#faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.10.2022

kemalizm

sevan nişanyan

bana kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, nalan. "memleketteki her kötülüğün sebebi kemalistler mi yani" diye itiraz ediyorlar bazen. "kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, cemaat var, mit var, cia var, o var, bu var. "bir bebekten katil yaratan karanlığı" sadece kemalistlere yüklemek reva mı? kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!"

bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. hayatlarında tc'nin bir devlet dairesine gitmemişler. ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. askerde "gece eğitimi" adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. adli yıl açılış töreni görmemişler. on dokuz mayıslarda çocukların yaptığı nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. "türkiye türklerindir" gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. ardahan'ın kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 eylül anayasasını okumamışlar. ogün samast'ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. geçen gün paylaştığım o nevruz fotoğrafındaki zevatın -ve onların kardeşlerinin- yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş. yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.

saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? bir tür ikonadır, kutsal işarettir. sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. o ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, "terk et benim ülkemi" diye babalanabilirsin. oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürt'le yahut ermeni'yle yahut cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. ikonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. dünyaya bedel olan türkler ve horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. ikonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçak gönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. insanlığını paranteze alırsın.

şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. devlet dairesindeki atatürk portresinin anlamı nedir? sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden atatürk diye haykırır? hürriyet gazetesinin başlığında neden atatürk silüeti vardır? ardahan'da temsilî ermenileri süngülerken neden atatürk büstü taşırlar? vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allah aşkına. sebebini gayet iyi biliyorsunuz. "ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda yüce güç var," der o resim, "beni sakın ayıplamayın!" aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. kalbindeki yarayı atatürk'le örter.

bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. milliyetçi isteri. yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. hürriyet gazetesi. yargıtay. 6-7 eylül. göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. bürokratik hayasızlık. kürt düşmanlığı. soykırım inkârcılığı. ogün samast. devlet bahçeli. türk tarih kurumu. uzat uzatabildiğin kadar. hepsinin ama hepsinin referansı aynı kutsal figürdür. cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.

kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. evlere bak. köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, "ayıp" duygusu kuvvetli, devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!

cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz. bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. sebeplerini başka zaman konuşalım. "kemalizm" denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. o ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur. yoksa cumhuriyet gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut izmir'in gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.

put yıkmak tabii asıl maksat. yoksa özellikle kemal, trajik bir şahsiyet olarak, ilgimi çekiyor. trajikten kastınız nedir? yalnız, tatminsiz. büyük hırsları ile gerçeğin sıradanlığı arasına sıkışmış. çıkmazlarını alkolizmle örtmeye çalışan. büyük iktidar hastalarının hepsi gibi, özünde iktidarsız.

29.08.2022

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

4.08.2022

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

23.07.2022

üç ülke

zülfü livaneli

ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.

bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.

sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.

yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.

sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.

türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.

ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.

yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.

türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.

sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!

10.05.2022

sabahattin ali

nazım hikmet

yıl 1929 veya 1930. musahhih ve teknik sekreter olarak aylık dergilerden birinde çalışıyordum. "resimli ay" adını taşıyan bu dergi, o zamanlar türkiye'nin demokrat vatansever aydınlarını etrafına toplamıştı.

bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin sabahattin ali olduğunu söyledi. hikayelerinden birini bıraktı, çıktı. bu hikaye, orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. hikaye basıldı.

sabahattin ali'yle tanışmamız böyle başladı. haftada iki üç defa idarehaneye geliyordu. o zamanlar sadece edebi münakaşalar şeklinde ortaya konabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk.

sabahattin ali, çok kısa zamanda dergide faal bir rol oynamaya başladı. sovyetler birliği'ne karşı derin bir sevgi besliyordu. sovyetler birliği hakkında hakikati aksettiren birçok türkçe ve almanca kitap okuyor, marksist leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. bu devrede tolstoy, çehov, gorki ve şolohov'un eserlerini okudu.

kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapse düştüm. daha sonra, sabahattin ali'nin konya'da öğretmenlik yaptığını, mustafa kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkum edilerek sinop hapishanesi'ne gönderildiğini öğrendim. o zamanlar, sinop hapishanesi'nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. sabahattin ali, sosyalistlerle yakın dostluk kurmuş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran olmuştu.

bu devreden sonra genç yazarın yaratıcılığında yeni bir merhale başladı. sabahattin ali, hapishanede yatan fakir köylülerle ve onların hayatıyla yakından tanıştı.

artık realizm temayüllerinin gittikçe daha açık hissedildiği hapishane hikayeleri yazmaya başladı. hapiste şiirler yazdı. halk türkülerinin tesiri görülen bu şiirlerin birçoğu, türkiye'nin alelade emekçileri tarafından sevildi.

sabahattin ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, resimli ay dergisinin siyasi çehresi büsbütün değişmişti. sabahattin ali ile onların evinde veya bizde görüştük. kuyucaklı yusuf ve içimizdeki şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.

sabahattin ali, içimizdeki şeytan adlı romanında, türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. bu kitabın ortaya çıkması büyük gürültülere sebep oldu. faşist basını onun üzerine atıldı.

ikinci dünya savaşı biter bitmez, sabahattin ali, "marko paşa" gazetesini çıkarmaya başladı. bu bir siyasi mizah gazetesiydi. türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. marko paşa emperyalizm aleyhinde yazıyor, türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. böyle büyük bir tiraj türkiye'de henüz görülmemişti.

hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında çıkmaya devam etti.

sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. o zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler "marko paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. irtica için, gazeteyi durdurmanın tek çaresi vardı: herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani sabahattin ali'yi öldürmek! öyle de yaptılar. türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, sabahattin ali'yi bir ormanda öldürdü.

2.05.2022

milliyetçilik

bertrand russell

milliyetçilik, bugün insanlığın karşısına çıkan en büyük tehlikedir.

milliyetçilik zararlıdır; çünkü verdiği öğüde göre kendi memleketiniz şanlıdır, her zaman, her işte haklıdır. öteki milletlere gelince dickens'ta podsnap'ın dediği gibi "kusura bakmayın ama, yabancı milletler ne halt ederlerse etsinler."

ben bir kitap yazdım, içinde milliyetçilikten söz ederken şöyle demiştim: "dünyada bir tek millet var, bütün yüksek değerler ondadır. başkalarının bu değere sahip çıkmaya hakları yoktur. bu tek milletse, okuyucum hangi millettense, o millettir." bir polonyalıdan aldığım mektupta, şöyle diyordu: "polonya'nın üstünlüğünü kabul etmenize çok sevindim."

insan bugün insanın en büyük düşmanıdır.

bir millet, bir sınıf ya da herhangi bir topluluk haksızca ezildi mi, insanlık duygusu taşıyan herkes bu insanları pek erdemli ve pek sevilmeye değer bulur. bu değişmez bir kural gibidir ama, bu ezilen insanlar, er geç kurtuluyorlar; kurtulur kurtulmaz da kendilerini ezenlerden çektiklerini başkalarına çektirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

modern tekniğin güçlükleri ile birlikte yeni dünyanın bütün derdi bence, insan tekinin psikolojisinden, insan tekinin kötü tutkularından gelmektedir. yeni ve iyice bütünleşmiş bir dünyada mutlu olabilmek için, ne kadar nefret de etseniz, komşunuzun da mutlu olmasına katlanmanız gerekir. şimdiye dek var olmamış mutlu bir dünya ancak bu sayede kurulabilir. büyük yığınların yoksulluğu üstüne kurulmuş bir azınlık mutluluğu sağlayabileceğiniz günler geçmiştir. o zamanlar geçmişte kaldı. insanlar katlanamaz artık buna ve mutlu olmak isterseniz, başkalarının da mutlu olduklarını öğrenmeye alışmak zorundasınız.

"milliyetçilik nasıl önlenebilir? merihlilerin dünyayı almaya kalkmaları bu sorunu çözmez mi sizce?" (woodrow wyatt)

- o zaman bütün gezegenlere karşı kendi dünyamızın milliyetçisi oluruz. okullarımızda bizim gezegenimizin o aşağılık merihlilerden ne kadar üstün olduğunu öğretiriz. merih üstüne hiçbir şey bilmez, bilmediğimiz için de ona türlü kötülükler yükleriz. böylece çözümlenir bu iş.

16.04.2022

sevda içinde

gülten akın

onu ayırmışlar. çevresini kuşatmışlar. duvarlar duvarlar, tel örgüler, demirler, kilitler içine almışlar. en uzak duvarla arasında üç adım var mı? o penceresiz duvarları o beton avluları o dar koridorları, demirleri bir gün aşacak. bundan kuşkusu yok. yıllar mı geçmiş, dayanır.

bir şeye hiç dayanamıyor. sevdasız yaşamaya. aç, susuz, uykusuz nelersiz olabiliyor. bunu kanıtladı. sevdasız olamıyor. kendi kişiliği içinde çözemediği bir o var. sevdanın öte ucu canlı değilse, biliyor, bu uç da çürür dağılır. o ucu da diri tutabilmeli.

sevda ona verildi. dışardan. günün birinde. bu kendisine verilen en değerli, daha doğrusu en yaşamsal armağan. şimdi geri alınmak mı isteniyor. gerilere çekilmek, soğutulmak mı isteniyor? o hiçbirine razı değil. sürmeli sevda. can pahasına da olsa.

sezgileriyle, yaklaşan yıkımı görüyor. dokunamadığının, doğrudan ulaşamadığının sönmekte olduğunu görüyor. kimseler yardım edemez. bir kendi. nasıl engellemeli bastıran sel sularını. nasıl engellemeli ki silip süpürmesin o en değerli olanı. sevdaysa solmak için bahaneler arıyor. biriktirilmiş sevgileri istiyor ondan bir bir. bir yakına, bir dosta, bir kardeşe, bir arkadaşa duyulanı. o katlanır çaresiz. sevgilerinden geçiyor. onları yok sayıyor. önce azar azar sonra hepsini. özenle siliyor anayı babayı. özenle siliyor dostları. yoksadıklarıyla besliyor sevdayı. sevdaysa giderek, dev gibi aynı, daha çok baş istiyor. bir kendi kalmalıymış.

o hepsine razı. tek bir ilgi bırakmadan hepsini kurban ediyor. oyun gizli oynanmıyor. oynanamaz. yakınların, dostların acılarından kopan sesleri de alıp iletiyor sevdaya. sevda utku çığlıkları atıyor.

kimseleri görmek istemiyor. kimseleri görmüyor. kimselere yazmıyor. ve onların kendisine yazmalarını yasaklıyor. yalnızdır işte. korunmasız, savunmasız. sevdayla karşı karşıya, iç içe. sevda, o çekildiği yerde, arada bir yalnızca yakınmak ve istemek için uzanarak, umutsuzluk sinyalleri salıvererek duruyor. dursun. yeter ki yitmesin.

bir gün, sunacak başka bir ilgi, başka bir can kalmayınca, kendi canını sunuyor. can; yemiyor, içmiyor, uyumuyor. tütünle dağlanarak. ince, ipince.

sevdanın umutsuzluk sinyalleri salıvermediği günler de oldu. bir selamdan bir haberden yüzünü gösterdiği günler. o bağı yakaladığında bırakmıyor, ardından koşuyor uzun süre. çiçekler serpiyor geçeceğini umduğu yollara. oyunun bu yüzü, umuda dönük yüzü işte, yeniden diriltiyor onu. öle dirile geldi şimdilere. daha gider.

22.03.2022

akbaba planı

eduardo galeano

macarena gelman, güney amerikalı diktatörlüklerce oluşturulan terör ortak pazarına verilen isimle, akbaba planı'nın çok sayıdaki kurbanından biri oldu. arjantinli askeri rejim tarafından uruguay'a gönderildiği sırada macarena'nın annesi ona hamileydi. uruguaylı diktatörlük doğumu üstlendi, sonra da anneyi öldürüp yeni doğan bebeği bir polis şefine hediye etti. macarena tüm çocukluğu boyunca, her gece aynı anlaşılmaz kâbusu gördü: tepeden tırnağa silahlı bazı adamlar tarafından takip ediliyor ve uykusundan ağlayarak uyanıyordu. macarena gerçek hayat hikâyesini öğrendiğinde kâbuslar anlaşılmaz olmaktan çıktı. ve o zaman anladı ki, çocukluğunda rüyasında annesinin korkularını görmüştü; en sonunda yakalayıp ölüme gönderen askeri sürek avından kaçarken onu karnında şekillendirmekte olan annesinin.

o gitmiş olanların ayak izlerini takip ediyorum. yitik bir haldeyim.

20.03.2022

özür

eduardo galeano

düşmanların çocukları, beş yüzden fazla çok küçük yaştaki çocuğu çalan arjantin askeri diktatörlüğünün savaş ganimetini teşkil etti. ama avustralya demokrasisi çok daha fazla çocuğu, çok daha uzun bir süre boyunca kanunların izni ve halkının alkışları eşliğinde çaldı. 2008 yılında, avustralya başbakanı kevin rudd, bir asırdan daha uzun bir süre boyunca çocukları ellerinden zorla alınmış olan yerlilerden özür diledi. devlet kurumları ve hristiyan kilisesi, onları yoksulluktan ve suça bulaşma riskinden korumak ve medenileştirip vahşi alışkanlıklarından arındırmak için, yerlilerin çocuklarını kaçırıp beyaz ailelere dağıtmışlardı. siyahları beyazlaştırmak için, diyorlardı.

6.03.2022

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

16.01.2022

kuruntu

bertrand russell

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

bazı aşağılamalara maruz kalmış bir kişi kendisinin ingiltere kralı olduğu yolunda bir kuram benimser ve kendisine bu yüce konumunun gerektirdiği saygı ile davranılmamasını mazur göstermek için de zekice işlenmiş bir sürü açıklama icat eder. bu örnekte, komşuları onun bu hayallerine sıcak bakmazlar ve kendisini bir tımarhaneye kapatırlar. fakat o kendi büyüklüğünü değil de ulusunun veya sınıfının veya mezhebinin büyüklüğünü ileri sürerse, görüşleri, dışarıdan bakan tarafsız bir kişiye tımarhanede karşılaşılanlar kadar abes gelse bile, birçok yandaş kazanır; bir siyasal veya dinsel -veya askeri- önder olur. bu yolla, kişisel delilikle benzer kuralları izleyen bir toplumsal delilik gelişir.

kendini ingiltere kralı sanan bir deliyle tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

25.08.2021

faşizm

sevan nişanyan

"vatan mevzubahisse gerisi teferruattır." ne demek? hak teferruattır, hukuk teferruattır, hakikat teferruattır demek. "vatan" dedikleri şey zaten ordunun kod adı, başka bir içeriği yok. "vatan benim, yoluma çıkma ezerim." diyor, özetle. kendi de inanmış, altı yaşında bebeden başlayarak kafasına kaka kaka memleketi de inandırmış. ya da inandıramamış belki ama cevap vermeyi düşünemeyecek kadar korkutmuş. bu koşullarda insan yozlaşmaz mı? melek olsa gene yozlaşır.

hak, hukuk ve hakikat kaygısı insanı insan yapan temel disiplindir. bunlar yoksa zıvanadan çıkarsın. doğruyu yanlıştan ayırt edemez hale gelirsin. herkesi düşman görmeye başlarsın. zorda kalınca doğru yoldan sapmayı alışkanlık edinirsin. alıklaşırsın.

devlet görevlileri 'insan' olarak düşünme kapasitesini yitirmişlerdir. daha ziyade kapıkulu olarak, devlet adı verilen kötülük çarkının birer temsilcisi sıfatı ile olayları algılayabilirler.

vali ve kaymakamlar halen türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar. ekonomik alana müdahaleleri cehaletle karışık göz boyamadan ibarettir, genellikle fiyaskoyla sonuçlanır. güvenlik alanına müdahaleleri polisi sinir eder. hemen her ilde vali ile belediye başkanı kavgalıdır.

senin ders kitapların, resmi propaganda broşürlerin, valilik web sitelerin, turistik tabelaların, atatürk bilmemne kurumu neşriyatın, 19 mayıs nutukların, askerî beyin yıkama programların, adli yıl açılış törenlerin, devlet onaylı cami vaazların türk ve/veya müslüman olmayanlara karşı baştan sona iftira ve sövgüyle dolu olacak. sonra pişkin pişkin gülüp "aa olur mu, bizde herkes yasalar önünde eşittir, din ırk milliyet yüzünden katiyen ayrım yapılmaz." diye yavşayacaksın.

türk yargısı köküne kadar çürümüştür. herhangi bir sosyal faydaya hizmet etmeyen bir zulüm ve zorbalık makinesine dönüşmüştür. bunu görmemek için ruhen ve aklen körleşmiş olmak gerekir.

9.05.2021

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

7.05.2021

milliyetçilik

sevan nişanyan

"milliyetçilik" adı verilen akım 1950'lerde demokrat parti içinde yuvalanan türk-islam sentezi anlayışıyla başlar. kendini "sağda" tanımlar. antikomünisttir. dönemin şartları gereği batı düşmanlığını çok ön plana çıkarmaz, fakat kuvvetli bir gâvur düşmanlığı unsuru barındırır. islami temaları kullanır. popüler siyasette güçlüdür. dolayısıyla askere kuşkuyla bakar fakat açıkça tavır almaz. "ulusalcılık" 1990'larda paranoya seviyesine varan anti-amerikanizmden ve batı düşmanlığından beslenmiştir. kendini "solda" tanımlar. bu yüzden şiddetle anti-islamisttir. anti-popülist ve dolayısıyla elitisttir. demokratik siyasette şansı olmadığı için askeri kurtarıcı olarak görmeye eğilimlidir. her ikisi de kuvvetli ölçüde a) türk ırkçılığı, b) yabancı (özellikle batı) düşmanlığı içerir. her ikisi de kürtleri aşağılar ve düşman görür. her ikisi de "iç düşman", "bölünme" ve "dünya bize düşman" paranoyalarından mustariptir. biri bunu "sağ", diğeri "sol" jargonla ifade eder. biri popülist diğeri elitisttir. biri soğuk savaş yıllarında abd idaresi tarafından, diğeri soğuk savaş sonrası ortamda abd neo-konservatifleri tarafından manipüle edilmiştir.

7.04.2021

milliyetçilik

albert caraco

milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, ancak çılgınların ölümüyle şifa bulur. bu kadar zararlı düşüncenin iyice daralttığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz.

geleceğin tarihçisi, doğanın halklara baş döndürücü bir ruh musallat ederek halklardan öcünü aldığını ve milliyetçiliğin çok kalabalıklaşmış hayvan topluluklarını ele geçirmiş olana benzer bir çılgınlık olduğunu söyleyecektir.

milliyetçilik en aşağılık edimleri gerektiğinde çoğaltarak kendimize itibar vermemizi sağlar. bizi kurban olmaya mecbur bırakarak kendi kendimize bakıp sarhoş olmamızı sağlar. bizi tüm saflığımızla canavarlaştırır, erdemlerimizin bütün erdemsizliklerin sıfatıyla donanmasını sağlar.

arzuladığımız ama seçmeye cesaret edemediğimiz şeyi bizim için o seçecektir. bizler adamakıllı hapı yuttuk. bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez. bütün ülkeler onları birbirlerinin karşısına çıkartan ve boğaz boğaza gelecek denli harekete geçiren öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.

milliyetçilik, yalnızca bir kitle olan toplumu teselli etme ve ona narcissus'un aynasını sunma sanatıdır: geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.

7.03.2021

heidegger

joel kovel

martin heidegger'in freiburg üniversitesi rektörlüğü'ne getirildiği dönem, onun nazizmi resmen benimsediği 1933 yılıydı. hayatının geç dönemlerinde kendisini savunmak için bunu yalnızca üniversiteyi ve içindeki yahudileri korumak için yaptığını belirtmiştir. kendisi partiyi bir seneden kısa bir zaman sonra terk etmiş ve sonunda rejimin gözünden düşmüştür. ancak hayatının hiçbir döneminde belirgin bir biçimde ne kendi faşizmini reddetmiş ne de nazizmi yeterince yermiştir. dahası, sonraları yapılan araştırmalar onun faşist politikalarının fazlasıyla sahici olduğunu göstermiştir.

22.01.2021

nefret

stefan zweig

yalnız ve yalnız toplumun esenliğini amaç edinen bir ideal, geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle yeterli olamaz; ucuz kafaların var olduğu yerde, salt sevginin yanı sıra nefret de o karanlık hakkını ileri sürer ve bireyin, ortaya atılan her düşünceden en kısa sürede kendi kişisel çıkarını sağlama eğilimini belirginleştirir. somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz eder; onun içindir ki bir ideal yerine somut nitelik taşıyan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka ya da dine dönük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında daha çabuk benimsenir. çünkü bağnazlığın öldürücü ateşini körükleyebilecek en büyük güç nefrettir.

29.10.2020

normal insan

paulo coelho

nazi almanyasında 6 milyon yahudi'nin yok edilmesinden sorumlu olan adolf eichmann'ın davasıyla ilgili ayrıntılı bir analiz yapmış hannah arendt. onu analiz etmekle görevlendirilen yarım düzine kadar psikiyatristin adamın normal olduğu sonucuna vardıklarını söylüyor. psikolojik profili ve karısına, çocuklarına, anasına babasına karşı tavırları sorumlu bir adamdan bekleneceği gibiymiş.

arendt şöyle devam ediyor: "eichmann'la ilgili sorun, bir sürü insanın aynen onun gibi olmasıydı; yani bu adamlar ne sapıktı ne de sadist; hepsi de korkunç ve ürkütücü derecede normaldi, hâlâ da öyleler. yasal kurumlarımız ve yargıdaki ahlaksal standartlarımız açısından, bu normallik diğer canavarlıkların toplamından çok daha fazla dehşet vericiydi."

3.10.2020

hitler ve yahudiler

elias canetti

hiçbir halkı anlamak yahudileri anlamak kadar zor değildir. köklerinin olduğu ülkeden yoksun bırakılınca dünyanın insan bulunan her bölgesine yayıldılar.

yahudilerin uyum sağlama yetenekleri iyi bilinir; ama uyum sağlama dereceleri son derece değişkendir. aralarında ispanyollar, hintliler ve çinliler bulunmaktadır. bir ülkeden diğerine dillerini ve kültürlerini taşırlar ve bunları kendi mallarından daha büyük bir titizlikle korurlar.

eski halklar arasında, bu kadar uzun zamandır dolaşan tek halk yahudilerdir. hiç iz bırakmadan ortadan kaybolmaları için en çok zaman onlara verilmiştir; ama buna rağmen bugüne kadar olduklarından çok daha fazla buradadırlar.

1914 yılı ağustosunun o ilk günleri nasyonal sosyalizmin de doğmasına sebep olan günlerdi. bu konudaki kaynağımız hitler'in kendisidir. daha sonraları, savaş patlak verince nasıl dizlerinin üzerine çöküp tanrı'ya şükrettiğini anlatır. bu onun dönüm noktası niteliğindeki deneyimi, kendisinin de şahsen dürüstçe bir kitlenin parçası olduğu bir andı. o anı asla unutmadı ve bu anı takip eden kariyeri o anın, yeniden; fakat dışarıdan yaratılmasına adandı. almanya o zamanki haline dönecekti; çarpıcı askeri gücünün bilincinde, onunla övünerek ve onun içinde birleşerek.

versailles antlaşması alman ordusunu terhis etmeseydi, hitler amacına asla ulaşamazdı. askerlik hizmetine konan yasak, en temel kapalı kitlelerini almanların ellerinden aldı. talimler, alınıp verilen emirler, artık ne pahasına olursa olsun kendi kendilerine yapmaları gereken, mahrum kaldıkları etkinlikler oldu. askerlik hizmetinin yasaklanması nasyonal sosyalizmin doğuşu oldu.

zor kullanılarak çözülen her kapalı kitle bütün karakteristik özelliklerini aktardığı açık kitleye dönüşür. parti ordunun cankurtaranı haline geldi ve partinin yeni askerlerini ulusun içinden çıkarmasının önünde hiçbir engel kalmadı. kadın, erkek, çocuk, asker ya da sivil, her alman bir nasyonal sosyalist haline gelebilirdi. daha önce asker olmamışsa, asker olmaya daha da hevesli olabilirdi; çünkü böylece o ana kadar yoksun bırakıldığı etkinliklerde yer almayı başaracaktı.

hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz; çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile daha değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir. bir şeye öyle muamele edilmelidir ki, tıpkı paranın enflasyon altındaki akıbeti gibi, giderek değersizleşsin. bu sürecin o nesne mutlak değersizliğe indirgenene kadar sürdürülmesi gerekir. o zaman o nesne bir kağıt parçası gibi atılabilir ya da kağıt hamuruna dönüştürülebilir.

hitler'in, almanya'daki enflasyon sırasında bu süreç için bulduğu nesne yahudilerdi. yahudiler bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünüyorlardı: parayla uzun sürmüş ilişkileri, paranın hareketlerini ve dalgalanışını kavrama gelenekleri, spekülasyon becerileri, davranışlarının, almanların ideali olan askerce tutumla çarpıcı karşıtlıklar gösteren para piyasalarında, birlikte sürüler oluşturmaları; bunların hepsi, paraya karşı tavrın değişken olduğu, ona kuşku ve düşmanlıkla bakıldığı yerde, yahudilerin kuşkulu ve düşman görülmesine neden oldu.

birey olarak yahudi göze "kötü" görünüyordu; çünkü diğerleri parayla nasıl başa çıkacağını bilmezken ve parayla hiçbir işinin olmamasını yeğlerken, onun parayla arası iyiydi. eğer enflasyon almanların yalnızca bireyler olarak değerlerinin düşmesine yol açsaydı, birey olarak yahudilere duyulan nefretin kışkırtılması sorunlu olurdu. ancak durum böyle değildi; çünkü, milyonları baş aşağı gidince, almanlar kendilerini bir kitle olarak da aşağılanmış hissettiler. hitler bunu açık bir biçimde gördü ve bu yüzden eylemlerini bir bütün olarak yahudilere karşı çevirdi.

nasyonal sosyalizm, yahudilere yaptığı muamelede, enflasyon sürecini büyük bir titizlikle tekrarladı. yahudiler önce kötü, tehlikeli ve düşman görülerek onlara saldırıldı; sonra daha da değersizleştirildiler; sonra almanya'da yeterince yahudi bulunmadığından, işgal edilen ülkelerdekiler toplandı; son olarak sözcüğün tam anlamıyla, milyonlarcası cezalarını çekerek yok edilecek haşarat muamelesi gördüler.

almanların bu kadar ileri gidebildikleri, bu denli büyük çaptaki bir suçta ya doğrudan yer aldıkları ya göz yumdukları ya da görmezlikten geldikleri gerçeği karşısında dünya, hâlâ dehşete kapılmış ve sarsılmış durumdadır. birkaç yıl önce, markın değerinin önceki değerinin milyarda birine düştüğü enflasyondan geçmemişken almanlara bunu yaptırmak mümkün olmayabilirdi. almanlar, bir kitlesel deneyim olarak bu enflasyonun yerine yahudileri koydu.

10.08.2020

komünizm vs. nasyonal sosyalizm

george sabine

nasyonal sosyalizm ile komünizm arasındaki benzerliklerin çoğu apaçık ve ortadadır.

her ikisi de, bir ölçüde savaş sonrasının sorunları olan; ama bir ölçüde de batı toplumunun yapısındaki uyumsuzlukları ortaya koyan toplumsal ve ekonomik moral yıkıntısı üzerinde güçlendiler. her ikisi de siyasal deneylerinin, diktatörlüğün yerine daha durağan ve daha işleyebilir bir yol olarak geliştirdiği parlamento görüşme ve tartışmalarını aşağılayarak bir yana attı. her ikisi de dışarı atma yolunu siyasal bir kuram olarak yeniden canlandırdılar. her ikisi de yalnız bir siyasal partiye ve bu partinin kendisine ait zorlayıcı bir aygıt bulunmasına hoşgörülü davrandı. her ikisinin de kuramına göre parti kendi kendisini kuran bir aristokrasiydi ve ödevi bir ölçüde önderlik etmek, bir ölçüde öğretmek, bir ölçüde de insanların büyük çoğunluğunu izlemeleri gereken yola zorlamaktı. her ikisi de bireysel takdir alanıyla kamu denetimi alanı arasında yapılan liberal ayrımı ortadan kaldırmaları dolayısıyla totaliterdi ve her ikisi de eğitim düzenini evrensel bir aşılama aracı durumuna getirdi.

felsefeleri bakımından her ikisi de son derece bağnaz olup birisi aryan ırk, öteki de proletarya adına sanat, edebiyat, bilim ve dinin kurallarını koyabilecek daha üstün bir kavrayış gücüne sahip olduklarını söylüyordu. her ikisi de dinsel bağnazlığa benzer bir düşünce yapısı geliştirdi. stratejileri bakımından her ikisi de savlarında gözüpek, isteklerinde sınırsız, karşıtlarına karşı sövgücü, kendilerinin verdiği herhangi bir tavizi geçici bir "durumu götürme", karşıtlarınınkini ise bir zayıflık belirtisi saymaya yatkın idi. ikisinin de toplum felsefesi toplumu asıl olarak bir güçler -ekonomik ya da ırksal- düzeni sayıyordu; bu güçlerin birbirine uyumu karşılıklı anlayış ve ödünle değil, kavga ve baskıcılıkla olurdu. bundan dolayı her ikisi de siyaseti bir güç ifadesinden ibaret saydılar.

ancak bu açık benzerliklere karşın, komünizmin hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan nasyonal sosyalizmden çok daha yüksek bir düzeyde olduğu kesindir. bu fark, her birinin simgesi olan iki insanın yaşamları arasında açıkça görülmektedir. hem hitler hem de stalin birer baskıcı idiler; kişisel kötülük bakımından ikisi arasında bir seçim yapmaya olanak yoktur. fakat uygar siyasal değerler bakımından hitler bir nihilisttir; meslek yaşamının hiçbir yapıcı düşüncesi ya da politikası olmamıştır. almanya ve avrupa için sözcüğün tam anlamıyla bir yıkımdı. stalin de şiddet ve vahşet yöntemlerini sonuna değin kullandı; ancak kuşku yok ki tarihçiler onun çeyrek yüzyıllık yönetimini, rusya'nın yalnız büyük bir siyasal güç olduğu dönem değil; ama aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bakımdan çağdaş bir ulus durumuna geldiği dönem olarak nitelendireceklerdir.

iyi ya da kötü, komünizmin ortaya çıkması, çağdaş siyaset ve uygarlık tarihine yeni bir sürekli öge eklemiş oldu. bundan başka, hitler'le stalin'in meslek yaşamları arasındaki bu fark, her birinin temsil ettiği felsefeler arasındaki farkı da anlatmaktadır.

nasyonal sosyalizm, temelinde, siyasal sinizmden ibaretti. bir değeri gerçekleştirmek için değil; ama çeteden başka bir şey olmayan kendine özgü bir seçkinler kümesinin erkini artırmak için insan doğasını zehirleme ve histeri yollarıyla durmadan sömürme arzusuydu. komünizm de bağnazdı; ama asıl olarak dürüsttü ve hiç olmazsa başlangıcında temel amacı yüce gönüllü ve insancaydı. nasyonal sosyalizmin kuramı, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın ad hoc bir biçimde bir araya getirilen söylenceler ve ön yargıların saçma bir karışımıydı.

lenin'in kalıt aldığı marksizmin arkasında yalnız bir avrupa geleneği değil, hem manevi ve hem de entelektüel süreklilik savında bulunabilen iki kuşaklık bir sosyalist bilim adamlığı vardı. demokrasinin de paylaştığı bir inançtan doğmuştu: sanayi teknolojisinin ve kapitalizmin ilk sonuçları insanlık dışı ve toplumsal bakımdan moral yıkıcıydı. marksizmin sonul amaçları da doğrudan doğruya demokrasinin amaçlarıydı.

buna karşılık nasyonal sosyalizm, sömürüyü görkemli bir ulusal ödevin duygusallığıyla yaldızlayan bir ekonomik emperyalizm düzeniydi. amacı kirli ahlakına uygun bir düzeydeydi. bizzat kendi amaçlarının kaçınılmaz kıldığı yenilgi tam bir yıkılma biçiminde oldu ve bir nevi doğu despotizmi durumunu alan nasyonal sosyalist hükümet, ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal yapıya dokunulmaması için iktidardan istifa bile edemedi.

ancak aralarındaki büyük ve gerçek farklılıklara karşın nasyonal sosyalizm ve komünizm felsefelerinin ortak bir tanıtıcı özellikleri vardı: bir noktada, kendisini adamış olmayan bir kimse için entelektüel bakımdan anlaşılmaz oluyorlardı.

her ikisi de eleştirel düşüncenin yerini kör bir inanca bırakmasını istiyor ve içerdekilerle dışardakiler, önderlerle ardıllar arasında haberleşme ve teması önleyecek engeller kuruyorlardı. kuşkusuz bunu oldukça farklı biçimlerde yaptılar. nasyonal sosyalizmin kurduğu engel yalan bir ırk arılığı savı ve aryan ırkından olmayan halkların anlayamayacağı bir aryan bilimi ve sanatı masalıydı ve seçkinlerle yığınlar arasında geçilmesi olanaksız bir çizgi yarattı. sahip olduğu bu felsefe açıkça usdışı olup us yoluyla eleştirilemeyen, yalnızca algılanması gereken bir kavrayış gücüne dayalıydı.

komünizm de gerçekte aşılmaz duruma gelen bir engel çıkarmaktadır. çünkü bir tür 'yalan usçuluk' yoluyla diyalektik maddecilik, evrimi sona erdirmek isteyen bir evrim oldu.

gizemsel bir kavram olan sınıfsız toplum olarak tamamlanmadıkça uygarlık, kapitalist ve sosyalist uygarlıklar arasında bölünmüştür; bu uygarlıklar birbirlerine öylesine düşmandırlar ki savaş durumunda bir arada bulunmaktadırlar. bu savaş ancak taraflardan birinin egemenliğiyle sonuçlanabilir. uluslar bugün proletaryanın egemen olduğu uluslar ve orta sınıfın egemen olduğu uluslar diye ikiye bölünmüşlerdir. diyalektiğe egemen olmak, yalnız yönettikleri yığınların eleştirisinin üstünde bulunan marksçı ustaların sahip olduğu gizli bir bilgi durumuna gelmektedir.

hem nasyonal sosyalizm hem de komünizm için hükümet, gerçeği bilmek tekeline ve bundan dolayı hem davranışları hem de inançları belirlemek ayrıcalığına sahip olan bir seçkinler kümesinin toplumu denetlemesidir.

batı felsefesinin ve çağdaş bilimin usçu geleneği içinde yetişmiş herhangi bir kimse için, daha üstün bir bilgi biçimine sahip olmak yolundaki bu savı ciddiye alma olanağı yoktur. çünkü bu sav, deneylerin gösterdiği üzere bilimsel bilginin olanaklı olması için kaçınılmaz koşul olan yöntemleri çiğnemektedir. bu yöntemler, yeni ya da gizli bir kavrayış türüne sahip olunduğu anlamına gelmez; tersine, herkese açık doğrulama ölçülerinin kullanılmasını ve hiçbiri en üst ve en son otorite olduğunu ileri sürmeyen araştırmacılar arasında eleştiri yolunun serbestçe işlemesini öngörür. böyle araştırmacıların sahip oldukları şey de, üstün bir kavrayış yeteneği ya da doktrin değildir; pratikte nitelikleri bakımından kendi kendilerini düzeltici olan ve böylece gözlem yanlışlarıyla çıkarsama başarısızlıklarının birbiri arkasından giderilmesini olanaklı kılan bir dizi işlemlerdir.

nasyonal sosyalizmin ırktan gelen bir algı ya da kavrayış yetisi bulunduğu yolundaki savı, görünüşte, marksistlerin herkesten önce belirttikleri gibi, bir şarlatanın savıdır. ama lenin'in diyalektikle ilgili savı da -bunun mantık yönteminin biricik türü olduğu savı- özü bakımından aynı niteliktedir. çünkü diyalektik yönteme sahip olan kimseyi bir usta haline getirmekte, marksizmi de bir tür büyüye, her kapıyı açabilen bir anahtara çevirmektedir; oysa bunlar bilimin ya da ussal bilginin tam karşıtı olan şeylerdir.

lenin'in peygamberce sözlerinde ve her türlü toplumsal ve kültürel ilerlemenin yönetim ve denetimini tekeli altına alacak bir parti yaratmak gibi insanlık dışı tasarısındaki dar görüşlülüğün arkasında, büyülü bir kavrayış gücüne sahip olma duygusu vardı. çünkü bu tasarı, dünyada örgütlenmeye gelmeyen biricik şeyi, yani özgünlüğü ve buluculuğu örgütlemeyi öneriyordu.