31.03.2019
uzun lafın kısası
albert caraco: bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir.
amin maalouf: her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.
konfüçyüs: büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.
stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.
ray bradbury: insanlığın en harikulade şeyi bu: hiçbir zaman her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması. çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapılmaya değer olduğunu bilir.
ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.
"gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır." (303)
yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.
howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.
vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.
wilhelm von humboldt: varlığımızın amacı, olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesidir. hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır.
25.04.2018
yazma sanatı
sait faik: söz vermiştim kendi kendime, yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.
imre kertesz: bir yazar için zamanının ona karşı sergilediği körlükten daha muhteşem bir taç olamaz; bu körlük, hakkında konuşmamakla birleştirilmişse üstüne bir pırlanta daha konulmuş demektir.
şükrü erbaş: yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.
eduardo galeano: yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.
ece ayhan: haritalarda bile sözcük ararım.
ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.
max frisch: önemli olan, sözcüklerin arasındaki ifade edilemeyen beyaz alandır. sözcüklerin anlattığı, gerçek düşüncemizi dile getirmeyen önemsiz şeylerdir hep. gerçek niyetimizi en iyi ihtimalle dolambaçlı bir yoldan ifade edebiliriz.
oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.
11.02.2018
hayat ve sanat üzerine *
erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.
hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.
bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.
üniversiteye hiç gitmedim. yazarlar için üniversiteye inanmam. çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.
25 yıllık daktilomun üstünde "düşünme!" diye bir not var. daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. bir deneyim yaşıyor olmalısınız.
düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. hepsi bir bütünün parçası.
düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.
shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. gerard manley hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. dylan thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. bununla ilgili bir örnek vereyim:
20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. salona girmiştim. bir dylan thomas kaydı çalıyordu. sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. ben de odaya girdim. kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "ne yaptığını biliyor." harika bir şey bu. mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.
duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.
insanı harekete geçiren bir sevgi var. shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. olay bu değildir. olay, aparları dinlemektir.
sanatta her şey söylemdir. tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. ernest hemingway'in veya steinbeck'in veya faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.
daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.
kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.
görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. insanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.
duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. bunların seviyelerinin hiç önemi yok. matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan.. oğlum, çok şanslısın! hangi alan olduğu umrumda değil. ve herkes için bir alan vardır.
tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. intihar etmenizi öneririm.
* via ümid gurbanov | youtube
15.07.2017
zorba
stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.
dany cohn-bendit: diktatörlüğün prensibi, toplumun bütün hücrelerinde, mikroskobik iktidar merkezlerinin çeşitliliğinde gizlidir. babalarda, kocalarda, öğretmenlerde, devlet memurlarında uyuyan bir küçük diktatör vardır hep.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır. bir tiran olan hitler almanya'da devletin başına geçemeseydi bile, daha önemsiz pek çok nazi belki de korkunç bir "kitle yönetimi" kurabilecekti.
ahmet oktay: her türlü baskının kökeninde özel yaşamlara tahakküm etme isteği yatar.
maurice duverger: otoritelerin seçimle belirlendiği modern sistemlerde iktidarı gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışır; ama bunu yaparken de seçmenlere kendisini onaylamama olanağı tanımaz.
abbe pierre / albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.
sait faik: dünyada hiçbir şeyden, zalimlikten iğrendiğim kadar iğrenmem. insanoğlunun en büyük savaşı zalimliğe karşı açılmalı. insanoğlu her şeyden evvel içindeki bu kıskançlıklardan, bu kinlerden, bu ahlaksızlıklardan daha pis şeyi -kendinde, doğuşta varsa bile- söküp atmalıdır.
5.08.2016
polis memuru
42 yıl kadar önce, bir yıl önce veya sonra olabilir, los angeles'ta orta wilshire'de bir yazar arkadaşla konuşarak yürüyorduk.
bir polis arabası durdu ve bir polis memuru çıkarak ne yaptığımızı sordu.
ben, ukala dümbeleği, "ayaklarımızın birini diğerinin önüne koyuyoruz." diye yanıtladım.
bu, doğru yanıt değildi.
polis memuru sorusunu tekrarladı.
boyumdan büyük bir yanıt verdim: "havayı soluyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz, yürüyoruz."
polis memuru kaşlarını çattı. açıkladım.
"bizi durdurmanız mantıksız. eğer bar soymak veya bir dükkandan bir şey çalmak isteseydik, araba kullanıyor olmamız gerekirdi. soymuş, çalmış, uzaklaşıyor olurduk. gördüğünüz gibi, arabamız yok, sadece ayaklarımız var."
"demek yürüyorsunuz?" dedi polis memuru, "sadece yürüyor musunuz?"
başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.
"pekala" dedi polis memuru, "bir daha yapmayın!" ve polis arabası uzaklaştı.
3.03.2011
deliler mezarlığı
ray bradbury
başlangıçta sis vardı.
insan kendini korkutan şeyi görmek ister.
dostlar affetmez, unutur.
yolda ozymandias'ın ilk yarısını yüksek sesle okudum: eski bir ülkede bir seyyaha rastladım. dedi ki: iki büyük ve çıplak taş bacak çölde duruyor. yanlarında, kumun içinde yarı gömülü, parçalanmış bir yüz yatıyor. çatık kaşları, alayla bükülmüş dudağı ve soğuk hakimiyeti heykeltıraşın tanıdığını gösteriyor bu duyguları ki hâlâ yaşıyor bu cansız şeylerde alay eden el, besleyen yürek. ve kaidesinde şu sözler yazıyor: "adım ozymandias, krallar kralı: eserlerime bakın, ey büyükler ve utanın!" başka bir şey yok yanında. etrafında ise bu muhteşem enkaz kalıntısının, sınırsız, çıplak yalnız ve dümdüz kumlar uzanıyor.
"yorganın altına giren genç bir adamın kulağı hiçbir şey işitmez." (japon atasözü)
deliliğin son safhasına ulaştığın zaman seni kovar, hakkında mantıksız, bencil ve hayal gücü sıfır diye söylentiler yayarlar. üstünde adın basılı tuvalet kâğıtları dağıtılır her stüdyoya, kodamanlar adını şakısınlar diye papa tahtına oturdukları zaman.
eğer hayatım boyunca yaptığım aptalca şeyleri bağışlamasaydım, sonsuza dek donakalırdım.
kaos benim gıdamdır. borsa mı düştü? vapurlar mı battı? harika. 1946'da dresden'e geri döndüm, sırf mahvolmuş binaları ve bombardımandan şok olmuş insanları görmek için. sahi mi? görmek istemez miydin? veya 1940'ta londra'daki yangınları. insanoğlu ne zaman iğrenç bir şey yapsa ben mutlu oluyorum.
elimize fırsat geçse hepimiz adam öldürebiliriz. cinayet hepimizin düşleyip de yapamadığı şeydir.
iyi şeyler mutlu etmiyor mu seni? sanatçı ruhlu insanlar, yaratıcı kadın ve erkekler? hayır, hayır. groc hızlandı. onlar ruhumu sıkıyor. aptallıklar arasında bir durgunluk. manzarayı, kesik gülleri ve natürmortlarıyla bozan birkaç saf enayinin varlığı, yeraltı makinelerini yağlayan ve dünyayı mahvoluşa sürükleyen mağara adamlarının, cüce solucanların, yılanların varlığını daha da belirginleştiriyor. kıtalar geniş birer çamur deryası olduğu için, koca bir çift çizme alıp içinde yuvarlanmaya karar verdim yıllar önce. ama bu bir rezalet, aptal bir fabrikanın içine kilitlendik kaldık şimdi. onlara gülmek istiyorum, onlar tarafından yok edilmek değil. sıkı tutun! keskin bir dönüş yapıp golgota'yı geçtik.
küçük bir çığlık attım. çünkü golgota yok olmuştu. ilerde, yakma makinesinden kara kara dumanlar yükseliyordu. üç haç yanıyor olmalı, dedim. güzel! groc burun kıvırdı. acaba h. i. bugün gece yurdu'nda mı uyuyacak? başımı çevirip baktım.
deliler kalmaya karar vermişlerdir, dedi crumley. hayatı o kadar severler ki onu yok etmektense, kendi ördükleri bir duvarın arkasına girip saklanırlar. duymamış gibi yaparlar ama duyarlar. görmemiş gibi yaparlar ama görürler. delilik şöyle der: yaşamaktan nefret ediyorum ama hayatı seviyorum. kurallardan nefret ediyorum ama beni seviyorum. onun için, mezara girmektense saklanıyorum. içkinin arkasına veya yatağın içine veya iğnelere, beyaz tozlara değil, deliliğe. kendi rafımda, kendi duvarlarımın arkasında, kendi sessiz çatımın altında. ya böyle, işte onun için deli insanlar bana umut veriyor. sağ ve aklı başında olma cesareti veriyor, elimde hep bir çare var, bir gün yorulup da ihtiyaç duyarsam: delilik.
8.05.2010
fahrenheit 451
eğer bakarsan, gökyüzünde ayda bir adam görürsün."insanların başlarına getirip yücelttikleri bir liderleri her zaman vardır.. bu, işte sadece bu, zorbaların türediği kaynaktır; ilk ortaya çıktığı zaman, o bir koruyucudur."
eğer dünya kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolmaya başlarsa, kitapları yakmak zorunda kalmazsınız, değil mi? eğer dünyanın geniş ekranı basketbolla ve futbolla dolar ve mtv içinde boğulursa, gaz yağını ateşlemek veya okuyucu avlamak için beatty'lere gerek kalmaz. eğer ön bilgiler okul odalarının çatlakları ve vantilatörleri arasında eriyip yok olursa, bir süre sonra bunları kim bilir veya umursar?
ben 17 yaşındayım ve çılgınım. amcam bu ikisinin her zaman birlikte olduğunu söyler.
kitaplarda bir şeyler olmalıydı, hayal edemeyeceğimiz şeyler, kadının yanan bir evde kalmasını sağlayacak bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. bir hiç için kalmazsın.
karayollarında bir sürü kalabalık herhangi bir yere, hep bir yerlere, bir yerlere, bir yerlere gidiyor, aslında hiçbir yere gitmiyor. benzin mültecileri. şehirler motellere döndü, insanlar göçebe dalgalar gibi bir yerden diğerine, ayın gelgit zamanını izlemeye başladılar. senin öğlen uyuduğun, benimse dün gece yattığım odada bu gece kalarak.
"fazla itiraz gerçeğin değerini yok eder."
her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek, korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur. işte böyle!
iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.
bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin.
"bir caninin görüntüsü karşısında, cesetler bile kanar."
pekala, bu da seyirci toplamanın bir yolu. bir insana silah doğrultursun ve onu söyleyeceklerini dinlemeye mecbur edersin.
karşında silahlı bir adam varken çeneni kapatıp hayatta kalmak yerine, ona bağırıp, onunla alay ederek çılgına çevirecek kadar ölümü istemek ne tuhaftı!
her zaman bir budalaydım.
hepimizin fotoğrafik hafızası vardır; fakat bütün bir ömrü, gerçekten orada olan şeylerin nasıl önünü tıkayacağımızı öğrenmeye harcarız.
biz de kitap yaktık. kitapları okuruz, sonra, bulunmalarından korkarak, yakarız.
insanlığın en harikulade şeyi bu; hiçbir zaman, her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması; çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapmaya değer olduğunu bilir.
27.02.2009
uzun lafın kısası
juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.
ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.
enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.
m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.
george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.
laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.
remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.
soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.
viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.
31.12.2008
uzun lafın kısası
alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.
johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.
chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.
georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.
mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.
noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.
juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.
ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.
leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.
victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.
j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.






