31.10.15

uzun lafın kısası

jean baudrillard: anısı yüreğinizi daraltınca hoş olanın yüceliği anlaşılır.

andre gorz: hiçbir iş adanmayı hak etmez.

erik orsenna: bütün yabani hayvanlardan kaçabilirsin; kaderini taşıyanın dışında.

walter benjamin: bir aşkta çoğu insan ebedi yurdunu arar. ama başkaları, çok azı, ebedi yolculuğu. bu sonuncular aşkta toprak anayla temasa gelmekten korkan melankoliklerdir. sıla hasretini onlardan uzak tutacak kişiyi ararlar. o kişiye sadık kalırlar.

klaus schröter: her yerde yararlı olmaya çalışın, siz her yerde evinizdesiniz.

william blake: eğer algının kapıları temizlenseydi her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz. çünkü insan kendisini kapattı; ta ki tüm şeyleri mağarasındaki dar çatlaklardan görene dek.

alexandre dumas: kendini savunmayı bilmeyenlerin intikamını almak, adaletin görevidir.

hakan günday: medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da medeni olmaya çalışan bir medeniyetsizliktir.

mehmed uzun: her zaman böyledir; karanlık, çaresiz ve dar günlerde dostlar azalır.

choderlos de laclos: her anlamlı kişide en azından üç temel nitelik vardır: önce insanda bir amaç kavramı, sonra buna ulaşma istenci, daha sonra da bu istencin dizgeleştirilmesi.

oscar lewis: bir erkekle yatan orospu için en keyifli an, parayı avucunda hissettiği andır.

william james: çoğu insan fiziksel, entelektüel veya ahlaki açıdan olsun kendi potansiyel varlıklarının çok azını kapsayan dar bir çemberde yaşar. hepimiz içinden hayal bile etmediğimiz şeyleri çekip çıkarabileceğimiz yaşam sarnıçlarına sahibiz.

29.10.15

frida'nın düşleri

frida kahlo

düşler. tuhaf düşler. insanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptıran, olanaksızı yaratan düşler. bazı günler, bu tuhaf düşler benden çıkıyor, sonra geri geliyor, derime yapışıyorlar. alkol, morfin ve geçen zaman arasında, binlerce somut düşünce arasında, belleğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.

dün geceyi de siz süslediniz.

ölmüş babam, elini omzuma koyuyor ve kocaman bir gülümsemeyle "ben kalp krizinden ölmedim. siz öyle sandınız. anneni ziyarete gittim. anlıyor musunuz? onca yalnızlıktan sonra.." diyordu. ben de ona, yokluğun gerçekten uzun olduğunu söylüyor ve öylesine derin iç çekiyordum ki, sanki koca bir ağırlık bedenimden çıkıp gidiyordu.

fırçamı aldı, kanarya sarısına batırdı ve bir tuval üzerinde beceriksiz çizgilerle hesap yaptı: "1954-1941=13 yıl." sayılara bakıyor, hiçbir şey anlamıyordum. gülüyordum ama bu gülme değildi aslında, korkuydu: hiçbir şey anlamıyordum. sayılar bana hiçbir şey ifade etmiyordu, saçma görünüyordu. ama korkuyordum. ne anlama geliyordu o sayılar, hiçbir anlam veremiyordum. sonra dedi ki: "seni görmek istedim. durumun kötü. çok yalnızsın." saçlarının, anımsadığım gibi beyazlaşmamış olduğunu görüyordum. gençti. sonra benimle almanca konuştu. sözcükler anlaşılmazdı, sonra kalın bir sesle, çok yavaş şu melodiyi söylemeye başladı:

"ölüm serin gecedir, yaşam bunaltıcı gün
hava kararıyor, uyku basıyor beni
gün beni yordu
yatağımın üzerinde bir ağaç yükseliyor
içinde genç bir bülbül şakıyor
sevginin şarkısını bağırıyor, sevginin şarkısını
duyuyorum, duyuyorum, hatta rüyamda bile.."

çocuk gibi yüzümü ellerimin arasına alıp ağlıyordum.

onu gözyaşlarımın arasından görüyordum. gözleri tamamen birer gözyaşına dönüştü; misket gibi kalın, yuvarlak ve saydam. başını salladı: "size göre kalp kriziydi, bana göreyse kafama esmişti." hiçbir şeyi kavrayamıyordum. ne demek istiyordu? "galiba yakında seni de yanıma alacağım. yakında. benim olduğum yerde rahatımız yerinde. her şeyi oluruna bırakıyoruz. seni de yanıma alacağım. yakında. gece üzerine çullanıyor, küçük kızım. kocaman kanatlarıyla bir gece. bilgi edineceğim."

bu tuhaf sözcükleri kullandı: "bilgi edineceğim."

babam 1941 baharında öldü. kız kardeşlerim haber verdi. aniydi, kabul edilir gibi değildi. onu öyle çok seviyordum ki.. bana neler öğretmişti: insanlık acısını, fiziksel acıyı, gözlemi, okumayı, namusu.

çok acıydı. bundan hiç söz edemedim.

ince ve güçlüydü; valsleri, sarası, schopenhauer, onun zamanının almanya'sıyla, nazileri ve yaralarıyla, şimdiki farklı almanya'yla, onu hep içimde taşıyacağım. gazeteleri sessizce okurdu. onları yorumlayamazdı. öylesine etkileniyordu ki.. belki de bundan dolayı öldü, çıldırmış olan o farklı almanya'dan dolayı.

babam ve suluboya resimleri, söylencesel hüznü, eski deri baskılarıyla fotoğraf makineleri, fotoğraf arşivleri, hazineleri, şivesi, dominoları, alman baskısı sararmış nota kağıtları.. tedavülden kalkmış baden baden'i. babam bana öylesine inanmıştı ki.. benim ileri atılmamı sağlayan o çok değerli şeyi o verdi bana: güvenini verdi.

baba, peder bey. bay wilhelm kahlo. sana ihanet etmedim. elimden geleni yaptım. yaptığım resmin, yanımda. onu yapmak için uzun süre bekledim. ama şimdi burada işte.

seni seviyor, seni düşünüyorum.

bir başka düş daha gördüm. tablolarımın içindeydim. bir tanesinin sedef çerçevesinin kenarı, boyalı bölümü yok etmeye başlıyordu, ben de içindeydim, küçücüktüm, yok oluyordum. bu kadar küçük boyda bir resim yaptığımdan dolayı pişmandım ama artık çok geçti. bir başka tuvalde suratım sarılı-morlu, güzel, çekici bir çiçeğin ortasındaydı. birden açık taç yaprakları üzerime kapanmaya başlıyor, beni boğuyordu. ama tablonun içinde olduğum için dilsizdim, haykıramıyordum. renkli damlacıklar gözlerimden süzülüyordu. böylece tablo yavaş yavaş tüm renklerini yitirdi. kendi kendime "kendi tuzağına düştü." diyordum.

sigmund freud'un kitaplarını okudum; hatta musa üzerine yazdığı kitapla ilgili olarak bir tablo yaptım. ama düşlerimi yorumlayamıyorum. yalnızca bu düşlerde ne duyumsadığımı biliyorum. hayatım beni terk ediyor.

belki, yakında.

evet, doğru. "yakında" diyordu babam. "bilgi edineceğim."

çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.

çabuk bilgi edin ki, kendimi mavi ötesine kapıp koyuvereyim.

sana elimi uzatacağım.

gece üzerime iniyor.

27.10.15

canım sıkıntı sınırı

nilgün marmara

aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? bu kutla tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. kefe'lerinden birine onun oylumu pekala sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor, işte yetkin eşitlik. her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

25.10.15

gece

attila ilhan


bir vapur gibi uğuldayarak
hışımla sırılsıklam
ansızın karşıma çıktı gece
başıboş bir vapur gibi
kara sularıma girmiş gizlice
o yol kesemez ben duramam artık
çarpışmamız kesinleşti
ne korku ne pişmanlık ne yeis
en sessiz derinliklere içimde belki senin
hasretini götüreceğim sadece

perspektif

vladimir makanin

"ruh, istediği yerde soluk alır." (incil)

insanın içindeki ruhsal yaşantı her yerde ve her koşulda sürer -ya da hiçbir yerde. tartışabilir ve hatta kabul edebiliriz onu; ama onunla yaşayamayız. heyhat. heyhat, perspektife ihtiyaç duyarız biz: bir yem, bir ödül, bir amaç, tünelin ucunda bir ışık ve olabildiğince çabuk. yaşamımız bununla açıklanır, başka bir şeyle değil. bizim doğulu olmayan özümüzdür bu: geleceği versinler bize! bu yüzden de maleviç'in siyah karesi dahiyanedir, bir stop'tur o; tam da biz ve bizim aceleci ruhlarımız içindir, bir darbe ve muazzam bir frenlemedir.

grubuna bağımlı. bu insanı istediğin kadar çöllere sür ve yer değiştiren kum tepeleri üzerinde uzun uzun oturup sıkılmasını emret, tanrı'dan söz etmez artık. bir din yaratmaz. ağzını kumla doldurur ve onlar için, "kendi için bağırırmış gibi" bağırır, kendi için tersyüz olurmuş gibi tersyüz olur onlar için. ve ne kadar safça, ne kadar iliklerine işlercesine bağırırsa o kadar çabuk duyarlar onu, inanır, bağışlarlar. onlar için yaşıyordur artık ve uzun zaman yaşayacaktır daha, kendi için yaşar gibi, gökyüzü için yaşar gibi değil. nörolepsi ilaçları vardır -peygamberler yoktur. bunun için uydurulmuştur zaten. insan ne kadar gerekirse acı çeker; ama içinden taşırıp da bir söz çıkarmaz artık.

23.10.15

geçmişi yeniden yaşamak

pascal mercier

dersin başladığını duyuran ve rahipleri ibadete çağırırcasına çıngırdayan çanın sesini günde altı kez duyardım. tam 11.532 kez, beni avlunun kapısından çıkartıp limana, daha sonra dudaklarımdaki tuzu yalayacağım bir geminin küpeştesine gönderen hayal gücümün peşine takılacağıma, dişlerimi sıkarak avludan döndüm, o kasvetli binaya girdim.

şimdi, otuz yıl sonra, durmadan aynı yere geri dönüyorum. dönmem için en küçük geçerli bir neden yok. öyleyse niye? girişin önündeki yosun tutmuş, ufalanan basamaklarda otururken, kalbimin neden yerinden çıkacakmış gibi çarptığını bilmiyorum. güneş yanığı bacaklarıyla, pırıl pırıl saçlarıyla evlerindeymiş gibi rahatça binaya girip çıkan öğrencileri görünce neden imreniyorum onlara? nelerine imreniyorum?

geçenlerde, sıcak bir günde, pencereler açıkken bazı öğretmenlere kulak verdim ve ürkmüş öğrencilerin beni de daha önce titretmiş olan sorulara kekeleyerek verdikleri yanıtları duydum. bir kere daha orada oturmak -hayır, arzuladığım şey kesinlikle bu değildi. uzun koridorların serin loşluğunda bina amirine rastladım, kuşa benzeyen kafasını öne uzatarak yürüyen bir adamdı, kuşkulu bakışlarla üzerime geldi. "ne işiniz var burada?" diye sordu, ben yanından geçmişken. astımlı gibi, dik bir sesi vardı, sanki öbür dünyadaki bir mahkemedeydik. durdum ama dönüp bakmadım. "ben bu okulun öğrencisiydim." dedim, sesimin ne kadar boğuk çıktığını duyunca kendime kızdım. birkaç saniye mutlak, tekinsiz bir sessizlik oldu koridorda. sonra arkamdaki adam ayaklarını sürüyerek yürüdü. kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissetmiştim. ama ne yaparken?

bitirme sınavlarının son gününde hepimiz, okul kasketleri başımızda, sıralarımızın arkasında ayakta durmuştuk, gören bizi hazır ola geçtik sanırdı. senyor cortes uygun adımlarla yürüyüp sırayla önümüzde durmuş, her zamanki ciddi yüz ifadesiyle not toplamımızı bildirmiş, gözlerini yüzümüze dikip karnemizi vermişti. çalışkan sıra arkadaşım karnesini sevinçsiz ve bembeyaz bir suratla almış, kavuşturduğu ellerinin arasında incil tutar gibi tutmuştu onu. sınıfın sonuncusu, kızların gözdesi olan, güneş yanığı tenli çocuk, çöpmüş gibi yere atmıştı karnesini. sonra temmuz gününün öğle sıcağına çıkmıştık. önümüzde açık ve biçimlendirilmemiş olarak uzanan, özgürlüğü açısından tüy gibi hafif, belirsizliği açısındansa kurşun gibi ağır onca zamanı nasıl kullanabilirdik, nasıl kullanmalıydık?

insanların birbirinden ne kadar farklı olduğunu şimdi anlatacağım sahne kadar çarpıcı ve sert biçimde gözüme sokabilecek bir şeyi ne daha önce yaşadım ne de sonra. kasketini ilk çıkaran sınıfın sonuncusu oldu; topuklarının üzerinde hızla döndü, avlunun çitinin üstünden aşırtıp yakındaki göle fırlattı. kasket orada suyu emdi, sonunda nilüferlerin altında gözden kayboldu. üç dört kasket daha onu izledi, içlerinden biri çite takılıp kaldı. bunun üzerine sıra arkadaşım kasketini düzeltti, ürkek ve huzursuz görünüyordu, içinde kabaran duyguyu anlamak mümkün değildi. yarın sabah, artık kasketi giymesi için bir neden olmayınca ne yapacaktı?

ama beni en çok etkileyen, avlunun gölgeli bir köşesinde gördüğüm şey oldu. tozlu bir çalılığın arkasına gizlenen biri, kasketini okul çantasına sokmaya çalışıyordu. öylece tıkıştırmak istemediği, tereddütlü hareketlerinden açıkça anlaşılıyordu. kaskete zarar vermeden çantaya sokabilmek için her yolu denedi; sonunda birkaç kitabı çıkararak çantada yer açtı. kitapları, ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde koltuğunun altına sıkıştırdı. dönüp çevresine baktığında, utanç verici hareketi sırasında kendisini kimsenin görmemiş olması umudu gözlerinde okunabiliyordu, bir de gözlerini başka yere çevirirse görünmez olacağı gibi çocuksu bir düşüncenin, deneyimlere dayanarak silinmiş son kırıntısı.

kendi terli kasketimi ellerimde bir o yana bir bu yana nasıl çevirdiğimi bugün bile hissedebiliyorum. giriş merdiveninin ılık yosunlarının üzerine oturup babamın buyurgan arzusunu düşündüm, doktor olmalıydım -yani babam gibi insanları acılarından kurtarmayı beceren biri. gösterdiği güven için babamı seviyor, dokunaklı arzusuyla üzerime yüklediği ağır yük yüzünden lanet ediyordum. o arada kız okulunun öğrencileri bizim tarafa gelmişlerdi. "bittiğine seviniyor musun?" diye sordu maria joao ve yanıma oturdu. beni inceledi. "yoksa sonunda üzülüyor musun?"

beni durmadan okula gitmeye zorlayan şeyin ne olduğunu artık biliyor gibiyim: okulun avlusundaki o dakikalara geri dönmek istiyorum, gelecek henüz başlamadan geçmişin üzerimizden akıp gittiği o dakikalara. daha sonra hiç olmadığı gibi, zaman durmuş, soluğunu tutmuştu. maria joao'nun kahverengi dizlerine ve açık renkli giysisinin sabun kokusuna mı geri dönmek istiyorum? yoksa hayatımın o noktasında bir kez daha durmak ve beni şimdi olduğum kişi yapan yöne değil de bambaşka bir yöne sapabilmek arzusu mu -düşsel, dramatik arzu mu- içimdeki?

bu arzuda bir gariplik var; hem çelişki tadı veriyor hem de mantıklı bir tuhaflık. çünkü böyle bir şey arzulayan kişi, henüz geleceğine adım atmadan bir yol ayrımında duran kişi değil. çünkü iptal edilemeyecek olanı iptal etmek üzere geri dönmek isteyen kişi, daha ziyade geride bırakılmış, artık geçmiş olmuş bir gelecek tarafından damgalanan kişidir. acısını çekmemiş olsaydı iptal etmek ister miydi? bir kez daha ılık yosunların üzerinde oturmak, elimde kasketimi tutmak -zamanın içinde kendimin gerisine yolculuk edebilmek ve kendimi, yani yaşananların damgasını taşıyan kişiyi de bu yolculuğa götürmek gibi mantığa aykırı bir arzu bu.

o yaştaki oğlanın, babasının arzusuna karşı çıkarak tıp fakültesinin amfisine adım atmamış olması akla getirilebilir mi? -bugün zaman zaman benim dilediğim gibi? bunu yapıp 'ben' olabilir miydi? o günlerde, kendime dayanak noktası yapabileceğim acılı deneyimlerim yoktu ki onlardan yararlanarak yol ayrımında başka bir yöne sapmayı dileyebileyim. öyleyse zamanı geri döndürmenin ve yaşadıklarımı birer birer silerek beni maria joao'nun elbisesinin kokusuna ve kahverengi dizlerinin görünüşüne hayran çocuğa dönüştürmenin bana ne yararı olacaktı?

benim bugün arzuladığım tarzda başka bir yöne sapabilmesi için kasketli çocuğun benden çok farklı olması gerekirdi. ama böylece bir başkası olsaydı, sonradan o eski yol ayrımına dönmeyi isteyen kişi olamazdı zaten. o çocuk olmayı dileyebilir miyim? öyle sanıyorum ki onun yerinde olmaktan hoşnut olurdum. ama bu hoşnutluk, sadece o olmayan ben için geçerli olabilir, ona ait olmayan dileklerin yerine getirilmesi açısından. eğer gerçekten o olsaydım, gerçekleşmeleri halinde o olmaktan mutlu olacağım dileklerim olamazdı, tıpkı, asla sahip olmadığımı unuttuğum sürece kendi dileklerimin, gerçekleştiklerinde, beni mutlu edeceği gibi.

ama çok yakında yine okula gitme ve böylece, hiç akla getirilemediği için nesnesi asla olmayacak bir özleme kapılma arzusuyla uyanacağıma eminim. olası bir nesnesi bulunmayan bir arzuyla harekete geçirilmekten daha çılgınca bir şey olabilir mi?

dünyanın doğum günü

ursula k. le guin

elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

düşünmek, yapmanın bir yoludur; kelimeler de düşünmenin bir yolu.

savaşta herkes tutsaktır.

bir erkek için sikmek, bir kadın için olduğu gibi aşkın ve hayatın sadece bir boyutu değil, en önemli şeyidir.

içe dönük insanlarla ilgili hemen hiç iyi bir şey yazılmaz. baskın karakterler hep dışa dönüktür. insan yirmi yazardan on dokuzunun içe dönük olduğunu fark edince hayli garip geliyor bu. bize "dışa açık" olmamaktan utanmamız öğretildi. ama yazarların işi içe dönmektir.

anlatılmamış hikaye yalan doğurur.

toplumun olumsuz baskısına karşı oluşturulan ilişkiler korkunç bir zorlanma altında olur; zaman geçtikçe de alıngan, haddinden fazla heyecanlı ve huzursuz bir hal alırlar. gelişecek yerleri yoktur. ilk başlarda ödenecek kişisel bedel yüksek olur.

22.10.15

patlamış bilet

william s. burroughs

gerçekleşmeyen bir mucize kadar kötü şey az bulunur.

bir yaşam biçimi için 'yanlış' diye bir şey yoktur; çünkü yanlışta sadece başka yaşam biçimleriyle çatışmalara bir gönderme vardır.

seks, organizmanın alınan ve verilen mesaj şeklindeki elektrik verimidir.

alternatif çözümler daima vardır.

başarı kazanacağın bir yaşam biçimi hakkında yazılacak bir şey varsa şudur: bavulunu daima hazır tut ve yolculuğa hazır ol.

her itiraz çıplak eti yırtan acemi berbat bir keskin kenardır.

söz şimdi bir virüstür. grip virüsü bir zamanlar belki de sağlıklı bir akciğer hücresiydi. şimdiyse akciğerlere giren ve onlara zarar veren parazit bir organizmadır. söz de öyle. modern insan sessizlik seçeneğini yitirdi. iç sesinizi durdurmayı bir deneyin. on saniyelik bir iç sessizlik sağlamayı deneyin. sizi konuşmaya zorlayan direngen bir organizmayla karşılaşacaksınız. bu organizma sözdür. başlangıçta söz vardı. tarih dediğimiz şey sözün tarihidir.

tek çözüm her şeyin açığa çıkmasıdır.

21.10.15

din ve çocuk

frank zappa: mutlu, zihinsel açıdan sağlıklı bir çocuk yetiştirmek isteyen herkese verebileceğim en iyi tavsiye şudur: onu dinsel kurumlardan mümkün olduğunca uzak tutun.

sigmund freud: sağlıklı bir çocuğun parlak zekası ve sıradan bir yetişkinin zayıf sinirsel gücünün karşılaştırılmasının ne kadar moral bozucu olduğunu düşünün. bu göreceli körelmenin en önemli nedeninin verilen dini eğitim olmadığından emin olabilir misiniz?

ernestine rose: bize dinin doğal olduğu; tanrı'ya duyulan inancın evrensel olduğu söylendi. ilginç ve kanıtlanabilir bir gerçek ise, tüm çocukların ateist olduğu ve eğer din zihinlerine aşılanmazsa bu şekilde kalacaklarıdır.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

george eliot: çocukluğum derin acılar çekerek geçti: kolik, boğmaca öksürükleri; hayaletlerden, cehennemden ve şeytandan korkmak ve gökyüzündeki, çok fazla kuru üzümlü kek yediğimde bana sinirlenen bir tanrı.

harvey fierstein: katolik kilisesi, sadece taciz edilen çocukların ailelerine sus payı ödemek adına örtülü ödenekten para ayıran, kayıtlara geçmiş tek kurumdur.

marian noel sherman: eğer bir çocuğa "tanrı dünyayı yarattı" derseniz genellikle size "o halde tanrı'yı kim yarattı?" diye sorarak karşılık verecektir. eğer ona ilmihalin iddia ettiği gibi "tanrı'yı kimse yaratmadı. o her zaman vardı." diye yanıt vereceksek, bunu neden en başta dünya hakkında söylemedik?

20.10.15

bizim büyük çaresizliğimiz

barış bıçakçı

en büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır. hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir.

bazen edebiyat hayattan daha açıklayıcıdır.

her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?

hayat tekrardan ibarettir. hayatın gücü tekrarın gücüdür. günlerin, ayların, mevsimlerin gücü.

önce aşk vardır. hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.

basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum.

kim bilebilir ki bunu? kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. iki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır.

birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar.

ebedi kriz

umberto eco

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

19.10.15

nevrotik insan

sigmund freud

her birey, ruhsal yapısının, boşaltılmayı gerektiren uyarım miktarıyla başa çıkma işlevini yerine getiremediği bir sınıra sahiptir. 

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinç dışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olmanın itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüğe dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir. 

nevrozların nedenselliğine ilişkin iyi bir iç gözlem, bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir. cinsel yaşam normal ise nevroz söz konusu olamaz. 

erkeğin hayallerine ilişkin yakından bir inceleme, bütün kahramanlık gösterilerinin ve bütün başarılarının, sadece onu diğer erkeklere tercih edecek bir kadını hoşnut etmeyi amaçladığını gösterir. bu fanteziler, yoksunluktan ve özlemden kaynaklanan arzuların doyumuna hizmet eder.

nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek dışsal bir etkende görülebilir. kişi, sevgi -aşk- ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. burada kader doktordan daha kolay çare sunar; çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir. 

kadınların cinsel işlevin kaybedilmesinden sonra kişiliklerinin çoğu kez özgün bir değişikliğe uğradığı çok iyi bilinen ve şikayete konu olan bir olgudur. bu kadınlar kavgacı, geçimsiz, zorba, dar kafalı, aç gözlü olurlar; yani, daha önce kadınlık dönemlerinde sahip olmadıkları tipik sadistik ve anal-erotik eğilimler sergilerler.

bütün nevrotiklerin, belki de bütün insanların bilinçsiz fantezileri arasında, hemen her zaman bulunan ve analizle ortaya çıkarılabilen bir fantezi vardır: ebeveynler arasındaki cinsel ilişkiyi izleme fantezisi.

kıskançlık da tıpkı hüzün gibi normal denebilecek duygusal durumlardan biridir. birisi bu duygudan yoksunmuş gibi göründüğü zaman kıskançlığın ağır bir bastırmaya uğradığı, dolayısıyla söz konusu kişinin bilinçsiz ruhsal yaşamında çok daha büyük bir rol oynadığı söylenebilir.

nevroz, ego ile id arasındaki çatışmanın sonucuyken, psikoz ego ile dış dünya arasındaki ilişkilerdeki benzer bir rahatsızlığın sonucudur. nevroz gerçekliği inkar etmez, sadece görmezlikten gelir; buna karşılık psikoz gerçekliği inkar eder ve onun yerine başka bir şey koymaya çalışır.

kırmızı pazartesi

gabriel garcia marquez

her zaman ölenden yana olmak gerek.

angela vicario'yla bayardo san roman birbirlerini ilk kez ekim ayında yapılan ulusal bayramda, yardımlaşma için düzenlenen bir kermeste görmüşlerdi. bayardo san roman, kermese gelmiş ve doğruca, bileklerine kadar yas giysilerine bürünmüş olan genç kızın bulunduğu tezgaha doğru gitmiş ve ona, kermesin en büyük ikramiyesi olan sedef kakmalı gramofonun kaç para olduğunu sormuş, kız da ona gramofonun satılık olmadığını, kura sonucu sahibini bulacağını söylemişti. bayardo san roman: "böylesi daha iyi." demişti. "daha kolay olur; hem de daha ucuza gelir." angela vicario, genel bir üzüntü içinde, çekilişin sonucunu bildirdiği zaman, canı çok sıkılmıştı. piyangoyu gerçekte bayardo san roman kazanmıştı. kendisini şaşkınlığa uğratabilmek amacıyla, tüm biletleri satın aldığını düşünememişti.

bana "iki çocuğa benziyorlardı." dedi. bu düşünce rahatını kaçırmıştı. çünkü her zaman dünyada yalnız çocukların her şeyi yapabileceklerini düşünürdü.

savaşkan bir kuşla dostluğa kalkışan şahin için düne kadar süregelen barış artık sona ermiştir.

çok yemek yemek onun her zaman başvurduğu bir ağlama biçimiydi.

cezaevinde onlar için en dayanılmaz şey, aklı başında olmaktı.

bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.

18.10.15

cumartesi

ian mcewan

bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

uzunca, düzgün, temiz, cilalı; boyalı değil. bir insanın tırnakları pek çok şeyi ele verir. bir hayat çökmeye başlayınca ilk gidenlerden biri tırnaklardır.

ütopyanın peşinden gidilirse sonunda her türlü aşırılığa izin verilir; ki hepsi de bu ütopyanın gerçekleşmesinin acımasız yollarıdır. eğer sonunda herkes sonsuza kadar mutlu olacaksa şimdi bir ya da iki milyonu katletmek neden cinayet sayılsın ki?

inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

pek mantıklı gelmiyor kulağa; ama genellikle insan inanmamaya yatkındır. inandığının yanlış olduğu ortaya çıkınca da düşüncesinden döner. ya da inanır ve inancını sürdürür. zaman içinde, kuşaklar boyunca en yararlı olan şuydu belki: ne olur ne olmaz, sen inan.

ne kadar büyük düşünürsen o kadar saçma görünür.

önemli konuların üzerinde durursak, politik durum, küresel ısınma, dünyadaki yoksulluk, gerçekten korkunç görünüyor, hiçbir şey iyiye gitmiyor, umut beslenecek hiçbir şey yok. ama küçük düşünürsem, daha dar alanda, yeni tanıştığım bir kız ya da chas'la hazırladığımız şu şarkı ya da gelecek ay kayağa gitmemiz; o zaman önemli görünüyor bana. öyleyse benim sloganım bu olacak: küçük düşün.

insanlar meydana çoğunlukla kendi dramlarını sahnelemek için gelirler. bir sokağın bu işe yaramayacağı aşikar. tutkuların geniş mekanlara ihtiyacı vardır, bir tiyatronun hizmete hazır ferahlığına örneğin. çöllerin, askeri planlamacının rüyası olduğu söylenir. kentteki meydanlar da bunun özel hayattaki karşılığıdır.

bir hastanın üstü örtülür örtülmez ameliyathanede bir kişilik, bir birey olduğu duygusu silinir. görme duyusunun gücü böyledir. geriye yalnızca kafanın o küçük alanı, ameliyat bölgesi kalır.

peter brian medawar: ilerleme umutlarıyla alay etmek en büyük ahmaklıktır; ruhun yoksul ve zihnin değersiz olduğunu bu sözden daha iyi kanıtlayan bir şey yoktur.

insanın hayatını kazanamaması ya da içkiye hayır diyememesi ya da dün yapmaya karar verdiği şeyi bugün hatırlayamaması umutsuz bir yazgı. her kentin halka açık alanlarını dolduran bu güçsüz ordu, ne kadar toplumsal adalet sağlasanız da tedavi edilemez ya da dağıtılamaz. o zaman ne yapılacak? gördüğünde tanıman gerek talihsizliği, bu insanlardan sakınman gerek. bazılarını bağımlılıklarından vazgeçirebilirsiniz, kimilerini de.. bütün yapabileceğiniz, onların bir şekilde rahatını sağlamak, acılarını azaltmaktır.

17.10.15

toplu şiirler

ahmet oktay



dilsiz bir pavyon kapıcısının anlatımı gibi
yaralı
kanayan
ve yanlış biriyim ben

artık güz
bir intihar gibi bırakıyordur
kendini kanlıca kıyılarına

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün

aşk belki de hiç olmadı, özgürlük de öyle
sunuldum şölenine ey mutsuzluk
gövdemden daha ağır yüz bin belgeyle

kimse yetinemez kendi sözleriyle
özlemse eğer yolculuğun hamuru

umutsuzluk da bilgisiydi yaşadığımızın
her çiçek biraz kanar gecede

kurban isteyenden de sakın
baskıyı düzen diye sunandan da

kan bağından üstündür akıl bağı

anla, açıkla, benzerine sun. bir şarkıda
bulduğun sevinç: nasıl da gizemli
insan sesi. bölüş kim olursa olsun. bilge
yanıla yanıla kurandır geleceği.

amacı bulmak değil gömücünün
aramak
cinayetten korkunç olansa
cinayete alışmak

umudu terk eden kurtulacaktır
ancak zamanıyla bakışan kurtulacaktır

yüreğim: paslı bir kapı
açılınca da inildeyerek ardında
hiçbir şey yok büyük karanlıktan başka

ödeşmiyorum seninle
sevgili yaşam
uzlaşmıyorum da

kentler:
sizde yaşadım ölümümü
ve özgürlüğümü

yaşadıklarımız
yaşanacaklarda birikti
içimde ülkelerarası bir gömütlük
yarım kalan ne varsa ömrümde
doğacaklar tamamlansın diyeydi

-içinde, düştüğün her uçurum-

insan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman
kalbini de!

isterdim bütün dilleri bilmeyi
öğrenmek değil kaybolmak için

çabuk unutmak zorunda her yoksul
dayanabilmek için ertesi güne

16.10.15

yazboz

enis batur

forain, yeni bir ev yaptırtmış, o dönemde evlerde telefon kullanılmıyormuş henüz, eve bir de telefon koydurtmuş. degas'ı etkilemek için evine yemeğe çağırmış, bir adamından da yardım istemiş, adam yanlarına gelmiş bir ara, "beyefendi sizi telefona çağırıyorlar" demiş. kalkıp içeri gitmiş forain, bir süre sonra muzaffer bir edayla dostunun yanına dönünce "demek telefon bu" demiş degas, "sizi çağırıyorlar, kalkıp gidiyorsunuz."

sartre'ın ilk kitabı olan bulantı'yla ilgili serüveni ünlüdür: kitabını, gallimard belli başlı değişiklikler yapması ve adının melancholia olmasından vazgeçmesi kaydıyla basmayı kabul ettiğinde, sartre'ın bir süre köşesinde muhasebe yaptıktan sonra isteklere nasıl boyun eğdiğini beauvoir aktarır. bana kalırsa, genç düşünür-yazar, içindeki utku ve ün kabarmasına yenilmiştir.

gerçi kağıdın nicedir sentetik bir ürün olduğunu biliyoruz; gene de, oturmuş bir bilgi sayılamaz bu: kullandığımız kağıtların, kitaplarımızın basımında kullanılan kağıdın hâlâ ağaçlardan geldiği sanısı ağır basıyor çoğumuzda.

bilge karasu: yüksek öğrenime başlayan gençler, genellikle soldan sağa okumayı başarmanın henüz uzağındalar. insanoğlu eğitilmeden, kendini eğitmeden okuyamıyor; okuyamayınca da eğitilemiyor, kendini eğitemiyor.

orhan pamuk: türkiye'de edebiyat dergilerinin en temel problemi popüler olamamalarıdır.

bugüne kadar gördüğüm ön sözlerin arasında, jacques derrida'nın la dissemination için kaleme aldığı yaklaşık 80 sayfalık "pre-faces" özel bir yer tutuyor. ön sözün fransızca karşılığıyla "ön-yüzler" olarak oynamakla birlikte, derrida'nın ön sözü, ön sözler üzerindedir. türün skandal yaratmış bir örneği ise, sartre'ın jean genet'in "bütün eserleri"ne yazdığı 700 sayfalık ısmarlama ön sözdür.

sizin için

orhan veli kanık


sizin için, insan kardeşlerim
her şey sizin için
gece de sizin için, gündüz de
gündüz gün ışığı, gece ay ışığı
ay ışığında yapraklar
yapraklarda merak
yapraklarda akıl
gün ışığında binbir yeşil
sarılar da sizin için, pembeler de
tenin avuca değişi
sıcaklığı
yumuşaklığı
yatıştaki rahatlık
merhabalar sizin için
sizin için limanda sallanan direkler
günlerin isimleri
ayların isimleri
kayıkların boyaları sizin için
sizin için postacının ayağı
testicinin eli
alınlardan akan ter
cephelerde harcanan kurşun
sizin için mezarlar, mezar taşları
hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları
sizin için
her şey sizin için

15.10.15

faşizm

uğur mumcu

faşizm, ayrıcalıklı sınıfların ekonomik ve siyasal egemenliğine dayanan bir diktatörlük çeşididir.

sosyalizm ile faşizmi birbirinden ayıran kesin ölçü, emek ve sermayeye karşı takınılan tavır ile belli olur. devlet düzeni ve gücü sermayeye dayatılmak istenirse, bu düzene isim babaları tarafından ne ad verilirse verilsin, bu düzenin adı faşizmdir.

faşizmin sıkı sıkıya sarıldığı milliyetçilik kavramı da aslında bir kavram hırsızlığı, ulusal duygular dolandırıcılığıdır. faşist, dış çevrelere dayandığı ve de dayanmak zorunda kaldığı için, milliyetçi olamaz. enternasyonal sermayenin ancak basit bir komisyoncusudur.

sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. entelektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

kapitalizm, hakim ekonomiler nazariyesi gereğince enternasyonaldir. yani asıl milliyet tanımayan akım budur. sol akımlar bu enternasyonal güçle savaştıkları için millidirler. daha doğru bir tanımla, kapitalizm bugün uluslararası soygun örgütünün kibarca bir adıdır. sol bu soyguna karşı milli direnişleri örgütleyen milliyetçiliğin gücüdür. ve milli uyanışları örgütlediği ölçüde sol olacaktır.

14.10.15

yakut yüzük

diane haeger

yalnızca ne istiyorsan onu yaparsın. eğer bu yalnızca yiyip içmek, izleyip dinlemekse öyle olsun. ama büyük bir sanatçı olmak için, hayatın sunduğu her şeyi anlaman gerekir.

amaç barışsa, mümkün olduğu kadar uzun süre tarafların hepsiyle müzakere, herhangi bir zorluk karşısında izlenebilecek en akıllıca yoldur.

bir erkek temel ihtiyaçlarını inkar etmemeli; yoksa tehlikeli bir yöne sapar.

"bir gülümsemenin parıltısıyla beni büyüleyerek dedi ki: "dön de dinle; çünkü yalnızca gözlerimde saklı değil cennet." (dante)

oyunu oynamayı bilen zeki kadınlar büyük ve nüfuzlu odalıklar olurlar.

hiç kimsenin, içinden gelmeyen bir şey yapman için seni zorlamasına izin verme.

hiçbir zaman yeri tam olarak doldurulamayacak türden bir kayıp ve ben de en iyisinin hiç denememek olduğuna karar verdim. en iyisi önemli anları içinde saklayıp beslemek; onlara özenle bakmak ama yalnızca bu kadar.

13.10.15

büyük türk şiiri antolojisi

ataol behramoğlu


köşe başını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim
(oktay rifat)

zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa
hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
(tevfik fikret)

geçmişten adam hisse kaparmış.. ne masal şey
beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi
tarihi "tekerrür" diye tarif ediyorlar
hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
(mehmet akif ersoy)

insan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar
(yahya kemal)

ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

herifçioğlu sen mişel'de koyuvermiş sakalı
neylesin bizim köy'ü, nitsin mahmut makal'ı
esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
cebinde dört dilberin telefon numarası
bir elinde telefon, bir elinde kesesi
uyyy!.. yesun oni nenesi
yesun oni nenesi
(bedri rahmi eyüboğlu)

ben sadece ölen babamdan ileri
doğacak çocuğumdan geriyim
(nazım hikmet)

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bir bulut
kadehimde gökyüzü
(oktay rifat)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek hiç ölmemektir
(hüseyin avni dede)

rosa

knut hamsun

"destek ol, tut beni, destek ol!

bahar öyle yavaş, öyle yavaş, serili gecenin üzerinde. hiçbir şeyi kesinleştiremez bahar; iletir beni yalnız bilinmeze, acıya. ah, bahar, güçlü, kolay anlaşılır değildir etkisi: gelir işte, kalır yanımda ve yenik düşürür beni.

böyledir bahar.

ah, bütün her şey, bu dünyada olanlar!

seni gözyaşlarımla sevindirebilseydim. seni; ki uzaklarda, orada yollardasın hep! sen ki, beni gençliğimde çok kısa bir süre iki kere mutlu kıldın; ömrünün hazinesini üç büyük yaşantıda harcayan, sen! fakat artık gözyaşı kalmadı bende.

hatırlar mısın, gelmiştim, öpmüştüm seni ve gitmek istedim gene. hemen çevirdin başını, baktın uzun uzun; çünkü öyle candan seviyordum.

böyleyim ben.

ah, fakat böyledir hayat:

ebediyen ayrılmak senden. böyledir hayat. ve hiç kimse yaşayamaz çılgınlıkla kutsanmadıkça ve kutsanmayan ancak bilmece olarak anlar hayatı.

ah, haydi gel, bahara; sen ki yüce, sevilen.."