29.11.18

uzun lafın kısası

charles bukowski: sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

albert caraco: evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

bertrand russell: milliyetçilik, insanoğlunun şimdiye dek karşılaştığı tehlikelerin en büyüğüdür.

robert musil: diplomasi, güvenilir bir düzenin ancak yalanla, korkaklıkla, yamyamca davranmakla, kısacası, insanların o sarsılmaz aşağılık yanlarıyla kurulabileceğini savunur. diplomasi, küçültücü bir idealizmdir.

zygmunt bauman: aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

immanuel kant: insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.

yuval noah harari: para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

carl sagan: hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

comte de volney: insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır.

inci aral: yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

25.11.18

sakalsız bir oğlanın tragedyası

arkadaş z. özger



yalnızlığımı hüznümle yoğuran gece
öyle basitsin ki sen bütün şiirlerin içinde

akşam
hüznümün soluk aynası
vurdukça yüreğime kanım oynaşır
derinleşir acısı parmakuçlarımın
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım

ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti

hüznüm ki
hüzünlerin çiçek açmış biçimidir

sabah
taşıyarak bir celladı odama
aşkımın ve bırakılmışlığımın celladını
hüznümle ve çirkinliğimle yargılamadan beni
tanıdığım bir ölümle tehdit ediyor
yalnızlık her sabah öldürüyor beni

yalnızlık yenilmeyen gladyatör
bana eski bir ölümü anımsatıyor

çalınmamış kapıları biz çaldık korkusuzca
hep kötü bakışlı insanlardı karşımıza çıkan

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
her gün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
her gün
yeni bir şarkı bestelemekten

kalbim
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim

15.11.18

paranın tarihi

yuval noah harari


para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

madeni para basımı icat edilmeden çok önceleri de mevcut olan para, çeşitli kültürlerde farklı eşyalar kullanılarak gelişti: deniz kabuğu, hayvan derisi, tuz, tohum, boncuk, kumaş ve taahhütname. deniz kabukları dört bin yıl boyunca tüm afrika, güney asya, doğu asya ve okyanusya'da para olarak kullanıldı. 20. yüzyılın başlarında ingiliz ugandası'nda vergiler hâlâ bu kabuklarla ödenebiliyordu.

paranın ilk türleri icat edildiğinde insanların paraya bu tür bir güveni olmadığından, gerçekten değerli şeyleri "para" olarak tanımlamak gerekmişti. tarihteki bilinen ilk para olan sümer arpası buna iyi bir örnektir. arpa parası sümer topraklarında m.ö. 3000 civarında yazıyla aynı koşullarda, aynı yerde ve zamanda ortaya çıktı ve tıpkı yazının giderek yoğunlaşan idari faaliyetlerin ihtiyacına cevap olması gibi arpa parası da yoğunlaşan ekonomik faaliyetlerin ihtiyacına cevap oldu.

öte yandan arpayı depolamak ve taşımaksa zordu. paranın tarihindeki asıl kırılma noktası, insanlar kendinden bir değeri olmayan ama depolaması ve taşıması kolay olan paraya güven duymaya başladıklarında oldu. bu anlamda ilk para, yaklaşık m.ö. 3000'de mezopotamya'da ortaya çıktı. bu para gümüş şekeldi.

metallerden yapılmış ağırlıklar zamanla madeni paraların doğmasını sağladı. tarihteki ilk madeni para m.ö. 640 yılında lidya kralı alyattes tarafından anadolu'nun batısında basıldı. bu madeni paraların altın veya gümüş cinsinden standart bir ağırlığı vardı ve tanımlanabilmeleri için de işaretler basılıydı. bu işaret iki şeyi gösterirdi: içerdiği değerli metalin miktarını ve parayı basıp içeriğini garanti eden otoriteyi. günümüzde kullanılan neredeyse tüm madeni paralar lidya paralarının soyundan gelir.

1519'da hernan cortes ve yanındaki fatihler o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan meksika'yı işgal etti. kendilerini aztekler olarak adlandıran bu toplum, kısa süre içinde yabancıların belirli bir tür sarı metale olağanüstü ilgi gösterdiğini fark etti. hatta sürekli bundan bahsediyorlardı. yerliler hem görüntüsü güzel hem de kolay işlenebilen altından habersiz değildi. altını zaten mücevher ve heykel yapmak için ve altın tozunu da zaman zaman bir değişim aracı olarak kullanıyorlardı. ancak aztekler bir şey satın almak istediğinde ödemeyi kakao taneleri veya kumaş toplarıyla yapıyordu.

ispanyolların altın takıntısı çok mantıksızdı. yenemeyen, içilemeyen, dikilemeyen, alet ve silah yapımı için fazla yumuşak bir metal neden bu kadar önemliydi ki? yerliler cortes'e neden ispanyolların altına böylesine tutkun olduklarını sorduklarında ünlü fatih şöyle cevap verdi: "çünkü ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilen bir kalp hastalığından muzdaribiz."

ispanyolların geldiği afrika-asya dünyasında altın takıntısı gerçekten salgın halindeydi. en azılı düşmanlar bile aynı kullanışsız sarı metalin peşinde koşuyordu. meksika'nın işgalinden üç yüzyıl önce, cortes'in ve savaşçılarının ataları iberya'daki ve kuzey afrika'daki müslüman krallıklara karşı kanlı bir din savaşı sürdürmüştü. isa'nın ve allah'ın takipçileri birbirlerini binlerle öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları isa veya allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.

hristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralar basarak ve tanrı'ya kafirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar. bu yeni paranın yanı sıra, galipler millares adı verilen, daha farklı bir anlamı olan bir para da bastılar. bu kare biçimli paralar hristiyan fatihler tarafından yapılmıştı ve üstündeki arapça yazılar, "allah'tan başka tanrı yoktur, muhammed allah'ın elçisidir." anlamına gelmekteydi. güney fransa'daki melgueil ve agde'nin katolik piskoposları bile bu müslüman paralarını bastılar ve tanrıya bağlı hristiyanlar da bunları seve seve kullandılar.

öteki yakada da hoşgörü doruklardaydı. kuzey afrika'nın müslüman tüccarları floransa florini, venedik dukası ve napoli gigliatosu gibi hristiyan paralarını kullanarak ticaret yapıyorlardı. kafir hristiyanlara karşı cihat çağrısı yapan müslüman yöneticiler bile üzerinde isa ve bakire meryem'in olduğu paraları içeren vergiler toplamaktan hoşnutlardı.

dini inançlar konusunda anlaşamayan hristiyanlar ve müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu; çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para
başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.

roma parasına güven o kadar yüksekti ki, imparatorluk sınırları dışında dahi insanlar denarius olarak ödeme almaktan memnunlardı. 1. yüzyılda roma paraları, en yakın roma lejyonunun binlerce kilometre uzak olduğu hindistan pazarlarında bile değişim aracı olarak kabul ediliyordu. hintlilerin denarius'a ve üzerindeki imparator resmine o kadar büyük bir güveni vardı ki, yerel hükümdarlar kendi paralarını bastıklarında denarius'u üzerindeki roma imparatorunun portresine kadar taklit ettiler. "denarius" tüm madeni paralar için kullanılan bir isme dönüştü ve halifeler de bunu arapçaya çevirerek "dinar"ı bastılar. dinar hâlâ ürdün, ırak, sırbistan, makedonya, tunus ve pek çok başka ülkenin resmi para birimidir.

modern hapishanelerde ve esir kamplarında, sigara çoğu zaman para yerine geçer. sigara içilmeyen hapishanelerde bile mahpuslar sigarayı para olarak kabul etmeye isteklidir ve diğer tüm mal ve hizmetlerin fiyatını sigarayla ölçerler. auschwitz'den kurtulabilen biri, kampta para olarak kullanılan sigarayı şöyle anlatıyor:

"kimsenin değerini sorgulamadığı kendi para birimimiz vardı: sigara. her ürünün fiyatı sigara bazındaydı. 'normal' zamanlarda, yani gaz odalarına gönderilecekler düzenli olarak gelmeye devam ettiğinde, bir somun ekmek on iki sigaraydı, üç yüz gramlık bir margarin otuz, kol saati seksenle iki yüz, bir litre alkolse dört yüz sigaraydı."

binlerce yıl boyunca filozoflar, düşünürler ve peygamberler parayı lanetleyerek onu tüm kötülüklerin kökeni olarak gösterdi. öyle olduğunu kabul etsek bile para aynı zamanda insan hoşgörüsünün doruk noktasıdır. para dilden, devlet yasalarından, kültürel yasalardan, dini inançlardan ve toplumsal alışkanlıklardan daha açık fikirlidir. para insanlar tarafından yaratılmış ve neredeyse tüm kültürel farkları aşabilen tek güven sistemidir. ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş ve cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz. para sayesinde birbirini hiç tanımayan ve birbirine güvenmeyen insanlar etkin bir şekilde iş birliği yapabilirler.

11.11.18

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.

10.11.18

cennet ile cehennemin evliliği

william blake

gelişme düz yollar yaratır; oysa gelişmenin uğramadığı dolambaçlı yollar, dehanın yollarıdır.

bir şeyin öyle olduğuna duyulan sarsılmaz inanç, o şeyi öyle yapar mı?

karşıtlıklar yoksa ilerleme olmaz. çekim ve itim, akıl ve enerji, aşk ve nefret, insan varoluşu için gereklidir. bu karşıtlıklardan, dinin iyi ve kötü dediği ortaya çıkar. iyi edilgendir, akla boyun eğer. kötü, enerjiden doğan ve etkin olandır. iyi cennettir, kötü cehennem.

pek çok insan, herhangi bir şeye güçlü bir inanç besleyebilme yeteneğinden mahrumdur.

algının kapıları temizlenirse, her şey insana olduğu gibi, sonsuz biçimiyle görünecektir. çünkü insanoğlu kendisini, her şeyi daracık çatlaklarından gördüğü mağarasına kapatmıştır.

budalayı havanda buğday ile döv, gene de budalalığı bırakmaz yakasını.

izin vermeyin daha fazla, kısık sesli ve ölümcül karalara bürünmüş şafağın kuzguni rahipleri, lanetler yağdırmasın hazzın oğullarına. onun kabul gören tarikat yoldaşları, ki tiran özgür diyor onlara, ne sınır koysun ne de bir çatı çatsın. solgun dinsel şehvet, arzulayıp da eylemeyen bakireliği çağırmasın! kutsaldır yaşayan her şey çünkü.

filozof

jonathan swift

nasıl ki pandora'nın kutusu bedenin tüm hastalıklarını dünyanın dört bir yanına saldıysa, filozofların çok çeşitli düşünceleri de ruhun hastalıklarını yaymıştır. bunlar arasındaki tek fark filozofların kendi kutularının dibinde umut bırakmamış olmalarıdır.

ve hakikat astrea ile birlikte kaçmadıysa da, nil'in kaynağı denli derinlerdedir; ancak ütopya'da bulunabilir.

filozoflar kendilerine körce inanmamızı beklerler.

diyojen bir fıçıda da yaşamış olsa, eminim o paçavralarının altında da ilahi platon'un en güzel dokunmuş giysilerinin kıvrımları arasındaki gurur bulunabilirdi. işte bu diyojen'dir ki, iskender onu görmeye gidip kendisinden isteyeceği her şeyi ona verebileceğine söz verdiğinde şöyle demiş: "bana veremeyeceğiniz hiçbir şeyi benden almayın; tek bunu isterim; ışıkla benim aramda durup gölge etmeyin." bu da parasını denize atıp şu tuhaf sözü söyleyen filozofunki denli abartılı bir sözdür.

kritias

platon

insanlara tanrılardan söz ederken onları tatmin etmek, gerçekten biz ölümlülere, ölümlülerden söz etmekten daha kolay gibi görünüyor. çünkü dinleyenlerin, kendilerine bu kadar yabancı olan meseleler üzerinde görgüsüz ve kara cahil olmaları, bu konuda söz söylemek isteyenlerin işini pek kolaylaştırır.

hepimizin, dünyadaki bütün insanların sözleri, bir taklit, bir benzetiş olmaktan çıkamaz.

göklere, tanrılara ait şeylerin sözünü ederken, söylediklerimizin onlarla pek küçük bir benzeyişi de olsa, buna kanarız; ama insana ait, ölümlü şeyleri ince eler, sıkı dokuruz.

unutma ki, kritias, korkaklar hiçbir zaman zafer anıtları dikememişlerdir. sözlerine cesaretle başla.

9.11.18

iskenderiye kütüphanesi

carl sagan


tarihimizde, bundan önce parlak bir bilimsel uygarlık umudu yalnızca bir kez belirmişti. iyonya'daki uyanışın kıvılcımladığı umudu sürdürenlerin sonraki kalesi iskenderiye kitaplığı'ydı.

bu kitaplıkta iki bin yıl önce antik çağın en parlak zihinleri matematik, fizik, biyoloji, astronomi, edebiyat, coğrafya ve tıbbın sistemli öğrenimine ilişkin temelleri atmışlardı. biz hâlâ o temeller üstüne bina kurmaktayız.

bu kitaplık, büyük iskender'in imparatorluğundaki mısır parselini devralan yunan kralları ptolemy'ler tarafından kurulmuş ve desteklenmişti. m.ö. 3. yüzyılda kuruluşundan yedi yüz yıl sonra yok edilişine dek eski dünyanın beyni ve kalbi iskenderiye kitaplığıydı.

iskenderiye yeryüzündeki kitap yayınının başkentiydi. tabii o zamanlar baskı makineleri yoktu. kitap pahalıydı. her bir kitap el yazmasıydı. kitaplık dünyadaki en iyi kitapların toplandığı merkez durumundaydı.


tevrat bize iskenderiye kitaplığı'nda yapılan yunanca çeviriler kanalıyla gelmiştir. krallardan ptolemy'ler servetlerinin büyük bir bölümünü yunanca yayımlanmış her kitabın satın alınması için harcadıktan başka afrika, iran, hindistan, israil ve dünyanın öteki ülkelerinden kitap almaya harcamışlardır.

iii. ptolemy euergetes sophokles'in, euripides'in ve aiskhylos'un ünlü büyük trajedi yapıtlarının asıllarını atina'dan ödünç almaya uğraşmıştı. atinalılar için bu trajedilerin asılları büyük bir mirastı. tıpkı shakespeare'in oyunlarının yazılı asıllarının ingiltere için büyük bir miras oluşu gibi. bu trajedilerin el yazmalarını atina'dan dışarıya çıkarmak istememişlerdi. fakat ptolemy büyük bir miktar parayı depozito olarak verince atinalılar trajedilerin asıllarını ödünç vermeye razı oldular. ne var ki, ptolemy bu kağıt tomarlarına altın ya da gümüşten daha çok değer veriyordu. depozitonun yanmasına razı oldu ve kitapların orijinallerini kitaplıkta alıkoyarak çerçeveletti. buna içerleyen atinalıların kızgınlığı ancak ptolemy'nin ezile büzüle adı geçen yapıtların yazdırılmış kopyalarını vermesiyle birazcık yatıştı. bir devletin bilgi uğruna böylesine çaba harcadığı çok enderdir.

ptolemy'ler yalnızca bilgi koleksiyoncuları değillerdi. bilimsel araştırmayı da teşvik ve finanse ederek yeni bilgi üretimine olanak sağlarlardı. bu girişimler çok iyi sonuçlar verdi. eratosthenes yerkürenin çevresini doğru olarak hesapladı, haritasını çizdi ve ispanya'dan batıya doğru sefere çıkılırsa hindistan'a varılabileceği görüşünü savundu.

hipparchus yıldızların varlığa kavuştuğu, yüzyıllar boyunca yavaştan devindikleri ve sonunda ölüp gittikleri görüşünü ortaya atan ilk kişiydi. yıldızların konum değiştirmelerini ve büyüklüklerini bir liste olarak çıkaran ve değişiklikleri saptayan da odur.

euclid'in geometri kitabından insanlık yirmi üç yüzyıldır yararlanıyor. bu yapıt kepler'in, newton'un ve einstein'in bilimsel ilgisini uyandırma işlevi de gördü. galenus'un yaraların kapanması ve anatomi üzerine yazdıkları, rönesans dönemine dek tıpta egemen görüşler olarak kabul edildi. daha nice örnekler sayılabilir.

iskenderiye batı dünyasının tanık olduğu en büyük kentti. tüm toplumlardan insanlar buraya yaşamaya, ticaret yapmaya, öğrenmeye gelirlerdi. herhangi bir gün limanına bakılacak olsa, tüccarları, turistleri ve öğrenime gelmiş hocaları görmek mümkündü.

burası yunanlıların, mısırlıların, arapların, suriyelilerin, yahudilerin, perslerin, finikelilerin, nubyalıların, gallerin ve iberyalıların eşya ve fikir değiş tokuş ettikleri bir merkezdi. belki burada kozmopolit sözcüğü gerçek anlamına kavuştu: bir ulustan değil, evrenden, kozmostan gelen herkes, bir başka deyişle, "evren ya da kozmos yurttaşlığı" anlamında kullanılıyordu.

mısır'ın büyük iskender'den sonraki yunan kralları öğrenim sorununu ciddiye alırlardı. yüzyıllar boyu bilimsel araştırmaya destek oldular ve kitaplıkta çağın en büyük beyinleri için çalışma ortamı hazırladılar. iskenderiye kitaplığında her konu için ayrılan on geniş hol bulunuyordu. botanik bahçesi, hayvanat bahçesi, kadavra inceleme odası, rasathanesi vardı. dinlenme saatlerinde açık tartışmaların yapıldığı büyük yemek salonunu suların aktığı çeşmeler süslemekteydi.

kitaplığın kalbi, kitap koleksiyonuna ayrılan bölümüydü. koleksiyon uzmanları dünyanın birçok kültür ve diline ait kitapları tararlardı. yabancı ülkelere adam gönderip kitaplıklardaki kitapları toptan satın alırlardı. iskenderiye'ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı. her biri elle yazılmış papirüs tomarı olmak üzere kitaplıkta o zamanlar yarım milyon kitap bulunduğu sanılıyor. bazen papirüs tomarlarının kopya edilmek üzere alındığı da olurdu.

bütün bu kitaplara acaba ne oldu? bunları yaratan klasik uygarlık yok oldu ve kitaplık kasten tahrip edildi. bu eserlerden yalnızca küçük bir bölümü kalmıştır. bazılarının da insanın içini burkan bölük pörçük parçaları. günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor, bir bilseniz! örneğin, kitaplığın raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz sisamlı astronomi bilgini aristarchus'un kitabında, yerküremizin gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve onlar gibi güneş'in etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduklarına değiniliyordu.

bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl daha beklemek zorunda kaldık. aristarkus'un bu eserinin kaybına duyduğumuz üzüntüyü, daha başka konulardaki kayıplar için de yüz binler sayısıyla çarparsak, klasik uygarlığın yarattığı görkemi ve mahvının trajedisini algılamaya başlayabiliriz.

çağdaş dünyamızın tohumları burada atılmıştır. bunların kök salıp filizlenmesi neden durdu sonradan acaba? niçin batı bin yıllık bir karanlık döneme girdi ve iskenderiye'deki yapıtların keşfedilip ortaya çıkarılması kristof kolomb ve kopernik dönemine kadar gecikti? bu sorulara yalın bir yanıt veremem. fakat şunu söyleyebilirim:

kitaplığın tarihi boyunca ünlü bilim adamlarıyla öğrencilerden herhangi birinin, toplumlarının siyasi, ekonomik ve dinsel düşüncelerine karşı çıktığına ilişkin tek bir kayda rastlanmıyor. yıldızların varlığı ve bu varlığın sürekliliği tartışılıyordu. oysa köleliğin adalete uygun olup olmadığı tartışılmıyordu. bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. kentteki halkın çoğunluğu kitaplıktaki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu.

makineler ve buhar teknolojisindeki buluşlar, çoğunlukla silahların geliştirilmesinde uygulanıyor, batıl inançların dürtüklenmesinde ve kralların eğlendirilmesinde kullanılıyordu. bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkı özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. antik çağın bilimsel çalışmalarından halkın yararlanabileceği pratik buluşlara ender olarak geçilmiştir. bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. ve sonunda halk güruhu kitaplığı yakmaya geldiğinde onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

iskenderiye kitaplığı'nın kuruluş yıllarında yaşayan theophrastus, "kutsal'ın karşısında batıl inanç korkaklıktır." diye yazmıştı.

atomların yıldızların göbeğinde üretildiği, her saniye binlerce güneşin varlığa kavuştuğu, yaşamın güneş ışığı ve şimşek çakışıyla genç gezegenlerin sularında ve havasında kıvılcımlandığı, biyolojik evrim harcının samanyolu'ndaki bir yıldızın patlamasından üretildiği, bir galaksi kadar güzel bir varlığın yüz milyarlarca kez şekil aldığı bir evrende yaşıyoruz. kuasarların, kuarkların, kar yaprakçıklarının ve ateş böceklerinin bulunduğu ve kara deliklerin, başka evrenlerin, radyo mesajları şu anda yeryüzüne belki de gelmekte olan yerküre dışı uygarlıkların bulunabileceği bir kozmostayız.

batıl inançların ve sahte bilimin insan kişiliğinin ayrılmaz parçası olan bilimin yanında ne denli sönük kaldığı ortadadır.

doğanın her yanı bize büyük bir gizi açığa vuruyor ve hayranlık duygumuzu kamçılıyor. theophrastus haklıymış. gerçek evrenden korkanlar, ne idüğü belirsiz bilgiyi tafrayla satmaya kalkanlar, kolay edinilen batıl inançların konforuna sığınacaklardır. dünyayla göz göze gelmektense ondan gözünü kaçıranlardır bunlar. oysa kozmosun dokusunu ve yapısını keşfetme cesaretini gösterenler, kendi istek ve önyargılarına uygun bulmasalar bile onun en derin gizlerine inebileceklerdir.

yeryüzünde bilimle meşgul olan başka bir tür yoktur. insanın icat ettiği bir yoldur bilim ve doğal ayıklama sonucu insanoğlunun beyin kabuğunda gelişmesinin bir tek basit nedeni vardır: çünkü belli bir işleve sahiptir. mükemmelleşmiş değildir; bir araçtır sonuçta. yanlış kullanılabilir. ama şimdiye dek icat edilmiş en iyi araçtır: kendi kendini düzeltebilen, çalışan ve her konuya yatkın. iki kurala sahiptir. birincisi: kutsal kabul ettiği gerçek yoktur. her öneri eleştirerek incelenmelidir. tepeden inme, otoriter savlar değersizdir. ikincisi: olaylarla bağdaştıramadığı her şeyi gereksiz kılar.

hiçbir devletin, hiçbir dinin, hiçbir ekonomik sistemin, hiçbir bilgi birikiminin hayatta kalmamıza yetecek tüm yanıtları vermeye yeterli olabileceği sanılmamalıdır.

7.11.18

bağlanma korkusu

zygmunt bauman

stuart jeffries, eski "ölüm bizi ayırana kadar" tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkındaki yakın dönem bir araştırmada, "bağlanma korkusu"nun yükselişine işaret eder ve "riske maruz kalmayı asgariye indiren bağlılık vaadi olmayan şemalar"ın "giderek yaygınlaştığı"nı ortaya serer. bu şemalar iğneyi sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlar.

birlikteliğin dikenleri ve tuzakları yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunların tam dökümleri önceden güç bela oluşturulabildiğinden, ilişkiye girmek her zaman riskli bir iştir. ilişkileri iyi günde kötü günde, ne olursa olsun idame ettirecek bir bağlanmanın eşlik ettiği ilişkilere girmek, boş bir çek imzalamaya benzer. bu, başvurulacak hiçbir özel kurtuluş şartının olmadığı, henüz bilinmeyen ve tasavvur edilemez sıkıntılar ve ıstıraplarla karşılaşma ihtimalinin habercisidir. "yeni ve gelişmiş" "bağlılık vaadi olmayan" ilişkiler, öngörülen sürelerini, beraberinde getirdikleri tatmin süresine indirger: bağlanma, tatmin canlılığını kaybedene ya da makul standardın altına düşene kadar geçerlidir, bir an bile fazla sürmez.

aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

insan ilişkilerinin gitgide kırılgan hale gelmesi, uzun vadeli bağlanmaların popülerliğini yitirmesi, "görevler"in "haklar"dan çekilip alınması ve "kendine karşı yükümlülükler"in ("bunu kendime borçluyum", "bunu hak ediyorum" vb.) dışındaki yükümlülüklerden sakınılmasıyla uyumlu olarak, aşk ya en baştan kusursuz bir şey ya da hüsran olarak görülür -iyisi mi, aşktan vazgeçilmeli ve gerçekten de kusursuz olacağı umulan "yeni ve gelişmiş" bir modelle ikame edilmelidir. böyle bir aşkın, ilk ciddi anlaşmazlık ve yüzleşme şöyle dursun, en küçük hırgüre katlanması bile beklenemez.

kant'ın teşhisini anımsarsak, "mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir." ayrıca kant şu uyarıda da bulunmuştu: "insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz." görünen o ki, john stuart mill, uyarısında bu iki hikmeti birleştirmişti: "kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda artık mutsuzsunuzdur."

muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak "dum spiro, spero" (nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. anlaşılan o ki iki bin yıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

6.11.18

the end of the f***ing world

hayatınızdaki önemli anların önemini olurken fark etmiyorsunuz. önemlerini geçmişe bakınca görüyorsunuz.

bazen küçük bir kararın büyük sonuçları olabilir.

"özgürlük, size yapılanlarla ne yaptığınızdır." sartre. kendi hikâyenizin başkahramanı olun. bu hikâye de entelektüel bir isyanla başlar.

bazen insanlar potansiyelinizi görmez. göstermeniz gerekir.

sınavlar anca sıradanlığın seviyesini ölçer, o kadar. özel insanlar sınavlarda iyi iş çıkarmaz.

bir şey istediğinizde beklemek zordur.

aşk, doğruyla yanlışı çok net ayırt etmenizi sağlıyor.

ceza kavramını çok küçük yaşta öğrendim. ceza sevgiden doğarmış. gerçek değilmişim gibi hissederdim. hiçlikten ibaretmişim gibi. ama âşık olunca o hiçlik hissini bir şey olma hissi yiyor, onuysa her şey olma hissi yutuyor. beni yuttun. özgür kıldın. teşekkürler.

insanların kibar olmak adına yalan söylemesi komik.

sizin için önemli olan birini uzun süre görmediğiniz zaman görür görmez nefes almak kolaylaşıyor.

söyleyecek çok şeyin olduğunda niye konuşmak zorlaşıyor?

bazen götlük etmemek de bir seçenektir.

ama hayat ne kadar kötü gitse de hep iyi bir şeyler olur. iyiye odaklanmak gerekir.

hatan yokmuş gibi davranabilirsin. kötü biri değilmiş gibi. ama içten içe kötü biri olduğunu hep bilirsin.

entelektüel

schopenhauer

kadınlar, insan güzelliğini en kusursuz biçimde dile getiren delikanlılardan çok, otuz ile otuz beş yaş arasındaki erkekleri tercih ederler. bunun nedeni, kadınların hazdan çok içgüdüyle hareket etmeleri ve sözü geçen yaş döneminin doğurtucu gücün en yüksek noktasını gösterdiğini kavramalarıdır. kadınları büyüleyen şey, özellikle irade kuvveti, kararlılık ve cesarettir. namuslu olmanın ve iyi kalpliliğin de kadınlar üstünde olumlu etkisi vardır. öte yandan, babadan kalıtım yoluyla çocuğa geçemeyeceği için, entelektüel üstünlüklerin, kadınları doğrudan doğruya etkilemediği görülür. kadınlar anlayış kıtlığını kötü bir şey gibi göremezler. çirkin, budala ve kaba bir adamın, çoğu zaman kadınlar yanında kültürlü, zeki ve kibar bir erkekten daha fazla başarı kazanması işte bundandır.

5.11.18

dünya görüşüm

bertrand russell

yaratıcılık kimseden bir şey almadan yoktan var etmektir. gerçek büyük davranışlar, özgürlük çerçevesi içinde irdelerseniz, yaratıcı olanlardır.

can sıkıntısı yüksek bir zekanın belirtisidir ve önemi çok büyüktür.

eninde sonunda insanların çoğunluğu materyalisttir. istedikleri şeyler, para ile alınabilecek şeylerdir.

bir tek suçsuzun kurtarılması, doksan dokuz suçlunun salıverilmesine değer.

iyi bir hükümette iktidarın kullanımının sınırları, kontrol odakları, karşıt ağırlıkları vardır. kötü bir hükümette iktidar ayrım tanımaz. kötü bir hükümetle savaşa tutuşun, büsbütün kötüleştirirsiniz onu.

felsefenin gerçek görevi dünyayı değiştirmek değil, anlamaktır.

bir gün bisikletle winchester'e giderken yolumu kaybettim, ilk kasabada bir dükkana girip "winchester'e giden en kısa yolu bana söyleyebilir misiniz?" dedim. karşımdaki, dükkanın arkasındaki benim göremediğim bir başkasına seslendi: "bir bay winchester'e en kısa yolu soruyor." dedi. ses cevap verdi: "winchester mi?" "eeevet." "en kısa yol mu?" "eeeevet." "bilmiyorum."

önemli şeyler başaranların hemen hepsi, şu ya da bu şekilde kudret tutkusu ile davranmışlardır. azizler için de bu böyledir, günahkarlar için de. her enerjik kişide rastlanır bu davranışa.

hangi yönde olursa olsun ilerleyenler, her zaman halkı karşılarında bulmuşlardır. ta ilk çağlardan beri insanlığın ileri attığı her büyük adım, bireyler sayesinde olmuştur ve hemen her zaman bu kişiler toplumun çetin bir direnişi ile karşılaşmışlardır.

ikinci dünya savaşı birincisi gibi olmadı. 1914'te cepheye gidenler, pek geriye dönemeyeceklerini bildiklerinden elbetteki bayram yapmıyorlardı. ama cephe gerisi eğlenceli idi. ikinci dünya savaşı gerçekten farklı oldu. bıkmış bir hal vardı insanlarda. savaş ürpertisini yirmi beş yıl önce duymuşlardı.

arkadaşlık, sevgi, çocuklarla ilişkiler, başkalarıyla içtenlik.. bu ilişkiler mutlu olmadıkça yaşam zordur.

dört başı mamur, bütün zorluklara karşın başarılmış bir işin mutluluğuna sınır yoktur. eğer size uygun ise her türlü uğraşı sizi mutlu yapacaktır.

en varlıklılar bile yoksullar yurduna düşmekten korkarlar.

tam anlamıyla hoşgörü, ortada suç olmadıkça düşünceleri için kimseyi cezalandırmamaktır.

önemli bulduğum dört şey var. birincisi sağlıktır. ikincisi bizi yoksulluğa düşmekten koruyacak araçlar. üçüncüsü, başka insanlarla mutlu ilişkiler. dördüncüsü de çalışmada başarı.

eskiden yoksulluk bazı insanlar için çaresi olmayan bir hastalıktı. bugün böyle değil. dünya yoksulluğa son vermek isterse kırk yılda çözer bunu. hastalık geriledi, daha da gerileyebilir. insanların istedikleri kadar ve istedikleri zaman yaşamaktan kıvanç duymalarına hiçbir engel yoktur.

basit insan

thomas bernhard

basit insanlar karmaşık insanları anlamazlar ve onları kendi iç dünyalarına iterler; hem de herkesten daha insafsızca. basit insan denilenlerin kişiyi kurtaracağına inanmak en büyük yanılgıdır. insan en bunalımlı zamanında onların yanına gider ve onlardan resmen kurtuluş dilenir. onlarsa kişiyi daha da derin bir umutsuzluğa iterler. zaten onlar nasıl olur da karmaşık birini karmaşıklığından kurtarabilirler ki?

tanrılar uzun zamandan bu yana artık bize yalnızca sakallarıyla bira kupalarımızın üzerinde görünüyorlar. yalnızca aptal olan hayranlık duyuyor. düşünce insanı denilen insan, kendini o çığır açan yapıt dediği tek yapıtla bozar ve sonunda gülünç duruma düşürür. ister adı schopenhauer olsun, ister nietzsche, fark etmez, ister kleist olsun ya da voltaire, kafasını harap eden ve sonunda kendini ad absurdum'a ulaştıran zavallı insanı görürüz. tarih onu yuvarlamış ve geçip gitmiştir.

büyük düşünürleri kitaplıklarımızda tutukladık, oradan bize ilelebet gülünçlüğe mahkum edilmiş olarak bakarlar. gece gündüz kitaplıklarımıza hapsettiğimiz büyük düşünürlerin yakarışlarını duyuyorum, o gülünç düşünce büyükleri dumura uğramış kafalar olarak camın arkasındalar. bütün bu insanlar doğa karşısında yanıldılar. düşüncede sermaye suçu işlediler; bu yüzden cezalandırılıyorlar ve biz onları sonuna kadar kitaplıklarımıza tıkıyoruz. çünkü kitaplıklarımızda boğuluyorlar, gerçek bu.

kütüphanelerimiz sanki cezaevi, büyük düşünürlerimizi tıktık oraya, doğal olarak kant'ı, tıpkı nietzsche gibi tek kişilik hücreye, schopenhauer'i de, pascal'i de, voltaire'i de, montaigne'i de. en büyükleri tek kişilik hücrelere, tüm diğerlerini koğuşlara; ama hepsini de sonsuza kadar olmak üzere dostum, tüm zamanlar için ve sonsuzluğa kadar, gerçek bu. bu sermaye suçlularının biri kaçacak olursa vay haline, kaçarsa işi hemen bitirilir, gülünç duruma düşürülür, gerçek bu.

insanlık tüm bu sözüm ona büyük düşünürlere karşı kendini korumayı bilir. akıl nerede ortaya çıkarsa çıksın yok edilir ve hapsedilir ve doğal olarak her zaman hemen akılsızlık olarak damga yer.

3.11.18

osmanlı neden yıkıldı?

comte de volney


cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı? aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar. genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da; putataparın da, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır. çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir, yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır. adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır! işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

osmanlılar! sizin de yazgınızı hep o yazmıştır. atalarınıza sorun. putatapar, yoksul ve sayıca az oldukları halde, tatar ülkesi çöllerinden gelip bu zengin ülkelere yerleşen atalarınıza, hangi araçlarla talihlerini yükselttiklerini sorun. yunanlılar ile arapları, o zamana dek bilmedikleri müslümanlık sayesinde mi; yoksa yüreklilik, önlem, ılımlılık, birlik ruhu gibi, topluluk durumunun bu gerçek güçleriyle mi yendiklerini sorun.

o zamanlar, sultanın kendisi haklıyı haksızdan ayırır, disiplini gözetirdi. doğruluktan ayrılan yargıç, rüşvet alan vali ceza görürdü. halk bolluk içinde yaşardı. çiftçi yeniçerilerin çapulculuğuna karşı korunmuştu. köylerde gönenç vardı. yollar güvenliydi. ticaret her yana bolluk saçardı.

siz birlik olmuş haydutlardınız; ama kendi aranızda hakkı gözetirdiniz. halkları egemenliğiniz altına alırdınız; ama onları ezmezdiniz. kendi prenslerine gücenen halklar size haraç vermeyi yeğlerlerdi. hristiyan, "efendimin putları sevmesinden ya da parçalamasından bana ne; yeter ki hakkımı gözetsin. tanrı, onun inancını öbür dünyada yargılar." derdi.

siz azla yetinen gözüpek insanlardınız, düşmanlarınız taşkın ve korkaktılar. siz savaş sanatında ustaydınız, düşmanlarınız bu sanatın ilkelerini unutmuştu. önderleriniz deneyimliydi, askerleriniz söz dinlerdi ve savaşa alışkındılar. ganimet çabayı kamçılardı. yiğitlik ödüllendirilir, korkaklıkla disiplinsizlik cezalandırılırdı. insanın benliğine hız veren her şey devinime geçmişti. böylece yüz ulusu yendiniz. ele aldığınız bir yığın krallıkla koca bir imparatorluk kurdunuz.

ama bunların yerini başka görenekler aldı. bu yeni göreneklerin getirdiği yıkımlar da yine doğa yasalarının gereği olarak ortaya çıkmıştır. hiç sönmeyen hırsınız, düşmanlarınızı yuttuktan sonra kendi yurdunuza yöneldi, koynunuzda toplandı; sizi de yuttu. zengin olunca paylaşmak ve yararlanmak yüzünden ayrılığa düştünüz. topluluğunuzun bütün sınıfları içine de düzensizlik girdi. ululuğundan sarhoş olan sultan, görevlerindeki amacı düşünemez oldu. uyruklarını canı istediği gibi yönetmenin doğurduğu bütün kusurlar da aldı yürüdü. zevklerine hiç karşı gelindiğini görmediği için soysuzlaşan bu zayıf ve gururlu adam, halkı kendisinden uzaklaştırdı. halkın sesi de artık ona ne ders verdi ne de kılavuzluk etti.

cahil, üstelik pohpohlanan adam, her tür bilgiyi, her tür okumayı savsaklayarak beceriksizliğe düştü. içinden çıkamayınca da işleri parayla tuttuğu adamlara yükledi, bunlarsa kendisini aldattılar. bu adamlar, kendi tutkularını doyurmak için onun tutkularını kamçılayıp genişlettiler. onun gereksinmelerini çoğalttılar. onun bu büyük lüksü de her şeyi yuttu. artık atalarının sıradan sofrası, gösterişsiz giysileri, gösterişsiz evi ona az geldi: gösterişini karşılamak için denizde, karada ne varsa tüketmek, kutuptan en bulunmaz kürkleri, ekvatordan en değerli kumaşları getirtmek zorunluluğuyla karşılaştı. bir yemekte bir kentin vergisini, bir günde bir eyaletin gelirini yuttu. çevresine bir yığın kadın, harem ağası, dalkavuk topladı. ona, "bağışlarda bulunmak, eliaçık olmak kralların şanıdır." dediler. halkların hazineleri de dalkavukların eline bırakıldı.

efendilerine öykünen köleler de onlar gibi görkemli evler, ince bir işçilikle yapılmış döşemeler, büyük harcamalarla işlenmiş halılar, en aşağılık işlerde kullanılmak üzere altından ve gümüşten kaplar edinmek istediler. imparatorluğun bütün zenginlikleri sarayda eridi.

köleler ve kadınlar, bu önüne geçilemeyen lüksü karşılamak için etki güçlerini sattılar. rüşvet de genel bir ahlak bozukluğu doğurdu. vezire yüksek ayrıcalıklar sattılar, vezir de imparatorluğu sattı. kadıya yasayı sattılar, kadı da adaleti sattı. hocaya mihrabı sattılar, hoca da öbür dünyayı sattı. altınla her şeye ulaşılabildiğinden altını elde etmek için her şey yapıldı. altın için dost dostu, çocuk babasını, uşak efendisini, kadın namusunu, tüccar vicdanını sattı. devletin içindeyse artık ne iyi niyet, ne ahlak, ne dirlik ne de güç kaldı.

ilinin yönetimini parayla satın alan paşa, buraya bir çiftlik gözüyle baktı. her türlü sömürüyü uyguladı. vergi toplamayı, askeri yönetmeyi, köylerin yönetimini o da başkalarına sattı. memurluklarda sürekli olarak durulamadığı için, derece derece hepsine yayılan çapulculuk da zaman geçmeden, tez elden yapıldı. gümrükçü, tüccarı haraca kesti; ticaret söndü. ağa köylüyü soydu, tarım kısırlaştı. sermayesiz kalan çiftçi toprağını ekemedi; üstelik ağır vergileri de ödeyemedi. dayak cezasıyla korkutuldu, borçlandı. güvenlik olmadığı için para ortadan çekilmişti. faiz çok yüksekti. zenginin tefeciliği de işçinin yoksulluğunu büsbütün artırdı.

kötü giden mevsimlerde kuraklık yüzünden ürün alınamadığı zamanlar bile, hükümet vergiyi bağışlamadığı gibi çiftçiye bir süre de tanımadı. bir köye yoksulluk çökünce de orada yaşayanların kimi kentlere kaçtı. kaçanların vergileri geride kalanlara yükletildi, bu da onları büsbütün ezdi. ülkede insan kalmadı.

sonunda, acımasızlığa ve aşağılanmaya artık dayanamayarak köyler başkaldırdı. paşa da buna çok sevindi, onlarla savaşa girişti. evlerine saldırdı, eşyalarını yağmaladı, hayvanlarını alıp götürdü. toprak çöle dönünce de "bana ne?" dedi, "ben yarın buradan kalkıp gideceğim."

toprağı işleyen kollar yok olunca göğün sularının ya da taşan sellerin birikmesinden bataklıklar belirdi. bu sıcak iklimde bataklıklardan yayılan pis buğular da salgınlara, vebalara, her türlü hastalıklara yol açtı. bu yüzden nüfus eksilmesi, kıtlık, yoksulluk bir kat daha arttı.

ah! bu kıyıcılık yönetiminin bütün kötülüklerini saymakla bitirebilecek hangi babayiğit vardır?

yürekte ispanya

pablo neruda

denizden ve adalardan da engindir insan.

"bütün bilim aslında günübirlik düşüncenin bir çeşit arınmasından başka bir şey değildir." (albert einstein)

"hiçbir çıkar ummadan, kişisel ölüme karşı kazanılmış bir zafer; hayattır neruda'nın türkülerinin içeriği. kendi içinde yeniden doğar; doğuşuyla da anaerkil maddeyi yeni bir kavrayışla ele alır. o ananın oğludur; ve doğal olan her şey -toz, bitki, hayvan, insan- kardeşidir, kılavuzudur. karamsar anlarında kendi kendine sormuştur neruda: insan nedir? diye, sürüp gidebilen, yok edilemeyen hayat nerede? diye. yalnız ölüler yanıtlamıştır bu sorusunu. ama sonraları, "macchu picchu doruklarında", anaerkil amerika'nın yüreğinde, beynindeyken görüşüyle karşılaşmıştır. mısır koçanı yükselmiş sonra alçalmıştır yine; su uçmuş, ve sonra karla inmiştir; kil ile boyanmış eli kilden çıkmış ve kil ile bir olmuştur yine; insanın ve yıldırımın beşiği birdir. sevgiyle, "yeryüzüyle kanatlanmış minicik hayat"la var olabilmiştir. bir ölüm ve bir hayat vardır: ne sizin hayatınız, ne benimki, ama her varlığın, her şeyin hayatı timsahın anasının, taç yapraklarının, su zambağının, bizim seslerimizle konuşan, damarlarımızda kanları akan geceyle ve yağmurla kararmış binlerce bedenin hayatı.

doğa orada çarptı beni, sert viski içmişim gibi. on yaşında bile değildim, ama bir ozandım daha o zamandan.

şiire adım adım yaklaştık, bu dünyanın varlıkları, şeyleri arasından: sevginin kör bir uzantısında var olan her şeyin tümüne bir şey eklenmeden hiçbir şey çekip alınamaz.

montesinos eski ispanyol barokundan söz ederken, "kendine hiçbir şeyi çok görmemenin sanatıdır." demişti.