victor hugo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
victor hugo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25.11.2022

devrim

victor hugo

çokluğun efendi edinmek gibi bir eğilimi vardır. çokluğun kitlesi, bir kayıtsızlık tortusu peyda eder. halk kalabalığı, itaat etmeyi kolayca benimser. insanlara kurtuluşlarının yararlarını göstererek onları yerlerinden kımıldatmak, onları itmek, tartaklamak, hakikati onların gözlerine sokmak, onların suratına acımasızca avuç avuç ışık fırlatmak lazımdır. insanları biraz da kendi kurtuluşlarının yıldırımıyla çarpmak gerekir. bu ışık çarpması onları uykularından uyandırır.

bazı içten yıkılışlar vardır. ümit kırıcı bir kesinliğin insanın içine işlemesi, insanın bizzat kendisi demek olan bazı derin unsurları ayırır ve parçalar. ıstırap bu kerteye vardığında, vicdanın bütün güçleri kendi canlarını kurtarma telaşına düşerler. ölümcül krizlerdir bunlar. pek azımız bu gibi krizlerden hiç değişmeden ve vazifesine sadakatle bağlı olarak çıkabilir. ıstırabın sınırı aşıldı mı en sarsılmaz erdem bile pusulayı şaşırır.

hiç kimse yoktur ki kendi içinde bir şeyi fark etmemiş olsun. ruhun, en çalkantılı hallerinde bile, soğukkanlılıkla muhakeme yürütmek gibi bir kabiliyeti vardır. onun aynı anda birçok yerde birden bulunabilmesi nedeniyle karmaşıklaşan birliğinin harikuladeliği buradan gelir. bazen öyle olur ki, hüsrana uğrayan tutku ve derin umutsuzluk, en karanlık monologlarının son çırpınışları içinde bile bazı konuları işler, bazı tezleri tartışırlar. kargaşaya mantık karışır ve muhakemenin ipi hiç kopmadan düşüncenin ölümcül fırtınası içinde dalgalanır durur.

insan yüreği öylesine heyecana hazırdır ve insan hayatı öylesine bir bilmecedir ki, siyasal bir cinayette bile, kurtarıcı bir cinayette bile -böyle bir cinayet varsa tabii- bir insanı vurmuş olmanın yol açtığı vicdan azabı, insanlığa hizmet etmiş olmanın sevincini bastırır.

içinde yaşadığımız eksiklik çağı. uzaktaki ütopya, bütün sorumluluk kendine ait olmak üzere, ayaklanma şekline girer ve felsefi itirazlar silahlı itiraza dönüşür. minerva iken pallas olur. sabırsızlanan, ayaklanmaya dönüşen ütopya, kendisini neyin beklediğini iyi bilir. hemen daima çok erken gelir. o zaman zafere ulaşacağı yerde, felakete büyük bir metanetle katlanır ve onu kabul eder. kendisini inkar edenlere, hiç şikayet etmeden; hatta onları suçsuz göstererek hizmet eder. onun gönül yüceliği, yüzüstü bırakılmaya razı olmaktır. engele karşı yamandır; ama nankörlük karşısında yumuşaktır. peki, bu nankörlük müdür? insanlık açısından evet. birey açısından hayır.

insanlığın varoluş biçimidir ilerleme, varoluş kalıbıdır. insanoğlunun genel hayatının adı ilerlemedir. ilerleme yürür; göksel ve tanrısal olana doğru çıkılan insansal ve dünyasal geziyi, o büyük yolculuğu gerçekleştirir. geciken sürüleri toplamak için durakları vardır. ansızın ufkunu açan parlak bir kenan ili karşısında düşünceye daldığı duraklamalardır bunlar. uyuduğu geceler vardır. bu uyuyan ilerleyişi uyandırmadan insan ruhunun üzerindeki gölgeyi görmek, karanlıkları el yordamıyla yoklamak, düşünürün en iç sızlatıcı kaygılarından biridir.

ilerlemeyi tanrı'yla karıştıran ve hareketin kesintiye uğramasını yaratan'ın ölümü sanan gerard de nerval, bu satırların yazarına, "tanrı belki de ölmüştür!" demişti günün birinde. umutsuzluğa kapılan haksızdır. ilerleme kaçınılmaz olarak uyanır. ve uyurken bile yürümüş olduğu söylenebilir; çünkü büyümüştür. onu ayakta görünce anlaşılır boy atmış olduğu. daima sakin olmak, ırmak gibi ilerlemenin de elinde değildir; ona set çekmeyin, kayalara fırlatmayın onu. engel, suyun köpüklenmesine, insanlığın galeyana gelmesine yol açar. bulanmalar, karışıklıklar bundan kaynaklanır. ne var ki bu bulanmalardan sonra anlaşılır yol alınmış olduğu. evrensel barıştan başka bir şey olmayan düzen yerleşinceye kadar, birlik ve uyum hükümran oluncaya kadar, ilerlemenin aşamaları devrimler olacaktır. ilerleme nedir öyleyse? dediğimiz gibi, halkların sürekli, kesintisiz hayatıdır.

bir halkın şiiri, onun ilerlemesinin temel unsurudur. uygarlık, hayal gücüyle orantılıdır. yalnız uygarlıkçı bir halk güçlü bir halk olarak kalmalıdır. korinthos, evet; sybaris, hayır. gevşeyen ırk soysuzlaşır. ne amatör ne de virtüöz olmalı; sanatçı olmalı. uygarlık konusunda inceltmek değil, yüceltmek önemlidir. ancak bu koşulla ülkünün kalıbı verilir insanlığa.

nasıl yangınlar bütün kenti aydınlatırsa devrimler de tüm insan soyunu aydınlatır. ve size biraz önce hangi tarz bir devrim yapacağımızı da söyledim: doğru'nun devrimini yapacağız! siyasal açıdan bir tek ilke vardır: insanın kendi üzerindeki egemenliği. bu egemenliğin adı da özgürlüktür. işte bu egemenliklerden ikisinin ya da daha çoğunun bir araya gelip birleştiği yerde devlet başlar. ama bu bir araya gelişte hiç kimsenin hiçbir hakkından vazgeçmesi söz konusu olamaz. her egemenlik, kamu hakkını oluşturmak üzere, kendi varlığının bir parçasını kendi iradesiyle verir. ve bu parçanın miktarı herkes için aynıdır. işte bu, her birimizin hepimize bir parçamızı verme özdeşliğimizin adı da eşitliktir. kamu hukuku demek, tek tek bireylerin hakkının herkes tarafından korunması demektir, o kadar. herkesi içeren bu korumanın adı da kardeşliktir. bütün bu egemenliklerin kavşak noktasıdır toplum.

21.07.2022

manastır

victor hugo

ispanya'da eskiden, tibet'te de bugün mevcut olduğu şekliyle manastırcılık, uygarlık için bir çeşit verem illetidir. hayatı düpedüz durdurur. nüfusu en basit yoldan seyreltir. keşişlik, iğdişlik. avrupa için bu bir afet olmuştur. buna bir de, vicdanlara sık sık yapılan ezayı, zorla rahiplik, rahibelik mesleğine sokuluşları, manastırlara dayanan feodaliteyi, büyük evlatların ailedeki nüfus fazlasını manastırlara kapatmasını, gaddarlıkları, in-paceleri, tıkanan ağızları, duvarla çevrilen beyinleri, ebedi yeminlerle hücrelere tıkılan talihsiz zekaları, ruhban sınıfına girişleri, ruhların diri diri gömülmesini ekleyin. milletçe uğranılan değer kayıplarına bir de ferdi eziyetleri ekleyin; o zaman, kim olursanız olun, rahip cübbesiyle rahibe peçesinin, bu insan icadı iki kefenin karşısında titreme duyarsınız.

ne var ki bazı noktalarda, bazı yerlerde, felsefeye rağmen, ilerlemeye rağmen manastıra kapanma zihniyeti, on dokuzuncu yüzyılın ortasında bile sürüp gitmekte, çileci sofuluğun garip bir şekilde nüksetmesi şu an uygar dünyayı hayrete düşürmektedir.

köhnemiş müesseselerin kendilerini devam ettirmekteki inatları, bozuk bir ıtır yağının saçlarımızdan bir türlü çıkmak istememesine, kokuşmuş balığın yenilebilir olduğunu iddia etmesine, yetişkin bir insana giydirilmek istenen çocuk elbisesinin eziyetine, canlıları kucaklayıp öpmeye gelen kadavraların şefkatine benzer. nankörler! der elbise. sizi kötü havalarda ben korumuştum. beni niçin istemiyorsunuz artık? açık denizlerden geliyorum, der balık. ben evvelce güldüm, der koku. sizleri sevmiştim, der kadavra. manastır da, sizlere medeniyet verdim, diyor. bütün bunlara verilecek tek bir cevap var: o eskidendi.

ölmüş şeylerin sonsuza dek sürüp gidebileceğini ve insanların mumyalama yoluyla yönetilebileceklerini hayal etmek, yıkık dökük dogmaları onarmak, kutsal emanet sandıklarının yaldızını tazelemek, manastır duvarlarının sıvasını yenilemek, yadigâr kutularını yeniden takdis etmek, batıl inançları donatmak, bağnazları beslemek, kutsal su serpicilerine yeni bir sap takmak, manastır zihniyetini ve militarizmi diriltmek, toplumun selametini parazitlerin çoğalmasında görmek, geçmişi şimdiye zorla kabul ettirmek, bütün bunlar garip geliyor insana. ama bu teorileri savunan teorisyenler de yok değil. akıllı kişiler olan bu teorisyenlerin pek basit bir usulleri var; geçmişin üzerine, sosyal düzen, ilahi hukuk, ahlak, aile, atalara saygı, eskinin otoritesi, kutsal gelenek, meşruiyet, din adını verdikleri bir sıva çekiyor, sonra bağıra çağıra dolaşıyorlar: bakın! ey namuslu insanlar, bunu alın işte!

eskilerce de bilinen bir mantıktır bu: eski romalı kurban falı bakıcıları da aynı mantığı kullanırlardı. siyah bir düveyi tebeşirle boyar, sonra bu düve beyaz, derlerdi. bos cretatus. size gelince, biz geçmişin şurasına burasına saygı duyarız ve onu her yerde esirgeriz; yeter ki ölmüşlüğünü kabul etsin. ama hâlâ canlı kalmayı isterse ona saldırırız ve öldürmeye çalışırız onu.

hiçbir şey manastır kadar bir genç kızı ihtiraslara hazırlamaz. manastır düşünceyi bilinmeyene doğru çevirir. kendi üzerine kapanan kalp, samimiyetle içini dökemediği için oyulur, açılamadığı için derinleşir. işte o hayaller, faraziyeler, tahminler, tasarlanan romanlar, özenilen maceralar, akıl almaz kurgular, ruhun iç karanlığında kurulan koca koca yapılar -demir parmaklıklı kapı aşılır aşılmaz, ihtirasların hemen içinde kendilerine bir barınak buldukları karanlık ve gizli meskenler- hep buradan kaynaklanır. manastır insan kalbi üzerinde öyle bir baskıdır ki, üstün gelebilmesi için bütün ömür boyunca sürmesi gerekir.

hurafeler, ham sofuluklar, yobazlıklar, peşin hükümler yaşayanlara eziyet etmek için ortalıkta dolaşan ölü hayaletleridir; ama ölü hayaletler olmalarına rağmen hayata yapışmaktan bir türlü vazgeçmezler; dumandan varlıkları içinde dişleri, tırnakları vardır, onlarla göğüs göğüse çarpışmak, savaşmak gerekir, hem de hiç aralıksız. çünkü insanlık, hayaletlerle ezeli ve ebedi bir cebelleşmeye mahkumdur; onun alınyazılarından biri de budur. gölgeyi gırtlağından yakalayıp yere sermek güç bir iştir.

19. yüzyılın tam ortasında fransa'da bir manastır demek, gün ışığına karşı koymaya çalışan bir baykuşlar yuvası demektir. 89'un, 1830'un, 1848'in sitesi paris'in orta göbeğinde açıktan açığa yobazlık ve çilecilik suçu işleyen bir manastır, paris'te açılıp gelişen roma, bir anakronizmadır. normal zamanda bir anakronizmayı dağıtmak, yok etmek için ona yıl rakamını heceletmek yeter. ama biz hiç de normal zamanda değiliz. savaşalım. savaşalım; ama ayırt ederek.

gerçekliğin başlıca özelliği hiçbir zaman aşırı olmamaktır. ne ihtiyacı var onun abartılmaya! yıkılması gereken şey var, sadece aydınlatılması ve bakılması gereken şey var. iyi niyetli ve ciddi inceleme ne büyük güçtür! ışığın yeterli olduğu yere alevi götürmeyelim.

genel bir tez olarak bütün ülkelerde, avrupa'da olduğu gibi asya'da da, türkiye'de olduğu gibi hindistan'da da manastırlara kapanmaya karşıyız. manastır demek bataklık demektir. kokuşmuşlukları apaçıktır, durgunlukları sağlığa zararlıdır, ekşimeleri milletleri hummaya verir, sarartıp soldurur, çoğalmaları bir afet olur. fakirlerin, budist rahiplerinin, rum papazlarının, afrika muratıplarının tayland, birmanya budist rahiplerinin, dervişlerin kıvıl kıvıl kaynaşan kurtlar gibi üreyip çoğaldıkları memleketleri dehşete kapılmadan düşünemeyiz.

30.04.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

paulo coelho: sorunlarımızın çoğu kurallara uymaktan kaynaklanır.

cenap şahabettin: kırda gezerken süprüntü görmeye başladınız mı, anlayınız ki biraz sonra bir insan topluluğuna rast geleceksiniz.

goethe: halk, kadınlar gibi muamele görmek ister. onlara duymak istediklerinden başka bir şey söylenemez.

halil cibran: insanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde; ama iskender ve napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

tolstoy: dinim falan yoktur benim. çünkü kendimden başka hiç kimseye inanmam. hiç kimseye. bir adım olduğunu sanıyorlar. oysa yoktur adım. hepsini attım; ne adım vardır ne yurdum. ben varım yalnız.

victor hugo: en iyiler bile bencil düşüncelerden büsbütün arınmış değildirler.

zygmunt bauman: gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

scott adams: her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

octavio paz: tutsaklar, uşaklar ve baskı altında ezilen halklar sürekli maske taşırlar; gülen ya da asık yüzlü bir maske.

jodi picoult: eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

20.04.2022

vicdan

victor hugo

insan vicdanının şiirini yazmak, bir tek insan için bile olsa, insanların en önemsizi için bile olsa, bütün destanları tek bir üstün ve nihai destanda eritmek olur. vicdan, insanı utandıran vehimler, tamahkârlıklar, girişimler karmaşası, hayaller fırını, fikirler ini, safsataların kaynaştığı cehennem başkenti ve ihtirasların savaş meydanıdır.

nasıl denizin bir kayaya gelmesine engel olunamazsa düşüncenin de bir fikre gelmesine öylece engel olunamaz. gemici için bunun adı med ve cezirdir; suçlu içinse vicdan azabı. tanrı, ruhu tıpkı okyanus gibi kabartır.

insan hiçbir zaman vicdanıyla hesap kesemez. kararını ver, brütüs! kararını ver, caton! vicdan, tanrı olduğu için, sonsuzdur. bu kuyuya insan bütün hayatının emeğini atar, servetini atar, zenginliğini atar, başarısını atar, özgürlüğünü ya da yurdunu atar, rahatını atar, sevincini atar. kabı boşaltın, kutuyu eğin! en sonunda oraya kalbini atmak gerekir. eski cehennemlerin sisleri içindeki bir yerlerde buna benzer bir kuyu vardır.

16.03.2022

büyük anlar

victor hugo

büyük anlar insanı bitkin ve yıkkın bırakır; onun yaşama cesaretini kırar. içine girdikleri insan, benliğinden bir şeylerin eksildiğini hisseder. gençlikte büyük acılara uğramak hazin, daha sonraları ise felakettir. heyhat! henüz kan damarlarda kaynarken, saçlar siyah, beden üstünde baş meşale üstünde alev gibi dururken, kaderin yumağı henüz kalınlığını korurken, arzular uyandıran bir aşkla dolup taşan yürek henüz atışlarına karşılık veren atışlara sahipken, insanın önünde kendini düzeltecek zamanı varken, bütün kadınlar, bütün gülümseyişler, bütün gelecek ve bütün ufuk şuracıkta hazır beklerken, yaşama gücü eksiksiz tastamamken, evet eğer böyleyken bile umutsuzluk korkunç bir şey ise, yaşlılıkta, yılların birbiri ardınca ve insanı gittikçe daha çok soldurarak hızla geçip gittiği çağda, o alacakaranlık vaktinde, mezarın yıldızları görülmeye başladığı saatte, o nasıl olur varın siz düşünün.

22.01.2022

cosette

victor hugo

sefaletin bir derecesinde, insanı adeta bir tayf kayıtsızlığı sarar; çocuklar göze ölü hayaletler gibi görünür. en yakınlarınız bile çoğu zaman sizin için gölgeden ibaret şekillerdir, hayatın bulanık zemini üzerinde ancak şöyle böyle fark edilirler ve kolayca yeniden görünmezliğe karışıverirler.

bazı cömert yaratılışlı insanlar vardır ki kolayca teslim olurlar. işte bu insanlardandı cosette. kadının yüce gönüllülüklerinden biri de boyun eğmesidir. aşk, kayıtsız şartsız bir hal aldığı bu yücelikte, iffetin bilinmez bir çeşit semavi körleşmesiyle karmaşık bir hal alır. ne büyük tehlikelere atılmaktasınız böylece, ey asil ruhlar! çoğu zaman kalbinizi verirsiniz siz, bizse bedeninizi alırız. kalbiniz size kalır ve siz karanlıkta ürpererek bakarsınız ona.

aşkın orta yolu yoktur; o, ya mahveder ya da kurtarır. bu ikilemden ibarettir insanın bütün kaderi. ya kurtuluş ya batış; hiçbir alınyazısı bu ikilemi aşk kadar amansızca koymaz ortaya. aşk, eğer ölüm değilse, hayattır. hem beşik hem de tabut. insan kalbinde evet diyen de hayır diyen de aynı duygudur. tanrı'nın yaptığı bütün şeyler içinde en fazla ışık ve yine en fazla karanlık yayanı insan kalbidir.

ne var ki, iffet sarhoşu yüreklerin haberi olmasa bile, unutulması imkansız tabiat daima oradadır. kaba ve ulvi amacıyla orada bekler ve ruhlar ne kadar masum olurlarsa olsunlar, en edepli baş başa konuşmada bile, sevdalı bir çifti iki dosttan ayıran o hayran olunası esrarengiz nüansı hisseder insan.

heyhat! kimin başından geçmemiştir ki bütün bu şeyler? bu masmavi semadan çıkmak saati niçin sonunda gelip çatar ve de niçin hayat bundan sonra da sürüp gider? sevmek, düşünmenin yerini alır adeta. aşk, geri kalan her şeyi hummalı bir unutmadır. o halde, varın ihtirasta mantık arayın. gök mekaniğinde mükemmel geometrik şekil olmadığı gibi, insan kalbinde de mutlak bir mantık silsilesi yoktur.

ihtirasın, mutlu ve saf olduğunda, insanı mükemmelleşmeye götürdüğünü sanmak hatadır; gördüğümüz gibi, onu sadece unutkanlığa götürür. bu durumda, insan kötü olmayı unutur gerçi; ama iyi olmayı da unutur. minnettarlık, vazife, önemli ve rahatsız edici anılar dağılıp gider.

30.09.2021

uzun lafın kısası

richard bach:
bu dünyanın gerçek olmadığını hatırlayın.

şükrü erbaş: dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi" diye yazarlarmış. 

thomas mann: dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşam gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?

tolstoy: bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

victor hugo: elmaslar ancak toprağın karanlıklarında, gerçekler de ancak düşüncenin derinliklerinde bulunur.

vincent van gogh: gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

zygmunt bauman: özgün güzergahlar bile art arda uğranılacak limanların listesinden başka bir şey olamaz.

cenap şahabettin: olağanüstü ruhlarda erdem gibi kusur da benzersiz bir büyüklük halini alır.

goethe: hiç kimse, affettiği zaman olduğu kadar yükselemez.

halil cibran: söylediklerimin yarısı anlamsızdır; ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

24.09.2021

öte dünya

victor hugo

her vesileyle feragat ve fedakarlık öğütleyip duran isa'nız için deli divane olmuyorum. dilencilere cimri nasihati. feragatmiş: niçin? fedakarlıkmış: neye?

bir kurdun, başka bir kurdun mutluluğu için kendisini kurban ettiğini görmedim. öyleyse doğa içinde kalalım. biz zirvedeyiz; en yüksek felsefeye biz sahip olalım. başkalarının burnunun ucundan ötesini göremeyecek olduktan sonra yüksekte olmak neye yarar? neşe içinde yaşayalım. hayat her şeydir.

insanın, başka bir yerde, yukarıda, aşağıda bir taraflarda başka bir geleceği olduğu masalının bir kelimesine bile inanmıyorum ben. ha! bana fedakarlık ve feragat tavsiye buyruluyor; her yaptığıma dikkat etmeli, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, fas ile nefas üzerine kafa patlatmalıymışım. niçin? çünkü yaptığım işlerin hesabını verecekmişim. ne zaman? öldükten sonra. ne tatlı hayal! ben öldükten sonra beni yakalayana aşk olsun. bir avuç külü gölgeden bir ele tutturun bakalım.

biz ki yaradılışın sırlarına ermişiz, isis'in örtüsünü kaldırmışız. gerçeği açıkça söyleyelim: ne iyilik ne de kötülük var; yalnız canlı bir fışkırış var. gerçeği araştıralım, iyice kazalım onu. ta dibine inelim, işte! gerçeğin kokusunu almak, toprağı deşmek ve onu yakalamak gerek. o zaman, o size tadına doyulmaz hazlar verir. o zaman güçlü olursunuz ve yüzünüz güler.

ben, esasında açık sözlü adamım. sayın piskopos, insanların ölümsüzlüğü boş laftır. ah o tatlı vaat! siz ona inanadurun. yok insan ruhmuş, yok melek olacakmış, yok kürek kemiklerinde mavi kanatlar çıkacakmış. kimdi o? yardım edin canım. tertullianus değil miydi hani cennetliklerin yıldızdan yıldıza uçacağını söyleyen? öyle olsun bakalım. biz de yıldızların çekirgesi oluruz. sonra tanrı'yı görecekmişiz. hele dur hele. bütün bunları tutup da moniteur'de yazacak değilim elbet, ne münasebet! sadece dostlar arasında fısıldıyorum: inter pocula. dünyayı cennete feda etmek, gölge peşinde koşup eldeki avı kaçırmaktır. sonsuzluğa kanmak ha! o kadar budala değilim.

ben bir hiçim. benim adım mösyö senatör kont hiçlik. doğmadan önce var mıydım? hayır. öldükten sonra var olacak mıyım? hayır. neyim ben? bir organizmayla birleşmiş bir parça toz. ne yapabilirim bu yeryüzünde? seçmem gerek. ya acı çekmek ya haz duymak. acı beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada acıyı da çekmiş olacağım. peki, haz beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada haz duyacağım. ben seçimimi yaptım. ya sen yiyeceksin ya da seni yiyecekler. ben yiyorum. ot olmaktansa diş olmak evladır. işte benim hikmetim bu. bundan sonra iş oluruna kalmış; mezarcı orada, bizler için panteon orası, herkes o büyük deliğe düşer. son. finiş. toptan tasfiye. her şeyin kaybolup gittiği yerdir bu.

ölüm öldü, inanın bana. orada birisinin bulunup bana bir şeyler söyleyeceğini düşünmek beni güldürüyor. kocakarı masalları. çocuklar için umacı, insanlar için yehova. hayır efendim, bizim yarınımız gecedir. mezarın gerisinde birbirine eşit hiçliklerden başka bir şey yok. ister sardanapale olun, ister vincent de paul, ikisi de aynı hiçlik eder. işte gerçek. şu halde, her şeyden önce yaşamaya bakın. kendi nefsinizi, elinizde bulunduğu sürece kullanın.

gerçekten de, size söyleyeceğim gibi, benim de bir felsefem ve filozoflarım var. zırvalıklarla uyutulmaya izin vermem. ama yine de, aşağıdakilere, baldırı çıplaklara, az kazananlara, sefillere bir şeyler gerek. efsaneler, ham hayaller, ruh, ebedi hayat, cennet, yıldızlar onlara yutturulur. bunları çiğner dururlar. kuru ekmeklerine katık yaparlar. hiçbir şeyi olmayanın iyi tanrısı vardır. hiç yoktan iyidir bu. buna karşı çıkmam; ama mösyö naigeon'u da kendime saklarım. tanrı halk için iyidir.

22.09.2021

dizeler


"serçe havalanmış da
hâlâ sallanmakta
eriğin dalı"
(emin şir)

"gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur."
(nev'i)

"sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma"
(cenap şahabettin)

"bir roman kadar uzun bu tümce
-sonra işte yaşlandım"
(gülten akın)

"insanı ülkeden koparabilirsiniz
ama insanın yüreğinden ülkeyi
sökemezsiniz."
(john dos passos)

"bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
biz neşatın da gamın da ruzigarın görmüşüz"
(nabi)

"şeb-i yeldayı muvakkitle müneccim ne bilir
müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat"
(sabit)

"bir insanı sürgüne gönderdin. tamam. ya sonra?
bir ağacı köklerinden ayırabilirsiniz. ama gündüzü
gökyüzünden koparamazsınız. yarın güneş doğacak."
(victor hugo)

"gül yanlış kokarsa
tuz yakaya takılır."
(orhan alkaya)

"başlarken yalnızsın, bitirdiğinde daha da yalnız."
(hasan ali toptaş)

"insanın boyundan uzunsa gölge
orada güneş batıyor demektir."
(konfüçyüs)

13.12.2020

rahip, kral ve cellat

victor hugo

geçmişin toplumsal yapılanması üç dayanağın üzerinde duruyordu: rahip, kral, cellat. uzun süre önce bir ses, "tanrılar gidiyor!" dedi. son olarak bir başka ses yükselip haykırdı: "krallar gidiyor!" şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: "cellat gidiyor!" tanrılar için üzülenlere "tanrı kalıyor" denebilir. krallar için üzülenlere "vatan kalıyor" denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.

zindancının yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.

geleceğin toplumunun kubbesinin kemeri bu iğrenç kilittaşı olmadığı için çökmeyecek. uygarlık birbirini izleyen bir dizi dönüşümden başka bir şey değildir.

11.12.2020

yoksulluk

victor hugo

gençlikteki yoksulluğun -başarıya ulaştığı takdirde- fevkalade olan yanı şudur ki, bütün iradeyi çaba göstermeye ve bütün ruhu bir amacı özlemeye yöneltir. yoksulluk maddi hayatı hemen çırılçıplak soyup onu iğrenç hale koyar; ideal bir hayata doğru o anlatılması güç atılışlar buradan kaynaklanır işte.

bir genç adamın sefaleti asla sefil değildir. herhangi bir genç çocuk, ne kadar yoksul olursa olsun, sağlığıyla, kuvvetiyle, canlı yürüyüşüyle, parlak gözleriyle, damarlarında sıcak sıcak dolaşan kanıyla; kara saçları, taze yanakları, pembe dudakları, beyaz dişleri, temiz nefesiyle ihtiyar bir imparatorda her zaman gıpta ve kıskançlık duygusu uyandırır.

14.09.2020

aşağı tabaka

victor hugo

toplumun altında büyük bir kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

burada çıkar gözetmezlik kaybolur. iblis belli belirsiz boy gösterir. herkes kendi çıkarına bakar. gözsüz benlik ulur, araştırır, yoklar ve kemirir. toplumsal ugolin* bu uçurumun dibindedir.

bu çukurda dolaşan hayvana yakın, hayalete benzer vahşi siluetler, evrensel ilerlemeyle hiç ilgilenmezler; bunun ne fikrinden ne de adından haberleri vardır. tek kaygıları bireysel doyumdur. hemen hemen bilinçsizdirler, içleri korkunç bir silintiye uğramıştır. iki tane anaları vardır, iki üvey ana: cehalet ve sefalet. bir tek rehberleri vardır: ihtiyaç ve bütün doyum şekilleri için iştah. hayvanca oburdurlar, yani yırtıcıdırlar; bir zorba gibi değil, bir kaplan gibi. bu gulyabaniler ıstıraptan suça geçerler: kaçınılmaz gelişme, baş döndürücü sonuç, karanlığın mantığı. toplumun sahne altı üçüncü bodrumunda sürünen şey, artık boğulan mutlak özleyişi değil, maddenin protestosudur. insanoğlu orada ejderha kesilir. hareket noktası açlık, susuzluktur. yarış noktası iblisleşmektir. bu mahzenden lacenaire çıkar.

bu mahzen bütün öbür mahzenlerin altındadır ve hepsine düşmandır. istisna tanımayan kindir o. bu mahzen filozof nedir bilmez, hançeri hiçbir zaman kalem yontmamıştır. karalığının, yazı takımının yüce karalığıyla hiçbir ilgisi yoktur. gecenin bu boğucu tavan altında kasılan parmakları hiçbir zaman bir kitabın yapraklarını çevirmemiş, bir gazetenin sayfalarını açmamıştır.

toplum için tek tehlike karanlıktır. insanlık özdeşliktir. bütün insanlar aynı balçıktan yoğrulmuşlardır. hiç olmazsa bu dünyada, kaderde hiçbir ayrılık yoktur. önce aynı karanlık, geçiş sırasında aynı et kemik, sonra aynı toz toprak. fakat insanın hamuruna karışan cehalet onu karartıyor. bu devasız karanlık insanın içine yayılıyor ve orada kötülük haline geliyor.

cartouche'a göre babeuf büyük bir istismarcı; schinderhannes'a göre marat bir aristokrattır. bu mahzenin tek amacı her şeyin yıkılmasıdır. her şeyin. nefret ettiği üst lağımlar da dahil olmak üzere, iğrenç kaynaşması içinde o yalnızca mevcut sosyal düzenin altını lağımlamakla kalmaz; aynı zamanda felsefenin, bilimin, hukukun, insan düşüncesinin, uygarlığın, devrimin, ilerlemenin de altını lağımlar. onun adı düpedüz hırsızlıktır, fuhuştur, cinayet ve katildir. o zulmettir ve kaos ister. kubbesi cehaletten örülmüştür. bütün öbür lağımlar, üsttekiler, tek bir amaca yöneliktirler: en alttaki lağımın yok edilmesi. felsefe ve ilerleme, bütün organlarıyla birden, gerçeğin düzeltilmesiyle olduğu gibi mutlağın düşünülmesiyle de bu amaca varmaya çalışırlar. cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

* 13. yüzyılda yaşamış olan, pisa'nın zalim tiranı. sonunda düşmanları tarafından iki oğlu ve iki torunu ile birlikle bir kaleye hapsedilerek açlıktan ölmeye terk edilmiş, rivayete göre orada çocuklarını ve torunlarını yedikten sonra ölmüştür.

25.07.2020

hayal

victor hugo

bizim etten gözlerimiz, başkalarının vicdanının içine girebilecek güçte olsaydı, bir insan hakkında, onun düşündüklerinden çok hayal ettiklerine bakarak çok daha sağlam bir şekilde hüküm verebilirdik. düşüncede irade vardır, hayalde yoktur. tamamen kendiliğinden olan hayal, devasalığı, idealliği içinde bile ruhumuzun çehresini alır ve bunu aynen korur. kaderin ihtişamlı güzelliklerine doğru uzanan enine boyuna düşünülmemiş, ölçüsüz özleyişler kadar ruhumuzun en derin köşesinden doğruca ve samimiyetle çıkan başka bir şey daha yoktur. mantıklı bir şekilde tertiplenmiş, muhakeme edilmiş, düzene sokulmuş fikirlerden çok daha fazla bu özleyişlerde bulabiliriz her insanın hakiki karakterini. ham hayallerimiz bize en çok benzeyen şeylerdir. herkes bilinmeyeni ve imkansızı kendi tabiatına göre hayal eder.

28.06.2020

başarı

victor hugo

başarı iğrenç yüzlü bir şeydir. meziyetle olan yalancı benzerliği insanı aldatır. halk kalabalığı için başarının yüzü, aşağı yukarı üstünlüğün yüzüyle aynıdır.

kabiliyetin tıpatıp benzeri olan başarının bir kurbanı vardır: tarih. yalnız juvenalis'le tacitus ona karşı itiraz sesi yükseltirler. günümüzde hemen hemen resmileşmiş bir felsefe, onun kapısında hizmetçiliğe girmiş, başarının uşak üniformasını sırtında taşımakta ve onun bekleme odasında hizmet görmektedir.

başarınız: teori bu. bolluk ve refah kabiliyet eseri sayılıyor. piyangoda kazandınız mı tamam, becerikli bir insansınız demektir. üstün gelen saygı görür. dünyaya takkeli gelin! bütün mesele burada. şanslıysanız gerisi kendiliğinden gelir. mutlu olun, sizi büyük kişi sanırlar.

yüzyılımızı aydınlatan beş altı büyük istisna dışında, çağımızın hayranlığı miyopluktan başka bir şey değildir. yaldız, altın yerine geçer. rastgele biri olmak zarar vermez; yeter ki sonradan görme biri olsun. bayağı insan, kendi kendisine hayranlık duyan ve bayağılığı alkışlayan ihtiyar bir narsisttir.

insanı musa, aiskhylos, dante, michelangelos ya da napolyon yapan o muazzam melekeyi çoğunluk, hangi alanda olursa olsun hedefine ulaşmış herhangi bir kimseye hemencecik, alkışlaya alkışlaya ihsan ediverir. noterin biri mebus olsun, bir sahte corneille tiridate'ı yazsın, bir hadım harem sahibi olsun, bir prudhomme askeri bir devir için hayati önemi olan bir savaşı kazara kazansın, bir eczacı sambre ve meuse ordusu için kartondan postal tabanı icat edip kösele yerine satılan bu kartonla kendine dört yüz bin liralık bir servet yapsın, bir seyyar çerçi tefecilikle gerdeğe girsin ve baba olup bu anaya yedi sekiz milyon doğurtsun, bir vaiz genzinden konuşa konuşa piskoposluğa ersin, varlıklı bir konağın vekilharcı işten ayrıldığında öyle zenginleşmiş olsun ki onu maliye nazırı yapsınlar..

bütün bunlara insanlar hemen "deha" adını yapıştırıverirler; tıpkı mousqueton'un suratına "güzellik", claude'un tavrı edasına "haşmetli" demeleri gibi. gökyüzünün derinliklerindeki yıldızlarla ördeklerin yumuşak çamur birikintisinde ayaklarıyla resmettikleri yıldızları birbirine karıştırırlar.

31.03.2020

uzun lafın kısası

amin maalouf:
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

eduardo carranza: şiir kanını kaynatmıyorsa, aniden sırlara pencereler açmıyorsa, dünyayı keşfetmene yardım etmiyorsa, umutsuz yüreğinin yalnızlıkta ve aşkta, şenlikte ve sevgisizlikte eşlikçisi değilse ne işe yarar?

joel kovel: sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır!

pascal mercier: kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

stefan zweig: insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

victor hugo: ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

ece ayhan: sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

goethe: ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

27.01.2020

bebek

victor hugo

bebek, kız çocuklarının zorunlu bir ihtiyacı ve aynı zamanda en sevimli içgüdülerinden biridir. bakmak, elbise dikmek, süslemek, giydirmek, soymak, tekrar giydirmek, öğretmek, biraz azarlamak, okşamak, uyutmak, bir şeyin bir kimse olduğunu hayal etmek: kadının bütün geleceği işte buradadır. hayal eder, çene çalar, küçük çeyizler, küçük kundak takımları yapar, küçük elbiseler, küçük bluzlar, küçük zıbınlar dikerler; çocuk genç kız, genç kız yetişkin kız, yetişkin kız da kadın olur. ilk çocuk son bebeği devam ettirir. bebeksiz bir küçük kız, hemen hemen çocuksuz bir kadın kadar bedbaht, tıpkı onun kadar insanın dayanamayacağı bir şeydir.

10.08.2019

giyotin

victor hugo

pamiers'te geçen eylül ayının sonlarına doğru bir infaz yaşandı. eylül ayının sonunda, cezaevinde sakin sakin kağıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. altı aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi. tıraş edildi, elleri ve ayakları bağlandı, günah çıkartıldı, dört jandarmanın eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü.

cellat rahipten teslim aldığı mahkumu sehpaya yatırıp bıçağı aşağı bırakmış. güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yivlerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. adam korkunç bir çığlık atmış. canı sıkılan cellat, bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. mahkumun boynunu ikinci kez ısıran bıçak yine koparamamış. mahkumla birlikte kalabalık da haykırmaya başlamış. üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. sonuç yine aynı. mahkumun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başı koparamamış.

beş kez inip kalkan bıçak, inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkumu öldürememiş. öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. giyotin sehpasında tek başına kaldığını fark eden mahkum, boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik başını tutarak ürkütücü bir şekilde doğrulup boğuk çığlıklarla kafasının koparılmasını istemiş. merhamet duygularıyla coşan halk, jandarmaları zorlayıp ölüm cezasını beş defa çeken bahtsızın yardımına koşmak üzereyken, celladın 20 yaşında bir genç olan uşağı giyotin sehpasına çıkıp mahkuma ellerini çözeceği için sırtını dönmesini söylemiş ve hiçbir endişe duymadan söyleneni yapan can çekişen adamın sırtına sıçrayıp elindeki kasap bıçağıyla boynunun hala kopmayan kısmını acımasızca kesmiş.

üç ay önce de dijon'da giyotin sehpasına bir kadın getirildi. doktor guillotin'in bıçağı bu kez de işini iyi göremedi. kafa tamamen kesilmedi. bunun üzerine celladın uşakları kadının ayaklarına sarılıp çekiştirerek bahtsızın çığlıkları arasında bedeni kafadan ayırmayı başardılar.

7.08.2019

jorge luis borges

alberto manguel

"düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akıl almaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır -dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu göz ardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

21.02.2019

ısırgan otu

victor hugo

bir gün, bir kısım yerli halkın harıl harıl ısırgan otu yolmaya çalıştığını gördü. kökünden çıkarılan ve daha şimdiden kuruyan bir yığın bitkiye bakıp şöyle dedi: ölmüşler. oysa nasıl kullanılacağı bilinse çok yararlıdır. ısırgan körpeyken yaprağı çok güzel bir sebzedir; kartlaşınca tıpkı kenevir gibi, keten gibi iplikleri, lifleri olur. ısırgan bezi, kenevir bezi ayarındadır. kıyılınca kümes hayvanları için, ezilince boynuzlu hayvanlar için yem olur. ısırgan tohumu yemlerine katılırsa hayvanların tüylerine parlaklık verir, kökü tuzla karıştırılırsa güzel bir sarı boya olur. kaldı ki, yılda iki defa biçilebilen mükemmel bir yemlik ottur. sonra ısırgan ne ister? sadece biraz toprak; ne bakım ne tarım. yalnız tohumu, bitki olgunlaştıkça döküldüğünden toplanması güçtür. hepsi bu işte. biraz zahmetle ısırgan otu yararlı olur. ihmal edildiği için zararlı hale geliyor. o zaman da onu öldürüyorlar. nice insan vardır ki ısırgana benzer! dostlarım, şunu aklınızdan çıkarmayın ki, ne kötü ot ne de kötü insan vardır. yalnız kötü yetiştiriciler vardır.

8.10.2018

okul sıkıntısı

daniel pennac

toplumlar, paylaşılan yalanlar üzerine kurulmuştur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

hayat, şaşılacak kadar kısadır.

insan aidiyet duygusunu yaşamayınca, kendi kendine sözler vermeye eğilimlidir.

suçluluğun doğuşu her türlü zeka yetisinin gizlice kurnazlığa yatırım yapmasıdır.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et."

birey kendini, kendisine ait şimdiki zamanının bilincine vararak yapılandırır, ondan kaçarak değil.

on iki buçuk yaşındayım ve henüz hiçbir şey yapmadım.

istatistiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.

içerisinde yaşadığımız toplumda bir hiç olduğuna inanan ergen bir kurbandır.

çölde baştan çıkarıcı olan şeytan değildir, çölün kendisidir: bütün vazgeçişlerin doğal tutkusu.

insan bir gelecek hayal etmeden şimdiki zamandaki yerini de alamaz. iskemlemizde otururuz; fakat aklımız başka bir diyardadır. şikayetlerin, sızlanıp durmaların cehenneminde tutsağızdır, zaman bir türlü geçmek bilmez, bir tür süreklilik duygusu, faturasını hem de en okkalısını, kime olursa olsun kesebileceğimiz bir işkence duygusudur.

ne kadar az insan var ve dünya ne kadar da ıssız!

öğretmenler bilgiyle cehalet arasındaki çatışmaya hazırlıklı değildirler.

insan mutlaka bir şey oluyor. fakat çok da değişmiyoruz. elimizdekilerle yapabileceğimiz kadarını yapabiliyoruz.