29.11.18

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

27.11.18

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

25.11.18

sakalsız bir oğlanın tragedyası

arkadaş z. özger



yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti

hüznüm ki
hüzünlerin çiçek açmış biçimidir

sabah
taşıyarak bir celladı odama
aşkımın ve bırakılmışlığımın celladını
hüznümle ve çirkinliğimle yargılamadan beni
tanıdığım bir ölümle tehdit ediyor
yalnızlık her sabah öldürüyor beni

yalnızlık yenilmeyen gladyatör
bana eski bir ölümü anımsatıyor

çalınmamış kapıları biz çaldık korkusuzca
hep kötü bakışlı insanlardı karşımıza çıkan

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
her gün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
her gün
yeni bir şarkı bestelemekten

kalbim
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim

alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
bir gün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun

günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma

çünkü umut bir kapının bir kapıya açılmasıdır

23.11.18

diplomasi

robert musil

insanları sanat değil açlık birleştirir.

generallerin ölümle araları son derece iyidir ve yaşadıkları anın tadına onurlarıyla varabilmek için hep birkaç bin ölüye ihtiyaç duyarlar.

sarıldıklarımız asla en derinden sevdiklerimiz değildir.

diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zenginlik, kişisel, yalın, yıkıma uğramadan parçalara ayrılamayan bir niteliktir.

bir niteliksiz adam hayata "hayır" demez, sadece "henüz değil" der ve henüz yaşamadığını sonrası için saklar.

tin için onun küçük şeylerle bağlantısından daha tehlikeli bir şey yoktur.

zaman treni raylarını önünde kendi döşeyen bir trendir. zaman nehri, kıyılarını beraberinde taşıyan bir nehirdir.

insan, bir hayat görkemliyse eğer o hayattan bir de iyi olmasını isteyemez.

sıradan insanlar, hayat gemilerindeki sıradışı yaşantıları onları hiç fark edemeyecekleri kadar derinlere yerleştirmeyi başarırlar.

her şeyin caiz olduğu bir zaman, her defasında içinde yaşayanları mutsuz etmiştir.

mahkeme salonları, ataların bilgeliğinin şişeler içerisinde korunduğu mahzenlere benzer. insan bu şişeleri açar ve insanoğlunun kesin bilgiye ulaşma çabasının en yüksek, en damıtılmış noktasının yetkinliğe varmazdan önce ne denli kötü tatta olduğuna ağlayası gelir; ama görünüşe bakılırsa sözü edilen nokta, kaşarlanmamışları sarhoş edebilmektedir.

21.11.18

doğu ile batı

muzaffer tayyip uslu

son yıllarda sanat dünyamızda başgösteren yenilikleri muasırlaşmanın bir sosyal neticesi olarak ele almak istemeyenler, başlarından fesi çıkarırken kafalarının içinden şarkın küflenmiş düşüncelerini atamayan kimselerdir. onlar inkılabın her şeyden evvel bir dünya görüşü meselesi olduğunu idrak edemeyecek kadar zavallıdırlar.

bir an düşünelim: niçin şarktan garba döndük? bu suale verilecek cevap gayet basittir: çünkü garp şarktan üstündü.

tetkikler bize göstermiştir ki garbın bu üstünlüğü realist oluşundan ileri geliyor. hemen haber verelim ki burada realizm kelimesinden 19. asırda pozitivizmin edebiyata tesiriyle ortaya çıkan edebi ekolü değil, rönesans'tan sonra bütün avrupa'ya kök salan ve tabiatı bütün unsurlarıyla ele alan, insana değer veren dünya görüşünü anlıyoruz.

hegel der ki: şark zekası terkipçi, garp zekası tahlilcidir. tahlilci zeka garbı realizme, terkipçi zeka da şarkı romantizme götürmüştür. şu halde şöyle diyebiliriz: muasırlaşmak, romantiklikten kurtulup realist dünya görüşüne sahip olmakla mümkündür.

mistik bir dünya görüşüne varan şarkın insanı ihmal ederek mukadderatın eline teslim edeceği iki kere ikinin dört ettiği kadar basit bir hakikatti.

eğer edebiyatımız bugün cihan ölçüsünde değerlere sahip değilse, bütün suç kapılarını sımsıkı insana kilitlemesindedir. sadri ertem diyor ki:

"ne divan edebiyatçıları ne de tanzimat edebiyatının devamı olan mektep mensupları insanı tabiatta olduğu gibi gördüler. insan yerine kendi hülyalarını ve kendi tasavvurlarını seyrettiler."

insanı tabiatta olduğu gibi görmek, az evvel bahsettiğimiz realizmden başka bir şey değildir.

19.11.18

yazarın sorumluluğu

inci aral

görüntünün anlamı yenilgiye uğrattığı şu yaşadığımız günlerde, hayatlarımız içerik ve derinliğini yitirdikçe hikayeler de sığlaştı, sıradanlaştı. sinema da edebiyat da iyi, etkileyici hikayeler bulamıyor artık ya da genelde eğitimsiz, beğeni düzeyi sınırlı çoğunluğa hitap edecek konular yeğleniyor. çünkü bir tür kültürel atalet içinde bulunan çoğunluk, vakit geçirmeye, eğlendirmeye ya da genel umutsuzluğa ilaç olmaya yarayacak ürünlere ilgi duyuyor. piyasa da, büyük okur kitlesi de para kazanma, hayatta başarılı olma ve hızlı değişim formülleri ve mistik arayışlarla dolu kitapları seviyor. edebiyatın terazisi bozuldu, çalışmıyor artık. üstelik yazı dili de eskisi gibi rakipsiz değil. bağımlılık yapan basmakalıp televizyon dizileri, renkli internet eğlenceleri, boş bilgisayar oyunları, bildik serüven ve şiddet filmleriyle, kısacası sınırsız ve ilkesiz sanal gerçeklikle yarışmak zorunda.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

17.11.18

şimdilik

muzaffer tayyip uslu



şiirler söylemek istiyorum size
en tatlı ümitler içinde
istiyorum ki korkutmasın sizi mezarlık
göreceksiniz o kadar
o kadar can sıkıcı değildir
benimle arkadaşlık
ben
rivayete göre
allahın talihsiz kulu
ben
üsküdarlı şükriye hanım'ın
ortanca oğlu
ve yirminci yüzyılın
eli ayağı bağlı
zavallı şairi
muzaffer tayyip uslu
şiirler söylemek istiyorum size
siz sevgili insan kardeşlerime

ah biliyorum
biliyorum bir gün gelir de ölürsem
omuzlarınızda gidecek cenazem
size teşekkür ederim şimdiden

bilmelisiniz ki insan kardeşlerim
yalnız yaşamak için geldik bu dünyaya
mesut olabilmemiz içindir
ne varsa bu dünyada

"benden zarar gelmez
kovanındaki arıya
yuvasındaki kuşa
ben kendi halimde yaşarım
şapkamın altında"
(rüştü onur yücelen)

bir güzele
güzelliğini söylemek isterdim
aynalardan evvel

sen eski bir sevda şiirisin
bir koku var sende
sıcak yaz akşamlarına mahsus

oh, ne güzel erik ağacı
anlatmak için derdini
muhtaç değilsin kelimelerin yardımına
biz zavallı
zavallı insanlar gibi

nasıl unuturum güzeldi yaşamak
fakat hakkı varmış oktay'ın
"hatıralar da dal istiyor
kuşlar gibi konacak"

dünya dönüyor
o kadar güzel ki bazı kadınlar
çıldırmak işten bile değil
ve harp devam ediyor hâlâ

derler ki insanoğlu
uçan bir kuş misali
bir bakarsın burda şimdi
bir bakarsın öldü gitti

güzel olan yaşadığımızdır
bir gün öleceğimiz değil

çekip gitti mi insan
bir defa güzelim dünyadan
bir uzak hatıra bile değildir
artık yaşamak

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan

15.11.18

paranın tarihi

yuval noah harari


para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

madeni para basımı icat edilmeden çok önceleri de mevcut olan para, çeşitli kültürlerde farklı eşyalar kullanılarak gelişti: deniz kabuğu, hayvan derisi, tuz, tohum, boncuk, kumaş ve taahhütname. deniz kabukları dört bin yıl boyunca tüm afrika, güney asya, doğu asya ve okyanusya'da para olarak kullanıldı. 20. yüzyılın başlarında ingiliz ugandası'nda vergiler hâlâ bu kabuklarla ödenebiliyordu.

paranın ilk türleri icat edildiğinde insanların paraya bu tür bir güveni olmadığından, gerçekten değerli şeyleri "para" olarak tanımlamak gerekmişti. tarihteki bilinen ilk para olan sümer arpası buna iyi bir örnektir. arpa parası sümer topraklarında m.ö. 3000 civarında yazıyla aynı koşullarda, aynı yerde ve zamanda ortaya çıktı ve tıpkı yazının giderek yoğunlaşan idari faaliyetlerin ihtiyacına cevap olması gibi arpa parası da yoğunlaşan ekonomik faaliyetlerin ihtiyacına cevap oldu.

öte yandan arpayı depolamak ve taşımaksa zordu. paranın tarihindeki asıl kırılma noktası, insanlar kendinden bir değeri olmayan ama depolaması ve taşıması kolay olan paraya güven duymaya başladıklarında oldu. bu anlamda ilk para, yaklaşık m.ö. 3000'de mezopotamya'da ortaya çıktı. bu para gümüş şekeldi.

metallerden yapılmış ağırlıklar zamanla madeni paraların doğmasını sağladı. tarihteki ilk madeni para m.ö. 640 yılında lidya kralı alyattes tarafından anadolu'nun batısında basıldı. bu madeni paraların altın veya gümüş cinsinden standart bir ağırlığı vardı ve tanımlanabilmeleri için de işaretler basılıydı. bu işaret iki şeyi gösterirdi: içerdiği değerli metalin miktarını ve parayı basıp içeriğini garanti eden otoriteyi. günümüzde kullanılan neredeyse tüm madeni paralar lidya paralarının soyundan gelir.

1519'da hernan cortes ve yanındaki fatihler o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan meksika'yı işgal etti. kendilerini aztekler olarak adlandıran bu toplum, kısa süre içinde yabancıların belirli bir tür sarı metale olağanüstü ilgi gösterdiğini fark etti. hatta sürekli bundan bahsediyorlardı. yerliler hem görüntüsü güzel hem de kolay işlenebilen altından habersiz değildi. altını zaten mücevher ve heykel yapmak için ve altın tozunu da zaman zaman bir değişim aracı olarak kullanıyorlardı. ancak aztekler bir şey satın almak istediğinde ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyordu.

ispanyolların altın takıntısı çok mantıksızdı. yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal neden bu kadar önemliydi ki? yerliler cortes'e neden ispanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında ünlü fatih şöyle cevap verdi: "çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz."

ispanyolların geldiği afrika-asya dünyasında altın takıntısı gerçekten salgın halindeydi. en azılı düşmanlar bile aynı kullanışsız sarı metalin peşinde koşuyordu. meksika'nın işgalinden üç yüzyıl önce, cortes'in ve savaşçılarının ataları iberya'daki ve kuzey afrika'daki müslüman krallıklara karşı kanlı bir din savaşı sürdürmüştü. isa'nın ve allah'ın takipçileri birbirlerini binlerle öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları isa veya allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.

hristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralar basarak ve tanrı'ya kafirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar. bu yeni paranın yanı sıra, galipler millares adı verilen, daha farklı bir anlamı olan bir para da bastılar. bu kare biçimli paralar hristiyan fatihler tarafından yapılmıştı ve üstündeki arapça yazılar, "allah'tan başka tanrı yoktur, muhammed allah'ın elçisidir." anlamına gelmekteydi. güney fransa'daki melgueil ve agde'nin katolik piskoposları bile bu müslüman paralarını bastılar ve tanrıya bağlı hristiyanlar da bunları seve seve kullandılar.

öteki yakada da hoşgörü doruklardaydı. kuzey afrika'nın müslüman tüccarları floransa florini, venedik dukası ve napoli gigliatosu gibi hristiyan paralarını kullanarak ticaret yapıyorlardı. kafir hristiyanlara karşı cihat çağrısı yapan müslüman yöneticiler bile üzerinde isa ve bakire meryem'in olduğu paraları içeren vergiler toplamaktan hoşnutlardı.

dini inançlar konusunda anlaşamayan hristiyanlar ve müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu; çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para
başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.

roma parasına güven o kadar yüksekti ki, imparatorluk sınırları dışında dahi insanlar denarius olarak ödeme almaktan memnunlardı. 1. yüzyılda roma paraları, en yakın roma lejyonunun binlerce kilometre uzak olduğu hindistan pazarlarında bile değişim aracı olarak kabul ediliyordu. hintlilerin denarius'a ve üzerindeki imparator resmine o kadar büyük bir güveni vardı ki, yerel hükümdarlar kendi paralarını bastıklarında denarius'u üzerindeki roma imparatorunun portresine kadar taklit ettiler. "denarius" tüm madeni paralar için kullanılan bir isme dönüştü ve halifeler de bunu arapçaya çevirerek "dinar"ı bastılar. dinar hâlâ ürdün, ırak, sırbistan, makedonya, tunus ve pek çok başka ülkenin resmi para birimidir.

modern hapishanelerde ve esir kamplarında, sigara çoğu zaman para yerine geçer. sigara içilmeyen hapishanelerde bile mahpuslar sigarayı para olarak kabul etmeye isteklidir ve diğer tüm mal ve hizmetlerin fiyatını sigarayla ölçerler. auschwitz'den kurtulabilen biri, kampta para olarak kullanılan sigarayı şöyle anlatıyor:

"kimsenin değerini sorgulamadığı kendi para birimimiz vardı: sigara. her ürünün fiyatı sigara bazındaydı. 'normal' zamanlarda, yani gaz odalarına gönderilecekler düzenli olarak gelmeye devam ettiğinde, bir somun ekmek on iki sigaraydı, üç yüz gramlık bir margarin otuz, kol saati seksenle iki yüz, bir litre alkolse dört yüz sigaraydı."

binlerce yıl boyunca filozoflar, düşünürler ve peygamberler parayı lanetleyerek onu tüm kötülüklerin kökeni olarak gösterdi. öyle olduğunu kabul etsek bile para aynı zamanda insan hoşgörüsünün doruk noktasıdır. para dilden, devlet yasalarından, kültürel yasalardan, dini inançlardan ve toplumsal alışkanlıklardan daha açık fikirlidir. para insanlar tarafından yaratılmış ve neredeyse tüm kültürel farkları aşabilen tek güven sistemidir. ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş ve cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz. para sayesinde birbirini hiç tanımayan ve birbirine güvenmeyen insanlar etkin bir şekilde iş birliği yapabilirler.

13.11.18

lavinia: aşk şiirleri

özdemir asaf


sana güzel diyorlar
sakın olma

ama ben en çok şeyi
en kısa zamanda sana söyledim
yalnız sana

dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor
yarısı sen oluyorsun, yarısı ben
sonra ikimiz bir bütün oluyoruz
kimseye sezdirmeden

senin içine girdiğim zaman
dışımda kalıyorsun
senin dışından sana bakınca
içime sığmıyorsun

beni öyle bir yalana inandır ki
ömrümce sürsün doğruluğu

her seven
sevilenin boy aynasıdır
sevmek
sevilenin o aynaya bakmasıdır

sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin
kocaman denizlerde ender bir balık gibisin
bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür
sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin

kim o, deme boşuna
benim, ben
öyle bir ben ki gelen kapına
baştan başa sen

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi
bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orada seninle
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez

ölünceye kadar seni bekleyecekmiş
sersem
ben seni beklerken ölmem ki
beklersem

gelmem dediğime bakma
eğer geliyorsam
eğer gideceksem
bırakma

bir kelimenin yanına bir kelime gelince
bir sesin yanına bir ses gelince
bir insanın yanına bir insan gelince
büyürler, büyürler, büyürler ölümden önce

ne iyi olurdu, herkesin
ben yalan söyleyebilirim
ama sana değil
bir, sen’i olsaydı
ne iyi
şimdi herkesin bir sen’i var
yalan söylediği

biri gelir sorarsa
sana beni sorarsa
gitti der misin
gittiğimi söyler misin
gidiyorum ben sana
benimle gider misin

seni bende, beni sende arıyorlar
beni senden, seni benden tanıyorlar
bir birim gibiyiz tümünün gözünde
yarımlarımızı bütün sanıyorlar

seni, senden de yakın, yalnız ben tanıyorum
sana, seni en sıcak bir ben anlatıyorum
kimse varamaz senin ben kadar yakınına
çok zamanlar kendimi sanki sen sanıyorum
sana seni anlatsam, anlatırım kendimi
sende seni ararken kendimi arıyorum

bilmiyorum ne vardı saçlarında
rüzgar mı delice eserdi
gözlerim mi öyle görürdü yoksa
saçlarının her hali hoşuma giderdi

bir seviyi anlamak
bir yaşam harcamaktır

seni bulmaktan önce aramak isterim
seni sevmekten önce anlamak isterim
seni bir yaşam boyu bitirmek değil de
sana hep hep yeniden başlamak isterim

sen bana bakma
ben senin baktığın yönde olurum

sevgi ise, sevişeceğiz seninle
kavga ise, dövüşeceğiz seninle
ölümü de paylaştığımız yaşamda
ortaklaşa bölüşeceğiz seninle

benim söylemek için çırpındığım gecelerde
siz yoktunuz

geleceğim, bekle dedi, gitti
ben beklemedim, o da gelmedi
ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi

ben kendimi
sensizliğe alıştırıyorum
sen de kendini
bensizliğe alıştır diye

ölebilirim genç yaşımda
en güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim
şimdi kavak yelleri esiyorken başımda
sevgilim
seni bir akşamüstü düşündürebilirim

vurdun, acısı daha geçmedi
biliyorum, geçecek
ama öyle ağır konuştun ki ardından
o, gittikçe gerçek

gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
anılarından kale yapıp sığınsa bile
yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

11.11.18

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.

9.11.18

iskenderiye kütüphanesi

carl sagan


tarihimizde, bundan önce parlak bir bilimsel uygarlık umudu yalnızca bir kez belirmişti. iyonya'daki uyanışın kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi iskenderiye kitaplığı'ydı.

bu kitaplıkta iki bin yıl önce antik çağın en parlak zihinleri matematik, fizik, biyoloji, astronomi, edebiyat, coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı. biz hâlâ o temeller üstüne bina kurmaktayız.

bu kitaplık, büyük iskender'in imparatorluğundaki mısır parselini devralan yunan kralları ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. m.ö. 3. yüzyılda kuruluşundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek eski dünyanın beyni ve kalbi iskenderiye kitaplığıydı.

iskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. tabii o zamanlar baskı makineleri yoktu. kitap pahalıydı. her bir kitap el yazmasıydı. kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandığı merkez durumundaydı.


tevrat bize iskenderiye kitaplığı'nda yapılan yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. krallardan ptolemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü yunanca yayımlanmış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka afrika, iran, hindistan, israil ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap almaya harcamışlardır.

iii. ptolemy euergetes sophokles'in, euripides'in ve aiskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarını atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. atinalılar için bu trajedilerin asılları büyük bir mirastı. tıpkı shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının ingiltere için büyük bir miras oluşu gibi. bu trajedilerin el yazmalarını atina'dan dışarıya çıkarmak istememişlerdi. fakat ptolemy büyük bir miktar parayı depozito olarak verince atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye razı oldular. ne var ki, ptolemy bu kağıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. depozitonun yanmasına razı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeveletti. buna içerleyen atinalıların kızgınlığı ancak ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarını vermesiyle birazcık yatıştı. bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir.

ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. bilimsel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. eratosthenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çizdi ve ispanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa hindistan'a varılabileceği görüşünü savundu.

hipparchus yıldızların varlığa kavuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya atan ilk kişiydi. yıldızların konum değiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve değişiklikleri saptayan da odur.

euclid'in geometri kitabından insanlık yirmi üç yüzyıldır yararlanıyor. bu yapıt kepler'in, newton'un ve einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. galenus'un yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, rönesans dönemine dek tıpta egemen görüşler olarak kabul edildi. daha nice örnekler sayılabilir.

iskenderiye batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenmeye gelirlerdi. herhangi bir gün limanına bakılacak olsa, tüccarları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkündü.

burası yunanlıların, mısırlıların, arapların, suriyelilerin, yahudilerin, perslerin, finikelilerin, nubyalıların, gallerin ve iberyalıların eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. belki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: bir ulustan değil, evrenden, kozmostan gelen herkes, bir başka deyişle, "evren ya da kozmos yurttaşlığı" anlamında kullanılıyordu.

mısır'ın büyük iskender'den sonraki yunan kralları öğrenim sorununu ciddiye alırlardı. yüzyıllar boyu bilimsel araştırmaya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı hazırladılar. iskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. botanik bahçesi, hayvanat bahçesi, kadavra inceleme odası, rasathanesi vardı. dinlenme saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonunu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi.

kitaplığın kalbi, kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. koleksiyon uzmanları dünyanın birçok kültür ve diline ait kitapları tararlardı. yabancı ülkelere adam gönderip kitaplıklardaki kitapları toptan satın alırlardı. iskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı. her biri elle yazılmış papirüs tomarı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bulunduğu sanılıyor. bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu.

bütün bu kitaplara acaba ne oldu? bunları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaplık kasten tahrip edildi. bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır. bazılarının da insanın içini burkan bölük pörçük parçaları. günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor, bir bilseniz! örneğin, kitaplığın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz sisamlı astronomi bilgini aristarchus'un kitabında, yerküremizin gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve onlar gibi güneş'in etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl daha beklemek zorunda kaldık. aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü, daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çarparsak, klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının trajedisini algılamaya başlayabiliriz.

çağdaş dünyamızın tohumları burada atılmıştır. bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? niçin batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve iskenderiye'deki yapıtların keşfedilip ortaya çıkarılması kristof kolomb ve kopernik dönemine kadar gecikti? bu sorulara yalın bir yanıt veremem. fakat şunu söyleyebilirim:

kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilim adamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının siyasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. yıldızların varlığı ve bu varlığın sürekliliği tartışılıyordu. oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı tartışılmıyordu. bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. kentteki halkın çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu.

makineler ve buhar teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilmesinde uygulanıyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralların eğlendirilmesinde kullanılıyordu. bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkı özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. antik çağın bilimsel çalışmalarından halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. ve sonunda halk güruhu kitaplığı yakmaya geldiğinde onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

iskenderiye kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan theophrastus, "kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır." diye yazmıştı.

atomların yıldızların göbeğinde üretildiği, her saniye binlerce güneşin varlığa kavuştuğu, yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı, biyolojik evrim harcının samanyolu'ndaki bir yıldızın patlamasından üretildiği, bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir evrende yaşıyoruz. kuasarların, kuarkların, kar yaprakçıklarının ve ateş böceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin, başka evrenlerin, radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre dışı uygarlıkların bulunabileceği bir kozmostayız.

batıl inançların ve sahte bilimin insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır.

doğanın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hayranlık duygumuzu kamçılıyor. theophrastus haklıymış. gerçek evrenden korkanlar, ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar, kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacaklardır. dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlardır bunlar. oysa kozmosun dokusunu ve yapısını keşfetme cesaretini gösterenler, kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile onun en derin gizlerine inebileceklerdir.

yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. insanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu insanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: çünkü belli bir işleve sahiptir. mükemmelleşmiş değildir; bir araçtır sonuçta. yanlış kullanılabilir. ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: kendi kendini düzeltebilen, çalışan ve her konuya yatkın. iki kurala sahiptir. birincisi: kutsal kabul ettiği gerçek yoktur. her öneri eleştirerek incelenmelidir. tepeden inme, otoriter savlar değersizdir. ikincisi: olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi gereksiz kılar.

hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

7.11.18

bağlanma korkusu

zygmunt bauman

stuart jeffries, eski "ölüm bizi ayırana kadar" tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkındaki yakın dönem bir araştırmada, "bağlanma korkusu"nun yükselişine işaret eder ve "riske maruz kalmayı asgariye indiren bağlılık vaadi olmayan şemalar"ın "giderek yaygınlaştığı"nı ortaya serer. bu şemalar iğneyi sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlar.

birlikteliğin dikenleri ve tuzakları yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunların tam dökümleri önceden güç bela oluşturulabildiğinden, ilişkiye girmek her zaman riskli bir iştir. ilişkileri iyi günde kötü günde, ne olursa olsun idame ettirecek bir bağlanmanın eşlik ettiği ilişkilere girmek, boş bir çek imzalamaya benzer. bu, başvurulacak hiçbir özel kurtuluş şartının olmadığı, henüz bilinmeyen ve tasavvur edilemez sıkıntılar ve ıstıraplarla karşılaşma ihtimalinin habercisidir. "yeni ve gelişmiş" "bağlılık vaadi olmayan" ilişkiler, öngörülen sürelerini, beraberinde getirdikleri tatmin süresine indirger: bağlanma, tatmin canlılığını kaybedene ya da makul standardın altına düşene kadar geçerlidir, bir an bile fazla sürmez.

aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

insan ilişkilerinin gitgide kırılgan hale gelmesi, uzun vadeli bağlanmaların popülerliğini yitirmesi, "görevler"in "haklar"dan çekilip alınması ve "kendine karşı yükümlülükler"in ("bunu kendime borçluyum", "bunu hak ediyorum" vb.) dışındaki yükümlülüklerden sakınılmasıyla uyumlu olarak, aşk ya en baştan kusursuz bir şey ya da hüsran olarak görülür -iyisi mi, aşktan vazgeçilmeli ve gerçekten de kusursuz olacağı umulan "yeni ve gelişmiş" bir modelle ikame edilmelidir. böyle bir aşkın, ilk ciddi anlaşmazlık ve yüzleşme şöyle dursun, en küçük hırgüre katlanması bile beklenemez.

kant'ın teşhisini anımsarsak, "mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir." ayrıca kant şu uyarıda da bulunmuştu: "insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz." görünen o ki, john stuart mill, uyarısında bu iki hikmeti birleştirmişti: "kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda artık mutsuzsunuzdur."

muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak "dum spiro, spero" (nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. anlaşılan o ki iki bin yıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

5.11.18

dünya görüşüm

bertrand russell

yaratıcılık kimseden bir şey almadan yoktan var etmektir. gerçek büyük davranışlar, özgürlük çerçevesi içinde irdelerseniz, yaratıcı olanlardır.

can sıkıntısı yüksek bir zekanın belirtisidir ve önemi çok büyüktür.

eninde sonunda insanların çoğunluğu materyalisttir. istedikleri şeyler, para ile alınabilecek şeylerdir.

bir tek suçsuzun kurtarılması, doksan dokuz suçlunun salıverilmesine değer.

iyi bir hükümette iktidarın kullanımının sınırları, kontrol odakları, karşıt ağırlıkları vardır. kötü bir hükümette iktidar ayrım tanımaz. kötü bir hükümetle savaşa tutuşun, büsbütün kötüleştirirsiniz onu.

felsefenin gerçek görevi dünyayı değiştirmek değil, anlamaktır.

bir gün bisikletle winchester'e giderken yolumu kaybettim, ilk kasabada bir dükkana girip "winchester'e giden en kısa yolu bana söyleyebilir misiniz?" dedim. karşımdaki, dükkanın arkasındaki benim göremediğim bir başkasına seslendi: "bir bay winchester'e en kısa yolu soruyor." dedi. ses cevap verdi: "winchester mi?" "eeevet." "en kısa yol mu?" "eeeevet." "bilmiyorum."

serüven peşinde koşanlara serüven olanağı vermek çok önemlidir. çok para harcamadan dağlara tırmanmanın, kuzey ya da güney kutbuna gidebilmenin yollarını bulmalı. az para ve az zaman ile insanlara gerektiğinde tehlikeli, gençlerin düşlediği türden serüven olanakları sağlanmalı. kutuplara giderler, dağlara tırmanırlar ya da bir gün, olursa, uzayda gezerler. bütün bunlar çok kez savaşlarda harcanan enerjiye kullanım olanağı sağlar.

önemli şeyler başaranların hemen hepsi, şu ya da bu şekilde kudret tutkusu ile davranmışlardır. azizler için de bu böyledir, günahkarlar için de. her enerjik kişide rastlanır bu davranışa.

hangi yönde olursa olsun ilerleyenler, her zaman halkı karşılarında bulmuşlardır. ta ilk çağlardan beri insanlığın ileri attığı her büyük adım, bireyler sayesinde olmuştur ve hemen her zaman bu kişiler toplumun çetin bir direnişi ile karşılaşmışlardır.

ikinci dünya savaşı birincisi gibi olmadı. 1914'te cepheye gidenler, pek geriye dönemeyeceklerini bildiklerinden elbetteki bayram yapmıyorlardı. ama cephe gerisi eğlenceli idi. ikinci dünya savaşı gerçekten farklı oldu. bıkmış bir hal vardı insanlarda. savaş ürpertisini yirmi beş yıl önce duymuşlardı.

arkadaşlık, sevgi, çocuklarla ilişkiler, başkalarıyla içtenlik.. bu ilişkiler mutlu olmadıkça yaşam zordur.

dört başı mamur, bütün zorluklara karşın başarılmış bir işin mutluluğuna sınır yoktur. eğer size uygun ise her türlü uğraşı sizi mutlu yapacaktır.

en varlıklılar bile yoksullar yurduna düşmekten korkarlar.

kültür bakımından modern dünya umut kırıcı bir tekdüzelik içinde. lüks bir otelde, hangi kıtada olduğunuzu size gösterecek tek işaret bulamazsınız. her tarafta aynı şeyler çıkıyor karşınıza, hoş değil. bu yüzden de zenginler için düzenlenen gezilerde girişilen zahmete değmez. yabancı ülkeleri tanımak için insan yoksul gezmeli. bu bakımdan ulusçuluk yararına söylenecek çok şey var; çünkü sanatta, edebiyatta, dilde vb. çeşitleri koruyor. ama politikada milliyetçilik kötünün kötüsüdür. aksi savunulamaz.

milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

milliyetçilikten söz ettiğim kitaplarımdan birinde şunu yazmıştım: "bir ulus vardır ki öbürlerinin iddia ettiği bütün üstün nitelikleri kendinde toplamıştır. benim okuyucumun ulusudur işte bu ulus." bir polonyalı bana gönderdiği bir mektupta şöyle diyor: "polonya'nın üstünlüğünü kabul ettiğinizden ötürü mutluyum."

propaganda her yerde devletin elindedir. devleti ilgilendiren ise istendiği zaman öldürmeye hazır olmanızdır.

şu veya bu şeye aşırı bir önem veren ve geri kalan her şeyi hafif bulan adama ben dar görüşlü derim. insanlık tarihinin hemen her anında, dünyanın hemen her kesiminde toplumların yakalandığı akıl hastalıklarından biridir bu. bir partiye giren herkes, öteki partilere bağlı olanların yanlış yolda olduğunu sanır.

tam anlamıyla hoşgörü, ortada suç olmadıkça düşünceleri için kimseyi cezalandırmamaktır.

önemli bulduğum dört şey var. birincisi sağlıktır. ikincisi bizi yoksulluğa düşmekten koruyacak araçlar. üçüncüsü, başka insanlarla mutlu ilişkiler. dördüncüsü de çalışmada başarı.

eskiden yoksulluk bazı insanlar için çaresi olmayan bir hastalıktı. bugün böyle değil. dünya yoksulluğa son vermek isterse kırk yılda çözer bunu. hastalık geriledi, daha da gerileyebilir. insanların istedikleri kadar ve istedikleri zaman yaşamaktan kıvanç duymalarına hiçbir engel yoktur.