herman melville etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
herman melville etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.12.2019

uzun lafın kısası

fernando pessoa:
iyi bir düşçü asla uyanmaz.

osho: bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

bertrand russell: hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum.

pascal: kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.

raoul vaneigem: tek bir insan kıyımı bile yoktur ki, doğal eğilimlere karşı kolektif ya da bireysel olarak sürdürülen kutsal bir savaştan kaynaklanmasın.

eduardo galeano: dünya giderek devasa bir karakola ve bu karakol da dünya boyutunda bir tımarhaneye dönüşüyor. bu tımarhanede deli olanlar kim? kendilerini öldüren askerler mi yoksa onlara öldürmeyi emreden savaşlar mı?

george orwell: hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

herman melville: ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

etgar keret: bu ülkede güçlü olan haklıdır; siyaset, ekonomi ya da park yeri, fark etmez. sadece kaba kuvvetin dilinden anlarız biz.

sigmund freud: dinsel doktrinlerin doludizgin hüküm sürdüğü dönemlerde insanların genellikle daha mutlu oldukları kuşkuludur, daha ahlaklı olmadıklarıysa kesindir.

halil cibran: hepimiz mahpusuz; ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

walter benjamin: insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

7.03.2018

benito cereno

herman melville

ah bu kölelik, ne çirkin hırslar üretiyor insanoğlunda!

ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

hızlı, güçlü ve sıradışı bir zihinsel algılamanın yanı sıra, iyiliksever bir yüreğin insanı ne denli çaplı kılabileceği konusunda karar vermek kişinin kendi aklına bırakılabilir.

denizde, büyük ve kalabalık bir gemiye, özellikle de hintli ya da manilalılar gibi kolay kolay sınıflandırılamayacak tayfası olan yabancı bir gemiye ilk kez girmekle, yabancı sakinleri olan karadaki bir yabancı eve ilk giriş arasında daima bir farklılık vardır. her ikisi de, ev de gemi de, biri duvarları ve kepenkleriyle, diğeri kale duvarları gibi yüksek küpeştesiyle, son ana dek iç kısımlarını gözden saklarlar; ancak buna ek olarak gemide şu vardır: içerdiği yaşayan görüntü ansızın tümüyle gözler önüne serildiğinde, kendisini çevreleyen uçsuz bucaksız okyanusla karşıt düşmesinden kaynaklanan büyüleyici bir etki yapar.

gemi gerçek dışı gibi görünür, bu yabancı giysiler, hareketler ve yüzler tümüyle ta derinlerden ortaya çıkıvermiş, adeta yansıttığı görüntünün hemen silinivermesi zorunlu, gölgelerden oluşmuş bir tablodur bu.

yönetmekten aciz, yalnızca adı yönetici olan birini görmekten daha üzücü bir şey olamaz. 

yoğun ve sıcak soğuğun benzer duygular uyandırması gibi, -suçsuzluk ve suç da zihinsel acıyla sıradan bir ilişkiye girip de gözle görülür bir iz bıraktıklarında, aynı damgayı kullanırlar- ağır darbeler indiren bir damgadır bu.

zencilerde, oyalayıcı bir işi, severek yapılan bir uğraşa dönüştürmek gibi tuhaf bir özellik vardır. çoğu zenci, tarağı ve fırçayı adeta kastanyet gibi hoş bir biçimde tutup, gösterişli hareketlerle kullanan doğuştan uşak ve kuaför gibidir. ayrıca, bu tür işleri yaparken, sessiz, hiç zorlamasız olağanüstü bir canlılıkla bezenmiş yumuşacık, incelikli tavırlarını izlemek ve bu el ustalığını yaşamak tuhaf bir hoşnutluk verir. bütün bunların üstündeyse yumuşak başlı oluşları gelir. burada değinilen yalnızca sırıtmak ya da gülmek değildir. zaten bunlar uygunsuz kaçardı. onlarınki sanki tanrı tüm zencileri hoş bir melodiye akort ederek yaratmış gibi, her bakışla, her davranışla uyum içinde kaynaşmış belirli bir neşeli haldir.

bir ispanyol gemisinde yaşanan bir köle ayaklanmasını konu alan "benito cereno"da melville, denizcilik ve gemicilik deneyimlerinin yanı sıra, insanın kötü güçlere karşı savaşımını sergiliyor, dramatik bir anlatım ve ahlaksal bir öykü kurgusu içinde. dramatik simgelerle bezenmiş süslü bir edebi dille yazılmış olan öyküde, aslında çoğu yazısında olduğu gibi, "göze görünenin" altındaki asıl büyük gerçeği irdeliyor melville.

10.09.2016

kitaplar arasında

necla aytür

şiir dili, okuyanın dünyasını reklamların ve sloganların dünyasından ötelere, simgesel anlamların dünyasına ulaştırır. bunu yaparken de okurun üstün tatlar almasını sağlar.

herman melville: savaşmakla ilgisi olmayan bir kişi, üstünden kırk yıl geçmiş bir savaşın nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kolayca fikir yürütebilir. kendi de ateş altında olan biri için, toz duman içinde bir çatışmayı yönetmekse bambaşka bir şeydir. 

ahlaksal yargılar insanın gerçekliğiyle bağdaşmadığı gibi, insan davranışlarını ahlak kurallarına göre yargılamak da anlamsızdır.

seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.

tüm insanların yaşamı ortaktır. iki kişilik bir dünya kurulup orada mutlu olunamaz.

northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.

doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.

herman melville: gerçek bir subay, bir açıdan gerçek bir keşiş gibidir. keşiş manastıra boyun eğmeye yemin edince nasıl özveri içinde bu yemine bağlı kalırsa, bir subay da bir kez görevini yapacağına yemin edince büyük bir özveri ile bu yemini yerine getirir.

8.08.2016

veranda öyküleri

herman melville

güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

bazıları, insan kalbinin doğal bencilliği yüzünden değişmeyeceğini iddia edenlerin hatasına düşerler. aksine bu durum, çare bulamamanın umutsuzluğundan ve doğuştan gelen kötülükten kaynaklanır. duyarlı biri için merhamet ender duyulan bir acı değildir. ve nihayet böylesi bir merhametin yeterli yardıma neden olmayabileceği fark edilince sağduyu kişiye ondan kurtulmasını söyler.

bir adamın en sakin ve en mantıklı saatleri sabah kalktığındaki saatlerdir.

iyilik, diğer düşüncelerden farklı olarak, genellikle çok alim ve sağduyulu bir prensip olarak faaliyet gösterir; ona sahip olanın yaşamını kurtarır. insanoğlu, kıskançlık uğruna, öfke uğruna, nefret uğruna, bencillik uğruna ve manevi gurur uğruna cinayet işlemiştir ama benim bildiğim kadarıyla hiç kimse tatlı iyilik uğruna insanlık dışı bir cinayet işlememiştir.

genellikle dar görüşlü zihinlerin daimi ihtilafları daha cömert olanların daha iyi kararlarını tüketir.

en akıllı insanlar bile, ne şartlar altında olduğunu bilmedikleri, bir şeyler saklayan birinin davranışını değerlendirirken yanılgıya düşebilirler.

asla söz vermeyenler sözlerini tutmamazlık yapamazlar.

gururun yüceliği, eziyete meyilli olduğu için boş yere küçümsenir; oysa doğanın acısını azaltan, doğanın gururudur.

18.11.2014

derede bir kadın

herman melville


bir gün kory-kory ile birlikte, banyo yapmak için dereye gittiğimde, suyun ortasında bir taşın üzerine oturmuş bir kadını fark ettim. kadın ilk bakışta, yanı başında suyun içinde oynayan, olağanüstü büyüklükte bir tür kurbağa olduğunu sandığım bir şeyin hareketlerini büyük bir merakla seyrediyordu. görüntü ilgimi çektiği için, suyun içinde kadının oturduğu yere doğru yürüdüm ve ancak birkaç günlük küçücük bir bebeğin, sanki suyun dibinde yumurtadan çıktıktan sonra, daha yeni suyun üstüne yükselmiş gibi yüzdüğünü görünce, gözlerime inanamadım. keyifli anne arada sırada elini bebeğe uzattığında, minik şey hafif bir çığlık atarak kıyıya doğru yanaşıyor ve bir saniye sonra da annesi tarafından kucaklanıyordu. aynı hareket, bebek her seferinde suyun içinde yaklaşık bir dakika kalarak, tekrar edildi. birkaç kere bir ağız dolusu su yutan bebek, yüzünü ekşitmiş ve boğulmak üzereymiş gibi nefessiz kalarak garip sesler çıkarmıştı. bu durumlarda annesi bebeği yakalayarak, burada anlatması gereksiz bir yöntemle bebeğin suyu çıkartmasını sağladı. o günden sonra birkaç hafta boyunca, sabah ve akşam serinliğinde, bu kadının düzenli olarak her gün bebeği dereye getirerek banyo yaptırdığını gördüm. daha gözlerini açar açmaz böyle suya atıldıklarına göre, güney pasifik adaları yerlilerinin suyla bu kadar haşır neşir olmalarına şaşmamak gerek. bir insan için yüzmenin, bir ördek için olduğu kadar doğal olduğuna inanıyorum. ama yine de, uygar toplumlarda ne kadar çok gücü kuvveti yerinde insan, en önemsiz kazalarda kedi yavrusu gibi boğulup ölmektedir!

5.08.2014

katip bartleby

herman melville

bir akşamüstü içimdeki şeytan dürttü ve şunlar cereyan etti:

"bartleby," dedim, "o belgeler yazılınca, getirin de birlikte gözden geçirelim."

"yapmamayı tercih ederim."

"ne demek? katır inadında ısrarlıyım demek istemiyorsunuz herhalde."

ses yok.

aramızdaki iki kanatlı kapıyı açıp hindi ve cımbız'a hiddet içinde haykırdım:

"yazdıklarını gözden geçirmeyeceğini gene söyledi. buna ne diyorsun hindi?"

unutmayın, akşamüstü demiştik. hindi, pirinçten bir semaver gibi ışıl ışıl ve kel kafasından buharlar tüterek oturmuş, önündeki mürekkep lekeli evrak arasında dolaştırıyordu parmaklarını. "ne mi diyorum?" diye kükredi hindi. "paravanın arkasına geçeyim de şunun gözlerini morartayım diyorum."

yerinden zıpladığı gibi kollarını öne çıkarıp bir boksörün savunma pozisyonunu aldı hemen. sözünün eri olduğunu göstermek ister gibiydi ama onu durdurdum; çünkü tedbirsizlik etmiş ve hindi'nin öğleden sonraki kavgacı yanını kışkırtmıştım.

"otur yerine hindi," dedim, "otur da bakalım cımbız ne diyor bu işe. bartleby'yi hemen kovsam yeridir, değil mi?"

"kusuruma bakmayın ama buna karar verecek sizsiniz efendim. bana göre bu tavrı olağandışı; üstelik hindi ve ben söz konusu olduğumuzda da gerçekten haksızlık. ama belki de sadece geçici bir kapristir yaptığı."

"yaa," diye bağırdım, "garip ama fikrini değiştirmişsin -bakıyorum da ona karşı pek de kibar konuşur olmuşsun."

"biradandır," diye bağırdı hindi, "bu kibarlık hep o bira yüzünden- bugün cımbız'la birlikte yemek yedik de. ben de pek kibarımdır efendim. gidip morartayım mı şunun gözlerini?"

"bartleby'den söz ediyorsun sanırım. hayır hindi, bugün olmaz." diye karşılık verdim. "lütfen, yumruklarını indir artık."

kapıları çektim ve gene bartleby'nin yanına gittim. şeytan beni kaderime doğru biraz daha kışkırtıyordu. bartleby'nin bürodan hiç çıkmadığı aklıma geldi.

"bartleby" dedim, "zencefil yok da, şöyle bir postaneye kadar gitseniz de (postane üç dakikalık mesafedeydi) baksanız bir, bana bir şeyler gelmiş mi."

"yapmamayı tercih ederim."

"yapmayacak mısın?"

"tercih etmiyorum."

sersem sepelek masama dönüp oturdum, uzun uzun düşüncelere gark oldum. kör saplantım geri gelmişti. başka ne yapsam da şu ücretli memurumun, şu aciz, beş parasız gafilin hakaretlerine biraz daha mazhar olsam. kesinlikle mantıklı başka neyi yapmayı reddedebilirdi acaba?

"bartleby!"

ses yok.

daha yüksek sesle denedim bu kez: "bartleby!"

ses yok.

"bartleby!" diye kükredim.

üçüncü seslenişimden sonra, gaipten gelen büyülü bir davete cevap veren bir hayalet gibi zaviyesinin girişinde belirdi.

"yan odaya git çabuk ve cımbız'a bana gelmesini söyle."

"yapmamayı tercih ederim." dedi yavaşça ve saygıda kusur etmeden, sonra da usulca gözden kayboldu.

"pekala bartleby" dedim, aklı başında, ciddi ve sakin ve ne yaptığını bilen birinin ses tonuyla, geri dönüşü olmayan korkunç bir diyetin eli kulağında olduğunu ima ederek tabii ki. o sırada aslında böyle bir şeyi tam da istediğim söylenemez. hulasa, yemek vaktim yaklaşıyordu, en iyisi mi ben şapkamı başıma geçirdiğim gibi evimin yolunu tutayım, deidm, kafamın içi karman çorman, içimde bir sıkıntı.

o anda, bu adamda fark ettiğim izahı mümkün olmayan bütün gizler geldi aklıma. cevap vermek dışında hiç konuşmadığını; iş aralarında kendine ayıracak oldukça çok zamanı olduğu halde hiçbir şey, evet, bir gazete bile okumadığını; paravanın arkasındaki solgun pencerenin ardında uzun uzun dikilip cansız tuğla duvara baktığını hatırladım. hiç aşevine ya da kantine gitmediğinden, solgun yüzünün de açık ve seçik gösterdiği üzere asla hindi gibi bira; hatta diğer insanlar gibi çay ya da kahve içmediğinden ve benim duyup bildiğim kadarıyla da hiçbir yere özellikle gitmediğinden; hiç yürüyüşe çıkmadığından; kim ve nereli olduğunu ya da dünyada kimi kimsesi olup olmadığını söylemekten kaçındığından ve böylesine zayıf ve solgun olduğu halde hastalıktan hiç yakınmadığından adım gibi emindim.

vücuduna merhem bulabilirdim ama ona acı veren bedeni değildi; acı çeken onun ruhuydu, ruhuna ise ben ulaşamıyordum.

bartleby yalnızdı, şu koca evrende yapayalnızdı. atlantik'in orta yerinde enkaz gibi bir şey.

22.06.2014

katip bartleby

herman melville

kaderi terk edilmişlik ve unutulmuşluk oldu.

daha önce eşi emsali görülmemiş ve akıl almaz birtakım yollarla, şiddetle gözü korkmuş birisinin en temel inançlarında bile sendelediği pek de seyrek görülen bir şey değildir. böyle bir durumda kişi bütün adaletin ve sağduyunun karşı taraf için işlediğini düşünmeye başlar ki bu duygu da harika gelebilir. hal böyle olunca da, çevresinde konuyla pek ilgisi olmayan herhangi birisi varsa, karışmış aklına bir destek olsun diye ondan medet umar.

samimi bir insanı pasif bir direnişten daha çok hiçbir şey çileden çıkaramaz. kendisine karşı direnilen kişi insanlık dışı bir tutum izlemiyor ve direnen de bu edilgenliğiyle hiç mi hiç zarar vermiyorsa, o zaman ilki, ruh halinin daha iyi olduğu durumlarda, uslamlamayla çözmesi olanaksız bir şeyin üstesinden gelebilmek için haklı olarak hayal gücüne başvuracaktır.

saadet ışıkla oynaşır; bu yüzden biz de dünyayı mutlu belleriz; ama sefalet uzaktan kollar; öyle ki biz de dünyada hiç sefalet yok sanırız.

insanın en sakin ve bilge olduğu zamanlar, sabahları uykudan uyandıktan hemen sonraki zamandır.

insanoğlu kıskançlık uğruna ve öfke uğruna ve kin uğruna ve bencillik uğruna ve de dini kibir uğruna ne cinayetler işlemiştir; ama tatlı sevap uğruna şeytani bir cinayet işleyenini hiç duymadım.

genellikle bağnaz kafaların sürekli olarak sürtüşmesi yüce gönüllü kişilerin en yerinde kararlılıklarını da yıpratır önünde sonunda.

nathaniel hawthorne, melville'in alışkanlıkarının sadeliğinden söz eder. çok eski bir el çantasından ibaret bagajında bir pantolon, renkli bir gömlek, biri saç diğeri diş fırçası olmak üzere iki fırçadan başka bir şey olmamasına karşın her zaman kusursuz bir biçimde giyindiğini söyler. denizci oluşu onda bu sadeliğin kökleşmesini sağlamış olmalı.

3.04.2014

bartleby

herman melville

ertesi sabah oldu.

"bartleby" diye kibarca seslendim paravanın arkasına.

cevap yok.

daha da nazik bir tonla "bartleby" dedim, "buraya gelin, sizden yapmamayı tercih edeceğiniz bir şeyi yapmanızı istemeyeceğim; sadece sohbet etmek istiyorum sizinle."

bunun üzerine usulca ortaya çıktı.

"söyler misiniz bartleby, nerede doğdunuz siz?"

"yapmamayı tercih ederim."

"peki bana kendiniz hakkında herhangi bir şey anlatır mısınız?"

"yapmamayı tercih ederim."

"fakat benimle konuşmamak için mantıklı ne gibi mazeretiniz olabilir? dostunuzum ben, kendimi öyle görüyorum."

ben konuşurken yüzüme bakmıyordu; ama bakışlarını, o sırada oturduğum yerin tam arkasında, başımın yaklaşık 15 santim üstünde duran cicero büstüne dikmişti.

oldukça uzun bir süre bekledikten sonra, "cevabınız nedir bartleby?" dedim; bu sırada yüzü hala kaskatıydı; sadece kanı çekilmiş ince dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtı vardı.

"şimdilik, hiç cevap vermemeyi tercih ediyorum." dedi ve zaviyesine çekildi.

biraz yumuşakbaşlıydım kabul ediyorum; ama bu seferki tavrı tepemi tam attırdı. bu ters tavrında gizliden gizliye sakin bir aşağılama olduğu gibi, gösterdiğim inkar edilemez iyi niyetimi ve ona düşkünlüğümü de hesaba katarsanız, yaptığı nankörlükten başka bir şey değildi.

oturup ne yapmam gerektiği konusunda yeniden düşüncelere daldım. davranışı karşısında iyice alçalmış olduğumdan, yazıhaneme girerken onu kovmaya karar vermiştim, gelin görün ki, garip ama gerçek, batıl bir şeylerin beni canevimden vurduğunu hissettim; bu his, amacım doğrultusunda hareket etmemi yasaklıyor ve insanoğlu insanın en yalnızı bu adama tek bir kötü kelime daha telaffuz etmeye yeltenirsem beni alçak bir hain ilan edeceğini söylüyordu. sonunda, dostça bir tavırla sandalyemi paravanın arkasına, onun yanına çekip oturdum. "bartleby, peki, geçmişinizi boşverin; ama bir dostunuz olarak sizden istirham ediyorum, bu büroyu kullanma kurallarına uyunuz. haydi, belgeleri yarın ya da ertesi gün gözden geçirmeye yardımcı olacağım deyin şimdi; uzun sözün kısası, bir iki gün içinde birazcık olsun mantıklı olmaya başlayacağım deyin, deyin şunu bartleby, haydi."

"şimdilik birazcık mantıklı olmamayı tercih ederim." dedi, ölgün ve mülayim sesiyle.

işte tam bu sırada katlamalı kapılar açıldı ve cımbız bize doğru geldi. her zaman olduğundan çok daha ağır bir hazımsızlık yüzünden hiç olmadığı kadar kötü bir gece geçirmiş gibiydi. bartleby'nin son söylediklerini de duymuştu.

"demek tercih etmiyorsun ha?" dedi cımbız, dişlerini gıcırdatarak. sonra da bana dönüp, "sizin yerinizde olsam efendim, onu öyle bir güzel tercih ederdim ki -bu inatçı katıra tercihler verirdim efendim! allah aşkına söyleyin efendim, bu sefer neymiş yapmamayı tercih ettiği?"

bartleby'nin kılı bile kıpırdamadı.

"bay cımbız" dedim, "ben sizin şimdilik çekilmenizi tercih ederim."

21.03.2013

cloud atlas

tom tykwer / the wachowskis

özgürlük, uygarlığımızın boş sloganı. sadece ondan mahrum olanlar onun ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahiptir.

yarım kalmış bir kitap yarım kalmış bir aşktır.

gerçek bir intihar acelesiz, disiplinli bir kesinliktir. insanlar kestirip atar, intihar korkaklıktır diye. saçma. intihar muazzam bir cesaret gerektirir.

sorun şu: tanrı dünyayı yaratmışsa, neyi değiştirebileceğimizi ve neyin kutsal ve değişmez olduğunu nasıl bilebiliriz?

beste yapmak haçlı seferi gibidir: bazen ejderi haklarsın, bazen de ejder seni haklar.

herman melville büyük beyaz bir balina hakkında müthiş bir kitap yazdığında alay konusu oldu ama bugün tüm ciddi edebiyat öğrencileri onu sırt çantalarında taşıyorlar.

eleştirmen dediğin zaten üstünkörü ve anlamadan okuyan kişidir.

neden kelimelere en çok muhtaç olduğumuzda dilimizden kayıp giderler?

bu dünyayı döndüren görünmez güçler kalplerimizi buranlarla aynı.

patenci gibi arkamızda bıraktığımız izlerin üstünden geçer dururuz.

geçmiş bizi bir denizkızının tılsımlı sesiyle çağırabilir. yarın, yeni bir hayat başlar.

"insanlara bir şey verdiğiniz sürece onlar üzerinde hakimiyet kurabilirsiniz. bir kişinin her şeyini alırsanız o kişi üzerinde hükmünüzü yitirirsiniz."

hayatta kalmak sıklıkla cesaret gerektirir. bilgi bir aynadır.

yapmasan olmaz ne varsa onu yapmalısın.

iman, tıpkı korku ya da sevgi gibi irdelenmesi gereken bir güçtür. görelilik kuramı ya da belirsizlik ilkesini irdelediğimiz gibi. bunlar yaşamımıza yön veren olgular. zamanı ve mekanı yeniden biçimlendiren bu güçler, kendimize ait sandığımız kişiliği de aynı şekilde biçimlendirir ve değiştirir. bize hükmeden bu güçlerin etkisi, doğumumuzdan çok önce başlar ve ölümümüzden çok sonra devam eder. yaşamımız ve seçimlerimiz tıpkı kuantum olayları gibi ancak anlık bir şekilde çözümlenebilir. ancak her yol ayrımı, her karşılaşma yepyeni bir yönelim potansiyelini içerir.

ölüler hiç ölü kalmaz. kulaklarını açarsan iniltileri dinmez.

gürültü ve ses arasındaki sınır yapaydır. bütün sınırlar yapaydır ve aşılmalıdır. insan her türlü sınırı aşabilir. yeter ki bunu önce kafasında yapabilsin.

neden durmadan hep aynı hataları tekrarlıyoruz? 

insanları birbirine bağlayan sadece tek bir kural vardır. tanrının bu yeşil dünyasındaki bütün ilişkileri belirleyen ilkedir bu: zayıflar ettir ve güçlüler de et yer. 

kazanda da doğsak, rahimde de, hepimiz safkanız. hepimiz savaşmalıyız. ve gerekirse ölmeliyiz. insanlara gerçeği öğretmek için.

kişinin yaşamının doğurduğu sonuçlar sonsuzlukta yankılanır. ölümün sadece bir kapı olduğuna inanıyorum. o kapanınca bir başkası açılır. cenneti hayal etmek istesem açılan bir kapı hayal ederim, ardında onu bulacağım, beni beklerken.

bu dünyanın doğal bir düzeni vardır. onu değiştirmeye çalışanların sonu iyi olmaz. böyle hareketler yok olmaya mahkumdur.

- ne yaparsanız yapın, okyanusta bir damla olarak kalırsınız.
+ okyanus nedir ki, birçok damla değilse?

olmak, algılanmaktır. kendimizi ancak başkasının bakışında tanıyabiliriz. ölümsüz yaşamımızın doğası yaptıklarımızın sonuçlarındadır. onlar tüm zamanlarda etkilerini sürdürürler. yaşamlarımız bize ait değildir. beşikten mezara, başkalarına bağlıyız. hem geçmişte hem de gelecekte. ve her günah ya da iyilikle geleceğimizi yaratırız.

27.02.2013

uzun lafın kısası

fernando pessoa: unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

buket uzuner: her yetenekli, yaratıcı, her zeki ve hırslı insanın içinde mutlaka bir salieri yaşamaktadır.

herman melville: güzellik tanrı inancı gibidir; ondan ne kaçabilirsin ne de anlayabilirsin onu.

john fowles: faşistler seksten nefret eder ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

thomas jefferson: siyasetçileri zapturapt altına almak için onları anayasaya zincirlemek gerekir.

mihail bakunin: fırtına ve yaşam, işte bize gereken budur; yasasız, dolayısıyla özgür bir yeni dünya.

antoni casas ros: insan bedeninde geyiğin asaletini arayın. bulmak imkansız!

soti triantafyllou: kadınlar devrimci erkek istemezler. bankalar tarafından hürmet gören, akşam yemeği için evlerine vaktinde dönen sakin adamlar isterler.

mithat cemal kuntay: bazen biriyle yarım saat konuşmak yarım asırlık refahtır.

seneca: asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

simone de beauvoir: değişik nedenlerden dolayı insanlığın, duygu ve düşüncelerini anlatmasına olanak bırakmayan sorunlarla karşı karşıya kalacağı bir çağ başlıyor.

22.02.2013

moby dick

herman melville

trajik açıdan büyük olan bütün insanlar, belli bir hastalık yoluyla büyük kılınırlar. hırslı, yetenekli ölümlülere özgü yüceliklerin hepsi, hastalıktan başka bir şey değildir.

inanç, bir çakal gibi, mezarlar arasında beslenir ve bu ölüm karanlıklarından en canlı umutlarını toplar.

oruç tutmak bedeni çökertir; bu yüzden ruh da çöker ve oruçtan doğan tüm düşünceler ister istemez cılız, miskin düşüncelerdir. bundan ötürü de midesi bozuk tüm dindarlar, gelecek üstüne karamsar düşünceler beslerler. cehennem kavramı, perhiz çöreğiyle midesini bozmuş bir adamın kafasından doğmuştur ilkin. o gün bugün de, oruçluların babadan oğula getirdiği sindirim bozuklukları içinde süregelmiştir.

korku bilgisizlikten doğar.

şaşılacak şey doğrusu: paranın yeryüzündeki tüm kötülüklerin başı olduğunu, paralı bir insanın hiçbir zaman cennete gidemeyeceğini biliriz. gene de, bize verilen paraları el etek öpüp alıveririz.

bedenim, asıl varlığımın tortusudur ancak.

"yazıklar olsun kendi günahlara batmışken başkalarına talkın verene!" (pavlus)

bu dünyada her şeyin değeri, kendi karşıtıyla meydana çıkar. hiçbir şey kendiliğinden şöyle ya da böyle değildir.

tüm insan emekleri böyledir: hiçbirinin sonu gelmez, insaf nedir bilmez hiçbiri.

nice adamlar bilirim ruhu olmayan. ne mutlu onlara! daha rahat ederler. ruh dediğin, arabada beşinci tekerlek gibi bir şeydir.

dünyanın en güzel şeyleri, hiç sözü edilmeyen şeylerdir; en derinlerimizde yatan ölülerin mezar taşları yoktur.

en yararlı, en güvenilir yiğitlik, tehlikeyi açıkça görenlerin yiğitliğidir ve hiç korkmayan bir adam, bir korkaktan daha tehlikelidir arkadaşları için.

her anlaşılmaz şey karşısında yapılacak en akıllıca, en kolay iş gülmektir.

insan deliliğinde çoğu zaman sinsice ve kurnazca bir şeyler vardır. geçti sandığınız sırada, o delilik belki daha ince bir biçime bürünmüştür sadece.

güneşin altında sahiden yeni hiçbir şey yoktur.

yaşam dediğimiz bu acayip, bu karmakarışık işte, öyle garip anlar olur ki, insan şu koca evreni büyük bir şaka olarak görür. bu şakayı pek anlamasa bile, kendisiyle alay edildiği kuşkusuna düşer.

ne denli çok şey de gizlese, ne denli asık suratlı da olsa, gene de kadınların en iyisidir doğa.

kolonya yapılırken ilk çıkan koku, kötü kokuların en kötüsüdür.

"akıl yolundan şaşan adam, ölüler arasında sayılır." (hz. süleyman) 

en yırtıcı hayvanlar, en sıcak iklimlerde gelişir.

"insan yüreği, kendi kötülüğünü kendisi üretir; insanlar kendi kötü yazgılarının peşinden koşarlar ya da koşmaya sürüklenebilirler; erkekçe kahramanlığın en soylu görünüşü bile mukavvadan yapılmış bir maske olabilir."

ey gizemli güzellik! hiçbir sevdalı senin gibisini görmemiştir genç sevgilisinin gözlerinde. dişleri sıra sıra köpekbalıklarından, cana kıymaktan, insan eti yeme huylarından söz etme bana. inanç gerçeği kovsun, düşler de belleği! senin ta derinlerine bakıyor, sana inanıyorum!

29.04.2012

uzun lafın kısası

shakespeare: cehaletten başka karanlık yoktur.

alciatus: bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir.

arif damar: umutsuzluk bilinç eksikliğidir. bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur.

e.m. forster: tüm uluslar iğrençtir; ama bazıları ötekilerden de iğrençtir.

doris lessing: bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

francis bacon: yatak büyük imparatorlukları yönetmiştir; sedye ise büyük orduları.

herman melville: bilinç cennette var olamaz ve bilincin olduğu yer de cennet olarak kalamaz; bilinç ya cennetten kovulmak ya da kaçmak zorundadır.

jose ortega y gasset: yaşamın tümü, kendi olma çabası, kendi olma savaşıdır.

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

paulo coelho: hayatımızda keskin bir dönüşüm yaratan felaketlerin temelinde hep aynı şey vardır: birini kaybetmek.

torgny lindgren: yaşama sıkı sıkıya sarılmak bir çeşit köleliktir.

demir özlü: yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

31.01.2012

uzun lafın kısası

carlos fuentes: bütün devrimler bireysel bilinçte başlar. bütün öteki şeyler oradan kaynaklanır.

aristoteles: felsefede, politikada, edebiyatta ya da sanatlarda olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktirler.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

herman melville: her tür ölüm saçan aletin icadında gösterdiğimiz şeytani beceri, savaşırken gösterdiğimiz kin duygusu ve bunların peşinden gelen sefalet ve yıkım bile, kendi başlarına medeni beyaz adamı yeryüzündeki en yırtıcı hayvan yapmaya yeter.

leyla erbil: insan anasının karanlık karnından bile mücadele ile kurtulur.

jorge amado: tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

montaigne: bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir.

franz kafka: bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır.

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

thomas jefferson: suçlu bir insanın yasalara uyulmadan cezalandırılması, o suçlunun kaçmasından bile daha tehlikelidir.

doris lessing: yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

thales: akıllı düşünceyi gösteren çok konuşmak değildir, bir tek bilgeliği ara, bir tek onuru seç; böylece geveze insanların kesilmek bilmeyen seslerini kısacaksın.

29.11.2011

uzun lafın kısası

albert einstein: sıradışı, büyük insanlar, daima sıradan zekaların şiddetli muhalefetiyle karşılaşırlar.

markus zusak: kimsenin sidiği kendininki kadar güzel kokmaz.

torgny lindgren: temiz ve katıksız hiçbir şey yoktur; her şey bulanıktır ve mutlaka bir şey bulaşmıştır. eğer katıksız iyilik olsaydı, farkına varılması imkansız olurdu. hava gibi boş bir şey.

dragan babic: gerçekte hayat, ölüm için uzun bir hazırlıktan başka bir şey değildir.

franz kafka: evliliğin anlamı, keskin ve katı bir biçimde tanımlayacak olursak, güvende olmaktır.

herman melville: okyanusun ortasında henüz keşfedilmemiş bir adada yaşayıp beyaz adamla hiç ilişkiye girmemiş olanlara ne mutlu!

jorge luis borges: birbirinin aynı olan iki tepe yoktur; ama dünyanın her yerinde ovalar birbirine benzer.

lidia yuknavitch: sevginin götünüzden sinsice yaklaşıp bir yumruk atabileceğini söylemiyorlar insana.

shakespeare: adalet uygulanacak olsa hiçbirimiz kurtulamazdık.

montaigne: tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler; çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir. en zavallı, en allahlık insanlar bile akıldan yana paylarına razıdırlar.

paulo coelho: kötülük insanın ağzından giren şeyde değildir. kötülük oradan çıkandadır.

sylvia plath: insan soyu cinselliğin kurbanı. hayvanlar şanslı yaratıklar; kızışırlar. sonra biter bu onlar için; oysa biz zavallı, kösnül insanlar, ahlakın kafesine kapatılmış, koşullarla zincirlenmiş, her zaman kasıklarımızı yalayan korkunç, zorlayıcı ateşle kıvranır, acı çekeriz.

27.07.2011

typee vadisi

herman melville

vadinin her yerinde hakim olan sürekli neşe haline hayran kalmıştım. sanki typee'de dert, keder, sıkıntı ya da üzüntü yoktu. saatler, dans eden şen çiftlerin adımları gibi neşeyle akıyordu.

medeni insanın kendi mutluluğunu bozmak için yarattığı o binlerce huzursuzluk kaynağından eser yoktu. typee'de ipotek ve haciz, protestolu senetler, ödenmesi gereken faturalar, namus borçları, para diye tutturan terziler ve kunduracılar, sıkıştıran alacaklılar, anlaşmazlığı körüklemek için müşterilerini önce kapıştırıp daha sonra barıştıran avukatlar, boş yatak odasını ebediyete kadar işgal eden ve aile sofrasındaki yerinizi dar eden yoksul akrabalar, dünyanın gönülsüz sadakalarıyla yarı aç yarı tok yaşayan muhtaç dullar ve çocukları, dilenciler, borçlu hapishaneleri, kibirli ve taş kalpli zenginler ya da tek bir kelimeyle söylenecek olursa, para yoktu. yani, "bütün kötülüklerin kaynağı" vadide bulunmuyordu.

bu gözden ırak mutluluk ülkesinde aksi kocakarılar, zalim üvey analar, evde kalmış kız kuruları, aşk acısı çeken genç kızlar, huysuz yaşlı bekarlar, ilgisiz kocalar, kara sevdalı delikanlılar, ağlayan çocuklar, yaygaracı veletler yoktu. her şey neşe, eğlence ve keyiften ibaretti. bunalım, hastalık kuruntusu, kasvetli evhamlar köşe bucak saklanmışlardı.

şurada bir grup çocuğu toplanmış, boğuşmadan didişmeden ve neşeyle, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günün tadını çıkarırken görürdünüz. aynı sayıda çocuk, bizim memlekette bir saat birbirlerini ısırıp tırmalamadan duramazdı. başka bir köşede, birbirlerinin cazibesini kıskanmayan, sahte kibarlık numaraları yapmayan ya da balina kemiğinden korseleriyle kurulmuş gibi hareket etmeyen, rahat ve yapmacıksız biçimde mutlu ve özgür bir grup genç kız görürdünüz.

güneşli vadide, kızların kendilerini çiçekten çelenklerle süslemek için sık sık uğradıkları bazı yerler vardı. güzel korulardan birinin gölgelerinin altında, etrafları taç ve kolye yapmak için kullanılan yeni toplanmış gonca ve çiçeklerle kaplı boylu boyunca uzanmış halde kızları gören biri, bütün bitki dünyasının, tanrıçaları flora'nın (roma mitolojisinde çiçek tanrıçası) şerefine bir çölen vermek için toplandığını sanırdı.

delikanlılar neredeyse her zaman, türlü biçimlerde keyif alacakları bir iş ya da oyalanacakları bir şey bulurlardı. fakat ister balık tutsunlar, ister kano oysunlar ya da süslerini parlatsınlar, aralarında en ufak bir anlaşmazlık veya çekişme olmazdı.

savaşçılara gelince; sakin ve ağırbaşlı bir tavırla, her zaman önemli konuklara gösterilen ilgiyle karşılanacaklarını bildikleri evleri ara sıra ziyaret ederlerdi. vadide sayıları çok olan ihtiyarlar, üzerinde saatlerce uzanarak tütün içip yaşlılığın verdiği gevezelikle çene çaldıkları hasırlarından pek nadir kalkarlardı.

ama görebildiğim kadarıyla tüm vadide hüküm süren ebedi mutluluğun temel nedeni, rousseau'nun bir zamanlar hissettiğini söylediği, o her şeye sirayet eden his, yani yalnızca sağlıklı bir şekilde var olmanın verdiği hafiflik hissiydi. gerçekten de bu konuda typeelerin kendilerini talihli saymaları için her neden vardı; çünkü hastalık diye bir şey tanımıyorlardı. kaldığım tüm süre boyunca aralarında yalnızca bir tek hasta görmüştüm; pürüzsüz parlak tenlerinde hastalığın izini ya da belirtisini göremezdiniz.

29.06.2011

uzun lafın kısası

shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

aristoteles: ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden.

dragan babic: aşk arzuyla başlar. arzusuz aşk, düdüklemeyi beceremeyen kimselerin uydurdukları masallardır.

franz kafka: çocuklar için ana babanın yapması gereken tek şey onları bağrına basmaktır.

herman melville: kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.

jorge luis borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

tommaso campanella: her şey kendi benzerini arar ve bulur.

paulo coelho: insanlar yalnızca elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

thomas more: kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.

tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

montaigne: insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.

4.10.2008

typee

herman melville

bilinç cennette var olamaz ve bilincin olduğu yer de cennet olarak kalamaz; bilinç ya cennetten kovulmak ya da kaçmak zorundadır.

okyanusun ortasında henüz keşfedilmemiş bir adada yaşayıp beyaz adamla hiç ilişkiye girmemiş olanlara ne mutlu!

eğer medeniyet, sonuçlarından bir kısmına bakılarak değerlendirilecek olsaydı, dünyanın barbar diye nitelenen kısmının olduğu gibi kalması belki daha hayırlı olurdu.

zorluklarla karşılaştığında bir insanın tam yol geri çekilmek, çoktan kat edilmiş yolu düzenli bir şekilde gerisin geriye çevirmek kadar hor göreceği başka bir şey yoktur; hele de macerayı seven biriyse, denenmemiş zorluklardan elde edilecek bir umut kırıntısı bulunduğu sürece, geri çekilmek tarifi imkansız derecede iğrenç görünür.

ateş yakma işi, vahşinin bulunduğu uç nokta ile medeni hayat arasındaki uçurumun ne kadar çarpıcı bir örneğidir! typeeli bir beyefendi, basit bir ateş yakma işine harcadığından çok daha az çaba ve sıkıntı ile bir sürü çocuk yetiştirip hepsine çok saygın bir yamyam eğitimi sağlayabilirken, kibrit sayesinde aynı işi saniyede halleden yoksul bir avrupalı zanaatkar, polinezyalı çocukların babalarına zahmet vermeden etraftaki her ağacın dallarından kopardıkları yiyeceği, açlıktan kıvranan çocuklarına sağlayabilmek için akla karayı seçer.

kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.

ilkel bir toplum düzeninde, sayısı az ve basit olmasına rağmen hayatın zevkleri her an'a, her şeye yayılmıştır ve bozulmamış, saf bir haldedir. fakat medeniyet, sağladığı her avantaja karşılık olarak yüzlerce kötülüğü ilerisi için elinin altında bulundurur. insanlığın sefaletinin kabaran faturasının kalemlerini oluşturan düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik, aile içi çekişmeler, kibar ve kültürlü hayatın kendi başına sardığı binlerce huzursuzluk, bu sade insanlar tarafından bilinmez.

açlık en iyi sostur.

her tür ölüm saçan aletin icadında gösterdiğimiz şeytani beceri, savaşırken gösterdiğimiz kin duygusu ve bunların peşinden gelen sefalet ve yıkım bile, kendi başlarına medeni beyaz adamı yeryüzündeki en yırtıcı hayvan yapmaya yeter.

biz, din adamlarının yanlış davranışlarını teşhir eden her şeyi, kötü niyetin ya da dine karşı duyguların bir ürünü olarak kabul etmeye yatkınız.

kibar ve entelektüel ölümlülerden oluşan hangi toplum, mantar tabancası patlatmaktan azıcık olsun zevk alır? böyle bir şeyin mümkün olacağını varsaymak bile o insanları öfkelendirmeye yetecekken, typee'nin tüm nüfusu 10 gün boyunca, hem de keyiften çığlıklar atarak, bu çocukça eğlenceyle kendilerini oyalamaktan başka bir şey yapmamışlardı.

bu insanların, herhangi bir şeyle meşgulken, yaptıkları işi müthiş abartmak gibi bir özellikleri vardır. bir iş yaptıkları o kadar nadirdir ki, çalıştıkları zaman bu kadar övgüye değer bir çabanın, etraftakilerin gözünden kaçmadığından emin olmak ister gibidirler. örneğin, iki sağlam adamın kaldırabileceği bir kayayı az öteye taşımaları gerekse, bir sürü kişi kayanın çevresinde toplanır ve epeyce bir boş laftan sonra, her biri bir tarafından tutmaya çalışarak kayayı kaldırırlar ve sanki büyük bir iş yapıyorlarmış gibi oflaya puflaya, bağıra çağıra taşırlar. onları böyle durumlarda gören birinin aklına, etrafına toplandıkları ölü bir sineğin bacağını bir deliğe sürükleyen, bir sürü siyah karınca gelir.

aşırı tembelliklerinden midir, yoksa fazla akıllı olduklarından mıdır, dinsel inancın soyut yönlerini kendilerine pek dert etmezler. ben aralarındayken, inançlarının ilkelerini kurcalayarak açıklığa kavuşturmak için meclisler ya da kurullar topladıkları hiç olmadı. görüldüğü kadarıyla sınırsız bir vicdan hürriyeti hakimdi. isteyenlerin, kocaman burunlu, şişko kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş çirkin bir tanrıya, sarsılmaz inançlarını istedikleri gibi göstermelerine izin verilirken, bazıları da benzerini ne yerde ne de gökte görebileceğiniz, put bile denilemeyecek bir surete tapıyorlardı.

mehevi, reislerin reisi, kabilesinin başı, vadinin hükümdarıydı. vadiye gelişimin üstünden birkaç hafta geçmiş olmasına ve mehevi ile neredeyse her gün görüşmeme rağmen, festival gününe kadar onun hükümdarlığından habersiz olmam, bu insanların toplumsal geleneklerinin sadeliğinin en mükemmel kanıtıydı.

evlilikte, her iki tarafta da, sadakatsizlik çok nadirdir. hiçbir adamın birden fazla karısı, hiçbir olgun kadının ikiden az kocası yoktur. evlilik bağı, artık her ne ise, çözülmez gibi görünmemektedir; zira, zaman zaman ayrılıklar görülür. ama ayrılık mutsuzluğa neden olmaz; ayrılıklardan önce didişme olmamasının tek nedeni de, kötü muamele gören kadın ya da kılıbık kocanın, boşanmak için mahkemeye başvurmak zorunda kalmamasıdır. ayrılmayı engelleyecek bir şey olmadığından, evlilik boyunduruğu rahat ve hafiftir ve typeeli bir kadın kocalarıyla gayet iyi ve dostane ilişkiler sürdürür.

cennet bahçesindeki ilk günahın cezası, typee vadisi'ni pek hafif vurur; zira, bir tek ateş yakma istisna olmak üzere, vadide insanın alnını terleten bir iş yapıldığını görmedim diyebilirim. hele de geçim derdine kendini paralamak diye bir şey bilinmez. tabiat ekmek ağacı meyvesini ve muzu yeşertmiştir ve kendince uygun gördüğü vakit bunları olgunlaştırdığında, aylak vahşi elini uzatıp karnını doyurur.

aç biçareler doğal kaynaklarından bir şekilde koparıldıktan sonra, velinimetleri tarafından kendilerine, çalışıp yiyeceklerini alınlarının teriyle kazanmaları söylenir. ama babadan kalma zenginliğe konan soylu bir beye bile çalışmak, cennetin nimetlerinden bu şekilde mahrum edildiğinde, rahata alışkın yerliye geldiği kadar zor gelmez. tembel bir hayata alışmış olduğundan, istese bile çalışamaz ve yokluk, hastalık, kötü alışkanlıklar, yabancı kökenli her türlü kötülük çok geçmeden sefil hayatına son verir.

typeelerin arasında yaşadığım süre içinde, hiç kimse kamuya karşı bir suçla yargılanmamıştı. gördüğüm kadarıyla, mahkeme ya da yargı yoktu. serserileri ve derbederleri toplamak için zabıta bulunmuyordu. sözün kısası, medeni kanunların aydınlık gayesi olan toplumun saadeti ve güvenliğini sağlamayı amaçlayan kanuni önlem türünden hiçbir şey bilinmiyordu. ama yine de vadide her şey, hristiyan dünyasının en seçme, kibar ve dindar fanilerinin yaşadığı toplumlarda benzeri bulunmayan bir uyum ve sükunet içinde yürümektedir.

bu insanlar en karanlık gecelerde, tüm dünyevi servetleri ortalıkta, kapıları hiçbir zaman kapanmayan evlerinde emniyet içinde uyurlardı. hırsızlık ya da cinayet gibi tedirgin edici düşünceler akıllarının köşesinden bile geçemezdi. her adalı kendi palmiyeden damının altında dinlenir ya da kendi ekmek ağacının altında oturur, kimse onu tedirgin ya da rahatsız etmezdi. vadide bir tek kilit ya da o işi görecek bir şey olmamasına rağmen, yine de mülkiyet ortak değildi. öylesine özenle işlenmiş ve güzelce cilalanmış şu uzun mızrak wormoonoo'nundur. ihtiyar marheyo'nun gözü gibi baktığı mızrağından çok daha güzeldir ve sahibinin en değerli eşyasıdır. buna rağmen, wormoonoo'nun mızrağını korulukta bir ağaca dayanmış olarak görmüşümdür ve arandığı zaman da orada bulunmuştur. işte, üzeri olduğu gibi ustaca yapılmış şekillerle bezenmiş şu balina dişi karluna'nın malıdır ve küçükhanımın süsleri içinde en kıymetlisidir. onun gözünde dişin değeri yakutunkinden fazladır. fakat ağaç kabuğundan örülmüş ipinin ucunda dişten süs, kızın vadinin öbür tarafındaki evinde asılı durur; kapı ardına kadar açıktır ve ev sakinlerinin hepsi dereye yıkanmaya gitmiştir.

insanlığın bütün erdemleri medeniyetin tekelinde değildir; hatta bu erdemlerden medeniyetin payına çokça düşmemiştir bile. bu erdemler, birçok barbar millet arasında daha bol bulunup daha güçlü şekilde gelişirler.

typee vadisi'nde ara sıra görülen ve sokmasa da bezdiren küçük bir sinek türü, ne yazık ki sivrisinekleri aratmaz. kuşların ve kertenkelelerin uysallığı, bu sineğin gözükara cüreti yanında hiç kalır. kirpiklerinizden birine konar ve eğer rahatsız etmezseniz oraya tüner ya da saçınızın içinde veya burun deliğinizin içinde o kadar yol alır ki, beyninizi keşfetmeyi aklına koyduğunu düşünürsünüz neredeyse. bir keresinde, bunlardan bir kısmı tepemde dolaşırken esnemek gafletinde bulunmuştum. ikinci kez esnemedim. beş altı tanesi açık odaya daldılar ve tavanda gezinmeye başladılar; korkunç bir histi. ister istemez ağzımı kapattım; zavallı yaratıklar karanlığa gömülünce şaşkınlıkla damağımda tökezleyerek, aşağıdaki uçuruma yuvarlanmış olmalıydılar. her ne olduysa, bunun ardından bu yolunu kaybetmişlere çıkış yolu sağlamak için şefkatli bir şekilde ağzımı en az beş dakika açık tuttuysam da, hiçbiri bu fırsattan yararlanmadı.