31.08.2022
uzun lafın kısası
29.11.2019
uzun lafın kısası
aleksandra kollontay: aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir özgürlük yaşanamayacaktır.
jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.
john fowles: hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz. yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.
arthur koestler: kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.
william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.
neval el-saadavi: kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler.
james connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.
eduardo galeano: kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.
frederic gros: ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.
guy standing: hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.
jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.
23.10.2018
gün ortasında karanlık
kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.yükseklerde oksijen azdır, başı dönen yitip gider.
hikâyenin sonu iyi bağlandığında çekilen çileler unutulur.
mutlak gerçek, hemen öncesinde bakıldığında her zaman yalandır. sonunda haklı olduğu ortaya çıkan kişi, o sona varılmadan önce haksız ve zararlı görülür.
peşine takıldığımız her yanlış fikir, ileriki kuşaklara karşı işlenmiş bir suçtur.
her alkol şişesinin içinde ölçülebilir miktarda duygusal taşkınlık bulunur.
saint-just: kimse suç işlemeden ülke yönetemez.
machiavelli: kimi kez sözcükler gerçekleri gizlemek amacıyla kullanılmalıdır. ancak bunu öyle bir biçimde yapmalı ki, ya kimse farkına varmasın ya da mutlaka birinin dikkatini çekecek olsun.
hapisteki insan için en korkunç şey birinin suçsuz olduğunu bilmektir. çevreye uyum sağlamasını engeller, moralini yerle bir eder.
dünya öyle bir hale geldi ki, zeka ile ahlak birbirine ters düşer oldu. hangi taraftaysan ötekinden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. insanın kafasını fazla çalıştırması iyi değildir.
28.09.2018
militanlar
arthur koestler
her gerçek inanç uzlaşmasız, köktenci, özleştirmecidir.
burjuva evliliği, toplum tarafından onaylanmış bir fuhuş biçimidir.
bir polisin elindeki silahla devrimci işçi sınıfına mensup birinin elindeki silahın farkı şudur: ilk olarak polis, yönetici sınıfların bir uşağıdır ve silahını bir baskı aracı olarak kullanır; oysa aynı silah, devrimci işçi sınıfına mensup birinin elinde, ezilmiş kitleleri özgürlüğüne kavuşturmak için bir araçtır.
thomas mann: zararlı bir gerçek, yararlı bir yalandan daha iyidir.
çalışma, etkili bir uyuşturucudur. yararlı bir göreve, adını sanını bilmeden tüm kalbiyle uygun olduğunu hissetmektense bilincini oyalamak çok daha iyidir.
inanç gerçekten şaşırtıcı bir şey; insanları yalnızca dağları yerinden oynatmaya değil, yarış atı yerine ringa balığı koşturmaya da yetenekli kılıyor.
çoğu kez geçmişi romantikleştiririz. ama bir inançtan dönen ya da bir dostun ihanetine uğrayan kişilerde, mekanizma tersine çalışmaya başlar. iş işten geçtikten sonra ilk deneyim masumiyetini yitirir ve duyulan acı yüzünden, anılarda kötü yorumlanır.
düşmanı yatıştırma eylemine girmeniz, farklı yollardan sizinle aynı amaç peşinden giden dostlara eziyet etmeniz kadar akıl almazdır.
psikolojik açıdan bakıldığında, gelenekçi bir inançla devrimci bir inanç arasında pek az fark vardır. her gerçek inanç uzlaşmasız, köktenci, özleştirmecidir. ayrıca açık yürekli gelenekçi, ilgisiz, kayıtsız insanların inancı yozlaştırdığı, erdemli geçinen bir topluma karşı daima mücadele veren bir meczuptur da. aynı şekilde, geçmişle tam bir kapışmayı simgeler gibi gözüken devrimcinin ütopyası, daima yitik bir cennetin, efsanelere yaraşır bir altın çağın herhangi bir görüntüsünü örnek alır kendine.
yoldaşını sev, ama ona hiçbir şey için güvenme.. hem senin çıkarların söz konusu olduğunda; çünkü sana ihanet edebilir hem de onun çıkarları söz konusu olduğunda; çünkü sana ihanet etmeyi ne kadar az istese de kendisi için en geçerli yol budur.
10.04.2017
intihar
yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.
mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.
stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.
eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.
ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.
rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.
ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.
10.11.2015
devrim yolunda
yığınlar yeterince olgun olmadıklarında insancıl zaaflar ve liberal demokrasi devrim için intihar demektir.vicdanlı olmak denilen şey bir devrimci için dünyanın en uygunsuz özelliğidir. vicdan denilen şey insanın beynini kanser gibi kemirir, sonunda gri hücreler bütünüyle yenilip yutulur.
insan dünyayı duygularının keyfini sonuna dek çıkaracağı metafizik bir genelev gibi görmeli. duygusallık paylaşımı, vicdan, tiksinme, umutsuzluk, pişmanlık ve bedele katlanma gibi şeyler bizim için serkeşlik kadar iticidir.
tarihin hiçbir döneminde insanoğlunun geleceğini etkileme gücü bizdeki kadar az sayıda kişinin ellerine yoğunlaşmamıştır.
tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir. bunun için zorlanması gerekir üstelik. çölde ilerlediği sürece tehditler ve vaatlerle, hayali korkular ve hayali tesellilerle motive edilmesi gerekir. yoksa yarı yolda dinlenmek için oturup altın buzağıyla tapınmaya başlar.
tarihin en korkunç canileri neron ya da fouche tipinde kişiler değil, gandhi ve tolstoy tipindekilerdir. gandhi'nin içinden gelen ses, ingiliz top ve tüfeklerinden daha etkili olmuştur hintlilerin kurtuluşunu engellemek açısından. gandhi'nin hindistan'ı felakete sürüklediğini, temiz ve insancıl yolları yeğlemenin politik iktidarsızlığa sebep olduğunu kabul edelim.
kendini otuz altına satan bir adam dürüst bir alışveriş yapmıştır; ama kendini kendi vicdanına satmak tüm insanlığa ihanet demektir. tarih, a priori ahlak dışıdır, vicdanı micdanı yoktur.
doğru sonuca varmak için her yolun geçerli olduğu ilkesi politik ahlakın tek kuralı olmuştur her zaman ve olacaktır; başka her şey boş laftır, dokunduğun anda elinden kaçacak saçmalıklardır.
öznel iyi niyet bizi hiçbir şekilde ilgilendirmez. yanılgı içinde olan bunun bedelini ödemeli, haklı olan sonunda aklanmalıdır.
her cümleyi tekrarlayarak ve basitleştirerek yığınların kafasına tokmak tokmak sokmak gerek. doğru olarak gösterilen şey altın gibi parlamalı, yanlış olarak gösterilen ise zifiri karanlık olmalı. yığınların politik süreçleri anlayabilmeleri için panayırlardaki palyaçolar gibi renklendirilmeleri gerekir.
bu hayatta kurnaz olmak zorundadır insan; yoksa ahir ömründe hapislere düşer ya da soğukta köprü altlarında yatmak zorunda kalırsın. işin kısası budur: ya akıllı olacaksın ya namuslu davranacaksın, ikisi bir arada olmuyor.
8.06.2014
inanç
arthur koestler
inanç hiç de akıl yoluyla edinilmez. bir dizi mantıksal tümdengelimlerle bir kadına âşık olamaz, bir kilisenin içine giremezsiniz. us, bir inanç aşamasını geçerli sayabilir; ama yalnızca iş işten geçtikten ve inanan, eylemiyle şimdiden inandığı şeye güdümlendikten sonra. inanma, inanç değiştirmede ama yalnızca her durumda ve koşulda, uzun süredir içine kapalı ruhun alanlarında olgunlaşan bir değişimin bilinçlenmesine olanak tanıyan yaratıcının inanç değiştirmesinde bir rol oynayabilir. inanç kazanılmaz. tıpkı bir ağaç gibi boy atar. doruğu gökyüzüne uzanır, kökleri geçmişe gömülür ve atalardan kalma bir humusun karanlık özsuyu ile beslenir.
5.05.2014
cinayet
arthur koestler
demokrasilerimizin adaleti inkâr ettiğini herkese duyururken seslerimiz erdemli bir öfkeyle nasıl da titriyor; ama aynı zamanda yoldaşlarımız sorgusuz sualsiz, yargılanmadan öldürülürken nasıl da sessiz kalıyoruz! içimizden her biri, yüreğinin derinliğinde bir ceset taşıyor; ama orada güzel bir toplu mezar neye yarar?
hiçbir ülkede, hiçbir zaman bu kadar çok devrimci, sovyet rusya'da olduğu kadar öldürülmedi ya da köleleştirilmedi. upuzun yedi yıl boyunca tüm bu saçmalıklara, marksizm adına işlenen tüm cinayetlere ben bile mazeretler bulduğuma göre, zeki ve iyi niyetli insanları yanıltmayı başaran diyalektiğin hiçbir esneklik göstermeyen ipi üzerindeki bu zihinsel akrobasi gösterisi, sıradan zekaların işlediği korkunç suçlardan çok daha fazla cesaret kırıcı.
düşmanı yatıştırma eylemine girmeniz, farklı yollardan sizinle aynı amaç peşinden giden dostlara eziyet etmeniz kadar akıl almazdır.
ütopya
arthur koestler
marx ve engels'in dediklerine bakılırsa, komünizmin sınıfsız toplumu, sarmal diyalektiğin bitiminde, ilk çağların komünist toplumunun bir dirilişi olmalıydı. dolayısıyla, yürekten inanç, inançlının her zaman sosyal ortama karşı bir ayaklanmasını, çağların derinliğinden çekilip çıkarılmış bir idealin gelecekteki yansımasını kapsar.
bütün ütopyalar mitolojinin kaynağından beslenir. toplum mühendisinin ayrıntılı çizimleri, ilkel metnin yeniden okunup düzeltilmiş baskısından öte bir şey değildir.
katıksız ütopyaya özveri ve kokuşmuş bir topluma karşı başkaldırı, bu durumda, tüm militan inançların yönelimini sağlayan, birbirine taban tabana zıt iki kutuptur. bu iki zıt kutbun hangisi, idealin çekiciliği mi yoksa sosyal ortamın iticiliği mi, diye sorgulamanın kökeninde şu hep sorulan tavuk ve yumurta meselesi yatmaktadır.
psikiyatra göre ütopya susuzluğu ve olan bir şeye karşı başkaldırı, toplumsal bir nevrozun belirtileridir. toplumsal reformcunun gözünde bunlar, sağlıklı ve aklı başında tavrın göstergeleridir. psikiyatr, içinde kendisinin de bozulduğu yozlaşmış bir topluma ayak uydurdukça kendisinin de yozlaşacağını; reformcuysa, iyice kökleşmiş olayların içine böylesine işlemiş de olsa, nefretin ütopya niteliğinde bir toplumun temelleri de olan bu erdemi ve bu adaleti doğurmadığını unutma rizikosunu taşır.
psikologun tutumu gibi, sosyologun tutumu da, bu durumda yarı gerçekliği yansıtır. devrimcilerin birçoğunun yaşam öykülerinin, aileler ya da toplumla nevroza kadar varabilen bir çatışma yaşadıklarını ortaya koyduğu doğrudur. ama bu da marx'ı açmak için, can çekişen bir toplumun kendi mezar kazıcılarını kendisinin yarattığının bir kanıtı değil midir?
insanı çileden çıkaran bir haksızlığa karşı takınılacak tek onurlu tutumun, içe bakışı daha uygun zamanlara erteleme pahasına, ayaklanma eyleminde sergilenen tutum olduğu da bir gerçek. ancak kokuşmuş bir toplumun, devrimci sürgünler verinceye dek kokuşturduğuna güven getirmek için, gerçek tarihte devrimlerin patlak vermesinde ağır basan yüksek nitelikli amaçlarla, devrimlerin son bulduğu yürekler acısı finali karşılaştırmak yeterlidir.
sosyologun ve psikologun yarım gerçekleri göz önünde bulundurulacak olursa, toplumsal adaletsizliğe aşırı duyarlılık ve ütopyanın marazi susuzluğunun nevroz ve uyumsuzluğun belirtileri olduğu sonucuna varılır. yalnız toplum öyle bir çürüme noktasına gelir ki, sinir hastasının başkaldırısı, açların gözleri önünde domuzlarını suda boğan bir topluma akıllı uslu boyun eğmekten iyidir tanrı katında. oysaki 1931'in aralık ayında, yirmi altı yaşımda, alman komünist partisi'ne katıldığımda, bizim uygarlığımızın durumu da böyleydi.
31.07.2011
uzun lafın kısası
alberto moravia: insan dediğin ciğeri beş para etmez bir yaratıktır.
carson mccullers: en vasat insan bile, çılgın, ölçüsüz ve bataklığın zehirli laleleri kadar güzel bir aşkın nesnesi olabilir.
duygu asena: insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor.
franz kafka: hiç kimse cehennemin dibindekiler kadar temiz şarkı söyleyemez; meleklerin söylediğini sandığımız şarkı, aslında onlarınkidir.
trevanian: işin doğru yapılmasını istiyorsan onu en meşgul adama yaptır.
hermann hesse: nasıl ki delilik yüksek bir anlamda tüm bilgeliğin başlangıcıysa, şizofreni de tüm sanatın, tüm düşlerin başlangıcıdır.
danilo kis: düş, geceleri yaşamın kaynağına doğru kaçan ruhun susuzluğunu giderdiği yerdir.
montaigne: doğanın ne kadar azla yetindiğini görmek harikulade bir şeydir.
paulo freire: demokrasiyi yüceltirken halkı susturmak yüzsüzlüktür; hümanizmden dem vururken insanı hor görmek, bir yalandır.
sigmund freud: doyurulduğu zaman sönmesi, tensel sevginin kaderidir.
arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.
17.04.2011
ernest hemingway
"insan yok edilebilir ama yenilmez."
hemingway, 1920'de chicago'da çalıştığı yayınevinde hikayeci sherwood anderson'la tanıştı ve 1921'de bir gazetenin avrupa muhabiri olarak amerika'dan ayrıldı.
paris'e varır varmaz, sherwood anderson'ın kendisini gertrude stein'e tanıtan bir mektubunu, miss stein'e götürdü.
öğretmenleri ezra pound ve gertrude stein'di. sonradan çıraklık yılları hakkında hemingway, "ezra'nın söylediklerinin yarısı doğruydu; gertrude stein her zaman haklıydı." demiştir.
hemingway "gençken talihim vardı" derdi, "kendimden yaşça büyük insanlarla arkadaş oldum." ve eklerdi, "şimdi yine talihim var; çünkü gençlerle arkadaşlık ediyorum."
genç bir yazara gönderdiği mektupta "karşınızda birisi konuşurken bütün benliğinizle dinleyin söylediklerini. insanların çoğu dinlemeyi bilmezler." diyordu.
hemingway sabahları erken kalkar ve saat sekizde masanın başına geçerek çalışmaya başlardı. "durmak için en uygun zaman romanın rahatça ilerlediği andır." derdi. "ondan sonra ne yazacağınızı bildiğiniz bir anda durursanız, ertesi gün devam etmekte güçlük çekmezsiniz."
yazma sanatını hala öğrenmekte olduğunu söyleyen hemingway, "ben ölünceye kadar çırak kalacağım." derdi. "aptallar usta olduğumu söylüyorlar. fakat kimse bu işin ustası olmamıştır ve her yazarın sanatında daha da ilerlemesi olasıdır."
arthur koestler, "hemingway'i küçümsemeyin. basmakalıp yazıyor belki; ama yine de bugün hayatta olan en büyük yazar odur." demişti.
bir romancı arkadaşına "ulusal yazar, serüven yazarı, şu yazarı, bu yazarı diye bir şey yoktur. eğer çanağında balı varsa yazar düpedüz yazardır." demişti.
hemingway, "bir insanı sağlıklı olmak, iyi çalışmak, arkadaşlarla yiyip içmek, cinsellik ilgilendirir." diyordu.
bir alman gazeteci, "bay hemingway, ölüm hakkındaki düşüncenizi açıklar mısınız?" diye sorduğunda, "evet, o da başka bir fahişe." diye yanıtlamıştı.
yaşamı, eşinin, çevresinin bütün önleme çabalarına karşın, kendi eliyle, silahlarından birini temizlerken son buldu.
31.03.2011
uzun lafın kısası
balzac: kamuoyu tüm fahişelerin en kokuşmuşudur.
dan brown: gerçek, sadece ölümün gözlerinden görülebilir.
cemil meriç: biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.
albert camus: dünyada her kuşaktan bir avuç üstün insan çıkar, iki ya da üç tane.
arthur koestler: burjuva evliliği, toplum tarafından onaylanmış bir fuhuş biçimidir.
ömer faruk toprak: küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz.
ahmet hamdi tanpınar: bir şeyi veya bir insanı hakkıyla tadabilmek, sevebilmek için kendisiyle alakası olmayan ne kadar çok şeye muhtacız!
hegel: felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar.
nedim gürsel: insanın karnı nerede doyuyorsa vatanı orasıdır.
ebu'l-ala el-maari: insanlar iki kısımdır; bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur.
thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.
napolyon: bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır.
thomas carlyle: tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir.
16.11.2008
30 şubat
insan tehlike hissedince küçük beyincik bir tehlike olduğu sinyalini verir; ahenksizliği ya da tutarsızlığı ölçen ön kuşak helezonu, "merak etme, endişe edilecek bir şey yok, her şey yolunda" tepkisi gösterir; gülmenin sosyal gruplardaki fonksiyonu gruptaki diğerlerini, kendi soyundan olanları sezilen anormalliğin endişe verici olmadığı yolunda uyarmaktır. yani gülenlerden endişe edilecek bir şey yoktur. bir tehlike sezinlemekte iseler bile gülerek bize endişe edilecek bir durum olmadığını bildirmektedirler.gülmenin nefes almayı zorlaştıran etkisini, sevişmenin nefes almayı zorlaştıran etkisine benzetenler, gülmeyi, sevecen davranışla aynı kaslara hitap eden bir beyinsel faaliyet olarak değerlendiriyorlar. hayvanlarda gülme durumu çoğu kez av ya da yiyecek karşısında ortaya çıkıyor; mesela, sırtlanın önüne yiyecek koyup sonra çekmeye kalkarsanız gülmeye başlayacaktır. insanların üstünlük ve yiyebileceğini gözüne kestirdiği şeyi görünce gülmesi de sırtlana benzemesindendir.
kumarda en önemli avantaj hiç oynamamaktır.
demokritos, insanların salaklığına çok sinirlenip sürekli alaya aldığı için seneca gibilerinin haksız saldırısına uğramıştır; halbuki insanoğlu tam da demokritos'un işaret ettiği gibi tahammülü imkansız bir dili salaklık üretmeden edemez. bu salaklıklarla alay edilmesi her aklı başında sorumlu entelektüelin boynunun borcudur.
gülmenin zihinsel sebebi ise kişinin kötülükten incinmeyeceğini anlaması, değersizliğinin farkına varması, şaşırmasıdır. gülme, beğeni, sevinç ile aynı gruba dahildir. tiksinme, kızgınlık ve şok da bu grup içindedir. bağırsaklarda düzenli olarak yer değiştiren bir basınç diyaframa vurunca ciğerleri etkiler, hızla değişen aralıklarda hava girişi ve değişimi sağlıklı bir gelişmeye neden olur. hayal edildiği sırada heyecan ve rahatlama arasındaki gidiş gelişler, adale ve sinir sistemi hareketinin düzensiz kasılmaları gülmenin fiziksel nedenidir. koestler'e göre, bir düşünce akışı içinde çıkan beklenmedik gelişme ile bir başka alakasız düşünce arasında ilişki kurulur; bu ani atlama eşit olmayan yerleşik iki matriksin karşılaştırılmasına neden olur; sonuç kendini gülme eylemi olarak ifade eder. ısrar ve aynılığa dayandığından, ifadenin içerdiği duygusal birikimin transferi mümkün olmayınca, enerji, direncin en düşük olduğu kanalları kullanarak dışarı çıkma yolunu bulur. ani ve tümden rahatlama, enerji veren adrenalin maddesini hızla kana boşaltır; gülem ile beyne kan akışı artar, bu nedenle düşünce sürekliliğinde kırılmalar olur, heyecan yaratarak karamsar düşünmeyi engeller.
gecenin ilk rüyası en kısa rüyasıdır. yaklaşık 10 dakika sürer. sekiz saatlik bir uyku sırasında insan bazen kırk beş dakikadan bir saate kadar varan rüyalar görebilir. normal insanlarda rüya tekrarı her 90 dakikaya tekabül eder. fakat genellikle uyanmaya yakın olan rüyalar hafızada kalır. güzel rüya görebilmek için bir rüya günlüğü tutmak gerekir. hayata güvenmiyorsanız, rüyalarınıza güvenin; hayatta cevabını aradığınız sorunlarınızın cevabı rüyalarınızdadır.
müsaade edilen arzular, müsaade edilmeyenler kadar eğlenceli olamaz asla.
kupa kızı gibi evlenirsin, birbirini sevmeyi sürdürürsün bir süre; sonra hayat ağır basar, yorgunluk çöker ilişkiye. söylenecek sözler tükenir. ya da eskiden söylenmesi gerekmeyen söze gerek olur, açıklamalar başlar, sevginin ihtiyaç duymadığı açıklamalar, uzun uzun. ışık söner yavaş yavaş. sonra sevgiyi üfleyen nefes daralır. falan filan..
susmak bilmeyen gürültülü bir kalbin en büyük özlemi sevdiğini sürekli ve farkında olarak sahiplenmekse, bunda başarısızlığa uğradığı zaman yapabileceği tek şey, özellikle de araya yokluk girerse, yeniden birbirlerine kavuşacakları ana dek onu rüyasız bir uykuya sevk etmektir.
hristiyan takvimi, dünyanın güneş etrafındaki hareketine dayanan miladi takvimi kullanır, ayla bir ilgisi yoktur. halbuki hicri takvim adından anlaşılacağı gibi ayın hareketine dayanır. güneşle bir ilgisi yoktur. yahudi takvimi bu iki takvimi birbirine bağlar. ikisini de kullanır. bu açıdan yahudi takviminin ayları ayın hareketine bağlıdır. eski takvim ayla belirlenen 13 aydan oluşuyordu. kadınların regl süresi olan 28 gün, ay takvimiyle özdeştir. hristiyan takviminin 12 ayının bununla bir ilgisi yoktur. 12 iyi peri ve 13. kötü peri, kadınların regl takvimindeki "ölümcül lanetin" simgesidir.
gülüyoruz, gülüyoruz; gülmek bilinçaltını sahiplenmek, savunmak olduğundan, yasaklı bilincimize karşı gülüyoruz.
15.09.2008
mağaradakiler
gerçek putkırıcılar bir yanlarıyla peygamberdirler, her yıkıcı bir parça hocadır.koestler: hür olarak düşünmek, hür olarak yaşamak, insanı çoğunlukla çatışan bir hale getirir. çoğunluk, babadan kalma geleneklere uyarak düşünür ve yaşar. azınlığa düşmek, insanı nevroza elverişli bir iklime sokar. kurallara başkaldıranla yarı deli (egzantrik) arasında bir adım mesafe var. toplumun düşmanca baskısı bu mesafeyi hemen aştırır insana.
petraçevski: ne erkekler sevilmeye layık, ne kadınlar. bunun için kendimi insanlığın hizmetine adıyorum.
çernişevski: tarihin yolu, çamurlu alanlardan, bataklıklardan, süprüntülüklerden geçer. çizmelerini kirletmekten çekinenler, siyasetle uğraşmamalı.
proudhon: yönetilmek, yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır.
proudhon için devlet bir vahimedir, özgür bir zekaya düşen görev bu vahimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktır.
thoreau: en iyi hükümet, hiç hükümet etmeyendir.
"günde dört beş saat çalışmak yeter; herkesin özgür olduğu bir toplumda aylaklıktan korkmayalım. insanı soysuzlaştıran: ecirlik; herkesin hoşuna giden işi yaptıktan sonra neden sırtüstü yatsın?"
"cinayet, çağdaş toplumun meyvesi. mülkiyeti kaldırın, suçlar kendiliğinden azalacaktır. gerçi anadan doğma suçlular da var ama onlar birer deli, yani hasta; hastaları hapsetmenin ne faydası var? insanlar arasındaki farklar yetişme koşullarının eseri; iyi bir eğitim, onları aşağı yukarı aynı idrak düzeyine yükseltecek, eşitsizlikten doğan çatışmaları sona erdirecektir.
max stirner: halk temsilcilerini seçtiği için özgürdür, diyorlar. bu, öküzün istediği kasabı seçmesi gibi bir şey. iktidarını devretmek, onu kaybetmektir. işçi de olsa her milletvekili, yarının yahudasıdır. millet meclisine bir işçi göndermek neye benzer bilir misiniz? bir annenin kızını geneleve kaydettirmesine.
hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.
demokratik bir hükümet de tiranik olabilir. ama baskının kurbanı azınlıktır demokrasilerde.
panaist istrati: dünyanın en özgür diyarı osmanlı ülkesidir. tanrı'ya ve padişaha çatmadıktan sonra insan orada her şeyi yapmakta serbesttir.
laurent de l'ardeche: sosyalizm, insan haysiyetini öldüren mutlakiyetin ve toplumu mahveden ferdiyetçiliğin karşıtıdır.
voltaire: yaşayanlara nazik davranmalıyız; ölülere tek borcumuz kalmıştır: hakikat.
hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı vandalizme inkılap adı verilir: dil inkılabı.
her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım: karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?
spinoza 44 yaşında ölmüş. nietzsche 44 yaşında delirmiş. ben yolumu 44 yaşından sonra buldum.
25.08.2008
neandertal
neandertal dünyada ilk kez göründüğünde maymunlar gülmeyi biliyorlardı mutlaka. üst düzeyde uygarlaşmış maymunlar daldan dala zarafetle atlarken neandertal adam beceriksizce yerlerde sürünüyordu. doygun ve barışçıl maymunlar birtakım hoş oyunlarlarla vakit geçirir ya da felsefi bir dalgınlıkla sinek avlamakla oyalanırken asık suratlı neandertal elinde sopa oraya buraya vurarak dünyada kendine yol çizmeye çalışıyordu.maymunlar dalgalarını geçerek ağaç tepelerinden onu seyrediyor, arada kafasına ceviz falan atıyorlardı. bazen de dehşete düştükleri oluyordu: kendileri ağaçlardan topladıkları meyveleri, buldukları tatlı taze bitkileri büyük bir zarafetle yerken neandertal'in çiğ etleri dişlediğini, başka hayvanları hatta kendi cinsini boğazladığını görüyorlardı. üstelik yıllar yılı aynı yerde durmuş ağaçları kesiyor, zamanın kutsallaştırdığı kayaları yerinden oynatıyor, ormanın her türlü yasa ve geleneğini fütursuzca çiğniyordu. kaba sabaydı, zalimdi, her türlü hayvansal vakardan yoksundu; üst düzeyde gelişmiş olan maymunların gözünde tarihin barbarlık dönemine dönüşünün simgesiydi.
şempanze türünün dünyada kalmış son örnekleri, bir insanoğlu gördüler mi hâlâ tiksintiyle başlarını çevirirler.








