistemden daha iyi yalan söyleyebilmeli. ama yalan söylediğini bir saniye olsun unutmamalı. sistemin tehlikeli yanı, belli bir andan itibaren kendi felsefesine inanmasıdır. bu nedenle siyasetçilerin tümü coşkulu, diğerleri ise söz söylemekten aciz. çünkü onlar yalan söylediklerinin her saniye bilincindeler.

aşkın cep defteri

murathan mungan

hayat hep sizi sahip olduklarınızla cezalandırır. kalbi fazla olanların canı daha çok yanar. 

iyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir.

yalnızlığını seven ve onu iyi kullanan bir hayvandır kedi.

tenimizi ürperten şeyler, her zaman bizim seçtiğimiz şeyler olmayabilir.

delilikle kötülük arasındadır silahların seçimi.

hayat her şeyi bir kerede öğretmiyor.

bazı yolculukların hasarı hiçbir konaklamayla giderilemez.

bazı armağanların geç olması değerini hiç azaltmıyor.

bizde azalan şeyin başkalarında varlığını sürdürmesine tahammül edemeyiz.

hayat, bazen kaybedilmiş şeylerin toplamıdır.

hiçbir gerçek diğerinden daha gerçek değildir. 

nehir başka, vardığı yerler başkadır.

uykusu uzun süren kalbin rüyası kısa sürer.

herkes kendi yaşadığını herkesin yaşadığı sanır.

sen aklınla ne düşünürsen düşün, kalbin kendi hafızası vardır.

tutku her zaman seyirlik, gösterişli, kışkırtıcı bir şeydir.

ne yaparsanız yapın hakkından gelinemeyecek sessizlikler vardır.

"gülmek için canım fazla yanıyor; ağlamak içinse fazla yaşlıyım."

5.10.15

yüreğin yaban argosu

cemal süreya


bir çocuktun sen
bir çocuktun sen, bir bardak duruyordu eşikte
dolu bir bardak duruyordu eşikte

o zamanlar sen daha neydin ki, annen alucra'nın gizli su kürelerinden geçirdi seni; at arabalarıyla ve büyük bir kalabalıkla gidilen başdöndürücü mavi su kürelerinden neden sonra aldın o bardağı; o yüz yıl beklemiş sütü; çırpınarak bir tülbentten süzülmeye uğraşan o koyu, o beyaz, o rahatsız sübyeyi içtin elinden; onun süreğen elinden. annen miydi? kesik saçı ve açık ensesi miydi teyzenin? içtin elinden. kar mı yağacaktı artık?

birdenbire açıldı yüzün
birdenbire keskin karanfil kokusu kanırtılmış merakın
birdenbire doruklarda dev bir atın nal izleri
birdenbire tırkazından kurtulmuş kan sıcaklığı
birdenbire farkına varılması bu gece de dün geceki gibi sallanan
bir fenerin

birdenbire donması yasaların donan bir ışık gibi
birdenbire esnek bir saniyede toplanmış bütün bir çağın ağırlığı
birdenbire tümdengelmeye başlayan bir gramofon çiçeği
günlerce tümevarıp varıp da
birdenbire karnından boşalmaya başlayan su, iskeleye
yanaşmak üzere olan vapurun

birdenbire gözden siliniveren iki ceylanıbahri
birdenbire iki kafes kıç güvertede
birdenbire iki kuş biri senin kız kardeşinin sandığındaki
kokunun renginde
biri bir ilkokul öğretmeninin bir köşeye atılmış geceliğinden
birbirine yapışık iki kuş çılgın bir sevinçle
birdenbire bir çığlık
yakından, en yakından

gör bizi dünya, görsene bizi!
bir çocuktun sen parıltılar yaratacaktın düzensizliğinden
bunun için belki de
masmavi bir örtü gibi bırakarak gölgeni
geçtin resim çeken söğütlerin içinden

bir yalvaç ılıklığı içindeki ıhlamurları
geçirdin bakışlarının eziklerinden

ve aktı durdu
o ilk
o baş döndürücü
o cahil su

şiirdi bir çeşit
yüreğin yaban argosu

bir çeşit dostluktu
duyardı
çakılın içinde
damla damla gelişen
bir udu

yok etme

thomas bernhard

yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

ömrüm boyunca, akademik unvanların tümünden ve onları taşıyanlardan nefret ettim. bana göre her şeyden daha iğrençler. "üniversite profesörü!" sözünü duyduğum anda midem bulanır. böylesi bir unvanın çoğunlukla çok olağanüstü bir budalalığın kanıtı olduğu söylenebilir. böyle bir unvan kulağa ne kadar korkunç geliyorsa, bu onu taşıyanın ne kadar büyük bir budala olduğunu gösterir.

bütün insanlık tüm güzellikler ve olanaklarla dolu sonsuzluktur. yalnızca ahmaklar kendilerinin sona erdikleri yerde dünyanın sona erdiğini düşünür.

kendimizi aldatmayalım, cenazeler her zaman tiyatrodur.

insanın var olduğu sürece bilgisini artırması ve karakterini oluşturup onu güçlendirmesi kendiliğinden olması gereken bir şeydir. çünkü bilgisini artırmayan, karakterini güçlendirmekten, yani kendini işlemekten, kendini olabildiğinde ilerletmekten vazgeçen kişi yaşamıyor demektir.

insanın en büyük şanssızlığı her zaman ve koşulda zamanının az oluşudur; bu da bilmeyi her zaman olanaksız kıldı. bu yüzden hep yalnızca biraz olsun yaklaşabilmeler olabildi, bir neredeyselik oldu, gerisi saçmalık.

yalnızlık cezaların en korkuncudur. yalnızca bir deli yalnızlık propagandası yapar ve tamamen yalnız olmak demek sonuç olarak tamamen deli olmak demektir.

çocukluğumuzu israf ediyoruz; sanki bitmek tükenmek bilmezmiş gibi. ama öyle değildir; hemen tükeniverir ve geriye açılan boşluktan başka bir şey bırakmaz.

bir kadın ortaya çıkar ve istemediği halde kendisiyle evlenen erkeği tüm iyi huylarından uzaklaştırır ve onu mahveder ya da hiç değilse onu kendi kılıbık erkeğine çevirir.

ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

insanlar yaşamı, sonuçta onlara oldukça yorucu ve kuru geldiği, küstahça bir aşağılama gibi gördükleri ve bu nedenle yaşamı yaşamın kendisinden çok bir oyun olarak görmeyi yeğledikleri için, yaşamaktansa oyunculuk yapmaya kayıyorlar, çalışmaktansa oyunculuk yapıyorlar.

felsefi olan, her zaman nefes aldığımız hava gibidir; onu uzun süre tutamadan yine dışarıya vermemiz gerekir. biz onu sürekli olarak ve ömür boyu nefes gibi alır ve veririz; belli bir andan, her şeyi belirleyen o andan daha uzun süre değil.

her şeye saldırmak ve her şeyi kavramak istiyoruz ve de her şeyi kendimize çekmek ama bu hiçbir biçimde olanaklı değil bizim için. biz bir ömür tüketiyoruz kendimizi kavrayabilmek için ve başaramıyoruz; biz bile olmayan bir şeyi kavrayabileceğimizi nasıl sanabiliriz!

doktorlar sohbet etmek için en kötü seçimdir; çünkü insana durmadan çok az ömrünün kaldığını söylerler; bu ne kadar iğrenç ve acınacak, işe yaramaz ve sapıkça, insanın yalnız kendisiyle ve hastalıklarıyla uğraştığı ve uzatılmaya hiç de değmeyecek bir yaşamdır.

biz en hoş, aynı zamanda en pahalı, bir kostüm kadar gülünç olsa da en pahalı olanı almaktan kaçınmazsak, sokağa çıkıp bir mağazaya giderek kendimizi en gülünç biçimde baştan aşağıya yeniden giydirip kitsch bir don giovanni operası için bile olsa kendimizden lüks bir varlık yaratırsak, bu, ölesiye umutsuzluğa kapılmaktan, yatağımızda üç misli uyku ilacı alarak sığınak aramaktan, her zaman yeniden uyanmaya değdiği halde yeniden uyanıp uyanamayacağımızı bilmemekten daha iyidir.

bu toplum yüzyıllar boyunca her türlü yeniliği küçük görmeyi ve ondan nefret etmeyi huy edinmiştir; bunun sonucunda kendisi de yaşlanmış ve bir daha yenilenememiştir.

yazarların hepsi varolanların içindeki en iğrenç kişilerdir. bu insanların her şeyi vasat. bu insanların her şeyi küçük burjuva ve acınası. bu insanların her şeyi kötülük kokuyor ve kendini büyüklük iddiasına kaptırmış tutuculuğun alçaklığının kokusu geliyor. bu insanların hepsi bütünüyle saf ve kaba; tıpkı yazıp piyasaya çıkardıkları şeyler gibi.

insan kendi varoluşunu asıl gerçekleştireni tanımadıkça kesin bilgiye varamaz.

4.10.15

kızlarıma mektuplar

emre kongar

cennet de cehennem de insanın içindedir.

doruğa çıkmanın keyfi, orada durmaktan daha büyüktür.

insan ilişkilerindeki başarı danışmaktan ve dinlemekten geçer. insanlar kendilerini, dinledikleri değil, konuştukları kişilere daha yakın hissederler. insan karşısındakini konuşarak değil, dinleyerek ikna eder.

size yeterince çabalamadan, yeterince özveri göstermeden ulaşanlar, değerinizi asla bilmezler.

mutluluk, harekette, eylemde, devinimde gizlidir.

bekaret kavramı ne yazık ki, toprak ağaları'nın "ilk gece hakkı"nın güvencesi olarak geliştirilmiş bir gelenektir.

kıskançlık en büyük ilkelliktir. kıskançlığın ve kıskançlığa dayalı şiddetin altında sevgi de yok, aşk da. sadece erkek bencilliği, kadını kendi malı olarak görme ilkelliği var. kıskançlık, hele aşırı kıskançlık, sevginin değil, ilkelliğin belirtisidir. bu nedenle kıskanç biriyle karşılaştığınızda ya da size yaptığı baskıları kıskançlık maskesiyle örtmeye çalışan birini tanıdığınızda, daha yol yakınken hemen ayrılın.

ilk tanışma ya da nişanlılık dönemlerinde yaşanan sorunlar aslında sonradan yaşanacak olanların çok hafifi, çok bastırılmış halidir.

doğa, erkeği, belli bir sürede ancak sınırlı sayıda cinsel ilişki kurabilecek nitelikte yaratmışken; kadına neredeyse sınırsız bir yetenek vermiştir. bu eşitsiz durumdan korkan erkekler de yüzyıllar boyunca kadınları, kendi cinsel denetimlerinde tutabilmek için çeşitli kurallar ve uygulamalar yoluyla onların başta cinsel özgürlükleri olmak kaydıyla, her türlü hürriyetlerini sınırlamış ve kısıtlamışlardır.

her genç kız bir evrendir.

bizimki gibi "köylülüğün ağır bastığı erkek egemen toplumlarda", çevrelerine gülümseyerek bakan, sıcacık ilişki kuran genç kızlar, derhal yanlış anlaşılmaya ve istismar edilmeye açıktırlar. toplum onları hemen damgalamaya, insanlara karşı duydukları güveni ve sevgiyi istismar etmeye hazırdır.

sevgi hiç kuşkusuz duyguların en güzeli; aşk ise en yücesidir.

gençlerin fazla enerjilerini olumlu biçimde kullanmalarını sağlamanın en iyi yollarından biri onları spora yöneltmektir. aynı derecede etkin ve olumlu bir başka yol da onları sanatsal etkinliklere yönlendirmektir.

doğa ve toplum, "sistematik olarak" yapılan aşırılıkları asla bağışlamaz.

yaşamak, hayattan zevk almaktır.

bir insanın karşılaşacağı en büyük acı, kendi çocuğunun öldüğünü görmesidir.

sevgiye dayalı bir ilişkide yapılabilecek en büyük hatalardan biri, karşınızdakinden de sevgisini, kendinizin gösterdiği aynı biçimde göstermesini beklemektir.

bana göre, yaşamın kendisi bir mucizedir.

sevgi, aşk, güven ve benzeri duygular, ancak ve ancak karşımızdakinin özgürlüğüne, bağımsızlığına ve özerk kişiliğine saygı duyulduğu zaman bir anlam ve bir değer kazanır.

3.10.15

en zenginin yoksulluğu

friedrich nietzsche


on yıl oldu bir damla düşmedi bana
ne de aşkın kırağısı, esmedi nemli bir rüzgar
-çorak bir tarla şimdi
bilgeliğime yakarıyorum
bu kuru topraktan esirgeme bolluğunu
sen kendin ak üzerinden
yağmuru ol bu sararmış bozkırın
bir zamanlar adım buluttu
kopup gelen dağlarımdan bir zamanlar
"aydınlanın ey karanlıklar!" derdim
şimdi gelin diye çağırıyorum bulutları
memelerinizin gölgesi düşsün üstüme
-sağmak istiyorum sizi ey gökyüzünün inekleri
süt sıcağı gerçek, aşkın tatlı kırağısı
akıyorum toprağın üzerinden
gidin, gidin ey gerçekler
karanlık karanlık bakan istemiyorum dağlarımda
acı, katlanılmaz gerçekleri görmek
gülümsemeyle yaldızlanmış
daha yakın bana gerçek bugün güneşten
tadını almış, aşktan bronzlaşmış olgun bir gerçek
koparıyorum ağaçtan yalnız başıma
şimdi elimi uzatıyorum rastlantının kıvrımlarına doğru
yeterince akıllıyım
rastlantıyı aynı çocuk gibi yönlendirmek, aldatmak için
bugün konuksever olmak istiyorum
istenmeme karşısında
kaderin karşısında bile dikenlerimi göstermek istemiyorum
-zerdüşt kirpi değildir
 ruhum doyumsuz diliyle
tüm güzel ve kötü şeylerin tadına çoktan baktı
her derinliğe daldı ama
her zaman bir mantar gibi hep suyun yüzünde yüzdü yeniden
kahverengi denizlerin üzerindeki yağ gibi salınıp durdu
bu ruhum yüzünden bana mutlu adam dediler
baba ve annem kim benim
prens gereksiz değil mi babam
annemse sessiz gülüş
ürünü değil miyim ikisinin
evliliğinin gizemli bir hayvan
ışığın düşmanı zerdüşt'ün tüm bilgeliğini boşa harcayan
ben değil miyim hastalanmış sevgi dolu olmaktan
bugün nemli bir rüzgar oturuyor zerdüşt dağlarında
bekleye bekleye kendi özsuyunda tatlanmış
ve pişmiş altında tepesinin altında
buzunun yorgun ve mesut yedinci gününde
bir yaratan -susun gerçek üzerimde dolaşıyor
aynı bir bulut gibi görünmez şimşeklerle vuruyor beni
geniş ve dik merdivenlerden bana geliyor
gerçeğin mutluluğu gel, gel sevgili gerçek
-susun benim gerçeğim bu kararsız gözlerden hafif
korkulardan yakalıyor beni
bakışı sevgi dolu, öfkeli, bir genç kız bakışı
mutluluğumun temeline erişiyor gerçeğim
bana erişiyor -ah, ne düşünüyor acaba
pusuya yatıyor bir ejderha
erguvan rengi bakışının uçurumunda bir genç kızın
-susun! gerçeğim konuşuyor yazıklar olsun sana, zerdüşt
altın yutmuş biri gibi görünüyorsun
karnını yaracaklar senin çok zenginsin
ey sen, birçok insanı mahveden
birçoğunu kıskandırıyorsun birçoğunu da yoksullaştırıyorsun
beni bile gölgelendiriyor ışığın donduruyor beni
git, ey sen zengin adam çek git zerdüşt, çekil güneşimden
 armağan etmek, armağan edip sana gerekmeyeni elden çıkarmak istiyorsun
ama sen kendin en gereksizsin aklını başına topla
ey zengin adam önce kendini armağan et, ey zerdüşt
on yıl geçti ve bir damla olsun düşmedi mi sana esmedi mi nemli bir rüzgar
düşmedi mi aşkın kırağısı bunlara rağmen
kimin seni sevmesi gerekiyordu
ey sen, çok zengin adam mutluluğun çevreni çoraklaştırıyor
aşk yoksunu kılıyor -çorak bir tarla
hiç kimse şükran duymuyor artık sana
ama sen şükran duyuyorsun senden bir şeyler alan herkese
bununla tanıyorum seni
ey sen, çok zengin adam
sen tüm zenginlerin en yoksulusun
kendini kurban ediyorsun, sana acı veriyor zenginliğin
kendinden vazgeçiyorsun kendini sakınmıyorsun, kendini sevmiyorsun
büyük acı zorluyor seni her zaman
büyük korkuların, büyük duyguların acısı
ama hiç kimse şükran duymuyor artık sana
daha fakir olmak zorundasın bilge cahil
sevilmek istiyorsun yalnızca acı çekenler sevilir
aşk, yalnızca açlık çekenlere verilir
kendini armağan et önce, ey zerdüşt
-ben senin gerçeğinim

2.10.15

bilgi ağacı

humberto r. maturana / francisco g. varela

insanlık yaşamında bir dönüşüm gerçekleştirme yönündeki acil ihtiyaç, ancak bizatihi bireysel dönüşüme uygulanacak bir düşünme süreciyle başlarsa gerçekçi bir anlam taşır; çünkü her birimiz dünyamızın bu halde olmasına katkıda bulunuyoruz: öyle bir dünya ki bu, her geçen gün hayranlık ve saygı duymak giderek güçleşiyor ve hepimizin bildiği gibi daha da güçleşecek.

ancak ve ancak değişmez ve "ebedi" kesinliklerimizin mutlak hakikatler -artık üzerinde düşünmediğimiz, itiraz kabul etmeyen hakikatler- olduğu yolundaki derin köklere sahip inancımızdan şüphe etmeye başladığımız zaman, "nesnel ve gerçek hakikat" tuzağının kudretli bağlarından kurtulmaya başlayabiliriz. insanlık dışı bir tuzaktır bu; çünkü diğer insanların da bizimki kadar meşru "hakikatleri" olduğunu inkar etmeye götürür bizi. ancak anlamayı arayan bir düşünce sayesinde birbirimize -şiddetin akılcı bir dalavereyle gerekçelendirilen bir kurum değil, sadece birlikte yaşamanın getirdiği meşru bir kaza olacağı- ortak yaşam alanları açan insanlar olmayı başarabiliriz. ancak o zaman bilişsel kesinlikten duyulan kuşku kurtarıcı olacak, belki kendisinin ve hemcinslerinin, yani bizatihi insanlığın doğasını anlamak üzere düşünmeye yönelecek, bu da biyolojik özgecilik ve işbirliği itkilerinin onları tıktığımız hapishaneden -ki diğer insanları inkar etmek için başkalarıyla birlik kurarak yaparız bunu- kurtulması sonucunu doğuracaktır.

eğer toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa dayalı, karşılıklı anlaşmaya giden yollara yönelmezsek, bize kalan tek şey eskisi gibi spontan eğilimlerimizi sürdürmek, yani çoğu durumda savaşa devam çağrısı yapan sağır ve kör bir savaş bataklığına kendimizi gömmeye devam etmek olacaktır. eğer aşina olduğumuz şey sadece kudretli ve "kutsal" gelenekler içinde, "bildik" topraklarda olduğu için bizi cezbediyorsa -ve bir hakikat "saptaması" barındırıyorsa-, bunları mutlak hakikatlere döndürdüğümüzde karşılıklı toplumsal anlayışın önündeki en büyük engelleri yaratıyoruz. eğer bu engelleri aşmak istiyorsak önümüzdeki yol, kendimizi ve çocuklarımızı, toplumumuzda henüz var olmayan ama isabetli çabalar neticesinde var edebileceğimiz bir "yaratmak için bilgi" anlayışı içinde eğitmektir. yaratmanın daima yeni bir adım olduğunu; ama "eski" malzemelerle yapıldığını unutmamalıyız.

insanların birlikte yaşamasını mümkün kılacak anlayışı, kavrayışı yaratmak bugün insanlığın önünde duran en büyük, en acil, en devasa ve en zorlu görevdir.

insanlığın ilerlemesinin insanın toplumsal doğasına dair dogmalarımızın ve inançlarımızın yayılmasında yattığı görüşüyle kendimizi kandırmaya devam etmek, trajik bir zaman kaybından başka şeye yol açmaz; çünkü bu görüşlerin şu anki birlikte yaşama biçimimiz yüzünden yükselen çelişkileri -ve bunlara bağlı toplumsal gerilimleri- özümsemekte yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştır. işte bu yüzden biz insanlar, kendi kurucu süreçlerini tahayyül edemeyen, kendisini mahveden gerilimlerden kaçınmasını bilmeyen bir insanlık durumunda, yarattığımız bugüne hapsolmuş, esir olmuş ve yılgınlığa düşmüş durumdayız. buna karşılık, eğer ortak yaşamımız bu tür süreçlerin anlaşılmasına dayansaydı, ilişkilerimizden, bizi kendi gücümüzün sorumlu sahipleri kılacak bir anlayış çıkardı. 

insanın kurtuluşu, bilinçli doğasının kendi kendisiyle derinden yüzleşmesinde yatar. toplumsal bir varlıktaki bilinç - savaşa giden yolda, bu bilincin herhangi bir boyutuyla böyle bir yüzleşme yapabilme şansımız yoktur. özgürlük yolu, toplumsal varlığın içinde yatan, herhangi bir insanla dayanışma itkisini serbest bırakan koşulların yaratılmasıdır. eğer insan toplumunda, çocukların büyüklerine duyduğu doğal güveni yeniden yaratabilseydik, sevgiyle işleyen aklın, şimdiye dek hayal bile edilmemiş en büyük zaferi olurdu bu.

buna karşılık, ötekinin inkarı ile -bu inkarın kendisini gösterdiği biçimler içinde- elde edilmeye çalışılan barış bizi karşılıklı anlayış yolundan saptırır. çünkü bir yandan, bu reddediş ve kayıtsızlığın ürettiği iletişimsizlik işbirliğini engeller, kendiliğinden gelişen toplumsal dayanışmayı ve buna eşlik eden yaratıcılığı azaltır. öte yandan, belli bir toplumsal istikrar biçimi için mücadele etmek, eğer bu istikrar ötekinin inkarı çağrısı yapılarak ve karşılıklı nefret yaratılarak elde edilmişse, kendi doğası içinde bir aldatmacadır ve tozlu bir yolun asude sessizliğinde çelik bir baston yardımıyla yürümeye benzer.

1.10.15

yağmur duası

baba erenler köy meydanında bir kalabalık görmüş, sormuş:

"ne oluyor?"

"yağmur duasına çıkıyoruz, sen de gel."

bektaşi kafasını kaşımış, düşünmüş, kuraklık sürüyor, susuzluktan toprak çatlıyor.

"peki" demiş, "geleyim."

yola çıkmışlar. baba erenler kendi tarlasının yanından geçerken elindeki sopayı toprağa çakmış, göğe bakarak uyarmış:

"bizimki de burası."

tepede yağmur duası yapılır yapılmaz, gök sanki yarılmış, ötekilere bir şey olmazken, bektaşi'nin daha kuytuda bulunan tarlasını seller götürmüş. baba erenler manzaraya bakmış, bakmış, sonra gözlerini göğe dikerek:

"kabahat sende değil" demiş, "sana burayı gösteren pezevenkte!"