29.11.18

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

27.11.18

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

26.11.18

güç

hüseyin rahmi gürpınar

meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.

tabiatta kendinden zayıfını yutma kuralı en küçük mikroplardan en büyük hatta en yüksek canlılara kadar geçerlidir. cemiyetler, ükümetler, devletler de böyledir. bir devlet, adaletin harfi harfine işlediğine kefil olmak için mahkemeler açıyor, kanunlar yapıyor. komşusundan bir tavuk çalan bir fakiri, aç bir insanı cezalandırıyor. fakat kendinden küçük veya kuvvetsiz komşu bir devleti yutma ve memleketine katmak hırsından, bu adaletsiz düşüncesinden bir türlü kendini kurtaramıyor.

insani işlerdeki bu garabet bazen o derecelere varıyor ki hak ile haksızlığın, hakça sahip olmayla çalmanın, gaspın sınırlarının nerelerde başlayıp nerelerde bittiğini belirlemekten insan aciz kalıyor.

bu âna kadar şahit olduğumuz numunelere bakınca "hak"kı kuvvetin doğurduğu anlaşılıyor. kuvvetli olan haklı oluyor. o derecede ki acizlere, zayıflara hakkı en kuvvetli olan dağıtıyor. kuvvetlinin görüşü hak oluyor. bir zayıf, kuvvetlinin görüşünü hak olarak kabul etmek mecburiyetinde bulundukça hürriyet, adalet yerleşmiş olamaz. o kuvveti imkân derecesinde herkese dağıtmanın yolunu bulmak gerekir.

insanlığın selamet ve saadetinin böyle kardeşlik ve tam eşitlikte olduğu artık anlaşıldı. insanlar neden şimdiye kadar bu büyük hakikati idrak etmeyerek varlıklarını sürdürmeyi birbirine karşı düşmanlıkta, savaşmakta, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? medeniyetin, yetkinleşme fikrinin gayesi birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır? yoksa umumi kardeşliğin kurulmasına çare aramak mı? neden insan öldürmek tekniğinde en usta olan, savaş aletleri en mükemmel bulunan milletler, en medeni, en gelişmiş sayılıyorlar?

şimdiki milletlerin hiçbiri meğerse medeni sıfatına layık değilmiş. düşünülse vahşilik bakımından bugünkü gelişmiş insanların mağaralarda, taş kovuklarında adeta inlerde mekan tutup da üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle paralayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok.

bu kadar düşmanlık eden insanların nasıl olup da birbirini mahvetmeyerek asırlardan beri bir arada yaşayabilmiş olduklarına hayret ettim.

25.11.18

albert einstein

eduardo galeano

1955 yılında albert einstein öldü. o güne dek, yirmi iki yıl boyunca fbı, onun telefonlarını dinledi, mektuplarını okudu ve çöp torbalarını karıştırdı. einstein izlendi; çünkü o bir casustu, moskova'nın casusu. polisteki kalın dosyasında öyle deniyordu. orada ayrıca, yok edici bir ışın ve insan zihnini okuyan bir robot icat ettiği de söyleniyordu. ve deniyordu ki, einstein 1937 ile 1954 arasında otuz dört komünist cepheye üye olmuş ya da iş birliğinde bulunmuştur; üç komünist örgütü onursal olarak yönetmiştir ve böyle bir geçmişe sahip bir adamın saygın bir amerikan vatandaşına dönüşmesi mümkün değildir. ölüm bile onu kurtaramadı. gözlenmeye devam etti. ama artık bunu yapan fbı değildi, onun beynini iki yüz kırk parçaya bölüp dehasına bir açıklama getirmeye çalışan kendi meslektaşları, yani bilim adamlarıydı. hiçbir şey bulamadılar. zaten einstein daha önceden uyarmıştı: "bendeki tek anormal taraf merakımdır."

einstein bir keresinde şöyle demişti: "eğer arılar yok olursa, dünyanın ne kadar ömrü kalır ki? dört, beş? arılar olmadan polenizasyon olmaz, polenizasyon olmayınca da ne bitkiler ne hayvanlar ne de insanlar."

sakalsız bir oğlanın tragedyası

arkadaş z. özger



yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti

hüznüm ki
hüzünlerin çiçek açmış biçimidir

sabah
taşıyarak bir celladı odama
aşkımın ve bırakılmışlığımın celladını
hüznümle ve çirkinliğimle yargılamadan beni
tanıdığım bir ölümle tehdit ediyor
yalnızlık her sabah öldürüyor beni

yalnızlık yenilmeyen gladyatör
bana eski bir ölümü anımsatıyor

çalınmamış kapıları biz çaldık korkusuzca
hep kötü bakışlı insanlardı karşımıza çıkan

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
her gün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
her gün
yeni bir şarkı bestelemekten

kalbim
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim

24.11.18

o malum eser

halit ziya uşaklıgil

o malum eseri dediği, senelerden beri yazmak istediği, beyninin içinde bir çocuk gibi yaşatıp büyüttüğü, her dakika işleyip süslediği eserdi ki bunda çocukluktan beri okuduklarından aşılanmış şiir zevkini uygulamak isterdi. bu eseri öyle bir şey yapmak isterdi ki o vakte kadar görülmüş olan şeylerin hiçbirine benzemesin. bir şey ki.. o şeye zihninde mümkün değil bir şekil bir tarz veremiyordu.

zihninde düzenlediği öz pek sadeydi: bir taze ruh ki hayata bir ümit parıltısıyla açılıyor, güya semanın el değmemiş bağrına güneşin öpücüğünden, onun sevda dudaklarının dokunmasından tutuşmuş bir bahar sabahı.. fakat sonra yavaş yavaş ufuklar yanmaya, etrafa bir ateş havasının baygınlıkları yayılmaya başlıyor, o saf ve taze ruha hayatın ilk sıkıntıları yavaş yavaş sokuluyor. hayat mücadelesi.. daha sonra ümit güneşi o kırılmış kalbin yıkılan emellerine hazin bir veda bakışıyla süzülüp gidiyor: o vakit neticenin kara bulutları..

işte eser buydu. bu eserle ahmet cemil insan hayatını yazmak istiyordu; başından sonuna kadar bir şiir ki bir gülümsemeyle başlasın, bir damla gözyaşıyla netice bulsun..

ne vakit buluşsalar arkadaşı hüseyin nazmi'ye bundan bahsederdi. birçok parçalarını yazmış, arkadaşına okumuştu. fakat istediğini yapamamaktan, düşündüğünü kalemine resmettirememekten doğan bir ümitsizlikle her yazdığı parçadan sonra o parçaya veremediği ruhun matemini tutardı. bu eserin adeta hastası olmuştu. kendi kendisine küser, gücünü hissinin altında bulduğu için kızar, bazen güçsüzlüğünü dile yüklemek ister, zihninin içinde karmakarışık hayaller gibi uçuşan belirsiz renkleri yakalayabilecek bir alete sahip olamamaktan ileri gelen bir bıkkınlıkla adeta hayattan bezer. ah! bir kere o eseri bir vücuda getirebilse! bütün hayatta ümidi onun üzerine kuruluydu, onu yazarsa -bir gün taksim bahçesi'nde arkadaşına itiraf ettiği gibi- artık hayatta vazifesini tamamlamış sayacaktı.

bir gün hüseyin nazmi'ye diyordu ki:

"o yeniliklere çıldıracaklar. hele vezin için kim bilir ne kadar aşağılamalara uğrayacağım; fakat bunu niçin anlamamalı? bizim veznimizin musikisini, akışının ifadesini, edasının hissini niçin bilmemeli yahut bildiğini iddia edip de bundan niçin istifade etmemeli? beş yüz beyitlik bir manzumeyi hiç değişmeden giden bir vezin üzerine söylemekten doğacak ruh yorgunluğunu, o ahengin sürüp gitmesinin vereceği sıkıntıyı niçin anlamamalı? batı'nın manzumelerinde vezinlerin değişmesinden ortaya çıkan ahengi görüyoruz. o ahengi meydana getirmek için bizim elimizde aslında musikiden ibaret bir veznin coşkunluğu varken niçin nazmımızda aruzun temel kalıplarına dikkat ettiğimiz gibi üslubunda da veznin şiirle uyumlu olmasına dikkat etmeyelim? hece veznine de bu hizmeti yaptırmak mümkün olabilirdi, eğer türkçe kendi halinde kalsaydı. fakat dil türkçelikten çıkınca, arapçanın, farsçanın istilasına uğrayınca.. şimdi bir şiir söyleyiniz ki..

buna karşılık, veznin musikisinde hüküm sürmek lazım gelen ahengin manası.. fakat o manayı hissetmek, hissettikten sonra uygulamak lazım. bizde bu tarafa dikkat edilmiş mi? bir neşeli vezinle ağıt söylemek yahut hafif bir özü ağır bir veznin ağır akışına bırakmak veznin musikisine karşı nasıl bir duygusuzluksa çeşitli özlerden oluşan uzun bir manzumeyi yalnız bir vezinle söylemeye kalkışmak yine musikiye karşı öyle bir anlamamazlıktır.

türkçemizde de böyle şeyler mesela fransızcadan daha güzel yapılırken yazık ki yapmıyoruz. şimdi benim eserime vermek istediğim musikiyi düşün, bundan ortaya çıkacak etkinin ruh üzerinde ne kadar kuvveti olmak lazım gelir. eğer bu yenilik herkeste bir iltifat eğilimi yaratmazsa..

musikide yapamadığımızı bazi nazmımızda yapalım. yirmi tane birörnek suzinak şarkıyı okumaktan, dinlemekten duyduğumuz yorgunluğu hiç olmazsa nazmımızdan kaldıralım. hüner musikiyi birörneklikten değil çeşitli makamlar ve usulün bağdaşımından elde etmektedir. bu yolda yazılmış bir manzumeyi düşün ki vezinlerin taşkın dalgaları üzerinden atlaya atlaya akıp giderken birden yorgun düşmüşçesine ağır ağır sürüklensin. sonra tekrar bir coşkuyla taşsın, veznin kasırgasıyla yükselsin, yükselsin, şiddetin en yüksek tabakasına kadar çıksın, yine yavaş yavaş, ine ine son nefes bir musiki inlemesiyle bitsin.

hele kafiye.. gariptir, bizde en dikkat edilecek şeyler ihmal edilmiş de edebiyatımızda çocukça oyunlar için hayatlar harcanmış. "jenk, ferhenk, renk" kafiyesiyle kaside söylemek için düşünceleri hayal edilemeyecek baskılara ve çarpıklıklara uğratarak, o kafiyede bir kelimeyi kasideden mahrum etmemek için türlü mana garipliklerine mecbur olarak zorlukları hayret verecek bir külfete katlanmışlar da kafiyenin ahenk manasını düşünmek akıllarına gelmemiş. hatta bugün yeni şiirin ruhunu anlamayanlarda kafiyede bir sesleme manası olabileceğini düşünebilecek var mıdır?

hele kafiyelerin alışılmış sıralanışına hiç aklım ermiyor. "an ve in" kafiyeli seksen beyti birbirinin arkasına sıralamaktan kulak için hoşluk mu ortaya çıkar usanç mı bilemem. hele gazellerde matladan sonra gelen müfretlerde madem şiirin arasına kafiyesi olmayan kelimeler sokarak kulağı tırmalamaya izin veriliyor, o halde kafiyesiz şiir söylensin. kafiyenin sıralanış tarzını sırf zevke fakat muntazam biçimde zevke uygun olarak gerçekleştirmek bize ait bir başarı. o başarıya bir de kafiyenin sesleme manasını ilave et, sonra vezinlerin musikisine de o değişimden gelen ahengin manasını ver, işte yarının nazmı!

bence kelimelerin geçerli manasından başka bir de, nasıl söyleyeyim ses manası vardır. bilmem herkes hisseder mi? fakat ben mesela "naliş" (inilti) kelimesinin üzüntülü edasını, "pervaz" (uçuş) kelimesinin uçma eğilimini, "feryat" kelimesinin yırtıcı ahengini pek iyi duyuyorum.sanki "bahr" (deniz) kelimesi de o sıfatla, beraber taşıyor, şişiyor, değil mi? buna karşılık "derya-yı sakin" (sakin deniz) derim; çünkü "derya" kelimesi de sakin, onda da bir durgunluk var ki sıfatı sıfatın manasından daha çok açıklıyor.

şimdi düşün! üzüntü dolu bir beyit hüzünlü bir kelimenin son harfi harekesiz, sessiz bitsin, sonra gösterişli bir kafiye diğer bir beytin mana haşmetine şaşaalı bir süreklilik versin, bütün şiir bir yandan veznin ahengine kendini teslim ederek dalgalanırken kafiyeler öteye beriye hafiften şarkı söylercesine ezgiler, nağmeler serpsin, sonra o şiirden bütün eskimiş benzetmeleri, bütün oköhne cinasları çıkar, fikri o bilinen zeminlerde bocalamaktan kurtar, işte benim eserim.

ah, o eser yazılıp da yayımlandığı zaman ben büsbütün başka bir adam olacağım! öyle zannediyorum ki şöhret perisi gelip bozguna uğramış, yenik düşmüş halde, ayaklarımın altına atılacak, kendimi birden yükselmiş göreceğim, o zaman, "ben bugün şu toprak parçasının üzerinde birisiyim." diyebileceğim.

23.11.18

diplomasi

robert musil

insanları sanat değil açlık birleştirir.

generallerin ölümle araları son derece iyidir ve yaşadıkları anın tadına onurlarıyla varabilmek için hep birkaç bin ölüye ihtiyaç duyarlar.

sarıldıklarımız asla en derinden sevdiklerimiz değildir.

diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zenginlik, kişisel, yalın, yıkıma uğramadan parçalara ayrılamayan bir niteliktir.

bir niteliksiz adam hayata "hayır" demez, sadece "henüz değil" der ve henüz yaşamadığını sonrası için saklar.

tin için onun küçük şeylerle bağlantısından daha tehlikeli bir şey yoktur.

zaman treni raylarını önünde kendi döşeyen bir trendir. zaman nehri, kıyılarını beraberinde taşıyan bir nehirdir.

insan, bir hayat görkemliyse eğer o hayattan bir de iyi olmasını isteyemez.

sıradan insanlar, hayat gemilerindeki sıradışı yaşantıları onları hiç fark edemeyecekleri kadar derinlere yerleştirmeyi başarırlar.

her şeyin caiz olduğu bir zaman, her defasında içinde yaşayanları mutsuz etmiştir.

mahkeme salonları, ataların bilgeliğinin şişeler içerisinde korunduğu mahzenlere benzer. insan bu şişeleri açar ve insanoğlunun kesin bilgiye ulaşma çabasının en yüksek, en damıtılmış noktasının yetkinliğe varmazdan önce ne denli kötü tatta olduğuna ağlayası gelir; ama görünüşe bakılırsa sözü edilen nokta, kaşarlanmamışları sarhoş edebilmektedir.

21.11.18

la misere

jack london

doğu yakası'nın tek güzel manzarası, laternacı çalarken onun etrafında dans eden çocuklardır. ne ilginçtir bu yeni doğmuşları, bir sonraki nesli ayaklarını yere vurup sallanırken izlemek. küçük sevimli taklitleri, latif buluşları tamamen kendilerine özgüdür. kasları çabuk ve rahat hareket eder, gövdeleri hafiflik içinde sıçrar, dans okullarında asla öğretilmeyen ritimleri dokurlar.

bu çocuklarla şurada, burada, her yerde konuştum. her seferinde onların da diğer çocuklar kadar zeki, hatta bazı bakımlardan daha zeki olduklarını görüp etkilendim. son derece etkin, küçük bir muhayyileleri var. macera ve fantezi dünyasına geçiverme kapasiteleri olağanüstü. damarlarında fıkır fıkır hayat kaynıyor. müzikten, hareketten, renklerden büyük haz duyuyorlar. kirin, pasağın ve giydikleri paçavraların altından, çehrelerinin ve bedenlerinin güzelliğini ele veriyorlar sık sık. fakat fareli köyün kavalcısı, tüm çocukları alıp götürüyor. kayboluyorlar. bir daha hiç kimse ne onları ne de onlara ait bir şeyi görebiliyor.

yetişkinlerin neslinde beyhude yere ararsınız çocukları. bulacağınız tek şey güdük kalmış vücutlar, çirkin suratlar, küt ve duyarsız zihinlerdir. zarafetten, güzellikten, hayal gücünden, zihnin ve bedenin direncinden eser kalmamıştır. lakin bazen bir kadın görürsünüz, ille yaşlı olması da gerekmez; fakat çarpılıp bozulmuş, kadınlığa dair ne varsa kaybetmiştir. sarhoş, şiş göbekli haliyle kirli eteklerini yukarı çekip, kaldırımın üzerinde garip, hantal bacak hareketleri yapar. onun bir zamanlar laternacının etrafında dans eden çocuklardan biri olduğunu anlarsınız. çocukluğun vaat ettiği şeylerden geriye sadece bu garip, hantal bacak hareketleri kalmıştır. beyninin dumanlı oyuklarında, bir kız çocuğu olduğu zamanların hatırası belirir. bir kalabalık toplaşır. küçük kızlar yanı başında, etrafında, onun hayal meyal hatırladığı bir zarafetle dans etmeye başlarlar; ama kadının hareketleri bunların gülünç bir taklidi olmaktan öteye geçemez. sonra soluğu kesilir kadının, gücü tükenir; sendeleyerek çemberin dışına çıkar. küçük kızlar dans etmeye devam etmektedir oysa.

durumu profesör huxley özetlesin: "şu ya da bu ülkenin büyük sanayi merkezlerindeki nüfusa aşina olanlar bilirler ki, bu büyük ve giderek çoğalan nüfusun içinde, fransızların 'la misère' dediği, ingilizcede eşdeğerinin bulunmadığını sandığım durum hüküm sürer. bu öyle bir durumdur ki, vücudun normal işlevlerini yerine getirmesi için lazım olan besin, ısınma ve giyim kuşam ihtiyacı karşılanamaz. erkekler, kadınlar, çocuklar edebin ortadan kalktığı ve en basit sağlık koşullarını elde etmenin imkânsız olduğu deliklere tıkıştırılır. buralarda sadece vahşilik ve sarhoşluk düzeyindeki hazlara erişmek mümkündür. acılar katlanarak açlık, hastalık, yetersiz gelişim ve ahlâki çöküntü şeklinde birikir. düzenli olarak, namusluca çalışmak isterken açlıkla boğuşarak geçirdiğiniz hayat, bir yoksullar mezarlığında sonlanır."

bu koşullarda, çocukların istikbali umutsuzdur. sinekler gibi ölüp giderler. ölmeyenler de hayatta kalmalarını, üstün dayanma güçlerine ve çevrelerindeki alçalmışlığa uyum sağlama kapasitelerine borçludurlar. ev hayatları yoktur. yaşadıkları deliklerde, inlerde her tür müstehcenliğe, edepsizliğe maruz kalırlar. zihinleri bozulurken, bedenleri de sağlık koşullarının kötülüğünden, aşırı kalabalıktan ve besinsizlikten ötürü bozulur. anneyle baba üç dört çocukla aynı odada yaşıyorsa, çocuklar sıçanları uyuyanlardan uzak tutmak için sırayla nöbet tutuyorlarsa, bu çocuklar asla yeterince yiyecek bulamayıp her tarafı sarmış haşeratın ısırıkları yüzünden sefil, güçsüz duruma düşüyorlarsa, hayatta kalanların nasıl erkekler ve kadınlar olacağını tahayyül etmek zor değildir.

umutsuzluk ve sefalet başlarındadır doğumdan beri; çirkin küfürler, daha çirkin gülüşlerdir, onların ilk ninnileri.

şehir sakinlerinin dörtte biri, onları fiziksel ve ruhsal olarak tüketen bir yoksulluğa mahkumdur. aynı dörtte bir yeterince yiyecek bulamamakta, sert bir iklimde yaşarken gereğince giyinememekte, barınamamakta, ısınamamakta, temizlik ve edep bakımından onları vahşilerden daha aşağı seviyeye çeken ahlaki bir bozulmaya uğramaktadır.

görüşme kutlama çağrı

vaclav havel

insanoğlu her şeye alışıyor.

dostum,  günümüzde kimse başına dert açmak istemiyor, işte bu.

ben böyleyim işte. yardım gerekiyorsa yardım ederim. hayata bakış açım bu benim. ne zaman olursa olsun insan birbirine yardım etmeli, işte böyle düşünüyorum ben. bir gün ben yardım elimi uzatırsam, ertesi günü siz uzatırsınız. haksız mıyım?

artistler genellikle çok meşgul olurlar. çok önceden programları yapılmıştır. onun için ani değişiklikler yapmaları kolay olmaz.

insanlar domuz, gerçek birer domuz.

hayat zor, dünya ikiye ayrılmış. bu ülke tarihin derinliklerinde unutulmuş, kimsenin aldırdığı yok. işler ne kadar iyi giderse kaderimiz o kadar bozuluyor. ama elinden ne gelir?

aptallık etme, kader birliği edeceğim diye, kendi yolunu aramaktan vazgeçme!

devamlı değişikliklerle sevişme denilen olguyu şekillendirmeyi biliyoruz. tempoyu da bu yüzden tutturabiliyoruz. bizim için her sefer ilk günkü gibi, her seferki değişik, eşsiz, unutulmaz. kendimizi bütün varlığımızla tamamen ve sonuna kadar veriyoruz. o zaman da aşk yapmak bizim için alelade, âdet yerini bulsun diye yapılan bir iş olmaktan çıkıyor.

doğu ile batı

muzaffer tayyip uslu

son yıllarda sanat dünyamızda başgösteren yenilikleri muasırlaşmanın bir sosyal neticesi olarak ele almak istemeyenler, başlarından fesi çıkarırken kafalarının içinden şarkın küflenmiş düşüncelerini atamayan kimselerdir. onlar inkılabın her şeyden evvel bir dünya görüşü meselesi olduğunu idrak edemeyecek kadar zavallıdırlar.

bir an düşünelim: niçin şarktan garba döndük? bu suale verilecek cevap gayet basittir: çünkü garp şarktan üstündü.

tetkikler bize göstermiştir ki garbın bu üstünlüğü realist oluşundan ileri geliyor. hemen haber verelim ki burada realizm kelimesinden 19. asırda pozitivizmin edebiyata tesiriyle ortaya çıkan edebi ekolü değil, rönesans'tan sonra bütün avrupa'ya kök salan ve tabiatı bütün unsurlarıyla ele alan, insana değer veren dünya görüşünü anlıyoruz.

hegel der ki: şark zekası terkipçi, garp zekası tahlilcidir. tahlilci zeka garbı realizme, terkipçi zeka da şarkı romantizme götürmüştür. şu halde şöyle diyebiliriz: muasırlaşmak, romantiklikten kurtulup realist dünya görüşüne sahip olmakla mümkündür.

mistik bir dünya görüşüne varan şarkın insanı ihmal ederek mukadderatın eline teslim edeceği iki kere ikinin dört ettiği kadar basit bir hakikatti.

eğer edebiyatımız bugün cihan ölçüsünde değerlere sahip değilse, bütün suç kapılarını sımsıkı insana kilitlemesindedir. sadri ertem diyor ki:

"ne divan edebiyatçıları ne de tanzimat edebiyatının devamı olan mektep mensupları insanı tabiatta olduğu gibi gördüler. insan yerine kendi hülyalarını ve kendi tasavvurlarını seyrettiler."

insanı tabiatta olduğu gibi görmek, az evvel bahsettiğimiz realizmden başka bir şey değildir.

19.11.18

saf olmanın yasası

nikiforos vrettakos

baba ormanını arayan amaçsız, başıboş, şaşkın, yabanıl bir yaratığım.

insanın bunalımı mı bu? yüzyılın bunalımı mı? tarihin bunalımı mı yoksa? boran yeni değil. bu savaştan yirmi yıl kadar önce de şiirleri, ozanları yok etmeye başlamıştı. ben yaşamımı sürdürmeyi başarabildim. bu yaşamı yitireceğim güne dek. tek dileğim, ozanların adına sunacağım, tüm hoşgörümü, tüm sevgimi içerecek bir kitap yazmak.

nedir beni ayıran bu parlak yücelikten. gökte pırıl pırıl bir mavilik. kuş dolu bir dünya. ve ben. varım, kuşkusuz. gül renginde olduğuna inandığım meltem -güneş yeni doğmuş- bir sevinç rüzgârı gibi okşuyor yüzümü, ellerimi. yeniden açan çiçeklerle ne ilgisi olabilir insanın, bilemiyorum. aynı şey olmasa gerek. kişi, dirliğini tümüyle yitirdi mi, varoluş temel hakkı üzerinde de bir istekte bulunamayacağı doğaldır.

bu güneşi, yanımdan geçen şu insanı gördüğüm sürece varoluşumdan kuşku duyulamaz. maria'nın elleri ve bu ellerin sağladığı yardımı alan kişilerin elleri uğruna mücadele etmem, varoluşuma bağlı. kendim için, ruhum için varoluş. ve bu varlığın katıksız, içi dışı bir olabilmesi uğruna mücadele etmem gerek. doğal ki, varoluşa ters düşmem olası değil.

dar patikalara dalıyorum, küçük sık fundalar arasından geçiyorum, yürüyorum. yürümüyorum, koşuyorum sanki. bugünkü duygularımın, bilincime kazınmasına, yarın da, var olduğum sürece de silinmemesine bütün gücümle çaba gösteriyorum. nietzsche'nin deyimiyle, çevresindeki karanlığı önemsemeyen, tek bir yasayı, saf olmanın yasasını benimseyen yıldızlar gibi tıpkı.

john cooke

eduardo galeano

ingiliz hukukçu john cooke kimsenin istemediği davayı üstlendi ve kimsenin cesaret edemediğini suçladı. ve onun sayesinde, tarihte ilk kez, insan yasası ilahi monarşiye üstünlük sağladı: 1649'da, savcı cooke, kral ı. charles'ı suçladı ve sağlam delilleriyle jüriyi ikna etti. kral, tiranlık suçundan mahkum oldu ve cellat kafasını uçurdu. birkaç yıl sonra, savcı bunun bedelini ödedi. onu kral katilliğiyle suçlayıp londra kulesi'ne kapattılar. kendini savunurken şöyle dedi: "ben yasayı uyguladım." bu hata hayatına mal oldu.

her hukukçu bilmelidir ki, yasa yukarıda yaşar ve aşağıya tükürür.

1660 yılında cooke darağacında can verdi ve bedeni, güce meydan okuduğu salonda parçalandı.

18.11.18

para

cenap şahabettin

vahşet dünyasında zor ne ise uygarlık dünyasında para odur.

sürekli parasızlık er geç bir felaket getirir, ister bireyde ister toplumda olsun.

yoksul her yerde biraz yabancıdır, kendi evinde bile.

sonsuza dek tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: para. kim olursak olalım onun egemenliğini tanımak zorundayız.

sözlerimize bakarsak hepimiz eşitlik isteriz; ama insanların bir kısmını ayaklar altında görmek pahasına diğer kısmını başında taşımaya razı olmayacak kimse yoktur.

cebin delik ve cüzdanın boşsa boşuna üzülme, uyumlu yürüyemezsin.

"ulus bitti! memleket mahvoldu!" diye haykıranları inceleyiniz. ya yüreklerinde memuriyet özlemi vardır ya ceplerinde para yoktur.

herkes satılık olamaz ama her şey satın alınabilir, fiyatını iyi saptamak koşuluyla.

özellikle akraba konusunda nitelik niceliğe tercih olunur. zengin bir amcası olan kimsesiz sayılmaz. aksine yükselememiş bin dayınız olsun, toplum içinde kimsesiz tanınırsınız.

17.11.18

şimdilik

muzaffer tayyip uslu



"benden zarar gelmez
kovanındaki arıya
yuvasındaki kuşa
ben kendi halimde yaşarım
şapkamın altında"
(rüştü onur yücelen)

bir güzele
güzelliğini söylemek isterdim
aynalardan evvel

sen eski bir sevda şiirisin
bir koku var sende
sıcak yaz akşamlarına mahsus

oh, ne güzel erik ağacı
anlatmak için derdini
muhtaç değilsin kelimelerin yardımına
biz zavallı
zavallı insanlar gibi

nasıl unuturum güzeldi yaşamak
fakat hakkı varmış oktay'ın
"hatıralar da dal istiyor
kuşlar gibi konacak"

dünya dönüyor
o kadar güzel ki bazı kadınlar
çıldırmak işten bile değil
ve harp devam ediyor hâlâ

derler ki insanoğlu
uçan bir kuş misali
bir bakarsın burda şimdi
bir bakarsın öldü gitti

güzel olan yaşadığımızdır
bir gün öleceğimiz değil

çekip gitti mi insan
bir defa güzelim dünyadan
bir uzak hatıra bile değildir
artık yaşamak

boranla gelen

nikiforos vrettakos

olağanüstü büyük ve derinden etkileyici coşkular, sanatsal yaratıcılığı olumsuz yönde etkilemektedir.

savaşların sürdüğü bir dünyada doğdum.

kişinin içine dek işleyen o gür sesin, çağımızdaki ölçüsüz kötülüklere karşı yükselmesi olası mı, anna?

seslerin yükselmesi olası mı bugün? olası mı? çocuksun deme bana anna. hayır, anna, sesler bugün yükselemez.

gerçekte, kimlerdir savaşanlar? kuşku yok, savaşanlar ve ölenler, bir buyruğu yerine getirmek zorunda kalanlardır. oynadıkları oyun, kendi oyunları değil.

ülkenin temelinde atan şey, halkın yüreğidir.

yüzyıllar boyunca savaşın gerçek anlamını kavrayamadık. kişinin mutsuzluğu yapaydır. haksızlık kurnazdır, ama korkaktır da. hak, içinde, yaşamın ruhunu taşır. bir vuruşmada yenik düşmesi, savaşı yitirdiği anlamına gelmez. bu büyük savaşta da yengi, hiç kuşkusuz onun olacak ve bu yakın gelecekte gerçekleşecektir.

bir avuç alman tüm evrene egemen olmak istiyor. geri kalanlar, onların yaşamalarına izin verecekleri insanlar, onların artıklarıyla sürdürecekler yaşamlarını.

andre chenier: "gözyaşı döksün isterim ölümüme erdem."

15.11.18

paranın tarihi

yuval noah harari


para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

madeni para basımı icat edilmeden çok önceleri de mevcut olan para, çeşitli kültürlerde farklı eşyalar kullanılarak gelişti: deniz kabuğu, hayvan derisi, tuz, tohum, boncuk, kumaş ve taahhütname. deniz kabukları dört bin yıl boyunca tüm afrika, güney asya, doğu asya ve okyanusya'da para olarak kullanıldı. 20. yüzyılın başlarında ingiliz ugandası'nda vergiler hâlâ bu kabuklarla ödenebiliyordu.

paranın ilk türleri icat edildiğinde insanların paraya bu tür bir güveni olmadığından, gerçekten değerli şeyleri "para" olarak tanımlamak gerekmişti. tarihteki bilinen ilk para olan sümer arpası buna iyi bir örnektir. arpa parası sümer topraklarında m.ö. 3000 civarında yazıyla aynı koşullarda, aynı yerde ve zamanda ortaya çıktı ve tıpkı yazının giderek yoğunlaşan idari faaliyetlerin ihtiyacına cevap olması gibi arpa parası da yoğunlaşan ekonomik faaliyetlerin ihtiyacına cevap oldu.

öte yandan arpayı depolamak ve taşımaksa zordu. paranın tarihindeki asıl kırılma noktası, insanlar kendinden bir değeri olmayan ama depolaması ve taşıması kolay olan paraya güven duymaya başladıklarında oldu. bu anlamda ilk para, yaklaşık m.ö. 3000'de mezopotamya'da ortaya çıktı. bu para gümüş şekeldi.

metallerden yapılmış ağırlıklar zamanla madeni paraların doğmasını sağladı. tarihteki ilk madeni para m.ö. 640 yılında lidya kralı alyattes tarafından anadolu'nun batısında basıldı. bu madeni paraların altın veya gümüş cinsinden standart bir ağırlığı vardı ve tanımlanabilmeleri için de işaretler basılıydı. bu işaret iki şeyi gösterirdi: içerdiği değerli metalin miktarını ve parayı basıp içeriğini garanti eden otoriteyi. günümüzde kullanılan neredeyse tüm madeni paralar lidya paralarının soyundan gelir.

1519'da hernan cortes ve yanındaki fatihler o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan meksika'yı işgal etti. kendilerini aztekler olarak adlandıran bu toplum, kısa süre içinde yabancıların belirli bir tür sarı metale olağanüstü ilgi gösterdiğini fark etti. hatta sürekli bundan bahsediyorlardı. yerliler hem görüntüsü güzel hem de kolay işlenebilen altından habersiz değildi. altını zaten mücevher ve heykel yapmak için ve altın tozunu da zaman zaman bir değişim aracı olarak kullanıyorlardı. ancak aztekler bir şey satın almak istediğinde ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyordu.

ispanyolların altın takıntısı çok mantıksızdı. yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal neden bu kadar önemliydi ki? yerliler cortes'e neden ispanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında ünlü fatih şöyle cevap verdi: "çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz."

ispanyolların geldiği afrika-asya dünyasında altın takıntısı gerçekten salgın halindeydi. en azılı düşmanlar bile aynı kullanışsız sarı metalin peşinde koşuyordu. meksika'nın işgalinden üç yüzyıl önce, cortes'in ve savaşçılarının ataları iberya'daki ve kuzey afrika'daki müslüman krallıklara karşı kanlı bir din savaşı sürdürmüştü. isa'nın ve allah'ın takipçileri birbirlerini binlerle öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları isa veya allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.

hristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralar basarak ve tanrı'ya kafirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar. bu yeni paranın yanı sıra, galipler millares adı verilen, daha farklı bir anlamı olan bir para da bastılar. bu kare biçimli paralar hristiyan fatihler tarafından yapılmıştı ve üstündeki arapça yazılar, "allah'tan başka tanrı yoktur, muhammed allah'ın elçisidir." anlamına gelmekteydi. güney fransa'daki melgueil ve agde'nin katolik piskoposları bile bu müslüman paralarını bastılar ve tanrıya bağlı hristiyanlar da bunları seve seve kullandılar.

öteki yakada da hoşgörü doruklardaydı. kuzey afrika'nın müslüman tüccarları floransa florini, venedik dukası ve napoli gigliatosu gibi hristiyan paralarını kullanarak ticaret yapıyorlardı. kafir hristiyanlara karşı cihat çağrısı yapan müslüman yöneticiler bile üzerinde isa ve bakire meryem'in olduğu paraları içeren vergiler toplamaktan hoşnutlardı.

dini inançlar konusunda anlaşamayan hristiyanlar ve müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu; çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para
başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.

roma parasına güven o kadar yüksekti ki, imparatorluk sınırları dışında dahi insanlar denarius olarak ödeme almaktan memnunlardı. 1. yüzyılda roma paraları, en yakın roma lejyonunun binlerce kilometre uzak olduğu hindistan pazarlarında bile değişim aracı olarak kabul ediliyordu. hintlilerin denarius'a ve üzerindeki imparator resmine o kadar büyük bir güveni vardı ki, yerel hükümdarlar kendi paralarını bastıklarında denarius'u üzerindeki roma imparatorunun portresine kadar taklit ettiler. "denarius" tüm madeni paralar için kullanılan bir isme dönüştü ve halifeler de bunu arapçaya çevirerek "dinar"ı bastılar. dinar hâlâ ürdün, ırak, sırbistan, makedonya, tunus ve pek çok başka ülkenin resmi para birimidir.

modern hapishanelerde ve esir kamplarında, sigara çoğu zaman para yerine geçer. sigara içilmeyen hapishanelerde bile mahpuslar sigarayı para olarak kabul etmeye isteklidir ve diğer tüm mal ve hizmetlerin fiyatını sigarayla ölçerler. auschwitz'den kurtulabilen biri, kampta para olarak kullanılan sigarayı şöyle anlatıyor:

"kimsenin değerini sorgulamadığı kendi para birimimiz vardı: sigara. her ürünün fiyatı sigara bazındaydı. 'normal' zamanlarda, yani gaz odalarına gönderilecekler düzenli olarak gelmeye devam ettiğinde, bir somun ekmek on iki sigaraydı, üç yüz gramlık bir margarin otuz, kol saati seksenle iki yüz, bir litre alkolse dört yüz sigaraydı."

binlerce yıl boyunca filozoflar, düşünürler ve peygamberler parayı lanetleyerek onu tüm kötülüklerin kökeni olarak gösterdi. öyle olduğunu kabul etsek bile para aynı zamanda insan hoşgörüsünün doruk noktasıdır. para dilden, devlet yasalarından, kültürel yasalardan, dini inançlardan ve toplumsal alışkanlıklardan daha açık fikirlidir. para insanlar tarafından yaratılmış ve neredeyse tüm kültürel farkları aşabilen tek güven sistemidir. ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş ve cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz. para sayesinde birbirini hiç tanımayan ve birbirine güvenmeyen insanlar etkin bir şekilde iş birliği yapabilirler.

13.11.18

lavinia: aşk şiirleri

özdemir asaf


sana güzel diyorlar
sakın olma

ama ben en çok şeyi
en kısa zamanda sana söyledim
yalnız sana

beni öyle bir yalana inandır ki
ömrümce sürsün doğruluğu

her seven
sevilenin boy aynasıdır
sevmek
sevilenin o aynaya bakmasıdır

kim o, deme boşuna
benim, ben
öyle bir ben ki gelen kapına
baştan başa sen

ölünceye kadar seni bekleyecekmiş
sersem
ben seni beklerken ölmem ki
beklersem

gelmem dediğime bakma
eğer geliyorsam
eğer gideceksem
bırakma

bir seviyi anlamak
bir yaşam harcamaktır

sen bana bakma
ben senin baktığın yönde olurum

benim söylemek için çırpındığım gecelerde
siz yoktunuz

ben kendimi
sensizliğe alıştırıyorum
sen de kendini
bensizliğe alıştır diye

12.11.18

uzman

john fowles

kadar çok bilim dalı içinde bu yeni adlar ve bilgilerden oluşan sonsuz çağlayanlar dizisi, dehşetengiz bir yeni frankenstein yaratmıştır, diğer adıyla uzman.

uzmanlaşma, bir merceğin güneş ışınlarını odaklaması gibi, genellikle pek küçük bir alana ve konuya ilişkin bilgi üzerinde yoğunlaşabilir. ancak, talihsiz bir alışkanlıkla yalnızca konu üzerinde değil, uzmanın üzerinde de yoğunlaşabilir ve bu kişiyi, bir sonbahar yaprağı gibi sarartıp kurutabilir. yalın bir ifadeyle, başka hiçbir şey daha acıklı biçimde suyunu çekip insanı doğal ortamından kopartamaz.

uzun bir süre, çeşitli alanlarda bilgi sahibi bilgin efsanesinin kurbanıydım. bilgi ansiklopedik olarak çok engindir. günümüzde bu bilgiye ancak sibernetik açıdan denetimli bilgisayarlar aracılığıyla egemen olunabilir. tek bir kişi ya da tek bir bilinç asla bu bilgiye erişemez. yine de, bizim gibi eski yalancılık hastaları tüm bilginin tek bir küçük beyinde tutulabileceği düşüncesinden vazgeçmeye yanaşmaz.

içimdeki sözde bilimsel bir tuhaflığın, bir diktatör edasıyla bir ara benden onaylanmış tek bir bilimsel yoldan bilgi edinmemi istemiş olmasından hiç mutlu değilim.

bilgiye ilişkin tüm diktatörce aşırılıkları, saldırıları ve emirleri dengeleyecek bir şeye umutsuzca gereksinim duymaktayız.

bataklık

thomas bernhard

bu ülkenin koşulları yine en karanlık ahlaki düşüklüğüne ulaştı, insanı bunaltan da bu. böylesine güzel bir ülke ve böylesine düşük ahlaklı bir bataklık, böylesine güzel bir ülke ve böylesine tamamen şiddet dolu ve hain ve kendi kendini yok eden bir toplum.

en korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felakete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi.


şu aşağı tabaka denen şey, gerçekten yukarı sınıf gibi hain ve alçak ve aynen onlar gibi sahtekar. zamanımızın en itici alametlerinden biri bu, hep basit denen ve ezilen insanlar denenlerin iyi olduğunun sanılması, ötekilerin de kötü. bu benim bildiğim en iğrenç sahtekarlıklardan biri. insanlar bütünüyle aynı derecede alçak ve hain ve sahtekar.


bugünkü ülkemiz karmaşık bir pislik, bu gülünç ufak devlet, kendini beğenmişlikten kırılan ve şimdi ikinci dünya savaşı denilen savaştan sonra tamamen sakatlanmış olarak kesin düşüşüne ulaşmış olan bu gülünç küçük devlet; düşünmenin öldüğü ve yarım yüzyıldan beri artık yalnızca devlet politikası dar kafalılığın ve devlet inançlı budalalığın egemen olduğu yer, bu ülkede bugün ne yana baksak gülünçlük çukuruna bakıyoruz.


bugünün insanı teslim olmuş, korunmasız bir insandır. tamamen teslim olmuş ve tamamen korunmasız bir insanımız var bugün, daha on yıl önce insanlar yine de kendilerini biraz korunmuş hissediyorlardı ama bugün tamamen korunmasızlığa bırakıldılar. artık kendilerini saklayamazlar, saklanacak bir yer yok artık, korkunç olan da bu.


her şey tamamen saydam ve dolayısıyla da korunmasız oldu; bu, bugün artık hiçbir kaçış olanağının olmaması demek. insanlar bugün her yerde aynı, nerede olurlarsa olsunlar, stresli ve kışkırtılmış ve göçüyor ve kaçıyorlar ve hiçbir delik bulamıyorlar kaçabilecekleri, ölüme gidiş dışında, gerçek bu. endişe verici olan da bu; çünkü dünya artık mahrem bir yer değil, artık yalnızca endişe verici bir yer.


dünya, insanların artık korunmasının olmadığı başlı başına bir endişe, hiç kimsenin korunmadığı bu endişe verici dünyayla yetinmek zorundasınız, isteseniz de istemeseniz de, tepeden tırnağa bu endişe verici dünyaya teslimsiniz ve siz bunun böyle olmadığına inandırılıyorsunuz. o zaman size yalan söyleniyordur. bugün durmadan kulakları tıkarcasına söylenen bu yalan en çok politikacılar ve politik gevezelerin uzmanlık alanı oldu.

üç buçuk öykü

patrick süskind

küçük insanlar yangından kaçar gibi kaçabilirler sözlerimden, onların hoşuna gidecek şeyler söylemek zorunda değilim.

genç ve yetenekli bir insanın sanat sahnesinde kendine yer edinebilmek için mücadele edecek gücü bulamadığına tanık olmak, geride kalanlar için her seferinde sarsıcı bir izlenimdir.

dünya, acımasızca kapanan bir midye kabuğudur.

arkadaşları onun için kaygılanıyordu. "onunla ilgilenmeliyiz," diyorlardı, "bir bunalım geçiriyor. ya insani bir bunalım bu, ya sanatsal ya da parasal. eğer birinci seçenek doğruysa hiçbir şey yapılamaz. ikincisi doğruysa bunu kendisi aşacak. üçüncüsü doğruysa onun adına para toplayabiliriz; ama bu da herhalde onun için onur kırıcı olur."

bilmemek bir ayıp değildir, çoğu kimse mutluluk olarak görür onu. gerçekten de, bu dünyadaki tek olası mutluluk bilmezliktir.

insanın umut olmazsa yaşayamayacağı söylenir. ama yaşamıyor zaten, ölüyor insan.

intihar

terry eagleton

intihar insanın kendi varlığı üzerinde yan tanrısal bir inisiyatif uygulamasıdır.

tanrı bile kendini öldürmesini engelleyemez; bu konuda muhteşem ve anlamsız bir özgürlüğü vardır. özgürlük, nazilerin yaptığı gibi, kendini yok etmek için kullanılabilir. bu anlamda özgürlüğün en üst noktası özgürlüğü yok etmektir. sahip olduğun en değerli şeyden feragat edebildiğine göre oldukça güçlü olmalısın. tanrı, kullarının özgür eylemleri karşısında güçsüzdür; kullarının yüzüne tükürmelerini engelleyemez. intihar, kendilerine hayat verdiği için tanrı'yı bir türlü affedemeyenlerin sahte zaferidir.

kanlı ellerini kendine uzatarak tanrı'dan her zaman intikam alabilirsin. içinde zaten kayda değer bir şey yoksa pek büyük bir kayıp sayılmazsın.

muhteşem oyunundaki danton'un ölümünde "hiçbir şeyin kendini öldürmesi gerekmiyor, zaten doğuştan yaralılar." der george büchner.

kierkegaard "umutsuzluğun asıl acısı ölmeyi becerememektir." der.

11.11.18

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.