latife tekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
latife tekin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.11.2014

aşk işaretleri

latife tekin

insan, aklına estikçe, soluduğu havanın üstüne sıçrayıp hayatını ayarlama imkanından yoksundur.

kendilerini işe vermiş kimselerin yumuşakbaşlılığı, her şeyin uzağına sıçramış insanların dünyaya diklenişi kadar büyüleyici.

zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.

ruhumla dinlediğim sözler bir yere bağlanmayacak. kaderimiz gündüzün gürültüsüne açılıyor. aklımı uçuran sebepsiz hikayemin sonunu bilme ümidini kaybettim. yürüdükçe sesinin ayartıcı düzeni parçalanıyor. yerinden edilmiş canlı cansız her şeyin uğultusuyla.

doğuştan gelen bağlayıcı duygulardan bütünüyle arınmamız gerek.

5.04.2014

unutmak değil anımsamak

latife tekin

insan her gün gördüğü yüzler arasından bir yüzü seçip unutmak isterse, bir varlığın, içine işleyen duygusundan sıyrılmaya çalışırsa başarısızlığa uğrar, o yüzü ve o varlığı çevreleyen her şeyi, sesinin ulaştığı, titreştiği genişliği, bakışlarının derinliğini, gezip dolaştığı yerleri, gidebileceği uzaklıkları, sığdığı ve taştığı her şeyi unutması gerekir. unutmak, insan için, bütün bir zamanı unutmakla olanaklıdır. bir bakışı unutmak istediğimizde, büyük bir yitimi göze almak zorundayız. ancak böyle bir yitimin neden olacağı yıkımın altından kalkabilirse, insanın yeni bir yaşamı olabilir ve insan bu yeni yaşamına çok derin bir bilgiyle, kaybın bilgisiyle sahip olur.

unutmak için gittiğiniz bir yer düşleyin. bu yer dünyaya benzemesin. toprak bile olmasın, gökyüzü, ağaçlar yok. yolculuk etmeden hep buraya gidin sonra, ışınlanır gibi. açıktasınız ama sonsuzluk hissi veren bir derinlik içinde, genişlik ortasında değil. giyiniksiniz ama elbiseniz sizin deriniz, etinize acıyla yapışmış bir deri değil bu, hafif pütürlü, esnek, mat. dışarıdan görülebilen tek şeyin kendiniz olduğu bu yerin rengine bürünmüş olun, görülmedik bir renk olsun bu da. sadece üzerine yaslanır gibi oturduğunuz bir yükseklik var, hiçbir şey yok başka. yine insan gibi biçimlisiniz. herhangi bir şeyi unutmak için insanın kafasında bir zıtlık oluşturması gerekir, düşünerek yapamazsınız bunu. düşünceler kaçmaya çalıştığınız yere ve zamana aittir, gidin. unutmak için, kendinizi olmayan bir yerde düşleyin.

nasıl bir şeyi onu çevreleyen her şeyle birlikte unutuyorsak anımsamak da böyledir. bir anının ışığı, başka bir anıyı aydınlatıyor ve bu aydınlık bölge, bir leke biçiminde zamanın içine yayılıp genişliyor, bir sözcük, titreşimiyle başka bir sözcüğü harekete geçiriyor. birbirine bağlı metal parçaların, bir dokunuşla tınlamaya başlaması gibi. anımsama, bir an için geri dönmek değildir, kendimizi, geçmişte elinden sıyrıldığımız ölümün kucağında bulmamız demektir; bir şey unuttuğumuzda değil bir şey anımsadığımızda ölüm aklımıza gelir; çünkü anılarımız ölümün de anıları..

31.05.2013

uzun lafın kısası

anton çehov: kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.

alain: yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

clive bell: anlayışlı insanların hâlâ acısını çektikleri ya da başkalarına acısını çektirdikleri günah duygusu, gerçekte, barbarlığın bir parçasından başka bir şey değildir.

miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.

la rochefoucauld: etkilerinin çoğuna bakarak yargıda bulunursak aşk dostluktan çok nefrete benzer.

sandor marai: yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.

johannes mario simmel: rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.

thomas bernhard: insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.

buket uzuner: çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.

latife tekin: dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

henry miller: insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

paul eluard: yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.

29.04.2013

uzun lafın kısası

albert camus: beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.

anton çehov: yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.

d.h. lawrence: aşk, gerçek görüşümüzü geliştiren ve bize yazgıya karşı savaş konusunda güç veren birleştirici bir serüvendir.

fernando pessoa: hayat, hayatın dile getirilmesine engel olur. büyük bir aşk yaşasam asla anlatamazdım.

henry miller: kadınlar armağana bayılırlar; hele bu pahalı da olursa, görmeyin zevklerini!

jorge amado: on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

latife tekin: parasızlar her istasyonda donarlar.

steven weinberg: din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar da kötü işler yapabilirler. ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir.

miguel de unamuno: rastlantı dünyanın gizli ritmidir, rastlantı şiirin ruhudur.

paul eluard: faşizm, tüm faşizmler vatanı, aileyi ve dini savunurlar. böylesine aşağılık bir davayı ülküselleştirmek konusunda ırkçı kuramlar onun yanı başında hazır bekliyor.

buket uzuner: erkek milleti aferin salağıdır.

saul bellow: insanların ölümden bahsetmeleri dünyanın en aptalca şeyi; neden söz ettikleri hakkında en küçük bir fikirleri yok. ölüm hakkında en temel şeyleri anlayabilenlerin sayısı on binde bir bile değil.

31.03.2013

uzun lafın kısası

mihail bakunin: en küçük, en zararsız devlet bile düşlerinde suçludur.

albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

anton çehov: doktorlarla avukatlar birbirlerinin tıpkısıdır. aralarında sadece bir tek fark var: avukatlar soyarlar; doktorlarsa hem soyar hem de öldürürler.

d.h. lawrence: çoğu kadın hiç sevmez, sevmeye hiç başlamaz. sevmenin ne demek olduğunu bile bilmez. erkekler de öyle.

buket uzuner: hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.

fernando pessoa: kölelik bu hayatın yasasıdır. isyan etmenin de kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir.

john fowles: çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.

latife tekin: zihnimizdeki ağırlıklarından kurtulup eşyalardan soğuyalım. bir tekine bile sahip olmak için istek duymaya değmez.

paul klee: umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.

saul bellow: radyasyondan çok, birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.

thomas jefferson: basılı herhangi bir eser hakkında ceza kovuşturması açılabileceğini düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor.

henry miller: parasızım, çaresizim, umutsuzum. dünyanın en mutlu adamıyım.

18.06.2012

unutma bahçesi

latife tekin

bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben.. ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.

doğru, kuşlar gibi uçulmaz, balıklar gibi uçulur, anıların derinliklerinde demişti.

ölüm, sihirli sözcüğü onun. rujunu tazeler gibi ölümden söz eder. böyle süsleniyor, ifadesine ölümün bilinmezliği sinecek.. unutmanın canlılık getiren bir rüzgar olduğunu ben söyledim ona. benimsemiş bunu; yakında unutur, kendi düşüncesi sanmaya başlar.

biriyle tanışacak olduğumda, o beni görmeden ben ona gizlice bakarım önce.

ilk bakışın gücüne inanırım ben. o zaman, karşımızdaki insanın ruhu bir kereliğine, asla unutamayacağımız biçimde, en gizli köşelerine kadar aydınlanıyor.

internet yalanın umuda dönüştüğü yerdir, umudun yalana..

beni de, insanların topluca ve hızla alıştıkları şeyler ürkütüyor, yalan değiştokuşu yapmaya yarayan ortamlar yaratmaya olan hevesleri..

unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.. insan iniyor aşağı; ama bir noktada soluksuz kalıp yukarı sıçrıyor.

yerinde bir soruyu sormanın da uygun düşmeyeceği durumlar vardır.

ağzımdan dökülen her söz kulağımda yer edecek olsa.. işitmeye katlanamazdım bütün o sözleri. hepsi birden aynı anda ses verse..

işlerini iyi yapmadıklarını gördüğümde sinirleniyorum, yaptığı işe kendini veremeyen insanları sevemiyorum.

akıl, beklenmedik durumlarda sahibini koruma telaşıyla olmadık düşüncelere kapılır, insan mantık filan gözetemezmiş o zaman.

bir neden olmasa da, buraya yeni gelen kişilere kötü davranır hep. herkes de kapısını zorlamıyor. ilk birkaç gün konuşmaz hatta, kaçar onlardan, yemeğini evinde yer. acaba bizi istemiyor mu duygusu yaratır insanlarda. bir ürküntü nedeniyle tanışma zorluğu yaşadığını, yoksa kendini böyle her gelenden saklamayacağını düşünüp önceleri onun adına üzülmüştüm. sonra içimde bir sezgi uyandı, özellikle yapıyor bunu, bilerek, insanların hareketlerine bir ölçü gelsin diye. başka türlü burada eşit ilişkiler içinde olamayız.

avcıların çoğu doğa dostudur, sevmeyi bilmediklerini sanma, yanılmış olursun, sevgi vardır onlarda. avcının sevgisi bir hayvanı vurmasından sonra ortaya çıkar.

bıraktıkları mesleklerini, geldikleri yeri, hatta adlarını bile saklayanlar var ama cep telefonları hiç susmuyor. istemedikleri hayatlarıyla haberleşiyorlar sürekli, ya unutamaz da geri dönersek kaygısıyla sanırım. gölün çevresinde, birbirlerini görmüyorlarmışçasına, esnek adımlarla, bir elleri yitik, bir elleri düşeceklermiş gibi öne eğilmiş başlarına yapışık dolanıp durmalarına uzaktan bakıyorum. buraya kendilerini hatırlatma ayinine gelmişler gibi bir hava çarpıyor yüzüme. kaygıyı da aşan duygularla ilişkilerini koruyup bekletmeye alıyorlar. unutma isteğiyle dolanların, unutulmaya hiç de razı olmadıklarını görmek beni sarsıyor.

insan aldığını silen bir varlıktır, yalnızca verdiğinin hesabını yapmayı bilir.

korku hayvanı akıllandırır, insanı aptallaştırır.

bir gün düşünmüştüm, topluca yok olup gitsek dünya ne kaybeder, hiç..

yaz unutma mevsimi; kış, anımsama.

pelin özer: bilinçli bir unutamamışlık, şaşkın unutkanlıktan iyidir.

pelin özer: bir kitabı yazmaya ancak onu unuttuğumuz an başlarız.

boş arzu sonunda boş pişmanlıkla
el ele gidince ölüme, her şey boşlaşınca
ne dindirebilir ki unutulmamış acıyı
ve öğretebilir unutmamışa unutmayı

altın çağ sona erdiğinde insanlar üç gruba ayrılmış. bir grup güneşin doğduğu yöne gitmiş, bir grup güneşin battığı yere.. bir grup da su aşırı derinliklere inmeyi tercih etmiş..

unutmak: insan her gün gördüğü yüzler arasından bir yüzü seçip unutmak isterse, bir varlığın, içine işleyen duygusundan sıyrılmaya çalışırsa başarısızlığa uğrar, o yüzü ve o varlığı çevreleyen her şeyi, sesinin ulaştığı, titreştiği genişliği, bakışlarının derinliğini, gezip dolaştığı yerleri, gidebileceği uzaklıkları, sığdığı ve taştığı her şeyi unutması gerekir. unutmak, insan için, bütün bir zamanı unutmakla olanaklıdır. bir bakışı unutmak istediğimizde, büyük bir yitimi göze almak zorundayız. ancak böyle bir yitimin neden olacağı yıkımın altından kalkabilirse, insanın yeni bir yaşamı olabilir ve insan bu yeni yaşamına çok derin bir bilgiyle, kaybın bilgisiyle sahip olur.

anımsamak: nasıl bir şeyi onu çevreleyen her şeyle birlikte unutuyorsak anımsamak da böyledir. bir anının ışığı, başka bir anıyı aydınlatıyor ve bu aydınlık bölge, bir leke biçiminde zamanın içine yayılıp genişliyor, bir sözcük, titreşimiyle başka bir sözcüğü harekete geçiriyor. birbirine bağlı metal parçaların, bir dokunuşla tınlamaya başlaması gibi. anımsama, bir an için geri dönmek değildir, kendimizi, geçmişte elinden sıyrıldığımız ölümün kucağında bulmamız demektir; bir şey unuttuğumuzda değil bir şey anımsadığımızda ölüm aklımıza gelir; çünkü anılarımız ölümün de anıları..

değil: unutmak için gittiğiniz bir yer düşleyin. bu yer dünyaya benzemesin. toprak bile olmasın, gökyüzü, ağaçlar yok. yolculuk etmeden hep buraya gidin sonra, ışınlanır gibi. açıktasınız ama sonsuzluk hissi veren bir derinlik içinde, genişlik ortasında değil. giyiniksiniz ama elbiseniz sizin deriniz, etinize acıyla yapışmış bir deri değil bu, hafif pütürlü, esnek, mat. dışarıdan görülebilen tek şeyin kendiniz olduğu bu yerin rengine bürünmüş olun, görülmedik bir renk olsun bu da. sadece üzerine yaslanır gibi oturduğunuz bir yükseklik var, hiçbir şey yok başka. yine insan gibi biçimlisiniz. herhangi bir şeyi unutmak için insanın kafasında bir zıtlık oluşturması gerekir, düşünerek yapamazsınız bunu. düşünceler kaçmaya çalıştığınız yere ve zamana aittir, gidin. unutmak için, kendinizi olmayan bir yerde düşleyin.

8.06.2012

rüyalar ve uyanışlar defteri

latife tekin

insanın öteki canlılardan üstün olduğu düşüncesinden sıyrılanlar dili yenileyebilir ancak.

gün ortasında, bir an yüzümüzde soluklanıp bilinçdışına savrulan düşünceler rüyalara aittir; aynı günün gecesinde göreceğimiz rüyaların haberini getirirler bize. aklımıza düşer düşmez unutayazdıklarımız."

sahicilik, yanmış ormanlardan arta kalan kül yamaçların kederiyle soluklanmaktır diyelim; yapayalnız ve bir başına soluklanıp iç geçirmek; ama kilometreler boyunca arabalardan fırlatılmış pet şişelerin, meşrubat kutularının pisliğine bulaşır kederin, naylon torbaların yarattığı iç bulantısında boğulur; o ince soluğun ağaçların ruhuna ulaşabilse, kederin sahici olacaktır, olamaz. hiçbir duygunun doğruca yerine ulaşabildiği bir ülke değil artık burası.

bir duvar dibi bile büyülüdür çocukken.

insanın büyürken masumiyetini kaybetme hikayesi bence onun büyük hikayelerinden biridir; hala yazıyorsam, o ışık gözlerimden çekilmeden önce her şeyin nasıl da başka türlü göründüğünü unutamadığım içindir, çekilip gittikten sonra her şeyle arama giren uzaklığa katlanamadığım içindir; şimdi ancak, çocukluğumda yaşadığım o sonsuz çarpıntılı mutluluğun anısını diri tutmaya çabalayabilirim, o ışık geri gelmeyecek biliyorum bunu; yitirdim, söndü.

"erkek yaşlanır rezil olur; kadın yaşlanır yiğit olurmuş."

gövdeleri boydan boya yosun tutmuş meşelerin yeşilimsi aydınlığında süt mavisi görünen, aslında eflatun, acı çiğdemlerin parıldadığı kahverengi, sarı yapraklarla kaplı yamaçların kıyısında susup soluklanır sevgililer; kalplerinde saklı kalır, ruha dolan o uçuş; söylemezler sırrını kelebeklerin, rüzgarın bir halidir aşk, denize kök salmış kaya ağaçların, bulut yeşili çamların uğultusu. domuz dikenlerinin geçilmez bir ağ oluşturarak sarıp sarmaladığı kayın ağaçlarının, kar beyaz mantarların yer aldığı yarı karanlık derinliklere uzanırlar sessizce.

"bir insana yapılacak en büyük iyilik, onu bir başına vahşi doğanın ortasına bırakmaktır."

4.05.2010

muinar

latife tekin

heykel, olduğu yere nasıl yakışır biliyor musun? olduğu yeri inkar ederek, hiçbir yerde durmuyormuş gibi yaparak, gerçek bir sanat eseriyle karşılaştığımda dilim alttan yukarı tatlanıyor; sanat müzelerinde, galerilerde neden bir sevişme odası yoktur, hiç anlamamışımdır.

yol mu ayağına uymuyor, ayağın mı yola, toprakla mı kavgalısın, rüzgarla mı, yürüyüp gidemiyorsun doğruca..

doğdukları yerden büyük suya doğru akan ırmakları getir aklına, ağırlaşarak gidip denize dökülmezler mi, yollarını şaşırmadan, kıvrıla kıvrıla, dağ koyak haritaları varmış gibi.. sezgiler de boncuklar gibi bir ipe dizilip kolye olmak ister, duygular da; her şeyin arzusu bir düzene kavuşmaktır.

"insanoğlu, hayvan gibi, doğasının kendisine dayattığı temel gereksinimleri karşılamak zorunda. bu gereksinimler onun dünyaya bakışına biçim veriyor. savan aslanı için sevimli ceylan ilk olarak kendisini kıvrandıran açlığı dindirmenin bir aracıdır. batılı oduncu için orman her şeyden önce bir işletmedir."

dağı yanıyor hattiban'ın, yerle bir olmuş meyhaneleri, ormanı ateşe verilmiş, yıkılmış surları, çaputlara sarınmış kadınlar, taşları birbirine sürterek dua mırıldanıyor, içecek su aradım, yiyecek meyve, çarşısından yaslı çığlıklar yükseliyor, yaş süzüldü gözlerimden, taş verdiler elime, gezindim evlerin arasında taşları birbirine sürterek, bir ağaca yasladım sırtımı, dallarında elmalar ağırlaşmış, serinledim ince dumanlı ırmağında, yakılmış evlerin külü yağmış suyuna.. ayağıma batan bir dikenin acısı beni kerme duvarların dibine sürükledi, o acımı dindirmeye koştu, diliyle ıslatıp çıkardı yüreğimi sızlatan dikeni, kırılmıştı ucu dikenin, toza bulanmıştı ayaklarım, avuçları terledi, terinden ateş geçti bana, sessiz solukla inledim, süzüldü kirpiklerim, titreyip sarsıldı omuzlarımdan, soldu yüzü derin nefesle, bileğime dolandı parmakları.. kerme duvarların dibinde, ayağımı uzun uzun ellerinin içinde tutan bu erkeğin ardı sıra yürüdüm, hattiban sokaklarında ayağımda diş sızısıyla izini sürdüm, bir bulut takip etti bizi, içi boş ağaç gövdelerinin sıralandığı kırlık yerde ot serdi altıma, ateşinin tadı ağzımda kaldı, kollarında kötü düş gördüm, sarı dumanı üstümüze dağıldı bulutun, iri kanatlı bir kuş çıktı içinden, siyah tüylü, ince gagalı, yeşil yılan bükülüyordu gagasında, zussupuri'nin pullu yılanı, dili kıvrılıyordu..

ankara platoydu, set oldu, film çekmek için kurulmuş bir şehirdir. yönetmen kaçmış, yarım kalmış film, sır olmuş başlatanlar.. oyuncular, figüranlar sahipsiz, paraları ödenmiyor yıllardır.. ne işimiz var ankara'da?

erunna'ya sözümü götürün, izini sürüyorum bir erkeğin..

nereye gideceğim, huzursuzluk dizboyu, konu güncel, boşver, gönlüm yaralı döndüm zaten. ermenilerin nükleer bir santrali var, döküntünün döküntüsü, eskimiş çökecek damı, kapatılması lazım, patladı patlayacak, sınırı geç, iki adım ötede, nükleer bomba, elimiz yüreğimizde dört dönüyoruz çevresinde, kürtler devlet kuracak ölüm akacak üstlerine, sönecek gap map, dicle-fırat radyasyon, ne yapayım öyle devleti, savaş üstüne kanser, çağırıyorlar gitmek istemiyorum, meclis ışın tedavisinde, kemoterapide, manzara gözümün önüne gelip oturuyor, giremiyorsun ruhlarına kürtlerin, fışkırmışlar dağa, beklemişler bin yıl, bekleyen bir onlar değil, kapatmayacağız diyor ermeniler, para lazım kapatmak için.

biz bir şey yediğimizde onu öldürdüğümüzü düşünürdük. insanı boğazından geçen şey öldürüyor.

kadın içindeki erkeği serbest bırakıp hak tanıyacak ona, erkek de içindeki kadını serbest bırakacak, başka türlü sağlanmaz barış..

adını bilmediğim bir renk var, bir duygunun rengi bu. uzun yıllardan sonra, unuttuğum insanların yüzüne yeniden baktığım o ilk anda açığa çıkıyor. göz büyüklüğünde havada titreşiyor öyle, dağılıp yayılmadan kayarak yer değiştiriyor; acı çeker gibi koyulaşıp soluyor, olmakta olan bir şeyin işaretiymişçesine..

eski zamanla yeni zamanın karşılaşmasının, geçmişin ışığıyla bugünün ışığının ansızın birbirinin içine akışının rengi bu.. zamanla ışığın şaşkınlığından yansıyabilir böyle bir duygu ancak.

her insan bir parça kendinden nefret eder.

unuttuğun insanlarla sonra yaşadığın hiçbir şeyin seni sarsma gücü yoktur.

okurken yaşlıyım, yazarken genç. ağlarken genç, gülerken genç. uyumak üzere yatağıma uzandığımda yaşlı, sabah uyandığım anda çocuk..

nin işaru muhişar.. kokusu var zamanın.. sarar soluğunu insanın, dalı yaprağı yok, görünmez ağacı boşluğun, tüter inceden inceden tozu buharı, demişler.

mor ateşin sıçradı göğsüne, annemin sızısı gibi kokuyorsun, patlıcan çiçeğin gözyaşı senin..

dünyanın ne gücüne gidiyor biliyor musun.. senin ırmaklarının, dağlarının yeri yanlış demek istiyor bu insanlar bana, kesiyoruz ormanlarını, doldurup düzlüyoruz kıyılarını, kırıyoruz tepelerinin burnunu.. işi doğrusuna getiriyoruz biz, beğenmiyoruz aldığın biçimi, acele soğumuşa benziyorsun, güzel olmamış kabuğun.. uçaklarına pist yapacak yer bulamadılar, havalimanıymış! ölsünler, mil çekiliyor mu gözlerine, su kuşları karşılayacak onları, gagaları demir ateşi, ince dağlama geçecekler üstlerinden, sazlıkların yeri doğru muymuş, anlarlar o zaman.. içdeniz faşistleri!

11.11.2008

sevgili arsız ölüm

latife tekin

ölümü aratma kafir gelirim
kuş olur uçarım geri gelirim
bütün sırlarını ele veririm

atiye'nin başına dikildiği bir zamanda dirmit'e durup dururken bir ilham geldi. dirmit annesi başında söylenirken birdenbire ilk şiirini yazdı. söz yerine, kağıda gözyaşı dizdi. kağıdı alıp aralığa çıktı. merdiveni kurup dama tırmandı. kiremitlerin başına oturdu. birbirine yaslanmış tahta evlerin damlarına, bacalarına, bulutlara, denize ilk şiirini okudu. burnunu kazağının koluna sile sile şiirini katlayıp koynuna koydu. damdan bir umutla indi. ilk şiirinden daha güzel şiirler yazmaya karar verdi. sessizce geçip dikiş makinesinin başına oturdu. önüne boş bir kağıt koydu. dudaklarını dişlerinin arasına alıp düşünmeye başladı.

dirmit o günden sonra hep sözcüklerden bir yorgana sarındı. sözcüklerden bir yatağın üstünde uyudu. sözcüklerden yapılma bir sandalyenin üstünde oturdu. atiye günleri sayılı binlerce sözcük oldu. huvat sözcük dolu şişelere baktı. nuğber sözcük bekledi. zekiye sözcük ağladı. seyit bembeyaz takma sözcükten dişleriyle güldü. mahmut dilini dişlerinin ardına dayayıp sözcük çaldı. halit sözcükleri duvarlara vurdu. dirmit ne yana bakacağını, hangi birini yazacağını şaşırdı. o şaşkın şaşkın dolanıp gezinirken bulutlardan sözcük yağdı. musluklardan sözcük aktı. akan sözcük, yağan sözcük, bakan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük dirmit'in kafasının içinde bir toplu kargaşaya dönüştü. ama bir türlü şiire dönüşemedi. dirmit günlerce onca sözcükten ne kadar uğraştıysa bir ikinci şiir yazamadı. hırsından deliye döndü. kendine cezalar verdi. kendine şiir yazmadan uyumayı, yemek yemeyi, su içmeyi, gülmeyi yasakladı. yasaklara ağlamayı, konuşmayı, helaya gitmeyi kattı. bir kendini boş kağıdın başına zincirle bağlamadığı kaldı. ama yasakları artırdıkça daha beter odlu. kafasının içinde sözcükler tepinmeye, çırpınmaya başladı. her biri iğne olup beynine saplandı. yasakları dirmit'e acı verdi. şiir vermedi.

dirmit onca yasakla da şiir yazamayınca bu defa kendini yarışa soktu. bir zaman güneşle yarıştı. güneş doğar doğmaz kağıdı önüne koydu. güneş batmadan şiir yazması için kendine emirler savurdu. güneş dönüp battı. dirmit bir öfkeyle boş kağıdı yırttı. güneşe yenildi. ayla yarışa kalktı. ay, şiir olmadan soldu. sonunda dirmit şiir yazmanın bir yolunu buldu. sözcükleri tek tek kafasının içinden alıp yüreğine koydu. yüreği "güp! güp!" attıran sözcüğü hemen kağıda yazdı. yüreğini attırmayan sözcüğü yüreğinden çekip aldı. dirmit o günden sonra yüreğine kul köle oldu. yüreği ne yap dediyse onu yaptı, yüreği nereye git dediyse oraya gitti, yüreği ne dediyse onu dedi. yüreği kafasıyla zıtlaştıysa o da zıtlaştı. yüreği taştıysa o da taştı. yüreği çırpındıysa o da çırpındı. yüreğiyle birlik oldu. dersi defteri boşladı. yüreğine sözcük koydu, yüreğinden sözcük aldı. cinci memet ben doğmadan bana çentik koydu demedi, annem tespih elinde arkam sıra dolanıyor demedi, şiir üstüne şiir yazdı. koca bir defterin yapraklarının önünü arkasını şiirle doldurdu. atiye'den defteri köşe bucak kaçırdı. defteri damlara bacalara çıkardı. atiye'de uyku düzeni bırakmadı.

atiye akan suların "hıp!" diye duracağını; ama gücü kuvveti yerinde olan erkeğin durmayacağını bildiğinden, oğlunun elbet bir gün zekiye'nin koynuna gireceğine inanıyordu.

13.07.2008

buzdan kılıçlar

latife tekin

yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar. yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar.

karnımızı doyurmak için çırpındığımız her an'ı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de varolduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız.

parasızlar her istasyonda donarlar.

kendilerini yaşadıklarına inandırmak zorunda kalan insanların dünyasında hayatın araçları gerçekliklerinden sıyrılır. yoksullar onları boşluklarında durmaksızın çınlayan bir ses olarak duyarlar.

dünyanın uzayla ilişkisinin nasıl haddi hesabı yoksa, insanın dünyayla ilişkisinde de durum aynen budur.

kimi çift yıldızlar alabildiğine büyük olduğu için birbirlerinden uzak düşmek gibi bir kaderi paylaşmışlardır. çift yıldızlar küçük küçükse birbirlerine sürekli olarak daha yakın dururlar.

hayat; inanç, sessizlik ve çalışmayla gelişir.

bir insan basit bir şey değildi. dışardan petek gibi düzlenmiş görülüyordu ama içinde patlamaya hazır fırtınalar gizleniyordu. ruhumuzdaki rüzgar akıl ve mantıktan bağımsız eserek psikoloji dediğimiz şeyi yaratmaktaydı. kişi davranışlarının maddiyatla muazzam irtibatı vardı. insan sokakta ne görüyorsa içinde istemese dahi aynen o yönde bina kuruluyordu. arzu, kesinliği olan manyetik bir dalgaydı. ona hükmedilemiyordu.

insanın kendine dahi uzak olduğu bir an oluyor.

dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

yoksulların dünyasının dışarıya açılan camı yoktur.

keşke zamanda aşkı öldüren zehirli bir yan bulunmasaydı..

darda olduğu her halinden belli olan bir kadın, para kabul etmiyorsa, kendine büyük inancı var demektir.

yoksulların yüzyıllardır dünyaya karşı kalkan olarak kullandıkları serap, başkalarının hayatıdır.

kendilerine dair olanı, kendilerine ait olmayan seslerin yankısını giyinmek suretiyle korudular.

varolan her türlü madde enerjidir. her şey değişim halindedir. insan enerjinin kütleleşmiş şeklidir. maddenin olmadığı yerde yer yoktur. uzaklık ve yakınlık hiç yoktur.

sempati, kalbin aşktan sonra gelen en muazzam duygusudur.

yokluğun gözünden görünen dünya sessizliğin sislerinde yitip gitti.